Kadının doğumda yer seçme hakkı var mıdır?

Eşlerin bu gibi mevzuları, karşılıklı anlaşarak, istişare ederek, birbirlerini kırmadan halletmeleri en güzel yoldur. Yani şartlar değerlendirilmeli, kadının isteğinin haklı bir gerekçesi olup olmadığı araştırılmalı ve hakkaniyetle hareket edilmelidir. Diğer yandan ailede ortaya çıkan bu gibi problemlerin mümkün olduğu kadar dışarıdan müdahaleye fırsat verilmeden, sevgi ve müsamaha ölçüleri içinde çözülmesi yoluna gidilmelidir.

Daha önce kadının eşinden habersiz dışarı çıkmasının câiz olmadığını ifade etmiş ve konuyla ilgili hadis-i şerifleri vermiştik.[1] Eğer kadının doğum yapmak istediği yer sefer mesafesinden uzakta ise ve yanında kocası da yoksa zaten bu durumda kadının yalnız başına yolculuğa çıkması câiz değildir zira bu konuyla ilgili de Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) onlarca hadis-i şerif gelmiştir.[2]

Evet, kadının doğum için yer seçmesi meselesiyle ilgili fıkıh kitaplarında müşahhas bir hüküm görmesek de bu konudaki genel prensiplerden yola çıkarak bir hükme varılabilir. Buna göre bir zaruret olmaksızın kocası razı olmadığı hâlde bir kadının basit nedenlerden dolayı doğum için anne babasının evine veya farklı bir yere gitmek istemesi câiz görülemez. Kocasının rızası varsa zaten beraber istedikleri yere gidebilirler.

Bunun yanında meselenin bir de kocaya bakan yönü vardır. Hanımın böyle bir isteği karşısında kocanın da meseleyi kestirip atması doğru değildir. Bunun yerine öncelikle kadının niye böyle bir istekte bulunduğu araştırılmalıdır. Hamilelik dönemlerinde kadınların daha da hassas hâle geldikleri unutulmamalı ve hakîkaten kadının bu isteğinde haklı gerekçeleri varsa ona müsaade edilmeli ve bu konuda ona yardımcı olunmalıdır. Eğer kadın bu isteğinde haklı bulunmuyorsa, öncelikle ikna yoluna gidilmelidir. Yani koca: “Senin benden izinsiz doğum yapmak için yer seçmeye hakkın yoktur.” şeklinde onu rencide edici tavırlara girmeden mülâyemetle meseleyi çözmeye çalışmalıdır.


[1] bkz.: Buhârî, cum’a 12; Müslim, salât 134.

[2] Bkz: Buhârî, taksiru’s-salât 4; Müslim, hacc 420; Müslim, hacc 424.

Hamileliğin ibadetlere etkisi var mıdır?

Hamilelik, kadın için ibadete mâni değildir. Yani hamile bir kadın namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, Kur’ân okuma, hacca gitme, tasaddukta bulunma vb. bütün ibadetlerini yapabilir. Ancak hamilelik kadın için bir kısım meşakkatler ortaya çıkaracağından duruma göre bazı ibadetlerde kendisine birtakım ruhsatlar tanınmaktadır.

Namaz, bir Müslümanın her şartta ikame etmesi gereken bir ibadettir. Unutma ve uyku dışında -bunlar da gayr-i iradîdir- hiçbir durum namazı terk etmek için bir mazeret teşkil edemez. Bununla birlikte kolaylığı esas alan İslâm, şartların ağırlaşması nispetinde namazın edasında bazı ruhsatlar getirmiştir. Seferilikte namazların kısaltılması, bazı şartlarda cem’e müsaade edilmesi veya sağlık durumu müsait olmayan kimsenin namazlarını oturarak veya yatarak kılması gibi ruhsatlar bunlardandır. İşte hamilelik de namazları oturarak kılmak için bir mazeret teşkil edebilir. Eğer mütedeyyin ve uzman bir doktor, kadının ayakta namaz kılmasının çocuğa veya kendisine zarar vereceğini söylerse ya da kadın ağırlık, baş dönmesi, baygınlık geçirme, tansiyon düşmesi gibi hâllerden dolayı ayakta duramayacak kadar kendini kötü hissediyorsa, kolayına geldiği şekilde namazını eda eder. Ancak namazını hiçbir şekilde terk etmez. Bu gibi kimseler namazlarını, oturarak hatta buna da imkân yoksa yatarak baş işaretleriyle eda edebilirler.

Aynı şekilde hamilelik, oruç için de bir ruhsat olabilir. Oruç tutmasının kendisine veya çocuğuna zarar vereceğini dindar ve uzman bir doktorun bildirmesiyle veya zann-ı galiple, yani kesin ya da kesine yakın kanaatiyle bilen bir kadın, oruç tutmayabilir ve tutamadığı günleri daha sonra kaza eder. Konuyla ilgili âyet-i kerîme şu şekildedir: “Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[1]Nitekim doktorlar, iftarda birden yemeyip, yemeği sahura kadar yaymanın beden sıhhatıne zarar vermeyeceğini söylüyorlar. Ayrıca ailesi ve çevresi, hamile kadını gündüz dinlendirmek, iş yaptırmamak suretiyle orucunu tutmasını, böylelikle Ramazan orucunun sevabından mahrum kalmamasını sağlayabilir.

Ancak hamile bir kadın tutamadığı oruçlar için fidye veremez çünkü orucun edasına veya kazasına güç yetiren bir kimse fidye vermekle oruç borcundan kurtulamaz. Fidye verme, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimseler için geçerlidir. Bunlar da çok yaşlılarla, artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de fidye vermek için birer özür değildir. Bu kişiler daha sonra ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdürler.


[1] Bakara Sûresi, 2/184.

Hayızlı veya lohusa iken diş dolgusu yaptırılabilir mi?

Dişe dolgu yapılması, bir yaraya sarılan sargı gibidir. Sargının üzerine yapılan mesh ile dolgunun üzerinin yıkanması aynı hükme tâbidir ve ikincisi birincisine kıyas edilmiştir. Hanefî mezhebinde gusül abdesti sırasında ağzın içinin de yıkanması farzdır fakat bir ihtiyaç veya zaruretten dolayı diş dolgusu yaptırıldığında, yıkanması farz olan kısım o dolgunun üzeri olur.

Bu bilgiler ışığında meseleye baktığımızda âdetli, lohusa veya cünüp olan kimsenin diş dolgusu yaptırmasının caiz olduğu anlaşılır. Bu durumlarda yaptırılan diş dolgusu daha sonra alınacak gusül abdestine zarar vermez fakat diş dolgusunun temizlik hâlinde yaptırılması daha güzel bir davranıştır.

Diş dolgusu için verilen bu fetva, zaruret ve ihtiyaç anında geçerlidir yoksa sırf güzellik olsun diye âdet günlerinde yaptırılan dolgular için guslün sahih olacağı şeklinde bir fetva verilemez. Eğer cahillikten/gafletten dolayı âdet günlerinde böyle bir dolgu yaptırılmış ve sonra pişman olunmuşsa bakılır, eğer dolgu veya kaplama kolay çıkarılabiliyorsa çıkarılır, değilse bu da zarurete girer. Allahu a’lem.

Lohusalığın en az ve en çok müddeti ne kadardır?

Hadis-i şerifte beyan buyrulduğuna göre lohusalığın en uzun müddeti 40 gündür.[1] Lohusalığın en az süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Hatta hiç kan görülmeyebilir. Doğumda hiç kan görmeyen bir kadın, abdestle temizlenmiş olsa da ihtiyaten gusül alması daha iyidir. Ulemanın genel kanaati bu yöndedir.[2] Abdest alamayacak durumda ise teyemmüm alır. Namazını ima ile kılar.

40 günden sonra gelen kan, özür kanıdır. 40 gün geçince kadın gusül alır ve ibadetlerine başlar. İkiz doğuran kadının nifası, ilk çocuğu doğurmasıyla başlar.[3] Şâfiîlere göre lohusalığın en azı kısa bir andır, en uzunu 60 gündür.


[1] Ebû Dâvud, tahâret 119.

[2] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/299.

[3] Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 1/164.

Lohusalık müddetinin değişmesi söz konusu mudur?

Birden fazla doğum yapan kadının lohusalık müddeti her doğumda farklı ise lohusalıkta intikal var demektir. Âdet gören kadın her lohusa olduğunda, lohusalık müddeti değişebilir. Her değişmede 40 günü geçmemek şartıyla bir öncekine itibar edilir.

Mesela birinci doğumda 30 gün lohusalık yaşayan bir kadının lohusalık müddeti ikinci doğumda 35 güne çıkmışsa, lohusalık 35 güne intikal etmiş demektir. Bununla birlikte böyle bir kadının 30. gün kanı kesildiğinde guslünü alarak namazını kılması ve orucunu tutması gerekir çünkü bir önceki lohusalığa göre bu günlerin temizlik olma ihtimali vardır fakat ilişkiye giremez çünkü bu günlerin lohusalık olması muhtemeldir.

Aynı şekilde birinci doğumda 30 gün lohusalık yaşayan bir kadının lohusalık müddeti ikinci doğumda 25 güne düşmüşse, lohusalık 25 güne intikal etmiş olur. Bu 25 günün sonunda gusül alır ve ibadetlerine başlar. Bu husus hadiste şöyle beyan edilmiştir: “Lohusa olan kadın, yedi gün geçtikten sonra temizlendiğini görürse, gusletsin ve namazını kılsın.”[1] Hadis-i şerifteki 7 gün, bir misal olarak verilmiştir. Ancak 40 güne kadar ilişkide bulunmaz çünkü lohusalık henüz çıkmamış olabilir.

Bir önceki doğumda 30 gün lohusalık yaşayan bir kadının ikinci doğumda kanı 20 günde kesilse, 10 gün sonra (yani 30. günde) tekrar başlasa ve 40 günü geçse, önceki lohusalık müddeti olan 30 günden sonrası özür olur. Özür olduğu bilinmediği için bu 30. günde namaz bırakılır ve eğer kanama 40 günü geçerse kılınmayan namazlar kaza edilir. 10 gün sonra (yani 30. günde) tekrar başlayan kanama 5 gün sürse ve 35. günde dursa, sonra da 40. güne kadar hiç kanama olmasa, bu durumda lohusalık 35 güne intikal etmiş olur. Aradaki temizlik günleri de lohusalıktan sayılır. 30. günde başlayan kanama süresi 40 günü tam doldurursa, bu 40 günün hepsi lohusalık olur. Aradaki temizlik günlerinin hepsi de lohusalık sayılır çünkü lohusalık günlerinde (40 günü aşmamak şartıyla) araya giren temizlik günleri de lohusalıktan kabul edilir.

Birinci lohusalıklara göre sonraki lohusalıklarda kanın erken ya da geç kesilmesinde ihtiyaten gusül alıp ibadete başlamayı, 40 gün dolmadıkça da birleşmeden uzak durmayı unutmamak gerekir.


[1] Hâkim, el-Müstedrek, 1/176.

Doğumdan önce gelen kan ile lohusalık başlamış olur mu?

Doğumdan birkaç saat ya da birkaç gün önce kan gelebilir. Bu kanın doğum kanı olup olmadığı doktor tarafından belirlenmelidir. Rahimden geliyorsa doğum kanıdır ve lohusalıktan sayılır. Ama hastalığa bağlı olarak gelen bir kan ise ona göre tedbir alınmalıdır. Eğer gelen bu kan özür şartlarını taşıyorsa özürlü gibi davranılır.

Lohusanın yapması haram olan ameller nelerdir?

Hayız gören kadınla lohusanın yapması haram olan ameller aynıdır. Yani, namaz kılma, oruç tutma, Kur’ân’a dokunma, Kur’ân okuma, mescide girme, münasebette bulunma gibi diğer bütün hususlarda hayız görenlerle ve lohusa kadınlar aynı hükme tâbidir. Ancak aralarında bazı farklar da vardır. Hayzın en az süresi üç gündür. (Şâfiîlerde bir gündür.) Lohusalıkta ise kısa bir an da olsa lohusa olunabilir.

 

Lohusa olduğu dönemde ihtilâm olan kadın ne yapmalıdır?

Lohusalıkta ihtilâm olan kadının gusül abdesti almasına gerek yoktur çünkü gusül abdesti, gusülle helâl olan şeyleri yapmak için alınır. Hâlbuki bu dönemde gusül de alsa bir kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur’ân okuyamaz vs. Dolayısıyla gusül almasına gerek kalmamaktadır. Ancak, meseleyi temizlik yönünden değerlendirirsek, böyle bir kadının gusül alması daha uygun olur. Buradan hareketle meseleye müstehap nazarıyla bakabiliriz.

 

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz