Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınların özel günlerinde namaz kılmaları ve oruç tutmaları haramdır. Bu konuda âyetlerde açık bir beyan bulunmazken, hüküm tamamen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerine dayanmaktadır. Rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Sahih bir rivayette Âişe validemizden şöyle naklediliyor: “Ümm-ü Habibe’nin devamlı kanaması olurdu, hiç temizlik görmezdi. Durumu Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) söylenmişti. Efendimiz şöyle buyurdular:

لَيْسَتْ بِالْحَيْضَةِ وَلٰكِنَّهَا رَكْضَةٌ مِنْ الرَّحِمِ لِتَنْظُرْ قَدْرَ قَرْئِهَا الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ لَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ ثُمَّ تَنْظُرْ مَا بَعْدَ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ وَلْتُصَلِّ

“Bu, hayız değildir, rahimin bir rahatsızlığıdır. Normal zamanda hayız kanının geldiği kirlilik müddetine baksın. Her ay o müddet boyunca namazını terk etsin. Sonra bu müddet çıkınca her namaz vaktinde yıkansın ve namazını kılsın.”[1] Ayrıca Nesaî’de şöyle bir ilave de vardır:

أمَرَنَا أنْ تَتْرُكَ الصَّلَاةَ قَدْرَ اقْرَائِهَا وَحَيْضَتِهَا وَتَغْتَسِلَ وَتُصَلِّيَ فَكَانَتْ تَغْتَسِلُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ

“Ümmü Habibe’ye (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), (Her ayda) hayız olup kirli bulunduğu kadar namazı terk etmesini, sonra yıkanıp namazını kılmasını emretti. O, her namaz vaktinde yıkanırdı.”[2]

Konuyla ilgili bir diğer rivayet şöyledir: Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), bunun hükmünü, onun adına Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) soruverdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

لِتَنْظُرْ عَدَدَ الْاَيَّامِ وَاللَّيَالِي الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ ف۪يهَا مِنَ الشَّهْرِ قَبْلَ أنْ يُص۪يبَهَا الَّذ۪ي أصَابَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ قَدْرَ ذٰلِكَ مِنَ الشَّهْرِ فَإذَا خَلَّقَتْ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ ثُمَّ لِتَسْتَثْفِرْ بِثَوْبٍ ثُمَّ لِتُصَلِّ

“İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın.”[3]

Konuyla ilgili Âişe Validemizin (radıyallahu anhâ) mevlâsı Mercâne şu rivayeti nakletmiştir:

وَعَنْ مَرْجَانَةَ مَوْلَاةَ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ كَانَ النِّسَاءُ يَبْعَثْنَ إِلٰى عَائِشَةَ بِالدُّرْجَةِ ف۪يهَا الْكَرْسُفُ ف۪يهِ الصُّفْرَةُ مِنْ دَمِ الحَيْضِ يَسْألْنَهَا عَنِ الصَّلَاةِ فَتَقُولُ تَعْجَلْنَ حَتّٰى تَرَيْنَ الْقُصَّةَ الْبَيْضَاءَ تَعْنِي الطُّهْرَ

“Kadınlar Hz. Âişe’ye (radıyallahu anhâ) içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ): “Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!” diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi.”[4]

Bir başka rivayette ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınlarının dinlerinin eksik olduğunu söylediğinde bunun sebebini sormuşlar, Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:

وَتَمْكُثُ اللَّيَال۪ي مَا تُصَلّ۪ي وَتُفْطِرْنَ ف۪ي رَمَضَانَ فَهٰذَا نُقْصَانُ الدّ۪ينِ

“Hayız dönemlerinde namaz kılmazlar, oruç tutmazlar. Bu durum onların dinlerinin eksik oluşunun ifadesidir.”[5]

Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden hareketle kadınların âdet günlerinde namaz kılmayacağı ve oruç tutmayacağı sahabe arasında icma hâline gelmiş, ulema arasında da bu konuda ihtilaf olmamıştır.[6]

Evet, kadınlar âdet bittikten sonra oruçlarını kaza ederler fakat namazlarını kaza etmezler. Konuyla ilgili Buhârî ve Müslim’de geçen bir rivayet şöyledir:

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا أَنَّ امْرَأَةً قَالَتْ لَهَا أَتُجْز۪ي إحْدَانَا صَلَاتُهَا إذَا طَهُرَتْ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ كُنَّا نَح۪يضُ مَعَ النَّبِيِّ فَنُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلَا نُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلَاةِ

“Hz. Âişe’nin (radıyallahu anhâ)anlattığına göre bir kadın kendisine: “Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi, (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah’la (aleyhissalâtu vesselam) beraberken âdet gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.”[7]

Âdet günlerinden sonra namazların kaza edilmeyeceği, oruçların ise kaza edilmesi gerektiği konusunda da ulema ittifak etmiştir (icma’).[8] Hikmet olarak da namazın çokluğundan dolayı zor geleceği, orucun ise sene boyunca kolaylıkla kaza edilebileceği ifade edilmiştir.

Âişe validemizin ifadelerinde geçen Harûriyye, Kûfe’nin bir köyü olan Harûrâ’ya mensup kişiler demektir. Harûrâ, Hz. Ali döneminde fitne çıkaran Haricilerin ilk toplandığı yerdir. Âişe Validemizin Harûriyye demesinden maksat Hâricîlerdir. Hâricîler, kadının âdet günlerinde kılmadıkları namazları sonradan kaza etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Âişe validemizin bir maksadı da şu olabilir: Hâricîlerin dinde gereksiz teferruata girmeleri gibi sen de mi gereksiz teferruatlara giriyorsun. Onlar bu yüzden dinden çıkıp gittiler.[9]

[1]      Nesaî, tahâret 135; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/128 (24016).

[2]      Nesâî, hayz 2, 3, 4; Ayrıca bkz: Buhârî, hayz 26; Müslim, hayz 64, 66; Ebû Dâvud, tahâret 111; Tirmizî, tahâret 96.

[3]      Muvatta, tahâret 105; Ebû Dâvud, tahâret 108; Nesâî, hayz 134.

[4]      Buhârî, hayz 19; Muvatta, tahâret 97.

[5]      Buhârî, hayz 6, zekât 44; Müslim, küsûf 17; Nesâî, küsûf 17; Muvatta, küsûf 2.

[6]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[7]      Buhârî, hayz 20; Müslim, hayz 67; Ebû Dâvud, tahâret 105; Tirmizî, taharet 97; savm 68; Nesâî, hayz 17; savm: 64.

[8]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[9]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

Bir kadın kocasının misafirlerine ikramda bulunabilir mi?

Bir kadın kocasının misafirlerine ikramda bulunabilir mi?

Sahabe-i Kiram’dan Ebû-Üseyd evlenirken zifaf gecesi, Efendimiz’i (sas) ve dostlarını davet etmiş, fakat onlar için yemek hazırlamamış, bir şey de ikram edememişti. Yeni gelin olan eşi, geceden, bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Efendimiz yemeğini bitirince bunu ezip sulandırmış (şerbet yapmış) ve misafirlere ikram etmişti. (Buhârî, Nikâh, 77)

İbn-i Hacer, Aynî gibi Buharî’yi şerh eden alimlerimizin belirttiği üzere bu hadisi şeriften şu hüküm çıkarılmıştır: Kadın, kocasının arkadaşlarına hizmet edebilir, ancak bu durumda tesettüre riayet etmesi, dışarı elbisesi giymesi, misafirlerin dikkatini çekecek davranış ve giyimden uzak durması ve böylece fitneye sebebiyet vermemesi gerekir.

Bununla beraber, milletimizin yüzyıllardan beri bu meseleyi nasıl hallettiğine dikkat etmek gerekir. Haremlik selamlık uygulamasıyla, hiçbir fitne, şüphe, vesvese ve düşünce kaymasına meydan vermeden işi çözmüştür atalarımız. Özellikle, düşüncelerin fesada uğradığı, her an bir sürü vesveseye maruz kalındığı günümüzde, bu meseleye daha bir hassasiyetle yaklaşmamız icab etmektedir. Kalp ve kafa selameti açısından en ideali budur.

Tesettür dinin kati emri midir, bunun delilleri nelerdir?

Tesettür, dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’an’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’an’la, hem Sünnet-i sahiha ile, hem de on dört asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nur Suresi’nin 31. âyetinde mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Dinin bu konudaki emirleri mezkur ayetle de sınırlı kalmamıştır. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimizden sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır. Böyle iken, Ahzab Suresi’nin 59. âyetinde, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in mualla zevcelerine de “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar” emri bildirilmiş; Sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve -Hanefi Mezhebi’nde yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmiştir.

Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’an-ı Kerim’le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- Sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Haddizatında, dinin her emri Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat gösterilmiş, başta Ashab-ı Kiram ve Tabiîn olmak üzere, asırlar boyu mü’minlerce tatbik edilerek iyice yerleşmiştir. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de “namaz” emredilmiştir; fakat, şartları, rükunları ve sünnetleriyle bir bütün olarak tarif edilmemiştir. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah Rasûlü, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-yi diniyle amel ettiği gibi, önceleri kendi firaseti ile bilebildiği şekliyle namaz kılmış; daha sonra hiçbir rüknünde, şartında, hatta hudû, huşû ve huzurunda herhangi bir kusura meydan vermemek için, Cibril-i Emin’in imamlığına tabi olmuş ve namazın Allah nezdindeki mahiyet-i nefsü’l-emriyesi ne ise, işte o şekilde bu önemli ibadeti tesbit etmiştir. Cibril Aleyhisselam kendi mahiyetinin vüs’atiyle, Peygamber Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde namazı kıldırmış; bir keresinde vaktin evvelinde, diğerinde de sonunda kıldırmak suretiyle vakitleri de dahil namazın her hususunu açıkça göstermiştir.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, hayatı boyunca, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve Cebrail Aleyhisselam’ın gösterdiği şekilde namaz kılmıştır. Namazın farz kılınmasından sonra, Ashab-ı Kiram efendilerimiz de on sene kadar O’nun arkasında namaza durmuş; O’na tabi olmuş, namazla alâkalı her meseleyi bizzat O’nda görüp O’ndan öğrenmiş ve sonraki nesillere de aynıyla öğretmişlerdir.

Ezcümle, Rifâa İbnu Râfi’ (radıyallâhu anh) diyor ki: Biz mescidde iken bedevî kılıklı bir adam çıkageldi. Namaza durup, hafif bir şekilde (aceleyle) namaz kıldı. Akabinde Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selam verdi. Efendimiz onun selamını aldıktan sonra, “Git namaz kıl, sen namaz kılmadın!” buyurdu. Adam döndü (tekrar) namaz kılıp geldi, Rasûlullah’a selam verdi. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz onun selamına mukabele etti ve “Dön namaz kıl, zîra sen namaz kılmadın!” dedi. Adam bu şekilde iki veya üç sefer aynı şeyi yaptı, her seferinde Rasûl-ü Ekrem, “Dön namaz kıl, zîra sen namaz kılmadın!” dedi. Halk korktu ve namazı hafif kılan kimsenin namaz kılmamış sayılması herkese pek ağır geldi. Adam sonuncu sefer, “Ben bir insanım isabet de ederim, hata da yaparım. Bana (hatamı) göster, doğruyu öğret!” dedi. Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Namaz için kalkınca, önce Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al. Sonra tekbir getirerek namaza dur. Kur’ân’dan bir miktar okuyarak kıraatini tamamla ve rükuya git. Rükû halinde itmi’nâna er (âzâların rükûda mûtedil halde bir müddet dursun). Sonra kalk ve kıyam halinde itidâle er; akabinde secdeye git ve secdede itminana er; sonra otur ve bir müddet oturuş vaziyetinde dur, ikinci secdeni tamamladıktan sonra kalk… İşte bu söylenenleri yaparsan namazını mükemmel (kılmış olursun). (Bundan bir şey) eksik bırakırsan namazını eksilttin demektir.”

Görüleceği üzere, Allah Rasûlü, “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor; tek kişi de söz konusu olsa, ona namazını talim ediyor. O günden bu yana da, namaz Rasûl-ü Ekrem’in tatbik buyurduğu keyfiyette ikame ediliyor. Bu konuda hiç inkıta olmamış. Belli dönemlerde bazı ülkelerde namazı terk edenler çıkmış, bir devirde ezan yasaklanmış; kimi zaman mescitler kapatılmış, onların yerine depo, hapishane, hatta ahır yapılmış. Fakat, o türlü devirlerde bile namaz bütün bütün terkedilmemiş, onun hiçbir rüknü unutulmamış. O, Asr-ı Saadetten günümüze kadar aslî suretiyle hep uygulana gelmiş.

Evet, o günden bugüne mü’minler Peygamber Efendimiz’in talim buyurduğu üzere namazı ikame etmeye çalışıyorlar. Hal böyleyken, bir kimse kalkıp yoga ve meditasyon türü hareketler yapmak suretiyle namaz kıldığını söylese herkes gülüp geçer ona. Çünkü, artık namaz bellidir; uygulana uygulana günümüze kadar gelmiştir.

Nitekim, bütün dini emirler için aynı husus söz konusudur. Kur’an bir meseleyi emir buyurmuş; Allah Rasûlü de onu hem tebliğ hem de temsil etmiştir. Yapılması gerekenleri bizzat kendisi göstererek öğretmiştir. Oruç, zekat ve hacca ait meseleler de o dönemde emredilmiş, uygulanmış ve sonraki devirlerde de aynıyla tatbik edilegelmiştir.

İşte, tesettür mevzuu da, daha Asr-ı saadette vuzuha kavuşturulmuş, Rasul-ü Ekrem’in rehberliğinde Ezvâc-ı Tahirât ve hanım sahabilerce tatbik edilmiştir. O dönemdeki dinin özüne bağlı uygulama nesilden nesile geçerek asırlarca devam etmiştir/etmektedir. Bundan bin küsur sene evvel yazılan bir tefsire bakılsa, “Devr-i risalet penahide meselenin şekli şöyleydi!” denildiği görülecektir. Yüz yıllar boyunca ortaya konan eserler, bu meselenin esasları üzerinde de durmak suretiyle ilk günden bu yana devam edegelen uygulamanın hiç inkıtaya uğramadığına delil teşkil etmektedir. Bazı dönemlerde, bir kısım bölgelerde meselenin nüansları göze çarpmaktadır; başörtüsünün nasıl olması gerektiği, omuzların nasıl örtüleceği, yüzün açık olup olmayacağı… gibi mevzularda farklılıklar görülmüştür. Köy ya da kent hayatı açısından başörtüsünün şekliyle uğraşanlar olmuştur: Tarlada daha rahat çalışma, sıkılmama, güneşten korunma… gibi hususlar göz önünde bulundurularak bazen farklı örtüler kullanılmıştır. Fakat, başın kapanmasının gerekliliği mevzuunda dünden bugüne hiçbir farklı mütâlaa ortaya konulmamıştır; müfessirler, muhaddisler ve fakihler arasında tesettürün esasıyla alâkalı farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.

M. Fethullah Gülen

Kürtaj yaptıran kimse ne yapmalıdır?

Açıklama: Benim bir yakınım yaklaşık 10–15 yıl önce kürtajla iki çocuğunu aldırmış. Şimdi çok pişman çok tövbe ediyor ama yine de rahat edemiyor. Tövbeden başka yapacağı bir şey var mıdır?

Evet, bu kişi dinimizce yasaklanan bir günahı işlemiş. Ancak şu an itibariyle bu yapılan işten dolayı yapılması gereken tövbe ve istiğfardır. Çünkü Allahu Teâlâ şirk dışında bütün günahları bağışlayacağını söylüyor. Ve yine bizlere Rahmetinden ümidimizi kesmememizi, çünkü rahmetinin çok geniş olduğunu söylüyor. Aslında bu kimsenin içinde duyduğu bu pişmanlık ve üzüntü bile bir manada onun için tövbedir. Çünkü Efendimiz “Tövbe pişmanlıktır” diyerek tövbede en önemli unsurun pişmanlık olduğunu ifade ediyor.

Diğer yandan bu günahından dolayı hayır hasenatta bulunabilir. Bizim mezhebimizde çocuk düşürmekten dolayı kefaret ödeme zorunluluğu yoktur. Ancak diğer mezhep imamlarından bazıları, çocuk düşüren veya buna sebep olan kimsenin kefaret borcu ödemesi gerektiğini söylemişlerdir. Kefaret de, eğer maddi imkânı elveriyorsa, altmış fakiri bir gün sabah akşam veya bir fakiri altmış gün sabah akşam doyurma, ya da bu miktar bir parayı fakirlere tasadduk etme suretiyle olur. Maddi imkânı müsait olmayan ise, aralıksız altmış gün oruç tutar. Söylediğimiz gibi bu bir mecburiyet olmasa da, uygulanabilir.

Müslüman bir kimse, neden evli olmadığı karşı cins kişilerle beraber bir arada bulunamıyor?

İslâm, yalnızca ortaya çıkan müşküllere çözümler getiren bir inanç ve hukuk sistemi değil, aynı zamanda getirdiği kurallarla öncelikle problemlerin ortaya çıkmasını önleyen bir dindir. İslam’ın bu özelliği kadın-erkek ilişkileri alanında da kendini gösterir. Bundan dolayı da, İslâm toplumlarında, diğer toplumların başına musallat olan birçok problem ve hastalık görülmemiştir.

İslâm, toplumun çürümesine neden olan başlıca amillerden birisi olarak kadın-erkek arasındaki gayr-i meşrû ilişkiyi görür ve bunu yasaklar. Fakat asıl önemlisi İslam dininin bu tür fiillere götürecek bütün yolları kapatması ve gayr-i meşru ilişkilerin oluşmasını önleyici tedbirler almasıdır. Bu tedbirlerin başında da, karşı cinsteki birbirine yabancı kişilerin, kimsenin olmadığı yalnız bir yerde baş başa kalmalarını yasaklaması gelir. Hz. Peygamber (s.a.s), böyle bir durumun doğuracağı tehlikeli sonuçlara dikkat çekmek üzere, “Çünkü -bu takdirde bu kişilerin üçüncüleri şeytandır” buyurmuştur. (Müsned, 1/227, 3/339)  Yani İslam fitneye sebep olabilecek hal ve davranışları menetmiştir. Bunun için de kadınların giyim kuşamlarında belli ölçüler getirmiş, gereksiz yere yabancı kadın ve erkeklerin yalnız kalmalarını yasaklamış, her iki cinsten de bakışlarını haramdan korumalarını istemiş ve kadın-erkek ilişkilerini belli prensiplerle sınırlamıştır. Asında bütün bunların altında ailenin korunması, toplum huzurunun sağlanması ve ister kadın ister erkek olsun fertlerin bir kısım zararlı zanlardan uzak tutulması yatmaktadır. Kur’an-ı Kerim zinayı yasakladığı ayette, “zinaya yaklaşmayın”  buyurarak saydığımız bütün bu tedbirlere işarette bulunmuştur. “Sakın zinaya yaklaşmayın; Çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.” (İsra Suresi, 17/3)

Bunun yanında İslam’a göre, yabancı bir erkekle muhatap olma durumunda kalan bir kadın, edep, ciddilik, ağır başlılık ve utanma hasletlerini koruyarak görüşmeli ya da konuşmalıdır. Konuşmasıyla, edasıyla, hal ve hareketleriyle fitneye sebep olmamalıdır. Giyim ve kuşamı İslam’ın emirleri çerçevesinde olmalıdır.

İslam kadın ve erkeği gayri meşru sayılacak davranışlardan men ederken onlara bu noktadaki ihtiyaçlarını giderecekleri evlilik yolunu açmıştır. Aslında helal daire insanın ihtiyaçlarını karşılamaya yetecektir. Harama ihtiyaç bırakmayacak kadar geniştir.

Bir erkeğin bir bayanla aynı ortamda yalnız bulunmaları halveti gerektirir mi?

Açıklama: Bir erkeğin yengesi ile (veya üniversitede bir bayanla) aynı ortamda yalnız bulunmaları halveti gerektirir mi?

Peygamber Efendimiz (s.a.s) farklı hadis-i şeriflerinde birbirine yabancı olan yani evlenmelerinde bir engel bulunmayan kadınla erkeğin yanlarında üçüncü bir kişi olmadan baş başa kalmalarını yasaklamıştır. Mesela bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Hiç bir erkek yabancı bir kadınla, yalnız baş başa kalmasın ve hiç bir kadın da mahremi olmaksızın yolculuğa çıkmasın.” Buna göre bir erkek veya kadının karşı cins birisiyle yalnız kalması haramdır. Yengeyle yalnız kalmak da aynı hükme tabiidir. Zira yenge kendisiyle evlenilmesi haram olan yakın akrabadan değildir. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz baldız, yenge gibi evlilik yoluyla oluşan akrabalarla yalnız kalmanın daha tehlikeli olduğuna dikkat çekmiştir. Baldızıyla yalnız kalmasının hükmünü soran bir sahabeye bunun ölüm gibi tehlikeli olduğunu ifade etmiştir.

Üniversitedeki bir bayan da yabancı olması itibariyle kendisiyle yalnız kalmamızın caiz olmadığı bir kişidir. Ancak yanımızda üçüncü bir kişi olursa halvet olmaz.

Bununla birlikte halvet olmasa da kadınlı erkekli karışık halde bulunmak da (ihtilat) caiz değildir. Çünkü bu tür ortamlar fitne doğurur. Taraflar kalb ve hayallerine hâkim olamayabilirler. Neticesi itibariyle günahlara yol açılabilir. Bu açıdan bir erkek kadınlarla olan münasebetlerinde son derece hassas olmalı ve önemli bir zaruret ve maslahat olmaksızın onlarla yüz göz olmaktan kaçınmalıdır. Şu adrese de müracaatınızı tavsiye ederiz:

Erkeğin Yabancı Kadınla Başbaşa Kalması

 

Kadın erkek diyaloğunda ölçü ne olmalıdır?

Soru: Dinimizin kadınlarla erkeklerin diyalogları ile ilgili getirdiği ölçüler çok dar kapsamlı mı yoksa bize mi böyle öğretiliyor. Mesela Peygamber Efendimiz’in kadınlarla çok rahatlıkla konuştuğunu görüyoruz. Sonra evliliklerde ve boşanmalarda çok rahat davranıldığına şahit oluyoruz. Bunları nasıl anlamak lazım?

Cevap: Dinimizde kadın erkek ilişkileri, tabiidir, fıtridir. Hem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hem de sahabe efendilerimizin kadınlarla konuşması, bu fıtrilik içerisinde gelişmiştir. Fakat iki cins arasında günah işlemek her zaman söz konusu olduğundan dolayı ciddi tedbirler konulmuştur. Konuşmada, iş yapmada, davranışlarda, giyinmede ölçüler getirilmiştir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabe efendilerimizin kadınlarla konuşması fıtri olmanın yanında hep bu ölçüler içerisinde gerçekleşmiştir. Mesela Efendimiz aleyhissalatü vesselam, kadınlara sohbet edeceği zaman yanında Bilal Habeşi’yi de götürmüştür. Esma validemiz, yanına girdiğinde Efendimiz bu baldızına arkasını dönmüş ve tesettürün ölçülerini beyan etmiştir. Kadınlarla konuşma konusunda Kur’an’da da belli ölçüler belirtilmiştir.

Dinimizin koyduğu ölçülere göre yaşanıldığında ne erkek ne de kadın, kendisi hakkında zulmedildiğini, haksızlık yapıldığını vs. düşünmez, düşünmemişler de. Kadın erkek ilişkilerinin belli ölçülere göre düzenlendiği İslam âlemiyle, alabildiğine serbest bırakıldığı batı ve doğu toplumlarındaki hali hazırdaki durum, tam manasıyla yaşanmamasın rağmen dinimizin koyduğu ölçülerin ne kadar yerinde ve güzel olduğunu göstermektedir.

İslam’da katı bir anlayış yoktur, fakat tedbirli olma esası konulmuştur. Mesela yabancı (mahrem olmayan) bir kadınla yabancı bir erkek konuşabilir fakat şehevani olmamak, yalnız kalmamak, birbirine dokunmamak şartıyla ve ihtiyaç ölçüsünde konuşabilirler.

Bazı hususlar sadece Efendimize has olabilir. Bazı konularda kadınların yaşlılığı hükme sebep olabilir. Bazı durumlarda “fitneye sebep olmama” prensibi öne çıkabilir. Mesela Lübabe, Efendimizin Amcası Hazreti Abbas’ın hanımıdır, Hazreti Abbas’ın bütün çocuklarının annesidir ve aynı zamanda Meymûne validemizin kız kardeşi yani Efendimizin baldızıdır.. Muhtemelen yaşı ileriydi ve Efendimiz, ona başını taraması için müsaade ediyordu.  Bütün bunları tek tek bilmek ve hükmünü ifade etmek zordur. Bu zor işi Sahabe ve sonraki âlimlerimiz üstlerine almışlar ve bize işin özünü vermişlerdir. Öyleyse onlara itimad etmek lazım.

Evliliklerle boşanmalar, genel hükümler belli olmakla beraber, uygulamaların teferruatında örfe, toplumun yapısına göre değişmeler olabilir. Mesela bazı illerimizde birden fazla evlilik yaygındır. Bu dinen caizdir. Ancak bazı bölgelerimizde hoş karşılanmaz. Öyleyse denebilir ki, bazı yerlerde birden fazla evlilik, toplumla ters düşme, hatta onunla çatışma manasına geleceğinden, ailede ve dini hayatta çatlamalara sebebiyet vereceğinden dolayı örfen caiz değildir. Sahabe dönemindeki evlilik ve boşanmaları böyle örfi olarak düşünmeli ve o büyük zatlar hakkında suizanna girmemeli.

Bu ve benzer konular için sitemizde “Haremlik Selamlık” , “kadın erkek diyalogları” “ kadın erkek münasebetleri” gibi kelimelerden arama yapabilirsiniz..

Kadın adet halinde Kuran okuyabilir mi?

Cünüp olan kişinin veya âdetli kadının لَا يَمَسُّهُۤ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.”[1] âyeti mucibince Kur’ân’a dokunmaları câiz olmadığı gibi onu ezberden okumaları da câiz değildir çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): لَا يَقْرَأُ الْجُنُبُ وَلَا الْحَائِضُ شَيْئًا مِنَ الْقُرْاٰنِ “Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.”[2] buyurmuştur. Ancak bu durumdaki kimselerin Kur’ân dinlemelerinde, Kur’ân’a bakmalarında ve âyetlerin manalarını düşünmelerinde bir mahzur yoktur.

Dokunma konusunda Kur’ân’ın yazılı kısmı, yapraklarının boş bulunan beyaz kısmı ve Mushafa bitişik olan cildi eşittir. Bu hüküm sadece Kur’ân-ı Kerîm’e aittir. Tabloda, parada, duvarda, tefsir ve hadis kitaplarında ise dokunmanın haram olduğu yer sadece Kur’ân âyetinin yazılı olduğu yerdir, bunun dışındaki yerlere dokunmak haram değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’e, ondan ayrı bir şeyle, mesela ona bitiştirilmemiş bir ciltle ya da elbisenin yeniyle dokunmak câizdir. Ancak elbisenin yeniyle dokunmanın mekruh olduğunu söyleyenler de vardır çünkü Kur’ân’a bitişik cilt ondan sayıldığı gibi insanın üzerindeki elbisesi de kendisinden sayılır, demişlerdir.


[1] Vâkıa Sûresi, 56/79.

[2] Tirmizî, tahâret 98.

Kuran öğreticiliği yapan bir kadın adet halinde nasıl davranır?

Kur’ân kursu öğretmenliği yapan bir kadın âdet hâlinde şayet kendisine yardım edecek kimse varsa düzeni muhafaza etmek için kursa devam eder ve öğretim işini yardımcıya bırakır. Yardımcı yoksa Hanefî ulemasından İmam Kerhî ile İmam Tahavî’nin fetvasına göre öğretimini devam ettirecektir. İmam Kerhî: Öğretmen olan kadın âdet hâlinde, kelimelerin arasını ayırarak kelime kelime; İmam Tahavî ise yarımşar âyet söylemekle öğretim yapmasında beis yoktur, demektedir.[1] Ancak temizlik günlerinde cünüp olan kadın hoca, bu fetvanın dışında tutulmuştur. O, kelime kelime de olsa Kur’ân öğretemez.

[1] İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, 2/56.

Adetli kadın Kur’an okuyabilir mi?

Âdetli ve lohusa olan kadının, Kur’ân-ı Kerîm’den, bir âyetten az da olsa, okumaları haramdır çünkü Hz. Peygamberimiz:

لَا يَقْرَأُ الْجُنُبُ وَالْحَائِضُ شَيْئًا مِنَ الْقُرْاٰنِ

“Âdetli kadın da cünüb de Kur’ân’dan bir şey okumasın.” buyurmuşlardır.[1]

Bu, Kur’ân-ı Kerîm’i, Kur’ân=Mushaf olarak okuma hâlindeki hükümdür. Ancak içinde dua ve zikir geçen âyet ve sureleri dua, senâ ve zikir kastıyla okumak câizdir.[2] Misal verecek olursak:

رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ رَبَّنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

رَبَّنَاۤ اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

gibi dualarla, فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ âyetindeki لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ kelime-i tayyibesi zikir olarak okunabilir, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ mübarek sözü tekrarlanabilir hatta sırf dua ve zikir kastıyla Âyete’l-Kürsi, Fatiha, İhlâs, Felâk, Nâs gibi âyet ve sureler de okunabilir. Bu konuda büyüklerin okuya okuya dualaştırdıkları ve zikir hâline getirdikleri âyet ve sureleri de dâhil edebiliriz. Cevşen ve Kulûbu’d-Dâria’yı da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Bu iki dua kitabı, âdet günlerinde dua ve zikir kastıyla okunabilir.

Âdetli ya da lohusa ve hatta cünüp olan birisi Kur’ân öğreticisi ise her iki kelimeden birini atlamak suretiyle kesik kesik okur ve öğretir. Bazılarına göre âyetin yarısını öğretir keser sonra diğer âyetin yarısını öğretir ve böylece devam eder. Bu durumdaki bir kadının Kur’ân-ı Kerîm’i, kelime aralarını ayırmak suretiyle, harf harf ya da kelime kelime heceleyerek okumasında sakınca yoktur, bu mekruh değildir.

Âdetlinin ve lohusanın Tevrat’ı, İncil’i ve Zebur’u okuması da mekruhtur çünkü bunlar da aslında Allah’ın sözü idiler. İnsanlar bunları sonradan bozdu, ancak içlerinde asıllarından bazı parçaların bulunması muhtemeldir.[3]

Âdetli, lohusa veya cünüp bir kimsenin sadece ağzını yıkaması Kur’ân okumayı helâl kılmadığı gibi sadece ellerini yıkaması da Kur’ân’a dokunmayı helâl kılmaz.


[1] Tirmizî, tahâret 98, 111; Nesâî, tahâret 170; İbn Mâce, tahâret 105.

[2] Aliyyü’l-kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye,

[3] el-Fetâvâ’l-Hindiye, 1/38.

Adetli kadın Kur’an’a dokunabilir mi?

Cünüp, âdetli ve lohusalının tam bir âyetin yazılı olduğu kâğıt, levha, para vb. bir şeye dokunması haramdır. Eğer âyet tam değilse yazılı olduğu nesneye bu haldeki kimselerin dokunmalarında bir kerahet yoktur. Ancak bir âyetten az da olsa dokunamaz, diyenler de vardır. Bunlara göre âyetin bir kısmının; mesela bir parada ya da bir tabloda olması hâlinde de durum aynıdır. Dokunmama tedbire en muvafık olanıdır.

Cünüp, âdetli ve lohusalı, abdest organları dışındaki bir organla Kur’ân’a dokunmaları hâlinde de en sağlam görüşe göre yine haram işlemiş olurlar.

Bu haldeki kimselerin, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Arapça gramer gibi dinî kitaplardaki âyetlerin yazılı olduğu kısımlara dokunmaları da haramdır. Ancak İmam-ı A’zam’a göre hem gramer kitaplarına hem de Hadis ve Fıkıh kitaplarına dokunmak, bu ilimleri öğrenmekte olanlar için haram değildir. Öyleyse mecbur olmadıkça bu kitaplara dokunmamak, dokunmak zorunda kalındığında da âyetlerin olduğu kısımlara temas etmeden kullanmak daha uygundur.

Yine bu kimselerin Kur’ân-ı Kerîm’e, ondan ayrı bir şeyle, mesela ona bitişik olmayan bir cilt, bir bez ya da elbisenin yeniyle dokunmaları, âlimlerin çoğunluğuna göre câizdir. Ancak elbisenin yeniyle dokunmayı tahrimen mekruh gören âlimlerimiz de vardır ki bu daha tedbirli bir davranıştır.[1] Öyleyse tedbire en uygun olanı tercih etmek gerekir.

Dokunma konusunda Kur’ân’ın yazılı kısmı ile yapraklarının boş bulunan beyaz kısmı ve Mushaf’a bitişik olan cildi eşittir. Bu hüküm sadece Kur’ân-ı Kerîm’e aittir. Tabloda, parada, duvarda, tefsir ve hadis kitaplarında ise dokunmanın haram olduğu yer sadece Kur’ân âyetinin yazılı olduğu yerdir, bunun dışındaki yerlere dokunmak haram değildir.

Âdetli ve lohusa olan bir kadının Kur’ân-ı Kerîm’i veya içinde Kur’ân âyetleri bulunan bir metni yazması caiz değildir. Okumadan yazacak olsa dahi hüküm böyledir. Ancak okumadan yazabileceğini söyleyenler de vardır çünkü kalem Kur’ân’dan ayrı bir alettir, nasıl Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden ayrı bir şeyle tutulabiliyorsa, bu durumdaki kalemle de yazılabilir, demişlerdir ki bunun kıyasa daha uygun olduğu söylenmiştir. Yeter ki eliyle dokunmuş olmasın.

Küçük çocuklara, abdestleri olmasa bile, Kur’ân-ı Kerîm’i vermekte bir sakınca yoktur. Ancak haramı helâli anlayabilen, iyiyi kötüden ayırt edebilen 7-8 yaşındaki mümeyyiz çocuklara, Kur’ân-ı Kerîm’e ta’zimi, yani saygıyı öğretmek için abdest aldırmak güzel bir davranıştır.


[1] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/294.

Adetli kadın Kur’an meali okuyabilir mi?

Kur’ân-ı Kerîm’de: لَا يَمَسُّهُۤ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.”[1]buyrulmaktadır. Bu âyet-i kerîmeye göre Kur’ân’a abdestsiz dokunmak câiz değildir. Burada Kur’ân denince, iki kapak arasında yazılı bulunan, Allah tarafından Cebrail (aleyhisselam) aracılığıyla Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyedilmiş Arapça metin anlaşılır.

Kur’ân’ın lafızlarının, başka bir dildeki harflerle yazılmış hâlini okumanın da aynen Kur’ân okumak gibi caiz olmadığı bildirilmiştir. Mesela Türkçe harflerle Kur’ân lafızları aynen yazılsa, bu kitap da Mushaf hükmünde olduğundan gusülsüz olarak onu okumak veya abdestsiz olarak ona dokunmak caiz görülmemiştir. Ancak Kur’ân’ın manasını ele alan ve onu tefsir eden kitaplara dokunma ve onları okuma konusu bunun dışındadır zira bu kitaplar bir Mushaf değildir. Mushaf olmadığı için de âyet metinlerine dokunmadan kitaba temas edilebilir ve gözle okunabilir. Bununla beraber, âyetlerin diğer metinlerden daha fazla olması durumunda o tefsir kitabına dokunmayı mekruh görenler de olmuştur.

Kur’ân’ın Arapça metnini almadan sadece meal olarak basılan kitaplarda ise yukarıda sakıncalar söz konusu değildir. Evet, meallerde Arapça Kur’ân metni olmadığı gibi Kur’ân lafızlarının Türkçe harflerle yazılmış hâli de yoktur. Dolayısıyla sadece meal yazan kitapları alıp okumada, hayız ve lohusalık dönemindeki kadınlar için bir mahzur söz konusu değildir.[2]

Ancak meal konusundaki genel bir düşüncemizi burada aktarmadan geçmek istemiyoruz: Arapça bilmeyen insanların meal okuması tavsiye edilmemektedir zira mealler, Kur’ân’ın manasını tam yansıtmamaktadır. Hele bir de Arapça dil kurallarına, İslâm ilimlerine, usûl kaidelerine vâkıf olmadan yazılmışlarsa Kur’ân’ı anlama bir tarafa Kur’ân hakkında şüphe uyarmaya bile sebep olabilirler. Hatta bu gibi mealleri okuyarak dinden uzaklaşanlar bile olmuştur. Bu yüzden meal yerine tefsir okunması, meal okunacaksa bile en azından açıklamalı küçük bir tefsir sayılabilecek meallerin seçilmesi daha isabetli bir tercih olacaktır.


[1] Vâkıa Sûresi, 56/79.

[2] Bütün bu değerlendirmeler ve kaynakları için bkz: Mevsûatü’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 38/9, 34/182, 17/127.

İslam’ın Emrettiği Kesin Bir Giyim Şekli Var mıdır?

İslâm, belli bir giyimi ve kıyafeti emretmez. Mensuplarını belli bir şeklin içine girmeye zorlamaz. Zira, giyim mevsimine göre değiştiği gibi, muhitine göre de değişebilir. Meselâ, yazın sıcak günlerinde beyaz ve bol elbise giyilmesi sıhhî olurken, kışın soğuk günlerinde de biraz dar ve boyalı elbise giymek maslahata uygun olur. Nitekim serin havanın hâkim olduğu memleketimizdeki giyimle, sıcak havanın hiç eksilmediği Arabistan ve Afrika’daki giyim de aynı olması makul olmaz. Demek ki, giyimde yaşanan iklimin icabı esastır. Ancak burada İslâm’ın emrettiği bir husus hatırdan çıkarılmamalıdır. Hangi renk, moda ve biçimde giyilirse giyilsin, elbise erkekte ve kadında avret yerini mutlaka örtecek, bakanları tahrik edecek şekilde darlık ve kısalıktan kesinlikle azade olacaktır. Avret, kadında (el yüz hariç) bedenin tümüdür. Erkekte ise diz kapakla göbek arasıdır.

Bütün Müslümanların giyiminde bu vasıf bulunacak, avret yerini mutlaka örtecektir. Bu tesettürü temin eden bütün giyimleri İslâmiyet kabul eder, Müslümanın giyimine aykırı bir kıyafet olarak görmez. Mirkatü’l-Mefâtih’te Peygamberimizin bir Rum cübbesi giymiş olduğu kayıtlıdır. Demek ki, tesettüre ve sıhhata uygun bulunan giyim gayr-i müslim yapısı da olsa giyilebilmektedir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz ” bu Rum cübbesidir, giymem” buyurmamışlardır. Osmanlı Müslümanları alta şalvar giyip, üste de cübbe örtünmüştür. Pantolona nispetle şalvar daha sıhhî ve rahat olduğu gibi, pardesüye nispetle de cübbe daha rahat ve kolay giyilmektedir. Nitekim Osmanlı hanımı normal giyiminin üzerine çarşaf örttüğü gibi, eline eldiven takan da olmuş, kendini bunların içinde daha rahat ve emniyette kabul etmiştir. Bütün bunlar, şahsın rahatı, huzuru ve ilâhî emir olan tesettürün gereği olarak düşünülmüştür. Aynı tesettürü temin eden benzeri genişlik ve uzunluktaki giyimleri de makul görmek yanlış olmasa gerektir. Anlaşılan odur ki, tesettürü tam temin etmeyen dar ve kısa giyimlerin hiçbiri İslâmî olmadığı gibi, sıhhî de değildir.

Ahmet Şahin

Kadınlar Ay Hâlinde İken Nelere Dikkat Etmeli?

Ay hâlindeki kadınların nefesleri bazan keskin şekilde kokar, terleri acı bir hava neşreder. Hattâ bu halde iken öyle şiddetli te’sir meydana gelebilir ki, kadının dokunduğu saksıdaki çiçekler bile kurur, el sürdüğü mayanın üremesi durur, sirke ve konserveler bozulur, sıhhatli durumlarını kaybedebilirler.

Bunu bilen anlayışlı hanımlar kendilerini mümkün olduğu kadar bu gibi şeylerden uzak tutarlar, beden temizliğine son derece dikkat ederek etrafı rahatsız edici hâllerini önlemeye çalışırlar. Bu halde iken kadının yatağını ayırmak, onu bir köşeye itip, âdeta aşağılık duygusuna atmak yerinde bir hareket olmaz. Yahudiler ay hâlindeki kadınların yataklarını ayırıp onları bir nev’i tecrid ederlerdi. İslâmiyet onların bu hâllerini zemmetmiş, bu hâlin kadının sıhhî bakımdan rahata kavuşmasına sebeb olduğu için hakkında hayırlı olduğu, meydana gelen rahatsız edici durumdan dolayı onun sorumlu tutulamayacağını beyân etmiştir.

Ahmet Şahin

Kadının Sebep Olduğu Fitne Nedir? Nasıl Olur?

Bilindiği üzere fitne; imtihan, bela, musibet, ahlaki bozulma.. gibi birçok manalara gelmektedir. Bu manada fitne, yani bozulma hem erkek hem de kadınlarda görülmektedir. Bu anlayış içinde maneviyat büyüklerinin dualarına baktığımızda, bütün fitnelerden birer defa Allah’a sığındıkları halde (kadın fitnesinden) üçer defa sığınma ihtiyacı duyduklarını görmekteyiz. Büyükler dualarında tekrar ederek diyorlar ki:

– Min fitnetinnisa, min belainnisa, min şerrinnisa!.. Kadın fitnesinden, kadın belasından, kadın şerrinden sana sığınırız Rabb’imiz!

Demek ki erkeklerden kadınlar için fitne olanlar olduğu gibi; kadınlardan da erkekler için fitne unsuru olanlar vardır. Şu kadar var ki, kadın fitnesi erkek fitnesinden çok daha büyük ve zararlı fitne olsa gerektir. Bunu bir hadisinde Efendimiz şöyle haber vermektedir:”Benden sonra erkekler için (kadın fitnesinden) daha zararlı bir fitne olmayacaktır!”

Evet, müstehcenliğe âlet edilen kadın fitnesinden daha büyük ve zararlı bir fitne olmayacaktır. Bütün fitneler bir yana, müstehcen kadın fitnesi bir yana. Özellikle maneviyatı zayıf gençler için…

Çünkü kadın fitnesi, öyle bir fitnedir ki, o kendini sadece teşhir eder. Sana fiilen ısrarda bulunmaz. Onun ısrarı, zorlaması, senin içindeki duygularını tahrikle olur. Seni nefsinle, şeytanınla baş başa bırakır. Azdırdığı nefis ve şeytanın sana öylesine musallat olur ki, o geçip gider; ama sen kendini kurtaramazsın, galeyana getirdiği hislerin seni otomobil çarpmışa döndürür, ne yaptığını bilemez hale gelirsin… Bir de kendine geldiğinde bakarsın ki, ömür boyu pişman olacağın yanlışı yapmış, hayat boyu utancını hissedeceğin hatayı işlemişsin!..

Fitnenin insan iradesini elinden alırcasına dehşetli tesirinden dolayıdır ki, Allah Resulü Efendimiz (sav) Hazretleri, her türlü kötülük karşısında sabretmiş; ancak fitneyle insanların aile bağını çözüp ebedi hayatlarını tehlikeye düşürenlere karşı bedduadan çekinmemiş de buyurmuş ki:”Fitne uykudadır. Uyandırana Allah lanet etsin!”

Gerçekten de insanın içindeki yalnız nikahlısına karşı beslediği cinsel hisleri, başkalarına karşı uykudadır. Ne var ki, uykudaki bu hisleri uyandıran müstehcen tahrik ve teşhirler vardır.

Allah Resûlü Efendimiz işte bunlar için yapmaktadır bedduasını: “Fitne uykudadır. Uyandırana Allah lanet etsin!”İnsanların hem aile hayatlarına hem de ahiretlerine verdikleri zararın dehşeti bakımından böyle bir bedduaya layık görülmüşlerdir bu tahrik ve teşhirciler…

Konuyu şöyle bir temenni ile bağlayalım izin verirseniz: Peygamberler dünyaya getirmiş olan kadına, kanunlarla yasaklanmış tahrik ve teşhir fitnesi hiç yakışmıyor. Topluma da hiçbir fayda sağlamıyor. Aksine dünyaya getirdikleri peygamberlerin ahlakî değerlerini tahribe sebep oluyor. Keşke müstehcenliğe yönelenler de çıkmasa içlerinden de ‘cennet ayaklarının altında’ müjdesini alanlardan ayrılmayıp, bedduaya müstahak hale gelmeseler.

Ahmet Şahin

Kadının Spiral Takması, Kendini Kısırlaştırması Kiralık Anne Olması Caiz mi?

Bazı tıp bilginleri rahme konan spiral’in hamile kalmayı önlemeyeceğini, hamilelikten sonraki devrede etkili olacağını ileri sürmekteler. Buna göre spiral, hamileliği önlememekte, hamile kaldıktan sonraki safhada rahme tutunmuş olan nesnenin yaşamasını önlemektedir.

Ancak çoğunluk, spiralin hamile kalmayı önlediği yolunda görüş bildirdiklerinden, spiral, kullanılmasında mahzur olmayan bir doğum kontrol aracı olarak görülmektedir. Bunun yanında çeşitli haplar, ilaçlar, azil, kılıf gibi tedbirler de hamile kalmayı önleyen meşru yöntemler arasında zikredilmektedir. Bu sebeple gebe kalmayı önlemek için spiral kullanmakta, benzeri tedbirleri almakta dinî yasak olmadığı görüşü kuvvet kazanmaktadır.

Spiral’in etkisi ilgili uzmanlarca tartışılmış, üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Sonuç olarak: spiral’in aşılanmış yumurtayı imhadan ziyade, aşılanmayı (hamile kalmayı) engellediği bildirilmektedir. Bu bilgiye göre spiralin kullanılması caizdir!”

Kadının kendini kısırlaştırmasına gelince:

Buna caiz demek mümkün değildir. Hayvanı ihtiyaçtan dolayı kısırlaştırmak caiz görülmüşse de insanı kısırlaştırmayı düşünmek, yaratılışı değiştirmek manasına gelmektedir ki böyle bir noksanlaştırma, mükemmel olanı, kusurlu hale getirmek sayıldığından “Allah’ın yarattığını değiştirmeyin”emrine aykırı düşmektedir.

İslam insan yaratılışını değiştiren kısırlaştırma yöntemine izin vermez. Gerek kadın gerekse erkeği kısırlaştırıp ebedi olarak çocuk sahibi olamaz hale getirmeyi helal görmez. Olabilir ki, bugün çocuk sahibi olmayan eşler yarın şartlar değişir, çocuk sahibi olma ihtiyacıyla karşılaşabilirler. Bu imkanı tümüyle yok eden bir yönteme İslam meşru gözle bakmaz.

Kısırlaştırma ya da bunun tam aksi olan sun’i tohumlama, (başkasının spermini ya da yumurtasını alma olayı) ancak hayvanlarda caiz olabilir. Bir hayvandan alınan, başka bir hayvana aşılanabileceği gibi, hayvan ebedi olarak da kısırlaştırılabilir. Ama bu sadece hayvana yapılabilir, insana değil.”

Burada kiralık anne tutup rahmine yabancı erkek ve kadının oluşumlarını koymanın da caiz olmayacağını anlamak mümkündür. Çünkü rahmine yabancı sperm ya da başka kadının yumurtası konan kiralık anne, erkeğin nikahlısı değildir. Doğacak çocuğun nesebini de karıştırmaktadır. Bu açıdan bakınca karı kocanın oluşumunu, nikahlısı olan ikinci hanımın rahmine nakledilebileceği anlaşılmaktadır. Çünkü burada spermin nikahsız bir yabancıya nakli gibi bir haramlık söz konusu olmamaktadır.

İslam bir çocuğun sahih nesepli olması için aralarında geçerli evlilik bağı bulunan bir çiftten olmasını şart koşar. Nikahlısı olmayan erkeğin spermini alması caiz olmaz. Nitekim tüp bebekte de aralarında nikah bulunan çiftin oluşumları (yabancı bir kadında değil) müsait bir zeminde geliştirilir, sonra yine sahiplerine nakledilirse mahzur olmaz.”Sperm, yumurta, ve rahim kiralama, alma yöntemleri (arada nikah bulunması, nesebin karışmaması gibi) şartlara aykırı olduğundan caiz görülmemiştir.”

Ahmet Şahin

Flörtün Örfümüzdeki Yeri ve Hükmü Nedir?

Efendim, flört, Müslümanların icat ettiği bir kelime olmadığı gibi, ifade ettiği mana da Müslümanlarda hayat bulan bir olay değildir. Flörte kimler ne mana yüklerse yüklesin, İslam böylesine hissi bir konuda erkekle kadına sınırlar çizer ve Efendimiz’in meşhur ikazı iki tarafı da kesin ölçülerle korumaya alır, muhafaza eder.

Nedir Efendimiz’in kesin ve çok makul olan ikazı?

– Yabancı bir kadınla bir erkek iki ikiye, baş başa kalırlarsa üçüncüleri şeytandır!

Evet, birbirine yabancı iki karşı cinsin tenha bir yerde baş başa kalışları, iki ikiye bulunuşları, hislerin isyanına yaratılışta var olan duyguların ayaklanmasına vesile teşkil eder. Cinsi hislerin ayaklanması ve isyanından sonraki safhaları ise kimse kestiremez. Nerede başlar, nerelere kadar gider. Zaten toplum hayatındaki pişmanlıkların, hatta cinayetlerin ve kötülüklerin büyük çoğunluğunun bu ikaza kulak asmayıştan, aradaki sınırı aşıp taşmaktan kaynaklandığı da yaşanan günlük olaylarla sabittir.

– Bunun istisnası yok mu, her kadın, her erkek böyle mi?

–Elbette öyle bir iddiamız olmaz!

Elbette her kaidenin istisnası olur. Lakin istisnalar hep müstesna kalır, umumi hükmü değiştirmez. Bildiğim gerçek odur ki, kadın kendisini şaibe altına sokacak laubaliliklerden uzak kalmalı, kolay elde edilen, kolayca da terk edilen basit eğlence metaı haline gelmemelidir.

Bilindiği üzere kolay elde edilen şeyin kıymeti pek bilinmez, kolayca da terk edilmesinde mahzur düşünülmez.

Değerli şeyler ise hep zor elde edilir, böylece de kolayca terk edilmezler. Kadın değerlerin en yücesi, itibarı korunması lazım gelenlerin de en önde gelenidir. Kadının bir gün falanın yanında, öteki günü de filanın kolunda olması, bir başka gün ise kimin yanında olacağının bilinmez hale düşmesi, ona hayatı boyunca değersizlik yaşatır, itibarsızlığa mahkum eder. Bir değerli hayatı böylesine değersiz ve itibarsız hale düşüren şeye ise siz ister flört deyin isterse başka bir şey, ne savunulur ne de sonucu basite alınacak bir laubalilik olarak görülebilir.

Yine bir kudsi beyandan öğrenmekteyiz ki, sonu evliliğe varmayan gayrimeşru yakınlaşmalardan taraflar öylesine pişmanlık duyacak ki ahirette:

– Keşke ateş parçası tutsaydım da böyle sonuçlar verecek başlangıçlar yapmasaydım! diye feryat edeceklerdir.

Ama bunun faydası olmayacaktır. Çünkü ok yaydan çıkmış, kurşun hedefi vurmuş, tamiri mümkün olmayan tahribat vaki olmuştur.

Onun içindir ki dindar ailelerde kadın, kuracağı yuvada mutlu ve huzurlu olmak için geride şaibeli bir geçmiş bırakmamaya çok dikkat eder, vardığı yerde başına kakılacak bir sürü yanlışların sahibi olmama konusunda büyük titizlik gösterir. Bu dikkat ve titizliğinden dolayı da ömür boyu sevinç duyar, itibar sahibi olmanın mutluluğunu yaşar.

Kadını tertemiz mutlu bir ailenin kurucusu değil de, günlük zevklerin malzemesi haline getiren erkekler, yahut da kendilerini bu duruma düşürmüş kadınlar, elbette konuyu bizim gibi yorumlamayacak, hallerine uygun düşen hayatın savunucusu olacaklardır. Öylesine ne söyleyecek sözümüz, ne de verecek cevabımız olur.

– ‘Kendi düşen ağlamaz’dan başka!

Ahmet Şahin

Gençler Karşı Cinsle İletişim Problemlerini Nasıl Aşabilir?

Ergenlik çağında sıklıkla karşılaşılan problemler, karşı cinse yönelik iletişimle ilgili veya duygusal sorunlardır.

Yapılan araştırmalar, anne babanın gençle iletişiminin uygun şekilde olmasının bu sorunlarla başa çıkmayı kolaylaştırdığını göstermektedir. Karşı cinsle aşırı yakınlaşmalar da, aşırı çekingenlik de çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Ergenlik çağındaki gençlerde karşı cinsle ilgili sorunlarda kişilikle birlikte çevre, âdet ve gelenekler de etkili olup bu sorunlardan bazıları şunlardır: Karşı cinsten bir kişiyle gerektiği halde konuşamama. Konuşurken aşırı çekingenlik, terleme, yüz kızarması.

Karşı cinsten birine duygusal yakınlık duyma ve onun da ilgi gösterdiğini zannedip aşırı hayal kurma. Hayal ettiği gibi olmayınca hayal kırıklığına uğrama, gençlerin karşı cinsle flört edip geleceklerini olumsuz şekilde etkileyecek kontrolsüz davranışlarda bulunmaları.

İki Kelimeyi Bir Araya Getiremezler

Üniversitede okuyup arkadaşından ders notu bile isteyemeyen, arkadaşı dersle ilgili bir soru sorduğunda iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanan gençler çoktur. Çalışma hayatı karşı cinsle zaman zaman diyaloğu gerektirir. Fakat ölçüsüzlük bu diyaloğu zorlaştırmaktadır. Bunun tam tersi, henüz hayatı insanları tanıyamadan karşı cinsten bir kişiye aşırı bağlanan gençler çoğunluktadır. Gencin okulda veya dershanede öğretmenlerinden birine aşırı hayran olması ve bu duyguyu karıştırması da ergenlik çağında karşılaşılan problemlerdendir. Bu bazen karşı cinse, bazen de kendi cinsine olabilir. Bunda aile içi sorunlar ve model eksikliği etkili olmaktadır. Anne veya baba modelinin eksikliği, anne veya babaya aşırı bağımlı olmak ve benzeri eksiklikler; kişide duygusal yakınlık arama gibi nedenlerle gencin hayranlığı, duygusal yakınlıkla karıştırması olayı; tecrübeli bir öğretmenin ölçülü davranışlarıyla sorun haline dönüşmeyebilir. Fakat tecrübe eksikliği veya öğretmenin kendi sorunları olması geçici bir hayranlığın problem haline dönmesine yol açabilir. Böyle durumlarda aileden birinin gençle yakın ve sevecen iletişim içinde olması bu kritik dönemleri kolay aşmasına yardımcı olur.

Yine karşı cinsle çok fazla yakınlaşma, sık sık flört ettiği kişileri değiştirip yaşadıkları problemler sebebiyle derslerine konsantre olamama da bilhassa psikolojik problemleri olan gençlerde görülmektedir.

Ölçüyü Nasıl Sağlamalı?

Ergenlik dönemi, hayatın en fazla uyum gerektiren dönemlerindendir. Bununla beraber bu dönem her gençte zor geçmez. Küçük yaştan itibaren iyi bir aile eğitimi alan, kendine güvenen, zayıf ve kuvvetli yanlarını bilen insanları tanımaya çalışan gençler bu dönemin sosyal, duygusal, zihinsel ve biyolojik değişikliklerle birlikte ortaya çıkan sorunlarıyla daha kolay başa çıkabilmektedirler. Bu dönemde genç, ailesiyle ne kadar yakın ve duygusal iletişim içinde olursa o kadar karşı cinsle iletişimdeki risklere karşı hazırlıklı olup ölçülü davranır. Bu ölçü, bakışlar, mesafe, konuşulan konular, ses tonu gibi her yönde kendini gösterir. Karşı cinsle iletişimin sınırları dini ve ahlaki değerlerle belirlenmiştir. Bunun dışında içinde yaşanılan toplum normlarına karşı duyarlı olmak da sosyal uyumun şartlarındandır. Yine eş seçimi için uygun zamanı bilmek ve acele etmemek duygusal hazırlık açısından önemlidir. Kişinin kendisine zarar verecek davranışlarda bulunmaması esastır. Bu da aile içinde öğrenilir.

Farika Teymur Artır

Menopoza Giren Kadınlar da Hamileler Gibi İlgi Bekler mi?

Kadınların yaşam süreleri her geçen gün biraz daha uzuyor ve daha uzun süren bir hayatla birlikte ‘sağlıklı yaşlanma’ kavramı ortaya çıkıyor. Yani, günden güne eriyen hatta kırılan kemiklerle sızlanarak sürüp giden bir yaşlılık herkesi ürkütüyor. Türkiye’de menopoz ve osteoporoz hakkında kadınları bilinçlendirmeye yönelik gerek şahsen gerek kurucusu ve başkanı olduğu Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği aracılığıyla birçok etkinlik düzenleyen Prof. Dr. Erdoğan Ertüngealp, Lily İlaç’ın düzenlediği bir bilgilendirme toplantısında kadınlara sağlıklı yaşlanmanın ipuçlarını verdi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre, 2030 yılında 1 milyar 250 bin kadın 30 yaşın üstünde olacak. Bu da demek oluyor ki; Cahit Sıtkı’nın ünlü şiirindeki ‘Yaş otuz beş, yolun yarısıdır artık’ mısraı ‘Yaş elli…’ diye başlayacak. “Teknolojinin tüm çabası yaşam kalitesini artırmak. Menopozla birlikte kadınların yüzde 75’inde görülen ateş basması, sinirlilik, uykusuzluk, gerginlik, unutkanlık, ağlama nöbetleri 70’li yıllarda yaygınlaşmaya başlayan östrojen desteğiyle artık tedavi ediliyor.”diyen Prof. Dr. Ertüngealp, östrojen tedavisinin gizli risklerini önleyecek alternatif yöntemlere de sahip olduklarını söylüyor.

Yaşam Kalitenizi Artırın

Kadınların yaşam kalitelerini artırmak için sadece medikal yöntemleri değil nonmedikal (medikal olmayan) yöntemleri de kullanmaları gerektiğine inanan Prof. Dr. Ertüngealp şöyle diyor: “Anneannem 60 yaşına geldiğinde pencerenin önüne oturup örgü örüyordu; çünkü artık yaşlandığına ve işe yaramayacağına inanmıştı. Oysa şimdi bu yaştaki kadınlar başbakan ya da genel müdür olarak çalışabiliyorlar. Kadınların vücutlarında 35 yaşına kadar yapım fazla, yıkım az oluyor. 35 yaşına kadar kemik yapımı ne kadar üst düzeye getirilirse menopoz dönemindeki kırıklar o kadar az olacaktır.”Kadınlardan hem kendileri hem de çocukları için sağlıklı beslenmeyi alışkanlık haline getirmelerini isteyen Ertüngealp, çocukluk çağında kemik oluşumunun doruk noktasına çıkarılması gerektiğini söylüyor. Her gün düzenli olarak tükettiğiniz besinler arasında; süt, yoğurt, taze sebze ve meyve önemli bir yer tutuyorsa ve un, tuz, şeker üçlüsünden kaçıyorsanız endişelenmenize gerek yok. Ülkemizin doğal kaynaklar açısından çok zengin olduğunu; ancak bizim çok fazla yararlanamadığımızı söyleyen Prof. Dr. Ertüngealp, yazın haftada 3 gün, yirmişer dakika ön kolların ve diz altının güneşlendirilmesini tavsiye ediyor. Sigara içen kadın sayısının erkek sayısından daha fazla olduğunu söyleyen Ertüngealp, kadınların ‘Nasıl olsa ev işi yapıyorum, akşama kadar hareket ediyorum.’ diyerek egzersiz ve yürüyüşten kaçmasını da çok yanlış buluyor.

40 yaşın üstündeki her kadının kalsiyum desteği alması ve her sene mamografi çektirmesi gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Ertüngealp, menopoz tedavisine ise ortalama 47 yaşında başlanabileceğini ifade ediyor. Menopoz gören kadınların yüzde 10’unda ağır depresyona rastlandığını belirten Prof. Dr. Ertüngealp şöyle diyor: “Menopoza bir aile hastalığı olarak yaklaşılması gerekiyor. Kadın hem eşinden hem de çocuklarından diğer zamanlara göre daha fazla yardım, ilgi ve şefkat görmek ister. Eşi hamileyken onu el üstünde tutan erkek, menopoza giren kadının, bir zamanlar kendisine çocuk doğuran kadın olduğunu unutmamalı.”

Ülkü Özel Akagündüz

Peygamberimiz (sas), kadınları dövmeyi emretmiş midir?

Allah Resulü’nün (sas) kadınları dövme tavsiyesi diye bir şey yoktur. Veda hutbesinde söyledikleri herkesin malumudur. Cevabı istenen husus ise Nisa Suresi’nin 34. ayetinde anlatılan mevzûyla alâkalıdır. Bu ayette anlatılan ve erkeklere tavsiye edilen maddeler ise şunlardır:

Birincisi: Serkeşlik, küstahlık ve başkaldırmasından endişe edilen kadınlara erkeklerin yapacağı ilk iş onlara nasihat etmektir.

Kadınlar sizin elinizin altında bulunurlar, istediğiniz işleri görürler, neslinizi devam ettirirler, siz de bir mürşit gibi, nasihat eder, irşad da bulunur ve onları insanlık semasına yükseltmeye çalışırsınız. Onların bir kısım zaaf ve temayülleri vardır. Bu mevzuda siz daima onlara payanda olacak ve istikamet yolunu göstereceksiniz. Belki onlar kendilerine ait kozları kullanmak isteyecekler; fakat size düşen ilk vazife onları Cenâb-ı Hakk’ın murakabesine ulaştırmaktır. (Feizûhünne) emri en kısa ve hülasa manasıyla bunu âmirdir.

İkincisi: Kadınların erkeklere diş geçireceği ve onları alt edeceği yer yatak odalarıdır. Kadın orada erkeğe diş geçirirse, hayatın diğer safhalarında da erkek ona söz dinletemez. İşte onların hâkim olduğu o yerde, erkek, edep sınırını aşmadan ve yaptığından evin içindekileri veya başkalarını haberdar etmeden, meselenin mahremiyetini koruyarak, kadına karşı iradesinin hakkını verir ve orada mağlûp olmazsa, psikolojik olarak kadının hizaya gelmesi çok daha kolay olacaktır. Yalnız çok hassas davranılması gereken bu noktada ifrat ve tefritten kaçınmak lâzımdır. Zira her ikisinden de, beklenen neticeyi elde etmek mümkün değildir. Erkek odayı terk etmeyecek, kendine ayrı bir yatak yapmayacak belki aynı yatakta sırtını kadına dönerek mesafeli duracak. Zaten iradesinin hakkını vermekte o esnadaki dirayetiyle belli olacaktır. Böylece onu, kendi silâhıyla alt etmiş olan erkek, kadına koz kullanma fırsatı vermemiş ve onun benlik gösterilerine kendi Beniyle cevap vermiş olacaktır. Ancak, hatırlatma gerekir ki, ayette anlatılan hususlar belli bir tertip içinde anlatılmaktadır. Her ne kadar Ebû Hanife’ye göre “vav” lar mutlak cem içinse de, cumhura göre tertip içindir ve belli bir sıra takibi şarttır. Yani evvela nasihat gelmektedir. Eğer nasihatten hiçbir fayda elde edilemezse, o takdirde yatakta onu kendi haline bırakma safhasına teşebbüs edilir. “Vehcürûhünne filmadâci'” emrinden biz bunu anlıyoruz. Üçüncüsü: Bazen bütün bu yapılanlar da kâr etmez. Kadın huysuzluğunu sürdürür durur. İşte bu noktada, belli prensipler dâhilinde ve bir arızaya meydan vermemek şartıyla hafifçe dövmek üçüncü merhalede kabul edilen bir çaredir ki “Vadribûhünne” bunu ifade etmektedir. İşte, bu üç merhale nazara alınarak meseleye öyle bakmak iktiza eder; yoksa ister lehinde, ister aleyhinde gidip hemen dövmeye takılmak dengesizliktir. Bir kere dövme esas değildir. Medine devrinde erkekler, Allah Resulüne gelerek kadınların huysuzluğundan şikâyet ederler. O da “Fazla acıtmadan hafifçe okşayın” buyurur. Bir müddet sonra da Hane-i saadetin odaları, kocalarından dayak yiyen şikâyetçi kadınlarla dolar. Ezvâc-ı Tahirat, durumu İki Cihan Serveri’ne bildirirler. Bunun üzerine Allah Resulü, mescide gelerek sahabeyi toplar ve onlara “Duydum ki kadınları dövüyormuşsunuz. Bundan böyle kadınlar dövülmeyecektir” der ve meseleyi kesip atar. Önce onlara bir ruhsat vererek, şikâyetin meydana gelmesine imkân hazırlamış ve şikâyet vukû bulunca da “Dövmeyeceksiniz” demiştir Dövmemek esastır Kadını dövmeme hususunda Allah Resulü’nden şeref sudûr olan bir çok hadîs-i şerîf vardır. Âdeta bu hadisler ayette mücmel bırakılan bazı hususları tafsil ve beyan etmiştir. Bilhassa, gündüz, kadını hayvan döver gibi dövüp, gece de yanına gitmeyi sert bir lisanla kınamıştır. Gece bütün bağları koparmak zorunda olan insanın Sabahki tavrı hiç de hoş karşılanmamıştır. Dövmek en son ve mecburi istikamet neticesi ruhsat verilen bir hareket tarzıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi birinci ve ikinci maddelerin fayda vermediği yerde kullanılır. Yani istisnâî bir durumdur. Başka türlü yola gelmeyen ve fıtratı ancak dövmekle yola gelmeye müsait olanlara tatbik edilebilir. Döverken de, canını fazla yakmayacak ve bilhassa yüze vurmaktan da kaçınacaktır. Zira Allah Rasûlü “Vettekil veche” (yüzden sakın) buyurur. Yüz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetini temsil eden en parlak aynadır. Yüzde o manaya ait çizgi1er vardır, dolayısıyla yüze vurulmamalıdır. Haddizatında dövmekten gaye, onun onur ve gururunu harekete geçirmektir. Bunu temin için en asgari ölçü neyse o kullanılmalıdır. Ben, şu satırların yazıldığı sırada elli küsur yaşındayım. Ve ilkokul öğretmenimin hafifçe kulağımdan tutup: “Sen de mi?” deyişini hâlâ hatırlıyor ve hatırladıkça da içimde o te’dipten aldığım nasihati aynen o günkü gibi hissediyorum. Kadını dövme ıslah için başvurulan en son çaredir, dedik. Ve katiyyen can yakıcı olunamayacağını da ilâve ettik. Buradan şu noktayı da belirtmemiz îcâb edecektir: Islah düşüncesinin dışında ve can acıtıcı şekilde dövmelerde, erkek Allah katında mes’ul olur ve bu şekildeki davranışlar da katiyyen caiz değildir. Nasıl ki nasihatle onun düzelmesini düşünüyor, nasihat ediyor ve nasîhatın bütün yollarını kullanıyoruz, nasıl ki yatağını terk etmekle ona karşı boykot yapıyor, fakat gururunu, onurunu kırmıyor, onu mahcup etmiyor ve sadece salahını düşünüyoruz, aynen öyle de, şayet, hafif bir dövmekle düzelecekse, o zaman da onu tatbik edeceğiz. Yoksa bana baş kaldırıyor, serkeşlik yapıyor diye, hayvan döver gibi onu dövmek; maksadı, manası, hedefi olmayan, cahilce ve acemice bir harekettir ki, Allah katında insanı muhakkak mahcup ve mes’ûl eder. Bu, bütün terbiye şekilleri için de geçerli bir husustur. Meselâ bir hoca talebesini, te’dib ve ıslah gayesinin ötesinde dövemez, aksi halde o da mesul olur. Şimdi ben size sorayım: Bu türlü kademelerle gelinip ulaşılan bir dövmeye hangi akıl ve mantık sahibi itiraz edebilir. Hem yüz kadından birinde böyle bir dövme, müspet tesir icra ederek o kadını yola getirecekse, İslâm dini niçin böyle bir çarenin önünü tıkasın? Bu bir terbiye usul ve metodudur. Efendimiz, “Vurun” derken bu ölçü içinde demiştir “Vurmayın” diye men ederken de işkence, eza, cefâ ve intikam alma hissiyle yapılan dövmelere karşı kadını korumak için demiştir. Kadın neden dövemiyor? Bu mevzuuyla alâkalı olarak akla gelebilecek bir husus da şudur: Kadının “nüfuz” ve baş kaldırması karşısında erkek kadını dövüyor da erkeğin bu türlü bir davranışı karşısında kadın niçin onu dövemiyor? Erkek kavvâmdır. Ayet “Erricâlü kavvâmûne alen’nisâ = Erkekler kadınlara kavvamdır” der (Nisa Suresi, 4/34). Hükmün menâtı da anlatılır: “Bimâ faddalallahu ba’dahüm âlâ ba’dın = Allah bazınızı bazınıza, bazı noktalarda üstün kılmıştır.” Erkeklerin birçok noktalarda kadına karşı üstünlüğü vardır. Fakat bu üstünlüğü, aynı organizmaya bağlı uzuvlar arasındaki üstünlük gibi değerlendirmek gerekir. Meselâ, erkek bu organizmada şayet, göz gibiyse, kadın da kulak gibidir veya erkek beyinse kadın kalptir. İkisi arasında işte böyle ciddi bir irtibat vardır. Biri kan pompalarsa diğeri yaşar, onda bir kanama olursa diğeri de durur. Hayatları iç içe girmiş bir vücudun ayrı ayrı yanları gibidir. Böyle bir hususiyeti kabul etmekle beraber, mutlak manada erkeğin kadından, üstün oluşunu da inkâr edemeyiz. Erkek bütün bir senesini faaliyet içinde geçirebilir. Bazen en ağır işler de çalışır. Fizikî ve psikolojik yönden daima daha kuvvetlidir. Batı dünyası dahi en ağır işlerde erkeği kullanır. Maden işçileri hep erkeklerden seçilmektedir. Kadın ise, ayın bazı günlerinde devre dışı kalmak zorundadır. Loğusalık halinde bazen iki aya yakın aktif olamaz. İrade ve fizikî yönden zayıftır. Her zaman cemiyetin her kesiminin içinde bulunamaz. Bazı durumlarda en mukaddes emanetini kaybedip cemiyet içinde kimsenin yüzüne bakamaz hale gelebilir, onun için çok dikkatli olmak mecburiyetindedir. Mahremi olmadan uzak yerlere yolculuk yapamaz. Bütün bunlar ve burada saymayı gereksiz gördüğümüz şeyler gibi herkesin malûmu olan durumlar nazara alınacak olursa erkeğin kadına karşı üstünlüğü, inkâr kabul etmez bir gerçek olarak ortaya çıkar. Bununla beraber cemiyetin, her iki cinse de ihtiyacı, her türlü izahtan varestedir. Kadın önsezisiyle ve içinde taşıdığı şefkat duygusuyla erkekten çok üstündür. Onun içindir ki, çocuğun bakımını anne üstlenir. Çünkü bu iş babanın altından kalkabileceği bir iş değildir. Fakat o da dış hâdiselerin tazyikine karşı mukavemetlidir. Evet, o, en ağır işlerin altından dahi kalkabilecek güçtedir. Gece yarısı çocuk ağlamaya başlayınca, bazen baba oda değiştirir. Anne ise yattığı odadan çocuğun odasına koşar. Belki bazen sabaha kadar onun başında durur. O çocuğuna karşı çılgınca bir şefkat taşır. Hatta hikâye ederler: Çocuk anasını kesmiş, doğramış da sıra ciğerine gelince bir bıçak da oraya atmış. Ancak, bu arada kendi elini de kesmiş. Can havliyle “Anam” demiş. Ciğerden ses gelmiş “Yavrum!” ve kesilen elin üzerine sarılıvermiş. Bu elbet bir hikâyedir. Ancak kimsenin şüphesi olmasın ki, hakikaten böyle bir canavar evlat, anasına bu zulmü yapsa, sonra da başına bir iş gelse ona herkesten evvel sarılıp “Yavrum” diyecek olan yine anadır. İşte, bu duyguyla kadın erkekten üstündür. Bu üstünlük yerinde kullanıldığı zaman da büyük hayırlara vesile olacaktır. Kadın nesil yetiştiriyor. İyi bir talim ve terbiye ile onları insanlığın evcine çıkarıyor. Erkek hayatının büyük bir bölümünü dışarıda geçirir. Hâlbuki kadın sabahtan akşama kadar bir tül gibi evlâdının başında titrer ve ona insanlığa giden yolları gösterir. Cihangirleri anneler yetiştirir. Büyük insanları, insanlığın iftihar tablolarını hep anneler şekillendirir. Kadın kendine ait bu meziyetlerle, erkek de yine kendine ait kabiliyetlerle örfâneye iştirak ederse bu bütünleşmeden cennet ikliminin yaşandığı bir aile ve fazilet topluluğu cemiyet vücuda gelir. Erkek kadınsız, kadın da erkeksiz eksiktir. Onun içindir ki, her şeyin mükemmel olduğu Cennette Hz. Âdem’den hemen sonra, Hz. Havvâ vâlidemiz yaratı1mıştır. Eğer ilk yaratılan Havvâ olsaydı, şüphesiz, hemen ardından da Âdem yaratılacaktı. Zira her ikisi de bir birisiz olamazdı.. Kadın evin dâhilî işlerini erkek de haricî işlerini deruhte etmekle mükelleftir. Erkeğin işlerinin kendine göre zor taraf1arı olurken, kadın içinde aynı şeyleri söylemek zorundayız. Fakat “mağrem” itibariyle “mağnem” kaidesince erkeğin evde “kavvâm” kılınması onun mesuliyetini daha da ağırlaştırmaktadır. Onun içindir ki kadının ve çocukların nafakası, bütün hayat şartlarının temini erkeğe ait vazifeler arasında sayılmıştır. Bugün feministlerin teklif ettikleri kadın hakları, esasen kadını muallâ mevkiinden alıp ayaklar altında hor ve hakir hale getirmek, demektir. Kışın üryan, yazın ise palto ve yünlülere sarılıp sarmalanıp gezmek ne ise, kadını erkekleştirme gayreti de aynı hamakat örneğidir. Kadın yerinde kaldığı müddetçe sultandır, büyüktür ve Kadın Efendidir. Erkek de sınırını aşmadığı sürece, hürmete lâyık bir azizdir. Bu şekildeki yerlerini değiştirmek isteyenleri Allah Resulü onları lânetler, çünkü fıtratla çatışmaya girmişlerdir. İnsanı meydana getiren uzuvlara yer değiştirterek, kulağı diz kapağına, burnu karnın ortasına veya gözleri ayakların altına yerleştirmek insanı ne hale getirirse kadın ve erkeğe böyle yer değiştirme gayreti de erkek ve kadını o hale getirecektir. Kadın, kadın olduğu, erkek de kendi yerini koruduğu müddetçe güzeldir ve fıtrîdir. Aksine gayretler ise, fıtrat ve tabiata karşı harp ilân etmek gibidir.

M. Fethullah Gülen

Hayızlı olan bir bayan Kur’an-ı Kerim mealini okuyabilir mi?

Kur’an-ı Kerim’de, “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa Suresi, 56/79) buyrulmaktadır. Bu ayeti kerimeye göre Kur’an’a abdestsiz dokunmak caiz değildir. Burada Kur’an denince anlaşılan iki meal arasında yazılı Allah tarafından Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla Efendimize vahyedilmiş Arapça metin anlaşılır. Yani Kur’an’ın meali Kur’an demek değildir. Bunun için Kur’an mealini okumak için abdestli olmak güzel bir davranış olsa da şart değildir.

Bayanlar Kur’an okurken başörtüsü olmadan okuyabilirler mi?

Kur’ân okurken başın kapalı bulunması farz veya vacip değildir fakat başı açık olarak Kur’ân okumak, Kur’ân’a saygı ve edep açısından uygun değildir. Bu açıdan mümkün olduğu durumlarda Kur’ân’ı tilavet ederken tesettüre riayet etmek gerekir fakat tesettüre riayetin mümkün olmadığı durumlarda (başörtülü çalışmaya müsaade edilmeyen bir yerde çalışmak gibi) Kur’ân’dan uzak kalmaktansa, başı açık da olsa Onu okuyup anlamaya çalışmak daha iyidir.

Kadın araba kullanabilir mi?

Dinimizce bir kadının araba kullanması yasak değildir ve bunun bir mahzuru yoktur. Zaten araba son asırlarda çıktığı için, klasik fıkıh kitaplarında bunun hakkında bir hüküm bulamayız. Evet, kadın araba kullanabilir. Ama meseleyi birkaç açıdan ele alıp irdelemekte fayda vardır. Yani kadının araba kullanmasının caiz olması başkadır, kadın araba kullansın veya kullanmasın demek başkadır.

Bir kere kadın araba kullanmak için yaratılmamıştır. Yani bir aile yapısı içinde ailenin iki rüknü olan kadın ve erkeği ele aldığımızda şu önemli hususla karşılaşıyoruz: Bir evde, biri anne diğeri de baba olmaya namzet iki aday vardır. Bunlar beraber bir yapıyı oluşturacaklardır. Öyleyse, aralarında bir iş ve rol taksiminin olması gerekir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, yani bir vazife taksimi yapmaya kalktığımızda kime ne düşer öncelikle bunu düşünmek lazım. Diğer bir ifadeyle, meseleyi insan fıtratı ve tabiatı açısından ele alıp kadının bir şefkat kahramanı olmasının yanında rakik ve ince kalpli bir yapıya sahip olduğunu hesaba kattığımızda acaba kadın için düşünülebilecek en öncelikli ve semereli görev ne olmalıdır, bunu düşünmeliyiz. Eğer ortada yapılması gereken bir iş varsa vazife taksimi içinde bu işi kime vereceğimizi iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır almalıyız. Böylece işleri, cinslerin fıtratlarına göre ayırmak suretiyle en iyi neticeyi almış oluruz.

Diğer yandan bir kadının araba kullanabilmesi için ehliyet alması lazımdır. Günümüz şartlarını da hesaba katacak olursak, bu işlerin halledilmesi için kadının birçok dini konuda taviz vermek zorunda kalacağını görürüz.  Çünkü ehliyet alabilmesi için araba kullanmayı öğrenmesi lazım. Bunun için de birinin kontrolünde bu iş için çalışma yapmalıdır. Dolayısıyla bu süreçte bir bayanın birçok erkekle haşir neşir olması kaçınılmaz olmaktadır. Hatta ehliyetini alıp trafiğe çıktığında da bu durumun başına gelme olasılığı oldukça yüksektir. Kaza, arıza gibi durumlarda birçok yabancı erkekle muhatap olmak zorunda kalacaktır ki, bu dinimiz açısından sakıncalıdır. Hele hele bir kadının, kocasından habersiz bu türlü diyaloglara girmek zorunda kalması, bir aile saadeti açısından ne kadar doğrudur, düşünmek lazım! Burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus da tesettürdür. Çünkü kadın, yabancıların arasına çıktığında dinimizin istediği ölçüde giyim kuşamına dikkat etmelidir. Yani araba da kullansa kapatılması gereken yerleri kapalı olmalıdır. Bu durum ise çoğu zaman şoförlük yapan bayana sıkıntı verir. Hatta bazen bu hal içindeyken tesettüre tam riayet edebilmesi zorlaşır. Meselenin bir de günümüz şartları içinde kadının emniyet ve güven içinde bulunması durumu vardır ki, üzerinde durulması gerekir.  Yani günümüzde bir bayan hiç rahatsız edilmeden rahat bir şekilde arabasında yolculuk yapabiliyor mu? Burada kadının bir sefer mesafesi uzaklığa yalnız başına arabayla gitmesinin caiz olmadığının da hatırlatılması gerekir.

Netice olarak diyebiliriz ki, bir kadın, eğer ihtiyaç ve zaruret varsa, dinin emirlerine riayet ettiği takdirde araba kullanabilir. Yani bir yerlere gitmesi gerekiyor, ancak kendisini götürecek bir mahremi bulunmuyorsa veya çok sıkışık halde bulunan belediye otobüslerine binmesi gerekiyorsa, tabii ki bu durumlarda kadın arabasına binecek ve gitmesi gereken yere gidecektir. Ancak bunu hiçbir zaman başkalarına caka satma veya hava atma olarak yapmayacak ve dünya sevgisinden, lüksten uzak bir ruh haletiyle yapacaktır. Kalbine bu türlü dünyevi duyguların geldiği her an istiğfarda bulunacaktır.  Esasen bu son durum erkekler için de geçerlidir.

Kadınların özel hallerinde saç kestirmesi dinen caiz midir?

Kadınların özel hallerinde saç kestirmeleri haram değildir. Ancak insan bedeninden ayrılan parçaların temizlik halinde ayrılmasının üzerinde duran fukaha bunu mekruh görmüşler ve tavsiye etmemişlerdir. Yani mümkünse saçınızı temiz olduğunuz günlerde kestirirsiniz. Ama kestiren bayanın da yapacağı bir şey yoktur. Çünkü söylediğimiz gibi bu bir yasak ve haram değildir. Sadece meselenin takva kısmına dikkat etmek ve mekruha girmemeye çalışmak gerekir.

Başörtüsünün tibbî açıdan faydası var mıdır?

Bu konu tıbbı ilgilendiren bir konu olması hasebiyle tıbbi bir cevap vermemiz mümkün değil. Bu konuyla alakalı bilebildiğimiz tıbbi bir çalışma yok ama bu da olmadığını göstermez. Tıbbi faydaları olabilir. Bu konuyla alakalı bizim ilk olarak aklımıza gelen soğuk memleketlerde kişiyi soğuktan korur. Hatta Rusya’da kadınlar kulaklarını ve başlarının yarısını kapatacak şekilde başörtüsü kullanmaktadırlar. Aynı şekilde sıcak memleketlerde ise açık renkte örtüldüğünde güneşten korur diyebiliriz. Meselenin diğer bir yönü Allah’ın her emrinde tıbbi bir fayda aranmaz. Mesela abdest insanın elektriğini alır, namaz insana günlük lazım olan bedeni egzersizleri yaptırır gibi. İbadetler veya Allah’ın emir buyurduğu hükümler sırf Allah emrettiği için yapılır ve arkasında herhangi bir dünyevi fayda aranmaz. Eğer dünyevi faydası var diye yapılırsa ona ibadet demek de mümkün değildir. Görünüşte ibadet gibi gözükse de o, ibadet adı altında yapılmış egzersizden ibaret kalır. İnsana öbür dünyada hiçbir fayda sağlamaz.

Kadınlarda tesettür fıtrîdir. Bu fıtri halin hikmetlerini şöyle düşünebiliriz:

Kadında yaratılıştan gelen ve erkekten daha fazla olan hayâ duygusunun dejenere olmasını önlemek.

Fizikî olarak zayıf yaratılmış olan kadının, erkeklere karşı korunmasını sağlar. Çünkü kadının her tarafı erkeğin dikkatini çeker ve onu kötü fiillere sevk eder. Bu durumda, tesettür, en önemli kalkandır. Yani tesettürün bir hikmeti de, kadını koruma altına almaktır. Psikolojik olarak kadınlar, yabancı bir erkeğin dikkatle kendilerine bakmalarından hoşlanmaz. Bu bakışlar, fıtraten nazenin yaratılmış olan kadının ruhuna gayet ağır gelir ve onu yıpratır. Erkeklerin bakışından hoşlanan kadın çok azdır. İşte, tesettür, kadını erkeğin çirkin ve yıpratıcı bakışlarından muhafaza eder.

Eşler arasında en önemli hususlardan biri, emniyettir, karşılıklı güvendir. Kadın, ev dışındayken tesettür sayesinde erkeklerin bakışlarından korunmuş ve yine tesettür vesilesiyle yabancılara kendi vücudunu göstermemiş olur. Çirkin bakışların tesirinden uzak kalan bir kadın, kocasının kendisine karşı güvenini sağlar. Hanımı açık olan erkek, akşam eve geldiğinde, hanımının ne türlü çirkin ve sinsi bakışlara maruz kaldığını düşünür ve hanımına karşı içinde olumsuz duygular belirir.

Samimi bir tesettür içerisindeki hanım kapalı bir mücevher kutusu gibidir ve şehvetle bakmaya niyetlenen kişiye ilk anda bir ret mesajı verir. İnsanda bir saygı ve değerlilik hissi uyandırır. Zaten böyle bir hanıma kimse kötü niyetle bakamaz. Daha bunun gibi nice faydalar sayılabilir. Ama dediğimiz gibi Allah’ın emirleri faydaları için değil emredildiği için yerine getirirler.

Adet Günü Sabit Değilse Ne Yapılmalıdır?

Açıklama: Bazen ay halinin bitip bitmediği tam belli olmuyor. Bitti sanılıyor. Bir gün sonra kanama devam ediyor. Bu durumda kadın cinsel ilişkiye girme ve ibadetlerini ifa etme hususunda nasıl davranmalıdır?

Bazı kadınların adet günleri, sayılan belli günlerdir. Mesela her ay beş veya altı ya da yedi gün adet görür. Böyle bir kadına “mu’tade” denir. Bir kadının kararlaşmış adet gününün değişmesi için en az üst üste iki ay aynı şekilde görmesi gerekir.

Bazı kadınların ise adet günleri farklı olur. Mesela bir kadın bir ay dört gün diğer ay beş gün adet görebilir. Bu durumda kadının yapması gereken şey ihtiyatlı hareket etmektir. Böyle bir kadın, beşinci gün oldu mu yıkanır, namazlarını kılar ve eğer ramazansa orucunu tutar; çünkü bu altıncı gündeki kanın illet (istihaze) kanı olması muhtemeldir. Fakat bu beşinci gün çıkmadıkça, cinsî münasebette bulunamaz, boşanmışsa iddeti dolmuş sayılmaz. Çünkü bu altıncı günün kanı, hayız kanı olmak ihtimali vardır.

Adet Halinde İhtilam Olan Bayan Ne Yapmalıdır?

Böyle bir durumda kadının gusül abdesti almasına gerek yoktur. Çünkü gusül abdesti, cünüp olan kişinin veya adet ya da nifas günlerinde bulunan bir bayanın, bu durumdayken kendisine helal olmayan bir takım ibadetleri helal kılar. Yani, gusül abdestinden sonra namaz kılabilir, Kur’an okuyabilir vs. Fakat adet günlerinde bulunan bir bayanın, bu günleri sona ermeden bu tür ibadetleri yapabilmesi mümkün değildir.

Ancak meseleyi temizlik yönünden ele alırsak, tabii ki, böyle bir bayanın temizliğine dikkat etmesi adına yıkanması uygun olur, diğer bir ifadeyle bu durumdaki bir bayanın gusül abdesti alması müstehabtır.

Eskisinden çok çıkan kaşlar alınabilir mi?

Açıklama: Eşim evlenmeden önce kaşlarını alıyorken kaş almanın günah olduğunu öğrenince bunu bıraktı. Fakat kaşları eskisinden daha çok çıkmaya başladı. Acaba eşimin kaşlarını alması caiz midir?

Evet, sizin de okumalarınız neticesinde öğrendiğiniz gibi kadınların kaşlarını aldırması, güzelleşmek için dişlerini inceltmesi, dövme yaptırılması estetik ameliyat olunması gibi fiiller fıtrata müdahale sayıldığından dolayı yasaklanmıştır. Bir kadın için en güzeli Allah’ın yarattığı şekil ve şemaile razı olup bunun üzerinde bir değişiklik yapmamasıdır.

Ancak İslam âlimleri kadınlarda çıkan bıyık, sakal gibi tüylerin onlar için tabiî olmadığını belirterek bunların alınmasına cevaz vermişlerdir. Yani bir kadının yüzünde, kendisini rahatsız edecek ve insanlar tarafından hafifsenecek fazla kıllar bulunuyorsa bunları alabilir demişlerdir.

Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı ona fazla çıkıyor gelebilir. Evvela buna dikkat etmek lazım. Eğer böyle değil de, hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlarını aslî haline döndürebilir.

Eşimin tesettürü sevmesi için ne yapabilirim?

Açıklama: Çalışan bir bayan olan eşimin tesettürü sevmesi ve örtünmesi için nasıl bir yol izlemeliyim?

Bu konuda acele etmeden ve hele hiç zorlamaya gitmeden bir yol takip edilmelidir. Ve belki de dinî hayatı adına önce giyim kuşamını değil de daha farklı yönlerini ele alarak başlamak uygun olabilir. Çünkü onda sağlam bir iman oluştuktan, ibadetlerini yapmaya koyulduktan sonra zaten kendiliğinden kapanacaktır. Burada demek istediğimiz, tedricî (basamak basamak, zamana yayarak) bir yol takip etmektir. Bu noktada namaz kılmasının çok büyük önem ve ehemmiyeti vardır.

Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

Onun dini hayatını inşa edecek, fikri yapısını değiştirecek faydalı kitaplar okutmak (beraber kitap okuma saati falan da koyabilirsiniz)

Dindar temiz arkadaşlar edinmesine yardımcı olmak

Televizyon izlerken kanal ve program seçimini iyi yaparak ona bu noktada destek olacak şeyler izletmek

Yalnız kaldığınızda dini içerikli sohbetler yapmak

Hayatınızı planlarken her vesileyi değerlendirerek iyi bir Müslüman olmanın yollarını aramak

Biz sizleri tanımamakla beraber şunu da ilave edebiliriz. Bir bayanın eski halini değiştirip dinini yaşayabilmesinde, eşinin ona güzel bir örnek olması büyük rol oynar.

Ayrıca, dini bir bütün halinde ele alarak onun her bir hükmünü hayatımıza geçirme konusunda dertli olmamız ve dua dua yalvarmamız da çok önemlidir. Dertli insanların duaları daha çabuk kabule mazhar olur ve o insanlar dertlendikleri noktada pek çok yol ve yöntem bulabilirler.

Kadınlar özel günlerinde kısa sureleri ezberleyebilirler mi?

Cünüp olanlara ve özel hallerindeki kadınlara haram olan hususlar içinde, namaz kılmanın yanında Kur’an’ın tutulması, okunması, ezberlenmesi de vardır.

Yalnız hamd ve dua ile ilgili ayetleri, dua ve zikir niyeti ile okumak caizdir. Cünüb veya adet halinde olan bir kadının dua niyeti ile Fatiha Suresini okuması caizdir. Yine bu durumda olan kimsenin, şehadet kelimesini söylemesi, tesbih ve tekbir getirmesi çocuklara Kur’an ayetlerini kelime kelime öğretmesi de caizdir.

Kur’an-ı Kerim’e, bir veya yarım ayet olsa bile, el sürmek ve Mushaf-ı Şerif’i tutmak haramdır. Ancak Kur’an’a yapıştırılmamış olan bir kılıf, bir mahfaza ve sandık içinde onu taşımak ve onu dış taraftan tutmak caizdir.

Neden kadın başörtüsü takıyor da erkek takmıyor?

İslam dininin örtünme emri, ferdin ruh sağlığını, fıtri yapı ve onurunu, toplumun genel ahlakını koruma, cinsler ve insanlar arası münasebetlerde dengeyi gözetme, insan haysiyetine yakışır bir cinsi hayat ve aile hayatı kurma gibi çeşitli gayelere yöneliktir.

Örtünme Allahu Teala tarafından Kur’an’da açıkça emredildiği gibi, Peygamber Efendimizin söz ve uygulamalarında da kesin olarak yerini almıştır. Ayetlerin üslubu ve Efendimiz zamanındaki uygulamalar örtünme emrinin tavsiye kabilinden veya zamanın örf ve uygulamalarına bağlı olmadığını açıkça gösteriyor. Bu hususta ulema arasında da herhangi bir ihtilaf yoktur.

Vücudun açılması, gösterilmesi ve bakılması dinen haram olan yerlerine ve organlarına dini literatürde avret denir. Bu da kadınlar ve erkekler için farklılık gösterir. Erkerlerin avreti diz ve göbek arası iken kadınların el, yüz ve ayaklar hariç bütün vücutlarıdır. Örtünme konusunda kadınlara ağır bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Bu kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir Başörtüsü bütün kadınları korumaya yönelik iffetin sembolüdür.  İslam inanan erkek ve kadınların bakışlarını sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını, inanan kadınların da başörtülerini boyunları ile yakalarını kapayacak şekilde uzatmalarını ister. (Nur Suresi, 24/31-32) Kuran başörtüsünün iffet için gerekli olduğunu da açıkça ifade eder. “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır. Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)”. (Ahzab Suresi, 33/59)

Örtünmede erkekle kadının farklı hükümlere tabi olması da iki ayrı cinsin yaratılış özellikleri gözetilerek yapılmış bir ayırımdır. Kadın ve erkeğin fıtratları duygu ve düşünceleri fiziki özellikleri, toplumsal hayattaki rolleri vs. aynı değildir ki onların bu konuda alacakları hükümler aynı olsun. İslam dini, her iki cinsin de iffetli ve temiz bir hayat sürebilmesi, kuracakları aile hayatlarının bir takım töhmetlerden uzak olması için, onların fıtratlarına en uygun hükümleri getirmiştir.

Kadın Erkek eşitliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Soru: Son yıllarda erkek-kadın eşitliği hakkında çok şeyler söyleniyor. İslâmî açıdan mes’eleye yaklaştığımızda neler söyleyebiliriz?

Cevap: Erkek-kadın eşitliği mevzuuna girmeden önce “eşit” ve “eşitlik” kelimelerinin mânâlarını görelim.

“Eşit”, hiçbir fark göstermeyen, tabiatı, niteliği, değeri ve boyutları bir olan demektir. “Eşitlik” ise hakları bakımından insanlar arasında hiçbir ayırım bulunmaması anlamınadır.

Bu “eşit” ve “eşitlik” tarifleri çerçevesinde acaba kadının, erkek karşısında durumu nedir?

a)- Fıtratta farklılık

Kâinatta Allah (c.c.) her şeyi çift yaratmıştır. Bu çiftlerden her birinin diğerine, bütün yönleriyle eşit olduğunu söylemek mümkün değildir.

“Her şeyi çift (erkek ve dişi) yarattık ki düşünüp ibret alasınız.” (Zariyât Suresi, 51/49)

Zerrelerden bitkilere, ondan hayvanlar ve insanlar arasındaki erkeklik-dişiliğe kadar her şey çifttir ve birbirine muhtaçtır. Pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne, erkek kadına, kadın erkeğe muhtaçtır. Bunlarla birlikte şu anda bilemediğimiz fakat ilim ve teknolojinin gelişmesiyle öğrenebileceğimiz daha nice çiftler vardır.

İşte Allah (c.c.) kadını yaratırken, elektrona nisbeten protonu, pozitife nisbeten negatifi, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirmiştir. Fakat elektron protona, pozitif negatife eşit olmadığı gibi, kadın da erkeğe eşit olamaz. Bu, fıtratın değişmeyen kanunlarındandır. Zira tek olan Allah’tan başka her şey eksik olduğu gibi, varlığını sürdürebilmek için de, hiçbir şey kendi kendine yeterli değildir. Bu itibarla, eksik olan erkek ve kadın bir araya gelerek birbirlerini tamamlayacak ve bir vahdet teşkil edeceklerdir ki, bütünde asıl olan da budur.

Dolayısıyla kadın ve erkek birbirinin eşiti değil, aksine birbirinin tamamlayıcısıdır. Allah Resulü bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifade ederler: “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl = Kadınlar erkeklerin yarısıdır.”

Hadiste geçen “şakik” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası mânâsınadır. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan her biri, diğerinin “şakikidir.” Buna göre, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır. Ama hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Yani bunların fıtratları ruhî ve psikolojik yapıları tamamen farklıdır. Hiçbir zaman kadın fizik ve ruh bakımından erkeğe eşit olamayacağı gibi, erkek de ona eşit olamaz. Ne erkek kadının biyolojik olarak daha gelişmiş bir şekli, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. Cinsiyet farklılığına beşerin müdahalesi olamayacağına göre, inanan veya inanmayan herkesin, eşitlik hayallerinden vazgeçip erkeği ve kadını olduğu gibi kabullenmesi şarttır.

Kaldı ki sadece farklı cinsler arasında değil, aynı cinsler arasında bile, tam bir eşitliğin olduğunu söylemek mümkün değildir. Böyle bir ümniyenin gerçekleşmesi için uğraşmak, fıtrat kanunlarını değiştirmeye çalışmaktır ki, bu tür gayretler bütünüyle boşa giden emek sayılır. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, kadınlarda bu yaratılış farklılığı onların hor ve hakir görülmelerini gerektirmez. Bilakis Cenab-ı Hakk, “her şeye takdir ettiği şekli verip, sonra da doğru yolu gösterendir.” (A’lâ Suresi, 87/3) Kadını, erkeği “en güzel yaratılış üzerine yaratan” ve ona yücelmenin, yükselmenin yollarını öğretendir. Onları birbirinin tamamlayıcısı, örtüsü ve koruyucusu yapandır.

b)- Vazifede farklılık

Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi, fıtratta kadın erkeğe eşit olamayacağı gibi, vazifede de eşit olamaz. Erkeğe ait vazifeler kadından istendiği zaman ona zulmedilmiş olur. Zira kadının fizyolojik, biyolojik ve ruh yapısı itibariyle, erkekten çok farklı olduğu inkâr edilemeyecek kadar açıktır. Böyle bir yaratılış farklılığından kaynaklanan bazı hak ve vazife farklılıkları da gayet tabiîdir. Meselâ; erkek kadına nisbetle daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Kadının bu noktada, erkeğin yapabileceği vazifeyi yapması oldukça zordur. Bu durum, kadın için asla bir eksiklik değildir. Buna karşılık kadın da erkeğe nazaran daha şefkatli, daha merhametli, daha zarif ve daha duygusaldır. Bu noktada da erkek kadınla boy ölçüşemez. Her iki cins de göreceği vazifelerin gerektirdiği kabiliyetlerle donatılmıştır ki, gerçek hak ve adalet de işte budur. Dolayısıyla, erkek-kadın eşitliği değil, kadın ve erkeği ayrı ayrı, kendi fıtratları içerisinde ele alıp değerlendirme en isabetli yoldur.

Evet; kadının yaratılışına ve istidatlarına göre belli vazife ve hakları vardır ve kadın bu istikamette istihdam edildiğinde daha iyi neticeler elde edilebilir.

Nesiller kadın tarafından dünyaya getirilir ve onun tarafından terbiye edilir. Beşeriyete, iyi ferdler, onun feyizli ve bereketli eli ile kazandırılır. Hele neslin yetişmesi hususunda kadının şefkatle donatılması kadına ayrı bir lütufdur. Bu yönüyle kadın, bütün aile fertleri içinde, saygı duyulacak bir ihtiram abidesidir. O evin mürebbiyesi, muallimesi, kayyimesi ve huzur kaynağıdır. Erkek onda itmi’nana kavuşur. Çocuk onun şefkatli sinesinde neş’et eder büyür; hisli, duygulu, şefkatli ve sağlam fikirli yetişir. Eğer o, iffetli yaşayabilmiş ise, onun sayesinde çocuk yozlaşmaktan ve bu gibi çocukların teşkil edecekleri cemiyet de bodurlaşmaktan kurtulur.

Evet, Cenab-ı Hakk’ın, ona bahşettiği eltaf-ı sübhaniyesinin yanında, bazı insanların eşitlik adı altında ona vereceği her şey çok sönük kalır. Ve eşitlik iddialarıyla ona tanınacak haklar, yapılacak iyilikler, baştan aşağı altın madalyalarla donatılmış bir kişinin yakasına, bir bakır madalya iliştirmek gibi gülünç olur ve hafif kaçar.

Evet, Allah (c.c.) kadına öyle müzeyyen bir elbise giydirmiştir ki, artık bundan sonra onun üstüne giydirilecek her şey sırtına bir çul geçirme, bir semer yükleme mânâsına gelir.

Allah (c.c.), her hak sahibine hakkını vermiştir. Verirken de onu ne hoyrat hale getirmiş, ne de gülünç duruma düşürmüştür. Bundan öte ona verilecek her hak bir haksızlık ve zulümdür.

Kadın bir iş yapacaksa, bu mutlaka onun, fizyolojik, psikolojik ve ruhî yapısına uygun olmalıdır. Ona altından kalkamayacağı ağır işler teklif etmenin ve kadını fıtratının dışına taşan işlerde çalıştırmanın ne eşitlikle ne de insanî yaklaşımla alâkası vardır. Aksine böyle bir davranış kadının elinden birçok hakkını gasbetme mânâsına gelir.

Efendimize ait şu hadis, söz konusu hususu ne güzel ve ne çarpıcı ifade eder.

“Bir ineği boyunduruğa koşmuşlardı. Döndü ve sahibine şöyle dedi: Ben bu işler için yaratılmadım.” Yani bu iş için öküzler yaratıldı.

Hülasa her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Her varlık yaratılış gayesine ve kabiliyetlerine göre istihdam edilmelidir ki, gerçek adalet teessüs etsin.

M. Fethullah Gülen

Dinimizde kadının burnunu deldirmesinin fetvası nedir?

Dinimizde fıtrata müdahale etmemek önemli bir esastır. Fıtrata sonradan yapılan müdahaleler Allah’ın yaratmasını beğenmeyerek onu değiştirmek gibi görülmüştür. Estetik ameliyat, kaş aldırmak, daha güzel görünsün diye dişleri inceltmek gibi şeylere müsaade edilmemesi de, bu esastan kaynaklanmaktadır. Fakat bununla birlikte, tırnakları kesmek, bazı bölgelerdeki kılları temizlemek, sünnet olmak, bıyıkları kısaltmak ise bizzat Rasûlullah tarafından emredilmiş ve bunları yapmanın fıtrattan olduğunu belirtilmiştir.

Fıtrata müdahalenin mahzurlu olmasının delili şu ayeti kerimedir: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler (dedi. Bunları diyen şeytandır.). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”(Nisa Suresi, 4/119)

Buna göre, kadının burnunu deldirmesi insan fıtratına uygun değildir. Ayrıca kadınların ziynetlerini namahreme göstermesi caiz değildir. Burna takılan takının ise yabancılara gösterilmemesi çok zordur. Dolayısıyla bir kadın, ben burnumu kocama güzel görünmek için deldiriyorum dese, bu geçerli olmaz. Zira dışarı çıktığında burnu, herkes tarafından görülecektir. Bu görülme, insanı başkaları için güzel görünme duygularına iteceğinden dolayı mahzurludur.

Kadının doğum yapmada yer seçme hakkı var mıdır?

Açıklama: Bir kadının doğum ve sonrasında kocasının anne babasının yanında rahat edemeyeceğini söyleyerek, kendi anne-babasının yanında kalmak istemesi nasıl karşılanmalıdır. Yani kadının doğum yapmada yer seçme hakkı var mıdır?

Esasen eşlerin bu gibi mevzuları, karşılıklı anlaşarak, birbirlerini kırmadan halletmeleri gerekir. Yani bu gibi durumlarda şartlar değerlendirilmeli, kadının isteğinin haklı bir gerekçesi olup olmadığı araştırılmalı ve hakkaniyetle hareket edilmelidir. Ailede ortaya çıkan problemlerin dışarıdan müdahaleye fırsat verilmeden, sevgi ve müsamaha ölçüleri içinde çözülmesi yoluna gidilmelidir.

Evet, İslam eşlerin birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarına dair hükümler vaz etmiştir. Efendimiz hadislerinde kadınların haklı bir gerekçe olmadan, kocasından izinsiz evden çıkmalarını yasaklamıştır. Çünkü bu gibi durumlar ailede onarılması güç derin yaralar açabileceği gibi, eşler arasında vazgeçilmez bir esas olan güven duygusuna da zarar verebilir. Fakat bu hükme bazı istisnalar da getirilmiştir. Yanında mahremi olan kadının hacca gitmesi, müzmin hastalığa tutulan babasının bakacak kimsesi olmadığında, kadının babasının ihtiyaçlarını karşılamak üzere yanına gitmesi, kocası evde kadın için gerekli dini meseleleri öğrenmesini sağlamıyorsa, kadının bunun için ilim meclislerine gitmesi gibi durumlarda kocanın izni aranmamıştır.

Bahsettiğiniz konu, dinimizin doğrudan ele aldığı ve hüküm verdiği bir husus değildir. Öyleyse bu konu, dinimiz tarafından insanların kendilerine bırakılmıştır. Buna göre sizin meselenize baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Öncelikle hanımınızın isteğinde ne derece haklı olduğunu araştırırsınız. Eğer hakikaten bunda önemli bir maslahat varsa ona müsaade edersiniz. Fakat siz bunu istemiyorsanız, eşinizi ikna etmeye çalışır ve meseleyi germeden karşılıklı anlaşarak halletme yoluna gidersiniz. Yani burada hanımınıza karşı doğru da olsa “Senin benden izinsiz doğum yapmak için yer seçmeye hakkın yoktur” şeklinde onu rencide edici tavırlara girmeden meseleyi çözme yoluna gitmelisiniz.

Kadınların gün düzenlemelerinde ölçü ne olmalıdır?

Açıklama: Kadınların altın, para veya ortaya herhangi bir şeyin bedelini koyarak gün yapmaları faize veya harama girer mi?

Kadınların, mahremiyet sınırına riayet ederek kendi aralarında oturup sohbet etmelerinde, helalinden yiyip içmelerinde bir mahzur olmaz. Böyle toplantılar çok faydalı ve manevi ecirli hale de getirilebilir. Mesela; bu şekilde tertip edilen her toplantıda sohbetçi olarak çağrılan takvalı ve bilgili bir hanımefendi, ilim-irfan, zikir-takva adına bir şeyler anlatırsa, böyle birisi bulunamadığında içlerinden biri faydalı bir kitaptan birkaç sayfa okur ve diğerleri dinlerse, aralarında Kur’an’ın manasını, ya da hadis-i şerifleri mütalaa ederlerse, birisi Kur’an okur, diğerleri dinlerse ya da Kur’an okumayı öğrenmeye çalışırlarsa vs., bu toplantılar ibadet halini alır ve çok büyük ecirler kazanırlar.

Yardım olarak birine bir altın vs. almalarında bir mahzur olmaz.

Aksine; böyle toplantılarda mahremiyet sınırına riayet etmezlerse, insanlar açlıktan ölürken, tıka-basa yiyip içip israf ederlerse, dedikodu ve gıybetle meşgul olurlarsa, içlerinde dinle mukaddesatla, örtü vb. ile alay edenler var iken diğerleri onları kuzu kuzu dinler, hatta onlarla beraber gülüp eğlenirlerse, haram mallarla, haram yollarla hediyeleşirlerse, bazı bidatleri dinden sanıp uygularlarsa… bu toplantılar şer meclisleri olur, günaha ve zaman zaman da –Allah korusun- küfre girebilirler.

Görüldüğü gibi kadınların bu gibi toplantılarında diğerlerinin her hafta birisine bir şeyler vermelerinin faizle bir ilgisi yoktur. Ama işin içine faizli bir muamele karıştırılırsa o farklı bir husustur.

İslamda kadının sünnet olması gerekli midir?

İslamî naslara baktığımızda kadının sünnet olmasını emreden bir hüküm göremeyiz. Kuran’da ne erkeklerle ne de kadınlarla ilgili sünnet olmayı emreden bir ayet yoktur. Hadislerde ise erkeklerin sünnet olmalarının fıtrattan olduğu belirtilmiş ve buna teşvik edilmiştir. Yani erkeklerin bu davranışı dinin sünnetlerindendir. Hatta İslam âlimleri buna dinin şeairindendir (alâmetlerindendir) demişlerdir.

Fakat kadınların sünnet olması erkeklerin sünnet olması kadar kuvvetli bir sünnet olmayıp âlimlerimiz buna müstehap ve güzel bir davranıştır demişlerdir. Bu konuda peygamberimizden bazı hadisler nakledilmekle beraber bunların hiçbiri bunu emredici mahiyette değildir. Zaten bu uygulamanın sınırlı bazı İslam ülkelerinde olduğunu biliyoruz. Ülkemizde bu bilinen, tatbik edilen bir uygulama değildir.

Tekrar etmek gerekirse İslam kadının sünnet olmasını emretmemiştir.

Kadınlar saçlarını kestirebilirler mi? Bunun bir şekli var mı?

Kadının saçını, erkeğe benzeyecek şekilde tıraş ettirmesi, yani ensesi görünecek derecede kestirmesi, Efendimiz (s.a.s.) tarafından kesin şekilde haram kılınmış ve bunu yapan kadın lânetlenmiştir. Bu konuda âlimlerimiz arasında ittifak vardır.

Traşın dışındaki kısaltmalar caizdir. Burada da yine erkeğe benzememek esastır ve erkeklerin saçları kadar kısaltmamak icab eder. Nitekim hadis şerhlerinde bu mesele şu şekilde ifadelendirilmiştir: Kadınlara saç tıraşı yoktur. Onlara ancak kısaltmak vardır. (Fethu’l Bari c. 1, s. 316).

Meseleye mahremiyet ve tesettür açısından da baktığımızda, uzamış saçların zaman zaman kesilmesinin daha uygun olacağı ortaya çıkar. Zira uzun saçların, eşarbın altından çıkmaması veya toplandığında eşarbın içinde hoş olmayan bir görüntü oluşturmaması için bu şarttır. İşin bir de sıhhi yönü vardır ki, bu da göz önünde bulundurulmalıdır.

Özetleyecek olursak, kadınlar saçlarını erkeğe benzemeyecek şekilde kesebilir ve böylece tesettüre daha uygun hale getirebilirler.

Nisa Suresindeki kadınları dövme ayeti nasıl anlaşılmalıdır?

Kadın, kocasına karşı gelirse önce ikaz edilir, sonra yatak ayrılır, en son düzelmezse hafifçe, ince bir çubukla (misvak kadar) vurulur. Kocaman bir sopa, bir demir çubuk alıp dövmek demek değildir. Önceki iki merhale çok önemlidir. Genelde o merhaleler, problemi halleder. Dövmeye gerek kalmaz. Ama bugün, bu iki merhale uygulanmadan dövme oluyor. Ve tabi ki çok aşırı dövmeler bunlar.. sonunda iş boşanmaya varıyor. Halbuki Kur’an’ın emrine uysalar, dövmeye de gerek kalmaz, boşanılmaz da.. Kur’an’ın emri haşa bir katılık değil, insanın fıtratını gözetmektir. İnsan fıtratı acelecidir, hemen vurmak ve cezalandırmak ister. Kur’an ise insanın bu gazap duygusunu frenleyerek, önüne iki merhale koyuyor. Ancak ondan sonra dövmeye izin veriyor. Bu dövme, yaralamadan, yüzüne vurmadan dövmedir. Suat Yıldırım hocamızın mealinde ayetin devamında şu açıklama vardır: “Ko­ca­sı­na ita­at­siz­lik­te di­re­ten ve onun hak­la­rı­nı ko­ru­ma­yan ka­dı­na bu­ra­da sa­yı­lan üç iş­lem uy­gu­la­na­bi­lir. Eğer bir uyar­ma kâ­fi ge­li­yor­sa, ge­ri­si­ni yap­mak doğ­ru de­ğil­dir. Döv­me­ye izin ve­ril­se de bu, yü­ze ya­pıl­ma­mak ve ya­ra be­re bı­ra­ka­cak tarz­da ol­ma­mak şar­tıy­la ca­iz­dir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) is­tek­siz ola­rak, sırf ai­le ni­za­mı­nı te­mi­ne ve­si­le ol­sun di­ye döv­me­ye izin ver­miş­tir. Ya­ni Efendimiz, âyete ge­tir­di­ği açık­la­ma­da, bu döv­me işi­nin son de­re­ce sı­nır­lı ol­du­ğu­nu bil­di­ren çok sa­yı­da ta­li­mat ver­miş­tir. Bunlardan biri de: “Darben gayra müberrihin” yani vurmanın “yaralamadan, şiddetsiz ve hafifçe” olmasıdır ki, meali Peygamberimizin bu tefsirine göre verdik.”

Kadınların rüyalarında müstehcen şeyler görmeleri, gusül abdestini gerektirir mi?

İhtilam olan (rüyalanan, yani rüyada cinsel ilişkide bulunan ve bundan dolayı boşalan) kadının, İmam-ı Azam ve arkadaşlarına göre, fercinin üzerinde yaşlık görmedikçe yıkanması gerekmez. Çünkü Ümmü Süleym adında bir kadın: Ey Allah’ın Resülü! Allah, hakkın açıklanmasından çekinmez, rüyalandığı zaman kadına da gusül gerekir mi?” diye sormuş, Allah Rasülü de: “Evet yaşlık görürse gerekir.” buyurmuştur.

Bazıları bu rivayete göre, “görmekten maksat, bilmek ve kanaat getirmektir. Öyleyse kadın, böyle bir rüya gördükten sonra, yaşlık görmese dahi, ilişkide boşaldığı gibi boşaldığına kanaat getirirse yıkanması gerekir. Çünkü kadının suyu incedir, kuruyunca belirsizleşebilir, hatta geri de gidebilir” demişlerdir. Öyleyse, en ihtiyatlısını tercih etmek gerekir. Yani, bir kadın şöyle veya böyle, bir yaşlık hissederse veya böyle bir kanaati olursa ihtiyaten yıkanması gerekir.

Bazıları da, “rüyalanan kadın, uyandığında sırt üstü yatıyor idiyse, yaşlık görmese de yıkanması gerekir. Çünkü kadından gelen akıntı bu tür yatışlarda geri kaçmış olabilir. Yan, ya da yüzükoyun yatıyor idiyse, ancak yaşlık görürse yıkanması gerekir. Görmezse akma olmamış demektir, dolayısıyla yıkanması gerekmez” demişlerdir. Duruma göre bu yorum da tercih edilebilir. Yaşlığın azının bir sınırı yoktur. Rüyalanma olduktan sonra az yaşlık görse de yıkanmak gerekir.

Şüphenin bir delile veya gerekçeye dayanmayanı hiç önemli değildir. Sürekli ihtilam olduğunu sanan bir kadın, yaşlığı belli edecek bir bez kullanmak suretiyle, gerçekten boşalmanın olup olmadığını kontrol eder. Varsa yıkanması gerekir, yoksa gerekmez demektir. Ama hiçbir suretle namazını bırakamaz. Yaşlık varsa yıkanarak kılar, yoksa abdest alarak kılar. (Bazı tasarruflarla beraber Prof. Dr. Faruk Beşer’den: Kadınlara Özel Fetvalar)

Kadınların tek başına yolculuk yapmasının hükmü nedir?

İslâm, aileye ve insanların iffetlerini korumalarına önem vermiş, bunun için de zinayı haram kılmıştır fakat bunun önüne geçebilmek için sedd-i zerâi kaidesi gereğince zinaya götüren sebepleri de yasaklamıştır çünkü zina birden olmamakta, bunun öncesinde birtakım mukaddimeler diyebileceğimiz, görme, tanışma, beraber bulunma ve bu suretle birtakım kötü duyguların kalbe doğması gibi sebepler, bu habis ve yıkıcı fiilin gerçekleşmesine öncülük etmektedir.

Birbirine yabancı olan ve evlenmeleri câiz olan kadın ve erkeğin, kimsenin görmeyeceği yerde yalnız kalmalarının yasaklanması, kadınlara tesettürün emredilmesi, namahreme bakmanın haram kılınması ve kadınların yalnız başına yolculuk etmelerinin menedilmesi, İslâm’ın aldığı tedbirlerden bazılarıdır. Kadınların uzak mesafelere yolculuk yapmalarının yasaklanması da onların iffetlerini koruma ve başlarına gelebilecek kötü fiillerden onları muhafaza etme gayesine yöneliktir.

Konuyla ilgili doğrudan bir âyet bulunmamamakla beraber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen hadislere bakarak mezhep imamlarımız kadının yolculuğuyla ilgili farklı hükümlere varmışlardır. Bu hadislerden birkaçı şöyledir: Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

لَا يَحِلُّ لِامْرَأَةٍ تُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ أَنْ تُسَافِرَ سَفَرًا فَوْقَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ فَصَاعِدًا إِلَّا وَمَعَهَا أَبُوهَا أَوْ أَخُوهَا أَوْ زَوْجُهَا أَوْ ابْنُهَا أَوْ ذُو مَحْرَمٍ مِنْهَا

“Allah’a ve ahiret gününe inanmış bir kadının, yanında babası, kardeşi, kocası, oğlu veya kendisiyle evlenmesi haram olan bir yakını bulunmadan üç gün veya daha fazla yolculuğa çıkması helâl değildir.” (Buhârî, taksîr 4; Savm 67; Müslim, hacc 423)

İbn Abbas’tan (radıyallahu anhumâ) rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir erkek, yanında mahremi olmayan kadınla yalnız kalmasın; hiçbir kadın da yanında mahremi bulunmaksızın (tek başına) yolculuğa çıkmasın.” buyurdu. Bunun üzerine bir sahabe: “Ey Allah’ın Resûlü! Karım hac için yola çıkmak üzere, ben de falanca savaşa katılmak için yazıldım.” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem): “Git, karınla birlikte haccet!” cevabını verdi. (Buhârî, nikâh 111; cihâd 140; Müslim, hacc 424)

Konuyla ilgili bu ve benzeri rivayetleri değerlendiren Hanefî ve Hanbelîler: “Kadın, sefer mesafesi uzaklıkta bir yola, yanında kocası yahut mahremi olan bir erkek olmadan çıkamaz, beraberinde emniyetini sağlayan bir mahremi olmalı ki kadın güven ve huzur içinde yola çıkabilsin.” demektedirler. Farz olan hac yolculuğu için de hüküm böyledir zira hadis-i şeriflerden açıkça anlaşılan budur. (Serahsî, el-Mebsût, 4/111; İbn Kudâme, el-Muğnî, 5/30) Şâfiîler ve Mâlikîler de yukarıdaki hadislerden yola çıkarak kadının mahremsiz olarak sefer mesafesi uzaklığındaki yolculuğa çıkamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu görüşün sahih olduğu konusunda ulema müttefiktir. (Nevevî, el-Mecmû, 7/87; Maverdî, el-Hâvî fî Fıkhi’ş-Şâfiî, 11/265; Hattâb, Mevâhibü’l-Celîl li Muhtasari’l-Halîl, 3/494) Şâfiîlerden bazılarının, “bir kadının güvenilir bir grupla yolculuğa çıkabileceği” şeklinde yaklaşımları vardır. Netice itibarıyla yanında mahremi olmadan bir kadının mahremsiz olarak sefer mesafesi uzaklığa gidemeyeceği konusunda mezhepler arasında ittifak vardır. (Mevsûatu’l-Fıkhiyyetü’l-Küveytiyye, 22/299-300) Ancak Şâfiî ve Mâlikîler, hac yolculuğunu bu hükmün istisnası olarak görmekte ve kadının güvenilir ve salih bir topluluk içinde hacca gidebileceğini söylemektedirler. Hatta bu şartı, farz olan hac için meşru görmekte, nafile hacca kadının mahremsiz gidemeyeceğini belirtmektedirler. (İbn Rüşd, el-Beyân ve’t-Tahsîl, 18/228; Hattâb, Mevâhibü’l-Celîl, 3/489; Mâverdî, el-Hâvî, 4/363)

Mahrem denince öncelikle kadının kocası akla gelir. Kocanın dışındaki mahremlerde aranan şartlar ise büluğa ermiş ve akıllı olması, kadını koruyabilecek ve ona yardım edecek güce sahip bulunması, baba, oğul ve dede gibi kadınla nikâhlanması ebedî haram sayılan akrabalardan olmasıdır. (İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, 2/551)

Netice

Kadınlar, yanlarında mahremleri olmadan sefer mesafesi bir uzaklığa bir zaruret bulunmadıkça gitmemelidirler. Gideceklerse, mutlaka yanlarında kendilerini koruyabilecek, onlara yardım edecek, büluğa ermiş, akıllı ve nikahlanılması ebedî haram olan bir yakınlarının bulunması gerekir. Mezhepler tarafından ittifakla kabul edilen hüküm bu olunca, hayatımızı buna göre ayarlama hassasiyeti ortaya çıkmaktadır. Burada hükmün illeti/tesirli sebebi “güvenlik” gibi görünse de meselenin kadının yolculuk sebebiyle imtihan olmasına, aile içi mahremiyete ve toplumun manevî selametine bakan yönleri de vardır. Hatta denebilir ki meselenin illeti, kadının kadın olmasıdır. Evet, kadın her ne kadar topluluk içinde yolculuk yapsa da imtihandan kurtulamaz. İstenmeyen hadiseler esnasında mahremiyetini tam sağlayamaz. Özellikle umreye ve nafile hacca bir kadının mahremsiz gitmemesine dikkat edilmelidir. Ayrıca konunun bir de “taabbüdîlik” tarafının olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bununla beraber Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinden bazı imamların sefer güvenliği olduğunda kadınların yolculuk yapabileceğine dair görüşleri (Nevevî, el-Mecmû, 7/87; Kurtubî, el-Kâfî, 2/1134) zaruret hâlinde başvurulacak bir ruhsat olarak değerlendirilebilir.

Kadınların pantolon giymeleri caiz midir?

Dış elbise altına eteğin giyilmesi hem tesettür hem namazda rahatlık hem de erkeklere benzememe prensibi açısından en uygunudur. Ancak bu tür giysilerin altında etek yerine pantolon giyilirse, bu câiz midir?

Pantolona doğrudan haram denilemez zira hakkında açık hüküm ifade eden bir âyet veya hadis yoktur. Ancak eteğin giyilmesinde gözetilen tesettür, namazda rahatlık ve erkeklere benzememe gibi ölçüleri koruyamadığından bir kadının pantolon giymesi mahzurludur. Evet, pantolon her ne kadar vücudu kapatsa da vücut hatlarını belli etmemekten uzaktır. Ne kadar geniş olursa olsun vücut belli olacaktır.

Pantolonun dış elbise altında giyilmesi, meseleyi biraz daha mahzursuz hâle getirse de ev haricinde dış elbise çıkarıldığında, yukarıda bahsedilen mahzurlar yine ortaya çıkacaktır. Bu yüzden pantolon, dış elbise altında da olsa şüpheden uzak değildir. Ancak eteğin altına pantolon giyilirse bu pantolonun, belki erkek pantolonları gibi topuklara kadar olmamasına dikkat etmek gerekir. Aksi takdirde yine “erkeklere benzeme” hasıl olacaktır. Eteğin altına giyilen fakat topuklara kadar da ulaşmayan bir pantolon ya da pantolona benzer bir şey, kadın için en iyisidir ve bu giysi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından övülmüştür. Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselam), eteğinin altına şalvar (sirval) giyen bir kadına“Allah ona merhamet etsin, onu bağışlasın.” şeklinde duası vardır.[1]

Hz. Ali Efendimiz’in bildirdiğine göre: “Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bakî mezarlığında Allah Resûlüyle beraberdik. Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Allah Resûlü bir yeri açılır endişesiyle ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar, “kadının sirvalı (şalvarı) var, üzeri açılmaz” dediler de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ey insanlar, sirvaller (şalvarlar) giyinin çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun.” buyurdular.”[2]

Şalvar ya da şalvara yakın giysiler giyilmesini tavsiye eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), elbette bunun tek başına giyilmesini tavsiye etmiş olmamaktadır çünkü başka beyanlarında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vücut hatlarının belli olmamasını ve erkeklere benzememeyi de tembihlemiştir. Öyleyse zarurete binaen pantolon giyilse bile mutlaka bu pantolonun geniş olması ve üzerine vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bir kıyafet giyilmesi gerekir.

Eteğin veya herhangi bir dış elbisenin altına pantolon giymek isteyenler, mutlaka onu da geniş giymelidirler. Sebebine gelince, birincisi; yürürken, arabaya binerken, otururken dış elbisenin, eteğin açılma ihtimali vardır. İkincisi; kadınların olduğu bir ortamda dış elbise çıkarıldığında dar olan pantolonla yine vücut hatları belli olacaktır. Onların belli olmaması, sadece erkeklere karşı değildir. Kadınlar arasında da bu hassasiyetin korunması gerekir. Üçüncüsü ise dış elbie altında da olsa dar pantolonla rahat ibadet edilmez. Hayatını ibadet eksenli yaşayanlar için bu husus daha bir ehemmiyet arz eder.

Eğer bir kadın kendini etek giymeden pantolon giymeye mecbur görüyorsa, bu pantolonun üstüne mutlaka boyu en azından dizlere kadar gelen bir dış kıyafet giymeli ayrıca pantolon da dar olmamalıdır.

Burada, dış kıyafetlerin de rahat ve geniş olması gerektiğini hatırlatalım. Son zamanlarda bütün giysileri moda adı altında daralttıkları gibi bu türlü kıyafetleri de daralttılar. Piyasada genelde vücuda oturan ve beden hatlarını ortaya koyan elbiseler satılmaktadır. Böyle bir zamanda geniş elbise bulmak zor olabilir ama dinini yaşamada hassas olan insanlar, bunun çaresini bulmalıdırlar/bulurlar.


[1] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 41838-39.

[2] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 41838; Münâvi, Feyzu’l-Kadîr, 2/129.

İslam disiplinleri açısından aile ve toplum hayatında kadının konumu nasıl olmalıdır?

Açıklama: Bazı kimseler, Müslüman toplumlarda kadının eve kapatıldığını ve onun haklarının çiğnendiğini iddia etmektedirler; bu iddiada doğruluk payı var mıdır? İslam disiplinleri açısından aile ve toplum hayatında kadının konumu nasıl olmalıdır?

İslam, cahiliye karanlığında sömürülen, köleleştirilen ve ikinci sınıf kabul edilen kadını zavallı bir mahluk olma durumundan kurtararak, yeni bir statü ile onu mübarek bir varlık olma seviyesine yükseltmiştir. Din-i mübîn, kadını bir temettu’ aleti olmaktan azâde eylemiş ve Cenneti onun ayaklarının altına sermiştir. Şayet, İslam’ın esas kaynakları ve selef-i salihînin örnek hayatları dikkatlice incelenirse, müslüman kadının kat’iyen evine kapatılmadığı ve asla haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bu iddia, şayet onu ortaya atanlar kasıtlı ve ön yargılı insanlar değillerse, Hak Din’in bu mevzuda vaz’ ettiği ölçülerin bilinmemesinden ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaların İslam’a mal edilmesinden kaynaklanmaktadır.

İslam’ın genel olarak insan haklarına ve hususi manada da kadınların hukukuna dair ortaya koyduğu disiplinlerle alâkalı şimdiye kadar yüzlerce kitap yazılmış ve bu mevzu şüpheye mahal kalmayacak şekilde şerh edilmiştir. Asrın Getirdiği Tereddütler ve Beyan adlı kitaplarda, Muslim World ve Yeni Ümit gibi mecmualarda ve değişik gazetelerde neşredilen röportajlarda bu konuya müteallik meseleleri ben de defalarca anlatmaya çalıştım. Bundan dolayı, aynı mevzuları bir kere daha tekrarlamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Fakat, çok önemli gördüğüm bir-iki hususa değinmeden de geçmek istemiyorum.

Bir Tepki Hareketi: Feminizm

Kadın hakları konusunda söz söyleyebilecek yegâne din İslam’dır. Çünkü gerek Kur’an-ı Kerim’e, gerek Peygamber Efendimiz’in tatbikatına, gerekse İslam tarihine baktığımızda, fertlerin hatalarından kaynaklanan bir takım suistimaller dışında, kadının en muallâ mevkii müslüman toplumlarda kazandığı görülür. Evet, İslam’da kadının diğer sistemlerde asla rastlanamayacak eşsiz bir konumu vardır. Günümüzün en modern sayılan toplumları bile, bu konuda onunla boy ölçüşemeyecek kadar geridir.

Bu toplumlarda kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, böyle bir özgürlük, gerçek insan fıtratının ve selim aklın kabul edebileceği ve herhangi bir semavî dinin makbul sayacağı bir özgürlük değildir. Son asırlarda, hassaten devletler arası kanlı savaşların getirdiği geçim zorlukları ve ekonomik ihtiyaçların baskısı kadını iş dünyasına ve sokağa çıkmaya zorlamıştır. Bu çıkışın akabinde, kadın kendi iâşesini temin etmeye başlamış ve fert planında bir ölçüde iktisadî hürriyet elde etmiştir; fakat, pek çok yerde, onun bilhassa fizikî cazibesinden faydalanmak isteyen bir takım sermaye çevreleri için istismar mevzuu bir alet haline düşmekten de kurtulamamıştır. Maalesef, kadın özellikle Batılı toplumlarda piyasaya, pazara, eşyanın malî değerine katkıda bulunduğu ve erkeklerin nefsanî arzularına hizmet ettiği nisbette, dolayısıyla hayatının sadece bir anında surî ve sunî bir sevgi bulabilmiştir; ne var ki, içtimaî hayatta kerime, bacı, eş, anne ve nine olarak gördüğü ve yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı muhabbet ve hürmeti büyük ölçüde kaybetmiştir. Zamanla o, bu defa da hürriyet kılıfı altında modern tekniklerle (!) sömürüldükçe sömürülmüş, çoğu insanî haklarından mahrum edilmiş ve karanlık çağlardakine denk bir istismarın kurbanı haline gelmiştir.

Bütün bu haksızlıklara tepki olarak, öncelikle ve özellikle Batı’da kadınlar tarafından bir hak istirdadı hareketi başlatılmıştır. Ne var ki, bu hareket, kadınların bir nevi uyanışı sayılsa da, bir tepkiye ve reaksiyona bağlı cereyan ettiğinden dolayı, bütün reaksiyoner hareketlerde ortaya çıkan dengesizliklerden o da nasibini almış, ifratlar ve tefritler ağına o da takılmış; ilk başta kadın haklarını savunma maksadından neş’et etse de, zamanla erkeklere karşı nefretle dolup taşmaya, kinle oturup-kalkmaya sebep olacak kadar asıl çizgisinden uzaklaşmıştır. Kadınları koruma ve onlara erkeklerinkine eşit hakların tanınmasını sağlama düşüncesinden doğan feminizm adlı fikir cereyanı, bir gayr-ı memnunlar hareketi olarak, arkada sadece hasret, hicran ve enkaz bırakmıştır. Zira, bugün pek çok çeşidinden bahsedilen feminizm akımının temsilcileri zamanla çok farklı taleplerin peşine düşmüş ve meseleyi kadının haklarını korumaktan onun hakimiyetini sağlamaya vardıracak kadar ileri götürmüşlerdir.

Neden Reisetü’l-Cumhurumuz Hiç Olmamış?

Günümüzde hâlâ eski dönemlerdeki uygulamalara karşı aynı tepki tavrı sergilenmekte ve farklı aşırılıklara, aykırılıklara girilerek mesele asıl mihverinden kaydırılmaktadır. Vakıa, kadın haklarını istirdat etme gayretlerinin hemen hepsi tamamen nazarî planda kalmaktadır. Bunun en açık delili, en modern (!) görünümlü ülkelerde bile kadınların içtimaî hayatta ve idarî alanda büyük bir tahdide maruz kalmalarıdır. Düşünün… Bugün dünyanın kaç ülkesinde devlet başkanı kadındır? Kaç yerde ordunun üst kademelerinde kadınlar vazife görmektedir? Kadınlar acaba kaç ülkenin parlamentosunda nüfus nisbetlerine uygun şekilde temsil imkanına sahiptirler? Dünya dinlerinin ruhanî reisleri ve diyanet temsilcileri arasında ne kadar kadın vardır? Adliye, mülkiye, emniyet teşkilatları ve gizli servisler gibi birimlerde istihdam edilen kadınların sayısı erkeklerin adedine yaklaşabilmiş midir?.. Kadın haklarını dilinden hiç düşürmeyen ve onun ateşli birer savunucusu görünen kimseler acaba neden bu sorulara müsbet cevap verebilecek durumda değiller? Hepsinden öte, İslam’ın, kadının haklarını kısıtladığını iddia edenlerin önce kendilerini ve kendi içtimaî yapılarını sorgulamaları gerekmez mi?

Aynı sualleri kendi ülkemizde kadın hakları avukatlığına soyunup bazı şahsî hatalar yüzünden İslam’ı ve bütün müslümanları mahkum etmek isteyenlere de sorabiliriz: Cumhuriyet kurulduğundan bu yana onca zaman geçmiş; peki ama şimdiye kadar Çankaya’ya kaç tane kadın Cumhurbaşkanı çıkmış? Hep Reis-i cumhur seçilmiş; niçin bir kere de o makama Reisetü’l-cumhur getirilmemiş? Aklının azlığından mı? Yoksa, o işi beceremeyeceği düşünüldüğünden mi? Neden erkek başbakan kadar kadın başbakan vazife yapmamış? Niçin kadın bakanların sayısı erkek bakanların adedine hiç ulaşamamış, hatta yaklaşamamış? Niye erkeklerden olduğu kadar kadınlardan da kuvvet komutanı olmamış? Neden bir kere de Genel Kurmay Başkanlığı bir kadına emanet edilmemiş? Niçin hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınlara göstermelik bazı koltuklar bırakılıyor da, onların nüfuslarına uygun şekilde kendilerini temsil etmelerine imkan tanınmıyor?

Yanlış anlaşılmasın; “Bunlar mutlaka olmalı, işin aslı budur!” demek istemiyorum. Müsavaat iddiasında bulunanların, kadın ile erkeğin eşit olduğunu savunanların ve kendileri bu eşitliğe göre hareket ediyormuş da sanki İslam kadının hakkını yiyormuş gibi Din-i mübini sorgulayanların ikiyüzlülüklerini nazara vermeye çalışıyorum. Evet, “niçin, neden, niye…” sorularını çoğaltabilirsiniz. Bu soruların cevaplarını aradığınızda göreceksiniz ki, aslında, “İslam kadının hakkını yiyor, erkeğe verdiği hakları kadına vermiyor!” diyenlerin kendileri senelerdir kadını istismar ediyor ve onun haklarını -affedersiniz- hapur hupur yiyorlar. Öyleyse, kendileri kadını hayatî sahalardan olabildiğine uzak tuttukları ve onu sürekli sömürdükleri halde, bu konuda İslam’ı tenkit etmeye kalkışanların İslamiyet hakkında söz söylemeye de kadın haklarından bahsetmeye de hakları yoktur.

“Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ”

Bir kere, İslam bazı muharref dinlerde ve din görünümlü batıl inançlarda olduğu gibi, kadını şeytanın ürünü veya kötülüklerin tohumu olarak görmez. Erkeği kadının egemen bir efendisi saymadığı gibi, kadını da, erkeğin hakimiyetine teslim olmaktan başka çaresi bulunmayan zavallı bir mahluk olarak kabul etmez. Bir zamanlar Batıyı kasıp kavuran kadının ruh sahibi olup olmadığı meselesi hiçbir zaman Müslümanlar arasında tartışılmamıştır. İslam, insanın işlediği “ilk günah”tan ve beşerin Cennet’ten çıkarılmasından da kadını sorumlu tutmamıştır. Cenâb-ı Allah, ilahî kelamında Hazreti Adem ile Hazreti Havva’yı beraber konuşturmuş; Şeytanın ikisine birden vesvese verdiğini, o ilk sürçmeyi beraberce yaşadıklarını, hatta sürçmede önceliğin Hazreti Adem’e ait olduğunu ve sonra yine ikisinin birden tevbe ve istiğfarla Allah’a yöneldiklerini anlatmıştır. Dolayısıyla İslam, “ilk günah” gibi bir vebali asla kadına yüklememiş, böyle bir zelle yüzünden onu kınamamış ve kadını, insanlığı Cennet’ten yere indiren günahkar bir varlık saymamıştır.

İstidradî olarak şunu da ifade etmeliyim: İnsan, mal-mülk, makam-mansıp, evlad ü iyal ile sürekli denenip sınandığı gibi, erkek kadınla kadın da erkekle imtihan olabilir. Bu sebeple, erkek için bir imtihan unsuru olması açısından kadına “fitne” de denilmiştir. Bir kısım mü’minlerin sabah akşam dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min belai’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ” demeleri; yani, “Allahım, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru; Allahım, şehvetin arkasında sürüklenip bir felakete uğramaktan bizi muhafaza et; Allahım bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!” diyerek Allah Teâlâ’ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir iptila vesile olmasındandır. Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu tenasübü, güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır. Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp -arz ettiğim gibi- Allah’ın hıfz u himayesine sığınırlar. Yoksa, mü’minler, kadının şer, bela ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, beladan ve fitneden sürekli Hazret-i Hafîz’e sığınmalıdır. Hatta, o da –dilerse– dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min belâi’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min fitneti’r-ricâl” diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve herbiri diğeri için bir imtihan unsuru, bir bela sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın, güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa, İslam’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur’an’ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Adem’in daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur’an’ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur. İslam’a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat’iyen söz konusu değildir.

İki Ceset Bir Ruh

Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır; bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz olamaz. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, Hazreti Adem Cennet’te de bulunsa Havva’sız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır; şayet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Adem’sizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü, hilkat itibarıyla, Adem Havva’sız, Havva da Adem’siz olamazdı. Onlar, iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı. Allah Teâlâ, kadını, elektrona nisbeten protonu, pozitif kutuba nisbeten negatif kutubu, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirdiği misillü, kadın ve erkeğin de eşler oluşturmasını murat buyurmuştu.

Evet, nasıl ki, pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne muhtaçtır; aynı şekilde erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaç olarak halk edilmiştir. “Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç / Ezcâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.” sözü bu hakikati ne güzel ifade etmektedir!.. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl – Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” Hadiste, cemi’ (çoğul) olarak “şekâik” şeklinde yer alan “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan herbiri, diğerinin şakîkidir.

Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat, hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.

Bu müstakim anlayışa uygun olarak, Devr-i Risalet Penâhî’de, kadın hak ettiği yüksek mevkiye yükseltilmiş, ona tabiatına uygun işler tevdi edilmiş ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılap, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır.

Kıvâme Meselesi

Bununla beraber, kadınlar erkeklerin mesul sayıldığı bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutulmamışlardır. Onların, bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları da, kadınların eksik görülmesinden ve onlara bazı nakîseler isnad edilmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, taife-i nisanın erkeklerin sorumlu olduğu kimi mükellefiyetlerden mesul tutulmamaları rahmet-i ilahiyenin neticesi ve onlara merhametin ifadesidir.

Binaenaleyh, erkeğin kadından üstün olduğu hissini uyaran Kur’an ayetleri, farklı istidat ve farklı kabiliyetleri ifade sadedinde îrad buyurulmuş ilahî beyanlardır. Mesela; bazıları, “Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.” (Nisa, 4/34) mealindeki “Er-Ricâlu kavvâmûne ale’n-nisâi” ifadesiyle başlayan ayet-i kerimeyi erkeğin mutlak hakimiyetine delil saymaktadırlar. Oysa, “kıvame meselesi”ni nazara veren bu ilahî beyan da kadınlara merhametin sesi-soluğudur ve ailede iş bölümünün gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Malumdur ki; kadının da erkeğin de birbirine fâik oldukları bazı hususiyetleri vardır. Kur’an-ı Kerim, “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır.” (Lokman, 31/14) mealindeki ayet gibi bir kısım beyanlarıyla anneyi öne çıkarmıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) da “Kime iyilik yapayım?” diye peşi peşine üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, “annene” cevabını vermiş ve “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadis-i şerifi gibi mübarek sözleriyle kadını çok mualla bir mevkiye koymuştur. Öyle ki, bu ifadeler açısından meseleye bakılacak olursa, bir erkek çatlayasıya koşsa da kadına yetişemeyecek ve onun geriye dönüp “Beyhude yorulma, bana yetişmen muhaldir!” dediğini duyacaktır.

Bu açıdan, kıvame meselesini ele alan ayet-i kerime, kadının erkekte bulunmayan bazı üstün vasıflara sahip olduğu gibi, erkeğin de kadında olmayan bir takım üstünlüklere sahip bulunduğunu belirtmiş, her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ima etmiş ve erkeğin, eşinin geçimini sağlamaktan sorumlu bir hâmi olduğunu bildirmiştir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, bu ayet, erkeğin kadına hakimiyetini, fakat rastgele değil “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” manası üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı, bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü belirtir.

Bir ailede huzur ve saadetin devam etmesi için o hanede mutlaka işlerin taksim edilmesine ve herkesin birbirine yardımcı olmasına ihtiyaç vardır. Mesela, bir yerde üç tane hâkim olursa, orada kargaşa hiç bitmez, sürekli fikir ayrılıkları yaşanır; nizam ve intizam için nihayet bir söz kesen olması lazımdır. Ne var ki, nihaî kararı verecek insan, sadece kendi sâbit fikirlerini dayatmamalı, ailenin her ferdine düşüncelerini beyan etme hakkı tanımalı ve her zaman hakşinas olup akl-ı selime yakışır şekilde davranmalıdır. İşte, hayatın her alanında ve her zaman aktif olabilecek, ailenin iâşesini temin etmek için en ağır şartları dahi göğüsleyebilecek ve ne yapıp edip çoluk-çocuğunun yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini tedarik edebilecek insan olarak erkek bu konularda bir yönden fâik sayılmış ve yuvada istişarenin hakkını verdikten sonra söz kesen olarak o tayin edilmiştir.

Dünyada pek çok değişimler olmasına rağmen, insanların ekseriyeti itibarıyla hâlâ iâşeden erkek sorumludur ve dışarıda çalışıp para kazanma onun vazifesidir. Kimileri meseleyi hemen başka vadilere çekip, dünyanın bazı yerlerinde kadının da çalıştığını söyleyerek buna itiraz edebilirler. Fakat, kadının fıtratına uygun işlerde çalışmasını kabul etmekle beraber, acaba para kazanmak için onun da dışarıya açılması aile huzuru açısından kâr mı getirmiştir zarar mı? Kadının, hususiyle de bir takım işlerde çalışması gerçekten bir ihtiyacın gereği midir, yoksa bir baş kaldırma vesilesi, bir isyan hareketi midir? Kendi iâşesini temin etmesi kadının mutlu olmasına kâfî gelmiş midir; aksine, onu daha bir huzursuz mu etmiştir? Acaba onun, tabiatına ters mesleklerde çalıştırılması toplum bünyesinde ne türlü yaralar açmıştır? İşte, sıhhatli bir tesbit yapabilmek ve kıvâme mevzuunu doğru anlayabilmek için, bunların hepsinin nazar-ı itibara alınması, meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakılması ve konunun müsbet-menfi bütün yönleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir.

İfratlar-Tefritler Arasında Kadının Yeri

Bu zaviyeden bakılırsa, görülecektir ki, İslam kadını hiçbir hususta mahrum etmemiş; fizikî yapısını ve hususî konumunu gözeterek merhameten onu bazı mükellefiyetlerden muaf tutmuştur. Mesela; onun omuzuna, vakit namazlarını cemaatle kılma, Cuma namazı, hutbe, ezan, kâmet ve itikaf gibi sorumluluklar yüklememiştir. Bununla beraber, “Ben Cuma namazına gideceğim” diyenin önünü de hiç almamış, onun kendi isteğiyle cemaate katılmasına mani olmamıştır. Hadis ve siyer kitaplarında, Asr-ı Saadet’te kadınların bayram namazlarına, hüsuf ve küsuf namazlarına, hatta yağmur dualarına iştirak ettiklerine dair misaller verilmektedir.

Evet, onun, erkeğin mesul sayıldığı her mükellefiyetten sorumlu olmaması ve bazılarından muaf tutulması İslam’ın kadına bakışındaki merhametin bir tezahürüdür. Bu rahmet tecellisi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilahî rahmetinin değişik tenezzül dalga boyundaki bir tecellisine daha kadını mazhar kılmış ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.

İslam’a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle de sınırlı değildir. Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür. Fakat, maalesef, bu gerçek zamanla müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur. Farklı milletlere mensup müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslam libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini Din-i mübinin esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrid edilmiştir.

Fakat, bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların müsebbibi -haşa- Din-i mübin değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lazımdır. Ne var ki, bu mevzudaki yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir. Mesela; kadını sadece çocuk yapan bir obje kabul etmek ve onu bir çocuk fabrikası gibi görmek ne kadar çirkinse ve ona karşı saygısızlıksa, kadının tenasüle baş kaldırması ve bir makina olmadığını göstermek için çocuk edinmekten kaçınması da o kadar fıtrata terstir ve yakışıksızdır. Evet, kadın, bulaşık bir kap olmadığı gibi, yeri de sadece bulaşık kapların bulunduğu mutfak değildir; fakat, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle hiç alâkasının bulunmadığını iddia eden ve yuvayı bir aşhaneye, bir yatakhaneye çeviren kadın da çocuklarına iyi bir anne, iyi bir muallim ve iyi bir mürşide olmaktan çok uzaktır.

Diğer taraftan, kadını maden ocaklarındaki gibi çok ağır şartlar altında çalıştırmak da zulümdür. Sırf erkeğe eşit olduğu iddiasıyla, kadının, yaz günü sıcakta tırpan sallama, tırmık çekme, dövenlerin üzerinde iş görme, ya da sınırda terörist gözetleme, eşkiyayı takip için mağaralarda yatıp kalkma, başını bir taşa koyup uyuma ve uyanır uyanmaz da düşman kovalama gibi ağır mesuliyetler altına itilmesi insan tabiatına terstir, zalimane bir işkencedir; kadınlığın hususiyetlerini görmezlikten gelme ve fıtratın kanunlarıyla çatışma demektir.

Bu itibarla, İslam’a göre, kadını eve hapseden ve onu içtimaî hayattan bütün bütün uzaklaştıran anlayış kat’iyen doğru değildir; kadın, fizyolojisi ve psikolojisi nazara alınmak kaydıyla, herhangi bir işte çalışabilir. Fakat, hem kadın hem de erkek hayatın bir paylaşımdan ve iş bölümünden ibaret olduğunu bilmeli ve herbiri kendi fıtratına uygun işleri yaparak diğerine yardımcı olmalıdır.

Bir Fikir İşçisi Olarak Kadın

Ayrıca, kadın, hukuken hür ve müstakil bir şahsiyettir. Onun kadınlığı, ona ait ehliyetlerden hiçbirini daraltıcı ve ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Erkek, ne ölçüde düşüncesini açıklama hürriyetine sahipse, kadın da aynı hürriyete aynı nisbette sahiptir. Bildiği konularda onun görüşüne de başvurulur ve kendisiyle istişare yapılır. Öyle ki, her an vahiyle beslendiği için hiçbir konuda başkasına danışmaya muhtaç olmayan Peygamber Efendimiz, bütün ümmetini alâkadâr eden bazı meselelerde bile, kendi hanımlarının fikirlerini almış ve onların düşünceleri istikametinde hareket ettiği zamanlar olmuştur.

Bir kadının, kocasıyla arasındaki “zıhar” meselesine çözüm bulması ve böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için Allah Rasûlü’ne gelip O’nunla tartışırcasına konuşması ve ilahî hüküm gelinceye kadar ısrarlı taleplerini sürdürmesi de çok meşhur bir hadisedir. Müslümanlar arasında, kadının fikir hürriyetinin ne ölçüde gözetildiğine bu hadise dahi tek başına yeterli bir delil ve güvenilir bir şahittir; nitekim, o kadının, halini Allah’a arz etmesi üzerine ayet nazil olmuş ve bu meseleyi anlatan sureye de “Halini anlatıp hakkını savunan kadın” anlamına gelen “Mücâdile” adı verilmiştir.

Dahası, o dönemde, kadınların halifeye dahi itiraz edip, onun Kur’ân’a aykırı buldukları içtihadlarına, hem de camide bütün cemaatin huzurunda karşı çıktıkları bile vâkidir. Mesela; Hazreti Ömer, evlenmeyi kolaylaştırmak için, nikah akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini düşünmüş ve mehir miktarının evliliğe engel olmamasını istemiştir. Bir hutbe esnasında, mescidde bu düşüncesini beyan edince bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın, “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” demiş ve onun bu içtihadına itiraz etmiştir. Seyyidina Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun!…” diyerek nefsini levmetmiş ve sözünü geri almıştır. İşte, gerçek İslam toplumunda kadın bu kadar hayatın içindedir…

Bir düşünün; günümüzde bir kadın, Fatih Camii’nde ya da Süleymaniye’de maksureden perdeyi sıyırsa, Halife-i rûy-i zemine ya da bugünkü Cumhurbaşkanı’na da değil, minberdeki imama “İmam efendi, zannediyorum, bu konuda yanılıyorsunuz, meselenin aslı şudur!” dese, kim bilir o kadıncağızın başına neler gelir. Zira, bugün dinin özüne vakıf olmayan kimseler, yanlış telakkileri sebebiyle kadını bir fanus içine koymuşlar ve onu bazı haklardan mahrum bırakmışlardır.

Aslında, Allah’ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği kadın, fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. En başta Ezvâc-ı Tahirât (Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mualla zevceleri), birer mürşide olarak yetişmiş ve çok büyük insanlara öğretmenlik yapmışlardır. Mesruk bin Ecda’, Tâvûs b. Keysan, Atâ b. Ebi Rebah, Esved b. Yezid en-Nehâî gibi âbid ve zâhid nice insanlar, hep Mü’minlerin Anneleri’nin rahle-i tedrisinde yetişmişlerdir. Hususiyle, Hazreti Aişe validemiz, Tabiîn’in en büyük imamlarına feyz kaynağı olmuştur; azize annemiz, kimi zaman bir perde arkasından, bazen de süt hısımlığı konusundaki kendine has içtihadıyla amel eden talebelerine doğrudan ders vermiş, en muğlak mevzuları onlara şerh etmiş ve sordukları sorular hakkında fetvalar serdetmiştir.

Bundan dolayıdır ki, Süleyman Nedvî, Hazreti Aişe validemizin hayatının mukaddimesinde, müslümanların geçirdiği inhitat (gerileme, kuvvetten düşme) devrinin sebeplerini zikrederken, bu inhitatın yarı sebebinin kadınlar olduğunu ve bilhassa onların Hazreti Aişe validemiz gibi numune-i imtisal bulamayışlarını vurgulamaktadır.

Günümüzün Şefkat Kahramanları

Doğrusu, Devr-i Risalet Penâhî’de kadının hak ve sorumluluklarının tam belirlendiği, özellikle hasta olduğu hallerde ve hayız, nifas gibi hususi durumlarında ona kaldıramayacağı yüklerin yüklenmediği; fakat, onun çok defa savaşlara bile katıldığı, yaralılara baktığı, tedavi için gerekli malzemeleri hazırladığı, savaşçılara hizmet ettiği ve hatta bizzat savaştığı; normal zamanlarda da bilhassa eğitim hizmetleri olmak üzere hemen hemen hayatın bütün alanlarında kendisine tahmil edilen vazifeleri yaptığı düşünülürse, bugün kadının ihmal edildiği, işten alıkonulduğu ve onun kabiliyetlerinin gereğince değerlendirilemediği söylenebilir. Şayet kadın, fıtratına en uygun olan muallimlik alanında olsun tam değerlendirilebilseydi; bir insan olarak ufku açılsa, gönlü yüksek gaye-i hayallere bağlansa ve engin şefkati o uğurda kullanılsaydı, kim bilir bugün neslimiz ne ulvî duygu ve düşüncelerle yetişirdi!.. Yine o, inkişaf ettirilmiş selim tabiatıyla erkeğin yardımcısı olsa, her şeyi onunla paylaşsa ve hususiyle yuvada işin altına o da elini soksaydı, evlerimiz gerçek birer ana ocağı olacak ve orada cahil, ümmî, bilgisiz, hayatın dışında bırakılmış ve kimsesizliğe terkedilmiş tek fert kalmayacaktı!.. Evet, kadın “her şey” kabul edilmediği gibi “hiçbir şey” de sayılmasaydı ve erkek de kadın da bir bütünün iki yarısı olarak ele alınsaydı; bu anlayışa bağlı olarak ikisi el ele verip müşterek çalışsalardı, işte o zaman belki de inhitat devri hiç yaşanmayacak ve hep terakkinin zirvelerine koşulacaktı.

Bugün bu mevzudaki tek tesellimiz, umum nüfusa nisbeten sayıları henüz az olsa da, çağımızın Haticelerinin, Aişelerinin, Fâtımalarının, Hafsalarının, Nesibelerinin, Rümeysâlarının aynı Asr-ı Saadetteki öncüleri gibi kendi konumlarının farkında olmaları ve üzerlerine düşen vazifeleri yapmaya çalışmalarıdır. Evet, günümüzde şefkat kahramanları da iman ve Kur’an hizmeti adına belli fonksiyonlar eda ediyorlar; erkeklerin yaptıkları gibi, insanlığın irşadı için ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına örnek oluyorlar. Gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına hicret ediyor, öğretmenlik ve rehberlik yapıyor ve böyle ifritten bir dönemde Din-i mübini bayraklaştırıyorlar. Dolayısıyla, günümüzde kadınlık alemi bütün bütün sahipsiz sayılmaz; cihanın her tarafına yayılmış bazı şefkat abideleri, seleflerini hatırlatan fedakarlıklarıyla yeni bir kahramanlık sergiliyorlar.

Ne var ki, kadınların kendi haklarını topyekün istirdad etmeleri ve hayatın her sahasında sahip oldukları o haklara göre yaşama imkanı bulmaları noktasında toplum çapında hâlâ çok yaya olduğumuz âşikârdır. Çünkü, sabit fikirlerini âdet ve geleneklerle iyice pekiştirmiş bazı kimseler, kadının içinde bulunduğu fanustan kurtulmasını istemiyorlar; en medenî görünen insanlar bile kadına haklarını tam olarak vermeye yanaşmıyorlar. Dahası, bir kısım sözde modernler, Cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, nizamı ve idareyi kendilerine göre yorumluyor; bu indî yorumlara bağlı bazı alanlar vaz’ ediyor ve o alanları kontrollerinde tutmak için her yola başvuruyorlar. Tarihte eşine az rastlanır bir katılık, bağnazlık ve hatta yobazlıkla kadınların örtüsüyle uğraşıyor ve onları dinî vecibelerini yerine getirmek gibi en tabiî haklarından dahi mahrum bırakıyorlar. Sonra da hâlâ -bağışlayın- hiç utanmadan ve yüzleri kızarmadan kadın haklarından bahsedebiliyorlar.

Hasılı; İslam’ın esas kaynakları ve selef-i salihînin örnek hayatları dikkatlice incelenirse, müslüman kadının evine kapatılmadığı ve haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bunun aksini iddia edenler, şayet kasıtlı ve ön yargılı kimseler değillerse, Hak Din’in bu mevzuda vaz’ ettiği ölçüleri bilmiyor ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaları İslam’a mal ediyorlardır. Ayrıca, şahsî ve taraflı yorumlarıyla farklı farklı alanlar uyduran, kadına hayatın her biriminde serbest dolaşım hakkı tanımayan ve ona kendi fonksiyonlarını eda etme fırsatı vermeyen, sonra da kalkıp sözde kadın hakları savunucusu kesilen kimselerin bu konuda İslam’ı sorgulamaları küstahlıktır; kadını alan farklılığı içine hapsetmekten vazgeçecekleri ana kadar da, onların kadın haklarından bahsetmeleri hakikate karşı saygısızlıktır.

M. Fethullah Gülen

Eşim psikolojik olarak çocuk sahibi olmaya hazır değil, kürtaj yaptırabilir miyiz?

Açıklama: Hocam ben şu anda içinden çıkılmaz bir haldeyim. İki tane kızım var. Bunlardan birisi iki buçuk yaşında diğeri ise yedi aylık. Eşim biz istemeden hamile kaldı. Şu anda bir aylık hamile. Zaten iki çocukta çok zorlanıyordu. Şimdi bir de üçüncüsünün olacağını öğrenince iyice yıprandı. Çocukların aralarındaki yaş farkı da çok az olacak. Eğer dinimiz müsaade ediyorsa çocuğu aldırmayı düşünüyoruz. Çünkü bu durum ciddi aile problemleri yaşamamıza ve strese girmememize de neden oluyor.

Meseleyi çok büyütmüşsünüz. Elhamdülillah imanımız var, kader inancımız var.. neden böyle streslere girelim ki! Size bir hadis nakledelim: Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) şöyle demiştir: Bizler azil (meniyi dışarı akıtma ameliyesi) yapıyorduk. Bunu Rasûlullah’a sorduk. Rasûlullah (s.a.s.) üç defa: “Sizler hakîkaten bunu yapar mısınız?” diye sordu ve ardından: “Kıyamet gününe kadar bu dünyâda vücûd bulacak her hayât sahibi, kurtuluş yok, muhakkak meydana gelecektir” buyurdu. (Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4) Bu hadisi şeriften de anlaşıldığı üzere, siz ne kadar tedbir alsanız da, netice itibariyle her şey kaderde yazılıdır. Azil yapsanız da Allah takdir etmişse o çocuk olacaktır. Bununla beraber çok ısrar etmelerine rağmen (azil yapmasalar da) bazılarının çocukları olmuyor. Demek ki insan iradesine bakan yönü mahfuz, mesele daha ziyade kaderle alakalıdır. Kadere imanınız ve saygınızın gereği olarak hadiseyi serinkanlılıkla karşılayın, Allah mutlaka bir çıkış kapısı lutfedecektir. Hem öyle lutfedecektir ki, siz bile olayları nasıl kolayca atlattığınıza şaşıracaksınız. Şu ayetlere bakın, Allah ne büyük müjdeler veriyor: “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar. Onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Allah’a dayanıp güvenene Allah kâfidir.” (Talâk Suresi, 65/3) Kim Allah’ı sayıp O’na karşı gelmekten korunursa, Allah onun işinde bir kolaylık verir. (Talâk Suresi, 65/4) Kim Allah’a karşı gelmekten korunursa Allah onun günahlarını örter, onun mükâfatını artırır, ecrini bol bol verir. (Talâk Suresi, 65/5) Allah, herkesi sadece ona verdiği imkân nisbetinde yükümlü tutar. Allah, sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder. (Talâk Suresi, 65/7) Aileden bahseden Talâk suresinin tamamını okuyabilirsiniz.

Hemen bütün alimlerimizin ittifak ettiği bir mesele vardır: Anne rahminde aşılanma olduktan sonra çocuk artık düşürülmez. Sadece annenin hayati tehlikesi olursa düşürülür. 40 güne kadar ya da 120 güne kadar düşürülebilir diye verilen fetvalar bugün, muteber hocalarımız tarafından makul görülmemektedir. Bu hocalarımız, “imamlar embriyolojik safhaları henüz bilmediklerinden o günün şartlarına göre konuşmuşlar” demektedirler. Bu bir.. yani çocuğu aldırmanız doğru değil. Bu bir cinayet olur..

İkincisi, çocuk yetiştirmek elbette zordur. Nihayetinde bir nesil yetiştiriyorsunuz. Elbette zor olacak. Allah’ın yeryüzünde halifesi olacak bir varlığı hazırlıyorsunuz. Peygamberimizin yüzünü güldürecek ümmetin bir ferdini peygamberimize armağan ediyorsunuz. Kamil insan olmaya layık bir varlık için fedakarlıkta bulunuyorsunuz. Kamil insan ki, onun bir ânı bizim bir ömrümüze bedeldir. Ve siz en azından dünyaya bir güzel insan hediye bırakıyorsunuz. Elbette bu kadar büyük neticesi ve ona göre de büyük mükâfatları bulunan bir varlığın yetişmesi kolay olmaz. Tabi ki, geceniz gündüzünüz birbirine girecek, uyku dengeniz alt üst olacak.. Fakat bütün bu fedakârlıklar Allah’ın ve Efendimiz’in hoşnut olacağı bir nesil için yapılacaktır. Mükâfatı da ona göre kat kat olacaktır. Dolayısıyla zor deyip çocuğun canına kıyamazsınız. Hem, sadece siz değil binlerce ailenin bu şekilde çocukları oluyor ve bir şekilde bu çocuklar yetişiyorlar. Neden biz yetiştiremeyelim ki! Hemen herkesin başına gelen dertlerden dolayı neden feryad edip duralım ki!

Eğer süt yetmez diye düşünüyorsanız, çocuğu veren Allah, sütünü de verir. Hem o Rabbimiz “çocuklarınızı fakirlik endişesiyle öldürmeyiniz” buyurmuyor mu? Hem Bugün Allah’ın izniyle çocukların seviyesine göre mamalar üretilmiş. Süt yetmezse onlarla beslersiniz. Elbette anne sütünün yerini tutmaz ama emziremeyeceğim diye de bir çocuğa kıyılmaz. Size serinkanlı olmanızı, olgun ve mütevekkil bir Müslüman tavrı sergilemenizi tavsiye ederiz.. Evet, bugün biraz sıkıntı; yarın etrafımızdaki cıvıl cıvıl çocuklarla neşeli günler.. bugün biraz  dert, biraz gözyaşı; yarın dünya ahiret saadetine vesile olabilecek salih evlatlarla gülen günlerimiz.. Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler..

Bir Müslüman erkeğin kız arkadaşı olmasının bir sakıncası var mıdır?

Açıklama: Alman bir kızı seviyorum. Bir Müslüman erkeğin kız arkadaşı olmasının bir sakıncası var mıdır?

Eğer bu sorunuzla günümüzde sıkça karşılaştığımız ve ismine de flört denilen beraberliği kastediyorsanız bunun bir Müslüman’a yakışan tavır ve davranış olmadığını söylemeliyiz. Yani inanmış bir bayan veya erkeğin karşı cinsten biriyle, ciddi bir evlilik düşüncesi de olmadan, çıkıp çarşı pazar dolaşmasını, baş başa yalnız kalmalarını, hele hele el ele tutuşmak veya koluna girmek gibi davranışlarda bulunmalarını kesinlikle tasvip edemeyiz. Zira dinimizce bu tür hareketler caiz değildir.

Dinimizde karşı cinslerin ne ölçüde bir münasebetlerinin olacağı açıklanmış ve buna belli sınırlar getirilmiştir. Hatta birbiriyle nişanlanan bayanla erkeğin bile istediği şekilde davranamayacağı, belli şartlar çerçevesinde konuşup birbirlerini görebileceği açıklanmıştır.

Aslında bu sınırlamaların altında yatan maslahat ve hikmetlere baktığımızda; bununla daha sonra kurulacak evliliklerin daha sağlam temellere oturması, erkek ve bayanın iffet ve hayâsını muhafaza etmeleri, zinaya giden yolların kapatılması, fitnenin ortadan kaldırılması gibi bir takım faydalar görebiliriz.

Eğer bu bayanla evlenmeyi düşünüyorsanız, o takdirde onunla evliliğe dair ve birbirinizi tanımak amacıyla görüşebilirsiniz. Ama bu görüşmenin de aşırıya kaçmadan halvet olmadan, yani ya yanınızda başka birileri varken ya da umuma açık yerlerde yapılması gerekir. Ayrıca bayanın Alman olmasının dinimizce bir mahzuru yoktur. Yeter ki siz anlaşabileceğinize ve onunla bir yuva kurabileceğinize kanaat getirin. Ama bu kararı verirken de büyüklere danışmaktan onların da fikrini almaktan geri durulmamalıdır.

Kadınlar özel günlerinde Kur’an’a dokunup okuyabilirler mi?

Kadınların özel günlerinde, Kur’an’a dokunmaları caiz olmadığı gibi, Onu yüzünden veya ezberden okumaları da caiz değildir. Bu konudaki deliller ise; “O’na tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.” (Vakıa Suresi, 56/79) ayeti ile şu hadisi şeriftir: “Cünüp olan ve hayızlı kadın Kur’an’ı okuyamaz.” (İbn-i Mace, Tahare 105)

Ayrıca, kadınlar özel günlerinde ayet yazılı kitaplara, tablolara ve paralara el dokunduramazlar. Ancak kadınlar bu günlerinde, dua ayetlerini Kur’an’a dokunmadan dua niyetiyle okuyabilirler.

Makyaj yapmak caiz mi?

Açıklama: Günümüzde birçok kadın artık makyaj kullanmaya başladı bunun ölçüsü nedir? Ayrıca kapalı kadınlar bile dikkat çekici giyinmeye başladılar böyle yapmaları caiz midir? Bir de bu şekilde açık saçık giyinen kadınlara bakmanın günahı kadınlara mı aittir bakanlar da günaha girer mi?

Bir maddeyi kullanmanın caiz olması için içerisinde domuz yağı, alkol gibi dinimizce haram kılınmış bir maddenin bulunmaması ve yapı itibariyle abdeste mani olmaması gerekir. Biz hangi markanın hangi ürününde bu haram maddelerin kullanıldığını bilmiyoruz. Ancak edindiğimiz bilgilere göre büyük miktarlarda domuz yağı kozmetik ürünlerde kullanılmak üzere pazarlanıyor. Dolayısıyla bu konuda ihtiyatlı olmak gerekir. Eğer içindekileri öğrenebiliyorsak ve mahzurlu bir madde yoksa kullanabiliriz. Öğrenme imkanımız yoksa bize düşen o üründen uzak durmaktır.

İçindekilerin ne olduğuna bakmaksızın genel olarak kozmetik ürünleri hakkında bir başka açıdan değerlendirme yapalım. Bir kadının kendisine karşı süslenebileceği tek kişi onun kocasıdır. Ona karşı güzel ve şirin görünmek için elinden geleni yapabilir. Süslenir, makyaj yapar vs. Ancak dışarı çıkacağı zaman yabancılara karşı onu fitne unsuru haline getirecek ve erkeklerin dikkatini çekecek şekilde makyaj yapması, boyanması caiz değildir.

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Eğer kullandığımız ürün vücudumuzun her hangi bir yanında bir tabaka oluşturuyor ve altına suyun geçmesine imkân vermiyorsa, bizim aldığımız namaz abdesti veya gusül sahih olmaz. Bu arada tırnak uzatmanın da dinimizde mekruh olduğunu hatırlatalım.

Efendimiz bir hadislerinde: “Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığırkuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar; giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah’a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dahi almazlar. Hâlbuki onun kokusu şu kadar uzak mesafeden duyulur” buyurdular.” (Müslim, Cennet 53)

Hadiste geçen kâsiyat “giyinmiş kadınlar” demektir, âriyat da “çıplak kadınlar”  demektir. Kadın, hadiste iki zıt vasıfla tavsif edilmektedir: “Giyinmiş fakat çıplak kadın.” Âlimlerimiz, bunu farklı yorumlara tabi tutarlar:

* Bazıları kâsiyatı Allah’ın nimetine bürünmüş fakat şükür yönüyle çıplak yani nimetlerin şükrünü eda etmeyen kadınlar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı: Kadın kadınlık yönünü ortaya koymak, dikkatleri çekmek için, vücudunun bir kısmını örttüğü halde,  diğer bir kısmını açar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı da bedenini gösteren şeffaf elbiseler giyenler kastedilmiş demiştir.

Bu açıklamaların hepsi doğrudur. İslamî tesettüre aykırı olan bütün giyimler bu hadiste ifade edilmiş durumdadır. İslamî tesettürde sadece “giyinmek” aranmaz, giyinmenin tarzı da önemlidir.

* Giyilen elbise, belirlenen hududu örtecek büyüklükte olmalıdır; el, ayak ve yüz hariç bütün beden örtülmelidir.

* Vücud hatlarını gösterecek darlıkta olmamalıdır. Çok dar giyinen “giyinmiş çıplak” hükmündedir. Batı menşeli modaları takip edenler bu hallere düşmektedirler.

* Elbise bedeni göstermemelidir. Çok ince naylon ve şeffaf elbise giyenler de giyinmiş çıplak durumundadır.

* Hadislerde yasaklanan bir başka kıyafet şöhret elbisesidir. Yani dikkatleri üzerine çekmek gayesini güden kıyafetler. İslam elbiseyi örtünmek için emrettiği halde günümüzde birçok çevreler elbiseyi örtünmeden çok dikkatleri üzerine çekme vasıtası olarak kullanıyorlar. Şu halde bu nev’e giren giyimler de giyinmiş çıplak manasına dâhildir. (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, c.16, s.450)

Evet, görüldüğü gibi kadının sadece örtülmesi gereken yerlerini örtmesi yetmiyor. Bu örtünün aynı zamanda yukarıda sayılan özellikleri taşıması gerekmektedir. Diğer yandan kadın için en güzel giysi sade ve dikkat çekmeyen giysidir. Çünkü başkalarının dikkatini çekmek için süslü püslü giyilen elbiseler -velev ki her tarafını örtsün- fitneye sebebiyet vermektedir ki, bu da haramdır.

Fakat etrafımızda bu şekilde giyinmiş kadınların bulunması, bizim onlara bakmamızı gerektirmez. Öyle giyinmek onlara ait bir günahtır. Onlara bakmak ise bizim günahımızdır. Baktığımızda göz zinasına girmiş ve haram işlemiş oluruz. Dolayısıyla çarşı pazarın bu şekilde günahla dolduğu günümüzde bizler çok dikkatli olmalı ve günahlardan kaçınma adına azami titizlik göstermeliyiz.

İslam’da sadece kadına mı dul denilir?

Dul, kelimesi hem erkek hem de kadın için kullanılır. Hatta fıkıh kitaplarımıza baktığımızda erkek olan dul için “seyyib” kadın olan dullar için ise “seyyibe” kelimesinin kullanıldığı görülmektedir. Fakat bizim örfümüzde sadece kadına dul denilir. Bu yüzden, erkeğe dul dememek daha iyidir.

Kadınlar haşama giyerek erkeklerin arasında denize girebilir mi?

Kadınların emin bir bölgede kendi aralarında denize girebilirler. Müslüman bir kadının Müslüman bir kadına olan avret yeri göbek ile diz kapağı arasıdır. Denize girerken göbek ile diz kapağı arasını kapatması gerekir.

Müslüman bir kadının avreti Müslüman olmayan bir kadına nisbetle Hanefî ile Şafiî mezheplerine göre el ve yüzü müstesna bütün vücududur. Maliki ile Hanbelî mezheplerine göre ise diz ile göbek arasıdır.

Bundan dolayı İslâm’ı yaşamak isteyen kimse bir plaj müessesesini kurmak isterse, erkek ve kadınların yerlerini ayrı ayrı tesis etmesi ve hem soyunurken hem yüzerken birbirini erkeklerle kadınların birbirlerini görmeyecekleri şekilde planlaması icap eder. Aksi takdirde vebal olur. Ayrıca hem erkek hem kadınlar için göbekten dize kadar bütün vücudu örtecek kadar bir plaj elbisesi hazırlatmak gerekir.

Kadın tarafı için yüksekçe bir duvar çekilmeli ve dışardan görülmeyecek şekilde onlara belli bir saha tahsis edilmelidir ki herhangi bir yerden görülmesinler.

Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre Müslüman olan kadınların gayrimüslim kadınlarla birlikte (diz ile göbek arasını örtmek şartıyla) yüzmelerinde bir sakınca yoktur. Ve onları taklit etmek de caizdir.

Erkeklerin bulunduğu bir plajda tesettürlü mayo ile de olsa yüzmek doğru değildir. Her ne kadar vücudu örtse de tesettürü tam sağlamayacağı için caiz olmaz. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar 2/311).

Kadının tırnak boyu ne kadar olmalıdır?

Kadın, erkek herkese tırnağını bilerek uzatmak mekruhtur. Tırnak uzatmak kadın için süs alameti sayılmaz. Dinimiz tırnağın kesilmesini fıtrattan saymıştır. (Buhârî, Libâs 63) Buna göre kadın erkek herkes, İslam fıtratı üzere hareket etmeli ve gayr-i müslimlerin adetlerine özenmemelidirler.

 

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz