Adem aleyhisselam cennetten niçin çıkarılmıştır? Hikmeti nedir?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylüyor: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir. Eğer Hazret-i Âdem Cennet’te kalsaydı; melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sahibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye, nihayetsiz makamatı kat’edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan malûm günahla Cennet’ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in Cennet’ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem’e idhalleri, haktır ve adâlettir.

Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaretinde denildiği gibi: Çendan, kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir ve mevcudat âyinelerinde cilveleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir. Onun için, mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhâr-ı Zülcelâl’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister. (On ikinci Mektup)

Bu açıklamaya bağlı şöyle kısa bir özet de mevcut:

Bir zelle sebebiyle Hz. Âdem’in cennetten çıkarılmasının, hikmeti tek kelime ile “ilahî görevlendirme”dir. Beşeriyetin bütün fikri ve manevî terakkileri ve her türlü kabiliyetlerinin gelişmesi ve insanlığın mahiyetinin Allah’ın isimlerine mükemmel bir ayna olması, o görevin sonuçlarındandır. Şayet cennette kalsaydı, melekler gibi makamı sabit kalırdı. Çok sayıda melâike zaten vardı. Allah’ın hikmeti, dünyanın mâmur edilmesini ve nihayetsiz makamlara çıkabilecek insanın istidatlarını geliştirmeye elverişli bir imtihan diyarı gerektiriyordu. (Prof. Dr. Suat Yıldırım)

Fethullah Gülen Hocaefendinin dünyadaki imtihanla alakalı açıklamaları da şöyle:

Cenâb-ı Hak bizim bu dünyada nasıl hareket edeceğimizi biliyor. Emirlerine uyup uymayacağımızı da bi­li­yor. İmtihana neden lüzum görüyor da bizi dünyaya gönderiyor?

Evet, Allah nasıl hareket edeceğimizi biliyor, bununla beraber imtihan etmek için dünyaya gönderiyor, tâ sırtımıza yüklediği mükellefiyetlerle istîdat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirelim. Evet, O bizi yaratırken, tıpkı madenler gibi yaratmıştır.[1] Bakır madeni, kömür madeni, demir madeni, altın madeni, gümüş madeni.

Bunu, her şeyi var edip geliştiren Rabbimiz olarak yap­­mış. Nasıl bir sanatkârın mimarî ve estetik gibi kabiliyetleri, maharetleri olur. Ve o, bu sanat eseriyle görünüp bilinmeyi arzu eder. Aynen onun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da birçok isim­leri ve bunların tecellîsi olarak sanatları vardır. İşte, bu çeşit çeşit sanatlarını insanların nazarlarına arz etmek için, bu meşhergâhı açarak gizli güzelliklerini izhar buyurmuştur.

Daha açık ifadesiyle, kömür madeninde isimler nasıl tecellî ediyor; demirde, altında, gümüşte nasıl kendisini gös­­teriyor; sonra insanın müdahalesi ile som altında, som gü­­müşte, mamûl demirde nasıl tecellî ediyor. Ve, bir adım at­­makla, kömürün elmas olmasında -nasıl kendisini göstere­­ceğini nazarımıza arz etmek için, çeşitli derece ve kademe­­lerde- isimlerinin cilvelerini sergiliyor ve böylece, kendisini tam tanıyabilmemize, tam bir fikir edinmemize imkân veri­­yor. Evet, her şeyi yapan O’dur. Hem de, her şeyden bin­lerce meyve verdirerek…

Neticede O’nun bu icraatıyla insanlar tasaffi ediyor, saflaşıp berraklaşıyor ve Cennet’e ehil hâle geliyor. Yani, ma­­denler altın oluyor, elmas oluyor, gümüş oluyor. Bu hususta Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “İnsanlar tıpkı maden gibidir. Cahiliyede hayırlı olanı, İslâ­miyet’te de hayırlıdır.”[2] Yani, cahiliyede izzetli, onurlu Ö­mer, İslâmiyet’te de, vakârlı, ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz Ömer… Birinde, oldukça sert, oldukça haşin ve istedi­ğini yaptırtan; öbüründe tevazu kanatları yerlere kadar ve insan­ların ayağının altında; fakat kâfirlere, fâcirlere karşı a­zîm, cesim bir Ömer!.. Cahiliye devrinde maden olarak nasıl­sa İslâmiyet’te de öyle.. Onun için; atak, canlı, kanlı insanlar gördüğümüzde arzu ederiz ki, Müslüman olsunlar… Çünkü cahiliyede aziz olan, İslâm’da da aziz olacaktır.

İslâm, -insan unsuru olan- bu madeni ele alır. Yoğurur; olgunlaştırır; som altın hâline getirir. Sahabi böyle som altın hâline gelmişti. Sonraları, değer ve ayar düşmeye başladı. 22 ayar, derken 21, 20, 18, 17, 15… Yirminci asırda Müslüman­lar arasında 1 ayara kadar düşenler de oldu. Evet bu asır, o kadar cürûfu, züyûfu fazlalaşmış bir asır!..

Demek ki biz, dünyada imtihana tâbi tutuluyoruz; tasaffî edelim… Bu arada Allah (c.c.) ne yolla sâfileşeceğimizi biliyor da bizi imtihana tâbi tutuyor? -Hâşâ- O bilmediği şeyi bizden öğrenmek için değil. Yani O, bizi bizimle imtihan ediyor. Daha doğrusu biz kendi kendimizle imtihan oluyoruz.

Evet, biz cehd ve sa’y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bil­diği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O’nun yüce huzu­runa kendi durumumuzla çıkacağız. Kur’ân’ın ifade ettiği gibi “O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim- gözleri kulakları, dilleri dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek.”[3] Sen de bu­nu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Al­lah (c.c.) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan et­miyor. Bilakis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor. Her şeyin en doğrusunu O bilir. (Asrın Getirdiği Tereddütler-1)

Hz. Âdem’in (a.s.) cennette yediği yasak meyvenin adı nedir?

Bakara suresi 35. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”

Ayette, ağaca yaklaşmayın ifadesinden maksat ağacın meyvesinden yemeyin demektir. Bu meyvenin ne olduğu konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu meyvenin üzüm, buğday, incir olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat kanaatimizce bu ayeti “Mahiyetinize konulmuş olan fena duygulara yanaşmayın” şeklinde anlamak mümkündür. (M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 1)

Evet, insanın içine, iradenin hakkı verilerek iyi yönlere çevrilsin ve birer sevap kaynağı olsun diye bazı olumsuz duygular yerleştirilmiştir. Eğer İslam suyuyla, iman toprağıyla terbiye edilmezse, insanı cennetten çıkaran bu duygular, Allah korusun onu ebedi hüsrana da sürükleyebilir. Terbiye edildiği takdirde ise, aynen güzel duygular gibi birer kazanç kaynağı haline gelir, insanı kulluğun zirvelerine taşır ve ona hızlı bir şekilde velayet (Allah dostluğu) kazandırır.

Kârun, Hz. Musa’nın Ümmetinden Olduğu Halde, Neden Kafirler Gibi Helâk Edildi?

Kârun’un Hz. Musa’nın kavminden olduğunu Kur’an anlatır. Ne var ki o, ayetin ifadesiyle, kendisine verilen hazinelerin anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluğun ancak taşıyabileceği o geniş imkanlarını çalım ve böbürlenme vesilesi yapmış ve ardından da helak olmuştu. Dahası, kendisine yapılan ısrarlı telkinlere ve “şımarma, Allah şımarıkları sevmez”tenbihlerine kulak asmamış; ve, “Bu servet, bana kendi bilgim sayesinde verilmiştir”diyerek Allah’a karşı nankörlük etmiştir. (Kasas/77,78)

Şimdi bu bilgiler ışığında, soruya cevap olabilecek bir-kaç hususu ard arda sıralamaya çalışalım;

Kârun öncelikle kafir değildi. Ancak işlediği öyle büyük günahlar vardı ki, bunlardan biri bile insanı küfre götürmeye yeterdi. Üstad’ın yaklaşımıyla, “her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır.”İşte bu tür günahlar, Kârun’da bir değil, belki daha çok idi ki, cimrilik, kibir, zekat vermeme bunlardan sadece bir kaçıydı. “Derken Kârun, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârun’a verilenin benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı dediler'”(Kasas/79) ayetinin ifadelerine göre Kârun, hayatı itibariyle büyük bir kibir, çalım, gösteriş ve debdebe içindeydi. Halbuki Allah Rasulü, kalbinde zerre kadar kibir bulunan insanın cennete giremeyeceğini bildirir. Yani kibir, insanın Müslüman olmasını engelleyen bir faktör olduğu gibi, önceden iman etmiş olanlar için de bir inhiraf vesilesidir.

Kârun’un kendisine yapılan onca ısrarlı tembih ve ikazlara rağmen, halinden, tavrından, düşüncesinden hiç mi hiç taviz vermemesi, onun sui akibetini netice veren bir başka âmildir.

Mağrem-mağnem, yani ganimet-meşakkat münasebeti içinde, Kârun Hz. Musa gibi “ulu’l-azm”bir peygambere ümmet olma, hatta onunla aynı zaman dilimini paylaşma şerefine nail olmuş bir insandı. Yani manevi açıdan ona bağlı ve müntesib olmanın yanında, cibilli karabet itibariyle de Hz. Musa’ya yakın biriydi. Bir bakıma o, peygamberlik sarayının içinde bulunuyordu.. bulunuyordu ama, bu yakınlığı değerlendirememişti. Allah da (cc), Kur’an’da ifade buyurduğu gibi onun cezasını hem dünyada verdi hem de ahirette katmerli olarak verecek.

Kur’an, bahsini ettiğimiz hakikati, Hz. Peygamber’e (sav) zevce olma payesine ermiş annelerimize hatırlatır ve der ki “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır”(Ahzab/30). Yine Mekke gibi kudsî bir mekandan insanları alıkoymaya, ibadet etmelerini engellemeye çalışanlara “Kim orada böyle bir zulüm ile haktan sapmak isterse, ona o acı azabı tattırırız”(Hac/25) buyurarak, bu kabil mütecavizlerin acı akibetlerini haber verir.

İşte Kârun da, Hz. Musa gibi bir peygambere yakınlığın hakkını veremediğinden, böyle kötü bir akibete maruz kalmıştır.. evet, “Kurbu’s sultan, âteş-i suzân buved”.

Kârun’un Hz. Musa ve dini karşısındaki genel tutumu eğer cezalandırılmasaydı, başkalarına kötü örnek olma ihtimali vardı. Yani ondan cesaret alan başkaları da, tıpkı Kârun gibi Hz. Musa’nın başına bela olabilirlerdi. Kârun’un akibeti o karakterdeki insanların akıllarını başlarına getirdi ve onun gibi olma temennisinden vazgeçtiler. Nitekim Kur’an bunu çok açık bir şekilde anlatır: “Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: Demek ki Allah, rızkı, kullarından dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkarcılar iflah olmazmış! demeye başladılar”. (Kasas/82)

Kârun’un, büyük bir servet sahibi olmasını ve onun toplumda böyle bir servetle sebebiyet verdiği şeyleri basite irca etmemek gerekir. Bugün bazı modern iktisatçılar “Yeryüzünde kapitalizmin fikir babası ve ilk kapitalist, Kârun’dur”derler. Zira Kârun, stok etmiş olduğu bu “kenz”ile, böyle bir gelişimin en azından hazırlayıcısı olmuş, iktisadî açıdan toplumdaki sınıflar arası köprüleri yıkıvermişti. İhtimal “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”(Tevbe/34) ayetinde ifade edilen, maldaki Allah hakkının verilmeyişi, bilhassa günümüzde kapitalist toplumlarda olduğu gibi, daha belirgin hale geldi. Bu ise bir toplumdaki hem iktisadî, hem de sosyal dengelerin alt-üst olması demekti. İşte Kârun, yaptığı bu “kenz”ile böyle bir oluşuma öncülük ettiği için yerin dibine batırılma gibi ancak kafirlere verilecek bir ceza ile cezalandırılmıştı.

Tirmizi, naklettiği bir hadis-i şerif ile bu meselenin farklı bir buuduna daha işaret eder: Allah Rasulü hadis-i şerifte “Cömert Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakın, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak, cehenneme yakındır”buyurur. Demek ki cömertlik veya cimrilik yolların ayrımında tam kavşak noktada bulunuyor. Kârun bu kavşakta cehenneme giden yolu seçmişti.

Tarihi tekerrürler açısından meseleye bakacak olursak; bu iş Kârun’la başlamamış ve Kârun’la da bitmemiştir. Mühim olan insanın kulluk şuuru ile yaşayabilmesidir. Zenginlik, makam, şöhret, ilim vb. şeyler Muhammedî yoldan çıkan insanların -Kâbe’de dahi olsa- gayyâlara gitmesine vesiledir. Akibet çok önemlidir.. evet hüsn-ü hâtime, ahirete inanan insan için vazgeçilmez bir esastır. Öyleyse “Bizde var olan her şey, O’ndandır”deyip, tevhid ufkunu yakalamalı, sonra o ufkun gereklerini taviz vermeden yerine getirerek, sürekli hüsn-ü hâtimeye -inşaallah- ulaşma çabası içinde bulunmalıyız.

Hz. Musa, Hz. Yusuf ve Ashab-ı Kehf, Bir Saray Ortamında Büyüyorlar, Fakat Her Birinin Ortaya Koyduğu Hizmet Modeli Farklı Gibi Görünüyor. Bu Farklılık, Zaman ve Şartlardan Kaynaklanan Bir Farklılık mıdır?

Ashab-ı Kehf’in bizzat sarayda doğup büyüyen gençler olduğu anlaşılıyor. Mü’min-i âl-i Firavun da, bir saray mensubu. En kritik bir noktada Hz. Musa’yı koruma adına ortaya atılıyor. Ya-Sin Sûresi’nde geçen ve “aksa’l-medine”, yani şehrin öte ucundan geldiği beyan buyurulan, bazı rivayetlerde isminin Habibü’n-Neccar planlarını da, ona âksa’l-midene”den gelen bir kişi haber vermişti. Anlaşıldığı kadarıyla, “aksa’l-medine”den kasıt, şehrin en yüksel yeri, yani idare konağı, saray demek oluyor. Mü’min-i Âl-i Firavun’la Habibü’n-Neccar’ın fonksiyonu aynı olduğunu anlatılan zat da, herhalde ona benzer bir saray mensubuydu. Hz. Musa’ya, sarayda hakkında yapılan öldürme gibidir. İkisi de, Allah’ın peygamberlerini korumak için kritik bir noktada ortaya çıkmışlardır; bir farkla ki, Habibü’n-Neccar şehid edilirken, Mü’min-i Âl-i Firavun’un kurtulduğunu, hattâ muvaffak olduğu anlaşılıyor. Mü’min-i Âl-i Firavun’un, Firavun’un ordularının başkumandanıydı; Hz. Âsiye’nin ağabeyi olduğu da söyleniyor.

Hz. Musa (as), sarayda büyümüşse de, gençliğinde orayı terk etmek zorunda kalmış, 10 yıl sonra risalet vazifesiyle geri dönmüştür. İsrail Oğulları’na gönderilmiş bir peygamber olması hasebiyle, misyonu Hz. Yusuf’unkinden farklı bir keyfiyet arz etmektedir. İsrail Oğulları’na, unuttukları Hak Din’i hatırlatacak, onları Mısır’dan alıp, Firavun’un zulmünden kurtaracak ve bir başka diyara götürecektir. Hz. Yusuf (as) ise, bilindiği gibi, Mısır’da saraya bir köle olarak girmiştir. Sarayda önemli bir kadın kendisine tutulunca, bu musibetten korunmaya çalışmış; o kadar ki, “belki onların ısrarlı davetleri ve tahrikleri karşısında bir kapılma emaresi gösterebilirim”korkusuyla zindanı tercih etmiştir. Diğer tarafın onu baştan zindana atma niyeti yoktur; ancak iş ortaya çıkınca, eğer Hz. Yusuf zindana atılmazsa, Hz. Yusuf’un masumiyeti bütün bütün tebarüz eder ve töhmet tamamen üzerlerinde kalır endişesiyle, onu zindana atmaya karar verirler. Hz. Yusuf da, günahtan korunma adına zindanı tercih eder. Tebliğine de burada başlar. İlmi, irfanı, basiret ve firaseti ve değeri burada, zindan arkadaşları arasıda anlaşılır ve Allah, daha sonra bütün kapıları ona ardına kadar açar.

Ashab-ı Kehf, sarayda doğup büyümüş gençlerdi. Ülkede putlara tapılmasının karşısında gürül gürül bir sesle ortaya çıktılar, kıyam ettiler; Nureddin Topçu’nun egzistansiyalistlerden alarak çok işlediği ‘isyan ahlâkı’ diyebileceğimiz bir tavırla baş kaldırırlar: “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz; aksi halde, gerçek dışı, pek saçma bir şey söylemiş oluruz.”İdarenin üzerlerine gelmesiyle de, saraydan uzaklaşıp, bir mağaraya sığınırlar. Onların, böyle yapması gerekiyordu. Sarayda büyümüş gençler; suçları sadece “Rabbimiz Allah”demek; bu suçla sarayı terk etmek zorunda bırakılınca, sarayda ve aileleri arasında, mazlumiyetlerinden gelen bir duygu hareketlenmesi, kalp hareketlenmesi ortaya çıkar. Onların, esasen sarayda duramamalarına sebep olacak hiçbir kötü davranışları, suçları olmamıştı. Tamamen inançlarından dolayı bir sürgüne maruz bırakılıyorlardı. Bir süre sonra o sarayın da, onun bulunduğu memleketin de Hak Din’e teslim olması, onların mebde’deki bu hareketlerinin, başkaldırmalarının ardından gelen mazlumiyetlerinin neticesidir.

İsmail Ünal

Hazret-i Âdem’den Evvel Kim Vardı?

Bâzı âlimlere göre, Âdem’den (as) önceki dünyada yaşayan vardı. O günkü dünya bugünkünün aynı olmadığı için o yaşayanların yapısı da bugünkü insanlar gibi değildi. Muhtemelen bunlar (Cin) tâifesinin bir nevi idi. Kendi yapılarına elverişli şekilde bulunan o günkü dünyada yaşıyorlar, normal hayatlarını sürdürüyorlardı. Ancak, cinlerin de içlerinde iyileri ve kötüleri, zâlimleri ve âdilleri bulunduğundan, bir ara istikametlerini kaybedip birbirlerine düştüler, hattâ kan döktüler, karşılıklı cinayetlere girdiler. Allahü Azîmüşşân da onların bu isyanlarından dolayı nesillerini mahvedip, yerlerine itâat ve ibâdet edecek olan Âdem’i (as) gönderdi. Âlimler arzettiğim bu hükmü âyetin (sarih) mânasından değil, sadece (işarî) mânasından çıkarmaktalar. Meselâ: Rabbimiz meleklerine: “Yeryüzünde Halife yaratacağım”buyurduğunda, Melekler buna: “Yeryüzünde tekrar kan dökücüleri mi yaratacaksın?”diye sordular. Bundan anlaşılmaktadır ki, yeryüzünde kan döken bir kavim varmış, o melekler bunlar gibi bir başka âsi varlık yaratmanın hikmetini merak edip sormak ihtiyacı duymuşlar. Ayrıca, Halife tabiri de bu mânayı te’yid etmektedir. Çünkü Halife, gidenin yerine gelen mânasına da gelmektedir. Demek ki, Âdem’den (as) önce bir kavim varmış ki, onlar selef olarak gidiyor, Hazret-i Âdem de halef olarak, yâni Halife vasfıyla gelmiş oluyor. İşarî mânalardan çıkarılan bu hükme bâzı jeologlar da iştirâk etmekte, dağ başındaki bâzı insan fosillerinin başka türlü yapıya sahip olduklarını, bugünkü insanlara benzemediğini, Âdem’den (as) önceki devre âit olabileceğini ifade etmekteler. Âlimlerin diğer kısmı ise: — Elimizde bu mevzuda açık seçik dinî delil yoktur, olmayınca da iddiamız kuvvetli olmamaktadır. İşarî mânalarla ileri sürülen hususlar varid olabilir de, olmayabilir de… diyerek meselenin üzerinde durmamaktadır. İtikada âit bir husus olmadığı için üzerinde durmakla mükellef olmadığımıza dikkatimizi çekmekteler. Bu iki çeşit izahtan anladığımız odur ki: — Yeryüzüne ilk inen insan Hazret-i Âdem’dir (as). Biz insanlar, onun nesli olarak kıyâmete kadar yeryüzünde yaşayacağız. Buna inanıp itikat etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu husus âyetin sarih hükmüyle sâbittir. Ancak, Âdem’den (as) önceki dünyada cin ismini taşıyan bir kavmin varlığı hususu, itikada âit bir mes’ele değildir. Bu mevzudaki delilleri zayıf görüp kabûl etmeyenlere birşey lâzım gelmez, ille de böyle düşüneceksin, diye dinî bir teklif vâki olmaz. Rivâyetlerin içinde kuvvetli olanı da bu sonuncu görüştür.

Ahmet Şahin

Hz. Musa İle Olan Kıssasıdan Hareketle; Hz. Hızır’a (as) Kader Dairesinde Görevli Olarak Bakılabilir mi?

Kader dairesi değil de, melekût dairesi demek daha uygun. Bu, varlığın iç buudunu teşkil eden bir daire. Kader dairesi de bunun içinde mütalâa edilebilir ama, Hz. Hızır’ın vazifeli bulunduğu daire melekût dairesidir.

Kur’an-ı Kerim’in kıssayı takdiminden çıkan sonuç şudur: Bu seyahat; Hz. Musa (as) için Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm’ın miracına benzer bir seyahattir. Hz. Musa’nın yanında balığın dirildiği noktaya kadar, fetâsı Hz. Yuşa da vardır. Balığın dirilmesi, Hz. Hızır’ın sahasına girildiğinin işaretidir. Orada her şey diridir. Seyahati anlatırken Kur’an-ı Kerim hep tesniye (ikil) zamiri kullanır. Bu da göstermektedir ki, artık bundan sonraki seyahatte Hz. Yuşa yoktur. Bu seyahat, maddî âlemde bir seyahat olmayıp, anlaşıldığı kadarıyla, misal veya melekût âleminde bir seyahattir. İhtimal, Hz. Musa Hz. Yuşa ile oturup, yemeklerini yer, yol ahvalinden konuşurken bu esnada seyahat başlamıştır. Bunu şöyle açabiliriz.

Meselâ, bu yemekhanede hepimiz otururuz; ancak içimizden bazıları aynı anda başka âlemlerde, başka buudlarda seyahat ediyor olabilir. Başkaları bunun farkında olmayabilir. Zaten, bütün âlemler, içinde yaşadığımız şehâdet âleminin ötesinde veya üzerinde, hattâ onunla iç içe birer farklı buuddan ibarettir. Âhiret’te gideceğimiz Cennet de yine bu âlemin, Âhiret’e göre alacağı şeklin bu buudu, bir başka ifadeyle, şemâlar kadar genişleyecek olan yeryüzünün Âhiret’e göre alacağı şekilden ibaret olacaktır. Ama, bu âlemin mikyaslarıyla Âhiret âlemlerinin tartılmayacağı da bir gerçek.

Hz. Hızır’la olan bir başka buud veya melekût âlemindeki seyahatinde Hz. Musa’nın bedeninin de olmadığı söylenemez. Arz ettiğim gibi, bu seyahat, Efendimiz’in miracına benzetilebilir. Dolayısıyla, bu seyahatte Hz. Hızır’ın yaptıkları, melekût âleminin hükümlerine göredir. Hz. Hızır, bu dünyadaki işlerin iç yüzünü göstermiştir. Burada bizim yanlış veya hakkımızda şer gördüğümüz pek çok şeyin, aslında doğru ve bizim için hayırlı olabileceği vurgulanmıştır. Ne var ki, bu âlemdeki davranış kriterlerimiz bellidir ve biz, bu kriterlere göre davranır ve hükmederiz. İşin melekût yönünü bilemeyiz. Dolayısıyla, Hz. Musa’nın karşı çıkışları, bu âlemin ahkâmına göre yanlış değildir.

İsmail Ünal

Diğer Peygamberlerin Ümmetlerine Olan Sevgileri İle Peygamberimizin Ümmetine Olan Sevgisi Farklı mıdır? Ayrıca Kendi Ümmetinin Fertleri Arasında da Sevgi Farkı Var mıdır?

Soruda birkaç husus var. Evvelâ,bütün peygamberler kastedilerek onların ümmetlerine olan sevgi ve muhabbetleriyle, Efendimizin (sav) sevgisi arasındaki fark;sonra da İki Cihân Serveri’nin kendi ümmetinin fertlerine gösterdiği farklı muhabbet ve sevgi hakkında ma’lûmat isteniyor.

Her peygamber kendi ümmetini sever. Bu sevgiden bazan sevginin kendisi bazan da şefkat manâsı kast olunabilir. Her ikisi de peygamberlerde en ulvî seviyede vardır. Ancak peygamberlerin kendi aralarında derece farkları mevzûbahis olduğu gibi, onlardaki duygu ve düşüncede de farklılıklar söz konusudur. İşte bu hakîkata binâen, bütün peygamberlerde var olan sevgi ve muhabbet Efendimizde en a’zam derecede vardır. Vardır ki,Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun bu şefkat ve muhabbetini anlatma sadedinde kendi isimlerini O’na izâfe etmiş ve Allah Resûlü’ne “Raûf, Rahîm”demiştir. O müminlere karşı işte böyle bir sevgi ve şefkat âbidesidir.

Ve yine Onda öyle bir sevgi ve şefkat vardır ki, doğduğu zaman “ümmetî, ümmetî”demiş ve her nebînin, her velînin “nefsî nefsî”diyeceği yerde o yine “ümmetî, ümmetî”diyecektir.

Bu şefkat ve sevgiye bakın ki, mirâç vasıtasıyla ulaştığı zirveden, hem de başka hiçbir beşere nasip olmayan o yüksek pâyeden, sırf ümmetini kurtuluşa götürebilme ve ellerinden tutup onlara da böyle bir mirâç zevkini tattırabilme için geriye dönmüş ve dünyâya ızdırap yudumlamaya gelmişti.

O nasıl bir şefkattir ki, kendisini taşlayan ve vücudunu kan revan halde bırakanlara melek feverân ediyor ve “müsâade et de şu dağı onların başına geçireyim”diyor; fakat O,”kıyâmete kadar onların zürriyetinden bir fert ümmetime dâhil olacaksa, hayır istemem”karşılığını veriyor..

Ondaki sevgi ve şefkat işte bu manâda hiçbir peygamberle dahi kıyâs kabul etmeyecek kadar büyüktür.Onun târihî hayatı yüzlerce şefkat ve merhâmet misâlleriyle örülmüş bir kanevice gibidir. Meselenin ledünnî cephesi ise onu bizim kavramamız mümkün değildir.

Burada, Peygamberimizin kendi ümmeti arasındaki sevgi farkına geçmeden bütün peygamberler için geçerli bir kâideyi söyleyeyim: Her peygamber kendi ümmeti içinde en çok kendi nübüvvetine vâris olanları sever. Bu umûmî bir kâidedir ve Allah Rasûlü de bundan müstesnâ değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dünyâya geliş gâyesi nübüvvete ait mânâları tebliğden ibarettir. Onlar, mîrâs olarak geride kalanlara ne mal ne de makam bırakırlar. Bıraktıkları tek mîrâs teblîğ ettikleri dindir ve o dinin esaslarıdır. O dine sahip çıkanlar öncelik sırasına göre elbette Peygamberlerin de en çok sevdikleri kimseler olacaktır.

Kâinatın Efendisi bir hadîslerinde meâlen şöyle buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve ehl-i beytim.”

Ehl-i beyte bu teveccüh, sadece sıhrî karâbetten değildir. Bunda ince bir sır vardır ve Allah Rasûlü bu sırra binâen ehl-i beytini nazara vermektedir. Zira, Ehl-i beyt-i Nebevî, cibilli olarak Kitabullah’a ve Resûlullah’a (sav) ve Onun getirdikleri ne sahip çıkmaktadırlar. Onun içindir ki, daha sonraki devirlerde onlara sahip çıkmak aynen dine sahip çıkmak gibi olmuştur. İşte bu hikmete mebni O, daha çok ehl-i beytini nazara vermektedir.

Diğer taraftan Allah Rasûlünün davâsını temsilde ve nübüvvet manâsına sahip çıkmada vârisleri Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz. Ali gibi zâtlardır. Bunlar Efendimiz’in gerçek vârisleridir.

Bu noktadan hareketle Efendimiz’in Peygamberlik davâsına birinci plânda sâhip çıkanlar Sahâbe-i Kirâmdır. Daha sonra da çeşitli devirlerde o pâk nesilden gelen ve yaşadıkları dönemde İslâm’ı en ulvî şekilde temsîl edip tekye ve zâviyeleriyle gönüllere hayat üfleyen Ehl-i Beyt olmuştur. Vâkıa dînî hayat ve dîne hizmet daha önce gelir. Hangi devirde olursa olsun Allah Rasûlünün (sav) gerçek mîrâsına sahip çıkanlar O’nun en yakınları ve Ehl-i Beyti sayılırlar.

Onun içindir ki, günümüzde bu hizmetlere sahip çıkan bir cemâata “Bunlar peygamberin vârisleridir”dense doğru söylenmiş olur. Çünkü onlar nübüvvet davâsına vâristirler.

Meseleye bu açıdan bakılacak olursa, Hz.Ebû Bekir’le başka bir sahâbî arasında fark yoktur. Zira hepsi de davâyı nübüvvetin vârisleridir. Fakat husûsî fazilette bütün ümmet bir araya gelse yine Hz. Ebu Bekir’e (ra) denk olamazlar.

Demek oluyor ki, ister kendi asrı içinde ve kendi devrinde yaşayanlar, isterse daha sonraki asırlarda yaşayanlar kim nübüvvet davâsına ve hangi ölçüde sâhip çıkarsa, o ölçüde Allah Rasûlü (sav) tarafından sevilmeye liyâkat kesb edecektir.

Nasıl ki, “Vemâ ale’r-Rasûlü ille’l-belâğ”sırrıyla peygamberlere düşen vazife sadece tebliğdir; aynen öyle de, kendisinden sonra bu işi omuzlayacak olanlara düşen vazife de yine sadece teblîğdir. Keza bu noktada bize düşen de O’nun arkasında edeple el bağlayıp “Bizim vazîfemiz ancak tebliğdir”demek olacaktır.Bu şekilde bir intisâpla O’na bağlandığımızdan ötürü de, kendimizi dünyânın en tâlihlileri arasında kabûl edebiliriz.

Şimdi de meselenin bir başka yönüne dikkatlerinizi istirhâm ediyorum:

Efendimiz (as) nübüvvet nûrunu görerek ve O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişerek vâris olan kimselerin durumu, diğerlerinden çok farklıdır. Bu da gâyet normaldir. Zira onlar bizzat Efendimizi (sav ) gördüler, Onun nurundan istifâde ettiler Onun her haline vâkıf oldular,sağnak sağnak vahiy yağan bir iklimde, vahyin ürpertici serinliğini dâima iliklerine kadar hissettiler.Ve O şanlı muallim ve üstat tarafından yetiştirildiler.Öyleyse, Efendimiz’in (sav) de onlara diğerlerinden daha farklı bir muhabbet beslemesi, onlara ihtimâm göstermesi ve onları aziz tutarak “Ashâbıma söven benden değildir”; “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir”şeklinde ifâdelerle onları taltîf etmesi, öyle bir mürüvvet âbidesine yakışan en uygun ifâde ve hareket tarzıdır. Beşeriyet içinde O’nu en çok onlar sevdi; Allah Rasûlü’de (sav) bu sevgiye mukâbelede bulundu, O da onları sevdi.

Ayrıca, Efendimiz bu hareketiyle kendinden sonra gelip cemâatların önüne geçen ve onları sevk idâre durumunda olanlara da bir hikmet dersi vermekte ve onlara bir usûl öğretmektedir. Her devir ve her devrede, birinci plânda duran ve mücâdele verenler hep birinci plânda tutulmalı ve başkaları onlara tercih edilmemelidir.

Bu bir vefâ borcudur. Allah Rasûlü (sav) ise insanlar arasında, bu yönüyle dahi en zirvededir. Ondan daha vefâlı bir ikinci insan gösterilemez.

Kendisine gelip “En çok kimi seviyorsun?”diye soran sahâbîye “Âişe’yi”buyurur. “Erkeklerden kastetmiştim”diye devam edince de “Babasını”karşılığını verir.

Burada, sevme ile vazife tahmîli arasındaki farkı izâh etmeme gerek yoktur zannederim. O her istidâdı yerinde kullanmada da misli görülmemiş bir fetânet sahibiydi. Kimi nerede istihdâm edeceğini çok iyi biliyordu. Öyle biliyordu ki, bu mevzûda târihin tespit ettiği aksi bir vak’a bilmiyoruz. Seçtiği insan hangi iş için seçilmişse, muhakkak diğerleri arasında o, mevzûu en iyi temsîl edenlerden biridir.

İki Cihân Serveri nasıl ısmarlama yaratılmış bir insandı, ona sahâbî olacak kimseler de kendi çaplarında ısmarlama insanlardı. Bunun manâsı şudur:

Efendimiz (sav) daha dünyâya geldiğinde peygamber olarak gelmiştir. Çünkü Onun çocukluk döneminde dahi bütün davranışları, daha sonraki durumunu destekleyici mâhiyettedir

Meselâ, bir kerenin dışında, câhiliye insanının anadan doğma üryan gezdiği devrede dizinden yukarısını açmamıştır. O biricik vakada da melek gelmiş ve ikâz etmiştir. Onun içindir ki, risâlet vazifesi kendisine teblîğ edilmeden evvel dahi, Mekke ve civarında, iffet, nâmus, hayâ denince ilk akla gelen O’nun ismi olurdu.İsmet sâhibiydi. Hiç günâha girmemişti. Ahde vefâda, doğrulukta, verdiği sözü yerine getirmede ve emanette emin olmada onun üstüne kimse yoktu. O’nun bir adı da “Emîn”idi. Tertemiz bir hayat yaşadı. Tertemiz olarak bu dünyayı terk etti. Vefatını duyup Medîne’ye gelen en yakın dost Hz. Ebû Bekir’in ona hitâben söylediği son sözler ne kadar mânidârdır.”Hayatın da pırıl pırıl, mübârek nâşın da pırıl pırıl ey Allah’ın Rasûlü’.’ Bu ifâdeler aynı zamanda başlangıcından sonuna kadar Allah Rasûlü’nün hayatını bir tek cümlede ifâde etmekti. O, bir çocuk masûmiyetiyle dünyâya gözlerini açmış.. yaşadığı seviyeli hayatla melek masûmiyetine ulaşmış ve zirveleşmenin akıl almazlığı içinde uçup ötelere gitmişti.

Onun içindir ki Mekke müşrikleri Allah Rasûlüne ettikleri bunca iftira arasına, onun nezih ahlâkını tenkit ifâde eden, tek kelime sokamadılar ve hep, akıl sahibi bir kimsenin kabûl etmeyeceği iftiralarda bulundular. Sâhir, şâir dediler de, meselâ, hiç kimse yalancı, dönek veya buna benzer isnatlarda bulunamadılar Bir yönüyle Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun nezih ahlâkını, müşriklerin ağzına bir tokat gibi vurdu ve hepsini susturdu.

O, büyük bir davâyı temsîl etmek için gelmişti. Cenâb-ı Hakk (cc) O’na ümmet, sahâbî ve arkadaş olacakları da,öyle bir davâyı ilk omuzlayacaklar olmaları itibâriyle, bu işin altından kalkabilecek kıvam ve mâhiyette, husûsî olarak yarattı. Evet, onlar husûsî ve ısmarlama insanlardı.

Düşünün ki Hâlid b. Velid, Mûte’ye iştirâk ettiğinde henüz iki aylık bir Müslüman’dı. Bir nefer olarak harbe iştirâk etmişti. O gün ismi sayılan kumandanlar arasında onun adı yoktu. Zeyd b. Hârise, Cafer b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Revâha sırasıyla sayılmış ve “eğer ona da bir şey olursa sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç alsın”denilmişti.

Mûte’de Müslümanların sayısı üç bin, Bizans ordusu ise tam bunun 66 misli, yani ikiyüzbin kişiydi. Bazıları tereddüt geçirdi. Biz bu kadar sayıda bir düşman beklemiyorduk, Medîne’ye geri dönelim, dediler. Ancak Zeyd önlerine dikildi. Nasıl bütün hayatı boyunca ve hangi mevzûda olursa olsun hiç dönmemişti, burada da dönmeyecekti. O tecessüm etmiş bir itaatti. İki Cihan Serveri ona, anası yaşında bir kadınla, Ümmü Eymen’le evlenmesini söylemiş hiç tereddüt etmeden kabul etmişti.Tâif’te Allah Rasûlüne (sav) atılan taşlara kalkanlık yapmış ve her tarafı kan revân içinde kalmıştı. Bugün bir ordu kumandanıydı. İşin mâhiyeti değişse bile özü değişmemişti. O hep itaat ediyordu. Arslanlar gibi kükredi. Düşmanın sayısı ne olursa olsun geri dönülmeyecekti. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara bunu emretmişti.

Altıncı güne kadar savaşıldı. Altıncı gün bütün ordu komutanları sırasıyla şehit.oldular. Sancak yere düşeceği sırada bir nefer onu kaptı ve sâhibini aramaya koyuldu. Hâlid’i görünce de sancağı ona uzattı. Fakat Hâlid (ra) “sen benden önce Müslüman oldun, daha lâyıksın”diyerek sancağı almak istemedi. Ancak, çok ısrar edilince kabul etti. Zaten bütün bu olanları Allah Rasûlü, Medîne’de ashâbına anlatıyordu. Evet hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve anlatıyordu…

Hâlid b.Velid (ra) o gün büyük bir iş yapmıştır. Bazıları Mûte’ye zafer değildir, deseler bile, Mûte destandır, zaferdir. Ve bu zaferi Cenâb-ı Hakk, Hâlid’in (ra) eliyle nasip etmiştir.

O gece orduyu yedi sekiz bölüğe ayırır. Cenahları değiştirir. Sağ’ cenahı sola, solu sağa taşır. Öndekileri arkaya, arkadakileri de öne geçirir. Ayrıca birkaç gruba da vazîfe verir. Gizlice Medîne tarafına doğru gidecekler ve geceleyin Medîne’den yeni bir güç geliyor gibi def ve dümbelek çala çala geleceklerdir.

Denilenler ayniyle yapılır. Ertesi gün düşman neye uğradığını anlayamaz. Herkesin karşısına tanımadığı bir sîma çıkmıştır. Hele nümâyiş içinde Medîne tarafından gelenler onları iyiden iyiye yıpratır ve artık psikolojik olarak çökmüşlerdir.

Ertesi gün Hâlid atına biner ve düşmanın merkezine hücum eder. Gözü hiçbir şey görmemektedir. Dikkat edin henüz Müslüman olalı iki ay olmuştur. Ne bildi ne öğrendi de bu kadar kısa bir zaman içinde bu mâhiyete geliverdi..!

Stratejisi de tam tatbîk ediliyordu. Arkaya yerleştirdiği insanlar tembih edildiği şekilde durmadan geliyordu. Düşman iyice sarsıldı ve gerilemeye başladı. Bunu-fırsat bilen Hâlid (ra) hemen ordusunu topladı ve Medîne’ye avdet etti. Fakat düşman öyle korkmuştu ki, onun geri dönüşünü dahi, bir harp taktiği zannediyorlardı, dolayısıyla da takîbe cesâret edemediler.

Ben Hâlid’i bir misâl olarak söyledim. Siz buna bütün diğer büyük istidâtları, kendisinden sonra cihânı idâre edecek olan halifeleri, siyâsî dehâsı herkesçe müsellem Amr b.Asları, ordu kumandanlarını veya hep bir nefer gibi cansiperâne bir harp meydânından diğer harp meydânına koşanları, gece bir âbid, gündüz bir muharip olanları ekleyin düşünün; Efendimiz (sav) gibi onların da birer ısmarlama insan olduklarını ve daha sonra gelenlerden hiç kimsenin onlara benzemelerinin mümkün olmadığını aynel yakîn bir surette kabûl ve ilân edeceksiniz.

İşte Allah Rasûlü (sav) öbür âlemden buraya, el ele, omuz omuza ve kol kola geldiği bu cemâatını, diğerlerinden üstün tutuyor ve onlara asıl vârisleri nazarıyla bakıyordu.

Şu kadar var ki, o vefâ âbidesi insan ümmetinin diğer kısmını da unutmuş değildi. Kendine bağrını açan taşı toprağı dahi unutmayan o insan, asırlarca sonra dahi olsa,Ona ümmet olmayı şeref bilen ümmetini unutur muydu hiç? Her cumartesi Kubâ’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası O’na ilk konaklık yapan yerdi. Mekke’den ayrılınca ilk defa ona Kubâ sînesini açmış ve “burada kal Ya Rasulûllah”demişti. O da her hafta giderek bu vefâ borcunu ödüyordu. Uhud’u da mutat vakitlerde ziyaret eder, Bakîdeki dostları için göz yaşı dökerdi. Son ziyaretinde de “Kardeşlerime selâm olsun”demişti. Sahâbî: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz”dediler. “Onlar henüz gelmedi”buyurdu. İşte O’nun”kardeşlerim”dediği sizlersiniz. Çünkü sahâbî Onun arkadaşlarıydı. O’nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, görmeden O’na biat edip, davâsı uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırâbı göğüsleyen ve böylece davâyı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O’nun kardeşleriydi. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara selâm gönderirken “Kardeşlerim”demişti. Belki de şu ifâdelerin içinde husûsî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen cemâatın fertlerine de husûsî bir iltifât vardı. O kendisine yakışır şekilde iltifât ederken, bu iltifâtın muhatapları da liyâkatlarını göstererek kendilerine yakışanı bir vazife şuuru içinde edâ etmelidirler. Aksi tablo ise, o büyük rûhu her an dilgîr eder.

Onlar kendi devirlerine ait vazifeyi kendilerine has ferâsetle yerine getirdiler. Şimdi, ayni vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bize düşmekte…

Hz. Havva, Hz. Adem’in (as) Eğe Kemiğinden mi Yaratılmıştır?

İnsan, tekâmül neticesi şu hali iktisap etmiş bir varlık değildir. O müstakillen, bir nev’i olarak yaratılmıştır. Yoksa, nev’ilerin değişmesi neticesinde bir şeyler iktisap ede ede bu hâle gelmemiştir. İstifa-i tabii’ye (natürel seleksiyon) uğrayarak da bu hale gelmiş değildir. İnsan, nev’i olarak, Allah tarafından yaratılmıştır. Hz. Adem de bir bakıma, Hz. Mesih gibi mucize olarak yaratılmıştır. Sebepler alemi içinde mucizeyi izah etmeye de imkan yoktur. Doğrusu, canlının meydana gelişini, ne tabiatçılar, ne de tekamülcüler pozitif olarak ispat etmiş değillerdir. Ortaya attıkları nazariyeler, ilmî bir tarafı olmayan tutarsız şeylerdir ve çok zayıf payandalar üzerinde durmaktadırlar… Yapılan haklı tenkitler karşısında da, artık iflas etmiş sayılırlar. Bu hususta yazılmış eserler, yapılmış konuşmalar var; istifade için onlara başvurulabilir…

Sebepler alemi içinde bir meseleyi ele alırken, onu illet-malul (sebep-netice) dengesi içinde “tenâsüb-ü illiyet prensibi”ne göre ele alırız. Mesela diyoruz ki; bir tohumdan bir ağacın meydana gelmesi için, Allah’ın (cc) izniyle evvelâ buna zemin, toprak, vasat, atmosfer, tohumun ve tohumun da ukde-i hayatiyesinin müsait olması gibi şartlar lazımdır. İşte bu sebepler, omuz omuza verince “illet-i tâmme”dediğimiz şey meydana gelir. Bu illet (sebep), malûlün (netice) vücudunu zarurî kılar. Yani, Allah’ın izniyle bu sebepler toplanınca, bir ruşeym bir başak, bir yumurta da bir civciv olur.

İnsanın ilk yaradılışı bir mucizedir. Bu meseleyi sebep-netice münasebeti içinde şöyle ele alabiliriz. Diyelim ki; bir canlıdan, diğer bir canlı elde etmek için, bir kuşla bir tavuğu veya bir atla merkebi çiftleştirdiniz; birincisinden hiçbir şey olmaz. İkincisinden de nesli devam etmeyecek olan katır meydana gelir. Burada illet eksiktir; yani “tenâsüb-ü illiyet”prensibine göre neticeye gitmede kusur vardır. Ama, erkek ve kadından, bir insanın elde edilmesi için, erkek spermi, kadının rahminde yumurta ile bütünleşirse, mualece tam, sebepler eksiksiz ve her şey mükemmeldir. O zaman Allah’ın emri ve izniyle cenin teşekkül edebilir, büyür.. geçireceği safhaları geçirir ve dünyaya gelir. Burada, sebepler tam içtima ettiğinden, beklediğiniz neticeyi elde etmiş olursunuz. Vakıa, harikulâde kabilinden Allah (cc) onu da değiştirebilir ve ayrı bir kabiliyette, değişik mahiyette de dünyaya getirebilir…

Evet bu, işin esbap içinde îzahıdır. Mesele, illetle-ma’lûller, sebepler-neticeler üstü cereyan ederse, o zaman evolüsyonla, natürel seleksiyonla değil, Allah’ın (cc) ve Resulünün (sav) anlattığı şekilde kabul etmemiz iktiza eder.

Allah diyor ki: “Sizin izah edemediğiniz noktayı ben size anlatayım;”bu bir mûcizedir. Hz.Adem annesiz babasız; Hz. Mesih ise babasız bir mucizedir. Allah, herhangi bir varlığı bazan anasız, bazan babasız meydana getirdiği gibi, bazen de hem anasız, hem de babasız yaratabilir. Ve işte, Hz. Adem’in yaratılması da böyledir ve bu yaratılışı sebeplerle izah etmeye, imkân yoktur. Kur’an-ı Kerim meydan okuyor. “Gezsinler yeryüzünü, hilkat nasıl başladı görsünler.”(Ankebut/20) Yokluktan varlığa geçişi nasıl izah edecekler?

Bunun gibi, Hz. Havva’nın, Hz. Adem’den yaratılması meselesi de, başka bir mucizedir. Onun için, sebeplerin cereyanı içinde bunu da, izah edemiyoruz. Tabii edemiyoruz diye inkâra kalkışmak da, safdillik olur. Çünkü aynı şey Hz. Adem ve Hz. Mesih için de bahis mevzuudur.

Hz. Adem ve Havva’nın yaradılışı unutulduğu için, Hz. Mesih’in yaratılışı ile Allah, yeniden ilk yaratılışa nazarları çeviriverdi ve Hz. Mesih’in dünyaya gelişini soranlara: “Allah’ın nezdinde Hz. İsâ’nın durumu, Hz. Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da ona “ol”dedi ve oluverdi.”(Ali İmran/59) buyurmaktadır..

Evet, insanlık ilk mebdei unutmuştu. Hz. Mesih’le Allah (cc) onu yeniden hatırlatıverdi.

Şimdi serrişte edilmek istenen Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in eğe-kemiğinden yaratılması meselesine gelelim: Ben bu hususta da yine bir diyalektik yapılmak istendiği kanaatindeyim. Diyalektiğe mevzu teşkil eden husus şu: Hz. Adem’in kaburgalarının en küçük, en kısa kaburgasından bir parça alınıp, ondan Hz. Havvâ yaratılıyor.. Niye eğe kemiği ve niye Hz. Adem’den? Evvelâ şuna dikkatinizi rica edeceğim; insanın Allah tarafından yaratıldığına o kadar kuvvetli deliller vardır ki, bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ve aynı zamanda bu, Allah’ın varlığına zâhir ve bâhir bir delildir. Kâinat binlerce kanun, nizam ve prensipleriyle aynı şeyi anlatıyor. İnsanın, enfüsi hüviyeti, iç alemi, kalbi, sırrı, daha keşfedilemeyen bir sürü letâifi hep Allah’ı gösteriyor. Daha bunlar gibi Allah’ın varlığına kati şahit olacak binlerce delil var. Hemen herkes; feylesof, mütefekkir, kelamcı, bu delillerden bir kısmına tutunmuş, onlarla sahil-i selamete çıkmağa çalışıyor. Hele bunların bin tânesi bir araya getirilince, Allah’ın varlığını gösteren ne müthiş, ne güçlü bir delil olur, kıyası dahi kabil değil.

Şimdi bir kısım inkârcılar, bütün delillere gözlerini kapayarak sadece, Hz. Adem’in eğe kemiğinden, Hz. Havva’nın, yaratılması meselesini, inkâra vesile gibi göstermek istemektedirler. Bunların durumunu Büyük Mürşit şöyle bir misalle dile getiriyor: “Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük onun vücudunda devam ettiği müddetçe, hakikat güneşinin görünmesine bir engel teşkil eder. Evet, müşahede ile sabittir ki; bir mimar elinden çıktığını gösteren katı, yakîn bürhan ve delillerle dolu büyük bir kalede. küçük bir taşta, küçük bir muvazenesizlik görülse, o kör olası nefis, o kaleyi tamamen inkâr eder ve altını üstüne getirir. İşte nefsin cehaleti, hamakatı bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.”Bu düpedüz bir şartlanmışlık, bir peşin hükümlülük ve muhakemesizlikten başka bir şey değildir. Evet, ister insan, ister kâinat, baştan aşağıya, Allah’ın varlığı hakkında, binlerce delil, binlerce beyan olarak bu hakikatı ilân ettiği halde, her şeye böyle tek taraflı bakmak, mahrumiyet değil de ya nedir..?

Eğe kemiği meselesi, Buhari, Müslim, Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde anlatılıyor. Bu kitaplarda zikredilen hadis-i şerif, Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in eğe kemiğinden yaratıldığını ifade ettiği gibi, Kur’an-ı Kerim de Nisa suresinde “Ey insanlar O Adab’a karşı gelmekten sakının, korkun ve himayesine girin ki, O sizi bir nefisten yarattı ve eşini de ondan yarattı.”Sure şeklinde meseleye temas ediyor. Burada Arap dilinin karakteristik hususlarından birisine dikkatinizi rica edeceğim. Dişiye râci zamirler “H┺eklinde; erkeğe râci zamirler “Hû”şeklindedir. Bunu aşağıdaki ayette açık olarak görmek mümkündür: “Sizi bir nefisten yarattı; eşinizi de ondan yarattı.”(Zümer/6) Bu ifade üzerinde biraz duralım. Demek ki, Cenab-ı Hak evvelâ Hz. Havva’yı, zât-ı Adem’den değil de mâhiyet-i Adem’den yarattı. Çok dakik bir husustur bu… Nefs-i Adem, mâhiyet-i Adem’den başkadır. Meselâ bir insanın, “zatı budur, boyu şu kadar, kilosu bu kadar, edası şöyledir”denilir. Bir de onun mahiyeti, iç ve dış âlemi, düşünceleri, Allah’a yakınlık ve uzaklığı vardır. Eğer bir insan esas benliği ile ele alınacaksa, ikinci şıkkı, yani mâhiyetiyle ele alınacaktır. Aslında öbür yanı, sırf bir iskelettir. Şimdi bu mânâdaki bir insan, benliği ve nefsi itibariyle başka, cesedi itibariyle başkadır. Kur’an-ı Kerim Hz.Havva’nın hilkatini ele alırken:”minha”sözüyle “o nefisten”diyor; Adem’den değil.

Ayrıca, hadis mütevatir olmayıp, âhâdi olduğu için, böyle tek kişinin rivayet ettiği bir hadisi âyetle izah etmek icap eder. Bu husus ayet ve hadislerin izahında önemli bir usûldur. Ayet burada mütevatir ve Allah’ın kelâmıdır. Öyle ise, hadisi ayete ircâ etmek ve müphem noktaları ayetle aydınlatmak gerekir. Evvela, Resul-ü Ekrem’in (sav) bu Hadis-i Şerif’i ifade buyururken, bu sözün söylenmesine esas teşkil eden hususun bilinmesi çok önemlidir ve mutlaka buna dikkat etmek lazım gelir. Buyuruyor ki:”Kadınlara hayır tavsiye edin.”Yani,onlara daima iyiliği, güzelliği anlatın ve nasihatçı olun ki, istikamet kazansınlar. Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onları çarçabuk düzeltmeye kalkarsanız kırıverirsiniz; İhmal ederseniz, bu sefer de eğri kalırlar. Demek ki, burada sözün irâdına sebep olan şey, yani hadisin üzerinde dönüp durduğu husus, “menat”kadının terbiyesi ve ev siyasetidir. Evet, onu çabuk düzelteyim derseniz kırıverirsiniz; hiç düzeltmeyeyim derseniz, bu defa da olduğu gibi kalır.

Allah’ın Resulü (sav) bunu anlatmak için bir husus tespit ediyor. O da, erkeğe nispeten kadının eğriliğe daha müsait olması, inceliği ve kırılırlığı… Demek ki, esasen Hadis-i Şerifte anlatılmak istenilen şey, Hz.Havva’nın eğe kemiğinden yaratılmış olması değil; kadının kendi haline bırakılırsa eğri kalacağı, ölçüsüz bir düzeltmeye gidince de, kırılacağı hususudur.

Tabii, burada ifadenin bu şekilde irâd edilmesi ne hikmete binâendir, o da ayrı bir mesele…

Resul-ü Ekrem (sav) bunu ifade ederken,”min dal’ihî””eğe kemiğinden”demiş. Buradaki ‘inin”Türkçe’mizde, “den”karşılığıdır. Ama bu bazan “teb’iz”içindir, bir şeyin bir parçasından, bazısından demektir. Bazen “beyan”mânâsına gelir, şu cins şeyden demektir. Binâenaleyh, burada Resul-ü Ekrem (sav) meseleyi kestirip atmadığına göre, başka mânâlar da akla gelebilir.

Efendimiz’in (sav) bu türden pek çok ifadeleri vardır… Meselâ buyuruyor ki, Her canlının bir şeytanı vardır. Hayvanların şeytanı da şudur.”Kaçan bir deve münasebeti ile, bunu söylüyor. Ve devam ediyor; “Deve şeytandan yaratılmıştır.”Şeytanın artığından gibi bir şey… Esasen Efendimiz (sav) bu ifadelerinde; nasıl insanların şeytanları var;öyle de, hayvanlar içinde de, şeytanların yaptığı şeyleri yapanlar vardır; diyerek şeytandan ziyade, şeytanca davranışa dikkati çekmiştir. Aslında bizler de duygusuz, hissiz bir adama: “Bu adam odundandır.”deriz. Elbette ki hiç kimse, bu adamın maddesinin odun olduğuna hükmetmez. Belki duygusuz, katı, en ufak bir hassasiyet yoktur, mânâsına hamleder ve öyle anlar. Bunun gibi “Falan insan şeytandır”dendiği zaman; iğfal, idlâl eder, insanları baştan çıkarır mânâsı kastedilmiştir.

Şimdi, başta söylediğim âyetin mânâsına dikkat ederek Efendimiz’in (sav) sözüne bakalım. Kadın, erkeğin “eğe kemiğinden yaratılmıştır. Yani, bir bakıma kadın erkeğin bir parçasındandır; yani, aynen erkeğin cinsinden ve mahiyetinden bir varlıktır. Yani onun protein çorbası ne ise, onun ki de odur. Yoksa aynı cinsten olmasalar, telkih ve aşılama olmadığı gibi nesil de üremez. Çünkü ayetin sonunda şöyle diyor: “Sonra onlardan birçok erkek ve kadınlar üretiverdi.”(Nisa/1) Ayrı cinsten olsa üreme olmayacaktı. Demek ki aynı olması lazım…

Hadiste “dalâa”kelimesinin kullanılması, kök itibariyle eğrilik tabirinden daha çok,eğriliğe meyilli olduğuna, çabuk eğrilebilecek durumda olduğuna işaret içindir.

Resul-ü Ekrem (sav) bu tabiri seçmişlerdir. Yani kadın erkekten daha çabuk bozulabilir ki, böyle bir husus, münakaşası yapılmayacak kadar açıktır ve hal-i âlem buna şâhiddir. Evet, bugün ehl-i gaflet, ehl-i dalâlet; kadını, erkekleri baştan çıkarmak için bir olta olarak kullanmaktadır. Hele şu 20. asırda kadın, öyle pâyimâl olmuştur ki, hiçbir devirde onun bu kadar zebil olduğunu göstermek mümkün değildir. Reklamlar müessir olsun diye en âdi reklamlarda dahi onun âlet edilmesi, hadiste işaret buyurduğu gibi, onun boşluk ve zaaflarını göstermesi bakımından fevkalâde manidâr olur.. Tekerleklerin üzerine; helâ ve banyo malzemesi üzerine, sucuk ve sosis üzerine yapıştırılan kadın resimlerini izah etmek mümkün müdür? Ve bu bayağı şeylerle kadın arasındaki münasebet nedir…? Demek ki, kadın ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet tarafından bir kısım eğriliğe-büğrülüğe alet edilecekmiş ki, ileride zuhur edecek böyle bir eğriliği, Resul-ü Ekrem (sav) erkeğin en eğri tarafından alınmış diye ifade buyurdular. Evet, sanki kadın, o cinsin en eğri yanlarını nefsinde toplamış da bir mânâda eğriliğin timsali olmuş gibidir. Herhalde bu hususu ifade etmek için, bundan daha güzel ve tatlı bir tâbir seçilemezdi.

Ayrı bir hususu daha bu münasebetle ele alalım. Tevrat’ın Tekvin bölümünde Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in bir tarafından alınıp yaratıldığı açıkça ifade edilmektedir. Esasen Hz. Adem’in herhangi bir tarafından Hz. Havva’nın alınmasında hiç bir beis yoktur. Allah’ın mucize olarak yarattığı Hz. Adem, daha su-toprak arası bir halde iken, o çorbanın bir tarafından bir parça alınıp, ondan da Hz. Havva’nın yaratılması, hiçte istiğrab edilecek bir husus değil. Aslında, ilk hilkat bir mucizedir. Hz. Adem de, Havva da bu mucizenin eseridirler. İlim, bu hususta kolsuz, kanatsız, gözsüz ve sağırdır ve ilk hilkat için bir şey söyleyememekte, ma’kul bir tefsir getirememektedir. Binâenâleyh ilk hilkati zaten mucize olarak ele alıyor ve Allah’ın dediğine teslim oluyoruz. Bunu da ceffel-kalem, körü körüne değil, bilakis, atomdan-kâinata, her şeyde Allah’ın ilim, irade ve kudretinin Kahhar hakimiyetini ilim ve fen pencerelerinden göre göre, hissede hissede kabul ediyoruz.

Doğruyu O bilir ve doğru O’nun dediklerinde aranmalıdır.

Diğer Peygamberlerin Hemen Hepsinin Misyonlarının Bir Noktasında Hicret Olmasına Mukabil, Hz. Musa da (as) Risaleti Öncesi Bir Hicret Var. Bunun Hikmeti Nedir?

Hicret’in temel esprisi, temel manâsı, bir misyon sahibinin, doğup büyüdüğü, çocukluğunu geçirip tanındığı yerden, tanınıp bilinmediği bir başka yere göç etmesi ise, bütün hicretleri bu manâ zaviyesinden ele alabiliriz. Bir insana, doğup büyüdüğü yerde fazla itibar edilmez. Çocukluğundaki bir kusuru, gençliğindeki bir hatası göze batar; ayrıca, o orada, “bizim falanca”dır. Fakat bir misyon ve o sahada hizmet aşk ve şevkiyle bir başka diyara giden insan, orada yepyeni biri olarak karşılanır. Hz. İbrahim, (as) doğup büyüdüğü Irak’tan Kenan diyarına gelmiş; Hz. Lût (as), Sodom ve Gomore’ye gitmiş, Efendimiz (sav) ise, Medine’ye hicret buyurmuşlardır. Hz. Musa ise, kendisine risalet verilmeden önce Medyen’den 10 yıl kadar kalmıştır ki, bu, onun için sanki bir eğitim ve risalete hazırlık dönemi olmuştur. Daha önce de bahsi geçtiği gibi, Firavun’dan firarla, Cenab-ı Hakk’a mülâkî olma dönemi geçirmiş ve 10 yıl önce geldiği yerden, hüküm sahibi bir Rasûl olarak dönmüştür.

İsmail Ünal

Hz. Süleyman’ın (as), Şükre Muvaffak Kılması İçin Cenâb-ı Allah’tan Yardım İstemesini Kendi Adımıza Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Neml Suresi, Süleyman aleyhisselamın şükredebilmek için yardım istemesini ve o duasına vesile olan hadiseyi meâlen şöyle anlatır: “Günün birinde, Süleymanın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevkediliyordu. Derken Karınca vadisine geldiklerinde, onları gören bir karınca: “Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi farketmeyerek ezip çiğnemesinler!”diye seslendi. Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: “Ya Rabbi, dedi, beni nefsime öyle hakim kıl ki gerek bana gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lutfedip beni salih kulların arasına dahil eyle!”(Neml, 27/17-19)

Hz. Süleyman aleyhisselam, babası Davûd aleyhisselam aracılığıyla kendilerine şükür emredildiğini; verilen onca nimete aynı ölçüde mukabelede bulunmanın da sadece Allah’ın yardımıyla mümkün olacağını biliyor ve “Sen bizi tutar, destekler, teyid buyurur ve kalbimizi, ruhumuzu, hissimizi açar, bir lisanla bin türlü şükretme imkanını bahşedersen Sana ancak o şekilde layıkıyla şükredebiliriz.”manasına gelen bir talepte bulunuyor.

Hani insan ister ki, evliyâullaha müyesser olduğu gibi öyle bir tesbih çeksin, bir tesbihe binlerce “sübhanallah”ı sığdırsın.. bir defa desin ama binlerce tesbihi birden demiş gibi kalbi açılsın. Bu hal mümkündür ve o çok büyük, engin bir kalbe vâbestedir. İşte Süleyman Nebi gibi peygamber efendilerimiz ve ehlullahtan bazı hak erleri zerrât-ı kâinatı adeta tesbih tanesi gibi kullanır; bir tesbihle binlerce sübhanallahi seslendirirler. Allah’a karşı şükürde bulunacaklarsa, bir kapıdan “şükür”der, ama şükür sesini, hamd sadâsını yüz kapıdan birden yükseltir; fakat, yine bunu da az görürler. Çünkü onlar, nimetlerin farkındadırlar. Farkında olmak, o nimette bir enginlik hasıl eder onların gönlünde. Yapıp ettikleri fiilî, kavlî ve fikrî hiçbir şükrü yeterli görmezler ve “Ben bu nimetlerin şükrünü eda edemem..”der şükrü daha iyi eda edebilme yolları ararlar.

Onlardaki bu hali şöyle düşünebilirsiniz: Biz, bir sofrada yemek yer, ellerimizi kaldırır, dua ve şükrederiz. Dua ve şükrümüz, bir yönüyle sadece yediğimiz yemek etrafında döner. Oysa ki, kalbimiz engin olursa, biz yediğimiz o yemeği, dün yediğimiz, -ömrümüz olursa- yarın yiyeceğimiz yemekle ve aynı zamanda sevdiğimiz insanlara lutfedilen rızıklarla, bütün müminlerin yemekleriyle beraber duyar, Rezzâk-ı Kerîm’in topyekün varlığı rızka boğmasını hisseder ve kendimizi çok azim bir nimet sofrası önünde buluruz.. buluruz da, sadece o an soframıza konan nimetleri değil; bütün varlığa bahşedilen lütufları tahayyül eder, ağzımız kuvve-i zâikasıyla o nimeti tattığı, gözlerimiz onlardan ayrı bir zevk aldığı, kulaklarımız bambaşka bir haz zemzemesi duyduğu ve letâifimiz apayrı bir lezzete açıldığı gibi herkese verilen bütün rızıkları nazara alarak bütün zerrelerimizle şükrederiz. İşte, sadece mevcut nimetlere “elhamdulillah”deme başkadır, bir de engin gönüllü insanların geniş bir kapı aralayıp bin dille şükretmeleri başkadır. Birisi kalıplar arasında sıkışmış çok dar bir teşekkür, öbürüyse binlerce dille seslendirilen geniş bir şükürdür.

Evet, şükre esas teşkil edecek, ister doğrudan doğruya, isterse de şöyle-böyle şahsımızı, insanî hislerimizi alakadar eden, bizde bir ilgi uyaran başka varlıklara ait ne kadar nimet varsa onların hepsini birden nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunup “eşşükrü lillah”demek, o lisanlar sayısınca birbirini çağrıştıran ve nâmütenâhî keyfiyete bürünen bir şükür olur. Fakat, böyle bir şükür dahi, Zat-ı Ulûhiyetin büyüklüğüne uygun değildir. İşte Süleyman aleyhisselam bunun idrakıyla “Ya Rabbi, diyor, beni nefsime öyle hakim kıl ki, gerek bana gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim.”Cenab-ı Hak’dan kendisini te’yid etmesini, ona zahir olmasını istiyor. Ayrıca, salih amel hususunda da Allah Teâla’nın inayetine sığınıyor. Ve dahası, salih amel isterken de Rahman u Rahîm’in rızası hangi amel ve hangi yönde ise ona muvaffak kılınmayı, O’nun rızasına ermeyi talep ediyor.

Hz. Âdem’le Havva’dan Dünyaya Gelen Çocuklar O Zaman Evleniyorlardı. Şimdi Neden Yasak Edildi?

Bu sorunun da, benzeri sualler gibi, belli mihraklarca ayarlanıp, sistemli olarak gençler arasında neşredildiğini esefle müşahede etmekteyiz. Evvelâ, bu ve benzeri soruları ortaya atanların samimiyetine inanmak oldukça güçtür. Bunun arkasında söylemek istedikleri şey ise az bir dikkâtle anlaşılacak kadar açık ve vazıhtır. Bu türlü soru imâl etme gayretlerinin en mühim hedeflerinden birisi, belki de birincisi, dinin esaslarında bir kısım tenâkuzların, zıtlıkların bulunduğu zannını uyarmaktır.

Ve, aynı cinsten soruların hemen hepsinde nifak rejiminin menfî kâideleri mevcuttur. Hâşâ… “Allah yoktur. Din bir afyondur. Mukaddesler birer tabu ve emperyalizmin istismâr vasıtaları… Âile ve onda haram ve helâl sınırları âlem-şümûl hakikatlara zıt ve belli bir dönemin değişik istismar unsurları vs. “Perdenin aralanmasıyla ortaya çıkan şu şeyler ise doğrusu tüyler ürperticidir: Birbirine zıt emirlerle, bugüne kadar devam ede gelen din, artık akıl ve mantık’ın zaferi karşısında merciiyetini kaybetmiştir. Öyle ise serâzâd ve çakırkeyf, aklımıza esen her şeyi yapmalıyız. Bu, kız kardeş, hala ve teyze ile evlenmek bile olsa…

İşte masum gibi görülen sualin arkasındaki, tüyler ürpertici, şenî tasavvurlar ve iğrenç plânlar! Ve işte “Pozitivizm”ve “Rasyonalizm”kalkan yapılarak, körpe dimağların iğfal edilmesi!..

Cemiyetimizin bir kesiminde, din ve neslin muhâfazası prensiplerini tahrip etmeyi hedef alan bu türlü istifhamlar, îmâl edildiği çevreye bakılarak; “Bu da onların çarpık fikirlerinden biri, doğrular ise, onların iddiasının aksi olduğuna göre, bunun böyle olması en doğrudur”demek, en isabetli cevap olacaktır. Ama, biz, yine bir de bir iki cümle ile bunun üzerinde durup bir şeyler söylemek istiyoruz.

Evvelâ, bu bir dînî mesele, hem de dinin teferruâtına âid bir meseledir. Dîne inanmayanın, hele dînin temel prensiplerini kabul etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamağa asla hakkı yoktur.

Din, emir ve yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin tereddüdü olmasa bile, inkârcılar için böyle bir şey her zaman söz konusu olmasa gerek. Bu îtibarladır ki, bir kısım kimseler serâzâd, çakırkeyf, her istediklerini yaptıkları halde, inanan hiçbir insan onlara karışmamaktadır; nitekim şu anda da bilip karışmadığı gibi. Zira, amel ve davranışlardaki sapıklık ve inhiraflar sadece ve sadece, düşünce, tasavvur ve kanaat bozukluğundan doğar. Bunlara istikâmet kazandırılamadıktan sonra, davranışları düzeltmeğe uğraşmak beyhûdedir.

Bu mesele, dinin teferruâtına âid bir meseledir. Bu türlü meselelerde, beşerin tekâmülüne muhâzî (paralel) olarak, gelişme mânâsında değişmeler her zaman olmuştur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı nazar- o zamanki emir ve yasaklardan farksızdır. Bu hususta mühim olan Âmirin emridir. O; dün bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de anne-baba münasebeti zaviyesinden yeni yasaklar kor ve “bu muamele haramdır”der. Bu, tıpkı bir çocuğun bütün bir gelişme döneminde, hayatına ait kanunlara müdahale edilip, yemesi, içmesi, giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre bir dil kullanılıp tenezzülât yapıldığı gibi.. devamlı gelişme kaydeden beşer hayatında da, aynı şeylere riayet edilmiştir. Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve irfan nişanesidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan insanlığın, her devrine göre kanun koymak ayn-ı hikmet ve hakikatdır.

Bu meselenin, suâlde ifâde edildiği şekilde cereyan etmesi, itimat edeceğimiz kaynaklarda mevcut değildir. İsrailiyat menşeli de olabilir. Ancak, Kurân’ın naslarına istinâden, hilkat zincirini Âdem (as) ve zevcesine bağladığımız için, böyle bir şeyi kabûl etmeye kendimizi mecbur biliyoruz. Meselenin aslına inilmeden olduğu gibi kabûl edildiği takdirde, insanoğluna, maslahatlara riayet etme dersi vermek sadedinde, muvakkaten tecviz edilmiş, sonra da yasaklanmak suretiyle, zamanla bu kâbil ahkâmın değişebileceği hatırlatılmıştır.

Muvakkaten tecviz edilen böyle bir muamele, muhataplarının farklılığıyla hususiyet arz etmektedir. Evet, yetiştikleri yuva, gökten gelen emirlerle daima nurlu ve hâne halkı olarak vicdanları devamlı uyanık olan bir aile, elbette ki başkalarından çok farklı olacaktır.

Yeryüzünde ilk insan olma tazeliği; işlenen küçük günahın büyük cezasının, gönüllerde ürperti hasıl eden dehşetinin devam etmesi ve böyle bir sürçme ile cennetten uzaklaştırılmış anne ve babanın inkisâr dolu birer gönülle, başında bulundukları bir yuvada, mübahlar dahi endişe verici ve ürkütücüdür. Böyle bir yuvada, birbiriyle izdivaç yapacak kimseler, yan yana dursalar dahi, oruçlu insan gibi, ferman çıkacağı âna kadar birbirlerine ters bile bakmazlar. Böyle bir yuvada kalplerin eğilmesi, vahyin yıldırım gibi çarpan âyetleriyle düzeltilir. Ve, böyle bir yuvada bütün sınırlar yok edilse dahi, insanlar, vicdanlarının yol vermeyen surlarını aşamazlar ve aşmazlar.

Ulü’l Azm Peygamberleri Hangileridir ve Niçin Bu İsim Sadece Onlara Verilmiştir?

“Ulû”kelimesi Arapça’da “sâhip”demektir. Kıyas dışında, yine aynı manâya gelen “Zû”kelimesinin çoğuludur. Meselâ, Zülmal,”mal sahibi”ulü’l- elbâb ise “akıl sâhipleri”manâsına gelir.

Azm, kararlılık, irâde ve dönme bilmeme gibi manâlar için kullanılır. Başına “Ulû”kelimesi getirilince de mana,azim ve karar sâhipleri olur. Mevzûmuzla alâkalı olmamakla beraber, bu kelimenin tedâi ettirdiği bir Âyete sadece işaret etmek istiyorum. Hz. Âdem hakkında “Onu azimli bulmadık”(Tâhâ/110) meâlindeki Âyette müfessirlerden bazıları onu günaha girmeme mevzûunda azimli bulmadık, gibi bir tefsirde bulunmuşlar. Ben şahsen, bir nebî hakkında böyle bir tefsiri kabul edemeyeceğim. Gönlüm böyle bir manâyı kabule yanaşmıyor. Şöyle bir manâ vermek, bana daha muvafık geliyor:”O bilmeyerek bir günaha girdi. Fakat bunu daha önce plânlayıp kararlaştırmış değildi. Bu mevzûda ısrar mânâsına azmi de yoktu..”

Ulü’l-Azm peygamberlere gelince, bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır; “Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık: ‘Sen’den, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsâ’dan… Onlardan sapsağlam bir söz aldık. “Sen’den”tabiriyle kastedilen Efendiler Efendisi Hz. Muhammed (as), Hz. Nûh (as) Hz.İbrahim (as) Hz.Mûsâ (as) ve bir de Hz.İsâ (as).

Her peygamber peygamberdir, ama, bunların pazarında her şey çok pahalıdır ve bunlar çok çetin imtihanlardan geçmişlerdir. Bu peygamberlere ait Kur’ân’da zikredilen kıssalar iyiden iyiye tetkik edilse niçin bunlara “azim”sahibi peygamberler dendiği çok iyi anlaşılır. Allah Rasûlü (as) kendisine yapılan her türlü ezâ ve cefâya katlanmanın yanında ağzından şikayet manâsına ve kaderi tenkit ifade eden tek kelime dahi çıkmamıştır. Bedirde gâlip gelir, ancak Uhud bir dağ gibi O’nun omuzlarına biniverir. Uhud’tan dönerken, söz dinlemedeki nezâketi tam kavrayamadığından bozguna sebebiyet veren sahâbiye tevbih işmam eden hiçbir kelâm sarfetmez. Hz. Hamza’nın şehadeti onu çok dilgîr etmiştir, ancak O,bu mevzûda dahi ızdırâbını sînesine gömmeyi bilmiştir.

Onun bir derdi vardır, insanların hidâyete ermesi. O bu mevzûda çok hırslıdır. O kadar ki,. kendisini bu uğurda telef edecek duruma gelmiştir. Âyet O’nu: “Bu Kur’ân’a inanmıyorlar diye nerdeyse üzüntünden kendini telef edeceksin”(Kehf/6) diyerek îkâz ediyor, ve bize onu böyle bir tablo ile gösteriyor.

O daima hak uğruna kendini bitirip tüketme ufkunda yaşıyor. Küsme, darılma, gönül koyma. O’nun semtine yanaşamıyor. O bütün başına gelenlere dayanma noktasında hep azimle sebat ediyor.

Yıllarca bir kanaviçe örüyor ve gelen gaybî bir el O’nu paramparça ediyor.. O hiç hayıflanmadan başlıyor yeniden örüyor..

Esâsen bu husus, peygamberlere ait umûmî bir vasıftır. Ancak, her peygamberler, derece itibariyle aynı olmadıkları gibi, marûz kaldıkları belâ ve musîbet itibariyle de bir değildirler. Ve tabîi ümmetleri itibâriyle de.

Bu mevzûda, Allah Rasûlü’nün beyan buyurduğu bir manzara ne kadar mânidardır. Gayb perdesi aralanıyor ve O’na bütün peygamberler gösteriliyor. Gerisini O’nun mübarek dudaklarından dökülen şu cümlelerden dinleyelim: “Öyle peygamberler gördüm ki arkasında tek bir ümmet dahi yoktu. Bazılarının ardında üç-beş insan vardı. Bir kalabalık cemaatın gelmekte olduğunu gördüm. Bu benim ümmetim mi? diye sordum. Hayır, dediler Bu Musâ’nın ümmetidir. Biraz sonra ondan çok daha kalabalık bir ümmet gördüm ve onların benim ümmetim olduğu haberini aldım.”

Düşünmek gerekir, bir peygamber ömür boyu çalışıp didiniyor da; kendisini anlayacak tek bir aşina sîmâ bulamadan vefat ediyor. Bazıları sadece bir kaç kişilik ümmete sâhip oluyor. Bizler bu şekilde imtihan olsak, bu işin altından kalkabileceğimizi tahmin etmiyorum.

Hz. İbrahim, mancınıkla atılmak üzere elleri bağlı getiriliyor. Biraz sonra alevleri okyanus dalgaları gibi göğe yükselen dehşet verici ateşin içine atılacaktır. Melek müsâade istiyor, yardım etmek için çırpınıyor. Fakat o, tevekkülünden zerrece taviz vermeyerek “Allah bana yeter o ne güzel vekîldir”diyor.

Hz. Nûh asırlar süren çırpınışları neticesinde bir avuç insanla ancak gemiye biniyor ve öz evladını dahi yanına alamıyor. Nebî rûhunu taşıyan bir baba için bu manzara ne ızdırap vericidir. Bunu bizim anlamamız çok zordur hatta mümkün değildir.

Hz. Mesîh, öldürülmek istendiğinde henüz otuz üç yaşındadır. Kafasını uzatsa dışarıda kendisini parçalamak için bilenen kılıçları görecektir. Fakat o azimle yerinde duruyor ve bir an dahi tereddüt göstermiyor.

Evet, onlar “Allahü yastafî..”sırrına mazhar insanlardan seçilmiş seçkin ve yüce istidatlardır. Allah’ın rahmâniyet ve rahîmiyetiyle kaynattığı varlık kâsesindeki sütte onlar kaymak durumundadırlar. Cenâb-ı Hakk’ın Kudret ve irâdesi onlarda bu şekilde tecelli etmiştir. Derin bir tevekkül ve pörsüme bilmeyen bir azim,onların ayrılmaz vasıflarıdır. Ve onun için onlara Ulü’l-azm, denmiştir. Derecesine göre her nebî ve velîde de azim vardır. Fakat bu hasletin en müntehâ noktasında bulunanlar işte isimlerini saydığımız bu peygamberlerdir.

Yüklendiği misyon itibarıyla Hz. Mesih’i anlatır mısınız?

Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.

Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din ünvanı ve din referansıyla diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telâkkiden sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih, meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği tâdil ederek, metafiziğe kapı aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavi ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve ruh arasında bir denge te’sis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla bütün güçleriyle ruhçuluğa ve spiritüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkâr etmişlerdir. Kuı’an-ı Kerimin de ifadesiyle (Hadid, 57/27) onlar, ruhbanlığı kendilerine farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Oysaki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar, Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icat etmiş ve daha sonra da icat ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında dinin aslından uzaklaşmışlardı. Halbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem keyfe kâfi, hem de zarurî ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk çocuk, hayati bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mubaha karşı müstenkif kalmış ve farkına varamayarak kiliseleri o işin gayr-i meşru levsiyâtı ile kirletmişlerdir.

Hıristiyanlıkta, bu türlü daha birçok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar mevcuttur. Örneğin Yuhanna İncilinde, “Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne de bir tokat vursunlar” diye bir ifade vardır. Günümüzde bu mânâ ve ruh, belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi bir şekilde davranmaları yanlışlığa açık bir durumdur. Zira, zulmedenler hiçbir zaman zulmetmeye doymazlar. Hristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibarıyla, değişik baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkânını elde edememişti. Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, “mukabele etmeme” fikri aşılanmış ve bu, daha sonra onlarda bir karakter haline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşahede etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını gayr-i meşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler; uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.

Hz. İsa (a.s)’nın materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta da ifade ettiğimiz gibi daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkâr etmişlerdi. Fetih sûresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Burada o âyetle alâkalı birkaç hakikati arzetmek istiyorum:

Âyet, “Muhammedun Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu âyette, daha ziyade Kur’ân, Efendimiz (s.a.s)’in etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve mânâya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. “Muhammedun Rasulullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun için Sâdî, Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi, “Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selamet muhaldir” der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına, Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak “Muhammedun Rasulullah” demediği için onun gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu mânâda Efendimiz (s.a.s)’in rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selamete ulaşması mümkün değildir. Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alâkalı yönüne dönelim:

Peygamberle beraber maiyet-i nebevîye eren herkes, maiyet-i İlahîye’ye de ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le maiyet, aynı zamanda âlem-i emre ait Cenâb-ı Hakk’la maiyetin bir izdüşümüdür. İşte ayet-i kerimede, “Vellezıne maahû” derken bahsettiğimiz bu beraberlik anlatılmaktadır; ayetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.

Bu özelliklerden biri, onların “Eşiddâu ale’l-küffâr” olmalandır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delail Allah’ın varlığını ilan ederken bütün bütün onları tekzip edip inkâra sapan ve İlâhî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise, “Ruhamâu beynehüm”; kendi aralarında fevkalâde şefkatli ve merhametlidir. Bu özellikler, “Terâhum rükkean, sücceden, yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ; “Sen, onları sürekli rükû ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar.” Demek ki onlar, ayaklarını koyduklan yere başlarını da koyarak bir halka haline gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini ihraz etmişler. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri sadece ve sadece Allah rızasıdır. “Sîmâhum fî vücûhihim min eseras-sücûd; onların nişanlan yüzlerindeki secde izidir.”

“Zâlike meselühum fi’t-tevrât; işte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.” Tevrat, Hz. Musâya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevî yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan “ve meselühum fıl-incîl; Onların İncil’deki vasıflanna gelince: “Kezer’in; onlar tıpkı bir ekin gibidirleı-“. Ekin, tohumla meydana gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve insandaki sperm gibi hayat programı yüklenmiş bir varlıktır. “Ehrace şat’ehû; topraktan ri.işeymini çıkanı-” ki, o da bir maddedir. “Şat” kelimesinde maddî yapının zuhunı gibi bir musıki de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel sözcüğüyle ifade edilemeyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve âdeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. “Festağlaza; gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir.” Burada da mesele hep madde etrafında dönmektedir. Zira mânânın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması mümkün değildir. “Festevâ, o maddî yapı üzerinde kalkar, doğrııluı” demektir. “Alâ sûkihî”, insanın sâkı, bacaklandır. Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. “Yü cibıi z-zurrâa”; öyle ki, tohumu, toprağın bağnna atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. “Liyağîza bihimul-küffâr; kafirleri öfkelendirir.” Bu ise, başkalarının gözünü doldurması , onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.

Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan meseleler, fizikî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata müteallik yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülâhazalarla mahsusata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi âdeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik etrafında dolaştıran manevî şeylerdir. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi maddeciliğini tadil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman O, çok iyi bir yuvada neşet etmiştir. O’nu yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. Kur’an, değişik ayetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.

Hz. Meryem’in annesi, “Allahım bana bir çocuk verirsen onu mabede adavacağım”(At-i İmran, 3/35) diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu kutlu anne, “Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mabede adavayım” (Al-i İmran, 3/36) demiş, ne var ki, çocuk doğmadan önce mabede adandığı için mabedde bırakılmıştır. Seyyidetina Hz. Meryem, maneviyatla lebâleb bir şekilde İlâhî vâridatlan iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neşet etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler üstü bir şekilde hamile kalmıştır.

Hulâsa, Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikuladelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak Cenab-ı Hakk’ın himayesinde ve sıyanetinde büyümüştür. Zira O’nun karşısında, senelerden beri devam eden maddeciliği, tamamen bir din haline getiren ve yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve O, hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etmişti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme, hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir düşünceyi ta’dil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış, böylece İnsanlığın İftihar Tablosuna giden yollara köprüler kurmuştur.

Hz Mesih’in nüzul keyfiyetini nasıl anlamak gerekir?

Hz. Mesih’in âhirzamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır.

Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek” buyurmaktadır. Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nâzil olunca müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir” buyurur.

Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır. Bunlar: “Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” (Al-i İmran, 3/46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir. “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisa, 4/159) İbn Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır. “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61) Bu âyette geçen “Hu= O” zamirini yine âlimler, Hz. İsa’ya işaret ediyor demiş ve onun nüzûlünü kıyamet alametlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise: “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm‎ olsun.” (Meryem, 19/33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşirin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.

 Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de olmuştur. Onlardan bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûla “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hıristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır.

 Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Bu konuda zannediyorum sadece o değil; daha başka muhakkikler de, sû-i istimale yol açar ve ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir; girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybtan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil kullanmamış; aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle anlatmıştır. Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn, Hz. Mesih’in nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih, ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin tevili olduğu ve yine bir takım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu görüşündedirler. Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at.. vb. isimler, bu çerçevede değerlendirilebilir. Nitekim sadece muhakkikinin anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) Sahabe Efendilerimiz tarafından yapılmıştır. Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal olarak zikredebiliriz. Efendimiz: “Ben ümmetimi ahirette abdest azalarından tanırım” buyurur. Hadiste abdest azalarının parlaklığını ifade için kullandığı tabir, “gurren muhaccelîn =alınları bembeyaz” ifadesidir. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), burada hadise bir ekleme yapararak, “abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz onları daha geniş yıkayın” der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz. Mesih’in ahirzamanda iniş keyfiyetiyle ilgili bir takım kelimeler, daha sonra hadise katılmış ilavelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş gibi gözükse de, O’na ait değildir.

 Bu hususta bir hâtıramı aktarmak istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın ziyaretine gitmiştim. Mesele dönüp dolaşıp Hz. Mesih’in nüzûlüne gelince; ahirzamanda Hz. Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak, insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını Sultanahmed’in minaresine asacak dedi. Ben böyle birisinin bu şekildeki açıklamalarına şaşıp kalmıştım. Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsn-ü zan ettiği ya da keşfine-kerâmetine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-ı fikir etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu. Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin, ne de Sultanahmet camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden vazgeçecekti. Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde olabilir; hakkında hüsn-ü zan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.

 Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki, bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki enbiya-ı izam Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir. Zira hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîyesinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen asla iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge, asıl zannedilir. Hâlbuki bu bir yanılmadır. Bu mânâda cüz’ün kül’ görünmesi, daha doğrusu vehmedilmesi çokları için her zaman bir iptila vesilesi olagelmiştir…

 Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet şeklinde değil; Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan her müslümanın Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrûd=tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele, çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira bu konuda ötedenberi sevâd-ı azam’ın kabul ettiği esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.

 Hristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) âhirzamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesi de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır.

 Bu hadisle ilgili yorumlarda, Hıristiyanlığın iktidâsının, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahirzamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, Komünizm’in yıkılacağı ana kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkar-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte de daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.

Sosyal ve ferdî problemleri çözmede İsrailoğullarının tavırlarından ders alınabilir mi?

Soru: Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın Allah (celle celâluhu)’dan on emri almaya gittikten sonra arkada bıraktığı kavmi İsrail-oğulları arasında meydana gelen fitneye karşı Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın tavrı, döndükten sonra Musa (aleyhis-selâm)’ın Harun (aleyhisselâm)’a karşı davranışı, Sâmirî ve Musa (aleyhisselâm) arasında geçen konuşmalar, gerek ferdî gerekse içtimaî sahada patlak veren problemlerin çözümü adına bize ne gibi mesajlar sunuyor?

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bu hâdise, genel mânâda, o dönemdeki İsrailoğulları’nın karakterini ortaya koyan ve peygamberleriyle olan ilişkilerini gün yüzüne seren uzunca bir serancâmedir. Yine aynı hâdise, o günkü Musevîlerin kendi karakteristik yapılarının, rehberlerine de -ki enbiyâ-i izamın fâikiyetleri hakkındaki mülâhazalarımız mahfuz- bir ölçüde aksedişinin ifadesidir. Nasıl ki beşerin peygamberi beşerden, meleklerin resûlü meleklerden oluyor; aynen öyle de, Hz. Musa (aleyhisselâm) da, hususî bir karakterle inşa edilmiş kendi cemaatinin bir peygamberidir.

Şayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o dönemde peygamber olarak gönderilse idi, herhalde Hz. Musa gibi olur; bütün bütün o topluluğun tarz-ı telâkkîlerinden, maddeye yaklaşımlarından, mânâ anlayışlarından süzülen bir düşünce halîtasını nazar-ı itibara alarak mesajlarını sunardı. İhtimal sadece Allah nezdindeki makbul çerçeve korunup, onun ötesinde zaman-mekân-insan mülâhazasına göre her şey vaz’edilirdi. Nitekim Hz. Musa’dan sonra Seyyidina Hz. İsa, İsrailoğullarında benimsenen genel çerçeveyi tâdil edici şeylere girmiştir. Bu açıdan Hz. Musa’nın, Hz. Harun ile arasındaki münasebeti, Hz. Harun’un İsrailoğulları’na karşı tavrını, İsrailoğulları ile peygamberleri arasındaki diyaloğu vb. doğrudan doğruya bizim eğitim anlayışımız, hizmet felsefemiz için ele almak tam yerinde olmayabilir. Çünkü ümmet-i Muhammed, yapı, karakter, hususiyet itibarıyla o topluluktan çok farklıdır.

Kur’ân kıssalarının hikmet açısından bir diğer yönü de eğitimdir ve insanların ondan ibret alması esasıdır. Her ne kadar İsrailoğulları yapı, karakter itibarıyla ümmet-i Muhammed’den farklı da olsa, bizim içimizde de her zaman o karakterde insanların çıkması muhtemeldir. Hatta belki İsrail-oğulları ile münasebette bulunacak, onlarla içli-dışlı olacak ve biz farkına varmasak da, bir gizli etkileşimle bu tür anlayışlar bizde de tesir icra edecektir. Bu açıdan o dönemde cereyan eden hâdiselerin ve bu hâdiselerin yorumlarının bilinmesinde yarar var. Başka bir ifadeyle en az ihtimalle de olsa ümmet-i Muhammed arasında ahlâk bakımından bir başkalaşma söz konusu olduğu zaman veya küçük küçük de olsa, bizden evvelkilerin tesirine girmeme bakımından takınılacak tavırlar önemlidir. Evet, bizim genel tavrımız, genel ahlâkımız, iman ve Kur’ân’a hizmet felsefemiz, Muhammedî ruh ve Muhammedî mânâya endekslidir. Ancak bunun değişmeden hep böyle kalacağına dair teminatımız yoktur.

Bunların toplumumuzdaki problemlerin çözümünde uygulamaya konulması meselesine gelince, ben o tür problemler üzerine gitme ve onlara nasıl müdahale edilmesi gerektiği hususunda takınılacak tavır ve kullanılacak dinamikler açısından, yeterince üzerinde durduğum kanaatindeyim. Eğer söylenecek ve akla gelecek şeyler bunlardan farklı ise, başta o hâdiselerin bir kere daha cereyan şekli, kendilerine has karakteristik çizgileri ile ele alınması ve bize vereceği ne var ne yok, bunların incelenmesi gerekir. Meseleye genel yaklaşımımızı bu şekilde özetledikten sonra, şimdi de sorulan soru muvâcehesinde kıssadan çıkarılabilecek nükteleri, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerini de nazar-ı itibara alarak takip etmeye çalışalım.

Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm), vahiy ile Tur’da karşılaşır; kendisine ilk defa orada vahiy gelir. Nasıl Kâbe, âlemşümul bir dinin hem kitabı, hem vahyi, hem de peygamberi ile alâkalıdır. Yani Efendimiz Mekkî (Mekkeli); Kur’ân, ilk nüzûlü itibarıyla Mekkî ve ilk vahiy onun o nurlu dağlarında nüzûl etmiştir; Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm) için de Tur öyledir. -Hz. Musa’nın büyüklüğü müsellem- bazı dönemlerde kabîlevî bir şekil alan ve çerçevesi oldukça daralan bu dinin ilk mesajı, Tur dağında tecelli etmiştir. Bu itibarla da Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın, Tur’la çok sıkı bir münasebeti vardır. Bu yüzden İsrailoğulları, tarih boyu Tur’la irtibatlarını korumuş ve en az Müslümanlar kadar ona önem vermişlerdir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bu dağa şöyle yemin eder: “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki..”[1] Âyet-i kerimede Beled-i Emin diye tabir edilen yer Mekke’dir. “Oraya giren emniyette olur..” [2] âyet-i kerimesi, bunu daha açık şekilde ifade eder. Başka bir âyet-i kerimede ise, “Bu beldeye yemin ederim ki..” [3] buyurularak sadece Kâbe’ye kasem edilmektedir. Beled-i Emin tabirinin âyetin sonunda zikredilmesi, o Beled-i Emin Peygamberi’nin en son zuhur etmesinden ve o güne kadar diğer peygamberlerin irtibatlı bulundukları yerlerin önde olmasından dolayıdır. Yoksa zâtî değeri itibarıyla ele alınacak olursa, Beled-i Emin başta gelir. Zaten âyette yapılan kaseme cevap olarak, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık..”[4] âyeti zikredilmektedir ki, Üstad’ın bir yerde işaret ettiği gibi sultanlar, ancak kendi adlarına hazırlığın yapıldığı, keşif kollarının geldiği yerlere teşrif ederler. O açıdan Efendimiz ve Beled-i Emin’e nispeten diğerleri sanki mukaddime nevindendir.

Bazı yerler vardır ki, oralar eşyanın perde arkasına, hatta bazen verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler. Çok defa buluşmalar ancak o halvethânelerde olur. Nasıl ki insanın insanî yapısı içinde gönül bir buluşma halvethânesidir; insan Rabbiyle orada buluşur ve orada O’nu “kenzen” bilir.. ve oradan semâlara doğru yükselirken, merdivenin bir ayağını hep oraya yerleştirir; bir kere de adımını oraya attı mı, artık arzu ettiği makama ulaşması muhakkak ve mukadder gibidir.. işte insan içindeki bu yer, bu ölçüde önemli olduğu gibi, yeryüzündeki bu mekânlar da öyle önemlidirler. Evet Hz. Musa (aleyhisselâm), ilk vahyi Tur’da almış ve orada Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunmuştur. Onun, Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu anı, Kur’ân şöyle anlatır: “(Bana ibadet etmesi için) Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.” Hemen sonraki âyette ise: “Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelince Rabbi onunla konuştu..”[5] buyurulmaktadır. Zaten Hz. Musa (aleyhisselâm), kendi ümmetine, eğer oradan değil de, kaynağı Mekke’de o “Menhelü’l-azbi’l-mevrud”dan sunsaydı, kavmi onu içemezdi. Çünkü onların tabiatı henüz öyle bir kaynaktan içmeye müsait değildi. Hz. İsa (aleyhisselâm) buna işaret eder ve: “Benim size daha çok söyleyeceklerim vardı ama, siz bunları dinlemeye tahammül edemezsiniz. Onları Âlemin Efendisi söyleyecek.” der. (Yuhanna, Bab, 16, âyet: 12, 13). Demek insanlığın bir bakıma alışması ve ruh dünyasında kemalini tamamlaması gerekiyor. Onun içindir ki, ne Tevrat, ne de İncil ashabı, kendi dönemlerinde Kur’ân kaynağından içemezlerdi. Diğer taraftan da, Kur’ân kaynağından su içenler, İncil’le Tevrat’la doygunluğa eremezlerdi.

Üstad’ın da bir yerde işaret ettiği gibi, âyetlerle anlatılan esas nokta, maddeci düşüncenin, bazı milletlerin tabiatının bir parçası hâline gelmiş olmasıdır. Bu maddeci anlayış, başlarında peygamber olduğu dönemlerde bile çoğu zaman kendisini hissettirmiştir. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm), “Allah’a iman edin.” dediği zaman, bazıları “Bize Allah’ı göster, O’nu görmeden iman etmeyiz.”[6] demişlerdi. Günümüzde bu anlayışın temsilciliğini yapan pozitivistler de, aynı şekilde ancak zâhirî duygularımızla algıladığımız şeyleri kabul ederiz derler. Bu açıdan denebilir ki, hakikî materyalizmi yeryüzünde temsil edenler hep aynı düşüncenin temsilcileri olmuştur. İşte böylelerinin bakış ve düşünce ufukları nazar-ı itibara alınmış olacak ki, Hz. Musa’ya vahiy gelirken, Efendimiz’de olduğu gibi mücerret, “Yaratan Rabbinin adıyla oku..”[7] şeklinde değil de, levhalara yazılı olarak gelir. Yani Ehadî tecellinin gereği Cenâb-ı Hak, onlara merhametinin ve tenezzülünün ifadesi olarak, on emri, levhalar üzerinde yazılı olarak gönderir. Bu örnekte meseleyi hangi yönüyle ele alırsanız alınız, gözümüzle görmediğimiz şeye inanmayız diyen bir anlayışı temsil eden kimseleri de görebilirsiniz. Bunlar öyle bir anlayışa kilitlenmişlerdi ki, muvakkaten dahi olsa başlarında peygamberlerinin gölgesi olmadığı zaman hemen inhiraf edegelmişlerdir.

Meselâ; buzağıya tapma hâdisesi, Hz. Musa’nın, Tur’da Rabbiyle mülâki olmak için gittiği anda ortaya çıkmıştır. Yani O’nun kırk günlük kavminden ayrılığı, böyle büyük bir hâdise meydana getirmişti. Böyle bir durum, bazı kimselerin sürekli peygamberlerle idare edilmesi lazım geldiği hissini uyarmaktadır. Zaten hem Sünnet-i sahîhada hem de Kur’ân’ın işaretlerinden anlaşılan da, geçmiş bazı kavimlerin hep peygamberlerle idare edildiğidir. Hatta bunlar, muvakkaten peygamber gelmediği dönemlerde dahi, yine peygamberleri tarafından tayin edilen meliklerle idare edilmişler. Peygamber Efendimiz henüz gelmeden önce şehit edilen Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve öldürülmeye kastedilen Hz. Mesih ise bunlardan sadece birkaçıdır.

Belki bu yüzden Hz. Musa (aleyhisselâm), Rabbiyle mülâki olmak için Tur’a giderken kavminden bazılarını da götürür. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..”[8] âyetiyle de ifade edildiği gibi, bunlar yetmiş kişilik bir murahhas heyettir. Fakat bu yetmiş kişinin genel durumu, otuz günde Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacak, O’nu görecek, sözlerini duyacak ve o huzura yakışır şekilde hâl ve harekette bulunacak durumda olmadığından, Cenâb-ı Hak bu süreyi artırır ve otuzun üzerine on daha ekleyerek müddeti kırka tamamlar. Bu yüzden de, nübüvvet vesâyetinde olmayan çilelerde hep kırk sayısı esas alınmıştır. Ancak bu kırk gün de olabilir, kırk yıl da…

Yetmiş seçkin insanın Hz. Musa ile birlikte gitmesiyle geride kalanlar, bu seçkin insanlardan da mahrum kalınca toplum içinde yine problem yaşanır. Meselenin bu yanının, çok iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm‎) yokken, halkı gözetip kollayacak, Hz. Musa’nın halife olarak seçtiği Hz. Harun (aleyhisselâm‎)’dan başka akl-ı meâdla serfirâz insan kalmamıştır. Dolayısıyla bir peygamber vesâyeti altında oldukları sürece ancak istikametlerini koruyan bazı kimselerin İslâmî hayatları, artık bıçak sırtında gibi ve kaderdenk noktasındadır. Risalelerde bu duruma işaret edilir ve onlardan bir kurban kesmeleri istenmesiyle, küllî bir disipline işaret edilmiştir denilir. Bilindiği gibi İsrailoğulları, Mısır’da uzun zaman ikamet etmiş bir topluluktur. Mısır’da ziraatın revaçta olması hasebiyle, Mısır halkı nazarında buzağının ayrı bir önemi vardır ve ona âdeta tapılmaktadır. İsrailoğulları, bu durumdan hem müteessir olmuş, hem de bu hâdise onların ruhuna işlemiş ve iz bırakmıştır. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’a inandıktan sonra bile, şuuraltılarındaki bu etki yer yer kendini hissettirmiştir. Hatta, öyle ki Allah’ın elçisi olarak içlerinde bulunan o seçkin insandan, çok az bir süre uzak kalınca, hemen o duyguları depreşivermiştir. İsterseniz siz bunu, henüz rüşdüne ermemiş ve şuuraltılarına yerleşmiş bir kısım düşüncelerin zaman zaman depreştiği 0-5 yaş grubu çocukların durumuna benzetebilirsiniz. Bu sahanın ilim adamları, bu yaşlarda şuur altına yerleşen bazı hususların, ileriki yaşlarda fırsat bulduğu zaman tekrar nüksedeceğini bildirirler. Dolayısıyla buzağıya tapan bir cemaat içinde neş’et etmiş olmanın kazandırdığı bu ahlâk ve bu alışkanlık, bir kısım İsrailoğullarının, âdeta kromozomlarına işlemiş, genleri ile bütünleşmiş gibiydi. O ana kadar Hz. Musa onlarla birlikte olduğu için de bu duygu baskı altındaydı ve hortlama fırsatı bulamıyordu. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’ın ayrılmasıyla bu baskı kalkıyor ve onların bu duyguları nüksediyordu. Derken Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapmaya başlanıyordu. Buna siz atmosferin ferağı ya da negatif olarak ele alıp atmosferin eşyaya terk edilmesi diyebilirsiniz.

Burada, bir hususa daha işaret etmek istiyorum: İmam Şâ’râni, ben bir bînamazla bir saat oturduğum zaman, kırk gün ibadet ü teatimin zevkini duyamıyorum, der. Eğer namaz kılmayan bir insan, o atmosfer içine neşrettiği şerâreyle bir insanın kırk gün namazının feyzinden istifadesine mani oluyorsa, onca seçilmiş insanın ayrılıp gitmesiyle atmosferin büyük ölçüde eşrâra terk edilmesi, ya da ferağı, o insanlarda buzağı düşüncesinin hortlamasına müsait bir zemin oluşturduğu söylenebilir. Kendi iç âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyâbâni gibi düşünceler, birden hortlar ve buzağı olarak şekillenebilir. Orada Sâmirî’nin -ki o da İsrailoğullarındandır- söylediği şey ise sadece kuru bir mazerettir; Hz. Musa’nın: “Senin zorun nedir ey Sâmirî?” [9] demesine karşılık o: “Ben onların görmediklerini gördüm.” [10] cevabını verir. Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu gerçekten öyle de olabilir; evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine vesile olan ilahî vahyi taşıyordu; cansız cesetlerde hayat kaynağı da olabilirdi. Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir. Ne var ki, bunun doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla böyle bir yorum, İsrailiyat olabilir.

Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz. Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. Gerçekten bir fitne olarak Cebrâil (aleyhisselâm‎), Sâmirî’ye görülebilir; o da bir avuç toprak alıp buzağının içine atabilir. Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler. Zaten Kur’ân, buzağının sesini ifade için “lehû huvârun; böğürebilen” kelimesini kullanır ki bu da, buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir. Tabiî, avam halk bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir kerâmet olduğuna inanmışlardı. Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade için: “Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?”[11] buyurur. Bu da göstermektedir ki, ikinci kategoride mütâlaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir. Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne idi. Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu. Dolayısıyla da hemen bir başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı. Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.

Evet, böyle toplumlar içinde, hem iyilik adına, hem de kötülük adına onları ayaklandıracak ve şuur birliğine ulaştıracak daima bir temsilci bulunmuştur. Hatta biz, günümüzde de bunun üzerinde duruyor, bir ölçüde Mehdiyet ve Mesîhiyete biraz da bu nazarla bakıyoruz. Ancak bu hususlar, belli mânâları ve belli misyonları itibarıyla bazen şahıslar tarafından temsil edilebileceği gibi, bazen de şahs-ı manevîlerle temsil edilegelmişlerdir. Ogünkü İsrailoğulları’nın ruhunda putperestliğe veya fizik dünyaya aşırı bir temayül vardı. Bu temayülü harekete geçiren de Sâmirî oldu. Sâmirî, Kıptîlerden dersini almış karakteristik kıptî alaşımlı bir Yahudi idi. Hz. Musa’nın ümmeti içine girmiş ve fırsatını bulunca da o cemaati ifsat etmişti. Bu açıdan ona verilen ceza da, toplumdan tam tecrit edilmesiydi ki, hayatı boyunca söyleyeceği “lâ misâse; bana dokunmayın.”[12] sözü, böyle bir hızlânın sesi-soluğuydu. İsrail kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinin yorumu sadedinde, Allah’ın kendisine bir hastalık verdiği ve yanına her gelene bu sözü söylediği rivayet edilir. Evet, bu onun toplumu ifsat etmesine karşı kendisine verilen bir tecrit cezası idi.

Şimdi bütün bunlar, bizim düşüncemiz ve hizmet felsefemiz adına ne ifade eder, bunlardan istifade edilecek şey nedir? sorusuna gelince; evvela, bizim içimizde de her zaman bu türlü şeylerin cereyan edebileceği mülâhazası ile, Kur’ân’ın o kıssadaki hikmetleri bu istikamette değerlendirilebilir. Meselâ, biz de hep başımızdaki büyüklerimize saygı duymuşuzdur. Bu bağlılık ve saygı, bir yerde velilere, kutuplara, gavslara bağlanma da olsa, ayarı kaçırıldığı zaman farklı düşüncelere yol açtığı olmuştur. Bir misal arz etmek gerekirse; Hz. Ömer, Halid b. Velid’i komutanlıktan azleder ve gerekçe olarak da, halkın, elde edilen zaferleri Halid’in şahsından bulmasını gösterir.. evet bazıları bu düşüncelerinde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, cephe, Halid’in bulunduğu cephe ise gideriz; yoksa “hayır” diyebiliyorlardı. Oysaki Müslümanlık adına cihad her cephede yapılmalı ve herkes cihada iştirak etmelidir. Halid ise, bir fâni ve herkes gibi bir insandı. O olsa da, olmasa da cihad devam edecekti. Nitekim Halid’in dalgalandırdığı bayrağı daha sonraları Ukbe b. Nâfi, Ahnef b. Kays ve daha nice fatih komutanlar, İstanbul’a kadar taşıyabildiler.

Evet, bazı kimseler, tamamen şahıslara bağlanmış, her şeyi onlarda görmüş ve onlara bağlanmış.. onların tutmasıyla yerlerinde kalıp çizgilerini koruyabilmiş.. ve o zatların ayrılmasıyla da hemen inhiraf edivermişlerdir. Hususiyle de, şahısların yerini şahs-ı mânevînin aldığı günümüzde, topluluktan ayrıldığı zaman varlığını koruyamayacak, tek başına kalmanın dezavantajlarını ve risklerini göğüsleyemeyecek kadar zayıf karakterler için bu husus çok önemlidir. Burada bir misal teşkil eder mülâhazasıyla, bir zamanlar yaşadığım bir olayı anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum; Üstad’ın vefat ettiği yıllarda ben Edirne’de bulunuyor idim. Onun vefat haberini duyar duymaz kendi kendime: “O henüz misyonunu eda etmedi, şimdi cemaat arasındaki vahdet-i rûhiye nasıl korunacak..” vb. düşüncelerle, ciddî bocaladım ve bir sarsıntı yaşadım. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, “Her nefis ölümü tadacaktır.”[13] buyuruyor; öyle ki bu devvâr-ı gaddarın elinden Azrail dahi kurtulamayacaktır. Ne var ki, ben ve benim gibilerin yıkılışının arkasında, Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) düşüncesi olmalıydı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefatı hengâmında, Hz. Ömer’in dahi, “Kim Muhammed öldü derse, onun boynunu alırım.” dediği bir hengâmda o, kürsüye çıkmış, “Kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa bilsin ki O ölmüştür. Ama kim Allah’a inanıyorsa bilsin ki Hay ve diri olan O’dur.” demiş ve büyük bir idrak, firâset ve sebat örneği sergilemişti.

Evet, bizler doğrudan doğruya Allah’a iman duygusuna düğümlenmiş bulunuyoruz. Bu duygu ve düşüncemiz daimî olmalıdır. Fâni varlıklara bağlananlar ve her şeyi onlarla kaim görenler bilmelidirler ki, onlar bugün olmasa da yarın mutlaka göçüp gideceklerdir. Dolayısıyla da her iş, herkesin göçüp gitmesine göre plânlanmalıdır. Bu demek değildir ki, o insanların zâtî hiçbir değeri yoktur; hayır kat’iyen öyle değildir; herkesin ayrı bir yeri vardır; ancak bu yerin dışında da kimseye bir değer atfedilmemelidir. Meselâ; bizim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e saygımız sonsuzdur; ama bu saygı hiçbir zaman Allah’a olan saygımızın önüne geçmemelidir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi Kelime-i Tevhid’de, kendi ismini “Lâ ilahe illallah” sözünün önüne geçirmemiştir.

Evet, her zaman güçlü pazularla sevk ve idare edilenler veya bir kısım kudsî me’hazlere bağlı kalarak hayatlarını idame ettirenler, o me’hazlerin ufûlüyle inhiraflar yaşayabilirler. Bu açıdan Hz. Musa’nın çıkabilecek hadiselere karşı temkin ve tedbiri yerindedir; vâkıa yetmiş tane seçilmiş insanı alıp gitmiş ama, onların yerini dolduracak Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı da yerine halef bırakmıştır. Hz. Harun (aleyhisselâm), öyle hayırlı bir kardeştir ki; İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa’dan sekiz yaş büyük olmasına rağmen, ikinci bir adam olarak çok önemli bir misyon eda etmiştir. Hz. Musa (aleyhisselâm‎), Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinde: “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u”[14] demiş ve kendisine yardımcı olarak onu istemiştir. Bu istek, Hz. Musa (aleyhisselâm)’a ait bir terbiye olabileceği gibi, Hz Harun’un maksadını rahat anlatma düşüncesinden de kaynaklanabilir. Zira Hz. Harun, duygularını anlatmakta da rahattı. Başka bir âyet-i kerimede de: “Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ederim.” [15] demişti ki, bunlar birbirlerini tamamlayan hususlar sayılabilirler. Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın vahiy ile konuşmanın dışında duraklaması, tutuk olması O’nun peygamberliğinin bir mucizesi olabilir. Çünkü dili sadece vahyi konuşur. Nitekim Efendimiz’in ümmiyeti de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordu. Ayrıca Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un sarayında neş’et etmiş olmanın hâsıl ettiği psikolojik bir ruh hâleti itibarıyla etkilenip konuşurken daha temkinli olacağı, hatta böyle bir ruh hâlinin bir takım sürçmelere bâdî olacağı mülâhazası ile, hayatında Firavun’u hiç tanımamış ve hiç tesirine girmemiş, fakat ona karşı sürekli bilenmiş, serâzat ruhlu Hz. Harun’u kendisine yardımcı istemesi gayet yerindedir.

Bu hususla alâkalı yine İsrail kaynaklı, fakat bizim kitaplarımıza da girmiş bir takım bilgiler var; anlatılanlara göre “Hz. Musa daha sarayda bir çocuk iken, Firavun: Bu çocuk çok şey biliyor, kendi yaşını aşkın hareketlerde bulunuyor, bir gün gelir bizim başımıza gâile açabilir endişesiyle, onun önüne ateş koyuyor. Allah da Hz. Musa’nın ateşi ağzına koymasına müsaade ediyor ve Hz. Musa’nın dili yanıyor, dolayısıyla da kısmen kekeme oluyor. Bu, bana göre kat’iyen doğru değildir. Zira peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Buna göre, bir peygamberin yüzünde başkalarının dikkatini çekecek “ben” dahi olamaz. Hepsi derecesine göre birer erkek güzeli ve müşekkel birer insandırlar. Onlar iffetli, günahsız, doğruyu konuşan ve emin oldukları gibi, ayıptan da münezzehtirler. Yine onların devamlı bir hastalık ve bir rahatsızlıkları da olmaz. Hz. Eyyub (aleyhisselâm)’ın rahatsızlığı, muvakkat bir imtihandır. Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dilinde kekemelik yoktu. Bizim belki hiçbirimizin dilinde kekemelik yok ama, yine de çoğu dualarımızda o büyük peygambere (Hz Musa) iktidâen, “Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” [16] şeklinde yakarışta bulunuruz. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir Allah elçisinin, bütün bunları Allah’tan istemesi gayet normaldir. Hatta, “Dediler ki Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından korkuyoruz”[17] âyetinde ifade edilen Hz. Musa (aleyhis-selâm)’nın ve Hz. Harun’un korkması da bu yüzden olabilir.

Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği esasını vurgular. Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa gerek. Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi gerekmektedir. Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden sonra, Efendimiz’in ashabının tavırlarından istinbat edilmesi mümkündür. Bir kere başta Hz. Ebu Bekir (radiyallâhu anh), kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz. Ali’yi, bazen de Ümm-ü Mektûm’u halef bırakmıştır. Bir defasında Hz. Ali’nin, “Siz savaşa gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye olduğuna işaret sadedinde: “İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz. Harun’un Musa’ya nisbeti gibi olasın.” cevabını vermişlerdir. Yani o nasıl Musa’nın veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.

Burada vurgulanan bir ikinci husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin olması; yani liyâkatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır. Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir. Bu özellikler, toplumun itaat ve inkiyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler. Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller açısından da çok önemlidir. Evet, sık sık arzetmeye çalıştığımız gibi, iman ve Kur’an davasına gönül vermiş nice irşat eri, çoğu defa istidat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmadan, kendilerinden yüce ve yüksek vazifeler bekleniyor. Oysa ki onları tavzif eden ne Hz. Musa’dır, ne de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Dolayısıyla kriterler, bazen doğru olmayabilir ve dolayısıyla da bir takım yanlışlıklar yapılabilir. Ancak, madem o şahıslar gönderilmiş ve belli konumlara getirilmişler; iradelerinin hakkını verip göbeklerini çatlatırcasına çalışmalı ve mutlaka bulundukları konumun hakkını yerine getirmelidirler. Aksine, meselenin sadece tavzif ve tavsiye plânında bırakılması durumunda, bütün zaaf ve beceriksizlikler, onları tavzif eden insanlara râci olur ki, bu da işin temelden sarsılması demektir.

Halef, kendisinden evvel gelen selefin bütün misyon ve vazifelerini yerine getirebilecek kişi demektir. Böyle birinin her şeyden evvel ıslahçı ve uzlaşmacı bir yapıda olması ve herkesle iyi geçinmesi çok önemlidir. Herkesle kavga eden, hiçbir kesimle münasebet tesis edemeyen birinin, insanlar arasında arabuluculuk vazifesi yapması beklenemez. Hz. Ali (radıyallâhu anh), fitnelerin her tarafta kol gezdiği ve denizlerin dalgaları gibi birbirinin üzerine yürüdüğü çok kritik bir dönemde bile, o korkunç hadiseleri çok rahatlıkla bastırabilmiştir. Nehrivan’da zatını ve saltanatını tehdit eden Hâricîler’in toplanması üzerine kendisine, “Kılıçlar gayzla bileniyor, hançerler zehirleniyor, atlar mahmuzlanıyor ve bunlar hep senin üzerine saldırmak için yapılıyor. Şimdi tam zamanıdır; eğer üzerlerine yürürsen işlerini bitirirsin.” dendiğinde o, şu cevabı verir: “Onlar gelip benim üzerime silah çekmedikten sonra ben öyle bir şeye teşebbüs edemem. Onların bana gelmeleri mümkündür; ama bana karşı silah kullanmadan nasıl onların üzerine gider, cinayet işlerim!” Evet, Üstad’ın dediği gibi imkân ayrıdır, vukuat ayrı. Ebû Hanife Hazretleri, o açık ve engin mantığı ile, diğer mezhep imamlarına muhalif olarak, Hz. Ali’nin bu düşüncesini fıkhında esas alır ve der ki, “Yol kesiciler size hücum etmedikleri sürece, ihtimale binaen siz onların üzerine gidemezsiniz.” Hz. Ali ile perçinleşen ve asırlarca İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar hukuk sistemlerinde önemli bir yeri olan Ebû Hanife fıkhının günümüzdeki demokrasi anlayışından ne kadar ileride olduğunu bilmem ki hatırlatmaya gerek var mı! Üstad, bunu bir yerde: “Fitnelerin kol gezdiği dönemde Ali gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı.” der. Evet, halef dediğin Hz. Harun gibi, Hz. Ali gibi olmalı!..

Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer mesele de, insanlar kendilerini böyle bir hizmete yeterli görseler de, yine vazifeye talip olmamalıdırlar. Nitekim Hz. Harun’un bu mevzuda herhangi bir isteğinin olduğu bilinmediği gibi, Hz. Ali’nin isteği de söz konusu değildir. Evet bu vazife, onu harîsâne isteyen insanlara verilmez. Çünkü harîs insanın onu ne şekilde kullanacağı belli değildir. Bu açıdan da bizim bu kıssadan alacağımız ders çok önemlidir. İnsanlarda, onların benliklerinden kaynaklanan “Neden ben değil de falan şahıs? Ben bu vazifeyi yapamaz mıydım?” vb. düşünceler her zaman bulunagelmiştir. Oysaki bu tür düşünceler, peygamberlik dâvâsının mirasçıları olma yolunda bulunanlar için çok mezmûm, hatta hiç düşünülüp akıldan dahi geçirilmemesi gerekli olan bir şeydir. Aksine sürekli başkaları nazara verilmeli ve: “Neden benim üzerimde bu kadar duruluyor, falan şahıs bu işi daha güzel becerir.” denmelidir. Zaten İslâmî terbiyenin gereği de budur.

Kaldı ki Efendimiz de, bu hususta ısrarlı olanları sürekli ikaz etmiş ve bu arzudan vazgeçirmeye çalışmıştır. Meselâ bir defasında, Hz. Abbas (radıyallâhu anh) gelip imâret istediğinde -ki belki bu o büyük sahabinin hakkıydı; zira siyer kitaplarının bize verdiği bilgilere göre ilk inananlardandır ve Efendimiz hesabına Mekke’de gözdü, kulaktı.. ve çok ağır şartlar altında Efendimiz’le alâkalı çok önemli hizmetler görüyordu- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen karşı çıkmış ve: “Biz bu vazifeyi isteyene vermeyiz.” buyurmuştu.

Bir başka sefer kendisine Ebu Zer (radıyallâhu anh) gelip aynı talepte bulununca, “Sen zayıf bir insansın. Bu vazife de ağır bir iştir; sen götüremezsin.” der ve reddeder. Bütün bunlar, vazifenin istenmeyeceğini, verildiğinde de kerhen kabul edileceğini göstermektedir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır; şayet o vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir Müslüman yoksa, -Hz. Yusuf’un Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi ki, “Beni ülkenin hazinelerinin bağına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.”[18] demişti- böyle bir durumda talepte mahzur olmayabilir. Hz. Yusuf (aleyhisselâm), bu sözü hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylemişti. Bu ölçüye göre bir yerde o işi temsil edenler varolduğu sürece, bizce talip olunması gerekli olan şey, belediye başkanlığı yerine çöpçülük olmalıdır. Bu yapılabildiği oranda kavgadan uzak kalınır ve inşallah “eslih; ıslah et.”[19] gerçeği tahakkuk eder.

Hz. Harun’un fıtratına gelince; Hz. Musa (aleyhisselâm) mustafa (seçilmiş) bir insan olduğuna göre, O’nun halefi de aynı şekilde seçilmiş ve temiz bir fıtrata sahip olması gerekir. Esasen Hz. Musa’nın kendi yerine onu seçip halef bırakması, bu konuda bir İlahî intihabın söz konusu olduğu esprisini hatırlatmaktadır. Meselâ; siz Allah’a çok dua eder, falan şahsa şunu ver-bunu ver.. dersiniz, ama onların hiçbiri verilmez. Çünkü onun liyâkati yoktur. Hz. Harun’un halef olarak seçilmesinde ise, her iki intihabın, yani hem Hz. Musa’nın intihabındaki isabetin hem de Allah’ın icabetinin tevafuku vardır. Hz. Harun, Hz. Musa’nın kriterlerine göre herhalde yatıştırıcılığı, arabuluculuğu yönüyle çok önemli bir zat idi ki, onun bu vasfına işaret ederek “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna girme.” [20] deyivermişti. Bu da, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın o meselenin eri olduğunu gösterir ki, o zaman da Hz. Musa için, böyle bir zatı kendi yerine halef bırakmasından daha tabiî bir şey olamazdı.

Diğer bir husus da, yine Hz. Harun’un fıtratında uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz. Musa ona: “Eslih”; yani ıslahçı ol, rıfk ile muamele et demişti. Zannediyorum Hz. Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde ıslahçı olmaya çalıştı. Bütün bunları, Hz. Musa’ya söylediği, “Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma.” [21] sözlerinden anlamak mümkün. Cenâb-ı Hak, Uhud savaşından sonra Efendimiz’e hitaben: “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz ashap, etrafından dağılıp giderlerdi.” [22] buyurmaktadır. Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin demektir. Hiddetli, şiddetli olduğu her halinden belli olan bir insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz. Onun ıslahı olsa olsa, Hz. Halid’in ilk İslâm’la şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebu Süfyan’a, “Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur. Günümüz dünyasında güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve fesadı önlemede, tenkile başvurmaları da onların bu kabil sulh felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa, o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsanız hiçbir problem kalmaz. Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.

Yeterlilik ve sağlam karakter çok önemlidir; Hz. Harun halef olarak seçilir, ama gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti vardır. O’nun, Hz. Musa’nın yokluğunda toplum içinde çıkan olaylara fiili müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır; ama buna kat’iyen pasiflik de denmemelidir. Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine karıştırabiliriz. Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk atmaları, milleti siyasi zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif mukavemet şeklinde algılanabilir. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de kat’iyen netice elde edilemeyecekti. Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir. Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok virajlı yolları geçmek gerekir. Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz. Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve mülâyemet yolunu seçmiştir. O, milleti, akıbeti meşkûk, macera sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur. O gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur. Evet, onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha gelmesine vesile olmuş ve onlara; “Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe düşeceğiz.” dedirtmiştir.

Gerçi siz, Bediüzzaman’ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhîsi ve hakikat-i Ahmediye’nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.

Bu yüzden biz bazı şeyleri bilemeyiz; şayet Hz. Harun güç kullansaydı, o toplum içinde savaş çıkabilirdi. O, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dönmesini bekledi ve böylece insanlar Hz. Musa’nın mazhariyetine bir kez daha şaşıp hayretler yaşadı ve mütereddit, mütehayyir olanlar da yeniden Hz. Musa’yı bir kere daha tanıdılar. Evet, bir bünye içinde kokuşan ve çürüyen azalar gibi, o cemaat içinde buzağıya tapanlar da Hz. Musa’nın; “Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün..”[23] ifadesiyle yeniden temizlenip tevbe ettiler.

[1] Tin, 95/1-3

[2] Âl-i İmrân, 3/97

[3] Beled, 90/1

[4] Tin, 95/4

[5] A’raf, 7/142, 143

[6] Bakara, 2/55

[7] Alak, 96/1

[8] A’raf, 7/155

[9] Tâhâ, 20/95

[10] Tâhâ, 20/96

[11] Tâhâ, 20/89

[12] Tâhâ, 20/97

[13] Âl-i İmrân, 3/185; Enbiya, 21/35; Ankebût, 29/57

[14] Tâhâ, 20/29, 30

[15] Kasas, 28/34

[16] Tâhâ, 20/25-27

[17] Tâhâ, 20/45

[18] Yusuf, 12/55

[19] A’raf, 7/142

[20] A’raf, 7/142

[21] A’raf, 7/150

[22] Âl-i İmrân, 3/159

[23] Bakara, 2/54

İnsanları Peygamberlerin Çizgisine Yükseltmek Mümkün müdür?

Peygamberler, Allah’ın seçtiği ve özel donanımlı mükemmel insanlardır. Maddî-mânevî en güzel sıfatlarla donanmış bu insanlar, aynı zamanda herkesin kendisine örnek ve model kabul edeceği câmiiyete de sahiptirler. İnsanlar, Allah’ın kendilerinden beklediği ve yakalamalarını istediği noktada örnek olarak peygamberleri görürler.. onlar, komutanlıkları, babalıkları, devlet başkanlıkları, hâkimlikleri ve mucizeleriyle, hâsılı hayatın her sahasında insanlar için birer sınır çizgisi mesabesindedirler.

Şimdi bu mülâhazalara bağlılık içinde şunu ifade edebiliriz: Peygamber dimağı, fiziği aşkınlık içinde aynı zamanda metafiziğe de açıktır. Çünkü biz hâlâ vahiy telakkisini, onun melekle görüşme meselesini çözebilmiş değiliz. Onun hayattaki bütün başarılarına fetanet-i uzmâ diyoruz. Fetanet-i uzmâ, muhteşem ve insan üstü akıl demektir. Allah’ın kudsî elçileri, bir kısım mazhariyetlerle pek çok problemi çözmüşlerdir. Haddizatında bu, sebep olarak onların dimağlarının dimağlar üstü bir dimağ olmasıyla hâsıl olmaktadır. Yani Allah, sıradan bir insanı o büyük vazife ile serfiraz kılmamıştır. Allah, peygamberlerin ruhu gibi dimağlarını da fevkalâdeden inkişaf ettirmiştir. Bu açıdan peygamberlerin dimağlarının seviyesi de dimağ adına son sınırdır ve başkalarının da, yakalama cehdi içinde bulunmaları gereken bir müteal serhattır.

Peygamberlerin mucizeleri de, ilmî araştırma, gelişme ve telakkilerin son sınırını göstermesi açısından serhat sayılır. Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) Belkıs’ın tahtını Sebe’den getirmesi ve oradaki insanların da bunu görmesi celb-i surete işaret etmektedir.[1][1] Peygamber bunu bir mucize olarak gerçekleştirmiştir ve bu, insanlık için bir son sınırdır. Beşer, fen ve terakki ile ancak onun biraz yakınına ulaşabilir. Nitekim televizyonun icadı beşerin bu noktaya vardığını göstermektedir. Yine Hz. İsa (aleyhisselâm), en onulmaz dertlere derman bulan -Kur’ân-ı Kerim’in ifadesi içinde- Allah’ın izniyle ölüleri dirilten, kör olanları gördüren, abraş hastalarını iyileştiren bir peygamberdir.[2][2] Bu âyet-i kerimeyle Allah, peygamberi vasıtasıyla insanlığa şu mesajı vermektedir: “Tıp mevzuunda bir gün öyle ilerlenecektir ki, ölüme hayat rengi verilecektir.” Tabiî bu, “Ölmüş insanlar tekrar diriltilecek.” anlamına gelmemektedir. Keza, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, insanın da bu ufka ulaşması adına bir davetiye hükmündedir. Bugün insanoğlu amyant maddesini keşfederek bunun küçük bir kısmını gerçekleştirmiş sayılır. Beyan Sultanı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, ifade ve beyan hususunda insanlığın, kendisine yaklaşması beklenen bir zirvedir.

Buradan hareketle insanlık, gelecekte bir kısım hakikatlerin mâşerî vicdan tarafından kabul edilmesi için gücünü, kuvvetini beyandaki edadan alacak; üslûp ve beyandaki eda, hakikaten en müessir bir silah hâline gelecektir, diyebiliriz. Zaten kitle iletişim araçları vasıtasıyla bu gün tahrip veya tamir adına yapılanlar da o noktanın önemini bize anlatmıyor mu..?

Evet, ölüme hayat rengi vermek ve ateşin içinde yanmamak mümkündür. Hatta belki de gelecekte suretleri celp etmekten ziyade, ışınlama meselesi de vuku bulacaktır. Gerçi bu mesele bana fizikî olarak biraz uzak geliyor. Çünkü cisimler, hareket ettikleri istikamette boylarından kaybetmekte ve ışık hızına çıkınca da yok olmaktadırlar. Bu durumda kalb ve nabız nasıl olur bilemiyorum.! Ancak gelecek, pek çok sürpriz ve fevkalâdeliklere gebe gibi görünüyor. Teknik ve teknolojik gelişmeler ilerledikçe bunlar bir bir müşâhede edilecektir. Beşer bu gelişmelerle peygamberlerin tutturduğu ufuklara ulaşabilecektir ama onun o ufku tam olarak ihraz etmesi de mümkün değildir.

Evet, peygamberler, insanların önünde maddî-mânevî her yönden birer örnek ve model olarak ulaşılması gereken birer işaret âbidesi ve Allah’ın seçtiği en mükemmel insan topluluğudur. Allah’ın rızası, selâmı onların ve bizim Peygamberimiz’in üzerine olsun.

[1][1]  Bkz.: Neml sûresi, 27/40.

[2][2]  Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/49; Mâide sûresi, 5/110.

Peygamberlerin mucizeleri ilimlerin varacağı son nokta mıdır?

Bediüzzaman Hazretleri, Sözler isimli eserinde (20. Söz’ün İkinci Makamı) bu meseleyi arîz-amîk izah eder. Üstad orada, beşerin sanat ve fen ilimlerinde yükselmesinin semeresi olarak uçak, elektrik, tren ve telgraf gibi icatların vücuda geldiğini ve bunların insan hayatında önemli bir yer tuttuğunu ifade eder. Ayrıca o, bütün nev’-i beşere hitap eden Kur’ân-ı Kerim’in bu yeniliklere, bir, peygamberlerin mucizeleri, iki, tarihî hâdiseleri zikretmek suretiyle iki şekilde işaret ettiğini dile getirir. Üstad burada tarihî hâdiselere, tren ve elektriğe işaret eden âyetleri örnek vererek bu konularda pek çok kişinin fikir yürütmesi, bunların çok ciddî dikkat ve izaha gerek duyulması ve çok olmaları sebebiyle bu kadarlık bir bilgiyle iktifa ettiğini söyler geçer.

Üstad “işaret” derken de kelimeleri, tabirleri ve lafızları gayet dikkatli bir şekilde seçer ve görüşünü serdederken, “Allah, mübarek kelâmında ‘delâlet bi’l-mutabaka’ ile bunu ifade ediyor.” demez. Esasen Kur’ân’ın işareti öyle engindir ki, bir insan temel itibarıyla dinin ruhuna ve Peygamber’in öğretisine muhalif olmadıktan sonra bu hususta da pek çok şey söyleyebilir.

Mucize, Allah’ın yaratmasıyla peygamberin elinden sâdır olup, peygamberin peygamberlik davasını ispata matuf harikulâde hâl ve keyfiyettir.. ve her peygamberin mucizesi, insanların ilim ve irfan dünyasına yeni ufuklar açan birer işarettir. Peygamberler hem maddî hem de mânevî terakkide insanların rehberleri konumundadırlar ve insanlar onların arkalarından giderek bir yerlere varabileceklerdir. Meselâ bir tasavvuf ehli, “seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah” ve “seyr anillah” deyip bir yolculuğa çıkmakta ve bunu yaparken de kendisine peygamberi rehber edinmektedir. Miraç, harikalar kuşağında, böyle peygamberâne bir seyahatin unvanıdır. Meselâ Seyyid Şerif Cürcânî, Sadettin Teftâzânî, Şirâzî, İsferâyînî, İmam Maturîdî ve Ebû’l-Hasen el-Eş’arî gibi kimseler, kelâm yoluyla Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatları ve esmâ-i kudsiyesi yolunda seyahat yapmışlardır. Yine meşhur İslâm filozoflarından İbn Sina “Allah’tan başka her şey mümkinü’l-vücuddur, Allah ise vacibü’l-vücuddur.” diyerek belli yollarla vacibü’l-vücud gerçeğine ulaşmıştır. Hatta biz, bugün bu ifadeyi o kadar benimsemişizdir ki, “vacibü’l-vücud” ifadesini Cenâb-ı Hak’tan gelmiş bir ad ve unvan gibi kullanırız. Esasen bu tabir, İbn Sina’nın icadıdır.

Tefsir ilmine girerken Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleri, esbab-ı nüzul, hatta belli bir ölçüde O’nun ruhaniyetine sığınma meselesi söz konusu olmadan, âyetlerin enginliklerine inmek mümkün değildir. Evet, her hususta olduğu gibi tefsirde de rehber O’dur. Tefsirde olduğu gibi Sünnet’te ve fıkıhta da rehber O’dur ve her şey gidip O’na dayanmaktadır. Efendimiz ve diğer peygamberler (aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm) insanlara mânevî terakkide olduğu gibi maddî terakkide de birer rehber ve mürşittirler. Yalnız, nasıl ki, Efendimiz’in mânevî terakki yolunda ortaya koyduğu donelerin üzerinde durulmaya ve tahlil edilip yorumlanmaya ihtiyaç var, öyle de maddî terakki yolunda da yine O’nun söylediği hususların üzerinde durulmaya ihtiyaç vardır. Çünkü hadis-i şeriflerde her şey açık ve net olarak söylenmemiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’deki fen ve değişik keşiflere delâlet eden âyetlere bakıldığında da bazı hakikatler açık seçik ortaya çıkmakta ve “Bu âyet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir.” diyeceğimiz yerler olduğu gibi, idrak ufkumuzu aşan hususların bulunduğu yerler de vardır.

Burada örnek olarak Hz. Nuh’un gemisini verebiliriz. Âyet-i kerimede Allah, Hz. Nuh’a: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap.”[1][1] diyerek Hz. Nuh’a gemi yapma hendese ve matematiğini öğretmiştir. Allah’ın Hz. Nuh’a yaptırdığı gemi, bugünün teknolojisinin çok üzerinde, tufanın getirdiği dev dalgalar içinde batmayacak ve ona dayanabilecek kapasitede bir gemidir. -Çok gelişmiş teknoloji ile inşa edilen “Titanic”in daha küçük bir handikap karşısında paramparça olduğu düşünülünce bu çok büyük bir hâdise ve mucize sayılır.- O öyle bir gemidir ki, yeryüzü sularla dolup taştığında bile, hacıyatmaz gibi ne yan gelip sarsılmış ne de devrilmiştir. Çünkü bu gemiyi Allah, وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا yani “Gemiyi Bizim gözlerimizin önünde yap. Biz sana nezaret edecek, plan-projede seni yalnız bırakmayacağız.” demiştir ki; âyet-i kerimedeki اَعْيُنِنَا kelimesi bu hakikati ifade etmektedir. Evet, Hz. Nuh’un gemisinde belki mübtediyâne fakat müntehiyâne bir teknoloji uygulanmıştır. İşte bu âyet-i kerimede Allah insanlara seviyeli bir ufuk göstermektedir. Yani öyle bir gemi icat edin ki, dünyayı bütünüyle su alsa, bu müthiş tufanda dev dalgalar ve girdaplar birbirini takip etse bu gemi batmamalı ve emniyet içinde yoluna devam etmelidir.

Hem meselâ, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, bugün için amyant maddesi üstü bir şeyle izah edilebilir; ne var ki, işaretlenen nokta bundan çok ötededir; kim bilir belki bir gün gelecek, insanda bir enerji yoğunlaşması olacak ve insanın ruh gücünü maddenin önüne geçirecek ve netice itibarıyla insan amyantla değil, doğrudan doğruya çıplak ayakları ile ateşin içine girip yanmayacaktır. Esasen bu güç, âdiyat çerçevesinde olmasa da potansiyel olarak insanın mahiyetinde mevcuttur.

Bunun gibi “Onun sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi.”[2][2] âyet-i kerimesi de, insanın çok süratli ve birkaç saat içinde dünyayı devredecek vasıtalar yapmasına bir teşvik mahiyetindedir. Nitekim Hz. Süleyman, âyetin ifadesiyle sabah bir aylık, akşam da bir aylık mesafeleri katedebiliyordu. İşte Allah bununla bizlere: “Siz de çalışın ve Hz. Süleyman gibi çok uzun mesafeleri çok kısa bir zaman diliminde katedin.” demektedir. Sabah bir aylık, akşam da bir aylık mesafe gitme işini, Hz. Süleyman gibi bir insan yapmıştır. Bu mucize olarak bir sınırdır. Mucize, Allah’ın yaratmasıyla peygamberin elinden sâdır olup peygamberin peygamberlik davasını ispata matuf harikulâde bir hâl ve keyfiyet olduğunu bir kere daha hatırlatalım…

Bu tür ilme ve fenne teşvik edici mucizeler, âdeta birer sınır taşları mesabesindedir. Yani Hz. İsa’nın yaptığı gibi bir ölüyü diriltmek, anadan doğma kör birisinin gözlerini açmak kesinlikle mümkün değildir. Ancak bu sınıra kadar insanlar, teknik ve teknoloji sayesinde ulaşabilirler. Meselâ ilerleyen teknoloji sayesinde, doğduğunda gözleri gören ve daha sonra bir vesileyle kör olan birisi göz damarlarındaki tıkanmalar giderilerek görür hâle getirilebilir veya başka birisinin gören gözü çıkarılıp sonradan kör olan birisinin göz yuvasına takılıp kılcal damarları ve sinirler tam uç uca getirilerek görmesi sağlanabilir. Ancak anadan doğma kör olan ve beyinde görme merkezleri olmayan birisi için herhangi bir şey yapmak mümkün değildir. O, olursa Allah’ın (celle celâluhu) fevkalâde inayetiyle olur.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi bu tür âyetlerde iki hakikat var; bunlardan biri, peygamberlerin Allah’ın izniyle göstermiş oldukları bu olağanüstü şeyler ki, bunlar birer mucizedirler ve son sınır sayılırlar. İnsanların bu sınıra ulaşmaları mümkün değildir. Diğeri ise, burada insanlar için bir teşvik mevzubahistir. Yani insanlara bir ufuk gösterilerek âdeta “Yolunuz buraya kadar.” denilmektedir. Günümüzde birilerinin yaptığı gibi mucizeleri fizik kanunları ile izaha yeltenmek veya bir kısım materyalistlerin zannettikleri gibi “Bir gün gelecek, ölüme de, yaşlılığa da çare bulunacak, beyinde görme merkezi olmasa bile beyine merkezler yerleştirilerek gören gözler meydana getirilecek.” türünden ifadeler, birer kuru iddiadan ibarettir. Doğrusunu Allah (celle celâluhu) bilir.

[1][1]    Hûd sûresi, 11/37; Mü’minûn sûresi, 23/27.

[2][2]   Sebe sûresi, 34/12.

Efendimiz (sas)’in Diğer Nebiler Arasındaki Konumunu Açıklar mısınız?

Hz. Üstad’ın yaklaşımıyla kainata bir ağaç nazarıyla bakılırsa, Efendimiz (sav) o ağacın çekirdeğidir; eğer bir kitap misaliyle bakılırsa, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Bir çekirdekten kocaman bir kainat meydana getirmek Cenabı Hakk’ın kudretine ağır gelmez. Ve zaten hep öyle yapıyor; çok küçük tohumlardan pek büyük meyveler yaratıyor. Onun yarattığı ilk çekirdek Efendimiz’dir.

Peygamber Efendimiz (sav) pek çok cihetle diğer peygamberlerden daha faziletlidir. Mesela; Rasûlü Ekrem vazifesini yapıp gitmiştir; ama dini ve getirdiği mesajı devam etmektedir. “Essebebu kel fâil Bir işe sebep olan onu yapan gibidir.” sırrınca ümmeti Muhammed’in sevaplarının bir misli Efendimizin (sav) defteri hasenâtına kaydolmaktadır. Biz her ezandan sonra dahi O’na dua ediyoruz; “veb’ashu makâmen mahmûdenillezi veadtehu Rabb’im, Hz. Muhammed’i kendisine vadettiğin makamı Mahmud’a ulaştır.” diyoruz. Her gün değişik vesilelerle pek çok defa O’na dua ediyoruz. İçinde yaşadığımız çağdaki bütün fitnelere rağmen hâlâ şu bir buçuk milyar Müslüman dünyasının en az bir milyarı doğru ibadet ediyor, doğru ezan okuyor, doğru kâmet yapıyor ve her zaman Allah Rasûlü’ne (sav) biatlarını yeniliyor, O’na dua ediyor.

Kur’anı Kerim, Cenâbı Hakk’ın isimlerinden her ismin a’zam mertebesinden geliyor. Efendimiz de ismi a’zamın mazharıdır. Zaten ismi a’zamın mazharı olmayan, ismi a’zamın ve her ismin a’zam mertebesinin tecellisi olan şeye muhatap olamaz, onu kavrayamaz. Mutlaka kendi mâyesinde onun bulunması, donanımının ona göre olması lazım. Evrensel bir peygamber, alemşümul bir peygamber.. bu şu demektir; İnsanlık ağacına ait bütün hususiyetler çekirdek halinde O’nda vardır. Hangi peygamber olursa olsun, hangi mânâyı, hangi gerçeği, hangi hakikati, hangi ismin tecellisini temsil ederse etsin, bunların bir numunesi, şöyle böyle bir esintisi Efendimiz’de (sav) mutlaka vardır. Makamı cem’in sahibi olması itibarıyla vardır. Dolayısıyla; diğer peygamberlerin birinde bir isim a’zam derecede tecellî etmiştir, öbüründe öbür isim a’zam derecede tecellî etmiştir. Fakat, Hz. Muhammed’de (sav) her ismin tecellîsi vardır ve O’na nâzil olan Kur’an, O’nun donanımına göre her ismin a’zam derecesinde tecellî etmiştir.

Bununla beraber, diğer peygamberlerin O’nun yanında kıymetleri yokmuş gibi düşünülmesi şeklindeki haddinden fazla tenzîle Efendimizin (sav) kendisi de razı olmamıştır. Mesela, “Ve lâ tekün ke sahibi’lhût” (Kalem, 68/48) ayeti nazil olduktan sonra ihtimal sahabilerden bazılarının akıllarına gelmiş olabilir ki; Yunus b. Metta acaba ne yaptı ki Efendimize (sav) “Sakın onun gibi olma!” buyuruluyor. Onun için Rasûlü Ekrem (sav) hemen buyuruyor ki, “Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin.” Hani, Yunus aleyhisselam’ın balığın karnında yaptığı dua ile arş ihtizaza gelir. Melekler “Bu dua eden de kim ya Rabb?” diye sorarlar. “Yunus” cevabı verilir. “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” karşılığını verirler. Yunus b. Metta, Cenabı Hakk’ı tazimle anan bir kul olarak yad ediliyor. Demek onun Allah’ı farklı bir tazimle anan bir kul olma konumu da var. Bu sebeple Efendimiz (sav) “Beni Yunus b. Mettaya tercih etmeyin.” diyor.

Yine bir sahabiyle bir yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü Efendimiz mi?” münakaşasında sahabi yahudiye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Beni Musa’ya tercih etmeyin. Haşr u neşir olduğunda O’nu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşr oldu.” diyor. Üstad’ın ortaya koyduğu ölçü içinde mercuh râcihe bazı durumlarda tereccüh edebilir. Yani, faziletçe daha sonra olan, sadece bazı hususiyetler itibariyle faziletçe önce gelenin önüne geçebilir. Mesela, mutlak fazilette sahabei kirâma yetişilemez. Ama bazen ümmeti Muhammed içinde öyle alimler, öyle derin İnsanlar gelmiştir; hususi fazilette sahabenin pek çoğundan daha ileri, daha derin olmuşlardır.

Hasılı, diğer peygamberler de, peygamber olmayanların asla ulaşamayacağı mertebededirler. Fakat, onlar bazı hususlarla anılıyor olsalar bile mutlak fazilet Kâinatın İftihar Tablosu’na aittir. Allah Rasûlü (sav) fazilet bakımından en öndedir.

Yeryüzüne Ne Kadar Peygamber Geldi?

Peygamberlerin gelişi ve bazılarının isimlerinin bilinip bilinmeyişi geçmiş dönemlere ait tarihi bir silsileye göre olabileceği gibi faziletleri nazara alınarak da zikredilmiş olabilirler. Fakat, Cenâb-ı Allah zikrettiği isimleri gelip geçmiş bütün peygamberlerin getirdikleri esasları temsil edecek peygamberlerden seçmiştir. Mesela, bir peygamber vardır ki, kendisine has bir misyonu olmamış, Hazreti Adem’in vahyinin gölgesinde vazifesini yapmıştır. Hazreti Adem misali ortaya konunca onu zikretmeye gerek yoktur. Yani, Cenâb-ı Hak umum peygamberlerin mesajını, câmi peygamberlerde toplamış, onları Efendimiz’e (sav) bir örnek olarak ortaya koymuştur. İster mesaj almaları, ister çektikleri çileler, isterse de Allah’la münasebetleri ve nezd-i uluhiyetteki makamları açısından bazı hususiyetlerini nazara vererek örnek göstermiştir.

Yani, sayılarını net olarak söylemek zor olsa da binlerce peygamber arasından yirmisekiz tanesi (Daha doğrusu yirmi beştir; çünkü üçünün peygamber olup olmadığında ihtilaf vardır.) diğer peygamberleri temsil etme, insanlara ders verme ve örnek olma açısından yeterlidir. Yoksa, Kur’anı Mucizü’l Beyan hep peygamber isimleriyle dolardı. Aynı vakaları durmadan tekrar ederdi.

Ayrıca, peygamberlerin neşet ettikleri yerlere bakılırsa, Kur’an’da Efendimiz’in (sav) bulunduğu çevrede yaşamış olan peygamberlerin zikredildiği görülür. O bölgedeki kavimler atalarından duya duya o çevrede neş’et eden belli peygamberlerden haberdardılar. Efendimiz (sav) de, kendisinin muhatap olduğu kavim açısından oralara gelen peygamberleri bilmeliydi. Yakın atalarından Mekke civarına peygamber gelmemişti. Uzun zaman onlar Hazreti İbrahim’den kalan dinle amel etmişlerdi. Efendimiz (sav) de bi’setten (vahyin başlangıcından) önce Hazreti İbrahim’in dininden kalan esaslar ile amel ediyordu. O devirde de namaz biliniyordu, hac biliniyordu; ama işin içine başka şeyler girmişti. Bazı çarpıklıklar vardı yapılan amellerde. İşte, Peygamberimiz’in (sav) mesajının yadırganmaması için daha önceki misallerinin hatırlatılması, bilinmesi gerekiyordu. Hazreti Cafer, Necâşî karşısında “Niye garipsiyorsunuz; Hazreti Musa, Hazreti İsa gelmedi mi?” derken, “Bunlar bilinen şeylerdi, yadırganacak bir şey yok.” mülahazasıyla öyle diyordu.

Peygamberlerin karikatürleri yapılabilir mi?

İnsanların birbirine saygılı davranması insan olmanın bir gereğidir. İnsanın dışındaki varlıklardan böyle bir şey beklenmez/beklenemez. Zira saygı irade ile alakalı bir şeydir. Mevcudat içinde irade nimetine mazhar olan yegane varlık da insandır. Kendisine saygılı davranılmasını isteyen herkes, muhatap olduğu insanlara hatta bütün insanlığa saygılı davranmalıdır. Saygılı davranmalıdır ki başkalarından saygı görsün. Zira saygı, saygının en önemli davetçisidir.

İslam dini, insanın mükerrem yaratıldığını, her insanın Allah’ın ayrı bir sanatı olduğunu ve “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevilmesi gerektiği” inanç ve bakış açısını getirmiştir. Kur’an, Müslümanlara insanlarla alay etmeyi, dalga geçmeyi, hafife almayı, tahkir etmeyi, insanın insanlık onuruyla oynamayı yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın.” (Hucurat suresi, 49/11)

Ayette hafife almanın, tahkir etmenin nereden kaynaklandığına işaret edilmektedir ki o da insanın kendisini daha üstün daha hayırlı görmesidir. İnsanın kendisini üstün görüp başkalarını hafife alarak, tahkir etmesi ne kadar isabetlidir? Bunun cevabı da ayette verilmektedir: “sizin hafife alıp, alay ettiğiniz insanlar Allah nezdinde sizden daha hayırlı olabilir.” Üstünlüğün alaya alan insanların kendi heva ve heveslerine göre belirlediği ölçü ve kriterlerle değil, Allah’ın yanında geçerli olan kıymet ölçülerine göre olduğuna dikkat çekilmektedir.

Günümüzde çok korkunç bir saygı aşınması yaşanmaktadır. Özellikle bazı kesimlerin “düşünce hürriyeti, basın hürriyeti” iddiasıyla beşerî normları aşkın ve asırlardır da bu aşkınlığını her fırsatta ortaya koyan ilahî değerleri laubalice dillerine dolamaları söz konusudur. Bunların bir kısmının bilmeyerek, eğlence amaçlı yaptığını zannetsek bile bazılarının tahrik amaçlı olduğu anlaşılmaktadır. Müslümanlar olarak bu tür edepsizlikleri içimiz burkularak seyrediyoruz, dinliyoruz, okuyoruz. Daha doğrusu seyretmek, dinlemek ve okumak zorunda kalıyoruz. Hele bir de bunları “Ben de müslümanım” diyen insanlardan duymak insanı hayrete sevkediyor.

Bir insan hangi mesleği icra ederse etsin inandığı dinî değerlerini bir tarafa bırakıp tamamen onlara ters bir tavır içine girebilir mi? Eğer giriyorsa bu onun inancında ne kadar samimi olduğunu göstermez mi? Tabii bu arada inanıyor görünerek İslam’a saldırmak isteyenlere gelince onlar da mertçe davransalar ve “biz inanmıyoruz, Müslümanlığa karşıyız” deseler daha yiğitçe bir tavır olmaz mı?

Esasen sövmek, hakaret etmek ahlakî bir davranış biçimi değildir. İslam, başkalarına hakaret etmeyi, sövmeyi, dil uzatmayı bir meziyet olarak kabul etmemiş bu tür davranışlardan Müslümanların uzak durmaları gerektiğini emretmiştir. Hele bir milletin inandığı değerlere sövmeyi, hakareti hiç tasvip etmemiştir. Kur’an, Müslümanlara herhangi bir milletin, topluluğun mukaddes kabul ettiği değerler hakkında ileri-geri konuşmayı, onların “kutsal”ına dil uzatılmasını, tahkir edilmesini, yasaklamıştır: “Allah’tan başkasına yalvaranlara, tapanlara hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler! Böylece her ümmete, yaptıkları işi güzel gösterdik. Sonra dönüşleri yalnız O’na olacak ve O da yaptıklarını kendilerine bir bir bildirip karşılığını verecektir.” (En’am suresi, 6/108) ayette bildirildiği üzere her millet kendi inandığı değerleri kutsal görür, cazip görür.

Başkalarının kutsal kabul ettiği değerleri tahkir etmek, aleyhinde konuşmak Allah’a, Peygamber Efendimiz’e ve İslam’ın değerler manzumesine hakarete sebebiyet verecekse bu tür bir davranış kesinlikle tasvip edilmemiştir. Başkalarının kutsalına ilişerek, onların İslamî değerlere küfretmelerine veya mevcut küfürlerinin artmasına sebep olunuyorsa bu tür bir davranış küfre sebebiyet verme olarak kabul edilmiş, “küfre sebebiyet vermek küfürdür” denmiştir. Hatta fıkıh kitaplarında kim olursa olsun bir insanın dinine sövmek elfaz-ı küfürden sayılmıştır.

Bir Müslüman Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlere inanır. Zira imanın şartlarından biri bütün peygamberlere iman etmektir. İnanmazsa iman etmemiş olur. Peygamberlerden hiçbirisine en küçük bir saygısızlıkta bulunamaz. Bulunamaz çünkü bir müslümanın herhangi bir peygambere bırakın sövmeyi dil uzatması, tahkir etmesi, hafife alması onun dinden çıkması olarak kabul edilmiştir.

Bir Müslümanın, Hz. Adem, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. İsa gibi peygamberlerden birine hakaret edildiğinde, alaya alındığında bu saygısızlığın, edepsizliğin usulüne uygun bir şekilde karşısında olması gerekir. Bu cümleden olarak herhangi bir peygamberin karikatürünün çizilmesini, hafife alınmasını, hakaret edilmesini İslam çok büyük bir edepsizlik, saygısızlık kabul etmiştir.

Müslümanım dediği halde bir insanın Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem)i hafife alması, hakaret etmesi, zemmetmesi İslam alimlerinin icmasıyla onun İslam Dini’nden çıkması, dinsiz olması manasına gelir. Alimlerimiz bu hükmü pek çok ayet ve hadislerden çıkarmışlardır. Misal olarak birkaç tanesini zikredebiliriz:

“Münafıklar, kalplerinde gizledikleri küfrü yüzlerine vuracak bir sûrenin tepelerine inmesinden çekinirler (bir yandan da sizinle alay ederler). De ki: “Eğlenin bakalım. Allah sizin o çekinip endişe ettiğiniz şeyleri meydana çıkaracaktır!

Eğer kendilerine ettikleri alay hakkında soracak olursan, yaptıklarını gizler ve: “Ciddi bir şey konuşmuyorduk, sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk!” derler. Sen onlara kanmayıp, suçlarını itiraf etmişlercesine de ki: “Demek, siz Allah ile, O’nun âyetleri ile ve Onun Resûlü ile eğleniyordunuz ha!”

Ey münafıklar! Hiç boşuna özür dilemeyin! Gerçek şu ki: Siz iman ettiğinizi açıkladıktan sonra, içinizdeki inkârı açığa vurdunuz. Sizden bir kısmınızı, (tövbeleri veya alay etmemeleri sebebiyle) affetsek de, bir kısmını suçlarında ısrar etmelerinden dolayı cezalandıracağız.” (Tevbe suresi, 9/64-66)

Ayetlerde bildirildiği üzere Allah ile, ayetleri ile ve Peygamber Efendimiz ile istihza etmek; hafife almak, alay etmek, tahkir etmek küfürdür. İster şaka, ister ciddi peygamber Efendimiz’e kusur isnad eden, zemmeden kâfir olur.

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e hakaret edenleri, hafife alanları, zemmedenleri dünyada ve ahrette lanetlemiştir: “Allah ve Resulünü çirkin iddia ve davranışlarıyla incitenlere eza edenlere Allah dünyada da, âhirette de lânet etmiş ve onları zelil eden bir azap hazırlamıştır.” (Ahzab suresi, 33/57)

Allah’a eza etmek tabiri mecazidir. Bunun manası, Allah hakkında yakışıksız söz söyleme, Allah’ın hoşlanmayacağı fiiller yapma ve yahut Allah’ın sevdiği kullarına eziyet etmek demektir. Peygamberimizi eziyet etmek de Allah’a eziyet etmek olarak kabul edilmiştir.

“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 4/65) Peygamber Efendimizin herhangi bir konuda verdiği hükmü kabullenemeyip teslim olmayan, O’nu eksik ve kusurlu iş yapmakla itham eden kimse iman etmemiş demektir.

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.” (Hucurat suresi, 49/2) bu ayet Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah katında ne kadar yüce bir makamda olduğunu bildirmektedir. Öyle ki Allah Resulü’ne yapılan bir saygısızlık, küfür sayılıp bütün iyi işleri iptal ettirir. Zira ona gösterilen saygısızlık, kendisini görevlendiren Allah’a râci olur. Halbuki başka birine yapılan saygısızlık hakkında böyle bir hüküm verilmemiştir.

“Resulüllah’a eziyet edenlere en can yakıcı azap vardır.” (Tevbe suresi, 9/61)

Netice itibariyle başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bir peygamberi hafife almak, tahkir etmek, karikatürünü çizmek korkunç bir saygısızlık ve edepsizliktir. Başkasının mukaddes kabul ettiği değerlere saygısı olmayanların kendi kutsalına da saygısı yok demektir.

Dr. Ergün Çapan

Peygamberlerin seçimi neye göre olmuştur?

Peygamberlerin mânâ buuduna açık olmaları bir mevhibe-i ilâhiyedir. Bu mevzuda benim vicdanımda ağır basan görüş şudur: Mevhibe-i ilâhiye, Cenâb-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira, Cenâb-ı Hakk onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelîsi ile biliyor.

Fakat diğer yandan şu gerçek de unutulmamalıdır: Allah, “Mâlikü’l-mülk”tür; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Bir peygamberi başkasına nisbetle çok daha önemli bir misyonla gönderir. Dolayısıyla donanımını ona göre ihsan eder. Bir başkasına bu ölçüde önemli bir misyon yüklemez ve onun donanımı da ona göre olur. Mesela, “İnsanlığın İftihar Tablosu”na bakıp şöyle diyebilirsiniz: Allah bu zâta diğer peygamberlere nisbetle çok daha büyük bir misyon yüklemiş ve donanımını da ona göre vermiştir. Ama yukarıdaki yaklaşımla aynı meseleyi tersine çevirip şöyle de diyebilirsiniz: O zât, istikbalde üzerine alacağı misyona liyakatini göstermiş, Allah da ilm-i ezelîsi ile bunu bildiğinden dolayı ona baştan o misyonu yerine getirecek donanımı lütfetmiştir.

Kur’an’da zikredilenlerin dışında peygamber gelmiş midir?

Peygamberlerin gelişi ve bazılarının isimlerinin bilinip bilinmeyişi geçmiş dönemlere ait tarihî bir silsileye göre olabileceği gibi, faziletleri nazara alınarak da zikredilmiş olabilirler. Fakat Cenâb-ı Allah, zikrettiği isimleri, gelip geçmiş bütün peygamberlerin getirdikleri esasları temsil edecek peygamberlerden seçmiştir. Mesela, bir peygamber vardır ki, kendisine has bir misyonu olmamış; Hz. Adem’in vahyinin gölgesinde vazifesini yapmıştır. Hz. Adem misali ortaya konunca onu zikretmeye gerek yoktur. Yani, Cenâb-ı Hakk umum peygamberlerin mesajını, câmi peygamberlerde toplamış; onları Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) bir örnek olarak ortaya koymuştur. İster mesaj almaları, ister çektikleri çileler, isterse de Allah’la münasebetleri ve nezd-i ulûhiyetteki makamları açısından bazı hususiyetlerini nazara vererek örnek göstermiştir.

Yani, sayılarını net olarak söylemek zor olsa da binlerce peygamber arasından yirmi sekiz tanesi (daha doğrusu yirmi beştir; çünkü üçünün peygamber olup olmadığında ihtilaf vardır.) diğer peygamberleri temsil etme, insanlara ders verme ve örnek olma açısından yeterlidir. Yoksa, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan hep peygamber isimleriyle dolardı ve aynı vak’aları durmadan tekrar ederdi.

Ayrıca, peygamberlerin neş’et ettikleri yerlere bakılırsa, Kur’ân’da, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu çevrede yaşamış olan peygamberlerin zikredildiği görülür. O bölgedeki kavimler, atalarından duydukları için, o çevrede neş’et eden belli peygamberlerden haberdardılar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, kendisinin muhatap olduğu kavim açısından, oralara gelen peygamberleri bilmeliydi. Yakın atalarından Mekke civarına peygamber gelmemişti. Uzun zaman onlar Hz. İbrahim’den kalan dinle amel etmişlerdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bi’setten (vahyin başlangıcından) önce Hz. İbrahim’in dininden kalan esaslar ile amel ediyordu. O devirde de namaz biliniyordu, hac biliniyordu; ama işin içine başka şeyler girmişti. Bazı çarpıklıklar vardı yapılan amellerde. İşte, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mesajının yadırganmaması için daha önceki misallerin hatırlatılması, bilinmesi gerekiyordu. Hz. Cafer, Necâşî karşısında “Niye garipsiyorsunuz; Hz. Musa, Hz. İsa gelmedi mi?” derken, “Bunlar bilinen şeylerdi, yadırganacak bir şey yok” mülâhazasıyla öyle diyordu.

Cinlere de peygamber gönderilmiş midir?

‘Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimizi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? (denilince) ‘kendi aleyhimize de olsa şahitlik ederiz’ dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kafir olduklarına şahitlik ettiler’ (En’am, 6/130). Dikkat edilecek olursa ayet onlara (ister kendi içlerinden, isterse insanlara gönderilen peygamberlerin onlara da peygamberlik etmesi şekliyle) peygamberlerin gönderildiği hususunu da gayet açık ve net olarak ifade etmektedir.

Cenab-ı Hakk bu ayetiyle cinlerin sorumluluklarını açıklamakla beraber, sanki onlara şöyle demektedir: ‘Ey ins ve cin topluluğu, sizdeki bu derbederlik, başıbozukluk, ailevî ve içtimaî hayatınızdaki ahenksizlik, kalbî ve ruhî hayatınızdaki karışıklık ve behimî arzularınıza takılıp kalmanızın sebebi nedir? Yoksa size, nezd-i Uluhiyet’imden Rasullerle açıklanan ayetlerim gelmedi mi? Niçin onlara ittiba edip yaratılış gayenize uygun hareket etmediniz; etmediniz de böyle esfel-i sâfilinde kaldınız? Halbuki size gelen o ayetler, böyle bir encamdan sizleri sakındırmışlardı.

Cinler, bu hakikatı tamamen kabullenmişliğin ifadesi olarak, ‘her ne kadar aleyhimizde şahitlik olsa bile, böyle bir günde hakkı itiraf etmekten başka çaremiz yoktur. Evet, Hz. Musa, Senin emirlerini getirip bize tebliğde bulundu, Hz. Mesih o engin esrarını ruhlarımıza üfledi.. ve en son ferdiyetin mazharı Hz. Muhammed (sav) geldi ve bize hak ve hakikatın ifadesi olan İslam’ı tebliğ etti. Ne var ki, biz bunlara kulak asmadık, kendi heva ve hevesimize uyduk. Neticede de bu hallere ma’ruz kaldık’ diyeceklerdir.

Evet, cinlerin de ifadelerinden anlaşıldığı gibi, ne yazık ki pek çok ins ve cinni, şu kısacık dünya hayatı aldatmıştır. Onlar, dünyayı ebedi zannedip onun aldatıcılığına kanmış ve neticede de bütün bütün kaybetmişlerdir. Mutlak Cemal’in tecellilerinin tamaşasıyla alacakları ruhani hazzı unutarak fâni ve geçici zevklerle oyalanmış, sonra da Cenab-ı Hakk’ın: ‘Kendi aleyhlerinde şehadette bulundular. Kafir olduklarını itiraf ettiler’ ayetinin muhatabı olmuşlardır.

Oysa herşey açık ve seçikti. Kâinat, hemen her yanıyla, insanı irfan ufkuna ulaştıracak ayetlerle doluydu. Mele-i âladan, bizim irfan ufkumuza kadar uzanan varlık kitabına ait sayfa ve o sayfalardaki o nakış nakış işlenmiş satırlar hep ‘Allah’ diyor ve yine binlerce delil ve bürhan adetâ, tarrakalarla O’nun mevcudiyetini ilan ediyordu. Fen ilimleri, laboratuvarlarıyla; astronomi, teleskoplarıyla hemen her ilim kâinatta keşfettikleri o baş döndürücü, gözkamaştırıcı nuraniyetin diliyle ‘La ilahe illallah’ hakikatını haykırıyordu. Ne varki, bütün bu olup-biten şeylere rağmen onların itirafı şuydu: ‘Ama biz, gözümüzü tamamen kapayıp, ayağımıza kadar gelen bu nimetleri teptik ve tıpkı körler gibi yaşadık; yaşadık ve binbir dille söylenen bu hakikatlere kulak asmadık.. şimdi de kendi aleyhimizde şahitlik ediyoruz. Hatta bundan dolayı kendimizi, mevsimi geçmiş olsa da sorguluyoruz. Birazcık olsun kendi irademizle bu kudsî çağrıya icabet edebilseydik Allah’ın içimizde hidayet meş’alesini yakması söz konusu olabilirdi. Ne varki biz, zifiri karanlıklarda kalmak için direnip durduk ve nur hüzmelerinin düşünce dünyamıza sızmasına fırsat vermedik; hatta ruhumuza ait bütün menfezleri kapattık ve karanlıkta kalmaya razı olduk…’

Bu ayet, ahirette cin ve ins taifesine karşı yapılacak olan tevbih ve kınamayı, en çarpıcı şekliyle, hem de daha dünyada iken bizlere haber vermekle, düşmemiz muhtemel olan vahim bir durumdan bizleri sakındırmaktadır.

Bu ayetten istinbat edilen bir diğer mana ise, ins ve cinne ayrı ayrı peygamberlerin gönderildiği hakikatıdır. Dinler tarihinin de şehadetiyle biz, zaten insanlara peygamberlerin geldiğini biliyor ve kabul ediyoruz. En ücra yerlerde kimi vahşi kavimlerine bile, salt akılla ulaşmaları mümkün olmayan tevhid ufkuna ulaşabilmeleri için sürekli peygamber gönderilmiştir ki, bu hakikati gösteren yüzlerce delil mevcuttur. Şayet, çoğu destan ve efsanelerin arkası, ilmî araştırmalarla kurcalanıverse, hemen hepsinin arkasında peygamberlik hakikatlerinin mevcelendiği görülecektir. Medeniyet görmemiş en vahşî zannedilen insanların arasında dolaşıldığında dahi ‘her millet içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir’ (Fatır, 35/24) ayeti gözlerimizi kamaştırırcasına tüllenecektir.

Evet, zamanın hemen her diliminde, küre-i arzın her yerinde şuur sahiplerini, kötü ve eğri yolun encamından sakındırıp, onların nazarlarını ulvî alemlere çeviren peygamberin zuhur etmediği tek bir zaman dilimi ve tek bir ümmet yoktur. Cenab-ı Hakk, her yere ve her topluluğa, o topluluğun genel keyfiyetine göre mutlaka bir uyarıcı göndermiştir. Bu uyarıcıları, gönderildikleri ümmetlere -bunlar insan, cin veya diğer ruhani varlıklar olabilir- rehberlik etmiş, onların nazarlarını bulundukları süflî alemden, ulvî ve nuranî alemlere çevirerek onları aydınlatmışlardır. Bu, aksine ihtimal verilmeyecek derecede kat’i bir hakikattir.

Ancak, eskiden beri İslam alimlerince farklı mutalaa edilen bir mevzu vardır ki, o da; cinlerin de kendi içlerinden, kendilerine hitap eden peygamberlerin gelip-gelmediği hususudur. Acaba insanlar, Hz. Adem’le (as) başlayıp Efendimizle (sav) sona eren bir peygamberler silsilesi ile aydınlanıp, onların ruhanî iklimlerinde hayatlarını sürdürürken, cinler de aynı peygamberlerin nuruyla mı aydınlanıyor, yoksa onlara da kendi içlerinden birer peygamber mi gönderiliyordu?.

Bu hususla alakalı olarak geçmişten günümüze alimlerin değerlendirmeleri biraz farklı olmuştur. Başta İbn Abbas, Mücahid, Kelbî, İbn Münzir, Ebu Ubeyd gibi ilk müfessirler ki bu aynı zamanda cumhurun da görüşüdür, ‘insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cin taifesinin de peygamberidir. Onlar insanların arasında iken zaman zaman gidip cinleri de irşad etmişlerdir’ demişlerdir. Yani Hz. Adem (as), Hz. Nuh, Hz. İbrahim.. insanların peygamberi oldukları gibi cin taifesinin de peygamberleriydi; insanlığa getirmiş oldukları aynı hakikatleri onlara da anlatıyorlardı.

Ancak Dahhak, İbn Abbas’tan başka bir rivayet daha nakleder ki, bu görüşe göre, Cenab-ı Hakk cinlere ayrı, insanlara ayrı peygamberler göndermiştir. İbn Abbas’la beraber bu görüşü paylaşanlar, ‘Ey cin ve insanlar topluluğu! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?’ (En’am, 6/130) ayetini delil olarak gösterirler. (1) Yani; ‘madem ki, burada cinler ve insanlar ayrı ayrı Cenab-ı Hakk’a muhatap oluyor ve her iki gruba da, kendi içlerinden peygamberlerin gelip gelmediği soruluyor; öyle ise, her iki taifeye de kendi içlerinden peygamber gelmiş olması gerekir; aksi takdirde böyle bir suale muhatap kalmaları makul sayılmayabilir’ demişlerdir.

Ve yine, ‘Allah O’dur ki, yedi göğü ve yerden de o kadarını yarattı’ (Talak, 65/12) ayetinin tefsirinde İbn Abbas’tan bir rivayete göre Efendimiz (sav), ‘Başka alemlerde sizin Adem’iniz gibi Adem, Nuh’unuz gibi Nuh, Musa’nız gibi Musa, İsa’nız gibi İsa vardır’ (2) buyurmuşlardır.

Efendimiz’in bu tefsiri de göstermektedir ki, her aleme, o aleme mahsus peygamberler gönderilmiştir. Cinlerin de, kendi başlarına bir alem olduklarına göre düşünülecek olursa, onlara da kendi içlerinden birer peygamberin gönderilmiş olması gayet mantıklı olsa gerek.

İbn Abbas, bir başka rivayette de şunları söyler: ‘Cinler, Allah’ın dumansız ateşten yarattığı kullarıdır. Henüz dünyada insanın isminden dahi eser yokken, Cenab-ı Hakk cinleri yaratmış ve dünyanın imarını onlara yaptırmıştır. Fakat onlar daha sonraları yeryüzünde fesat çıkarıp ilk babaları olan Can’la gönderilen İlahi ahkamı unutup şirazeden çıkınca, Allah (cc) da, tekrar Yusuf isminde bir peygamber gönderdi; ama onu da şehid ettiler. Bunun üzerine cinler, göklerin sakinleri tarafından yeryüzünden uzaklaştırılıp denizlere sürüldüler’… (3)

‘Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı gelmiştir’ (Fâtır, 35/24), ‘Biz, Rasul göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz’ (İsrâ, 17/15) ayetleri onlara da, ‘birini doğru yola sokmak için uğraşan’ manasında bir ‘uyarıcı’ ve ‘hakkı, hakikati tebliğ eden’ manasında da bir ‘Rasul’ gönderildiğini haber vermektedir.

Selef-i sâlihinden bazıları, insanlara gönderilen peygamberlerin cinlere de gönderildiğini söylerken -ki bu cumhurun görüşüdür- kimileri de cinlere ayrı peygamberlerin gönderildiğini söylemiş ve bu görüşlerini çeşitli delillerle ortaya koymaya çalışmışlardır. Bu hususta, fakirin görüşlerine gelince, bu iki görüşün te’lifi istikametindedir:

1) İnsanlar henüz yaratılmadan önce gelip geçen cin taifesinin, o devrede yeryüzünün halifesi olması itibariyle, onlara kendi içlerinden peygamberlerin gönderilmiş olması ve bu peygamberlerin, kendilerine yüklenilen irşad ve tebliğ vazifesini ifa etmeleri o dönem itibariyle gayet tabiiydi ve onlar da bu vazifeyi hakkıyla eda etmişlerdir. Zira cinlerin mükellef olmaları bunu gerektiriyordu ki, daha önce zikrettiğimiz ayet ve hadisler de bu hususu desteklemektedir.

2) Hz. Adem’in (as) yaratılıp halife kılınmasından sonra ise, cinler insanlara tâbi varlıklar haline getirildiklerinden bu dönemden sonra insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cinlere de gönderilmiş olabilirler. Zaten, İslam alimlerinin büyük çoğunluğu da bu görüşü savunmaktadır.

3) Her iki görüşü te’lif edecek önemli bir nokta da bence şu olmaktadır; Allah (cc) gönderdiği her peygambere, o peygambere has bir şeriat vermemiştir. Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre, sadece dört semavî kitap vardır ve bazı peygamberlere de sadece bazı sahîfeler verilmiştir. Halbuki bir hadiste ifade edildiği üzere onca nebinin yanında, bir de 313 mürsel peygamber gönderilmiştir. Ve bu peygamberlerin hepsi de, risaletle görevlendirildiklerine dair Cenab-ı Hak’tan emir almışlardır. Bu emri aldıktan sonra da behemehal irşad ve tebliğde bulunmuşlardır ki, peygamberliğin gerçek manası budur. O halde, elinde ne bir hususi kitap ne de hususi bir şeriat mevcut olan bu elçiler, kendilerine kitap verilen peygamberlere tâbi olmuşlardır. Mesela, Hz. Musa (as) yolunda belki yüzü aşkın peygamber gelmiştir. Ama bunların hepsi de Tevrat’ın hükmü ile amel etmişlerdir. Hz. Davud (as) gibi cihan çapında bir saltanatın sahibi peygamber dahi, saltanatı misyonunun bir buudunun tezahürüydü. Hz. Davud’a verilen ‘Zebur’, evrad-u, ezkâr, zühd ve rekâik gibi hususları ihtiva ediyordu. Yine Hz. İbrahim (as) döneminde birçok peygamber vardır: Hz. İsmail ve yeğeni Hz. Lut (as) bunlardandı. O dönemde câri olan ahkam ise, Hz. İbrahim (as)’e verilen ‘sahifeler’den ibaretti. Hz. Mesih döneminde, İncilin ahkâmıyla amel eden nebi bilmiyoruz. Hz. Zekeriyya (as) ve Hz. Yahya (as) gibi bu döneme ait olan peygamberler de ihtimal ki tevratla amel ediyorlardı. Bunlardan başka ehl-i keşfin istihracı ve zayıf kabul edilen bir hadisin işaretiyle Halid b. Sinan adında, kendisine kitap ve şeriat verilmeyen bir peygamber daha vardır ki onun Hz. Mesih’le Efendimiz arasında gelip vazife yaptığı söylenmektedir. [4]

Bütün bunlar gösteriyor ki, kendisine kitap veya şeriat verilen peygamberler, kendilerine bağlı olan diğer peygamberleri, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini esas alarak onları tavzif edebilmekte ve irşad adına onları yönlendirmektedirler. İhtimal bu peygamberler kendilerine inanan cinlerin bazılarını da istihdam edebiliyor ve onları cin taifelerini irşad etmede vazifelendiriyorlardı.

Bunun açık örneğini Efendimizin hayat-ı seniyyelerinde çok bariz olarak görmekteyiz. Şöyle ki, cinler, ‘Nahle’ denilen yerde Efendimiz’i dinleyip, ardından da kendi kavim ve kabilelerini irşada gitmişlerdi ki [5]bu topluluk, Kur’an’da, ‘münzirîn’ (uyarıcılar) ismiyle anılmaktadır. Haddizatında bu sıfat, Kur’an-ı Kerim’de sadece peygamberler için kullanılan bir tabirdir. Ayette: ‘Bir zaman cinlerden bir topluluğu, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. O’na gittiklerinde birbirlerine ‘susun’ dediler. (Okuma) Bitince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.’ (Ahkâf, 46/29)

Hulasa; insanoğlu yaratıldıktan sonra, artık cinlerden peygamber gelmemiş gibi bir anlayış güçlü gibi görünmektedir. Kur’an’ın ‘münzir’ dediği cin taifesine, illada peygamber denilecekse, ‘peygamberler tarafından tavzif olunan’ manasında peygamber demek olur ki, böyle bir tesmiye de yerinde olmasa gerek.


[1] Kurtubi, el-Camiu Liahkami’l-Kur’an, 7/85, 86

[2] Münâvi, Feyzü’l-Kadir, 3/365

[3] İbn-i Kesir, el-Bidaye, 1/49,50

[4] İbn-i Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/296; İbn-i Hacer, el-İsâbe, 1/466

[5] Kurtubi, el-Camiu Liahkami’l-Kur’an, 16/210-216

Hz. Süleyman cinleri emrinde çalıştırmış mıdır?

İnsanlarla cinler arasındaki hayat ve fikir benzerliğinin yanında, bu iki tür varlık arasında, zaman ve mekan buudu bakımından ciddi bir farklılığın olduğu da bir gerçek. Şüphesiz bu farklılıklardan biri, insanoğlunun ulaşamadığı bazı noktalarda, onların istihdam edilebilmeleridir. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği üzere, Hz. Süleyman (as) döneminde bu iş, peygamber eliyle yapılıyordu. O günden bu yana da insanlar, sürekli cinlerden istifade yollarını araştırmaktadır. Günümüzde bu çalışmalar ferdî gayretleri aşarak bazı devletlerin meşguliyet alanlarından biri haline gelmiştir. Evet günümüzde bu konuda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Görülen odur ki, istikbalin süper devletleri, birbirlerine karşı verdikleri kavga ve mücadelede, cinleri kullanacak ve böylece başarı oranlarını artırmaya çalışacaklardır.

Aslında, bu bir teshir ve istihdam meselesi olduğundan, şartlar yerine getirildiğinde cinler, her zaman insanlara musahhar hale gelebilir ve en ağır işlerde bile istihdam edilebilirler. Kur’an-ı Kerim, Hz. Süleyman’a (as) ait mucizeleri nazara vererek bu hususa, açık-kapalı pek çok işaretlerde bulunur ve onları en verimli, en ileri seviyede kullanma yollarını öğretir. Kur’an’ı dinleyen ve onun dediklerini pratikte tatbik eden kim olursa olsun, bu neticeyi elde edebilir. İşte bu ayetlerden bazıları: ‘Onun (Süleyman) için denize dalan ve bundan başka işler yapan bazı şeytanları da emrine vermiştik. Onlar, bundan başka işler de yapıyorlardı. Hepsini de gözeten bizdik.’ (Enbiya, 21/82)

Evet, Hz. Süleyman (as), kendisine verilen bir mucize olarak cinleri istihdam ediyordu. Bu cinlerden bir kısmı -ki Kur’an onlara şeytan demekte- dalgıçlık işinde fevkalade mahirdiler. Bu dalgıç cinler, Hz. Süleyman hesabına çalışıyor ve insanların ulaşmaları çok zor derinliklere dalıp, denizlerin zenginliklerini çıkarıyorlardı. Telepatinin bu işle alakası var veya yok onu bilemeyiz, fakat bu ayet bize çok önemli bir noktayı işaret etmektedir ki, o da, ileride (Belki de Jüliver’in hayallerinin tahakkuk ettiği zamanlarda) çok uzun süre deniz altında kalma, orada müreffeh bir hayat yaşama ve bu hayatı devam ettirme imkanı doğacak demektir.

Cinler, dalgıçlığın ötesinde, akıl almaz işler de becerebilmektedirler… Evet onları daha başka işlerde istihdam etme imkanı da vardır. Mesela, devletlerarası haberleşme alanında cinleri kullanmak, hem daha süratli, hem de daha emin bir yol olabilir. Bilhassa bir kısım gizli haberleşmelerde telsiz, telgraf veya telefonların şifre ve kodlarının çalınma ihtimaline karşılık, cinlerin kullanılmasında böyle bir riziko sözkonusu olmayacaktır. Bu yönüyle cinler, ileriki zamanın belki de en emin ulakları olacaklardır. Yarınlar kim bilir daha nice harikalar karşımıza çıkaracaktır.

Ancak cinleri bu şekilde istihdam ederken, insanın aklına: ‘Acaba sırlarımızı tevdi edip, cinleri ulak olarak kullanırken, onlara tam itimad edebilir miyiz?.. hem onlar şuurlu, iradeli varlıklar olduklarından birgün canları sıkılıp bu kadar istihdamın intikamını bizden almazlar mı?’ sorusu gelebilir. Ancak Kur’an-ı Kerim, bu soruya cevap mahiyetinde: ‘Biz onları onun emrinde tutuyorduk’ buyurmaktadır. Yani onlar, isteseler de Hz. Süleyman (as)’ın emrinden dışarı çıkamıyor ve ona ihanet edemiyorlardı. Adeta, ister-istemez ona itaat etme mecburiyetinde idiler. Demek ki, onları elde tutacak, itaate kodlayacak bir şifre vardı. Nebide o, bir mucize idi.. bizde meharet ve ledünniyata açılma olabilir. O elde edildiğinde, cinler mûti birer nefer haline gelebilirler. İhtimal, geleceğin insanını en çok meşgul eden husus, bu şifreyi elde etmek olacaktır.

Yukarıda arzettiğimiz üzere, cinler, Allah’ın izin ve emriyle Hz. Süleyman’a (as) hizmet ediyorlardı. O’na karşı isyanları söz konusu değildi. Zira bu takdirde başlarına gelecek cezayı biliyorlardı.

Her nebi, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden birine, diğer esmâya nisbeten âzâm derecede mazhardır. Diğer bir ifade ile, her nebi kendi isminin mazharıdır. Muhyiddin İbni Arabi’nin dediği gibi, ‘Süleyman’ isminde, ‘şehadet ve gayb aleminde saltanat sürme, görünen ve görünmeyen alemlerin emrine musahhar kılınması..’ manaları vardır. İşte bu isme mazhariyeti sebebiyledir ki Hz. Süleyman (as)’a, Cenab-ı Hak tarafından her iki aleme hükmetme yetkisi verilmişti. O, bir eli hep şehadet aleminde, diğer eli de gayb aleminde iş görüyordu. Yani o, -Allah’ın izniyle- her iki alemde de tasarrufta bulunuyordu. Yanındaki insanlarla konuştuğu gibi, gaybın sekeneleri ile de konuşup-görüşebiliyordu. Bu durum, diğer peygamberlerde de mucize kabilinden yer yer sözkonusu olsa da Hz. Süleyman (as)’ın günlük yaşantısı adeta hep böyle devam ediyordu. O, ‘Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı’ (Sebe’, 34/13) ayetinde işaret edildiği gibi, istediği herşeyi cinlere yaptırabiliyordu.

Ben bu ayetlerin bir de, ‘Güzel Sanatlar Tarihi’ açısından incelenmesi gerektiği lüzumuna inanıyorum: Cinlerin bu maharetlerinin, dünyevî ve maddî işlerde olduğu gibi, insanların sanat anlayışlarında da büyük etkisinin olduğu söylenebilir. Maddeye sırtını çevirerek manaya dönen ve daima kendini dinleyen; kadını kadınlığı, erkeği erkekliği içinde ele alan Romantizm akımı, belki de beşere ilk defa cin taifesinin armağanıdır. Bunu, Romantizm’in her sahası için düşünmek mümkündür. Yine, edebiyat ve felsefede de böyle olmaması düşünülemez. Bizim kanaatimiz odur ki, bu sahada son sözü, cinleri kendilerine musahhar eden büyük düşünür ve sanatkarlar söyleyecektir. Bu binaya son taşı onlar koyacak.. akliyatta en ileri düşünce onlardan gelecek, edebiyatın her türünde en verimli ve beğenilen eserler, onların eliyle hazırlanacaktır. Kur’an’ın ayetlerinde, bütün bunlara bazı işaretler bulmak mümkündür. Melekler ve ruhanîler, böyle bir teshirden âzâde oldukları için, onlar, Allah’ın emriyle ümmetin salih olanlarına rehberlik yapıp yol gösterseler de, cinlerle alakalı teshir ve istihdam onlar için katiyyen sözkonusu değildir.

Şimdi yeniden sadede dönüyoruz. Nasıl ki, Cenab-ı Hakk kadri yüce nebisine cinleri musahhar kılmış, ona, onları istediği şekilde ve istediği alanda kullanma imkanı vermiş, öyle de ileriki zamanlarda, çok geniş çapta ve ileri seviyede onlardan istifade yollarını açacak demektir. O yolu bulabilen herkesin, bu taifeden istifadesi mümkün olacaktır. Yeter ki, onların şerrinden korunup ve onların oyuncağı olunmasın.

Peygamber Gönderilmeyen Bölgelerdeki Yaşayanları Mes’ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur?

Bu sualin iki yönü var:

1) Peygamberlerin yalnız Arap Yarımadasından zuhûru ve diğer kıtalarda hiçbir nebînin gelmeyişi.

2) Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azaba uğratılmasının adâlet olmayacağı hususu.

Şimdi sırasıyla her iki hususu da ele alalım. Ancak, daha önce insanlar arasında nebînin yerine dikkati çekmekte fayda, hatta zarûret olduğu üzerinde duralım.

Peygamberlik, üstün bir pâyedir. O, insanın öz yüceliğinin Hak’tan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde, tabiatın verâsını yaşayan varlığın gönlü ve dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme, hem de gönderilip vazifeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi, nebî, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hâdiselere nüfuz eden bir istîdat değildir. O, bütün melekeleriyle faâl, ceyyid, devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen gökler ötesine yükselen meselelerine ilâhî esintilerden tahlil bekleyen, eşyanın ötelerle birleşme noktası sayılan ufuk insandır.

Onda, cisim ruha, akıl kalbe tâbi; nazar, isimler ve sıfâtlar âleminde; kadem, nazarın ulaşabildiği her yerde ve onunla beraberdir…

Nebîde, duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş; görme, duyma ve bilme tabiî sınırların çok ötelerine yükselmiştir. Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, duyup işitmelerini ses dalgalarıyla izah etmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkip ölçülerimiz içinde onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla kimseye müyesser olmayacaktır.

İnsanlık, onlar vasıtasıyla varlığa nüfûz edip eşyayı keşfedebilir. Onların irşat ve tâlim dairelerinin dışında ne eşya ve hâdiselere mükemmel bir nüfûz, ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmamıştır ve olamaz da…

Tabiatın esrarı ve ondaki ilâhî kanunları beşere hediye etmek, onların birinci dersidir ve bu ders mübtedîlere has bir derstir. Bunun ötesinde ise varlık âlemini, varlığına şahit gösteren Yüce Yaratıcı’nın, isim ve sıfatlarını bildirme; idrak edilmez Zât’ı hakkında ölçü ve incelerden ince temkin… Eğer bütün bu âlemleri elinde tutan; zerrelerden nebülozlara kadar hükmünü ve sözünü geçiren, onları tesbih dâneleri gibi evirip çeviren, hâlden hâle ve şekilden şekle sokan bir Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi’yle, O’na verilecek unvanlar ve isnat edilecek hususlar hakkında, nebîlerin apaydın beyanları olmasaydı, ne O’nun hakkında doğru bir söz söylemek, ne de doğru düşünmek mümkün olmayacaktı.

Demek ki nebî, eşya ve hâdiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi, her şey ve her hâdisenin en birinci dersi olan Muhteşem Yaratıcı’yı, Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi’ni, isim ve sıfatlarıyla -Zât-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvazene ve sırlı münasebete riâyet ederek- anlatan da yine odur.

Öyle ise, zeminin hiçbir kıt’asının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kaldığına ihtimal verilmemelidir. Nasıl verilir ki; onların irşat dairelerinin dışında, varlık âlemine dair, şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş, ne de felsefenin şüphe, tereddüt ve tenakuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.

Esasen; her kıt’a ve her devrin, bir peygamberin vesâyâsı altında bulunmasını, akıl, hikmet ve Kur’ân müştereken teyit etmektedirler. Hem de aksine ihtimal verilemeyecek şekilde…

En küçük bir müzede ve en basit bir fuarda dahi, teşrifatçılara ve tarifçilere ihtiyaç duyulduğu ve bir yol göstericinin rehberliği ile gezilip görüldüğü ve böyle bir rehber ve yol gösteren olmayınca, gelmenin de, gezmenin de bir mânâsı olmayacağı kat’iyen gösterir ki, şu muhteşem kâinat sarayını, onu temâşâya gelen seyircilere anlatacak, ondaki ince noktalara dikkati çekecek ve bu âlemin sırlarını açıklayacak dellâl ve teşrifatçılara da ihtiyaç vardır.

Ayrıca, kurduğu bu düzen ve nizamı, bu meşher ve sanatlar resmî geçidini, bir fuar mahiyetinde en mükemmel şekilde sergileyen ve bütün iş ve eseriyle kendini seyircilere tanıtmak isteyen Zât hiç mümkün mü ki, bu meşherleri açsın, eserlerini göstersin, seyircilerin dikkatini çeksin de, sonra intihap edeceği bir kısım müstesna kimselerle, Zât, sıfat ve isimlerini, müştâk seyircilere tanıtıp bildirmesin; hikmet dolu işlerini hâşâ abes kılsın! Baş döndürücü icraâtını mânâsızlıkla ittiham ettirsin! Her şeyi, bir dil ve nağme hâline getirip, onunla bizlere hikmet ve maslahatlarını anlatan Yüce Varlık, her türlü abesten münezzeh ve mukaddestir!

Kaldı ki, O Zât’ın kendi beyanı olan Kur’ân, zeminin her tarafından yer yer zuhûr etmiş peygamberlerden bahisler açmaktadır. “Celâlim hakkı için biz her millete -Allah’a kullukta bulunun ve putlara ibadetten kaçının- diye bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 16/36) Ne var ki, insanlık, bu yüce varlıklardan aldığı dersi, bir müddet sonra unutmuş veya sapıklığa gömülerek, nebî ve ulu kişileri ilâhlaştırmış ve eski putperestliğe dönmüştür.

Yunan’ın ilâhlar dağından, Ganj nehrine kadar, beşer hayalinin totemleştirdiği bir sürü vesen vardır ki, şimdiki görünüşleriyle, çıkışları arasında çok büyük farklar olsa gerektir.

Ne Çin’in Konfüçyüs’ünü, ne de Hind’in Brahman ve Buda’sını, kendilerini hazırlayan şartlar ve getirdikleri şeylerle görmek mümkün değildir. Her şeyi aşındıran zaman ve değişen insan telâkkisinin, bunları da aslından ne kadar uzaklaştırdığını kestirmek oldukça zordur.

Eğer Kur’ân-ı Kerim, şüpheleri gideren beyanıyla, (1) Hz. İsa’yı bize tanıtmasaydı, değişik kaynak ve anlayışlar içerisinden, sağlam bir Hz. Mesih bulup çıkarmak mümkün olmayabilirdi. İnsana ulûhiyet isnat edilmesi, Zât-ı Ulûhiyetin insanlaştırılması ve birkaç tane gösterilmesi gibi mevzuların en birinci mesele olarak akîdeye yerleştirilmesinin, akıl, mantık ve tevhid inancıyla telif edilmesi mümkün değildir.

Bulunduğumuz çağa, bu kadar yakın bir devreye ait bazı din müntesiplerinin, kendi kitap ve peygamberlerini bu hâle getirdiği noktasından hareketle diyebiliriz ki; zamanın öğütücü korkunç dişleri arasında, kim bilir nice nebîler ne hâle getirildi! Sıhhatli bir haberden öğrendiğimize göre, her nebînin vazifesini kendinden sonra havarileri yapacağına ondan sonra ise, bir kısım mirasyediler her şeyi alt-üst edeceğine dair bir peygamber sözü var ki, çok önemlidir. Evet, buna binaen, bugün bâtıl din olarak gördüğümüz nice dinler vardır ki, temiz bir asıldan, vahiy kaynağından geldiği hâlde, müntesiplerinin cehâleti ve düşmanlarının insafsızlığıyla, bugün hemen bütün esaslarıyla hurafe yığını durumuna gelmişlerdir.

Öyle ise, günümüze kadar mevcudiyetini sürdüren bâtıl görünümlü dinlerin, pek çoğunun sağlam bir aslı olması ihtimali, oldukça kuvvetli ve her devrin, bir peygamberin adını alması da gayet mâkuldür.

Peygamber olmayana peygamber demek, nebînin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ancak, benzer bir kısım sapmaları gördükten sonra, Budizm’in menşeine kuşkulu bakmamak, Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek de insanın elinden gelmiyor. Hatta Konfüçyüs’ü, onun o tıkanık felsefesinin ötesinde aramak; Şamanizm’in tevil götürebileceği hesabıyla hareket etmek, akıllıca bir davranış sayılır zannediyorum.

Bunlar çıkışlarında ister bir zülâl, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hâdiselerin onları bazen aşındırıp, bazen de yeni ilâvelerle başkalaştırması, o kadar çok vukû bulmuştur ki, muhâlfarz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, getirdikleri dini tanıyamayacaklardı.

Dünyada, daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok din vardır ve bunların büyük bir kısmının temelindeki safveti kabul etmek de, zarurîdir. Bir kere Kur’ân: “Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24) diyerek âlemşümûl bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihanın her tarafında zuhûr etmiş olan ve bir beyana göre sayıları 124 bine baliğ bulunan nebîlerden (2) ancak 28 tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair herhangi bir mâlûmata sahip bulunmamaktayız. Esasen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye bir şey de yoktur. Kur’ân: “Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık.” (İnsan, 76/78) diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir.

Şu kadar var ki, bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi, bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır. Ezcümle, hepsinde “çok”tan “tek”e doğru gidiş; tahammül-fersâ musibetler karşısında her şeyi bir tarafa bırakarak, bir yüce dergaha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış; fizik ötesi hâdiselerle münasebete geçişte, müşterek tavır ve davranış; hep menbâ ve muallim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adaları’ndaki yerlilerden, Mayalara kadar; Kızılderililerden Yamyamlara kadar, âyin ve dinî ilâhilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir…

Prof. Dr. Mustafa Mahmud’un, çok vahşi iki kabîle hakkındaki mütalâaları bu hususu teyit etmektedir. Doktorun ifadesine göre Mavmavlar, Mucay isminde bir ilâha inanırlar. Bu ilâh, Zât’ında ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğurulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır.

Neyamneyam kabilesi için de, Mavmavların kanaatine benzer şeyler nakletmektedir: Onlar da, her şeye sözü geçen, ormandaki her şeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilâh vardır ki, işte O Mâbud-u Mutlak’dır, diye düşünmektedirler.

Görülüyor ki, bunlardaki ilâh telâkkisi ile Kur’ân’daki Zât-ı Ulûhiyet düşüncesi arasında, hemen hemen fark yok gibidir. Hatta, Mavmavlar, “Aynı, İhlâs sûresinin muhtevasını söylüyorlar.” desek yerinde olur.

Medeniyetten bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin tesir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek: “Her milletin bir resûlü vardır ve resûlleri geldiği vakit aralarında adâletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez.” (Yûnus, 10/47) beyanı, ilâhî ve âlemşümûl bir hakikattir ve hiçbir kıta bu hakikatin şümûl sahası haricinde değildir.

Dr. Mustafa Mahmud’un naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerküklü matematik profesörü Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika’da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen araştırmacı kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu: Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah’ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatta cereyan eden her şeyin O’nun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı.

Ve daha, bir sürü selbî ve vücûdî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle telif etmek kat’iyen mümkün değildi…

Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücrâ yerlerinde, bu akîde ve telâkki birliği, ancak Kâinatın Sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izâh edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhid akîdesini, vahşet içinde yüzen Mavmavlara, Neyamneyamlara veya Mayalara vermek asla mümkün değildir. Demek, arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmeti Sonsuz, beşer nev’ini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara, onlar vasıtasıyla nurlar serpmiş ve cihanları aydınlatmış…

Şimdi de, sorunun ikinci şıkkı olan, peygamberleri görmemiş kimselere, azap edilip edilmeyeceği hususunu inceleyelim.

Evvelâ, birinci bölümde gördük ki; zemin, hiçbir zaman nur-u nübüvvetten mahrum kalmamış, ara sıra muvakkat bir kuraklık hissedilmiş ise de, hemen arkadan sağanak sağanak rahmet boşalmış. Binâenaleyh, her fert az-çok, bu rahmeti görmüş, duymuş, tatmış ve doymuştur. Ne var ki, tahrifin süratli olduğu yerlerde fetret de o kadar çabuk bastırmış ve o mıntıkayı karanlığa boğmuştur. Her karanlığı bir aydınlık ve her aydınlığı bir karanlık takip edip dururken, kendi iradelerinin dışında karanlıkta kalanlara da Hak, rahmet müjdesini vermiştir: “Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.” (İsrâ, 17/15)

Demek evvelâ uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azap veya rahmet…

Vâkıa mezhep imamları, teferruatta biraz farklı düşünürler. Meselâ, İmam Maturidî ve taraftarı, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah’ı bilmeyen mâzur olamaz derler. Eş’arîler ise: “Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz..” meâl-i âlîsiyle ifade edilen âyete dayanarak, azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alırlar.

İki imamın nokta-ı nazarlarını telif edenler de vardır: Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehl-i necâttır. Zira, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkip ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşat edilir, ondan sonra davranışlarına göre ceza veya mükâfat verilir.

Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah’a karşı ilân-ı harp ediyorsa, o, dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhadının cezasını görecektir.

Netice olarak diyebiliriz ki: Allah’ın peygamber göndermediği boş bir kıt’a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir nebînin estirdiği meltemden nasibini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre “fetret devri” denmiş ve o devrin insanlarının azaptan bağışlanacağı ifade edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkâr-ı ulûhiyete sapılmasın.

Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan bilir.


Antropoloji: İnsanın kökenini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim, insan bilimi Eş’ârî: Ebü’l-Hasen el-Eş’ârî’nin öncülüğünü yaptığı kelâm metodunu benimseyen kimse Zülâl: Saf, berrak, tatlı soğuk su


[1] Bkz. Mâide sûresi, 5/72-73, 116-117; Nisa sûresi, 4/171

[2] Bkz. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/265; İbn Hibban, es-Sahih, 2/77; el-Müstedrek, 2/652

Hz. Meryem’e Mesih’i nefheden Ruh kimdir?

Bütün tefsirler bunu Cebrail (as) olarak ifade ediyorlar. Fakat âyette “Ruh” tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise, ihtilafın çerçevesini aşkın ve Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir makamda onun kendisiyle nikâhlandığına işaret etmektedir. Bu açıdan da “Ruh” Efendimizin (sav) ruhu da olabilir. Fakat, bu kat’i değildir, bir ihtimaldir. İhtimaller ise, delillerle takviye edilecekleri an’a kadar kat’iyet ifade etmezler.

Hz. Eyyûb (as)’un bir hastalıkla imtihan edilmesi herhangi bir günahından dolayı mı idi?

Hz. Eyyûb (as)’un hiç günahı olmayabilir. Ancak nebîler mukarrabinden oldukları için, akıllarından geçen birşeyden dolayı bile böyle hastalıklara mübtela olabilirler. Onlar kendi dünyalarında, kendi nübüvvet platformlarında kurbiyetin iktiza ettiği şeyi ihlal ederlerse, Allah (cc) onlara böyle bir belâ verebilir. Fakat herşeye rağmen biz onları kritiğe tâbi tutamayız.

Ayrıca bela ve musibet için, ille de önceden günah işlenmiş olması şart değildir. Zira Peygamber Efendimiz’in (sav) masum olmasına rağmen sık sık başı ağrır ve bundan dolayı da başlarına sarık sararlardı. Şimdi bunun arkasında hemen bir günah aramak kat’iyen doğru değildir.

Ayrıca bir de müsbet ve menfî ibadet şekli vardır. Müsbet ibadetler namaz, oruç vs.. menfiler ise işte böyle hastalıklar vesairdir. Ayrıca böyle bir imtihanla sadıklar, sadık dostlar ortaya çıkar. Nitekim Hacı Bayram Veli’nin bir imtihan neticesinde bir buçuk müridinin kalması gibi. Bu çok önemlidir. Evet, sizi en sıkıntılı anınızda terketmeyen, sizin en sadık dostlarınızdır.

Bazı peygamberlerin çok uzun hayat yaşamalarını açıklayabilir misiniz?

Nuh Aleyhisselam hakkında Kur’an şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi..” (Ankebut Suresi, 29/14)

Eskinden insanlar uzun yaşıyorlardı. Dolayısıyla peygamberlerin de uzun yaşaması normaldir. Sahabe’ye, geçmiş ümmetlerin uzun ömürlerinin olduğunu anlatan Peygamber Efendimiz’e, Cenabı Hak, Kadir Suresini indirerek, bu ümmetin de uzun bir ömrün neticesini bir gecede kazanacakları müjdesini vermiştir.

Peygamberler sadece Sâmi ırkına mı gelmiştir?

Biz Kur’an’da geçen Peygamberlerin hepsinin hangi ırktan olduğunu bilmiyoruz. Bir kere ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’in bir ırkı yoktu. Ondan sonra gelen peygamberlerden yirmi beşinin Kur’an’da ismi geçmektedir. Fakat bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) 124 bin peygamber geldiğini haber veriyor. Biz bunların nerelerde hangi ırklara peygamber gönderildiğini bilemiyoruz.

Diğer yandan Kur’an’da peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceği yer alıyor. Buradan yola çıkarak aslında her kavme bir peygamber gönderildiğini anlıyoruz. Bununla beraber, peygamberlerin ırklarını tespite çalışmanın bize bir faydası yoktur. Zira, bütün dinler ırkçılığın karşısındadır. Ahirette de insanlara, ırklarına göre değil amel ve niyetlerine muamele edilecektir. Ayrıca Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) belli bir ırka değil bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Yani kişi hangi ırktan olursa olsun ancak Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ittiba etmekle kurtulabilecektir. Durum buyken, ırk meselesini soruşturmak, değerleri karıştırmak manasına gelir.

Peygamberler nasıl seçilmiştir?

Peygamberlerin mânâ buuduna açık olmaları bir mevhibe-i ilâhiyedir. Bu mevzuda benim vicdanımda ağır basan görüş şudur: Mevhibe-i ilâhiye, Cenâb-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira Cenâb-ı Hakk onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelîsi ile biliyor.

Fakat diğer yandan şu gerçek de unutulmamalıdır: Allah, “Mâlikü’l-mülk”tür; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Bir peygamberi başkasına nisbetle çok daha önemli bir misyonla gönderir. Dolayısıyla donanımını ona göre ihsan eder. Bir başkasına bu ölçüde önemli bir misyon yüklemez ve onun donanımı da ona göre olur. Mesela, “İnsanlığın İftihar Tablosu”na bakıp şöyle diyebilirsiniz: Allah bu zâta diğer peygamberlere nisbetle çok daha büyük bir misyon yüklemiş ve donanımını da ona göre vermiştir. Ama yukarıdaki yaklaşımla aynı meseleyi tersine çevirip şöyle de diyebilirsiniz: O zât, istikbalde üzerine alacağı misyona liyakatini göstermiş, Allah da ilm-i ezelîsi ile bunu bildiğinden dolayı ona baştan o misyonu yerine getirecek donanımı lütfetmiştir. (M.Fethullah Gülen, Sohbeti Canan, s.64)

Bütün peygamberler ma’sûmdur. Onların hayatında kasdî herhangi bir inhiraf söz konusu değildir. Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış müstesna insanlardır. Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en seçkinlerinden daha seçkindirler (Hacc Suresi, 22/75). Ve onlar bütün bir hayat boyu da, bu seçkinlik ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir.

Nebîlerin fıtratları sâfî, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl pırıldır. Allah’tan (c.c) gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir. Onlar güneş şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşha gibidirler; onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihâlesi olmaz.!

Dünyaya gelen peygamberlerin sayısı ne kadardır? Hepsi erkek midir? Niçin?

Dünyanın her yerine peygamber gönderilmiştir. Peygamberlerin sayısını bilemiyoruz. Yalnız hadis kitaplarında, bir rivayette 124 bin,40 40 diğer bir rivayette de 224 bin41 peygamber gönderildiği bildirilmektedir. Hadis usûlü açısından bu rivayetlerin hepsi tenkit edilebilir. Ancak, ister 124 bin, ister 224 bin olsun, sayı mühim değildir. Mühim olan husus şudur: Allah, hiçbir devri boş bırakmamış, hemen her devirde peygamber göndermiştir.

Peygamberler bir bölgeye ve belli topluluklara değil, dünyanın çeşitli ülkelerine, ayrı ayrı mıntıkalara gönderilmişlerdir. Nass-ı kat’î ile: “Hiçbir millet yoktur ki, içlerinde, onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi zuhur etmiş olmasın.”42 buyrulmaktadır. Kur’ân’ın bu kat’î nassı gösteriyor ki, yeryüzünde hemen her topluluk içinde peygamber zuhur etmiştir. Bunun böyle olması kat’îdir.

Başka bir âyette, Allah şöyle ferman etmiştir:

“Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azap edecek değiliz.”43 Yani Allah’ın peygamber göndermedikten sonra, bir cemaati hesaba, sigaya çekmesi ve azap etmesi, O’nun rahmetinin şümulüne muvafık değildir. Zira O: “Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görecek, kim de zerre kadar şer yaparsa onu görecektir.”44 kat’î fermanıyla, hayrın, şerrin karşılıksız bırakılmayacağını ifade etmektedir. Oysaki, kendilerine peygamber gönderilmemiş kimseler, hayrı-şerri bilmediklerine göre, azap olacakları da söylenemez. Binaenaleyh Allah (celle celâluhu), hayrın-şerrin hesabını soracağına göre, demek ki, herkese peygamber gönderilmiştir. Herkese peygamber gönderen Allah, bu hükmü: “Hiçbir millet yoktur ki, içlerinde onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi gönderilmiş olmasın.”45 şeklinde ifade etmiştir.

Şu birbirine bağlı mantık silsilesi içindeki üç kanuna dikkati çektikten sonra, şimdi esas meseleyi arz etmeye çalışayım: Yeryüzünün hemen her tarafına Allah, muhtelif devirlerde, ayrı ayrı peygamberler göndermiştir. Bu peygamberler, bir kısım kimselerin zannettikleri gibi, sadece Arap Yarımadası’nda da zuhur etmemiştir. Hiçbir delile dayanmadan, bütün peygamberlerin Arap Yarımadası’nda zuhur ettiğini iddia etmek, Kur’ân’ın nasslarına aykırıdır. Aslında biz, ne Arap Yarımadası’nda zuhur eden peygamberlerin bütününü, ne de dünyanın başka yerlerinde zuhur eden peygamberleri bilmiyoruz. İster peygamberlerin sayısı 224 bin, ister 124 bin olsun, biz bunların içinde ancak, üçü şüpheli olmak kaydıyla, 28 tanesini bilebiliyoruz.

Evet, Kur’ân-ı Kerim’in bildirmesiyle, Hazreti Âdem’den Efendimiz’e (aleyhimüssalâtü vesselâm) kadar ancak 28 tanesini bildiğimizi söyleyebiliriz. Bunların da, nerelerde zuhur ettiklerini göstermek mümkün değildir. Hazreti Âdem’in türbesinin Cidde’de olduğu kanaati kavidir. Ancak bunların hiçbiri de sıhhatli değildir. Hazreti Havva ile Hazreti Âdem’in Cidde’de buluştuklarına dair rivayetler de kuvvetli değildir. Binaenaleyh, biz, daha başta, Hazreti Âdem’in nerede peygamberlik yaptığını bilmiyoruz. Birazcık Hazreti İbrahim’i bildiğimizi söyleyebiliriz. Evet, Bâbil ve Anadolu dolaylarında dolaşmış, Suriye’ye gitmiştir. Lut Peygamberin de, Sodom, Gomore ve Lut Gölü çevresinde vazife yaptığını zannediyoruz. Medyen’de bulunan Hazreti Şuayb’ı, Mısır’da neş’et eden Hazreti Musa’yı tanıdığımızı söyleyebiliriz. Hz. Yahya ve Zekeriya’nın da Akdeniz memleketlerinde bulunduklarını kabul edebiliriz. Muhtemelen Anadolu’ya da geçmiş olabilirler… Meselâ, Efes’in Hazreti İsa ve Hazreti Meryem’le alâkası, bu mevzuda fikir verebilir, ama, bunların hiçbiri müdellel ve kat’î değildir.

Bu yirmi sekiz nebinin dışındaki peygamberlerin pek çoğunun, nerede neş’et ettiğini ise hiç bilemiyoruz. Bundan anlaşılıyor ki, bizim bu mevzuda bir hükme varabilmemiz kat’iyen mümkün değildir. Hele bir de bu dinlerin aslı kaybolmuş, peygamberliğin izi, âsârı kalmamış ise… Bu itibarla, peygamber gelmiş midir, gelmemiş midir? Herhangi bir hükme varmamız tamamen imkânsızdır.

Meselâ Hıristiyanlık ele alınacak olursa, ilk Hıristiyanlık anlayışına ters olarak, tarihî süreç içerisinde meseleye ayrı bir veche verildi. Tevhid anlayışı bütün bütün terk edilerek, onun yerine “ekânim-i selâse” anlayışı yerleştirildi ve Hıristiyanlık bazı mensupları tarafından en büyük ihanete uğradı. Evet, onun, gökten inmiş kitabı, doğrudan doğruya Hazreti İsa’nın arkasından gelenler tarafından tahrif edildi.. ilâhî iken, beşerîleştirildi. Tevhidle gelmişken teslise alet edildi: Kimisi peygamberlerine “Allah’ın oğlu” dedi ve o mübareklerden mübarek zatın mübarek annesine de –hâşâ ve kellâ– ulûhiyet gerçeğinin bir parçası nazarıyla baktı. Kimisi de, Allah’ı cisimlerle birleştirdi, cisimlere hulûl ettirdi ve sapıklığın en ürperticilerini irtikâb etti. İşte bu şekilde bir mânâda vesenîleştirilmiş Hıristiyanlık akidesi ile Yunanlıların Zeus ve Afrodit anlayışı arasında esas itibarıyla hiçbir fark yoktur. Kitaplarını tahrif edenler de, tıpkı Yunanlılar gibi, büyüklerini ilâh kabul etti ve şirke girdiler.

İnsanlık tarihindeki bütün inhiraflar hep böyle başlamış, sonra da bu yanlışlıklar, bu tahrifler sürüp gitmiştir. Şayet Kur’ân-ı Kerim, Hazreti İsa’nın, Allah’ın peygamberi olduğunu, Hazreti Meryem’in de çok azize bir kadın bulunduğunu46 söylemeseydi, kim bilir belki de, Hazreti Mesih’e de Hazreti Meryem’e de, Zeus ve Afrodit’e bakıldığı gibi bakılacaktı…

Demek ki, pek çok dinler var ki, insanlar tarafından tahrip edildiğinden bunların ilâhîlik yanı da tamamen silinip gitmiştir. Onun için bugün; şu ülkeye, şu mıntıkaya, şu topluluğa bir peygamber gitmiş midir, gitmemiş midir; kat’î hüküm vermek oldukça zordur. Kim bilir, (kat’î bir şey söylenemez ama) belki de, Konfüçyüs nübüvvetten hissedardı. Dinler tarihinin bu mevzudaki beyanı tatmin edici değildir. Hakkında yazılıp çizilenler de, derleme-toplama malumattan ibarettir. Ama biz, tarihte bir Konfüçyüs, bir Buda’nın var olduklarını ve bunların birer dinlerinin bulunduğunu ve bu dinlerin çok kalabalık cemaatler içinde hükümferma olduklarını.. şu andaki hüviyetleriyle, ilâhî, fıtrî, tabiî olmadıklarını, içlerinde yanlışlıkların, tahriflerin mevcut olduğunu biliyor, bundan dolayı da, sığıra tapma, kendini yakma, altı ay bir şey yemeden girip mağarada yatma gibi acayiplikleriyle bunları din olarak kabul edemiyoruz. Belki, bunlar da, birer hak kaynağa bağlı idiler; ama, daha sonra tahrif edilen diğer dinler gibi bunlar da değişikliğe uğradılar ve bir yönüyle din görünümlü beşerî bir sistem hâline geldiler.

Eğer Müslümanlar, dinlerinin kaynaklarını hassasiyetle korumamış olsalardı, aynı akıbet Müslümanlığın da başına getirilmek istenecekti. Aslında, dünden-bugüne böyle bir gayretin yok olduğu da söylenemez. Bir taraftan kasıtlı kimseler, diğer taraftan da gafil Müslümanlar, yakıştırma tevilleriyle aynı şeyleri yapmak istemektedirler. Meselâ bir kişinin içki içerken, zina irtikâp ederken yine de, kendini bütünüyle Müslümanlığı yaşıyor gibi görmesi, amelî sahada böyle bir tahribin ifadesidir. Hırsızlığı, kumarı, faizi de buna kıyas edebiliriz.

Konfüçyüs’e “peygamber” diyemeyiz, çünkü peygamber olmayana “peygamberdir” demek küfür olduğu gibi, peygamber olana da “değildir” demek yine küfürdür. Konfüçyüs ve ülkesi için düşündüğümüz aynı şeyler, Avrupa için de bahis mevzuudur. Ama kat’î bir şey söyleyemeyiz. Zira, bir şey bilemiyoruz.

Sokrates için söylentiler vardır, ama, Sokrates’in hayatı da bize tam intikal etmemiştir. Yahudiliğin tesirinde bir feylesof mudur, başka bir fikir adamı mıdır? Tam bir şey bilemiyoruz. Bazı düşünürler, onun Yahudilik tesirinde bir feylesof olduğuna hükmederler. Ancak tarihî vesikalar, Sokrates’in böyle olduğu mevzuunda, herhangi bir kanaat serdetmemektedirler. Eflâtun’un, kendisinden naklettiği şeylere bakılırsa, Sokrates diyor ki: “Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu –Halüsinasyon olabilir–. Bana insanlığın irşadı için bir şeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Allah fikrini telkin etmek, onları Allah’a tevcih etmek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum…” Binaenaleyh, Sokrates’in söylediklerinde şayet bir hakikat payı olsaydı fikre, felsefeye daha yakın ve daha uyumlu Avrupa topluluğu için zuhur etmiş bir peygamber olduğu söylenebilirdi. Dikkat buyurun “Sokrates peygamberdir.” demiyorum. Çünkü değilse küfre girerim. Ama bir ihtimal ile sadece “olabilir” diyoruz…

Hadisin beyanına göre 124 bin veya 224 bin peygamber gelmiş. Biz bunların nerede zuhur ettiğini bilemiyoruz; ancak dört tanesinin yerini bilebiliyoruz. Muhbir-i Sadık Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), her yerde bunların zuhur edebileceğini söylüyor. O’nun bu irşadına binaen size, dünyanın çeşitli yerlerinde, adını ve sayısını bilemediğimiz bu peygamberlerin zuhur ettiğine dair bir kısım emareler arz edeceğim:

Bunlardan birisini bugün Riyad Üniversitesi’nde matematik profesörü, Kerkük Türklerinden Adil Bey’den nakledeceğim. Hoca diyor ki: “Amerika’da doktoramı yaptığım sırada, yer yer Amerika yerlileri ve zencilerle görüştüğüm oluyordu. Bu kabileler arasında bazen öyle dinî prensiplerle karşı karşıya kaldım ki, bu prensipler aynen bizdeki ulûhiyet akidesine uyuyordu. Meselâ: “Allah’ın eşi ortağı yoktur. Çünkü iki ilâh olsa idare karışır…” diyorlardı ki, bu, hemen hemen “Eğer yerde, gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) bozulup gitmişti.”47 âyetinin mânâsını ifade ediyordu. Eğer bu hakikati zencilere bir peygamber fısıldamasaydı, bunu kendi kendilerine bilmeleri mümkün değildi. Yine bu zenciler “Allah doğmaz, doğurmaz.” diyorlardı ki; bu da ancak aydınlanmış bir zihnin ifadesi olabilirdi. Çünkü doğmak, doğurmak beşere ait bir hassadır ve ihtiyaçtan ileri gelir. Allah böyle şeylerden müstağnidir. Eğer bir peygamber onların kulaklarına bu meseleyi üflemeseydi bunu nereden bileceklerdi? Binaenaleyh, hâlâ ateş dansları, yaşlıların kesilip yenmesi ve daha değişik telakkileriyle bu iptidaî cemaatlerde, böylesine derin, köklü ve ancak mütekâmil milletlerde rastlayabileceğimiz bir ulûhiyet akidesinin bulunması mümkün değildir. Olsa olsa bu onlara, dıştan bir nebi diliyle üflenmiş, telkin edilmiş bir hakikat olabilir.

Asrımızın fikir adamlarından, ateizmden dönmüş Profesör Mustafa Mahmud, daha evvel günümüzün modası olarak materyalizmin hayranı iken, Kur’ân-ı Kerim’i tetkik edip, İslâmiyet’i inceledikten sonra, 180 derece bir dönüşle küfürden uzaklaşmış ve füze hızı ile mescide ulaşmış birisidir. Mustafa Mahmud bir seyahatinden bahsederken diyor ki: Afrika’da, Neyam-Neyam ve Maw-Maw kabileleriyle karşılaştım. Neye inandıklarını sordum. Dediler ki; “Biz öyle bir Mâbud’a inanıyoruz ki, gökte durur, yerdekileri idare eder.” Allah gerçi gökte durmaz ama, öteden beri “O Rahmân, Arş’a istiva etmiştir (oturmuş).”48 âyet-i kerimesiyle ifade edildiği gibi, ilâhî emir ve hükümler gökten gelir. Onun için nazarlar ve eller göklere doğru kaldırılır.. ve gördüm ki, İhlâs sûresinin mânâsını söylüyorlar: “Allah, her şey kendisine dayanan ve kendisi hiçbir şeye dayanmayan bir varlıktır. O bir ana ve babadan doğmamıştır. O’nun eşi benzeri yoktur…” Başka bir kabileye gittim. Hâlâ, yaşlı ve hastaları kesip-yiyor olmalarına rağmen, bu vahşiler, Allah’a tıpkı bizler gibi inanıyorlardı. Kur’ân’ın anlattığına yakın bir tevhid anlayışları vardı.

Şayet bu hususlar onların kulaklarına bir nebi tarafından fısıldanmış olmasaydı, bunları bilmeleri düşünülemezdi. Evet bu gerçekleri onlara nebiler fısıldadı. Sonra da âbâ an-ced, bu asra kadar gelip ulaştı…

Evet, ister Kur’ân-ı Kerim, ister realite, isterse tarihî gerçekler, bizlere, sayısını tam bilmesek bile, dünyanın hemen her yanına pek çok peygamberin gelmiş olduğunu göstermektedir.

Bu arada kadından peygamberler gelip gelmeyeceğini arz etmekte de yarar var. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten, ulemâ, fukahâ ve cumhur-u muhaddisîn derler ki, kadından peygamber gelmemiştir. Şaz olarak rivayet edilen, Hazreti Meryem ve Hazreti Âsiye’nin peygamberliği meselesi ise, kuvvetli değildir. Neticede de şu hükme varırlar: Kadınlardan peygamber geldiğine dair kat’î bir hüküm yoktur. Esas itibarıyla kadından bir peygamberin gelip-gelmeyişi de bir eksiklik değildir. Cenâb-ı Hak bütün eşyayı yaratırken zâid (+) nâkıs (-) esası üzerine yaratıyor. Müsavi şeyler arasında birbirini itme vardır. Madde parça ve parçacıkları dahi eğer sırlı bir izolasyona tâbi tutulmasalardı, aynı yükleri taşıyanlar birbirlerini iterlerdi ve çekirdek de dağılıverirdi. Esasen patlama işi de bundan ileri gelmektedir. Bunlar öyle bir hesapla yapılmıştır ki, kimi zâid, kimi nâkıs bu zıtlar, en küçük âlem olan atomlardan tutun da, ta nebülözlere kadar hepsinde aynı kanun cereyan etmektedir. Atomların teşkil ettiği insan ise, mikro âlem ile makro âlem arasında muvazene kuracak yapıdadır ve normo âlemin efendisidir. Ve insanda da, aynı kanunlar hükümfermadır. Yani insanda da, artı ve eksi olacak ki, birbirini celp etsin. Birinin şefkati, zaafı; öbürünün gücü, kuvveti bunları bir araya getirsin ve böylece atomdaki, nebülözlerdeki vahdet gibi bunların aralarında bir aile vahdeti teşekkül etsin.

Kadını sun’î olarak erkekleştirmek, artık günümüzde, herkesin gülüp geçtiği ve zaman zaman da içini çekip üzüldüğü mevzulardan biri olmuştur. Zamanla kadın kadınlıktan çıkarılıp bütün bütün erkekleştirilince, bu sefer o kendini farklı şekillerde ifade etme arayışlarına girmiş, ailede âhenk kalmayınca da, ailenin huzuru kaçmış, derken çocuklar ana okullarına, kreşlere bırakılmış, anne baba da kendilerine yeni muhitler aramaya başlamışlardır.

Allah’ın kadın mevzuundaki bu umumî kanunu, bir kadının peygamber olup olmama meselesinde de üzerinde durulmaya değer önemli bir husustur.

Ayrıca kadın çocuk doğuruyor. Bu çocuğu erkek dahi doğursaydı her hâlde erkekten peygamber gelmemesi lâzımdı. Çünkü, nübüvvet vazifesini ayda 15 gün hayızdan dolayı yapamayacak, imamete geçemeyecek, orucunu tutamayacaktı. Tabiî bir de lohusalık durumu var… ve hele hamile olunca, işleri yürütmesi bütün bütün zorlaşacaktı. Zira çocuğu karnında veya kucağında taşırken, sevkülceyş yapacak; insanları idare edecek; strateji tespitinde bulunacak ve fizikî durumunun gereği, bütün boşluklara rağmen, en önde bulunması gerekli olan bir insan kadar çelik-çavak hareket edecek… Bütün bunlar, kadının peygamberliğini imkânsız kılan şeylerdir. Evet, bunların kadınlar tarafından, kadınlara has arızalarla birlikte yürütülmesinin imkânı yoktur. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu hususa dikkati çekmiş ve onları: “Yani dine ait meseleleri tam yerine getiremeyen ve o günkü sosyal hayat itibarıyla bazı şeyleri idrak edemeyenler.”49 diye anlatmıştır. Evet, dediğimiz gibi, neredeyse, ayın yarısı arızalı… Keza, çocuğu olduğu dönemde de ibadetleri noksan ve bazı vazifeleri açısından eksik… sonra da peygamberlik..! Hâlbuki peygamber, muktedâ bih, rehber ve kusursuz bir önderdir. Çünkü, herkes onun vaziyetine bakıp durumunu ayarlayacaktır. Herkes kadınlığa ait keyfiyetleri de, peygamberin saadet hanesindeki kadınlardan öğrenecektir.

DİPNOTLAR

40 124 bin nebi olduğuna dair bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 5/265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/652; et-Taberî, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk, 1/95.

41 Bursevî, İsmail Hakkı, Tefsiru Ruhu’l-Beyan, 2/323; 6/49; 8/215.

42 Fâtır sûresi, 35/24.

43 İsrâ sûresi, 17/15.

44 Zilzâl sûresi, 99/7-8.

45 Fâtır sûresi, 35/24.

46 Bkz.: Nisâ sûresi, 4/171; Mâide sûresi, 5/75; Tevbe sûresi, 10/30-31.

47 Enbiyâ sûresi, 21/22.

48 Tâhâ sûresi, 20/5.

49 Buhârî, hayz 6, zekât 44, iman 21, küsûf 9, nikâh 88; Müslim, küsûf 17, iman 132; Nesâî, küsûf 17, Muvatta, küsûf 2. İrtikâb: Kötü bir fiilde bulunma, yanlış bir şey yapma. Muktedâ bih: Kendisine tâbi olunan, uyulan. Serdetmek: İleri sürmek. Nass-ı kat’î: Kur’ân’ın kesin ifadesi, hükmü. Vesenîleştirmek: Putperest yapmak.

Cennet’te imtihana tabi tutulan Hz. Adem’in şahsı mıydı?

Bu hususta kesin söz söylemekten hep kaçındım. Çünkü bu, bizim âlemimizi alâkadar eden bir hâdise değildir. Bir defa, Hz. Âdem’in konduğu cennet neredeydi? Gerçi Ehl-i Sünnet, el’an Cennet’in varlığında müttefiktir. Fakat bu Cennet, mü’minlerin Âhiret’te gideceği Cennet’in her bakımdan kendisi midir? Mü’minlerin Âhiret’te gideceği Cennet, tam manâsıyla inşâ edilmiş midir? Önce şu hususu arz edeyim ki, o, Allah’ın İlminde, İlm-i Ezelîsinde son haliyle de, sâbit bir ayn olarak vardır. Fakat, Âhiret’te alacağı şekil, daha çok mü’minlerin amellerine göre inşâ olunmaktadır.

Mü’minlerin buradaki salih âmelleri, tesbihleri, hamdleri, tekbirleri, dîn-i mübîn-i İslâm yolundaki hizmetleri, o Cennet’in yapı malzemesini teşkil edecektir. Üstad’ın namazın çekirdeği olarak tavsif buyurduğu, Sübhanellah, el-hamdü li’llâh, Allahü ekber, söylenmesinde çok büyük sevap olan ve hadiste mizanı dolduracağı ifade buyurulan, bilhassa sübhanellahi ve-bihamdihî sübhanellahi’l-azîm, mü’minlerin cennetini inşâ için Allah’ın kullandığı malzemelerdir. Üstad, burada bir el-hamdü li’llâh dersiniz, orada bir meyve-i Cennet yersiniz” buyuruyor. Demek ki, burada bir el-hamdü li’llâh demek, Cennet’te bir elma ağacının dikilmesine vesile olmaktadır. Fakat, bir âyet-i kerimede ifade buyurulduğu gibi, bu tür kelimât-ı tayyibeyi yükselten amel-i salihtir. Amel-i salih olmazsa onlar yükselmez; ağızdan çıkan birer söz olarak kalır.

Demek ki, Cennet çekirdek olarak varsa da, onun açılması, genişlemesi mü’minlerin dünyadaki salih amelleriyle olmaktadır. O bakımdan, Hz. Âdem’in başından geçen o hadise, berzahî bir hadise miydi; imtihana tâbî tutulan, Âdem’in berzahî vücudu ve mahiyeti miydi; bu konuda kesin bir söz söylemek zor…

“Kalû belâ” Vak’ası

– Bu açıklamanız, “Rabbin, Âdem oğullarının sırtından zürriyetlerini aldı ve kendilerini kendilerine şahit tutarak, ‘Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi, ‘Evet’ dediler âyetine de tam açıklık getiriyor.

O hadise de, berzahî bir hadise olmak ihtimali büyüktür. Bazı, ruhları çok gelişmiş, maneviyata ve başka âlemlere tam manâsıyla açılmış olan insanlar, o hâdiseyi ve Allah’ın Rubûbiyetini tasdiklerini hatırlayabilirler.

– Mahiyeti her ne olursa olsun, Cennet’te henüz acıkma, yorulma, yanma nedir bilmeyen bir insanın bu türden şeylerle ikaz buyurulmasını nasıl anlamak lâzım?

Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmiş olması, buna açıklık getirebilir. İsimlerden kasıt herhalde onların müsemmalarıydı; eğer isimlerin ona öğretilmiş olması, onun, kendisine meleklerin üzerinde bir rüçhaniyet kazandıran mucizesi ise, bu takdirde onun, bizim gibi, hayat şartlarını öğrenmesi için doğduktan sonra üzerinden pek çok seneler geçmesi gerekmez. Biz, Üstad’ın da işaret buyurduğu hayat şartlarını doğumdan itibaren 10-15 yılda ancak öğreniriz. Ama Hz. Âdem, bir mucize olarak bunu hemen almıştır. Bir isim olarak açlığı, yorgunluğu, susuzluğu öğrenince, onların müsemmalarını, yani açlık nedir, yorgunluk nedir, susuzluk nedir, üşüme yanma nedir, bunları da öğrenmiştir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Peygamberler, insanların ihtilaflarının olduğu dönemlerde mi gönderilmiştir?

Açıklama: Kur’an-ı Kerim’de, insanların ihtilâfı üzerine peygamberlerin gönderildiği buyuruluyor. Pavlos’un da Hristiyanlık’ta yaptığı ilk devrim”, bu mantığa oturuyor; yani Din’in ahkâmı yokken günah yoktu; ahkâm geldi, günah ortaya çıktı” diyor. Peygamberlerin gelişini bu açıdan ele aldığımızda, gönderilişleri mahza rahmet olduğuna göre, onlar, fitne ve fesadın önü alınamaz noktaya ulaştığı anlarda gönderilmişlerdir diyebilir miyiz?

İnsanın, yeryüzündeki hayatı bir imtihan hayatıdır. Peygamberler, insanlar bu imtihanda muvaffak olsun, dünya hayatlarını da cennetasâ bir hayata çevirsin diye gönderiliyor ve bunun kaidelerini getirip, tebliğ ediyorlar.

Suç veya günah, Din’le, peygamberlerin gönderilişiyle ve Din’in ahkâmının, Pavlos’un kullandığı tabir olarak, Şeriat’ın tebliğiyle ortaya çıkmıyor. İnsanlar, aralarında ihtilâfa düşüyor; bu ihtilâf, hem kullanılan kelimenin, hem de bulunduğu kipin karakteristiğinden de anlaşılacağı üzere, birbirlerine girme, birbirlerinin adeta boğazlarına sarılma şeklinde bir ihtilâf. Bir takım önü alınmaz suçlar işliyorlar ve peygamberler, bunları önleyip, hakkı, hakikatı hâkim kılmak için geliyor. Onlar, vahye dayanarak, insanların yaptıkları kötülükleri, dînî bir tabirle “günah” olarak tavsif ediyorlar; yoksa günah, onların gelmesiyle ortaya çıkmıyor. Aksine onlar, işlenen günahları önleyecek reçetelerle geliyorlar.

İnsanın, yeryüzündeki hayatı zaten bir imtihan hayatıdır. Peygamberler, insanlar bu imtihanda muvaffak olsun, dünya hayatlarını da cennetasâ bir hayata çevirsin diye gönderiliyor ve bunun kaidelerini getirip, tebliğ ediyorlar. Onların gelmesiyle, pek çok kötülüğün önü alınıyor, pek çok kötü insan melek-nümun hale geliyor. Ayrıca, bir insan olarak nötr durumda bulunsalar bile, hani meşhur misalle, bu nötr hallerinde birer tavus yumurtası gibi olsalar, peygamberlerin gelmesiyle bu yumurtalar kuluçkaya bırakılmış oluyor. Yumurta olarak kalsalar, değerleri o kadar olacak. Fakat, bunlardan pek çoğu, hattâ milyonlarcası birer tavus oluyor ve semâlarda pervaz ediyorlar. İçlerinden peygamberler çıkıyor, asfiyâ çıkıyor, evliyâ çıkıyor, hakkı bulan ve müdafaa eden, kâinatın sırlarını çözen ilim adamları çıkıyor; haktan, adaletten ayrılmayan büyük devlet adamları, gerçek san’atkârlar ve kahramanlar çıkıyor. Ne var ki, bu arada bazıları da çürüyor. Allah, bu şekilde onlara nasıl çürük bir ruha sahip olduklarını bizzat göstermiş oluyor ki, Âhiret’te karşısına geldikleri zaman mazeretleri olmasın. Din terazisinde tartılan herkes, ne kıymette olduğunu bizzat müşahede ediyor. Bu bakımdan da, peygamberlerin gelişi, insanlar için mahza rahmettir. Onlar olmasaydı, belki insanların hepsi çürüyecek, yeryüzü yaşanmaz hale gelecekti.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Peygamberlik gerekli midir?

Bütün varlığı yaratan ve onların her ihtiyacını tam olarak gönderen Yüce Rabbimiz, karıncayı emirsiz, arıyı kraliçesiz bırakmadığı gibi insanları da peygambersiz bırakmamıştır.

Evet, peygamberlik müessesesi insanlık için temel bir ihtiyaçtır. İnsanların peygamberlere olan bu ihtiyaçları, yaratılışlarından gelen özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Yüce Allah (c.c.) insanı en şerefli bir varlık olarak yaratmış, ona sayısız nimetler vermiş ve onu çok kıymetli değerlerle donatmıştır. Ancak bunlar, insanı sadece doğruya ve güzele götürmeyip aynı zamanda çirkin ve kötüye de sevkedebilmektedir. İnsan, gerçek bir mutluluğa ulaşabilmesi için belli prensiplere ve uyarıcılara muhtaçtır. Bunlar olmaksızın, arzu edilen saadet ve hedeflenen olgunluğa varmak mümkün değildir. İnsanoğlu, tek başına hayatının programını ve tekâmül seyrini bulamayacağı gibi, bunu kendisine ve başkalarına uygulayabilmesi de imkânsızdır. Bunun için de, yolunu ve hedefini belirlemede, evreni yaratan Allah’a ve O’nun göndereceği peygamberlere muhtaçtır.

Kur’ân-ı Kerim’de de, insanın birtakım zayıf yönleri dile getirilmiştir. Onun, zorluklarla iç içe bir hayat yaşayacağı, zaman zaman nankörlük içinde olacağı, aşırı bir şekilde hırsına düşkün olduğu, âciz olduğu, sabırsız ve tahammülsüz olduğu vurgulanmıştır ki, bu yönleriyle de o, belirli prensip ve terbiye edicilere muhtaçtır. İşte bu prensipleri getirerek, onu eğiten ve terbiye eden de yine peygamberlik müessesesidir.

Akıl, ibadetlerin keyfiyetini ve miktarlarını bilemez, göste­remez. Kul ise mevlâsına hizmete muhtaçtır. Aynı şekilde akıl, yapılan zulümlerde, çeşitli olaylar karşısında ve verilmesi gereken cezalarda, yerli yerinde ve tam bir hüküm veremeyebilir. Akıl, her zaman için insanları korumada, zalimleri zulümden engellemede bir şey yapamaz. O hâlde insanları idare eden bir yol göstericiye, rehbere ihtiyaç vardır. İnsanlar, kendi hâllerine terk edilmiş ve akılları üzere bırakılmış olsa, kul olmaktan çıkarlar, onlardan kulluk alameti kalkar. Öyleyse insanlar hakkında Allah tarafından, kulluklarını gösterebilmeleri için, emirler, cezalar, yasaklar ve ibadetler gereklidir. İşte bunları insanlara ulaştıracak birtakım elçilere ihtiyaç vardır ki, onlar da, peygamberlerdir.

Allah, insanı, hayatını tanzim ve yönlendirmede aklıyla başbaşa bırakmamıştır. Çünkü iyilikle kötülük, değişik insanlara göre farklılık arz etmektedir. Bunun delili ise, -bilen kişi olma­larına rağmen şekâvette-saadette, elemde-lezzette, kötülükte-iyilikte, felsefecilerin farklı düşünceleridir. Akıl, her ne kadar belli bir zaman iyi ile kötüyü ayırt edebilse de bu, bütün bir ömür boyu devam edemez. Onun aklı, çocukken, gençken, yaşlı iken, birbirinden tamamen farklıdır. Yine tecrübeli birinin aklı, tecrübesizden; bileninki bilmeyenden farklılık arz eder. Şu da bilinen bir gerçektir ki, bazen akıl kötülüğü bildiği hâlde, ha­sedin tesiriyle ona yönelebilmekte, hatta doğruyu ortadan kal­dırabilmek için, ona karşı amansız bir şekilde mücadele ve­rebilmektedir. Bunun için de Allah, rahmetinden peygamberler göndermektedir.

İşte insanoğlunun bu ihtiyacından dolayıdır ki, kendisini uyaracak, eğri yolun encamından korkutacak, doğru yolu gösterecek elçiler gönderilmiştir. Şu Kur’ân ayetleri açıkça bu hususu vurgulamaktadır: “Her ümmetin bir peygamberi vardır.” (Yunus, 10/47) “Biz, her ümmete bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 16/36) “Senden önce de kendi milletlerine peygamberler göndermiştik.” (Rum, 30/47) “Her kavim için bir hidayet rehberi vardır.” (Ra’d, 13/8).

Değişik zaman dilimlerinde, insanlara birer rehber gönderen Yüce Yaratıcı, son rehberini de Enbiyalar Serveri Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olarak gönderip bu müesseseyi onunla noktalamıştır. O, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın peygamberidir. Değişik dönemlerde, İlahî bir rahmet eseri olarak gönderilen peygamberler; insanları, kötülüklerden, ahlâksızlıklardan, ka­nunsuzluk ve kuralsızlıklardan kurtarıp ahlâkî değerlerin ya­şandığı huzurlu bir zemine getirmeye çalışmışlardır. Ömrünü tamamlayıp giden her peygamberin arkasından insanlar, yeni­den eski hâllerine dönerek eski sapıklıklarına devam etmişler ve bu durum son peygambere kadar devam edegelmiştir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) geldiğinde o günkü toplum en temel inanç olan Allah inancı konusunda bile yanlış bir anlayış içerisindeydi. Kendilerine “Putlara neden tapıyorsunuz?” denildiğinde, onlar: “Biz onlara, sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” derlerdi.

Demek ki onlar, önemli bir konu olan tevhid inancına son derece uzak bulunuyorlar ve yanlış bir yolda gidiyorlardı. Elbette, böyle bir durumda olan bu toplumun düzeltilmesi gerekiyordu ve işte bunu da Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) yapacaktı.

Kısaca, cahiliye döneminde Allah’a eş koşulmakta, putlara tapılmakta ve Allah’ın hükümleri yerine birtakım cahiliye âdetleri ve gelenekleri hü­küm sürmekteydi. Ortada hiçbir sebep yokken zayıflar kuvvetlilerin zulmüne uğrardı. Galibiyet, hak ve adaletle değil, pazu kuvvetiyle elde edilirdi. Fuhuş almış yürümüş; içki, kadın, kumar birer hastalık hâline gelmiş; kıtaller, yağmalar, baskınlar, kan davaları, tecavüzler ve övünmeler, cemiyetin altını üstüne getiriyordu. Aşağı yukarı bütün bir insanlık değerlerini kaybetmiş ve ken­dilerine bir kurtarıcı bekliyordu. İşte onları kurtaracak olan kişi, Yüce Allah’ın bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiği Kâinatın Medarı İftiharı Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) olacaktı.

Resûlullah’ın 23 sene gibi kısa bir dönem olan peygamberlik zamanına baktığımızda, yukarıda anlattığımız bu kötü durumları ortadan kaldırdığını, bunların yerine bütün insanlığın istifade edeceği evrensel hükümleri getirdiğini müşâhede etmekteyiz.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) öyle bir hakikat ışığı yaydı ki, eğer onun nuranî hakikat dairesinin irşadından mahrum bir şekilde kâinata bakacak olsak, kâinatın şeklini bir umumî mâtemhâne konumunda; varlığı birbirine yabancı hatta düşman; cansızları deh­şetli cenazeler; bütün hayat sahiplerini, yokluk ve ayrılışın sille­siyle ağlayan yetimler durumunda görürüz. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaydığı nurla bu umumî matemhâne, büyük bir sevinçle Allah’ı tesbih eden varlıklara çevrilmiştir. Yabancı ve düşman gibi görünen varlıklar, birer dost ve kardeş hâline gelmiştir. Suskun ve ölü gibi görünen canlılar, insanın kendisiyle dost olacağı sıcak bir arkadaş ve kendi hizmetine sunulmuş birer hizmetçi konumunu almıştır.

İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği evrensel prensiplere, sadece onun dönemindeki insanlar muhtaç değil, aksine her zaman ve mekândaki insanlar muhtaçtır. Bu ihtiyaç, bir yö­nüyle insanın yemeğe olan ihtiyacı gibi tekerrür eden bir ihti­yaçtır. Geçici bir ihtiyaç değildir. Cehalet ve cehaletten meydana gelen aksaklıklar, belli bir devirde yalnız Araplar’a münhasır değildir. Onun her yerde ve her devirde bulunması mümkündür. Medeniyetler, ilimler, maddî ilerlemeler, fikrî, siyasî, ictimâî ve insanî değerler, hangi seviyede olurlarsa olsunlar, heva ve heveslere uyar da İlahî hidayetten uzaklaşır ve Allah’ın emrettiği kurallara uymazlarsa, cehalet de onlarla beraber yaşar.

Günümüz dünyasına baktığımız zaman, en zengin sayılan devletlerin insanları da dâhil olmak üzere, bütün insanlığın, çok da iyi durumda olduğunu söyleyemeyiz. Dünyanın değişik yerlerindeki savaşlar, savaşlarda canlarını kaybeden pek çok masum insan, zengin ülkelerde maddî yönden zirvede olup, rûhunu doyura­mayan insanların mutsuzluğu ve intiharları, fakir ülke insanla­rının açlık sefâletleri, ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin sömü­rülmesi, kuvvetlinin haklı olduğu dünya düzeni, bir sürü gayr-ı memnûn kişinin varlığı, edebiyattan öteye gidemeyen insan hakları beyannâmeleri, aynı ülkeyi paylaşanların dahi birbirle­rine güven duyamadığı bir karmaşa ortamı, dünyadan da öte­lere seyahatler yapılacak kadar teknolojik ilerlemelere rağmen, kendi iç dünyasını anlayıp tatmin edemeyen kâşifler, hâsılı mutsuz bir dünya ve saadeti arayan bir insanlık… İşte bütün bu olumsuzluklar, Peygamber Efendimizin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), insanlığa sunduğu prensiplerle tanışmaları ve onları uygulamalarıyla aşılmış olacaktır.

İnsanlığı düşünen herkes, insanlığın içinde bulunduğu durumun hiç de iç açıcı olmadığını kabul etmektedir. Her dönemdeki insan aslında aynı insandır. Dolayısıyla her dönemde nasıl peygamberliğe ihtiyaç hissedilmişse, günümüz insanı da aynı şekilde muhtaçtır. Kaldı ki, Allah’a kulluk nasıl yapılır, Kur’ân nasıl yaşanır, ibadetler nasıl yapılır, Yüce Yaratıcı bizden nasıl bir ömür geçirmemizi istemektedir… gibi soruların cevabını da ancak bir peygamber vasıtasıyla öğrenebiliriz. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sas.)

Peygamberlerin gönderiliş gayesi nedir?

Her şeyin bir gayesi olduğu gibi elbette Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin gönderilmesinde de değişik gaye ve hikmetler vardır.

Bunların başında insanları, inanmakla mükellef oldukları tek olan Allah’a davet etme gelmektedir. İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki asıl gaye, Yaratıcısını tanıyıp O’na hak­kıyla kulluk etmektir. Nitekim bir ayette bu husus “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kul­luk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) şeklinde açıkça beyan edilmiştir. İşte peygamberlerin gönderiliş se­beplerinin başında, bu kulluğun nasıl yapılacağını, en açık bir şekilde insanlara öğretmek gelmektedir.

Her insan, fıtratında, kendinden yüce, güçlü ve kuvvetli birine inan­mayı ihtiyaç olarak hisseder. Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat kuvvetleri” olarak algılarken, diğer bazıları, “kendi elle­riyle ya­pıp taptıkları putlar” olarak telakki ederler. Gönderilen her elçi, kendi kavmini veya bütün insanlığı inanılması gerekli olan Ma’bud’a itaate çağırmıştır. Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğ­ru bir şekilde Yaratıcısını tanıyamamaktadır. İki pey­gamber arasındaki zaman aralığında bile insan, pek çok bâtıl, hurafe şeylere tapmış, herhangi bir fayda ve zararı olmayan putlara, cansız varlıklara, yıldızlara vs. ibadet etmiştir. Gön­derilen her peygamber, ümmetini Allah’a davet etmiş, bu konuda çok büyük gayret sarfetmiş, onlara gerçek Ma’bud’u anlatmış­tır.

Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir diğeri ise, dîni tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi bizler, ibadete ait meseleleri bilemez, emir ve nehiyleri hiçbir zaman anlamaz ve mükel­lefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz, oruç, zekât, hac nedir? İçki, kumar, zina, ihtikâr ve faiz gibi muharremâtın hükmü nasıldır, katiyen bilemezdik. Evet, bütün bunları ve bunlara benzer birçok meseleyi peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş bulunuyoruz.

İlahî emir ve yasakları, insanlara ulaştıracak bir insana ih­tiyacın varlığı inkâr edilemez. Aynı zamanda bu elçinin insanlar içinden bir fert olması gereklidir. Dolayısıyla da Allah peygamberleri, insanlardan seçmiştir. Seçilen bu elçiler, bu yüce gö­revi tastamam yerine getirmiş, hiçbiri, Allah’a davetten geri kalmamıştır.

Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden bir başkası da, her ko­nuda insanlara örnek olmalarıdır. Nebîlerin fıtratları temiz, rûhî yönleri pek yüksek, iradeleri ise çok güçlüdür. Kur’ân Resûlullah’a, diğer peygamberlerin yolunu takip etmesini em­retmekle peygamberlerin yürüdüğü bu yolun, bütün insanlık için örnek bir yol olduğuna vurgu yapar. “İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!” (En’âm, 6/90)

Her şeyden önce, peygamberlerin kendi hayatları, hakikaten çok büyük bir ahlâk ve dürüstlük örneğidir. Onlar, insanlara dinî ve ahlâkî hakikatleri bildirmekten, her ba­kımdan faydalı olmak ve hizmet etmekten başka bir şey dü­şünmemişler, hiçbir menfaat kaygısı gütmemişlerdir. Onların din ve ahlâk nâmına getirdik­leri prensiplerin doğruluğu, asırlar sonra dahi meydan­dadır. Kur’ân-ı Kerim: “Onların hepsi de sâlih kimselerdendi.” (En’âm, 6/85) demekle, peygamberlerin bütünü hakkında kat’i kararını vermiş ve hükmünü bildirmiştir. Demek ki, peygamberler bütün insanlık için en güzel birer rehber, en güzel birer örnektirler. Herkes, onlara uymak ve onların metodlarını takip etmekle yükümlüdür

Ayrıca Peygamberler dünya-ahiret muvazenesini kurmak için gelmişlerdir. Onların getirdiği muvazene ile insanoğlu, aşırılıklardan kurtulacak ve istikameti bulacaktır. İnsan, yaratılışı gereği dünyaya karşı aşırı bir şekilde sevgi beslemektedir. Ahiret hayatı, peygamberler olmaksızın aklın hakikatini anlayamayacağı, gaybe ait işlerdendir. İşte peygamberler, dünyaya meyilli olan biz insan­ları, bu ulvi âleme yönlendirmeye çalışmışlardır.

Günümüzde şu gerçeğin görülmemesi mümkün değildir:Ahiret inancının olmadığı toplumlarda, huzur ve mutluluktan söz etmek hiç de kolay değildir. Zira insanoğlunun önemli bir kısmını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere karşı dayanabilirler ve bu ümitle sevinçli bir şekilde yaşayabilirler. Bir yönüyle insanlığın yarısını teşkil eden ihtiyarlar, uhrevî hayatla yakınlarında bulunan kab­re karşı tahammül gösterebilirler. Yine toplumun dinamik kesimi­ni oluşturan gençler, delikanlılar, aşırılığa kaçan hislerini, nefislerini, heva ve isteklerini, tecavüzlerden, zulümlerden ve haksızlıklardan, ancak Cennet düşüncesi ve Cehennem korku­suyla dizginleyebilirler. Böyle mutlu bir toplumu da ancak, getirmiş oldukları prensiplerle insanları istikamete götüren pey­gamberler kurabilmişlerdir.

Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden biri de, insanların, ahirette Allah’a karşı herhangi bir itirazlarının olmasını önle­mektir: Bu husus şu ayette şöyle ifade edilir: “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler (gön­derdik) ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Aziz’dir, Hakim’dir.” (Nisâ, 4/165)

“Kıyamet gününde, her ümmete bir şahit getirirken, seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde hâlleri ne olacaktır? O gün, inkâr edip pey­gambere isyan edenler, yerle bir olmayı isterler. Allah’tan hiç­bir sözü gizleyemezler.” (Nisâ, 4/41-42; Nahl, 16/89) ayetinde dile getirildiği gibi Allah, bütün insanları toplayacak, her peygamberi de aynı zamanda kendi ümmetine tebliğde bu­lunduğuna dair şahit olarak getirecektir.

Sözün özü; her peygamber insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine meydan vermemek için bir kısım mucizelerle gelmiştir. Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah, inanmamızı istediği gerçekleri, peygamberleriyle gayet açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da Cenâb-ı Hakk, “Biz peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ, 17/15) buyurmaktadır. Demek ki peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mazeretine bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberlerin davetinin ortak özellikleri nelerdir?

İnsanlara her bakımdan örnek olarak gönderilen peygamberlerin yaptıkları çağrıda şu ortak özelliklerin olduğu açıkça görülmektedir:

Onların getirmiş ol­duğu her şey vahiyden ibarettir. Ve Onlardan her biri: “Ben yalnızca bana vahyolunana uyuyorum.” (En’âm, 6/50; A’raf 7/203; Yunus 10/15…) demiştir. Bulundukları çevre şartları, ekonomik ve sosyal hadiseler, onların konumlarını asla değiştiremez. Onlar, bildikleri yolda hedeflerine varmaya çalışırlar. Vazifelerini yaparlarken de neticeye karışmaz Allah’a havale ederler. “Ayı bir omzuma, güneşi diğer omzuma koy­salar, vallahi bu davadan vazgeçmem.” itirafı onların umûmî düsturudur.

Her peygamber insanları mutlaka Allah’ın birliğine davet etmiştir. Bütün peygamberlerin davetlerindeki esas temanın, insanları sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Onun içindir ki, Allah Resûlü: “Ben ve benden evvel gelen bü­tün peygamberlerin söylediği en faziletli söz: ‘Lâilâhe illellâhu vahdehû lâ şerîke lehû’ mânâsına gelen sözdür.” buyurmuş­lardır.

Peygamberler, yaptıkları hizmetler karşılığında insanlar­dan hiçbir beklenti içinde olmazlar. Diğer insanların böyle bir şeyi ar­zulamaları mümkün olabilir. Ancak Kur’ân, peygamberlerin böyle bir istekte bulunmadıklarını söylemektedir. (Yûnus, 10/72…)

Allah, insanlara olan merhametinden dolayı, gönderdiği her peygamberi, insanlar, ondan, anlaşılması gerekli olan şeyleri kolaylıkla kavrayabilsinler ve anlasınlar diye, kendi kavminin diliyle göndermiştir. Rivayet edilen şu hadis de bu gerçeği dile getirmektedir: “Al­lah, her peygamberi kendi kavminin diliyle göndermiştir.”

Allah elçileri, gayet açık ve net bir şekilde, aktaracakları şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri bir metottan uzak durmuşlardır. Tekellüfe girilmemiş, en kolay ve açık deliller ileri sürülmüş, anlatı­lacak şeylerde en ufak bir kapalılık bırakılmamıştır.

Bütün peygamberlerin hedefi gayet açık, neticesi son derece kıymetli, sadece Allah’ın verdiği bir görevle çağrıda bulduklarını görürüz. Onlar bu çağrılarında, kesinlikle arkasında gizli bazı maksatların olduğu karmaşık bazı yollara gitmemişler ve demagoji ve diyalektik üslûba hiç mi hiç girmemişlerdir.

Davetin önemli bir özelliği de ihlâs ve samimiyettir. İhlâsı; yapılan bir şeyi Allah için yapma ve bunu Allah’tan başkasının görmesini istememe şeklinde tanımlayabileceği­miz gibi, yapılan bir harekette, diğer insanların mülâhazasını göz ardı etme ve onların düşüncelerinden kaçınma diye de tanımlayabiliriz. İşte peygamberler, bütün işlerinde ihlâsa erdiri­len şahsiyetlerdir. İhlâs ve samimiyetin zirvesini onlar tutmuş­tur.(Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberler, musibetler karşısında nasıl bir tavır takınmışlardır?

Peygamberlerin başlarına pek çok musibet gelmiştir; fakat, onların hepsi belalar karşısında kendilerine yakışan hâl ve tavırları ortaya koymuşlar; Allah’a teveccühlerinde hep edepli ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Meselâ; Hazreti Âdem, neticesinde yeryüzü çilehanesine gönderildiği o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdir buyurup onu infaz ettin.” şeklinde şikâyette bulunmayı hiç düşünmemiş, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf sûresi, 7/23) sızlanışıyla kendi nefsinden şekvâ etmiştir. Hazreti Eyyub, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” demeyi dahi peygamber edebine muhalif saymış; “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ sûresi, 21/83) mahiyetindeki iç çekişiyle yetinmiştir. Hazreti İbrahim, hastalıkları verenin kim olduğunu bildiği hâlde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuarâ sûresi, 26/80) diyerek, doğrudan Hazreti Şâfî’nin şifa bahşedişine dikkat çekmiştir. Hazreti Musa, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur!” demekten hayâ etmiş; sadece “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım!” (Kasas sûresi, 28/24) arz-ı hâlini seslendirmiştir.

Haddizatında, hiç kimsenin, hiçbir hâlinden şikâyet etmeye hakkı yoktur. Çünkü şekvâ bir yönüyle, hak iddiasında bulunmak ve o hakkın zayi olduğunu ileri sürmek demektir. Oysa, hiç kimsenin Cenâb-ı Hak’tan bir alacağı olamaz. Bilakis, her insanın üzerinde Allah’ın pek çok hakkı mevcuttur ki, hâlâ onların şükrü eda edilmemiştir. Öyleyse, bir insanın, kendisi Mevlâ-yı Müteâl’in hukukuna riayet edemediği hâlde, bir de hâlinden şikâyetçi olması ve böylece haksız bir surette hak iddia etmesi çok yanlıştır ve Allah’a karşı saygısızlıktır. Evet, Yüce Yaratıcı yegâne mülk sahibidir; O mülkünde istediği tasarrufu yapabilir. Hâlis bir kula yakışan, ilâhî icraattan şikâyet değil, her zaman kendisinden daha aşağı derecelerde bulunan biçareleri düşünüp hâline hamdetmektir; meselâ, eğer bir ayağı yoksa, iki ayağı da olmayanlara bakmak ve hamd duygusuna sarılarak şekvâdan kaçınmaktır.

Elbette âciz ve zayıf insan, musibet darbeleri karşısında şikâyet edercesine ağlar. Fakat, şekvâ Allah’a olmalıdır; Allah’ı kullarına şikâyet ediyormuş gibi bir tavır takınmak büyük hatadır. Musibetler karşısındaki şekvânın üslubu açısından, Hazreti Yakup’un (aleyhisselâm) “Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah’a şikâyet ederim.” sözü çok güzel bir misaldir. İnsan, başına gelen belaları bile kendi hata ve günahlarından bilmeli; halini Cenâb-ı Hakk’a arz ederek ve nefsinin oyunlarından dert yanarak istiğfara yönelmelidir. Belki, “Allahım, iyi düşünemiyorum, dengeli olamıyorum, isabetli karar veremiyorum; sebeplere riayette bir sürü hata ettiğim gibi, Senin ile münasebetimi de koruyamıyorum. Öyle yetersiz, o derece tutarsız ve o ölçüde çaresizim ki, beni düzeltirsen ancak Sen düzeltirsin Allahım!..” diyerek rahmet-i ilâhiyeyi celbetmenin yollarını araştırmalıdır. Hatta, insan falanın filanın tavır almasında ve kendisine haksızlık yapmasında bile bir hikmet aramalı; “Allahım, inanıyorum ki, Sen bana teveccüh ettiğin zaman, bütün gönül kapıları da benim için açılacaktır. Bana kusurlarımı telafi imkânı ver ve beni günahlarımdan arındır; böylece, bendeni kötü söz ve davranışlara muhatap olmaktan da kurtar!” diyecek kadar problemi kendi üzerine almalıdır. (M. Fethullah Gülen, Kalb İbresi)

Sâd sûresinde Hz. Davud aleyhisselam niçin tevbe etmektedir?

Hz. Dâvud’un aleyhisselam tâbi tutulduğu imtihan hakkında farklı mütalâalarda bulunulmuş ve Kitab-ı Mukaddes kaynaklı yakışıksız hadiseler anlatılmıştır. Kur’an-ı Kerim ve sahih Sünnet hadisenin teferruatı konusunda sessiz kaldığına göre, meselenin teferruatına girmeden özünü takip etmek ve onun üzerinde durmak gerekmektedir. Bu da Kur’an’ın ışığı altında şöyle olsa gerektir:

Hz. Dâvud aleyhisselam Sâd sûresi 21-24’üncü ayetlerde anlatılan imtihandan geçmiştir.  Bu imtihanı başarması üzerine kendisine risâlet içinde hilâfet payesi ve görevi verildiğine göre, O’nun imtihanı bu çerçevede olmalıdır. 26’ncı ayette hilâfetin fonksiyonu olarak insanlar arasında hak ve adaletle hükmetme zikredildiğine göre, Hz. Dâvud’un aleyhisselam imtihanı adaletli hüküm verme noktasında idi. Yüksek duvarı aşarak makam odasına girenler, insan şeklinde melekler olsun veya olmasın, Hz. Dâvud aleyhisselam verdiği hükümde bir yanlışlık yaptığı sonucuna varmış olmalıdır. Bu da, ayetlerden anlaşıldığına göre, davalı iki taraftan biri şikâyetini yaptığında diğer tarafı dinlemeden hemen hüküm vermesi olsa gerektir. Davacının anlattığını dinleyen ve kendine göre karinelerle söylediklerinin doğru olduğu sonucuna varmış bulunduğu anlaşılan Hz. Davud aleyhisselam, diğer tarafı dinleme gereği duymadan hükmünü vermiş, fakat akabinde yanlış yaptığı sonucuna varmıştır. Bunun neticesinde de hemen Allah’a yönelmiş ve af dilemiştir.  (Ali Ünal, Kur’an Meali, Sâd Suresi, s. 990)

Peygamberlerin gönderilmesinin hikmeti ve onların gönderilmelerini zarurî kılan sebepler nelerdir?

Bir arı kovanının ana arıya ihtiyacı olduğu gibi beşer de peygambere muhtaçtır. Peygamber olmadan beşer ne ferdî ne ailevî ne de içtimaî hayatını anlamlı kılamaz. Zira peygamber özel donanımlı bir insan olarak Allah (celle celâluhu) ile insanlar arasında bir elçi, insanların Allah yolunda rehberi, Allah’ın da insanlara karşı elçisidir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim önümüzde Hakk’a götüren bir rehberdir. O, bize Hakk’a vâsıl olma yol, âdâp ve erkânını göstererek yürüdüğü yolu yürüyeceğimiz şehrah hâline getirdiği gibi, aynı zamanda maksud ve murad-ı ilâhîyi bize intikal ettirmek üzere de Allah’ın bir resûlüdür. Kulluğu itibarıyla içimizden çıkar, Hakk’a gider, elçiliği itibarıyla Hak’tan döner, Hak ile halkı bir eder. Halkın içinde bulunur fakat Hak’la beraber olur.

Her fıtrat, ancak çok sâfî ruhlarda olabilecek bu durumu ihraz edemez. Âyet-i kerimenin ifadesiyle Allah, meleklerden de, insanlardan da bir kısım pak ve nezih kimseler ıstıfa eder, seçer ve onları önemli misyon için ihtiyar buyurur.[1] Nübüvvet, iktisab (kazanılarak elde) edilmez, o, Allah tarafından bir mevhibe olarak verilir. Bir kendini bilmez ve aldanmış: “Feylesof, peygamberden büyüktür. Çünkü feylesof meseleleri çalışarak bulur. Peygamber ise çalışmadan yapar, Allah’tan alır.” demiştir ki, bu onun hezeyanıdır…

Her peygamber, tertemiz ve nezih bir fıtrattır. Meselâ Efendimiz’i düşünecek olursak, kendisine kırk yaşında peygamberlik gelmiştir. Fakat O’nun kırk yaşına kadar yaşadığı nezih hayatı âdeta peygamberliğin temel taşları ve altyapısı gibidir. Vakanüvis, O’nun yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice’nin karşısındaki durumunu bize naklederken şöyle der: “Meysere kendisine Hz. Hatice’nin talebini ilettiğinde Resûl-i Ekrem buram buram ter dökmüştü.” Evet, Allah Resûlü, iffetsizliğin hükümferma olduğu bir devirde kaşını kaldırıp da bir kadının yüzüne bakmamıştı. Evvel ve ahir sorgulanabilecek olumsuz hiçbir davranışı olmamıştı. Keza O’nun, hiç mi hiç yalanı duyulmamıştı.

Bu İstikamet Âbidesi’yle alâkalı Mugîre İbn Şu’be Müslüman olmadan önce başından geçen şöyle bir hatırasını anlatır: Ebû Cehil ile beraber bir yolda yürüyorduk. Bir aralık Peygamberimiz karşımıza çıktı. Biz çakırkeyf bir lâubalilik içindeydik. O, ciddî bir sekine ve vakarla bize yaklaştı. Kendisine yakışır bir eda ile bize hakkı anlattı. Bunun üzerine Ebû Cehil, “Senin peygamber olduğunu kabul etsek zaten dinine girer arkandan yürürdük. Seni kabul etmiyoruz!” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü ayrıldı ve gitti. Sonra benimle baş başa kalan Ebû Cehil bana şöyle dedi: “O’nun getirdiği haberlerin hepsi doğru. O yalan söylemez. Çünkü şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık. Fakat Abdülmuttalipoğulları, ‘Sikâye bizden, sidâne bizden, rifâde bizden’ diyorlar; bir de kalkıp ‘Nübüvvet de bizden.’ derlerse ben buna dayanamam.”[2]

Evet, Resûl-i Ekrem, nübüvvetten evvel de bîhemta bir elmastı. Nübüvvet O’na semavî ayrı bir derinlik ilâve ederek âdeta O’nu bir kez daha saykıllamıştı. Yani bu muhteşem varlığa, vahiy gelmiş; O bu sayede mehbit-i vahy-i ilâhî olmuştur. Alâ meratibihim diğer nebilerin durumu da aynıdır. İşte bu tertemiz âli ruhlar Allah ile münasebet kurmuş, Allah da onları büyük bir vazife ile şereflendirmiştir.

Bu mevzuda sübjektif bir şey arz etmek istiyorum: Sizin içinizde de kalbi ilhama mazhar olanlar vardır. Meselâ bunlar, yarın başına gelecekleri, gelme sırasına göre keşfen veya müşâhedeten veya uyku ile uyanıklık arasında keşfederler. (Ben öyle hüsnüzan ediyorum. Bu tür Hak dostları daima olmuştur ve olacaktır.) Ancak bu, herkes için söz konusu değildir. Bu saf kalan ve saflaştırılanlara has bir mazhariyettir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de vardırlar ve mazhar oldukları şeyler de nübüvvet ve mucizenin bir gölgesidir. Bunun adı vilâyet, ondan zuhur eden de keramettir. Bunlar birer ihsan-ı ilâhîdir ama hep liyakate terettüp etmektedir. Kişinin liyakati olur, tezkiye-i nefs eder, kalbini daima berrak ve duru tutar, günahlardan olabildiğine kaçınırsa ki bu da bir mânâda “tehannüs”tür. Cenâb-ı Hak da onu özel mevhibelerle serfiraz kılar.

Şimdi içimizde böylesi bir terakkiye mazhar olmayan kimseler, “Niçin bunlar seçilmiş?” diyemezler. Çünkü bu, liyakate terettüp eden bir mazhariyettir. Bu mesele biraz daha derinleştirilip katre-umman tahayyüllerine girilebilse karşımıza nübüvvet çıkar. Evet, nebi, gölgesiz, doğrudan doğruya semadan gelen vahye sinesini açar, ona mazhar-ı tam olur ve her şeyi apaçık görür. İşte nübüvvet mazhariyeti!

Herkes bu durumu ihraz edemediği için bir adı da “Mustafa” (seçilmiş, ihtiyar edilmiş) olan Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve diğer seçkinler, insanlarla Allah arasında birer vesile ve vasıta olarak vazife görmektedirler. Ehlullah menkıbelerinde, insanın, tasaffi ederse Resûl-i Ekrem’le doğrudan doğruya münasebet kurabileceği söylenir. Nitekim Allâme Süyûtî, Efendimiz’le yetmişten fazla yakazaten görüştüğünü dile getirmektedir.[3] Hatta ehlullahtan öyleleri vardır ki, “Ben bir an Allah Resûlü’nün huzurunda bulunduğumu hissetmezsem ölürüm. Ben, O’ndan her an hayat alıyor, hayatımı O’nun işaretlerine göre tanzim ediyorum.” demektedirler. Vâkıa, Allah Resûlü, “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı tutunduğunuz zaman dalâlete gitmezsiniz. Bunlar, Kitabullah ve Sünnetimdir.”[4] buyurarak işaretini verip gitmiştir. Elde Şeriat-ı Garrâ vardır. Ancak bununla beraber o büyük kâmetler, öylesine kurb-u huzura müşerref olmuşlardır ki, bir lahza orada bulunmadıklarını hissettiklerinde mahvolacaklarını zannetmektedirler. Bazıları ise bu huzurda olmadıklarını hissettiklerinde, “Huzuru ihlâl ettik, ters düştük!” diyerek kalkıp boy abdesti almaktadırlar.

Evet, işte böylesine müterakki ve Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) münasebettarı kimseler de vardır. Bunlar olmazsa, âlem başka âlem olur. Bu bir hâl, keyfiyet, çap ve ağırlık meselesidir ve bunu madeni bakır olanlar değil, bîhemta elmas olanlar anlar.

[1] Bkz.: Hac sûresi, 22/75. [2] İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256. [3] İbnü’l-İmâd, Şezerâtü’z-zeheb 4/54; en-Nebhânî, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ 2/158. [4] Tirmizî, menâkıb 77; Muvatta, kader 3.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun sebepleri nelerdir?

Farklı zamanlarda farklı topluluklara gönderildiklerinden dolayı peygamberân-ı izâm efendilerimizin mesleklerinin ve meşreplerinin birbirine uyduğu yerler olduğu gibi, uymadığı yerler de vardır.

Evvelâ, dinin temel rükünlerinde, bir nebinin getirdiği ahkâm asla diğer bir peygamberin getirdiği ahkâmdan farklı değildir; aksine ikisi arasında ciddî bir benzerlik söz konusudur. Meselâ her nebinin, baş davası Allah’ı anlatmak, peygamberlik müessesesini ve misyonunu ilân etmek, haşir akidesini yerleştirip insanların ona göre hayatlarını tanzim etmelerini sağlamak, melekleri anlatmak ve iman-ı kaderi talim etmektir. İcmalde ve tafsilde farklılıklar olmakla beraber bu temel rükünlerde nebiler birbirinden ayrılmamışlardır.

İkincisi, ibadetin esasında nebiler birbirine zıt değildir. Her nebinin getirdiği şeriatın ruhunda Allah’a kulluk yapma vardır. Şöyle ki, insanlara, “İbadet edin, Allah’a kulluk yapın.” demeyen tek bir nebi gösterilemez. Biz Kur’ân-ı Kerim’de bütün nebilerin ümmetlerine hitaplarında bunu görürüz: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”[1] veya “De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen peygamberim.”[2], “Ben size Allah’ın elçisiyim.”[3] gibi beyanlarla her nebinin en birinci davası ümmetini Allah’a (celle celâluhu) kulluğa çağırma olmuştur. Binaenaleyh, teferruatta ve ibadetlerin formüle edilmesinde tevafuk olmasa da ibadetin ruhunda her zaman bir birlik söz konusudur.. evet her nebi ibadete teşvik etmiştir ve bu hususta bir ayrılık-gayrılık yoktur.

Esasen, temelde muamelata, aile muaşeretine dair meselelerde de nebilerin birbirine zıt gittiğini ve aralarında tehalüf olduğunu kimse iddia edemez. Hz. Âdem’in çocuklarının muvakkat durumuna ait hususî fetva istisna edilecek olursa, evlenilmesi yasak olanlar her dinde aynıdır. Tevrat’ta haram edilen evlilikler, İncil’de de, Kur’ân’da da haram kılınmıştır. Ancak bir kısım ibtilâ ve imtihanlardan ötürü bazı kimseler, muvakkaten bazı şeylerden mahrum bırakılmış; bazı kimseler de bir ceza ve tedip olarak bazı işleri yapmaya zorlanmışlardır. Aralarındaki ayrılık, teferruattadır, bu da gayet normaldir.

Hz. Âdem’den bu yana beşer tedricen gelişmiş ve kemale ermiştir. İnsan, aklî melekeleri, ruhî kabiliyetleri, hissî durumu kemale ereceği âna kadar bir kısım mükellefiyetlerden azade bırakılmıştı, zira Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar beşer bir bedavet hayatı yaşıyordu. Hatta Hz. Musa’ya kadar, bir araya gelip bir idari sistem ve bir devlet kurma müyesser olmamıştı. İnsanlık Hz. Musa’dan sonra kısmen bedeviyeti attı, fikri ve zihni ve mâşerî vicdanıyla medeni hayata yaklaştı.

Kabile ve klan hayatı yaşayan bir toplumla, devlet olma durumuna gelen toplulukların birbirinden farklı olması gayet tabiîdir. Bugün bunu sosyolog, ekonomist, filozof, ilâhiyatçı hiç kimse inkâr edemez. Beşer belli dönemler geçirmiştir, bu bir vâkıadır; ancak meselenin tafsilinde farklılıklara düşülebilir. Meselâ biri, feodalizmin doğuşu, arkasından kapitalizmin gelişi ve sonra da komünizmin, yani işçi diktatoryasının bunu takip etmesini normal görür ve cebrî determinizm düşüncesini savunur. Bu, yanlış veya doğru ama onlara göre bir izah tarzıdır. Esas mesele, beşerin tekâmül yolunda belli merhalelerden geçmiş olmasıdır.

İnsan, fikri ve ruhu itibarıyla tedricî bir tekâmül göstermiştir. Dolayısıyla beşerin çocukluk devresinde, onlarla fikir ve ilim bakımından yapılan teati, olgunluk devrinde yapılan teatiden farklı olacaktır. Açık ifadesiyle, Hz. Âdem devrinde yapılan icmalî talimat, Hz. Musa devrinde kısmen tafsile dönecektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde ise topyekün tabakat-ı beşer çapında bir hüviyetle âlemşümul keyfiyeti haiz yeni bir “şeriat” gerekecektir ve bu gayet normaldir. Çünkü artık insanlar birbiriyle rahat görüşür ve konuşur hâle gelmişlerdir. Yeryüzünün bir tarafında meydana gelen herhangi bir olay diğer tarafına çok seri bir şekilde ulaşmaktadır ve yeryüzü âdeta bir şehir hâline gelmiştir. İşte beşerin buna açılmak üzere olduğu bir dönemde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderilmiştir. Tabiî ki, teferruatta da farklılık olacaktır.

Peygamberlerin uygulamaları arasında usûlde farklılık yoktur. Teferruatta bazı farklılıkların olması da normaldir. Meselâ, Hz. Musa’nın ümmeti, o ümmetin karakteristik durumuna binaen günde elli defa Mevlâ-i Müteal’in huzuruna gelip arz-ı ubûdiyet yapma mecburiyetindeydi. O zamandaki insanların tam doğru olabilmesi için elli defa Mevlâ’nın huzuruna gelmeleri gerekiyordu. Efendimiz’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) beş defa ile bu miraç gerçekleşebilmektedir ki, Süleyman Çelebi de, “Sıdk ile beş vakit olundukça edâ, Elli vaktin ecrin eyler Hak atâ” diyerek bu durumu ifade eder. Yani samimiyetle beş vakti eda eden, Hz. Musa’nın ümmetinin kıldığı elli vakit namazın sevabını alır Allah’ın izniyle. Dolayısıyla ayrılık kemmîdir; işin aslında ve keyfiyetinde değildir. Böyle olması da gayet normaldir. Mecelle’de, fukahânın, zamanın ihtiyaçlarına cevap adına, kıyas ve istinbat yoluyla çıkarılan hükümlerin değişebileceğini ifade eden, “Ezmanın tagayyuru ile ahkâmın tagayyuru inkâr olunamaz.” ifadesi bu tedricîliğe bağlı olduğu gibi, aynı zamanda, fukahâ-i kiramın Kitap ve Sünnet’te açık olarak bulunmayan ahkâmı, Kitap ve Sünnet’ten usûlüne uygun olarak istinbatı da bu mülâhazanın farklı bir ifadesidir. İstinbat-ı ahkâm ve içtihat konuları müstakillen üzerinde durulması icap eden konulardandır. Hatırlatmakta yarar var…

[1] Bakara sûresi, 2/21 [2] A’raf sûresi, 7/158 [3] Saf sûresi, 61/6

Kaynak: Yol Mülahazaları

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz