“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. Çünkü zorlama dinin ruhuna zıttır. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muâmelelerini bu esas üzerine kurar. İkrah ile yapılan bütün amel ve fiiller ister inanç, ister ibâdet ve isterse muamele açısından kat’iyyen makbul ve muteber kabul edilemez. Zaten böyle bir durum, ” ameller niyetlere göredir” prensibine de uygun düşmez.

Din, kendi mes’eleleri için ikrahı caiz görmediği gibi başkalarının İslâm’a girmelerini de ikrah esasına dayandırmayı hoş karşılamaz. O, muhatabını tamamen serbest bırakır. Meselâ zımmîler cizye ve haracı kabul ettikten sonra, İslâm dini onların hayatlarını garanti eder. Evet, İslâm’da musamaha ufku bu derece geniştir.

Zaten din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir sistem değildir. O’nda her şeyden önce îmân esastır. Îmân ise, tamamen vicdanî ve kalbe ait bir mes’eledir. Hiçbir ikrah teşebbüsü kalb ve vicdana tesir edemez. Dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa ve gönlü imana yatkınsa îmân edebilir. Bu manâda da dinde zorlama yoktur.

Hz. Adem’den günümüze kadar, din hiç kimseyi dehâlete zorlamamıştır. Bu mevzûda zorlama daima küfür cephesinin ahlâkı olmuştur. Onlar insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamışlardır; fakat hiçbir mü’min bir kâfiri zorla Müslüman yapmaya çalışmamıştır. Burada akla, şöyle bir soru daha gelebilir. Kur’ân-ı Kerim’de kıtâl ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki bunlar bir manâda zorlama değil midir?

Hayır, değildir. Çünkü, cihad, karşı cepheye ait zorlamayı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm’ın değişmeyen bir kâidesiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve iradeleriyle gireceklerdir. İşte İslâm’ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm’ın cihad emriyle yerleşmiştir.

Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz:

Bu âyetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fâsılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama, hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn sûresinde bildirilen “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mahsustur.

Bu devre ve bu dönem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Mes’eleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat’iyyen zorlanmayacaktır. Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir.Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu manâda şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur. İslâm’ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır.

Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır.

Tarihe bir göz attığımızda açıkça görürüz ki, bizim aramızda daima Yahudi ve Hıristiyanlar bulunmuştur. Batılıların bu mevzûdaki itiraflarına göre, Hristiyan ve Yahudiler kendi devletlerinde bile, bizim içimizde yaşadıkları kadar aziz yaşayamamışlardır. Onlar zimmetimizi kabul ederek cizye ve haraç ödemişler; Müslümanlar da onları teminat altına alıp korumuşlardır. Fakat hiç bir zaman onları İslâm dinine girmeye zorlamamışlardır. Düne kadar bunların hususi mektepleri vardı ve kendilerine ait hususiyetlerin hepsini, dinî âyin ve yortularına varıncaya kadar muhafaza ediyorlardı. Bizim en muhteşem devirlerimizde dahi onların yaşadığı muhite girenler, kendilerini Avrupa’da zannederlerdi. Hürriyetleri bu kadar genişti. Sadece bizi iğfal etmelerine imkân ve fırsat verilmemiştir. Evet, gençlerimizi ve kadınlarımızı saptırmalarına göz yumulmamıştır. Bu da bizim kendi toplumumuzu korumamızın gereğidir.

Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradeleriyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm’a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhâlefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. O’nun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır.

Ayrıca İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran bâliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Halbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehâlet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekatı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alakası yoktur.

Esasen biraz düşünüldüğünde, bu türlü caydırıcı tedbirlerin de, insanların yararına olduğu idrak edilecektir. Çünkü ferd ve cemiyet böyle müeyyidelerle, dünya ve ukbalarını korumuş olacaklardır. İşte bu manâda dinde bir zorlama vardır. Bu da insanları zorla Cennet’e koymak istemekle aynı anlamda bir zorlamadır…

Kasem Suretiyle Olan Yeminin Nevileri ve Hükümleri Nelerdir?

Kasem suretiyle olan yeminler: Lağıv (boş yere) yemin, Gamus (yalan yere) yemin ve mün’akıd (şarta bağlı yemin) kısımlarına ayrılır. Şöyle ki:

1) Lağıv yemin: Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin bir maksadı olmaksızın başka bir şey söylecek yerde “Vallahi”diye yemin etmesi bu kısımdandır.

Yine, borcunu ödemediği halde, ödemiş olduğunu sanarak “Vallahi borcumu ödedim”diye yemin etmesi böyledir. Bu tür yeminden dolayı keffaret gerekmez. Bunun bağışlanacağı umulur.

2) Gamus yemin: Yalan yere kasden yapılan yemindir. Borcunu ödemediğini bildiği halde bir şahsın: “Vallahi ben borcumu ödedim”diye yemin etmesi bu türdendir. Bu, pek büyük bir günahtır. Böyle yalan bir yemin evleri harab eder, yalancıları perişan bırakır. Bunun bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe edip mağfiret dilemek ve bu yüzden bir kimsenin hakkını zayi etmişse onu yerine getirip helâllik almak gerekir. (İmam Şafiîye göre, Gamus yeminden dolayı da keffaret gerekir.)

3) Mün’akid yemin: Mümkün olan ve geleceğe ait olan bir şey hakkında yapılan yemindir. “Vallahi ben yarın borcumu vereceğim, vallahi ben falan kimse ile konuşmayacağım”denilmesi gibi…

Böyle bir yemin üzerinde durulursa keffaret gerekmez. Fakat yemin bozulursa, keffaret gerekir. Yukarıdaki yemininde borcunu ödemezse veya adamla konuşursa yemin bozulmuş olur ve keffaret ödenir.

İşte bizce, yalnız bu tür yeminlere riayet edilmemesinden dolayı keffaret gerekir. İster riayetsizlik bir zorlama karşısında, ister unutarak, ister yanılarak olsun, hüküm aynıdır. Bu tür yeminin bozulmasında dinî bir görevi yerine getirme veya insanlar için bir yarar varsa, yemin bozulur ve keffaret ödenir. Bozulmasında bir yarar yoksa, yemine riayet edilmesi gerekir. Bu kimse borcunu ödememeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse, bu yemine riayet edemez. Borcunu vermesi ve babası ile konuşması gerekir. Sonra da af dileyerek keffaretini yerine getirir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Kuran-ı Kerim okurken ezan başlarsa ne yapılmalıdır?

Açıklama: Kuran-ı Kerim okurken ezan okunmaya başlandığında yalnız iken durmalı diye biliyoruz. Mescitte okurken hüküm nedir?

Kuran okuyan kimse ezan okunduğunda susup ezana icabet etmelidir. Mescitteyken ise faziletli olan yine ezana icabet etmektir. Fakat, mescitte bulunmak ezana fiili bir icabet sayıldığından tilavetine devam edebilir. Evinde olduğu zaman ise mahallesinin mescidindeki ezana icabet eder. Cenaze namazı olsa dahi namaz kılan, derste, yemekte veya kaza-i hacette olan ezana icabet etmez. (Mehmed Zihni Efendi, Ni’metü’l-İslam, s. 230)

Yukarıda da görüldüğü üzere mescitte bulunan kişi için faziletli olan, ezana icabet etmesidir. İcabet etmezse de mesuliyet yoktur.

Hatim duası bidat mıdır? Bu dua ne zamandan beri yapılmaktadır?

Kur’ân-ı Kerîm’i başından sonuna kadar okuyup, bitirdikten, yani hatmettikten sonra yapılan duaya “hatim duası” adı verilir. Peygamberimizden, Kur’ân’ı hatmetmeye teşvik; eden pek çok hadis nakledildiğini görmekteyiz. Konuyla ilgili hadislerden birinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem); “Kim Kur’ân’ı hatmederse, onun kabul olunmuş bir duası vardır” (Suyûtî Camiu’s-Sağîr, 2/175) buyurarak, gerek ezberden, gerekse yüzünden Kur’ân’ı hatmeden kişinin, duasının Allah katında makbul olduğunu ve bir diğer hadislerinde de Allah’ın bu kimselere “cennette bir ağaç ihsan edeceğini” haber vermişlerdir (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 1/96).

Hz. Peygamber’in Kur’an’ı hatmettikten sonra dua yaptığına dair İbn Kesîr’den gelen bir rivayet de bulunmaktadır. İbnü’l-Cezerî, Câbir b. Abdullah’dan rivayet edilen; “Kur’an sahibinin kabul olunmuş bir duası vardır. Allah isterse onu sahibine hemen dünyada verir dilerse onu âhirete bırakır” hadisine işaret ederek, “Kur’an’ı hatmedenin bu hadisin zâhirî manasına göre, dua etmesi müstehaptır” demektedir (İbnü’l-Cezerî, Takrîbu’n-Neşr, 194).

Kurtubî, bu konunun önemini belirtmek üzere tefsirinde şu rivayetlere yer vermektedir: Hakem b. Uteybe bir kısım insanların Kur’ân okuyup hatim indirecekleri sırada kendilerine haber verdiklerini; “Biz Kur’ân’ı hatmedeceğiz, sizin de hatim duasında bulunmanızı arzu ediyoruz, çünkü Kur’ân-ı Kerîm hatmedileceği zaman rahmet iner, yahut ilâhî rahmet hatim esnasında hazır bulunur” dediklerini anlatmaktadır (Kurtubî, Tefsir, 1/31). Mücâhid de, sahabenin hatim duasına iştirak etmeye özel bir önem verdiğini belirtmek üzere “Ashâb-ı Kiram, ilâhî rahmet iner diye hatim esnasında hazır bulunurlardı” demektedir (Suyûtî, ltkân, 1/311). Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen bir hadise göre Efendimiz (aleyhi ekmelüt tehâyâ), hatim yapacağı zaman ehl-i beytini toplar ve hatim duası yapardı (el Fûrî, Kenzü’l-Ummâl, 1/ 392). İbn Mes’ud’un rivayetine göre de, Peygamber Efendimiz ehl-i beytini toplar, dua eder, onlar da “âmîn” derlerdi (Sehavi, Cemalü’l Kurrâ, vd. 34).

Sahabe her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendiler Efendisini (aleyhissalâtü vesselam) kendisine örnek almıştır. Enes b. Mâlik, Kur’an’ı hatmedeceği zaman, ailesini, çocuklarını ve komşularını toplar ve hatmin sevabını umarak onlarla birlikte dua ederlerdi (Kurtubî, Tefsir, 1/30). Bu ve benzeri örneklerden hareketle, âlimler, hatim esnasında âile ve dostları toplayarak birlikte dua etmenin müstehap olduğunu ifade etmişlerdir (Kurtubî, Tefsîr, 1/30; Suyûtî, İtkan, 1/311).

Hatim duasına geçmeden önce Nâs ve Fâtiha sureleri ile Bakara suresinin başından beş âyet okumak sünnettir. Bu konuda Übey b. Ka’b: “Rasûlullah, Nas suresini okuduğu zaman, Fatiha suresine başlar, sonra Bakara suresinin başından “ve ülâike hümü’l-müflihûn”a kadar okur, hatim duasını yapar, daha sonra da kalkardı” (Suyûtî, İtkân, 1/313) demektedir. Rasûlullah’ın, Kur’ân-ı Kerîm’i terkedilmiş bir vaziyette bırakmamak için böyle yaptığı rivayet edilmektedir (Kurtubî, Tefsir, 1/30). (Erdoğan PAZARBAŞI, Şamil İslam Ansiklopedisi’nden bazı tasarruflarla)

Evet, hatim duası yapılmalı, bu vesileyle aile efradı ve çevremiz Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya teşvik edilmeli, evimizde ve çevremizde manevi bir atmosfer oluşturmalı, dua etme kültürünün artmasına katkıda bulunmalı, yine bu vesileyle etrafımıza bir şeyler anlatmalı ve dini anlaşılmasına yardımcı olunmalıdır.

Kerahet vaktinde Kur’an okumanın hükmü nedir?

İnsan mekruh olmayan bir vakitte Kur’an okumaya başlasa, sonra bir mekruh vakte girse bu okumanın bir mahzuru yoktur. Amma Kur’ân-ı Kerim’i ilk eline aldığı zaman tam zeval vakti veya güneş battığı an veya güneş doğduğu an ise, yani bir ibadetin devamı neticesinde değil de doğrudan doğruya bir iş yapmıyorken veya dünya işleri ile meşgulken Kur’ân okuyayım, ibadet yapayım diye kerahet vakitlerinde Kur’an okuması mekruhtur.

Ölenin ardından yasin suresi okunabilir mi?

Açıklama: Bazıları Yasin suresinin manasında ölüyü ilgilendiren bir şey olmadığını dolayısıyla ölülere Yasin Suresinin okunmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna nasıl cevap verilir?

Bir surenin ya da bir duanın ölüye okunması için o sure ve duada ölüyü ilgilendiren bir kısmın olması gerekir diye bir şart yoktur. Peygamber Efendimiz okuyun demişse okunur ve ölünün rahatlayacağı ümid edilir.

Önemli olan Kur’ân’ı insan ölmeden önce okumaktır. Ölüm hastalığına tutulmuş bir insanın başında Yasin Suresini okumak sünnettir. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Onu (Yasin suresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan bir hastanın) başında okuyun.” (İbn-i Mace, Cenaiz 4; Müsned, 7/26-27) “Herhangi bir ölünün başucunda Yasin suresi okunursa, mutlaka Allah ona kolaylık verir.” (Suyuti, Camiu’s Sagir, 7/38, Kenzu’l Ummal, 15/42186)

Buradaki ölüden maksat ölmek üzere olan insandır. Ancak, bunu ölmüş insan olarak anlayan âlimlerimiz de olmuştur. Bundan dolayı, ölen insanın ardından da Yasin Suresi veya Kur’an’ın hepsi okunabilir, dua edilip sadakalar verilebilir. Hatim okuyup sevabını bağışlamada hiç mahzur yoktur. Ancak, kabrin başında hatimler dağıtıp okumaya ve 7. 40. 52. günlerde dua edip hatim indirmeye dair hadislerde hiçbir bilgi yoktur. Bunlar sonradan çıkmış adetlerdir. Peygamberimiz, hem cenazelerde hem de kabir ziyaretlerinde hep dua etmiştir. Bununla beraber bulunduğunuz yerlerde 7. 42. günlerde Kur’an okuyup meclis düzenlemek bir adet haline gelmişse, bunlara tamamen karşı çıkmamak, tebliğ ve irşad adına bunları kullanmak güzel olur. Karşı çıkarsanız toplumla çatışırsınız. Bununla beraber bu günlerde yapılan bazı aşırı hareketlere mani olmak, israfların ve aşırı harcamaların doğru olmadığını belirtmek gerekir.

Mazeret olmadığı halde yatarak Kur’an-ı Kerim dinlemenin hükmü nedir?

Allahu Teâlâ bir ayeti kerimesinde şöyle buruyor: “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: «Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!»” (Âl-i İmran Suresi, 3/191)  Bu ayette ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken, yani sürekli Allah’ı anmak tavsiye edilmektedir. Kur’an da Allah’ın zikri olduğuna göre, yatarken O’nu okumak ve dinlemekte sakınca yoktur. Fakat bu hareketiyle kişinin Yüce Kelam’a karşı herhangi bir saygısızlık kastı olmamalıdır. Bununla beraber, hem okurken hem de dinlerken Kur’an’a karşı olması gereken hassasiyeti göstermeye çalışmalı ve mesela kıbleye doğru oturarak derin bir saygıyla okumaya gayret etmeliyiz. Böylece ona olan hürmetimizi daha ince bir şekilde ortaya koymuş oluruz. Fakat bu hususta başkalarını ikaz ederken, tatlı dil kullanılmalı, işin olabilir kısmıyla hassas kısmını izah etmeli ve tercihi kendisine bırakmalıyız.

Kur’an’ı Kerimi cüzlerle farklı kişilere dağıtılarak hatim okunmasının kaynağı nedir?

Lügatte, mühürlemek, sona erdirmek ve bitirmek manalarına gelen hatim, ıstılahta Kur’ân-ı Kerim’i başından sonuna kadar okuyup bitirmeye denmektedir. Bir kimsenin Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmesi demek, Kur’ân’daki 114 surenin tamamını okuyup bitirmesi demektir. Hatim, Kur’ân’ı yüzünden okumak suretiyle yapılabileceği gibi, ezberden okumakla da yapılabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın fazîletine dair Peygamber Efendimiz’den pek çok hadis nakledilmiştir: “Ümmetimin ibadetinin en faziletlisi, Kur’ân okumaktır” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 1/51), “Evlerinizi namaz kılmakla ve Kur’an okumakla nurlandırınız” (Suyûtî, Camiu’s-Sağîr, 2/188).

Bunlardan başka olarak, Kur’ân okunan yere melekler, rahmet ve huzurun indiği, Kur’ân okuyanın misk kabına benzediği, Kur’ân okumanın gıpta edilecek bir durum olduğu, Kur’ân’ı ezberleyenlerin toplumun en şereflileri olduğu söz konusu hadislerde anlatılan hususlardır. Bu nedenle sahabe Kur’ân okumaya büyük önem vermişler ve sabah evden çıkmadan önce bir miktar Kur’ân okumaya büyük önem vermişler ve sabah evden çıkmadan önce bir miktar Kur’ân okumayı alışkanlık haline getirmişlerdi.

Hatmin faziletleri hakkında da Peygamber Efendimiz’den birtakım hadisler nakledilmiştir. Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste, bir adamın kalkıp, ey Allah’ın Rasûlü, hangi amel daha faziletlidir veya hangi amel Allah’a daha sevimlidir, diye sorduğu, Efendimiz’in de: “Konup göçendir ki, Kur’ân sâhibi (hâfız) Kur’an’a evvelinden başlar, sonuna kadar okur, sonundan başlar, evveline döner ve hatmeder. Böylece o, her zaman konup göçer” buyurduğu anlatılmaktadır (Hâkim, Müstedrek, 1/562). Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen bir hadiste de Hz. Peygamber: “Amellerin en hayırlısı, Kur’an okumaya başlamak ve hatmetmektir” buyurmuşlardır (Kurtubî, Tezkâr, 127). Onun için Müslümanlar, sahabe döneminden bu yana hatim indirmeyi, yani Kur’ân’ı baştan sona kadar okumayı bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Nitekim “arza” olayı da bu geleneğin dînî dayanağını oluşturmaktadır.

Burada önemli olan diğer bir nokta da, Kur’ân-ı Kerîm’in yüce manalarını ve ondaki hikmetleri düşünerek okumaya çalışmaktır. Kur’ân okuyan kişinin dili lafızlarla meşgul olurken, kalbi de o lafızların manalarını düşünmekle meşgul olmalıdır. İbni Abbâs şu sözleriyle bu konunun önemini dile getirmiştir: “Âğır ağır, manasını düşünerek bir sure okumayı, Kur’ân’ın tamamını okumaktan daha çok severim” (Ebû Şâme, el-Mürşidü’l-Veciz,197).

Kur’ân okuyan kişi, rahmetle ilgili bir ayet okuduğunda gönlü mesrur olur ve Allah’ın kendisine de o rahmeti vermesi için dua eder. Bir azab âyeti okuduğunda da durur, o âyetin mânâsı üzerinde düşünür, o âyet kafirlerle ilgili ise, kendisinin iman üzere olduğunu itiraf eder ve “Allah’a inandık, sadece O’na” der, sonra da kendisini Cehennem azabından koruması için Allah’a dua eder (Zerkeşî, el-Burhân, 1/450). Kur’ân tilaveti böylece canlılık kazanır, okuyucu dâima Kur’ân’ın kendisine hitap ettiğinin bilincinde olur. (Erdoğan Pazarbaşı)

Hatmin değişik kişilere dağıtılarak okunmasının kaynağını bilemiyoruz. Ama bilmek de zaruri değildir. Çünkü Kur’ân’ın farklı kişiler tarafından hatmedilmesinin dinen bir sakıncası yoktur.

Ölmüşlerimizin ruhuna bağışlamak üzere Kur’an okumak doğru mudur?

Açıklama: Ölmüşlerimizin ruhuna bağışlamak üzere Kur’an okumak doğru mudur? Okuduğumuz Kur’an, onlara fayda verir mi?

Ölülerin arkasından Kur’ân okumak bizim güzel bir âdetimiz olagelmiştir. Bazı hadislerde, mevtanın üzerine Sure-i Yasin’in okunmasına dair Efendimiz’den rivayetler vardır. Fakat bu mesele Efendimiz (s.a.s.) tarafından çok ciddi olarak ele alınmadığı sahih hadis kitaplarında görülmektedir. Efendimiz (s.a.s.) vefat etmiş kimselere karşı vazife olarak daha ziyade, onları ziyaret eder, kabir ehline selam verir, haklarında mağfiret diler ve dua buyururlardı. Mesela “es-Selâmu aleyküm dâra kavmin mü’minîn. Ve innâ inşâallâhu biküm lâhikûn. Ğaferallahu lî ve leküm ecmaîn: Ey Müslüman kabir ahalisi Allah’ın selamı üzerinize olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Allah sizi de bizi de afv u mağfiret etsin” duasını, Efendimiz kabir ziyaretlerinde hep okurdu.

Allah’ın (c.c) müminin duasıyla bir mü’mine ihsanda bulunması mümkündür. Bunu destekleyen Allah Resulü’nün anlattığı bir olay vardır: Bir kişi, babası vefat ettikten sonra Kur’ân-ı Kerim öğrenir, mü’min olmakla beraber azap görmekte olan o baba orada durumu zor iken çocuk burada “Bismillahirrahmannirrahim” dediği andan itibaren onun azaptan uzak olduğu müşahede edilir. Kendisindeki değişiklik sorulduğunda da, “çocuğum Kur’an öğrendi “Bismillahirrahmannirrahim” dedi o sadaka-i cariye ile Allah beni burada elim azaptan halas eyledi.” diye cevap verir.

Cenazeler üzerine Yasin’in okunması, Fatiha’nın okunması ve haklarında hayır duası gibi rivayetlerin bütününü bir araya getirdiğimiz zaman görüyoruz ki, bizim okuduğumuz dualar, ettiğimiz istiğfarlar, haklarında rahmet dileklerimiz onlara kavuşuyor. Nitekim Efendimiz (s.a.s) bizzat mezarları ziyaret ettiğinde dua buyurmuşlar, selam vermişler, haklarında hayır dileğinde bulunmuşlardır.

Kur’ân okuyup ölüye bağışlamak ona fayda verdiği gibi asıl faydayı bize verir. Layık biriyse Allah onu istifade ettirir. Fakat burada Kur’ân okumaktan daha önemli bir vazife vardır. O da onlar için içten gele gele dua etmektir.

Kur’an-ı Kerim İle Diğer Dinî Kitaplar Arasında Fark Var mıdır? Ele Alıp Okumak İçin Abdestli Olma Şartı Var mıdır?

Bu konuyu bazı yeni ilahiyatçılar gerçekten de farklı yorumluyorlar, farklı anlamalara sebep oluyorlar. Hatta bazı yeni görüş sahipleri abdesti de guslü de hiç gerekli görmüyorlar…

Biz burada yeni bir görüş sahibi olarak değil de, baştan beri devam edip gelen fıkhi görüşlerin tatbik edilenini arz edecek olursak konuyu kısaca iki madde içinde özetleyebiliriz.

1-Kur’an-ı Kerim’i ele almak için abdestli olmak gereklidir. Abdesti olmayan kimse Kur’an’ı eline alamaz. Muayyen halde olan hanım da abdestsiz sayıldığından o da Kur’an’ı eline alamaz, hem de muayyen halden çıkmadan Kur’an’ı okuyamaz da. Ancak, Kur’an dışındaki duaları muayyen halde iken de okuyabilir. Dua okumanın yasağı yoktur, muayyen halde iken de dua okuyabilir.

2- Kuran dışındaki dinî kitaplara gelince:

Bunları ele almak ve okumak için abdestli olmak şart olmadığı gibi, muayyen halden çıkmış olmak da şart değildir. Bu sebeple ister muayyen halde olanlar, isterse abdestsiz olanlar İslamî eserleri ele alıp rahatça okuyabilirler. Şu kadarı var ki, dinî kitapların satırları arasında yer alan ayetler varsa, o ayetlere abdestsiz elle dokunmamaya dikkat etmek gerek. Çünkü abdestsiz elle ayetlere temas etmek hürmetsizlikte bulunmak manasına gelmektedir.

Allah kelamına böyle bir hürmetsizlik görüntüsüne girmemek gerekir.

Bununla beraber, elbette dinî eserleri okuyanların abdestli olmaları, muayyen halde olanların dinleyip bu halde olmayanların okumayı tercih etmeleri daha güzeli ve efdal olanıdır. Takva her yerde güzeldir ama ihtiyaridir, mecburi değildir. Bu inceliği de hatırdan çıkarmamalıdır.

Ahmet Şahin

Bakara Sûresi 155. Âyetini Nasıl Anlamalıyız?

Çoklarının çok yerlerde anlattığı bu hususun tafsilini anlatanların anlatmasına havale ederek sadece sual soran şahsın sualine saygı ifâdesi olarak kısaca ve ancak meâl çapında, bu mübarek âyet üzerinde duralım: Belki de bir çok arkadaşlarımız itibariyle, anlatacaklarımız, “malûm-u ilam”kabilinden olacaktır. Ancak, Kur’ân’a ait her mes’ele bizim için çok mühimdir. Mevzua bizim vereceğimiz cevabın ehemmiyeti noktasından değil, Kur’ân’la alâkası cihetinden bakılmalıdır.

Âyette meâl olarak şöyle buyurulmaktadır: “Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.”

Kasem olsun ki, sizi, içinize salacağımız bir kısım korkularla imtihan ve iptilaya tâbi tutacağız. Defaatla başınıza korku salacak, ehl-i dünyayı size musallat edecek, böylece kim korkuyor, kim korkmuyor, haricî vücud noktasında bunu ortaya çıkaracağız. Evet, kimin korkup korkmadığını ilim noktasından Cenab-ı Hakk (cc) biliyor. Fakat, kudret ve iradenin taalluk sahası olan haricî vücud noktasında kimin korkup kimin korkmadığını ortaya koymak için O sizi durmadan imtihana tâbi tutacaktır.

Bu imtihanlardan biri de korkudur. İnsan, zelzeleden, açlıktan, susuzluktan, maddî-mânevî düşmandan korkar ve bunlar onun için bir imtihan olur..

İmtihanın ikinci çeşidi de açlıkla yapılandır. Ümmet-i Muhammed belli devirlerde bu imtihanın en şiddetlisine maruz kaldı. Günümüzde böyle bir imtihan söz konusu değildir. Vâkıa, bugün de bir kısım açlıklar, sefaletler yok değildir ama, bunlar, günümüz insanının israf ve suistimallerine terettüb eden bir kısım tokatlardır. Oysaki bizden evvelki nesiller, hususiyle de son iki asrın insanı, hârici ve dâhili düşmanların tasallutuyla, açlığın en acımasızına maruz kalmışlardır. Evet, bugün de belki bazı Afrika ülkelerinde de açlık vardır; ancak bu onların su-istimalinden kaynaklanan bir tokattır. Başka vesilelerle o hususu, uzun uzadıya anlattığım için burada temas etmeyeceğim.

Mal noksanlığı, bir bakıma gelecek çeşitli âfetlerle olabileceği gibi, bereketin kaldırılmasıyla da olabilir. Bu da imtihan çeşitlerinden biridir. Ve günümüzde enflasyon bu imtihanların en zorlu olanıdır.

Nefislerdeki noksanlık ise, hem öldürülme hem de insanca yaşama haklarından mahrum bırakılma gibi manâlara gelebilir. Dıştan gelen taarruz ve istilâlara karşı yapılan mücadelede İslâm âlemi şehidler vererek nefiste noksanlık imtihanı görebilecekleri gibi dahilde, İslâmi hayâtı yaşayanlar, cemiyet hayatından tecrid edilip ve onlara üçüncü sınıf vatandaş muâmelesi yapılmak suretiyle de imtihandan geçirilebilirler. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın (cc) ibtila ve imtihanıdır. Ve mü’minler imtihan olmaktadırlar. “Semerat”, meyveler demektir. Allah (cc) bağ ve bahçelerimize verdiği ve vereceği âfetlerle bunlarda noksanlıklar meydana getirir ve bizi imtihan eder. Bir de her türlü çalışma ve gayretin netice ve semeresiyle bizi imtihan eder ki, bu da yine semeratla imtihandır. Bu imtihanlar ya bizim çeşitli günahlarımıza terettüb eden imtihanlardır.. Allah (cc) bunlarla bizi uyarmak ve kendimize getirmek istemektedir; ya da derece ve mertebemizin artması içindir ki, bu da bizlere Cenâb-ı Hakk’ın (cc) bir lütfu demektir.

Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar, kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.

Efendimiz (sav) bir bela veya musibete maruz kaldığında hemen abdest alır ve namaza dururdu. “Sabır ve namazla Allah’tan (cc) yardım isteyin”(Bakara/153) âyeti bize bu hakikatı anlatıyor. Musibet sizi çepeçevre sardığı ve ufkunuzu kararttığı zaman bu girdaptan çıkmanın ve kurtulmanın yolu sabır ve namazdır. Evvelâ dişini sıkarak sabredeceksin; sonra da kullukta ısrar ederek, Rabb’inin dergahına yüz süreceksin.

İhtimal ki, Cenâb-ı Hakk (cc) bu imtihanlarla, bizim, sabır, tahammül, vefa ve sadakatımızı ortaya çıkarmakta böylece hem kendi lütûflarını hem de bizim gerçek değerlerimizi ihtar etmek istemektedir. Evet O, sabır ve sadakatınızı geçirdiğiniz imtihanlar karşısında gösterdiğiniz tavır mezurasıyla ölçecek ve kendinizi kendinize tanıttıracaktır. Ta ki, kimsenin Allah’a (cc) karşı bir delîli kalmasın. Belki de kul böyle bir ölçü ve tartı ile kendini deneyip ölçtükten sonra, şu itiraflarda bulunacaktır: Ya Rabbi, meğer ben ne dönek insanmışım. Sen beni bir kere imtihan ettin, kapıyı yüzüme bir kere kapadın, dümenimi bir kere bozdun, ben de artık bu iş olmaz dedim, ayrılıp gittim. Oysa ki bu bozgun, hiç durmadan tekerrür edip dursaydı, bana düşen vazife, yerimde sebat etmek ve.. senin düşmanlarınla yaka paça olmaktı. Sen belki, yüzlerce defa benim ordumu bozguna uğratacaktın; ama ben hep “Seni, Seni”diyecektim. Sen evimi başıma yıkacak, evlat ve mal acısıyla yüreğimi yakacaktın; ben hiç tavır değiştirmeden “Seni, Seni”diyecektim. Sen tepeden tırnağa vücuduma hastalıklar salacaktın, ben de dayanamayarak inim inim inleyecektim; ama, biraz derman bulunca ve iki kelime konuşma fırsatı yakalayınca yine “Seni, Seni”diyecek ve hep Seni isteyecektim. Bunları demem gerekirken, diyemedim, sarsıldım, döndüm ve ayrılıp gittim. Meğer ben ne dönek biriymişim..!

Kul, hak ve istikamet üzerinde olduğu demlerde de imtihan olur. Bir çok hadisin beyanıyla, Allah (cc) kulunu imtihan eder, başına çeşitli belâ ve musîbetler yağdırır, tâ ki kul, Rabbi’nin huzuruna tertemiz gidebilsin ve Cennet yamaçlarında huzur ve itminanla tenezzühten tenezzühe koşsun-dursun…

Evet, bizler de bir çok defa elenecek, kalburlara konacak, eleklerden geçirilecek ve imtihan olacağız. Böylece, has hamdan, kömür de elmastan ayrılmış olacak. Bilhassa günümüzde böyle bir imtihana zaruret vardır. Zira ilerde muhtemel dönekliklerin önünü almak ancak bu gün görülüp geçirilen imtihanlarla mümkün olabilecektir. Onun için, İlâhî da’vâyı omuzlamaya, taşımaya namzet olanlar arasında imtihan çok önemli bir faktördür; bunu da bizzat Cenâb-ı Hakk (cc) yapmaktadır ve yapacaktır.Bize düşen sadâkatla bu kapıdan ayrılmamaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’an Niçin Ebu Leheb Gibi Kişilerden Bahsediyor, Hikmetini İzah Eder misiniz? Bu Onun Belagat ve Fesahatına Nasıl Uygun Düşer?

Ebû Leheb, nur hânesine yakın bir yerde neş’et etmesine rağmen o nurdan istifâde edemeyen tâlihsiz ve bir o kadar da inat bir insandır. Esas adı Abdüluzzâ’dır.

Sûrenin meâli kısaca şöyledir: “Elleri kurusun Ebû Leheb’in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.”O irâdesini hep kötüye kullandı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii, cezası da amelinin cinsinden olacak ve gidip ateşe yaslanacaktır. Zaten ona, ateşin babası manâsına gelen “Ebû Leheb”ismiyle hitâp edilmektedir. İslâm dininin ilâve yücelmesi uğruna verilen mücâdelenin karşısına dikilen bu adam, bütün hayatı boyunca oyun ve düzenler kuracaktır. Ve kurdu da. Ama yaptığı her şey -akîm kaldı. Beni Umeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemîl denen karısı da çok zengin olmasına rağmen bütün kazândıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Halbuki o onlarla çok övünürdü…

Bedir’e iştirak edememişti. Bedir’de Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar îmânını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler”dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi ve Ebû Râfi’nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz.Abbas’ın hanımı Ümmü Fadıl, koşarak geldi ve Ebû Lehebin başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?”dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin te’siri veya başka bir sebeple “Adese”denilen bir hastalığa yakalanmıştı. Ve o gün, bu hastalık vebâdan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı. evlatları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden bir kaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Peygambere (sav) bu kadar yakın olmasına rağmen hem o nurdan istifâde edememiş olması bir yana en azılı düşman kesilmişti. Onun içindir ki hem dünyâda hem de ukbâda onu çetin bir cezâ ve netice bekliyordu. Dünyâdakiler oldu, şimdi o, öbür tarafta kendi hesabıyla baş başa…

Karısı beni Umeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Rasulüne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edebsizce muâmelelerin pek çoğuna iştirâk eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihân Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrîk ediyor du ki, bu mağrûr kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve câriyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezâsını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.

Ebû Lehep inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez”derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Rasûlüne karşı kullandı. Ona düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe’deki putları tarzız ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başların da büyüyen, Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün cihânları ifâde edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifâde lüzumunu duymadılar.

Duymak şöyle dursun Ebû Lehep hep Allah Rasûlüne kötülük yaptı. Dünyâ durdukça o da dursaydı, niyeti yine hep aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbîki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu; Allah Rasûlü ve Müslümanlara kötülük yaptı. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirmişlerdi. Nice yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat Ebû Leheb’in vicdânında bütün bu olanlar zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O böyle vicdândan nasipsiz bir insandı. Zaten Hz. Hatice vâlidemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Tâlip de ayni sene vefat etti. Ne yazık ki, o da hidâyete eremeden gitmişti. Ancak, Allah Rasûlüne olan sevgisi ancak, bir Müslümanın katlanabileceği zulüm ve işkencelere katlanmasına sebep olmuştu. Ebû Tâlip denince, kalbimin derinliklerinde bir sızı duyarım, gözlerim dolar ve çok kere de ağlarım. Allah Rasûlüne bu kadar yardımcı olan ve O’na sâhip çıkan bir insanın hidâyete eremeyişi ne kadar hicrânlı bir hâdisedir. Hz. Ebû Bekir de bu mülâhaza ile ağlamıştı. bir gün yaşlı babasını âldı.Allah Resûlüne getirdi. Ebû Kuhâfe Müslüman olmuştu. Fakat Sıddık bir köşeye çekilmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Dayanamadı Allah Rasû1ü, sordu: Ya Ebû Bekir, niçin ağlıyorsun, sevinsene baban Müslüman oldu? Ebû Bekir kendine yakışan cevabı veriyordu: “Keşke şu anda sana bîât eden eller Ebû Kuhâfe’nin elleri olacağına Ebû Tâlip’in elleri olsaydı. Çünkü sen Ebû Talib’i Ebû Kuhâfe’den daha çok severdin. Senin o kadar sevdiğini ben öz babam dahi olsa Ebû Kuhâfe’ye tercih ederdim.”Merhamet-i ilâhîden daha fazla merhamet edip sû-î edepte bulunamayız. Ancak kalbime de hâkim olamıyorum. Ne kadar isterdim ki bütün sevaplarımın onda dokuzu Ebû Tâlib’e verilseydi de bana sadece biri kalsaydı ve o da kurtulmuş olsaydı. Belki böyle söylemek de haddim değil, fakat baştan söyledim kalbime hâkim olamıyorum. Çünkü o benim Efendimi senelerce himâye etti, korudu, onun için çekmediği çile kalmadı. Fakat daha öte bir şey diyemiyoruz. Kimsenin de bir şey demeye hakkı yoktur. Zira aradaki kopukluk Efendimizin elinin ona uzanmasına mâni teşkil etmektedir.

Ebû Tâlip Allah Rasûlünü bu derece siyânet edip korurken diğer bir amcası olan Ebû Leheb ona her türlü işkenceyi revâ görüyordu. Allah Rasûlü kabile kabile geziyor ve Hak Din olan İslâm’ı anlatıyor, insanları bu dine dâvet ediyor: onu bir gölge gibi takip ecfen kızıl saçlı ve kızıl suratlı bir başkası da durmadan onu yalanlamaya çalışıyordu ve işte bu adam Ebû Leheb’in ta kendisiydi.

Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Rasûlüne karâbet ve yakınlık kurmaya gayret ederken. o aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazîfe biliyordu. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen nur membaı bir güneşi görmüyordu.

Şimdi böyle bir insana Kur’an’ın”elleri kurusun”demesi hak ve maslahat değil midir? Ona böyle denmeseydi milyarlarca inanan insanın hukuku zâyi olmayacak mıydı? Böyle bir anlayış, Kur’an’ın hikmet ve maslahat dolu üslûbuyla nasıl te’lif edilirdi?

İkincisi: İslâm’a kötülük yapan çokları hakkında açık-kapalı âyetler nazil oldu. Velid b. Muğire de bunlardan biriydi. Kur’an onun hakkında “Canı çıkası ne kötü karara vardı”tâbirini kullanıyor. O da Hâlid b.Velid’in babasıydı. Ancak Allah Rasulünün amansız düşmanlarından biriydi. Kendi kendine acaba nasıl iftira atsam diye düşünüyordu: Şâir mi, kahin mi, sâhir mi desem diye kararsızlıkta bocalıyordu. Sonra Kur’an’a sihir, Allah Rasûlüne de sâhir demeye karar verdi de, Kur’an da onun bu kararına karşı Cenâb-ı Hakk, ona yukarı da zikrettiğimiz âyet mealiyle hitap veya itap etti: ‘Canı çıkasıca ne kötü karar verdi.’ Ve daha nice kâfirler Kur’an’da levm edildi, tehdit edildi. Durum böyle olunca, Ebû Lehep eğer istisnâ edilmiş olsaydı, acaba bıi Kur’an’ın alemşümul olma keyfiyetine uygun düşer miydi? Elbette ki hayır. Zira Velid b.Muğire’nin kınandığı bir yerde, Ebû Lehep kınanmasaydı, bu işin müşâhitleri, Allah Rasûlüne bunca düşmanlık etmiş bir insanın sırf ona sıhrî olan karâbetinden dolayı korunup muhâfaza edildiği zehâbına kapılmayacaklar mıydı? İşte Kur’ân buna meydan vermedi ve Ebû Leheb’i de diğer müşriklerin kategorisine dâhil etti.

Üçüncüsü: Bu sûre Mekke’de nâzil oldu. Ebu Lehep ise Bedir Muhârebesinin hemen ardından öldü. Demek ki ortada gayba âit bir haber verme bahis mevzuuydu. Ebû Lehep ve karısı kâfir olarak gidecekti ve Kur’an ne dediyse aynen tahakkuk etti. Nasıl Allah Rasûlü, Bedirde ölecek Kureyşin ileri gelenlerinin yerlerini göstermiş ve her biri gösterdiği yerde öldürülmüştü ve böyle bir ihbar bu müminlerin kuvvei mâneviyesini takviye etmişti. Ebu Leheb’in de o şekilde ölmesi inananların kuvvei ma’neviyelerini takviye ediyor, âdeta onları daha da uyarıyor ve dikkat edin diyordu. Zira Kur’an’ın vadettiği her şey oluyordu. Ortada bir zafer va’di vardı, demek ki o da olacaktı. Bir avuç müslümana herkesin düşman kesildiği bir devrede, bu gibi takviyeler hiç de küçümsenecek şeyler değildi. Aksine doğurduğu müspet netice itibâriyle bir bakıma şarttı ve zorunluydu.

Bazan küçük bir belâ ve musibetin insanda hâsıl ettiği uyarma ve kendine gelme, manevî hayatı adına öyle şeyler kazandırır ki, perde açılsa, kazanılanlar görülüverse, herkes o belâ ve musibetin gelmesini can-u gönülden talep edip isteyecektir. Sonradan kazanılanlar, o musibeti hiçe indirmektedir. İşte insanlık adına, zaten kaybetmeleri kesinlik kazanmış olan böyleleri hakkında söylenenler söylenmemiş dahi olsaydı neticeye zerre tesir etmeyecekti. Olan olmuştu ve onların kötü akıbetleri mukadderdi. Vâkıa burada bir-iki şahıs kötü akıbetleriyle zikrediliyor ve bu ilk bakışta insanlığın onurunu kırıcı bir üslup gibi geliyor ise de, neticede milyonlarca insanın şahlanıp, kendi derinliklerini hissetmelerine veya en azından zikredilenlerin akıbetine düşmemek için daha dikkatli davranmalarına vesîle olma keyfiyetiyle ele alınacak olursa, ilk hâtıra gelen intibânın yerini başka hikmetler alacaktır. Ve Kur’an’da Ebû Leheb ve emsâlinden bahsedilmesinin ne kadar lüzumlu, psikolojik ve pedagojik açıdan inananlar adına ne kadar gerekli olduğu böylece idrak edilmiş olacaktır.

Dördüncüsü: Son olarak şunu da’ ilâve etmeliyiz ki, bu psikolojik te’sir inanan kesimde dediğimiz şekilde bir uyanmaya sebep olduğu gibi, küfür cephesinde de tereddütler hâsıl etmeye baş1amıştır. Mutlak küfür1eri, şek ve şüpheye inkılap etmekle, nurlu yola girmeleri kolaylaşmış ve önceleri sadece vicdânlarında haps olan tasdikleri ortaya çıkan tereddütlerin tazyikiyle akıl ve kalbe girme menfezleri bulmuş ve zaten bir müddet sonra neticeler görülmeye başlanmıştır. Ondan sonra niceleri, küfür urbasını çıkararak, iman hil’atını giydi ve irşâd da bulunmak için döndü, gittiler. Bu da îmân ve insanlık adına az bir kazanç değildir. İşte bazı insanların encamlarının zikredilmesiyle böyle büyük neticeler hâsıl etmek ancak ve ancak Kur’an’a yakışan ve onun hikmet dolu beyânlarının tezâhürü olan öyle mucizevî bir üsluptur ki şimdiye kadar böyle bir netice hâsıl etme başka hiç bir kelâma nasip olmamıştır. Bu, okyanuslara atılan küçük bir taşla binlerce dalgalar hâsıl etme gibi hârikulâde renklilik ve derinlik örneğidir. Evet bu dalgalanmalar o günden bugüne binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca insanın gönlünde temevvüç edip durmaktadır. Evet Kur’ân, tergîp ve terhîbin iticiliği ve çekiciliği ile, bir adamın küfür içinde ölmesini haber verdiği aynı anda milyonların hidâyetine vesile olma gibi üstün bir üslûpla nâzil olmuştur. Bu da Kur’ân’ın fesâhat ve belâğat ifâde eden beyânına gayet uygundur, muvafıktır. Maslahat ve hikmetin ta kendisidir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’ın “Oku”Diye Başlamasında Ne Hikmet Görüyorsunuz?

“İkrâ = Oku”İlâhi emri, O en şerefli varlığın zâtında tecellî ile beşere emanet edilen sonsuz kemâlata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife verme ve bir dâvettir.

Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vukûf kazanılacak olan bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır.

Allah, insan hâricindeki canlı ve cansız her varlığı ” kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecelli eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.

Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu îtibar iledir ki, “Gör, müşâhede eyle” suretinde değil de “Oku”şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zîrâ, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat, elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece ” yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan, hem yazmak ama ve hele mutlaka ” okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir.

İlim, kâinatta tecellî ede gelen nizâm ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münâsebetlerini idrakten ve bu idrakların tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve muvâzene, kat’iyyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle, bir nizamın elbette bir kurucusu ve vazedicisi vardır hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu.

Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi… Beşerin kesâfetli yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; Kâinat çapındaki bu nizâm, Levh-i Mahfûz ise, Mukayyet nizâm da, Kurân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un âyinesidir.

Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hatâ-sevap potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.

Evet, idrakla ilgili bütün bu başkalıklar dâima olup durmaktadır. Zîrâ, kâinatta birçok kanunlar vardır ve bunlar, kanun Vâzı’ı tarafından fevkalâde bir âhenk içinde cereyan ettirilmektedir. Bunların birkaçı şunlardan ibarettir:

1- Tek’den çok’a gidiş, 2- Çoklar arasında benzerler, farklılar ve zıtların bulunuşu, 3- Zıtlar arasında faâl bir denge ve âhenk, 4- Münâvebe (peşipeşine vazife devir teslimi), 5- Öğrenme, unutma ve yeniden öğrenme, 6- Cehd ve gayret, 7- Tahlil ve terkib, (çözülüp-sentezlenme) 8- İlham ve inkişaf, (içe doğma ve açıklığa kavuşma)

İnsan, bu kanunların bütününe tâbidir. Bu îtibar iledir ki, elbette çok insan olacaktır ve insanlar arasında benzerler, farklılar ve zıtlar bulunacaktır. Kezâ; insanlar arasında benzer, farklı fikir, görüş, inanış, davranış ve hareketler de olacaktır. Ancak bütün bu fıtrî zıtlıklar durgun, boş değil, canlı ve faâl bir muvâzene içinde olacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki, sadece imanı hedef alan bir gidişin ilmi kaybetmesi ve sadece ilmi hedef alan bir gidişin de imânı ihmâl ve kaybetmesi vukû bulacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki, ilim ve cehil, ikrâr ve inkâr, fazilet ve redâet, zulüm ve adâlet. muhabbet ve nefret, mücâdele ve barış içinde olma. gevşeklik ve atâlet muhtevâlı bir tevekküle dayalı yaşayış temposu ve davranış tarzına mukâbil: her şeyi insanın yapabileceği inancına dayalı sabırsız bir sürat, haşin bir ” bozup-yapma, yıkıp-kurma” ihtirâs ve cinneti gibi esasların ve hâllerin peşi peşine gelmesi, münâvebesi de vukû bulacaktır.

Yine bu îtibar iledir ki; hattâ o Müstesnâ varlık, beşerin Medâr-ı iftihârının öğrettikleri dahi unutulabilecek; ama mutlakâ yeniden hatırlanıp yeniden öğrenilecektir. Kezâ; böyle bir cüzlere ayrılma, bir tahlil, bir çeşitlenme, bir çoklaşma sonunda, elbette bunda da bir yeniden ele alma bir terkip cereyan edecek ve elbette bir ilhâm, bir zuhûr da olacaktır.

Bütün bunlar olmuştur, olmaktadır ve aralıksız olmaya devam edecektir. Hazret-i Mûsa’ya içtimâî ilimleri ve içtimâiyâtın sıhhatle devamını mümkün kılacak olan emirler “On emir”, Hazret-i İsâ’ya beşerî münâsebetlerde yumuşaklık, şefkat, muhabbet ve müsâmahâ, sabr u tahammül; Hazret-i Peygambere (sav) bütün bu hususlara ilâve olarak ilim, irâde, hikmet, muvâzene, telif, terkip, özlü anlatma (icmâl) ve eksiksiz ifade (tekmîl) bahşedilmiş idi.

Bu îtibar iledir ki; Müslüman olmak diğerlerinden bir bakıma daha külfetli, daha mesûliyetli, ama bir o kadar da lâtif ve yüksektir. Zirâ, içtimâî esaslar yanında, muhabbet ve müsâmahâ, hilm-ü şefkat; sabr-u tahammül yanında. ilim, irâde, hikmet, denge, te’lifci ve terkipçi olmak gibi daha yüksek hususiyetleri de gerektirmektedir.

Bundan ötürüdür ki; Fizik, Kimya, Astronomi, Biyoloji gibi ilimler sahasında yapılan keşifler, temin edilen terakkiyât, sonunda Levh-i Mahfûzda tasavvur edilip, Kurân-ı Kerim’de kayda tâbî tutulan ve kâinatta yer yer ve peşi peşine tezâhür eden esaslardan bazılarının anlaşılmasına ve genişçe idrâk edilmesine hizmet ettiğinden dolayı, bütün ehl-i keşif ve himmeti tebrik ve takdir gerektir. Ancak, böyle bir hizmetin, kazanç ve muvaffakiyetine mukâbil, Hâlık ve Nâzım’ı inkâr, ilâhî ilhâm ve irşâdı ret, insanı ilâhlaştırma, insan irâdesini mutlâk hâkim kılmak gibi bir kayba ve dalâlete düşmekten, insanlığı korumak da icap edecektir.

Fizik ve Kimya laboratuarlarında yapılan tecrübelere, öğrenilmiş kanunlara uyularak, fizik, kimya ve biyoloji vakıalarına yeni istikâmetler verilmezse, ibdâ ve ihtirâda bulunmak muvaffakiyetine istinâden, gittikçe sabırsızlaşan, gittikçe hızlanan, gittikçe küstahlaşıp mesûliyetsizleşen, bir cüret ve keyfîlik üzere, insanı ve insan cemiyetini dahi, bütün bütün kaybetme ihtimâli var. Evet, değişik tecrübelere tâbi tutulma sata-ı mâilinde yuvarlanmakta olan bugünün beşer ölçülerine karşı, insanın bir ” laboratuar hayvanı”, insan cemiyetinin de bir ” laboratuar” olmadığını lâyıkiyle hatırlamak lâzımdır.

Mevcut ilimleri donukluk ve durgunluktan, kuruluk ve abesiyetten kurtarmak; evvelâ ilimlere esas teşkil eden meselelerin lâyıkiyle anlaşılmasına yardım edecek; sâniyen insan irâde ve zihninin payına düşeni edâ, his ve kalbî sezişlerini, bir iç müşâhede ile müşâhede ettirmiş olacaktır.

O zaman işleyen aydın bir enfüs fasîh bir lisân kesilecek ve karşısına konulmuş kâinatı kelime – kelime, satır satır okuyacak, tıpkı bir kitap gibi. Zâten kâinatı bir kitaptan farklı görmek de âdeta imkânsızdır. Hele hele tekvînî emirlerde ilk yaratılan ” kalem” olarak anlatılıp da, tenzîlî fermanda da ilk emir ” oku” olursa…

Ne var ki, bu mesele, zannedildiği kadar kolay da değildir. Zâhirî ve Bâtınî hassaların faâl ve vak’alar karşısında titiz oldukları nisbette bir duyuş, bir görüş olsa bile, bu hassalardan bir tanesindeki ârıza büyük ölçüde diğerlerini de tesirsiz kılar.

Onun için Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’da körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zirâ tekvînî emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin ilk ma’kes bulacakları esrarlı perde de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisândır.

Binâenaleyh, âfâk ve enfüsü göremeyen, kulağına geleni de duymayacak, duysa da anlamayacaktır. Kezâ; kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, Şeriât-ı Fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.

Demek ki ” oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfâna dili tercüman kılmanın ifâdesi oluyor ki, bizim için bir ilk emir olması, ne kadar mânidardır.

Ehemmiyetine binâen uzun anlatıldı ve yer yer sadet harici mevzûlar kurcalandı.Tekrâren mütalâası bizi ma’zur gösterir ve affettirir ümidini beslemekteyiz.

M. Fethullah Gülen

Kur’an, Şairlere Yönelik Tutumunu Aristo’dan mı Almış?

Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından, beşerî bir yerlerden alındığı iddiası, tarihte ve günümüzde, özellikle Batılı bazı oryantalistlerce ileri sürülmüştür. Bu tür gülünç iddialar, bizzat Kur’an’ın kendisi tarafından çürütülmektedir. Kur’an’ın ne Hz. Muhammed, ne de herhangi bir insan tarafından bir yerlerden derlenerek ortaya konulmuş olması düşünülemez. Kur’an’ın kaynağını Hz..Muhammed’in şahsında aramak, bütün cihanı aydınlatan, bunca gezegen ve peykleri cazibesiyle etrafında döndüren güneşi, yansıdığı (ay kadar büyük de olsa) bir aynada aramaktan farksızdır. Yine, dünyada en çok okunan ve incelenen Kur’an’ın, beşer sözü olduğu halde, tarih boyunca uğrunda ömrünü harcayan yüz binlerce alim ve tahkik ehlini aldatıp yanılttığını iddia etmek, sayısız dürbünlerin çevrildiği bir sineğin asırlarca tavus olarak görülmesi kadar gülünçtür. Kur’an, ne tamamen ne de kısmen hiçbir beşerî kaynaktan alınmamıştır. O, bütün insanlık bir araya gelse, kaynaklık edemez derinlik ve kapsayıcılıktadır. O, Alemlerin Rabbi, dünya ve ahiretin hükümranı, ilmi sonsuz olan Yüce Allah’tan başkasının sözü olamaz. Bir cümlesinde, bir hükmünde herhangi bir kimseninkiyle benzerlik göstermesi, o kimseden alındığı anlamına gelmez. İnsanların her söylediklerinin yanlış olması gerekmez ki, her zaman Kur’an’la çelişsin. Kur’an’ın doğruları ile herhangi bir kişinin doğruları zaman zaman örtüşebilir. Bu, birinin diğerinden alındığı anlamına gelmez.

Abdülaziz Hatip

Kur’an-ı Kerim’de Geçen “Kalb-i Selim”Kavramını Nasıl Anlamalıyız?

Selim “Selime”den gelir. İslâm kelimesiyle aynı köktendir. Lügat manâsı itibariyle kalb-i selim, hastalıksız ve arızasız kalb demektir. Daha has manada ise o, İslâm’dan başka her şeye kapalı olan kalb dir.

Kalb-i selim sahibi olmak, Kur’an’da bir mü’min adına ortaya konan vasıfları yaşamaktır. Bu tarif umumidir ve her şeyi içine alır mahiyettedir. Hz. Aişe validemize sorarlar: “Allah Rasûlü’nün ahlakı nasıldı?”Cevap verir: “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?””Okuyoruz”, derler. Ve sözüne devam eder: “O’nun ahlakı Kuran’dı.”Evet, Kur’an, evvelâ Resûlullah (as) kendi hayatını ona göre düzenlesin, tanzim etsin diye indirilmiş bir kitaptır. Daha sonra da imam nasıl yapıyorsa arkadaki cemaat da öyle yapacak ve bütün Ümmet-i Muhammed düşüncelerini, tasavvurlarını hayat ve ahlâkını ona göre tanzim edecektir. Bir de biz, selim kalbi, daha ziyade insanlara zarar veren şeylerden salim olan kalb olarak düşünürüz.Çünkü bir hadiste “El-Müslimu, men selimel müslimûne min lisânihi ve yedihi””Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişidir.”buyurulmaktadır. Bu biraz hususi, fakat enfes bir tariftir. Müslüman, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyecektir. “Kalb-i Selim”, Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçer. İkisi de Hz.İbrahim ile alâkalıdır.

Hz.İbrahim kavminin ve bilhassa babası Azer’in dalaleti ve sapıklığı karşısında iki büklümdür ve ızdırap içinde kıvranmaktadır. Bunun böyle olması gayet tabii ve fıtridir. Zira her insanda cibilli olarak, yakın çevresine karşı bir sevgi ve alâka vardır. Hele bu çevre daraldıkça sevgi ve alâka daha bir artmaktadır. Hiçbir sâlih evlad babasını sapıklık içinde görmek istemez, istemek bir yana, onun sapıklığı sâlih evladı her şeyden daha çok üzer ve dilgir eder. Hele bu Hz.İbrahim gibi şefkatin doruk noktasında bir peygamber ise; Onun ızdırabı herkesten fazla olur. İşte Hz.İbrahim böyle ızdıraptan iki büklüm bulunmaktadır.

bir gün yine, içinde babasının da bulunduğu bir topluluğa tevhid dersi vermekte ve onları hak dine davet etmektedir. Ancak kavmi ve babası ona karşı diretir, onun davetine icâbet etmez. Atalarının dini üzere olduklarını söylerler. Bu hemen her devirde, gerçeğe inanmayan insanların mazeretler veya dayanakları olmuştur. İşte böyle bir manzara karşısında Hz. İbrahim ellerini kaldırır ve Rabbine şöyle yalvarıp yakarır: “Ey Rabbim! Bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına ilhak eyle. Sonradan gelenler arasında beni yâd-ı cemîl yap ve “Naîm”cennetine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah’a selim bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!”(Şuara, 26/83-89).

Hz.İbrahim selim bir kalbe sahipti. “Nitekim Rabbine selim bir kalple geldi”(Saffat, 37/84) âyeti bize bu hakikatı anlatmaktadır. Ve O, ahirette insana ancak selim bir kalbin fayda vereceğini söylüyordu. Yani küfrün hakim olduğu bir kalbin, selamete ermesi kat’iyyen düşünülemezdi. Kafir olan kimsenin evladı Hz.İbrahim (as) bile olsa, eğer onun kalbine küfür hâkimse, Hz. İbrahim de olsa ona bir yararı dokunmayacaktır. Evet, O İbrahim Halilullah ki, pek çok Peygamberin babasıdır ve ihraz ettiği makam itibariyle, âhir zamanda gelecek, en büyük Nebi, Nebiler Sultanının, ben ona benziyorum diyerek iftihar ettiği bir insandır. İşte bu Zatın babası Azer’in kalbi küfürle doludur ve O’nun babasına hiçbir yararı olamamaktadır. Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Hz. İbrahim ahirette de aynı ızdırapla kıvranacak ve babasını ayaklarının dibinde görecek, “Rabbim! Ne olur bu benim babam!”diyecek… Fakat Allah, Azer’i meshederek, Hz.İbrahim’in içindeki alâka ve sevgiyi silecek ve ona babasını unutturacak.”Böylece “Halîlim, Dostum”dediği ve rahmetinin bağrına bastığı İbrahim’ine değişik bir buudda rahmetiyle tecelli edecek.

Mes’eleye bu zâviyeden bakınca kalb-i selimin ne demek olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Kalb-i selimin, evvelâ küfürden, tereddütten, şirkten salim olması lâzımdır. İçinde küfrün kol gezdiği bir kalp ne kadar insanca davranışlar içinde de bulunsa selim olamaz. Günümüzde çok hümanistler var, “Benim kalbim temiz, zira ben insanları çok seviyorum, hep onlar için hayra koşuyorum.”diyorlar, ama boştur; çünkü inkâr içindeki bir kalb kat’iyyen selim ve salim olamaz. Çünkü o kainatın sahibini inkâr etmekte ve kalbi küfür içinde bulunmaktadır. Aslında insânî değerlere saygılı olmak çok önemlidir. Ancak hem o değerleri gerçek yüzleriyle idrak hem de bu idrakin sürekliliği, insanın insanlığının esası olan îmâna bağlıdır. Îmân olmayınca bütün iyilikler, güzellikler, fazîletler ya yalan veya süreksizdir. Dolayısıyla da değersizdir.

Hem, nasıl bir insan memleketine, hatta insanlığa çok faydalı bazı hizmetlerde bulunsa; fakat o memleketi idare edenleri ve o memlekettin kanununu, nizamını tanımayacağını söylese, zannediyorum böyle biri hemen derdest edilir ve cezalandırılır. Daha önceki faydalı işleri, hizmetleri hiç nazara alınmaz. Öyle de, Kâinatın Sâhip ve Mâliki’ni tanımayan bir insan, vatan ve milletine ne kadar faydalı olursa olsun, âhirette derdest edilip cezalandırılır ve yaptıkları ona hiçbir fayda getirmez. Siz Ebu Talib’e bakın ki, Efendimizi (asv) ta çocukluğundan itibaren yanına aldı, 48 sene himaye etti.. Ve hep O’na arka çıktı. Kimseyi O’na dokundurtmadı. Ama buna rağmen, îmân etmediği için O İlâhî teminatı kazanamadı. Hatta Ebu Bekir, başı bir kuşun tüyleri gibi kıvırcık kıvırcık bembeyaz olmuş, babası Ebu Kuhafe’yi alıp, Efendimizin huzuruna getirdiğinde Ebu Kuhafe Efendimiz’in dizlerinin dibine oturmuş, geç de olsa oğlunun girdiği nurlu yola girmiş ve Müslüman olmuştu. Bunun üzerine de Hz.Ebu Bekir ağlamaya başlamış ve Rasulullah (sav) de: “Niçin ağlıyorsun, baban hidayete erdi ya”diye sormuştu. Hz.Ebu Bekir’in cevabı da şu olmuştu: “Ya Rasulallah! Babamın yerine şu kelime-i tevhidi söyleyenin Ebu Talib olmasını ne kadar arzu ederdim!”Çünkü Ebu Talib Efendimiz’i (sav) himaye edenlerin başında idi, O’nu bağrına basmış ve: “Git, bildiğini yap, ben sağ olduğum müddetçe Sana kimseyi dokundurmam.”demişti. Ayrıca çocuklarından Haydar-ı Kerrar Hz.Ali’yi ve Mute’nin kahramanı Cafer’i Efendimiz’in (sav) emrine vermiş, vermiş ve onları en emin ele teslim etmişti. Ama, bütün bunların Ebu Talib’e bir faydası dokunacak mıydı? İşte bütün mesele burada! Eğer îmânla gitmişse, evet. Şayet îmânla gitmemişse, o zaman işi çok zor ve kurtuluşu mümkün değil.

Bu manâda kalb selimliği çok önemli bir husustur. İnsanlar birçok iyilik yapabilir; civanmert davranabilirler. Fakat evvelâ kalbin şirkten, küfürden ve dalâletten kurtulması gerekir.

İkincisi ise, o kalbin İslâmiyet ile mamur ve Kur’an ahlâkı ile donanmış olması lazımdır. Şayet, kalb Kur’an’ın tarif buyurduğu ve teklif ettiği ahlâk ile mamur değilse, o kalb selim değildir. Bütün bunlardan sonra Efendimiz’in (sav) yüce ahlâk ve ulvî seciyeleri de kalb-i selimin tezahürleridir. Bir insan ahlâkını Efendimizin ahlâkına uydurduğu ölçüde selim kalbe sahip sayılır. Aksine kendi kendini aldatmış olur. Ümid ediyoruz ve Rabbimiz’den niyaz ediyoruz ki bizi onun yüce ahlâkıyla serfiraz kılsın.

Bugün, İslâmiyet’e hizmet eden mü’minler, öyle ümit ediyoruz ki -İnşaallah- ellerinden geldiğince ibadet-ü taatta bulunmakta ve onunla gönüllerini mamur kılmaya çalışmaktadırlar. Aynı zamanda insanların dünyevî ve uhrevî saadetlerini temin maksadına matuf olarak da çok defa kendi maddi-mânevî füyûzat hislerinden fedakarlıkta bulunmakta ve kendi yaşama zevklerini, yaşama hazlarını bir tarafa iterek başkalarını yaşatma, onları mesud etme arzu ve iştiyakıyla gerilime geçmekte ve küheylanlar gibi koşmaktadırlar. Bir yerde bir araya geliyorlarsa, bu sadece ve sadece hizmet düşüncesini, hizmet azmini kuvvetlendirmeye matuftur. Gerçekten kulak verip onların heyecanlarını dinlediğiniz zaman, sînelerinin “ilâ-i kelimetullah”mülâhazasıyla attığını duyacak ve bunların o -va’dedilen zatlar olduklarını- anlayacak ve hissedeceksiniz. Müslümanlık bu fedakar ruhlarla her zaman iftihar edecektir. Zira onlar gelecek adına dirilişimizi tekeffül etmiş, desteklemiş ve omuz vermiş gerçek müminlerdir. Ve işte bunlar, selim ve salim kalb sahibi insanlardır.

Selim ve salim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’an âyetleri onu mal ve evladın karşısına koymuş ve: “Mal ve evlad fayda vermez, o gün ancak kalb-i selim fayda verir”buyurmuştur.

Sanma ki ey hace senden sim-ü zer isterler, Yevme lâ yenfe’uda kalb-i selim isterler.

İyi yaşamış mısın? İyi ölmüş müsün? İyi dirilebilecek misin? Liva-ül hamdin yolunu bulabilecek misin? Kevser’in başına ulaşabilecek misin? Efendimiz seni uzaktan görüp, tanıyacak mı? Senin ahiretteki durumun, bu sorulara ve daha başkalarına vereceğin cevaba bağlıdır. Zira Allah Rasûlü: “Ben benimkileri tanırım”buyuruyor. Nasıl tanıyacağı sorulunca da “Sizin alnı beyaz, ayakları sekili atı, yüzlerce ve binlercesi arasından tanıdığınız gibi ben de benimkileri abdest azalarından tanırım.”cevabını verir. Allah Rasûlü sizi, alnınızdaki “Sîmahüm fî vücuhihim min eserissücûd”(Feth/29) âyetiyle mühürlenen damgadan tanıyacaktır. Ebû Hureyre (ra), kollarını omuzlarına kadar yıkıyordu. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca da: “Abdest azalarının nûrunu arttırmak istediğim için”cevabını veriyordu. İşte bu selim bir kalbe sahip olmanın tezahürüydü.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’in 23 Senede İnmesinin Hikmeti Nedir?

Kur’ân-ı Kerim 23 yılda inmeseydi de, bir anda inseydi, o zaman da “Niçin Kur’ân-ı Kerim birden bire indi de, ceste ceste inmedi?”derlerdi…

Bu gibi meselelerde esas, teslimiyet ve Hakk’ın takdirini yerinde bulma olmalıdır. Yoksa, her meselede sorular sorulmaya başlar: “Öğlen namazı niçin on rekâttır? Cuma namazı neden Cuma günü; zekât neden kırkta bir de, kırkbirde bir değil? ilh…”soruların arkası kesilmez gider. Onun için bunların bir ubûdiyet sırrı olduğunu bilmemiz lâzımdır. Zâtî olarak namazın bir kısım hikmetleri olabilir. Evet, ferdin günde beş defa, Mevlâsının huzuruna gelmesinin, elbette bir takım maslahatları ve faydaları vardır. Ama, rekâtların adetlerine gelince, vitir üç rekât, akşamın farzı üç rekât, ikindinin dört rekâttır. Ve bu sayılar Allah tarafından vaz edilmiştir. Eğer bize denilseydi ki: “Günde beş defa ibâdetle mükellefsiniz, fakat ibâdet şekillerini siz tespit ediniz.”Biz rekât sayıları üzerinde çeşitli fikirler yürütebilirdik… Ve tabii günlük işlerimize, yaşayış şartlarımıza göre bir program düşünürdük. Adedi tayin keyfiyetinde aklın yolu başka, vahyin yolu başka… Vahiyde senin maneviyâtın, ledünniyatın hesabına ayrı bir kalem oynamakta, ayrı bir hikmet nesc edilmektedir. Binâenâleyh burada namazın hikmetleri araştırılır, rekât sayılarınınki değil…

Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzûlünde de, bu türlü hikmetleri vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu dönem, beşerin kemâle yüz tuttuğu bir dönemdir. Onun için en kâmil ve en mütekâmil Nebi gelmişti. Evet, yeryüzüne, Allah’ın matmah-ı nazarı, kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz. Muhammed (sav) gelmişti. Onun cemaatinin yapacağı şey, o gün en müterâkki, en mütekâmil olma, tekâmülün merdivenlerini son basamağına kadar kat etme, medenî milletlere muallimlik yapma işi idi. Halbuki o güne kadar onların iktisap ettikleri kötü anlâk ve fena huylar ruh ve damarlarına öylesine işlemişti ki, bunları teker teker söküp atmak; ayrıca yerlerine ahlâk-ı âliyeyi getirip vaz’etmek, fıtratlarına güzel huyları yerleştirmek, ayrı ayrı işlerdi. Kur’ân bir anda bütün emirleri ile birden gelip onların karşılarına dikilseydi, altından kalkamazlardı. Aslında, böyle bir durum, insanlığın, tekemmülünde tâkip ettiği şeylere de aykırı olurdu.

Günümüzden misâl verecek olursak; bir kısım sigara, içki müptelası veya sokaklarda gezme hastası, yahut kahvede oturma alışkanlığı olan kimseler düşünelim. Bunların başlarını kesseniz ve “Arkadaş kahveye gidersen öleceksin”deseniz, o yine bir takım bahaneler ileri sürerek gidecektir. Eğer bir gün kahveye gitmeyip evde kalsa, evinde bir köşeye oturacak, üf-üf edecek ve fırsat bulunca da kahvenin yolunu tutacaktır. Çünkü alışageldiği hayat şekli değişmiştir. Halbuki o, lüzumlu olmayan basit bir adetini terk etmiştir.

Şimdi bir de, sigara tiryakisini ele alalım; nikotik olmuş bir adama diyorsunuz ki: “Vücuduna zararlı olan bu sigarayı terk et. Çünkü senin sigara içmen tedrisi bir intihardır. Sanki elindeki hançeri birdenbire değil de, yavaş yavaş sinene saplıyor ve âheste âheste intiharı tamamlamış oluyorsun.”Hatta bunu bir hekime anlattırsanız, yâni doktor dese ki: “Sigarada, hiçbir fayda olmadığı gibi, şöyle şöyle, zararları da var.”bu adam sigarayı terk etmek için bir hayli tereddüt geçirecektir. Bırakın onu, bildiği halde doktorun kendisi de vazgeçmiyor ya…

Bir de alkolik kimseyi ele alınız; adam mest olmuş, sireti değişmiş, iç alemi başkalaşmış. O kadar ki, bir adım daha atsa kendinden aşağı tabakadaki mahlûklara benzeyecek. Şimdi bu kimseye birden: “İçkiyi bırak”demek, “fıtratını değiştir”demek gibi olacaktır.

Böylesine, insanların dem ve damarlarına işlemiş âdetleri, ahlâk-ı seyyieyi binlerceye çıkarınız ve sonra Kur’ân’ın inişindeki tedriciliği düşününüz…

Evet dikenleri kesip evvela çapa yapıyor, kötü şeyleri tahliye edip temizliyor. Sonra tezyin ediyor. Yani kötü huyları onların ruhlarından çıkararak, âli huyları getirip yerleştiriyor ve kısa denecek bir zamanda binlerce iş yapıyor. Buna göre biz, Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzulünü çok sür’atli buluyoruz. Nur mürşidin dediği gibi: “Acaba şu asrın Ceziret’ül-Arab’a gitseler, çalışsalar, o zamana nispeten, o zâtın bir senede yaptığının yüzde birini yüz seneden yapabilirler mi?”İşte, hodri meydan! İçkiden binlerce yuvanın yıkıldığı meydandadır. Yeşilay Cemiyeti her sene konferanslar vermektedir. Bu işi genişleterek orta, lise mekteplerine kadar götürmektedir. Buna karşılık acaba kaç kişi içkiyi terk etmektedir. Buyurun üniversite, bütün profesörleriyle seferber olsun, bir sene çalışsınlar acaba yirmi adama içkiye terk ettirebilecekler mi? Şayet başarabilirlerse, bunu onlar hesabına çok büyük muvaffakiyet sayacak ve Efendimiz’in (sav) icraatının yanına altın yazılarla yazıp ası vereceğiz… Heyhat, o bir kere olmuştu! Dost-düşman, o sûrette ikincisini muhal görüyor.

Evet, 23 sene çok seridir; bu yüzden de, Kurân’ın yaptıkları mucizedir. Beşer, Efendimiz’in (sav) 23 senede kat ettiği mesafeyi binlerce senede kat’edememiş; kat’edemez de…

Kur’an-ı Kerim bir taraftan böyle kötü huyların binlercesinin kaldırılmasını hedef almış, diğer taraftan da kaldırılan bu kötü huyların yerini ahlâk-ı âliyey-i Kur’âniye ile donatmak, tezyin etmek vazifesini hedeflemiş ve bütün bunları kimseyi örselemeden, törpülemeden, ürkütmeden, ruhlarını rencide etmeden onlara kabul ettirmiş… Ortaya attığı bir çok meseleyi o kadar çeşitli safhalardan geçirip tatbikat sahasına getirmiştir ki; bugün onların birkaçının pratik hayata hâkim olması için daha bilmem ne kadar 23 seneye ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu 23 sene, süreye ihtiyaç duyulan bir kısım emir ve yasakların, o günün insanının kabullenip benimsemesi için gerekli olan bir zamandı ve belli şeylerin tedricen kaldırılması, belli şeylerin de vaz’edilmesi için bu süreye ihtiyaç vardı. Meselâ, bu süre zarfında üç dört devrede içki yasaklanmış, iki devrede kız çocuklarının diri diri gömülmesi kaldırılmış; darma dağınık kabile hayatı, bir iki hamlede halledilmiş ve kabileler arasında vahdet temin edilerek kitleler içtimaî şuura yükseltilmiş, böylece kendilerine bir cemiyet teşkil etme liyâkati kazandırılmıştır ki, bütün kötü huyların atılması, onların yerlerine ahlâk-ı âliyenin getirilip ikâme edilmesi gibi çok çetin icraatlarla mümkün olabilmiştir. Bundan dolayı da daha uzun zamana ve mehile ihtiyaç hasıl olmuştur.

Ayrıca görüyoruz ki, bizim hayatımızda, şu sene şartlar şöyle gitti, binâenaleyh şöyle bir içtimâî denge ve düzen iktiza ediyor. Buna göre gelecek sene şartların değişeceği hesap edilerek, plân elâstikiyeti ona göre ayarlanıyor; daha sonraki senelerin şartlarına göre, teferruattaki değişmelerin dizaynı yapılıyor: derken zamanın akıcılığı ve eşyanın tabiatına uygunluk aranarak yaptığımız şeylerin sürekliliğini temine çalışıyoruz. Bunun gibi saadet devrinde de, müslümanlar tıpkı bir ağaç gibi büyüyor âheste âheste yeni şartlara adapta oluyor ve fıtrî olarak gelişiyorlardı. Müslümanlığa hergün iltihâklar, ısınmalar oluyor, hergün yeni yeni fikirler, şuurlar kazanılıyor; onlara alıştırmalar yapılıyor ve derken fertler, içtimaî fertler haline geliyordu. Bunlar yavaş yavaş oluyordu ama; bütün olmalar âhenk içinde birbirini takip ediyordu. İşte, bu seyr içindeki çeşitli safhalar, ebedlere kadar devam edecek olan İslâm hakikatının mikro planda, zaman buuduna ait bütün hususiyetlerini aksettiren bir ayna oluyordu.

Bu, 23 senede değil de, birden bire yapılmak istenseydi, bir ölçüde o bedevî cemiyet bu işe dayanamayacak ve ölecekti. Bunu, şuna benzetebiliriz. Meselâ: bir insan güneşe maruz kaldığı zaman, cildinde değişmeler olur. Soğuk memleketlere götürüldüğü zaman da bu defa ona göre bir takım küçük küçük değişmeler meydana gelir, ama katiyyen 20 mutasyon ağırlığında ciddi bir değişiklik birden olamaz. Olsa, bu türlü seri fizikî değişmelerde canlı öldüğü gibi, bunda da öyle olur. Bu tıpkı 1 (bir) atmosfer basınç altında duran birinin birden bire 20 bin fitlik bir irtifaya çıkması gibi bir şey olur ki, insan orada hemen ölüverir. O noktaya uçaklar dahi çıkarken, oksijen maskeleri ve sâire ile sizi ihtiyatla çıkarıyorlar.

İşte böyle birden 20 bin fit irtifaa yükselmek nasıl öldürüyor; öyle de hayat anlayışı, aile anlayışı, ferd anlayışı sıfır derecede olan bir cemiyete, birden bire, Kur’ân inip aynı günde hemen: “İşte ahkâm tatbik edin. Bu kitaptaki hükümlerin hepsini eksiksiz yaşayın.”diye karşılarına çıksaydı, o cemiyetten hiç kimse bunu kabul etmezdi. Çünkü bu, birden bire cemiyetin 20 bine fite yükselmesi demekti ki o cemiyet buna dayanamayacaktı. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’in, ahkâmını insanlara 23 senede getirmesi, ceste ceste, peyderpey telkin etmesi, insan fıtratına riayetin iktizasıdır ve tabiat-ı beşere de en uygun olanıdır.

İnsanı kâinattan ayıramayacağımıza göre, onu kâinatın içindeki hadiselerin seyrine göre ele alma mecburiyetinde olduğumuzu ve onu kâinattaki gelişmelerin dışında mütalaa edemeyeceğimizi, kabullenme mecburiyetindeyiz. Kâinatta nasıl ki, tedrici gelişme oluyor ve kanunlar o istikamette hareket ediyor, insanın tekamül ve terakkisi de, aynı şekilde olacaktır. O terakkinin zembereği, esası ve prensipler mecmuası olan Kur’ân-ı Kerim de, işte bu esasa binaen 23 senede nâzil olmuştur.

Allah’ın (cc) hikmeti bir süreyi 23 yapmış… Bu 24 de olabilirdi, 25 de. Nebiler Sultanının (sav) mukaddes hayatları 63 yıl olacakmış. 23 sene sonra hayatına, nübüvvetten hatime verilecekmiş, vahiy de sona erecekmiş. Ama 64 sene olurdu, vahiy de 24 seneye çıkardı. Biz de onu, aynı hikmet çerçevesi içinde kabul ederdik.

Gerçeği yalnız Allah bilir.

M. Fethullah Gülen

Yolda Ya da Vasıtada Kur’an Okunabilir mi?

Yolda Kur’ân okuyarak yürümekte mahzur yoktur. bilâkis kendini başka türlü duygu ve düşüncelerden koruyup gaflete dalmaktan muhafaza etmek için Kur’ân okumakta isabet vardır. Yeter ki, kimse rahatsız edilmesin, okunan yerler temiz olup, necaset gibi kirler bulunmasın. Vasıtada giderken de aynı hüküm câridir. Kur’ân okumak, eline tesbihini alıp zikir ve fikirle meşgul olmak, gözü ve gönlü kötü şeylerden korumak için hayırlı ve faydalı bir meşguliyettir. Ancak, ağızla Kur’ân okunurken kalb ve göz Kur’ân’ın câiz görmeyeceği şeylerle meşgul olmamalı, mümkün olduğu kadarıyla göz ve gönül de okunan Kur’ân’a müteveccih halde bulunmalıdır. Bu şekilde okuyuş iş ve tezgâh başında da câizdir. Kur’ân bizim son nefesimize kadar ayrılmak istemediğimiz kudsî rehberimizdir. Ondan hiçbir yerde uzak kalmak istemeyiz. Hatta yatarken bile onunla olmak isteriz. Bu yüzden yatağına uzanmış kimsenin ayaklarını çekip Kur’ân okumaya devam ederek uyuması mahzurlu değildir. Hamamda Kur’ân okumak mekruh görülmüştür. Zira yer temiz olmaz, etraf kirlerden âri bulunmaz. Demek ki, Kur’ân ancak temiz yerlerde okunur, kirli yerlerde okunursa hürmetsizlikte bulunulmuş olunur. Kur’ân’ı okumak için abdestli olmak şart değildir. Abdest Kur’ân’ı ele almak için farzdır. Abdestsiz Kur’ân’a el dokundurulmaz. Ezbere ise her zaman okunabilir. Ashab-ı kirâm toplantılarına Kur’ân’la başlar, bitiminde de Kur’ân’la son verirlerdi. Bu sırada hazır bulunanlar hürmetle dinler, huşu ile tefekkür ederlerdi. Dinlenmeyen yerlerde ise sesli okumak mekruh sayılmıştır. Zaten sesli okunan Kur’ân’ı hiç olmazsa bir kişinin dinlemesi farzdır. Diğerleri mes’uliyetten ancak böyle kurtulurlar.

Ahmet Şahin

Kur’an’ın Bir Ayetini Koro İle Okumak Caiz midir?

Resûlullah zamanında böyle bir okuyuş görülmemiştir. Resûlullah’dan sonraki ashab devrinde de böyle bir tatbike rastlanmamıştır. Görülen tatbikat bellidir. Bir kişi Kur’an okursa diğerleri dinler. Ancak, topluluğun içinden bir kişi dinlemekle diğerlerinden dinleme mükellefiyetini kaldırmış olacağından ya hürmeten dinlerler, yada sükûnetle kalkıp giderler, dinleme hürmetini bozan bir gürültüye sebebiyet vermezler. Kur’ân’ı dinleyenlerden birinin aşka gelmiş görünüp nârâ atması da bu bakımdan mekruhtur. Dinleme hürmetini bozuyor, sükûneti ihlâl ediyor, demektir. Dinlenen âyetlerin verdiği heyecan ve haşyet, çağırıp bağırmaya vesile olmamalıdır. Belki derinden düşünüp, sessizce tefekküre dalmasını temin etmelidir. Dinlemeyenlerin yanında sesli Kur’ân okumak uygun olmaz. Hürmetsizliğe mâruz kalmasına sebep olunur. Bu ise câiz değildir.

Öğrenmek için evde sesli Kur’ân okuyan çocuğun durumu bundan müstesnadır. Ev halkı iş yapıyor da olsa yine sesli okuyabilir. Öğrenmesine olan ihtiyaç bunu istisna kılmıştır.

Ahmet Şahin

Zaman İhtiyarladıkça Kur’ân Gençleşiyor sözünü nasıl anlamalıyız?

Kur’ân-ı Kerim ezelden gelmiş, ebede kadar da devam edecektir. Hâl-i hazır, geçmiş ve gelecek zamanı bütünüyle, tâbiri caizse son noktasına kadar bilen Hz. Allah’ın ilminden gelmiş Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın, günümüze ve günümüzden sonraki devrelere ait meseleleri insanlığın durumunu ve onun kazanacağı halleri parlak olarak anlatması Kur’ân’ın mu’cizesidir ve Kur’ân’a şayeste bir keyfiyettir. Evet, Kur’ân.l4 asır evvel nâzil olmuştur ama, O, Mele-i Alâdan, herşeye hakim bir noktadan, dünü, bugünü, yarını kabza-i kudretinde tesbih taneleri gibi çeviren, sistemleri idare eden, kalbimizin atışlarını dahi bilen Allah’ın ezeli ve ebedi ilminden gelmiştir.

Evet, zamanın ihtiyarlaması ile Kur’ân gençleşiyor. Nasıl ki, insan yaşlandıkça beynine doğru giden bir kısım damarlar açılıyor, genişliyor belki hafızasında zaaf hâsıl oluyor. Fakat terkib kabiliyetinde inkişaf meydana geliyor, daha sâlim, daha oturaklı düşünüyor ve daha isabetli karar veriyor. İşte fert böyle olduğu gibi cemaatlar de böyle, zaman da böyledir. Yani zaman ihtiyarladıkça sanki zamanı besleyen bir kısım kanallar ve damarlar açılıp genişliyor ve zamanın içinde ona esas değer kazandıran insanların sa’yi, cehdi ve gayreti ile kâinattaki sırlı şeyleri gözlerimiz önüne seren ilimler ortaya çıkıyor. Bu halde, sanki Fizik zamanın damarları içinde gelişen, inkişaf eden ve onu besleyen; daha doğrusu onu aksettiren bir ilim olarak karşımıza çıkıyor. Kimya, Astronomi, Astrofizik, Tıp ve sair ilimler de böyle… Yani her fen zamanın içinde ve zamanın seyri ile kâinata ait bir kısım esrarı alıyor ve onu teşhir ediyor. Dolayısıyla zaman kıyâmete doğru giderken, biz dünyamızı daha olgunlaşmış ve daha kâmil bir halde görüyoruz. İlimler âdeta, dünyamızın şakaklarında ak tüyler gibi kemâl emaresi olarak belirmiş ve ahir zamanda ölüm kendisine yaklaştıkça o daha da kâmil görünüyor.

İşte bu hâl Kur’ân’ın anlaşılmasına yardım ediyor;ve bir gün gelecek Avrupa’da en âli mahfillerde, ilimlerin sırlı hakikatları casus gibi araştırması neticesinde Kur’ân’ın anlaşılması ile rükûa giden insanlar olacak ve insanlık, “Allah im ne büyüksün”diyecekdir. Evet, teleskoplarla ışık hızıyla trilyon sene öteleri gördüklerinde, Paskal gibi, hıçkıra hıçkıra ağlayacak ve “Allah’ım ne büyüksün”diyecekler.

Kur’ân-ı Kerim l4 asır evvel en ârızasız bir toplumun içtimâi kanununu vaz’ etmiş, fakat biz bunu henüz anlıyamamışız, anlayamadığımız için de, kapitalizm, kominizm, faşizm, liberalizm karşısında Kur’ân’ın bu içtimâi yönünü aksettiren meseleleri gerektiği gibi anlatamamışız. Sadece, içtimâi noktaları değil, beşerin hayatına taallûk eden diğer bütün noktaları da anlayamamışız… Şimdi bütün bunları izah edip asrın hastalıklarına karşı çare haline getirme, bir reçete gibi arz etme bize düşüyor. Biz Allah’ın izniyle bunu yaptığımızda, Kur’ân-ı Kerim’in nasıl derin bir menbadan geldiği, dış görünüş itibariyle derinliği sezilememesine rağmen içinde binbir ilmi gerçeğin sergilendiği görülecektir. Biz bugün daha iktisadi meselelerimizi halledememişiz! Dün bir sistem ortaya konuyor, ertesi gün o sistem başımıza bin gaile açınca, bu sefer “bu memleket şu sistemle yükselir”diyor; ancak onun uygulanması sonucunda da bir sürü banker ve bunun karşısında birçok mağdur, sefil ve perişan insanlarla karşılaşıyoruz. Bütün bunlar durmadan değişip gidiyor ve bizler de sistemlerin elinde oyuncak olup gidiyoruz. Kur’ân-ı Kerimin yeniden ele alındığında ve zaman ihtiyarladıkça gelişen ilimler sayesinde ondan çok cedid ve ceyyid şeyler anlaşılacak ve o yeni nazil olmuş gibi kendisini gösterecektir. Henüz Kur’ân hakkında çok derin araştırmalar yapılmadığı günümüzde bile minik kafalarımızla ve hiçbir hakikat içerisine girmeyecek kadar dar gönüllerimizle, bazan Kur’ân’dan öyle şeyler anlıyoruz ki;’ bunu beşer söyleyemez;’ demek mecburiyetinde kalıyoruz.

Evet, fennin çeşitli dallarına ait hakikatları Kur’ân birer cümleyle ifade etmiş ve gözlerimiz önüne sermiştir. Bu zâviyeden hangi sahada araştırma yapılırsa yapılsın, elde edilecek ilmi neticeler ile Kur’ân ayetleri arasında muvâfakat bulunacak ve heryerde Kur’ân’ın bayrağının dalgalandığı görülecektir. Buraya kadar söylediğimiz sözler birer iddia değil, ilmi tecrübe ve denemelerle ortaya konarak isbatlanmış şeylerdir.

Bir iki misal ile buna ışık tutmaya çalışalım:”Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam’â açar. Kimi de saptırmak isterse onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmıyanların üstüne işte böyle pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir. “(En’am-l25)

Bu ayet bir tabiat kanununa işaret etmektedir. Şöyle ki burada “Sema”kelimesi kullanılıyor’ Yessa’adu”fii-linin aslı “sa âdu yessa âdu”yükselme, yukarı doğru çıkma demek, bu tefe’ül babına konulup denilerek, tekellüfün hakim olduğu,yani yukarılara doğru çıkarken bir zorlamanın esas olduğu hakikatına işaret edilmektedir. Yessaâdu fiili okunurken bile, okuyanın nefesini kesmektedir. İşte bunlarla Kur’ân şu gerçeği dile getiriyor: İnsan yükseğe çıktıkça basınç düşer ve nefes alması zorlaşır. Zira her yüz metre yükseldikçe hava basıncı bir derece düşmektedir. 20 metreyi geçince özel cihazlar (oksijen maskeleri) olmadıkça insan nefes alamaz ve ölür.

Başka bir misal:”Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık. (Yoksa) siz suyu depo edemezdiniz. “(Hicr-22)

Bu âyet de henüz 20. yüzyılda anlaşılan ilmi gerçeği Kur’ân’ın l4 asır önce söylediğinin bir göstergesidir. Şöyle ki; Rüzgârlar su buharından meydana gelen bulutları birbirine çarpıştırır. Bu çarpışmada bulutlarda pozitif-negatif elektron geçişmesi olur, şimşek meydana gelir. Rüzgârlar bulutlan sıkıştırarak yere yağmuru aşılar. Aynı zamanda rüzgârlar, bitkiler üzerinden eserken erkek tohumları dişi tohumların üzerine kondurmak suretiyle onları aşılar. Bitkilerde döllenmeye yardım eder.

Yine bu âyet, gökten inen yağmur sularının yerin dibinde depo edildiğini, oradan çeşmeler ve kuyular açmak suretiyle çıkarılarak canlıların sulanabileceğini anlatmaktadır ki Kur’ân l4 asır önce bu tabiat kanununa işaret ederek mucize olduğunu göstermektedir.

Bir başka âyet; “ve min külli şey’in halaknâ zevceyn””Her şeyden iki çift (erkek, dişi) yarattık”(Zâriyat-49) Arapça’da, “umum”bütün mânâsına gelen “kül”kelimesi marifeye (bilinen) muzaaf olursa umum eczayı ifade eder. Yani bütünün parçalarını içine alır. Nekreye (bilinmeyen) muzaaf olursa umum efrâdı ifade eder. Ne kadar ferd varsa hepsini ihtiva eder. “Ve min külli şey’in halaknâ zevceyn “derken buradaki “Şey ‘kelimesi nekredir.”Herşeyi çift yarattık”demektir. Allah’a bile “şey”denir. Fakat sözü söyleyen Allah olduğundan O, bunun dışındadır. O’nun dışında olan herşey çift olarak yaratılmıştır.

İnsanlar nasıl çiftse, sair canlılarda öyle çifttir. Nebâtat ta çift olup onlar arasında da erkeklik dişilik vardır. Âyetteki “Zevceyn”kelimesi erkek ve dişiyi belirtir. Hatta herşeyin asıl maddesi olan atomlar bile çifttir. Onların da bir kısmı artı, bir kısmı eksi yüklüdür. Ayrıca herşeyde câzibe ve dâfia olmak yönüyle de bu ikilik değişik bir şekilde tezahür etmektedir. Eşyadaki bu hususiyet ortadan kalktığı takdirde mevcutatın kendi kendilerini devam ettirmeleri de düşünülemez.

Yâsin sûresindeki âyet bu hakikatı daha mufassal olarak şöyle anlatıyor:”O Allah’ı tesbih ü takdis ederiz ki; yerin bitirdiklerinden, nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır. “(Yasin-36)

Görüldüğü gibi o günün insanının müşahedesine arzedilen tablonun dışında o devre göre bilinmeyen bir kısım şeylerden bahsediliyor. Ve diyor ki;”daha sizin bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı”.

Başka bir âyet ve başka bir mevzu:”Semâyı azametle biz kurduk ve ona durmadan vüs’at veriyor ve genişletiyoruz. “(Zâriyat-47)

Arapçada fiil cümleleri teceddüt, isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. “Ve innâ Ie mûsiûn,’ bir isim cümlesidir ve mânâ itibariyle üç zamandan birine inhisar etmeyip süreklilik ifade eder. Yani, “Eskiden genişlettik, bıraktık “, “Şu anda genişletiyoruz “,”İleride genişleteceğiz”gibi mânâlara değil de “Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz”mânâsına geliyor.

En yakındaki beş veya altı galaksi müstesna,bütün galaksilerin bizden uzaklıkları ile mütenasip hızlarla uzaklaştıklarını l922’de Astronom Hubble bildirilmişti. Ona göre bir milyon ışık senesi bizden uzak olan bir sehâbiye (Galaksi elemanı, yıldız ) bizden senede yüzaltmışsekiz kilometrelik bir hızla uzaklaşıyor; iki milyon ışık senesi uzaklıkta olan iki misli, üç milyon ışık senesi uzaklıkta olan da üç misli hıza ulaşmakta. Bu da Belçika’lı matematik alimi, râhip Lemaitre’nin iddia ettiği gibi kâinat’ın,genişleme (expansion) halinde olduğuna delâlet eder.

İlim mahfillerinde ağırlığını devam ettiren “Mekân genişlemesi”l400 sene evvel Kur’ân-ı Kerim’de zikrediliyordu.

Bütün ilim dünyası, ilim âlemi, bir ümminin göıüyle görülen bu hakikât karşısında Kur’ân’a “senin taleben oldum”devip hayret secdesine kapanması gerekirken, maalesef ortada görülen yalnız onların nankörlükleridir.

Bir diğer ayetde ise :”Gökleri ve yer’i hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine doluyor, gündüzü de gecenin üzerine doluyor Güneş’i ve Ay’ı buyruğu altına aldı”(Zümer-5) buyuruluyor.

Dünya, kutuplardan biraz basık bir küre şeklindedir.

Arapçada tekvir kelimesi, bir yuvarlak etrafına sarık sarma, bir yuvarlak etrafında dönme mânâsına gelir. Buna göre ayet; “Geceyi gündüze gündüzü’ geceye sarıyor. “demektir. Böylece yükevviru kelimesiyle Küre-i Arz’ın küreviyetine apaçık parmak basmaktadır. Diğer taraftan Naziat Sûresinin 30. âyetinde bu mesele kelimenin kökü itibariyle daha açık, anlatılmaktadır; “Uel ârda ba’de zâlike dehâhâ””Gökleri nizâma, intizâma koyduktan sonra Yer’i de Allah, deve kuşu yumurtası haline getirdi. “(Nâztât-30)

Demek oluyor ki; dünyamız kutuplardan basık bir küre, bir deve kuşu yumurtası şeklindedir. Te’vil ve tefsire girmeden çok sarih bir şekilde Kur’ân’ın bu hakikatını da hâfızada tutmada yarar var.

Bu hususlarda Kur’ân’ın işaret etmiş olduğu çok âyet-i kerimeleri sıralamak mümkün. Fakat bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

Ayrıca; Kur’ân terbiyeye ait bir kısım esaslar da vaz’etmiştir. Ama terbiye-i Kur’ân bırakılarak, denenen bütün terbiye sistemleri, psikoloji ve sosyolojinin uygulanan bütün kanunları karşımıza bir sürü problemli genç, sergerdan ve çakır keyif tipler çıkarmıştır. Bu böyle devam ettiği müddetçe beşer bunalımdan bunalıma sürüklenecektir. Ama insanlık Kur’ân’la tanıştığı zaman, onu anlayacak, idrak edecek, O’na teslim olacak; gönülleri huzura kavuşturma, kalbleri düzene koyma, kafaları zapt-ü rabt altına alma da yine Kur’ân’ın emirleri ile tahakkuk edecektir.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, zaman ihtiyarlarken daha doğrusu kâmilleşirken, bizim “ahirzaman”dediğimiz zamanın şu devresinde, Kur’ân’ın hakikatları-inşaallah-araştırıcılar tarafından gökteki yıldızlardan daha parlak, daha derin, daha yapıcı ve beşerin gönlünü ikna edici mahiyette ortaya konulacak ve Kur’ân’ın gençliği bir kere daha apaçık görülecektir. Belki insanın iradesi elinden alınmayacak ama, akla çok kapılar açılacak ve çok kimseler Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlüllâh diyecektir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an Okumada Asgarî Bir Ölçü Var mıdır?

Kur’ân bir nasihat, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki, Kur’ân’dan istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, insanın gözünü O’na dikmesi ve kulağını O’na vermesi gerekir. Nitekim, Kelâm-ı İlâhî’de şöyle denilmektedir. “Bu Kur’ân, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’ân’a dikip ona kulak verenler için bir öğüttür.”(Kaf, 50/37)

Selef-i sâlihîn, Kur’an okumanın minimumu üzerinde durmuş, her gün bir miktar okunmalı demişlerdir. Bu hususta söylenilenleri, “Kur’ân-ı Kerim en hızlı haftada bir, ortalama onbeş günde bir, en az ayda bir defa hatmedilmelidir; eğer ayda bir defa olsun hatmedilmiyorsa, Kur’ân metruk sayılır.”şeklinde özetleyebiliriz.

Şu kadar var ki, Kur’ân okunurken o, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmayız. Kur’ân-ı Kerîm, Efendimiz’in (sav) ifadesiyle en az ayda bir defa hatim edilmelidir. Fakat, hatim üç-beş güne sıkıştırılmamalıdır. Zira o zaman, düşünmeden okunmuş olur. Oysa, Kur’ân baştan sona mülâhaza edilmesi, bir bütün olarak ele alınması ve dikkatle okunması gereken bir kitaptır.

Muhammed İkbal der ki, “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’an okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip soruyor, “Oğlum, ne yapıyorsun?”diyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip “Kur’an okuyorum.”cevabını veriyordum. Tam iki sene belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Birgün adeti üzere tekrar sorunca, “Babacığım, biliyorsun ki Kur’an okuyorum ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Birşey mi demek istiyorsun?”dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammedim! Kur’an’ı sana sesleniyor gibi okur ve her ayetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Maalesef, bizim insanımızın okuyuşunda da mana ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’an düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lafız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’an okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’an okumak daha evlâdır. Fakat, esas olan onu hem okumak ve hem de anlamaya çalışmaktır. İmkanı varsa hafız olanlar, her gün sabah kalkınca bir cüz’ Kur’an okumalı ve o günkü namazlarını o cüz’le kılmalı. Böylece iki cüz okumuş olmalı. Çok meşguliyeti yoksa daha çok da okuyabilirler. Evet, insan her gün Kur’an’ı Kerim için belli bir süre ayırmalı, onu okumaya ve anlamaya gayret göstermeli.

Efendimiz, ümmetine âit negatif görüntülerden birini dile getirirken, “Onlar bir vadide, Kur’ân ayrı bir vadidedir.”buyurmuştur. Maalesef, en az beş asırdır Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içinde bulunuyorlar. Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden biri de Kur’an’ın bu gurbetine son vermektir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim, Sadece Dünya Nimetlerini İsteyen İnsanların Ahirette Nasipleri Olmayacağını Anlatıyor. Bu Hususu Nasıl Anlamalıyız?

Kur’an-ı Kerim, pek çok ayetinde dünyaya talip olanları, ahiret nimetlerini isteyenleri ve hem dünya ve hem de ahiretteki hayır ve bereketten istifade yolları arayanları anlatıyor. Bu üç grub için de birer misal verebiliriz:”Kim ahiret mahsülü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama âhirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ, 42/20)”Kim dünya hayatını ve dünyanın zinet ve şatafatını isterse, Biz orada onların işlerinin karşılığını kendilerine tam tamına öderiz ve onlara dünyada asla haksızlık yapılmaz. Fakat onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada yaptıkları bütün işler hatta iyilikler bile, heder olmuştur; bütün yaptıkları boşa gitmiştir. (Hûd, 11/15-16)”Bazı kimseler: “Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver”derler. Bunların ahirette nasipleri yoktur. Bazıları da, “Ey bizim Kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver; ve bizi cehennem ateşinden koru”derler. İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı çok çabuk görür.”(Bakara, 2/200-202)

Aslında, istenmesi ve arkasına düşülmesi gereken şey bellidir. Altmış-yetmiş senelik bir ömür boyunca elde edilecek iyilik ve güzellikle, sonsuz bir hayattaki nimet ve ihsanlardan hangisinin daha çok arzu edileceği açıktır. Tabiî ki, akıl ve şuuru yerinde olan bir insan, “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmeti ve mertebe-i huzuru”ndaki nimet ve ihsanlara iştiyak duyacak, ahiretteki iyilik ve güzellikleri arzulayacaktır.

Ne var ki, insan acelecidir. Peşin ücrete meyillidir. Bu meyil, bir de imansızlıkla kuvvet kazanırsa, ademoğlu dünyanın geçici lezzetlerini hedef edinecek, onların arkasında gafilâne bir yol takip edecektir. Bir insan sadece dünyayı isteyince, Cenâb-ı Hak o kulun istediklerini bütünüyle verebilir. Fakat, o insan, yalnızca dünyayı talep etmiş, ahirete ait bir arzu ve istek ortaya koymamışsa kendi fıtratına ters hareket ediyor demektir. Çünkü, insanın tabiatı ahireti istemeye açıktır; bunu görmezlikten gelip bir tek dünya için dua eden kendi tabiatına ihanet etmiş olur. “İnsan ebed için yaratılmıştır, ebede meb’ustur ve ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz.”şeklindeki vicdanî sesi duymuyor ve bu ses çizgisinde istekler ortaya koymuyorsa tabiatını seslendirmemiş, özüne yabancı düşmüş olur. Bu yanlışının bedeli de ahiretteki nasipsizliğidir.

Diğer taraftan, ahiret ve ahiret ötesi şeyler, biraz insanın kabullenmesine vâbeste hususlardır. Hani şimdilerde üç boyutlu resimler var. Onlara ilk kez bakan insan sadece düz bir satıhla karşılaşıyor, anlamsız bazı şekiller görüyor. Eğer, daha başka şeyler görebileceğine inanırsa, bakışını o satıh üzerinde yoğunlaştırıyor, belli bir açı yakalıyor ve üçüncü boyuttaki şekilleri görebiliyor. Fakat, sadece o sathı görme niyetiyle baksa, nazarını yalnızca düz zemine hasretse, o zemin haricinde herhangi bir şey göremiyor. Aslında, o düz satıhta bir üçüncü, bir dördüncü buudu görmek mümkün olsa da, o insan bir şey göreceğine inanmadığından dolayı, onun için üçüncü buud, dördüncü buud sözkonusu olmuyor ve düz sathın ötesi hep perdeli kalıyor.

Burada istidrâdî bir şey arzedeyim: mesela şu mekanda iyi baktığınız zaman dört buudlu görebileceğiniz şeyler vardır. Çok defa o buudları ayırdetmeye çalıştım ve o nazarla baktım; bir noktadan sonra onlarda dördüncü buudu müşahede ettim. Birinci kıt’ada görülen şeyler, daha arkada daha genişçe görülen şeyler, bir sonraki perdede de ziyadesiyle derin görülen şeyler.. İşte bu görme, im’an-ı nazara ve biraz da kabule bağlıdır.

Evet, ahiret ve ahiret ötesi perdeler de bir kabul ve im’an-ı nazarla bilinir ve aşılır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye, mahşere, Cennet ve Cehenneme inanmayan insan, öbür tarafta işin hakikatını göreceği ana kadar sürekli bir berzah yaşayacaktır. Bin sene kabirde kalsa da berzahta gibi olacaktır. Ahirete inanmadığı için sürekli bir yok olma korkusu yaşayacak; orada, yok olmanın ızdırabını dünyada duyduğundan daha fazla duyacaktır. Dünyada değişik şeylerle teselli olsa da, orada sadece ebedi yokluğu duyacak ve herhangi bir teselli kaynağı da bulamayacaktır. Daimî yok olmanın demir parmaklıkları arasında kalacaktır. O insanın itikadı ötede yokluk olarak inkişaf edecektir. Çünkü, orada itikadın, kabul ve iz’anın inkişafı mahiyetinde bir yaratma olacaktır. O insanın dünyadaki itikadı yokluk yörüngeli olduğundan dolayı, ötede de yokluk olarak inkişaf edecek ve o derin bir yokluk duyacaktır.

İşte, “iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”sözünü sadece dünyada imanın insana verdiği huzuzât-ı nâmütenahiye (bitip tükenmez lezzet ve hazlar) ve küfrün insanın içinde hasıl ettiği ızdırap şeklinde anlamamak lazım. İmandaki Cennet çekirdeği de, küfürdeki zakkum tohumu da bir gün inkişaf edecektir. İman bir Cennet bahçesi gibi inkişaf ederken, o zakkum çekirdeği de bir gayya meydana getirecek ve sahibini yutacaktır.

Ahirete inanmayan ve ahiret nimetlerini, iyilik ve güzelliklerini istemeyen insan bir yokluk tohumu taşıyordur ve ötede bu tohum inkişaf edecek, sahibine de yokluk hicranı yaşatacaktır. Bundan dolayı, ahirete inanıp onun arkasına düşmeyen insan bu yanlış itikadının adem olarak inkişaf etmesiyle nasipsizlerden olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Davûd’un Ailesi Şükre Çağırılırken “İ’melû Âle Davûde Şükrâ”Denmesindeki Hikmet Nedir?

Evet, söylediğiniz ayet-i kerime meâlen, “Ey Davûd hanedanı, şükür gayreti içinde olun. Kullarımdan gereği gibi şükredenler çok azdır.”(Sebe, 34/13) şeklindedir.

Ayet-i kerimede, pek çok nimete mazhariyeti itibarıyla başta Hazreti Davûd olmak üzere onun soyundan gelen insanlar şükretmeye çağrılıyor. İsrailoğulları, Hz. Davûd zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardı. Davûd Aleyhisselam Kudüs’ü fethetmiş, onu kendisine başkent yapmıştı. O, hem hükümdar, hem peygamberdi. İsrailoğullarını kırk yıl idare etmişti. Hz. Davûd aleyhisselam’ın yerine oğlu Hz. Süleyman (as) geçmiş ve o da peygamberlikle yüceltilmişti. Hazreti İbrahim’le işaret edilen, Hz. İshak’la üzerinde durulan, Hz. Yakub’la rüya haline gelen ve sonra tâ Hz. Davûd ve Hz. Süleyman (as) döneminde bir devlet haline gelen bir ideal gerçekleşmişti.

Peygamberler, özel donanımlı, hususi insanlar olduğundan ve vazifeleri nazara alındığından, onlara dâhi denemeyeceği gibi; Peygamberlerin yaptıkları işlere de dâhiyâne ve onların hedefledikleri şeylere de mefkûre denemez. -Ziya Gökalp, idealin yerine mefkureyi kullanmıştı.- Çünkü, yaptıkları şeyler kendi düşünceleri değildir. Bu yönüyle, onların hedeflerine bir gâye-i hayal demek daha uygundur ki, Üstad Hazretleri de o tabiri kullanmıştır. Gâye-i hayal, yani, inanmış bir insanın gönlünde kurgulayabileceği, tasarlayabileceği, tasavvur edebileceği, Allah’ın rızası gibi, i’lâ-yı kelimetullah gibi, iyi insan olma gibi mefkureler, düşünceler, beklentiler ve hedefler halitasından meydana gelen bir yüksek hedef..

İşte, çok güzel bir sesi olduğu, kendisine verilen Zebur’u okumaya başlayınca, dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıkları, bir gün oruç tutup diğer gün iftar ettiği bildirilen Hz. Davûd döneminde o gâye-i hayale ulaşılmıştı. Sadece emr-i bi’lmaruf nehy-i ani’lmünker vazifesini yapma değil, arzu ettikleri arz-ı mev’udda oturma da değil, aynı zamanda arz-ı mev’udda devam ve sebatı sağlayabilecek bir güç de lutfedilmişti. Hem öyle bir güç ki, Hz. Süleyman aleyhisselam Sebe’den gelen elçiye “Sen dön ve onlara de ki: Biz onların üzerine, karşı koyamayacakları ordularla yürüyeceğiz. Onları yurtlarından mağlup ve zelil olarak çıkaracağız.”(Neml, 27/37) diyebiliyordu.

Kur’an’da, Hz. Süleyman’ın asla kafir olmadığı vurgulamakta ve Allah’ın O’na vahyettiği açıklanmaktadır.. hidayet ve nübüvvete kavuşturulduğu; adaleti tatbik konusunda babasını dahi geçtiği; kendisine ilim verildiği; kuşların dilini anladığı; cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular topladığı bildirilmektedir. Hz. Süleyman’ın en önemli hizmetlerinden biri, Sebe Melikesinin O’nun maiyyetinde müslüman oluşudur. Rüzgarın Hz. Süleyman’ın emrine verildiği; erimiş bakır madenlerinin O’nun için sel gibi akıtıldığı; cinlerden bir kısmının onun emrinde çalıştığı gibi hususlar Kur’an’dan öğrendiğimiz hususlardır. Hz. Süleyman’ın daima Allah’a yöneldiğini; imtihan edilmesi üzerine Rabbinden bağışlanma dileğinde bulunduğunu ve kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlığı Rabbinden istediğini de yine Kur’an’dan öğrenmekteyiz.

Evet, ister mefkure, ister gâye-i hayal deyin; isterseniz de “Allah’ın, vadettiği şeyi o insanlara verdiği imkanlarla tahakkuk ettirmesi”deyin, onlara pek çok şey lutfedilmiştir. Bundan dolayı, sadece Hz. Davûd değil, onun diğer çocukları ve hususiyle de onun yerine geçen Hz. Süleyman aleyhisselam, hem peygamberlikle şerefyâb kılınmışlar, hem peygamberlerin hayalindeki bir hülyayı, bir rüyayı gerçekleştirmiş, Rabbilerinin adını her tarafta duyurmuşlar ve hem de o işi teminat altına almış, sarsılmaz bir güce sahip olmuşlardır. Ayrıca, milletleri de onlardan memnun kalmış; şuradaki-buradaki hır-gür, güftugû kesilmiştir. İşte, bütün bu nimetlere mazhar olan, Cenab-ı Hakk’ın apaçık mevhibeleriyle nimetlendirilen insanlara hitap edilirken deniliyor ki; “Ey Davûd hanedanı, şükür gayreti içinde olun.”Yani, sizin sürekli yaptığınız bir ameliniz, bir işiniz de şükür olsun.

Aslında şükür kelimesinin, namaza, oruca, zekata ve hacca da taalluku vardır. Çünkü, fikrî, zikrî ve amelî şeklinde gruplandırabileceğimiz şekilde fikirle, zikirle ve amelle yapılan şükürler vardır. İnsan düşünerek de şükredebilir; nimetleri derince duyar, onlar karşısında bazen ezilir bazen iki büklüm olur, bazen hicab içinde buruklaşır, bazen elhamdü lillah, eşşükrü lillah sözleriyle coşar, bir başka zaman da nasıl şükredeceğini bilememenin aczini yaşar ve “Sana hakkıyla şükredemedik ey her türlü şükürle, hamd u senâyla anılması gereken Meşkûr”der ve kendini ibadet ü tâata verir, başını yere kor, O’na karşı içinde beslediği minnet duygusuyla inler. Fakat, ayette sadece “şükür”kelimesinin kullanılması, umumî ubudiyete çağrıyı hasıl edeceğinden dolayı daha yerinde ve daha makuldür. Yani, Allah’tan gelmiş ve onlara ulaşmış nimetlere karşı kavlen, hâlen ve fiilen mukabelede bulunma manasına gelen şükür sözü, tâlî olarak başka manaları da çağrıştırsa da, o andaki mazhariyetler itibarıyla bu kelimenin seçilmesi en makul ve münasip bir ifade tarzıdır. (Allahu a’lem)

M. Fethullah Gülen

Kur’an’ın Her Sayfasında Ayetlerin Sona Ermesi, Peygamber Devrinden mi Vardı? Bu Gibi Hat Güzellikleri Bir Mucize mi?

Sahabe döneminde Kur’an hattı şu anda elimizdeki gibi mükemmel değildi. Hareke (esre, ötre, üstün), nokta, duraklar, secde işaretleri vs. yoktu. Bunların hepsi aynı anda olmasa da tarih içinde, birer kolaylaştırıcı vasıta olarak alimlerce geliştirilmiştir. Elimizdeki Mushafların hemen hepsinde sayfa sonunda ayet bitmektedir. Bu da, Sahabe devrinde değil, çok çok sonraları 1849-1920 yılları arasında yaşamış, Üsküdar doğumlu ünlü hattatımız Hasan Rıza Efendi tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bu zat aynı usulle on dokuz adet Kur’an yazmıştır. Bu Mushaflara “âyet berkenar”adı verilir. Hafızlık yapanlar için çok büyük bir kolaylık ve göze hitap edici güzel bir estetiğe sahiptir.

Merhum Hasan Rıza Efendi, bu standardı tutturabilmek için, tam bir satırı dolduran Kevser Sûresini ve tam bir sayfayı dolduran Müdâyene (borç alıp verme usulü) ayetini (Bakara, 2/282) ölçü olarak kullanmıştır.

Kur’an’ın bu gibi estetik yönleri mu’cize diye adlandırılamasa da, ona gösterilen ilginin bir göstergesi olması bakımından eşsizdir. Dünyada Kur’an kadar okunan, yazılan, basılan, yorumlanan, tercüme edilen, gündem oluşturan başka bir kitap ne bulunmuş, ne de bulunur. İşte bu özelliğiyle, okuma yazma bile bilmeyen Hz. Muhammed gibi bir zatın ufkundan Allah tarafından insanlığa sunulan bu manevi güneş ve mübarek Kitap’ın eşi ve benzeri yoktur.

Abdülaziz Hatip

Kur’ân İle İlim veya Din İle İlim Birbirini Nakzeden Farklı Şeyler midir?

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, din-ilim tenakuzunu iddia eden kişilerin bahsini ettiği şey, ‘ilim’ değil, ‘bilim’dir. İlim, ‘aydınlık’ kokan ‘din’ kokan bir kelimedir; hakikat soluyan ve kişiyi Sırat-ı Müstakîm’e götüren bir ışık kaynağı, bir gerçekler manzumesidir. ‘Bilim’ denilen şey ise, kendisine biçilen elbise, yüklenen fonksiyon ve kazandırılan manâ ile karanlıklar, kaos ve karadelikler manzumesidir. İlim, bizde doğup büyümüş, aslını ve çekirdeğini bizden almışken, bilim, rasyonalizmiyle, pozitivizmiyle batının mahsulüdür. Bu bilim, hakikatı ve bütün hakikatlerin kaynağı mutlak hakikatı inkârla işe başlar ve hatalar, yanlışlar, ihtimaller üzerinde gide gide güya doğruya varmaya çalışır. Oysa, elde bütün yanlışların vurulacağı, bütün gerçekdışıların tartılacağı bir hakikat olmadan, doğruya nasıl varılabilir? Her şeyi değişir gören bilim, bir ‘Değişmez’in varlığını kabul etmeden, değişmeler ve değişenler üzerinde nasıl çalışabilir? Değişmez kaideler ve sabit hakikatler olmadan deneyin, tecrübenin ve gözlemin halledeceği hiçbir şey yoktur. Onlarla insanın dünyasını aydınlatmak mümkün değildir.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinat, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irade’siyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabı; gerçek ilimler ise, Allah’ın kâinattaki icraatından, kâinattaki İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Bundan başka, Allah’ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur’ân kitabı vardır ki, Allah (cc), bu Kitabı’yla kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yaratıcı, kurduğu bu düzeni Kur’ân’la ifade eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış şeklidir. Kur’ân, kâinat ve insan, bu şekilde Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarrif, üç küllî kitaptır. Şimdi, bu üçü nasıl birbirine ters olabilir, nasıl birbirini nakzeder ve nasıl birbirinden ayrı düşünülebilir?

İnsan gerçek ilmi, kâinatı ve Kur’ân’ı okuyarak elde eder; elde ettiği bu ilim neticesinde kendini tanır veya değişik bir yolla önce kendini tanır, sonra da kâinatı ve Kur’ân’ı okur. Kâinat, ilimler ve Kur’ân, tıpkı bir insanın iki gözüyle bakışı gibi ilerde bir noktada birleşirler. Nasıl bir insanın iki gözü farklı bakmaz ve farklı bakışa sahip değilse, Kur’ân ve gerçek ilimler de, aynı şekilde birbirinden farklı değillerdir. Bu mevzûda ileri sürülen farklılık, sadece bunu ileri sürenin bakışındaki şaşılığı ele verir. Öyleyse ilk düzeltilmesi gereken, bu tür bakış çarpıklıklarıdır. Laboratuarlarda kâinata, eşya ve hâdiselere Kurân’ın adesesiyle bakabilen manâ ve ışık insanları, ilimleri gerçek yerine oturtacak, ilimleri ve insanlığı ‘bilim’ in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtaracak ve Yahudi maddeciliğiyle, hristiyan spiritualizmine son vereceklerdir. Biz, sadece Kur’ân’ı okuyup kâinat kitabını bir yana bırakamayacağımız gibi, Kur’ân’ı bırakıp, akılları kâinatta boğarak kaba, katı ve soğuk materyalizme de yol açamayız.

İslâm’ın hayata hayat veren sentezi budur. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklamak, diğer taraftan da dünya ve ahiret saadetine götürücü bütün yolları hidayet tayflarıyla aydınlatan Kur’ân’a sarılmak.. işte İslâm’ın insanlığa kazandırmak istediği yüce idealin en basit ve en kısa hülâsası bu terkiptir.

Batıda din, hiç bir zaman bütünüyle hayatı kuşatamamış ve hayata hayat olamamıştır. Dün de bugün de kiliseden çıkan, yine kendi küfür, küfran ve bataklık dünyasına dalmaktadır. Üç asırlık safvet döneminden sonra Hristiyanlığın Konstantin tarafından kilisenin loş ve sevimsiz duvarları arasına hapsedilmesi ve esasen tahrife uğrayan İncil’in yanısıra yine muharref Tevrat’ın da ‘Kitab-ı Mukaddes’ olarak kabul edilmesi neticesinde, günlük birkaç ahlâkî kaide dışında Din’in avrupa insanına vereceği bir şey kalmamıştır. Bu sebeple, batılı ilmi bizden alırken, manâsından ve gerçek muhtevasından tecerrüd ettirerek almış ve Rönesans’la birlikte tamamen maddî bir dünyanın dar ve katı kalıpları içine hapsetmiştir. Evet, dün inkâr etmekle beraber, bugün Maurice Bucaille, Alexis Carrel, Karlyle ve Garaudy gibi mütefekkir ve ilim adamlarının da itirafıyla ilmi bizden aldığını kabul eden batılı, onun gerçek yönünü, Allah’a götüren bir ışık oluş keyfiyetini bir yana bırakıp, bütünüyle maddî ve karanlık bir hayatı yaşamada soğuk bir vâsıta haline getirmiştir onu. Dolayısıyla, gerçek manâ ve muhtevasından uzaklaştırılmış dinle, maddî tutkulara esir edilmiş bir ilmin, yani ‘bilim’ in çatışması gayet tabiî ve normaldir.

Mes’elenin bir yönü daha var. Muharref Tevrat ve İncil, İlâhî Söz olma adına kendilerinde pek çok yanlışı barındırmaktaydı. Daha çok kendi zamanlarındaki dinî mes’elelere çözüm getirmek ve ‘dindar’lara hitap etmek için ‘din adamları’nca kaleme alınan ‘Kitab-ı Mukaddes’, her zamana, her seviyeye ve her mekâna hitap edici vasfıyla İlâhî dilini kaybedince, kâinatta değişmekten ve tahriften masun İlâhî hakikatlerin keşfi karşısında şüphe gubarına ve inkâr rüzgârına maruz kaldı. Meselâ, Kitab-ı Mukaddes, dünyanın yaratılışına ve insanın yeryüzüne gelişine belli ve kesin seneler biçiyor, kâinatın altı günde yaratılışını pazartesi, salı…larla ifade ediyor ve Allah-insan münasebetini Hz. Âdem (as)’in Cennet’ten çıkarılışı kıssasında -hâşâ- rakip iki kralın münasebeti gibi takdim ediyordu. Böyle bir kitabın esasen, kâinat’ın keşfine yönelen insana verebileceği fazla bir şey de yoktu. Sonra, batılı, ahlâkî bakımdan da olsa Din’in hayatına müdahalesine fazla mütehammil değildi. İşte, böylesi sebepler, batıda Din’le ilmi birbirine hasım ve muhalif iki ayrı istikamete ve iki ayrı kutba çekti. Hıristiyanlık, gelişen hayat şartları ve ‘bilim’ adına kaydedilen ilerlemeler karşısında, taşın altında kalıp solmaya ve çürümeğe yüz tutmuş ve ısı, ışık ve su gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakılmış bir yaprak misali kendi varlığını, kırpık ve eksik mevcûdiyetini kabul ettirme imkânı bulamıyordu. Gün yüzüne çıkmak istediğinde ise, artık vakit çok geçti; bilim, almış başını gidiyor, eşya ve hâdiseler kendisini refüze ediyordu. Elinde kala kala tek bir kuvvet unsuru kalmıştı Hıristiyanlığın: Afaroz! Buna karşılık, zamanında yine kendi elleriyle taşın altına koyup hayattan tecrid ettiği ve neticede soldurduğu Hıristiyanlığı, batılı bu defa reformuyla yine bizzat kendisi idam sehpasına çıkardı… Bu, afaroza bir misillemeydi.

Fakat, aynı sehpada İslâm’ı idam etme düşüncesi de neden? Hiç İslâm tarihinde, dünya dönüyor dediği için bir insan afaroz edilmiş midir? İslâm’dan başka hayata nasıl hayat olduğunu 11-12 asır insanlığa gösteren bir ikinci sistem gelmiş midir? İlimler adına bütün dünyaya asırlarca muallimlik yapan İslâm’ı, ilme karşı ve gelişmeye mâni diye idam sehpasına çıkarmak, düşmanca bir garaz ve insafsızlık değildir de nedir? Yoksa bunun sebebi, İslâm’ı hayatımızdan tecridle, heva ve hevesimiz istikâmetinde bir hayat sürmek midir; veya, batının kendi menfaatleri uğruna kasden attığı bir çelmeye alet mi oluyoruz?

Evet, biz ilim adına hiç bir zaman imanımızdan, ibadetimizden, Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sav) olan bağlılığımızdan kıl kadar sapmadık; tam aksine ilim, îmanımıza, ibadetimize, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sav) olan bağlılığımıza güç kattı. Aydınlık çıkış noktalarımız vardı; Cenâb-ı Hakk adına kâinatı keşfetme düşüncesiyle hareket ediyorduk. Her yeni keşif, ruhlarımızda yeni bir îman, aşk ve heyecan meydana getiriyor, hamle ruhumuzu yeniden kamçılıyor ve “daha yok mu?”diyerek daldıkça dalıyorduk. İnci, mercandı hep çıkardığımız; hem secdeye varıyor, hem rasathaneye koşuyor; din ve ilim diyerek salih dâireler meydana getiriyorduk. Okumayı, yazmayı, çizmeyi ve araştırmayı ibâdet neşvesiyle yapıyorduk; kaos, karadelik ve tıkanıklıklar yoktu ilim semâmızda. Bilim kurgunun çok ötesinde Mi’râc’a inanıyor, aynı yolda yolculuk yapmaya çalışıyor, namazı bunun esası sayıyor, mu’cizeleri bilip kabul ediyor ve hep Allah’a (cc) yaklaşma gayesi güdüyorduk. Evet, bizde bu esaslar üzerinde gelişen ilimlerin gayesi Ma’rifet-i İlâhî, neticesi de Muhabbet-i İlâhî ve zevk-i ruhanî idi. Kur’ân ve ilimler münasebeti mevzuunda düşülen vahim hatalardan birisi de, Kur’ân’ı mevcut ilimlerin peşinden koşturmak ve onlara tâbi kılmaktır. İlimleri Kur’ân’dan, Din’den ve îmandan ayrı ve müstakil görmek bir tefrit, Kur’ân’ı müspet ilimlerin peşinden koşturmak ve onu âdeta bir fizik, kimya, tıp, matematik, astronomi kitabı saymak da bir ifrattır.

Çok büyük ve enerji yüklü Güneş’i küçücük ve soluk bir meteora nasıl uydu yapabilirsiniz? Kâinat ve insanı, tâ başlangıçtan Kıyamet’e bütün yönleriyle ele alıp inceleyen ve haritasını çizen Kur’ân’ı nasıl küçük bir dünya haritasından, hatta bir dağ silsilesi resminden ibaret görebilirsiniz? Kıvrım kıvrım akıp geçtiği, akıp geçerken de suladığı vadileri, ovaları, hayat verdiği bağ ve bahçeleri, şelâleler hâlinde döküldüğü dağları, tepeleri ve deltalar meydana getirerek ulaştığı ummanları hiç hesaba katmadan, sadece çıktığı yere bakarak “işte nehir”demek ve o nehrin hikmetini, faydasını ve şümul sahasını, sulayıp geçtiği bir bahçeden veya yatağının bir yerindeki altın mâdeninden ibâret görmek ne derece yanlışsa, aynı şekilde Kur’ân’ı, değişip duran ilimlerin bugünkü seviyesiyle bir görmek, hatta henüz ispatlanamamış ilimleri, Kur’ân’a şahit yapmak ve Kur’ân âyetlerini bu ilmî buluş ve nazariyelere tatbik etmek aynı derecede, hatta daha büyük bir yanlıştır. Kur’ân âyetleri, yeni ilmî gelişme ve nazariyelerle te’life çalışılmamalıdır. Evet, Kurân’ın hakkaniyeti için hemen ilmî mesned ve takviyeler, payanda ve koltuk değnekleri aramaya kalkışmak, O’nu küçültmek olur. Yine, 20’nci asrın herhangi bir diliminde tespit edilen ilmî bir mes’eleye, “Kur’ân bunu anlatıyordu”deyip Kur’ân’dan delil bulmaya çalışmak, ille de pozitif ilimlere Kur’ân’ı teyid ettirmek ve her yeni tespit karşısında “Kur’ân’da bu da vardı; şu âyet bununla ilgiliydi”gibi iddialarda bulunmak, ilimler karşısında içine düşülen bir kompleksin ve Kur’ân’ı ikinci derecede görmenin ifâdesidir. İlim ve fenler devamlı değişmekte, bugün doğru kabul edilen çok şeyin, yarın yanlış olduğu ortaya çıkmakta.. sürekli yeni nazariyeler üretilmekte ve bir ilim adamının hakikat diye takdim ettiğini bir başkası pekâlâ çürütebilmektedir. Halbuki, Kurân’ın ifade ettiği hakikatler sabit, değişmez, yanılmaz ve ebedîdir…

Nâzil olduğu günden bu yana tam 14 asır geçmiş olmasına rağmen, Kur’ân’da öyle bâkir ve emsâlsiz mes’eleler vardır ki, bunların hakikatına henüz ilimlerin elleri ulaşamadığı gibi, ilmî seviye de fersah fersah onların gerisinde bulunmaktadır. Pozitif ilimler, Kurân’ın gösterdiği ufuklara ulaşıncaya kadar, kim bilir daha kaç defa sarsılacak, kaç defa değişecektir. Beşer tarihinde kendini kabul ettirmiş nice nazariyeler vardır ki, zamanla hepsi de unutulmuş ve onların yerlerini yenileri almıştır. bir gün gelecek, mutlaka ilim yuvalarından kapı dışarı edilecek ve bu şekilde ilimler sarsıla sarsıla Allah’ın (cc) sarsılmaz ve değişmez Kelâmı’nın ihtiva ettiği hakikatlere ulaşacaktır. Bu sebeple, sürekli sarsılan ve değişen müspet ilimlerin arkasından, sarsıntı ve değişme nedir bilmeyen o muallâ beyanı koşturmamalı ve onu ilimlere uydurmaya çalışmamalıyız. Nedir öyleyse yapılması gereken?

1) Kurân’ın ilmî gelişmelere değil, ilmî gelişmelerin Kur’ân’a tevfikini takip etmeliyiz.

2) İlmî gelişme ve buluşları Kurân’ın arkasından koşturmalıyız.

3) İlmî gelişme ve buluşların karşısına Kur’ân’ı bir endam aynası olarak koymalıyız, yani: “Ey ilimler, işte bakın, siz esas ve özünüzü bu Kur’ân’da bulacaksınız. Zira, Kur’ân sizin nihaî şeklinizi ve varacağınız hakikatı haber vermekte ve kaderinizi çizmektedir. Bakın da, gerçek şekil ve mahiyetinizle bu Kur’ân’da kendinizi görün. Eğer, daha henüz bu seviyeye gelememişseniz, haydi çalışıp-çabalayın ve Kur’ân’daki nihaî şeklinizi ve gerçek mahiyetinizi kazanmaya bakın”demeliyiz.

İlimlerin ortaya koyduğu bir mes’eleyi Kur’ân’daki bir âyete tıpatıp uyar görsek bile, yine de ihtimaller içinde, “şöyle de olabilir böyle de”demeli ve o âyeti bahis mevzuu ilmî mes’eleyle te’vil, tefsir ve tevfikte acele etmemeliyiz. İlmî bir gerçekle, veya gerçek sanılan bir mes’eleyle bir âyet ya da hadîs arasında tam bir mutabakat görülse bile, yine de her zaman için mümkün olan değişmeleri ve kendi anlayış ve seviyemizi hesaba katarak çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorundayız. Şimdi mes’eleyi daha da müşahhaslaştırmak için bir misâl verelim:

Günümüzde, AIDS’i, Kur’ân’da geçen ‘dâbbetü’l-arz’la aynîleştirme mevzuu var. Kur’ân’da, Allah’ın hükmü verildiğinde ‘dâbbetü’l-arz’ın çıkacağı beyan edilmekte (Neml/82) ve gerek âyetten, gerekse âyetin siyak ve sibakından, bu dâbbenin bir Kıyamet alâmeti olduğu anlaşılmaktadır. Zuhuruyla beraber de yeryüzünde îmanî hayat bütün bütün sönüp, süratle bir îmansızlık dönemine doğru gidiş bahis mevzu edilmektedir.. yani dâbbe zuhur edince, artık, yeryüzü vazifesini tamamlamış ve “Allah”diyenler de âdeta yok denecek kadar azalmıştır. Ve, bütün elmas ruhluların gidip, kömür ruhluların ortalığı sardığı böyle bir dönemde, “yok olma”hükmünün verilmesi için ‘dâbbetü’l-arz’ çıkacak ve “gayrı bundan sonra insanlar îmana yanaşmayacak ve inananlarda yakîn hasıl olmayacaktır”diye, kömür ruhlulara ilânda bulunacaktır. Şimdi, Kurân’ın verdiği bu kısa malûmat ve mevzuyla alâkalı hadîsler çerçevesinde, AIDS gerçekten ‘dâbbe’ olabilir mi, sorusuna cevap arayalım:

Her şeyden önce, dâbbe’nin çıkacağı kesin olmakla beraber, keyfiyeti mevzuundaki hasen, zayıf; çeşitli hadîslere ve kelimenin manâsına bakılarak, bunun virüsten gergedana muhtelif mahiyetlerde olabileceğini söylemek mümkündür.

Evet, ‘dâbbe’, insanlar arasında salgın hastalıklara yol açan mikrop olabilir; fakat illâ ‘AIDS’ olur denemez. Çünkü, Kur’ân’ın çizdiği sınırların dışına taşmanın sebep olduğu frengi gibi zührevî hastalıklar ve hatta, bir zaman beşeri kasıp kavuran sıtma, veba ve verem gibi hastalıkların da aynı çerçevede mütâlaa edilmesine bir mâni yoktur. Sonra, Hz. Mesih’in (as) zuhurunu müteakip umumî durumu anlatan hadîslerde beşerin müptelâ olacağı öyle korkunç hastalıklardan söz edilmektedir ki, bunların mikroplarına da ‘dâbbe’ demek mümkündür. Kaldı ki, dünkü verem gibi, henüz tıbdaki her türlü gelişmeye rağmen bir türlü sebep ve tedavisi tam olarak keşfedilemeyen ve bir hücre anarşisinden ibaret olan kanser de en az AIDS kadar tehlikeli, öldürücü ve hem daha da yaygındır. Eğer, AIDS’i dermanı yok diye ‘dâbbe’ sayacak olursanız, şimdilik kanserin de dermanı yoktur.. ileride AIDS’e de, kansere de derman bulunamaz diye bir iddiada bulunmak ise doğru değildir. Hem böyle bir anlayış, Efendimiz’in (sav) yaşlılık ve ölüm dışında her derdin dermanının olduğunu beyan eden hadîsine de ters düşmektedir.

Binaenaleyh, ‘dâbbe’yi sadece AIDS veya benzeri bir başka hastalığa hamletmek, âyetin geniş, engin, şümullü ve bütün zamanları kucaklayıcı objektif ve çok buudlu edâsına ters düşer ve manâyı daraltır.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerin nurlu ve her zaman taze beyanlarının destek ve koltuk değneklerine ihtiyacı yoktur. Dışta hiç bir tezâhürü görülmese de, insan vicdanında apaydın sezilecek kadar parlaktır onlar. Bu kâbil pozitif netice ve istidlâller, olsa olsa bizim zavallı aklımıza konan toz ve toprağı alıp götürmeye mâtuf süpürgeler olabilir ancak. Bu cılız mes’eleler, o yüce hakikatları omuzlarında taşıyabilecek güçte değillerdir.

Sonra, âyeti, AIDS veya bir başka hastalığa hamletmek, ümidimize indirilmiş birer darbe demektir. Çünkü, âyette, ‘dâbbetü’l-arz’ çıkınca îman ve yakînin yerini sukût, gerileme ve inkırazın alacağı ifade edilmektedir. Halbuki, hadîs-i şeriflerin tebşirâtı altında, biz İslâm’ın cihanda bir defa daha hâkim olacağına, kâinat ufuklarında bir defa daha şehbal açıp, dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına, Hristiyanlığın aslına avdetle İslâm’a tâbi olacağına ve dünyanın dört bir yanında insanların Peygamber’i (sav) anacağına gönülden inanıyoruz. Bu bakımdan, ‘dâbbetü’l-arz’ı, Kıyamet’in kâfirlerin başına kopacağı karanlık zamanlarda bekliyoruz. O halde, ‘dâbbetü’l-arz’ mevzuunda da ifrat-tefrit arası muvazeneyi koymak gerekirse, şöyle diyebiliriz: “Bir başka tehlikeli hastalık gibi, AIDS de ‘dâbbetü’l-arz’dan bir fert olabilir; evet AIDS, ona ait vazifelerden bir kısmını görecek çok fertlerden biri ve bu hakikatten bir manâ; bu nev’den de her asra bakan bir fert olabilir. Fakat, ‘dâbbetü’l-arz’ illâ ve mutlaka AIDS’tir denemez.”

Mes’eleye bir başka açıdan bakacak olursak: Bugün teknoloji, feza teknolojisi ve kompüter sistemleri o kadar geliştirildi ki, fabrikalardan kol saatlerine kadar hayatımıza girdiği gibi, düne kadar bilim kurguların konusu olan Lazer ışınının yanısıra, yavaş yavaş pek çok yerde insanın yerini almaya başlayan robotlar da artık herkesin konuştuğu bir mevzu haline geldi. Günümüz insanlığı ve bilhassa teknolojiyi ellerinde tutanlar, teknik adına ne bulur ve ne icat ederlerse hemen insanlığın aleyhinde ve insanı yok etmek için kullanmaktadırlar. O halde, bir gün programlanmış robotlardan ölüm mangalarının teşkil edilmeyeceğini, bir robotun binlerce insanı ve binlerce müesseseyi sevk ve idare etmeyeceğini ve bir gün ağızlarında puro, robot müdürleri müesseselerin başında görmeyeceğimizi kim söyleyebilir? İcabında mikrofonla, kompüterle, bir başka uzay tekniğiyle, telepati yoluyla konuşacak insafsız, merhametsiz ve laf anlamaz robotların ‘dâbbetü’l-arz’ olmayacağı iddia edilebilir mi?

Bir zamanlar çevirilen bilim kurgu türü bir filmde, üç-dört bilim adamı, mikroskobik ölçülerde bir gemiye, yine mikroskobik ölçülerde küçültülmüş insanları bindiriyor ve bir insanın damarlarının içine salıp, beyindeki bir tahribatı izâleye çalışıyorlardı. “Şeytan insanın damarlarında kanla birlikte dolaşır”hadîsini akla getiren böyle bir düşüncenin, şimdilerde sanki tatbik sahasına konmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Tüplerde insan yetiştirme ve spermlere belli dairede müdahale etme gayretiyle insanoğlu, damarların içine girmek, damardaki tıkanıklıkları açmak, dışarıdan talimatla bedende her türlü ameliyatı gerçekleştirmek için -meselâ bugünlerde Japonya’da olduğu gibi-milimetrenin milyonda biri kadar büyüklükte bir cihaz geliştirmeyi plânlamaktadır. Böylesi cihazlarla ileride belki de beyne ve spermlere varıncaya kadar insan vücuduna yapılacak müdahaleler, “canlı meydana getirdim; kablolarla insan var ettim”türünden sözlerle insanı önü alınmaz bir tuğyana sevk edip belki Kıyamet’in kopmasına sebep olacaktır. Şimdi, böylesi cihazlar için de ‘dâbbetü’l-arz’ denilirse, “olamaz”diye karşı çıkılabilir mi? Hem, biri kalkıp, Şark’tan zuhur eden komünizm, en büyük ‘dâbbetü’l-arz’dır derse, cevabımız ne olacaktır? O halde, Kurân’ın son derece şümullü ve îcazlı bir şekilde isimlendirip, fonksiyonundan bir parça söz ettiği ve mahiyetini açıklamadığı bir varlığı “şudur”diye kestirip atmak, son derece yanlış ve aceleden verilmiş bir hüküm değil de ya nedir..?

Bugün yapılan yanlışlar, yalnızca ‘dâbbe’yle sınırlı kalmıyor. Bir ilim adamı çıkıyor, ilim adına marifet yapıyorum diye “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın”hadîsine, “Cüzzamın mikrobu tıpkı aslana benzemektedir. Bugün mikroskopla ortaya çıkan bu gerçeği Efendimiz (sav) 14 asır önce görmüş”diye yorumda bulunuyor. Halbuki, o mikrop hiç de aslana benzememektedir. Şimdi, böyle bir izahın yanlışlığı ortaya çıkınca -hâşâ-Efendimiz’den (sav) hilâf-ı vâki bir beyan sâdır olduğu intibaını vermeyecek midir? O halde, âyet ve hadîsleri ilimlere göre açıklamaya çalışırken, daima “fîhi nazar”deyip, daha başka ihtimalleri nazara alarak ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Pozitivizmin îdam sehpasına çekildiği ve rasyonalizmin pabucunun dama atıldığı günümüzde, âyet ve hadîsleri pozitif ilimlere tatbik etmek ve onların ardısıra koşturmak, bırakın âyet ve hadîse parlaklık kazandırmayı, tam tersine âyet ve hadîse karşı bir cinayettir. Bu mevzuda bugün yazılmış pek çok eserin nasıl yanlış temeller üzerine oturduğu bütün vüzuhuyla 5-10 sene sonra ortaya çıkacak ve iddia sahipleri sözlerinden dönmek mecburiyetinde kalacaklardır. Halbuki, Kurân’ın hakikat adına söyleyip de, geri çark ettiği hiç bir mes’ele yoktur ve olamaz da. Eğer, ilmî bir mes’eleyi Kur’ân’la tenakûz halinde görüyorsak, ya biz Kur’ân’ı yanlış anlıyoruz ya da ilim o mes’elede yanılmaktadır.

Şu bir gerçek ki, Cenâb-ı Allah’ın çekirdekler halinde sarıp sarmalayıp kâinata ektiği ilmî hakikatler anlaşıldıkça ve bu sahada zirvelere doğru tepeler aşılıp yollar geçildikçe Kur’ân daha da bir gençleşecek.. ve her gün daha fazla su, ısı ve ışık alan bir çiçek gibi tazelenip açılacak ve ışığını zihne, kalbe daha bir nüfûz edicilik ve parlaklıkla neşredecektir. Ve, kim bilir sînesinde taşıdığı daha ne hakikatleri ve bilinmezleri insanlara sunacak ve bu mevzuda daha ne âyetler sergilenecek…! “Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, O (Kur’ân)ın hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb’inin her şeye şahit olması yetmez mi?”(Fussilet/53). Evet, âyette “Se-nürî”kullanılmakla, Sahabe’ye: “pek çok âyetlerimizi siz henüz bilmiyorsunuz, onları ileride göstereceğiz”, “hüm”kullanılmakla: “size değil, onlara, başkalarına, sonra geleceklere göstereceğiz”ve “yetebeyyene”kullanılmakla da, “belki hemen değil, peşpeşe gelen ve birbirini tamamlayan araştırmalar ve telâhük-ü efkâr neticesinde Kurân’ın hak olduğu ortaya çıkacak”denmektedir.

İlimler, şimdilerde henüz emeklemekten kurtulup ayakta durmaya çalışmaktadır. Şimdiye kadar ileri sürülen onca nazariyeden belki pek azı hakikat olarak ortaya çıkmış ve Kur’ân’la tetâbuk edebilmiştir. İleride her sahada alınacak mesafelerle Kurân’ın daha pek çok hakikatlerine yaklaşılacak ve ilimlerin ortaya koyacağı gerçekler, Kur’ân’da ifadesini bulup, artık değişmez gerçekler olarak kalacaklardır. Bugün, diyelim ki, çok uzaklarda bulunan yıldız veya yıldız kümeleri hakkında söylenen sözler, şimdilik onlara olan uzaklığımız kadar hakikatten uzak olabilir. Ama, belki zamanla o yıldız kümelerine yaklaşılınca, onlar hakkındaki bilgi ve sözlerimiz de hakikate o derece yaklaşacak ve neticede birer değişmez hakikat olarak arz-ı endam edecektir. Bu şekilde ilimlerin hakikata, dolayısıyla Kur’ân’a yaklaşmasıyla değişmez hakikatlar ortaya çıkacak ve hakikatte konuşan yine Kur’ân olacaktır. O zaman insan, faraziyeleri değil, hakikatleri konuşacak ve hakkında konuşulan da “âyât-ı tekvîniye”olacaktır. O gün üç ayrı istikamette veya yolda birbirinden habersiz gidiyor gibi görünen Kur’ân, insan ve kâinatın temelde aynı hakikatleri dile getirdiği ve Kurân’ın nabzının “insan ve kâinat”diye, kâinatın nabzının da “Kur’ân”diye attığı ayân-beyân ortaya çıkacaktır. Evet, o gün, kâinatı anlayan dünyayı, Kur’ân’ı anlayan ahireti, ikisini birden omuzlayansa hem dünyayı, hem de ahireti elde edecektir.

Şimdi, günümüze ve tarihe bir bakalım; Kur’ân, kâinat ve insanın birbirinden koparılmasının, insanlığın başına fert veya milletler çapında ne musibetler açtığını, buna karşılık, bu üçlünün birbirine yaklaştırıldığı ve tetâbukunun sağlandığı, İslâm’ın o pâk asırlarında cihan tarlasında ne saadet çiçeklerinin boy attığını görelim. Sonra da, hakikatın ve saadetin nerede olduğuna vicdanımızı dinleyerek karar verelim.

M. Fethullah Gülen

Kaybetme Sebebi Olarak, Meselâ Tevbe Sûresinin Sonu ve Fetih Sûresinde Görüldüğü Üzere, Bazı Âyetlerde Tefekkuh Sahibi Olmama Zikrediliyor. Bu Hususta Ne Buyurursunuz?

Tefekkuh, işin özünü kavrama, illet-malûl, sebep-netice arasındaki münasebeti görme, kozaliteye göre düşünme demektir. Mülâhazalarını günübirlikçiliğe bağlayanlar, küllî bakıp, küllî düşünemeyenler, küll-cüz’, yani bütün-parça arası gidip gelmesini bilemeyenler, neticeyi de göremezler.

Kur’an-ı Kerim’de tefekkuhun yanısıra, teakkul, tefekkür gibi kelimeler de geçer. Teakkul, aklı kullanma demektir. Kur’an-ı Kerim’de, felsefedeki gibi, başlı başına bir fakülte, âtıl bir lâtîfe olarak akla yer verilmez. Akıl, hep fiil olarak kullanılır. Tefekkür ise, bilme, bildiğini bilme ve bir de bilgiyi kullanma gibi üç buudlu bir faaliyettir. Tefekkürî bir bakış, aynı zamanda tecessüsî bir bakıştır. Bunun zirvesi ise, te’vîl ehâdîstir. Te’vîl-i ehâdîs, sadece rüya yorumu demek değildir. Hayatını şuurla yaşayan, her hadiseye sebep-netice çerçevesinde bakabilen, her şeyden bir manâ çıkarmasını bilen ilhama açık ruhlar, te’vil-ehâdîsin üveykleridirler. Batı düşüncesinde tarihe ve hadiselere tek yönlü bir akış olarak bakılır; su akıp gittiği için, bir ırmakta ikinci defa yıkanılmaz denilir. Hadiseler akıp gitmektedir. Fakat, ayniyete yakın bir misliyet içinde akıp gitmektedir. Bu bakımdan, her hadisenin bir de perde gerisi, hikmeti, birbiriyle münasebeti, sebep ve neticesi vardır. Meselâ, şu masada, kim nereye oturuyor, nasıl davranıyor, sürahiler, termoslar nasıl diziliyor, bunları tefahhus ve tecessüsle gözleyen, hayatını duyarak yaşayan bir insan, bir-kaç günlük bir müşahedeyle, bunlardan bile yanıltmayacak manâlar çıkarabilir ve kesin denebilecek neticelere varabilir. Bu da, bir çeşit firâsettir.

İsmail Ünal

“Peygamberin yanındayken sesinizi yükseltmeyin”ayetini günümüz şartlarında nasıl anlamalıyız?

Allah’ın, bize bir edep öğrettiği bu ayeti, Peygamberimiz hayatta olmadığına göre “Hüküm ve nasihat verilmek üzere Peygamber Sözleri okunurken, sesinizi yükseltmeyin, itiraz etmeyin”ya da Peygamber Efendimiz hürmet edilecek en büyük insan olduğuna göre “büyüklerin yanında sesinizi yükseltmeyin”şeklinde anlayabiliriz.

Kur’an’da her şey var mı?

“Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor” diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalâa edebilir miyiz? Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî terakkisine vesile kıldığı her şeyden icmâlen (özet olarak) bahsetmesi doğrudur. Ancak, Allah’ın (c.c.) müsaade etmediği ve insanoğlunun da dünya ve âhiret hayatına bir faydası dokunmayan şeylerden söz etmesi, hele tafsilde bulunması (detaylandırması) asla bahis mevzuu değildir. Zira, böyle bir şeyi kabullenmek, hikmet dolu bir kitaba abes isnat etmek olur ki, o mukaddes beyan bu türlü faydasızlık ve abesiyetten çok muallâdır!… Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci çok defa hayal kırıklığına uğrayabilir; yani, aradığını onda bulamayabilir. Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi, bu kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla, meşher sahibini tanıttırmak, iman ve ibadet yolunu açmak; ferdî ve içtimaî hayatı düzenlemek; dünya saadetinin, âhirette dahi devam ve temadisini temin ederek insanı mutlak saadete ulaştırmaktır. Bu itibarla o, bu yüce hedefi tahakkuk ettirme yolunda her şeyden bahisler açar. Ele aldığı şeyleri, o istikamette vesile olarak kullanır ve ehemmiyetine göre onlardan söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre ve elektrikten kâmeti nispetinde… Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve maksad-ı aslîsine bütün bütün zıt bir keyfiyettir. Beşer için inen ve beşerin Yaratıcısıyla münasebetini, onun ebedî saadetini hedef alan Kur’ân, hedeflediği mevzûun azameti, genişliği ve hayatîliği nispetinde çok yönlü ve rengârenktir. Onun, bütün bu yönlerine âyine olabilmek için, kütüphâneler dolusu kitaplar yazılmış ve tefsirler meydana getirilmiştir. Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine ve belâgat üstünlüğüne hayranlık destanları koşarken, nazarlarını âfak ve enfüste gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en muğlâk problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de onu, bitip tükenme bilmeyen, alabildiğine zengin ve rengin bir menbâ kabul etmiş, nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[1] Bu geniş ve zengin muhtevanın özüne uygun takdimini mevzuun mütehassıslarının pürüzsüz ve duru beyanlarına havale edip, okuyucuyu, bu istikamette yazılmış kitaplarla baş başa bırakacağım. Yoksa, bir seneyi aşkın bir zaman içinde[2] ancak bazı hakikatleri anlatılabilen Kur’ân’ı, bütün yönleriyle soru cevap sütununda ifade etmenin kâbil olmayacağını, her hâlde değerli okuyucularımız da takdir ederler. Ancak, Kur’ân’ın bir yönü var ki; “Kur’ân muhtevası” deyince, daha ziyâde gençlerimizin aklına gelen de odur, o da, Kur’ân’ın fen ve teknikle, daha doğrusu pozitif ilimlerle alâkalı olabilecek yönüdür. Sualde kastedilen hususun bu olması itibarıyla, biz de daha ziyâde o husus üzerinde duracağız. Vâkıa, bu sahayı da bâkir sayamayız. Bu mevzûda şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve bunlarla Kur’ânî hakikatlerin yüzlercesine ışık tutuldu; ancak pek çoğu itibarıyla, devrin, fen ve kültürünün tesirinde kalınarak kaleme alınan bu eserler, ihtiva ettikleri tekellüflü tevillerden ötürü okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele, sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmî gerçek zannederek, Kur’ân’ın hakikatlerini onlara uydurmaya çalışmalar, bütün bütün Kur’ân’ı tahrif ve küçük düşürücü mahiyette olmuştur. Oysaki, Kur’ân’ın o meselelere dair beyanı gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği stildedir. Öyle ki, onu getiren Melekle, dağdaki çoban -letâifin zevki bir tarafa- ondaki ilâhî maksadı anlamada çok da fark göstermezler. Bu itibarla, onu anlatmada objektif olmak, ilâhî beyanın sağlamlık ve berraklığına sadık kalmak ve onu vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyâde, bir endam aynası hüviyetiyle hâdiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, esbâb-ı nüzûl ve kelime nüansları bilinerek tahlîle tâbi tutmak, ilmî ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile, yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahabe, tabiîn ve İbn Cerîr (rıdvanullahi aleyhim) gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının, sübut bulmuş ilmî gerçeklere çok uygun olmasına karşılık daha mütefelsif ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin ruhuna uymayan tekellüflü tevillere rastlanılmaktadır. Bu da bize, yaşadığı devrin tesirinde kalmadan Kur’ân’ı anlatan tefsircilerin, onun ruhuna daha yakın olduğunu göstermektedir. Şimdi de, arz etmeye çalıştığım şeylere birer misal ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla, bir iki numune takdim etmek istiyorum: 1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, evvelâ umumî mânâda geleceğin bir ilim ve irfan ve bunun zarurî neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor. “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[3] İlk devirlerden günümüze kadar, bütün tasavvuf erbabının ‘mevrid’ bilip sık sık müracaat ettiği bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir. Makro-âlemden mikro-âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratanın varlığını ve birliğini gösterecektir. Şimdi vitrinlerde teşhir edilen bu mevzu ile alâkalı yüzlerce kitaba bakınca, ilâhî beyanın süratle tahakkuk etmeye doğru gittiğini görüyor ve daha şimdiden, gelecekte anlaşılabilecek, tabiata ait binlerce dilin onu tesbih ettiğini duyuyor gibi oluyoruz. Vâkıa, bugün dahi pek çok hâdiselerin diliyle “Yedi gök arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.”[4] hakikatinden anladığımız şeyler, küçümsenmeyecek kadardır. Evet, atomların çözülen dili, bize pek çok şey ifade ettiği gibi nebulaların tarrakalarından da, bir hayli şey anlamış bulunuyoruz. Ne var ki, henüz bu âlemşümûl tesbihi duyacak ve anlayacak kimselerin sayısı pek az, onu dünyaya duyuracak Kur’ân cemaati de pek cılız bulunmaktadır. 2- Kur’ân’ın anne karnında ceninin teşekkül ve gelişmesini anlatması da fevkalâde enteresandır: “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, Biz sizi, topraktan, sonra nutfe’den (sperm), sonra alaka’dan (embriyo), sonra yaratılışı belirli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size açıktan göstereceğimizi gösterelim…”[5]; başka bir yerde ise, kademe kademe anne karnında geçirilen safhalara parmak basılır ve aydınlık getirilir: “Andolsun ki Biz insanı, çamurdan meydana gelen bir öz ve süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karargâha koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Arkasından alakayı bir çiğnem et yaptık. Onun arkasından da, bir çiğnem eti kemik yaptık ve kemiklere et (adale) giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratık olarak inşa ettik (yani belli bir devreden sonra diğer canlılardan ayırarak istîdadına göre bir şekil verdik).”[6] Bir başka âyette ise; yine anne karnındaki değişik bir noktanın aydınlatıldığını görüyoruz: “Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde hilkatten hilkate (nutfe, alaka, mudğa) intikal ettirerek yaratmaktadır…”[7] Bilindiği gibi rahim, dışından içe doğru üç dokudan meydana gelir: parametrium, miometrium, endometrium. Bu dokuları, su, ısı ve ışık geçirmez zarları sarmıştır. Kur’ân bu dokulara (zulmet) diyor ve insanın bu üç zulmet içinde yaratıldığını ifade ediyor. Şimdi, modern anatomiye rehberlik yapmış olan bu âyetlerdeki özlü ifadelerle hekimlerimizi baş başa bırakıp ayrı bir hususa intikal edelim. 3- Kur’ân, sütün meydana geliş keyfiyetini de süt gibi dupduru ve berrak olarak anlatmaktadır: “Hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Onların karınlarından fers (yarı hazmedilmiş gıdalar) ile kan arasından tertemiz, içenlere içimi kolay süt içiriyoruz.”[8]Alınan gıda maddelerinin, evvelâ yarı hazmı ve sonra emilen maddelerin, süt guddelerinde ikinci bir ameliye ve tasfiyeyi, Kur’ân, kelimesi kelimesine nakletmektedir. 4- Bir diğer mucizevî beyanı da, her şeyin bir erkek, bir de dişi olmak üzere çift çift yaratılmış olmalarıdır. “Ne yücedir O ki, toprağın bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve daha bilemedikleri nice şeyleri hep çift yarattı.”[9] Canlılardaki erkeklik dişilik öteden beri biliniyordu; ama, otların, ağaçların “Ve daha bilemedikleri nice şeyler.” sözüyle atomlara, bulutlara kadar pozitif ve negatif çiftini tamim, oldukça düşündürücü ve hayret vericidir. Kur’ân daha başka âyetleriyle de her şeyin çift olması esası üzerinde ısrarla durmaktadır. Arz edilen numunenin kâfi geleceği kanaatiyle diğer bir âyete geçmek istiyorum. 5- Kur’ân, kâinatın hilkati mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[10] Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir. İster hilkatin ilk maddesi esîr olsun, ister bütün kâinatları dolduracak kadar kocaman bir sehabiye “kaos” olsun; ve, sonra ister hayata dâyelik yapan su, dünyadan yükselen gaz ve buharların, tekrar yağmur şeklinde geriye gelip denizleri teşkil ederek, canlılara müsait vasat ve menşe olsun, ister başka şekilde meydana gelsin… Kâinatın, bir bütünün parçaları ve birbirine numune ve misal tek hakikatin yaprakları olduğu anlatılıyor ve Kaliforniya çınarlarından insanlara kadar, vücudun dörtte üçünü teşkil eden suyun, hayatiyet ve ehemmiyetine parmak basılıyor. 6- Bütün kâinat içinde yıldızımız Güneş’in, ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ve, Kur’ân, onun en mühim bir yanını dört kelimelik bir cümle içinde şöyle ifade ediyor: “Güneş de kendi müstekarri (yani kendine tâyin edilen çizgide ve belli bir zaman içindeki muayyen istikamet ve hareketi) içinde akıp gider.”[11] Bu beyan, Güneş’in kendine tahsis edilen yörüngede akıp gittiğini anlattığı gibi, başka bir ağırlık merkezine doğru kayıp durduğunu da ifade etmektedir. Aynı zamanda, vazifesini bitirdikten sonra karar kılıp bir yerde duracağına da dikkat çekmektedir. 7- Kur’ân kelimelerinin zenginliğindendir ki, böyle dört sözcük ile pek çok hakikat ifade edilir ve pek çok karanlık mesele vüzûha kavuşturulur. Böyle büyüleyici ve belîğane ifadelerinden bir tanesi de, mekân genişlemesiyle alâkalı olan şu âyettir: “Göğü kendi ellerimizle (kudret ve irade) yaptık. Ve, Biz onu, devamlı genişletmekteyiz.”[12] Yine dört kelime, âlemşümûl bir meseleye dikkatimizi çekiyor. Siz, bu hususu, ister Huble’nin katsayısıyla izah edin; ister başka bir yolla; gök cisimleri arasındaki mesafenin gittikçe arttığını anlatan âyet, kelimeleriyle, terkibiyle dupdurudur ve ne dediği de apaçıktır. 8- Bir diğer âyette ise, bu yaklaşma, uzaklaşma ve birbiri içinde dönüp durmadaki, itibarî kanuna dikkat çekilmektedir. “Allah O’dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti..”[13] Bir nizam içinde hareket eden sistemler, yıldızlar ve peykler, bir kâide ve direk üzerinde hareket etmektedirler; ama, o direk bizim görebileceğimiz bir direk değildir. Bu direk, cisimler arasındaki itme kanunudur (ani’l-merkez). Hac sûresi 65’de ise, -“Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir”[14] buyrularak, gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğu, fakat Allah’ın müsaade etmediği anlatılıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur. Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umûmiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir. 9- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor zannındayım. “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.”[15] Daha önceleri tefsirciler “Hâlden hâle, şekilden şekle uğrayarak değişiklikler göreceksiniz.” tarzında uygun bir mânâ vermişler ise de; biz, Ay’a kasem edildikten sonra, sibak itibarıyla yukarıda gösterilen mânânın daha muvafık olacağı kanaatindeyiz. 10- Küre-i arzın şekil değiştirmesiyle alâkalı beyan da fevkalâde caziptir: “Bizim, yere gelip onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Galip gelen onlar mı, yoksa Biz mi?”[16] Yerin uçlarının eksilmesi; yağmur, sel ve rüzgârlarla dağların aşınmasından daha ziyade, kutup bölgelerinin basıklaşmasından ibaret olsa gerektir. 11- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[17] İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Güneş’tir.”[18] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” Sözünden, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir. İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun -hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, ilâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir. İleride iktidarlı birisinin, Kur’ân’ın bu kabil âyetlerini, zikredilen ölçüler içinde tefsir edeceği ümidiyle, ben daha fazla tasdi’ etmek istemiyorum. M. Fethullah Gülen Alaka: Asılıp tutunan, sülük gibi bir yere yapışan şey demek olup aşılanmış yumurtanın rahim cidarına tutunmasını ifade eder Âlemşümûl: Geniş, her şeyi kapsayan Beliğane: Edebî, düzgün ve yerinde ifade ederek Cazibe-i umumiye: Genel çekim kanunu Daye: Kaynak Faraziye: Varsayım Hayyiz: Bir cismin boşlukta kapladığı yer İcmâlen: Kısaca, özet olarak İlmî ıstılah: Belirli bir bilim dalına ait tabir, kavram Maksad-ı aslî: Ana hedef, asıl maksat Meşher: Teşhir yeri, sergi yeri Mevrid: Gidilecek yer, başvuru kaynağı Mudğa: Et parçası, bir çiğnem et Muğlak: Çözülmesi zor olan Mütefelsif: Felsefe ile aklını karıştırmış Nutfe: Sperm, döl Peyk: Uydu Sehabiye: Bulutsu Sibâk: Bir şeyin öncesi, üst tarafı, başlangıcı Sübût bulmak: Kat’i, kesin olmak Tabiîn: Sahabe efendilerimizi görenler Tabu: Dokunulması veya karşı çıkılması yasak ve uğursuz sayılan Tamim: Genişletme, yayma Tasdi’ etmek: Baş ağrıtmak Tebeyyün: Görünüp anlaşılma Tekellüflü: Zahmetli, külfetli Vâkıa: Her ne kadar, gerçi, ise de Vüzûh: Net, açık ve anlaşılır.  [1]  Bkz: Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1  [2] Muhterem Müellif’in bir seneyi aşkın bir zaman diliminde, Kur’ân hakikatleriyle alâkalı yaptığı vaazlar kastedilmektedir.  [3] Fussilet sûresi, 41/53  [4]  İsrâ sûresi, 17/44  [5] Hac sûresi, 22/5  [6] Mü’minun sûresi, 23/12-14  [7] Zümer sûresi, 39/6  [8] Nahl sûresi, 16/66  [9] Yâsîn sûresi, 36/36  [10] Enbiyâ sûresi, 21/30  [11] Yâsîn sûresi, 36/38  [12] Zâriyât sûresi, 51/47  [13] Ra’d sûresi, 13/2  [14] Hac sûresi, 22/65  [15] İnşikâk sûresi, 84/18-19)  [16] Enbiyâ sûresi, 21/44  [17] İsrâ sûresi, 17/12  [18] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228

Kur’andaki kıssalara bakış açımız nasıl olmalıdır?

Kur’ân, ezelden-ebede insanlığın ışığı, rehberi, ruhu ve destanıdır. Bu itibarla onda yer alan her şey, kıyamete kadar bütün insanlığı ilgilendirir. Kur’ân’daki kıssalara bu açıdan baktığımızda, bizim onlardan aldığımız ve alacağımız derslerin, ibretlerin olduğu ve olacağı da muhakkaktır. İşte bu yönüyle kıssaların anlatılmasının temel sebeplerinden biri daha belirlenmiş olur. Ancak, kıssalar bu açıdan tahlile tabi tutulurken, şu hususun da unutulmaması gereklidir; kıssalar zaman, mekan, şahıs ve toplumlarla mukayyet hadiselerdir. Bizim onlardan gerekli dersi alabilmemiz, bu üç unsurun gözetilmesi ile mümkündür. Yoksa onları genelleme içinde ele alıp, zamanımıza indirgediğimizde, başka bir tabirle vak’aların tarihî, siyasî, askerî, coğrafî, kültürel ve dinî arka plânını gözardı ettiğimizde, ulaşacağımız neticelerin yanlış olacağı da izahtan vârestedir. Bu küllî hakikat mahfuz, Kur’ân’a ait bir hususu vurgulamak isterim; Kur’ân bahsini ettiğimiz kıssaları öyle bir üslup ve şive ile bize sunar ki, insan hemen ondaki bu zamanüstü edada kendine hitap edildiğini anlar ve muhatap tavrına girer. Yani zaman, mekan, insan faktörlerine takılmadan, ondan gerekli olan mesajı alabilir. Ne var ki, bunun, herkesin yapabileceği çok kolay birşey olmadığı da açıktır.

Zaman üstülük meselesiyle alâkalı şöyle bir yaklaşım uygun olsa gerek: Allah (c.c) mazi, hâl ve istikbali birden ihata eden bir Zat-ı Ecell-i A’la’dır. Zaten zamanı yaratan da O’dur. Kur’an’ın evrensel ve kıyamete kadar bütün insanlığın model ve rehber kitabı olmasından ötürü, Allah (c.c) bütün insanlığı hesaba katmış, onların hayal ve kurgu dünyalarını dahi istiab edecek ölçüde, anlattığı kıssa veya verdiği mesajları değişik kalıplara dökmüştür. Kur’an’a zaman üstülük kazandıran da herhalde onun bu özelliğidir. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, herhangi bir kıssanın gerçek anlamda değerlendirilebilmesi, onun ön ve arka plân şartlarının bütününün gözetilmesi ile mümkündür.

Bazı kıssalar Kur’an’da değişik yerlerde ve defaatla anlatılmaktadır. Dikkat edildiği takdirde, ilgili kıssanın anlatıldığı her yerde, başka bir yanına vurgu yapılmakta, vurgu yapılan yer ön plâna çıkartılarak, mevzûun ana temasını oluşturmaktadır ki, bu hususun gözden uzak tutulmaması gerekir.

Kıssalarda dikkatimizi çeken bir diğer özellik; kıssalarda anlatılan hakikatlerin, Allah Rasulü (s.a.s) döneminde de az veya çok var olmasıdır. Mesela, Hz. Lut kavminde livatacılık, Hz. Şuayb’da tefecilik veya daha genel bir ifadeyle ticarî ahlâksızlık gibi unsurlar bunlardandır. Aynı şeyler Efendimiz’in içinde neş’et ettiği toplumda da vardı. Bu meselenin işaret ettiği bir husus da, Efendimiz (s.a.s) câmî bir peygamberdir. Bu, O’nun taşıdığı sıfatlarda böyle olduğu gibi, ortaya koyduğu sistem itibarıyla da böyledir. Bu ise, Hz. Âdem’de icmal edilip, Efendimiz’e kadar gelen peygamberlerle tafsil edilen meseleler ve sıfatlar, Efendimiz’de tekrar icmal ediliyor demektir. Ve bunun bir adım ötesi, bunlar ümmet-i Muhammed’de, ümmet-i Muhammed’le tekrar tafsil edilecektir. Ümmet-i Muhammed’de dediğimiz sıfat, ümmet-i Muhammed’le dediğimiz şey bir mesele veya sistemdir. Zaten teknik ve teknolojik gelişmeler, muhabere ve muvasala -telekomünikasyon ve ulaşım- vasıtalarının gelişimi bunun alt yapısını hazırlamış durumdadır. Dünya artık bugün herkesin bildiği ve kullandığı bir kavram ile global bir köy haline gelmiştir. Sınırlar ister-istemez farklılaşmış ve millî kültür, örf, âdet vb. millî damgasını vurduğumuz çok şey bir dengelenme sürecine girmiştir. Bu husus gelecekte idarî sistemlere de yansıyacaktır.. ve daha şimdiden yansımaya da başlamıştır.

Tekrar sadede dönecek olursak, Kur’ân kıssalarının, yukarıda kısaca bahsettiğimiz unsurların gözetilerek okunması ve değerlendirilmesi bana çok önemli geliyor. Evet, Kur’an’ı tebliğ ve temsille mükellef insanların, her ayetten mesajlar çıkartıp, onu hayatlarına tatbik etmeleri gerekmektedir. Bu da, her şeyden önce Kur’an’ı, kendine nâzil oluyormuşçasına okumakla mümkündür ki böyle bir okuyuş Kur’an’ı anlamada merdivenin ilk basamağı sayılır. Şahsen ben, değil Müslüman Türk milleti, bütün bir İslâm âleminin daha bu basamağa bile adım atamadıkları kanaatindeyim. Tabiî, İlahî inayetin desteklediği şahsiyetler müstesnâ.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız dersler nelerdir?

Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız o kadar çok ders var ki bunlardan bir kaçına işaret edelim.

Malum Yusuf (aleyhisselam) zindanda iken yaptığı rüya tabiri sonucu maliye bakanlığına talip oluyor. Halbuki biz biliyoruz ki bu türlü dünyevi görevler, makam, rütbe vb. şeyler istenilmez. Genel kaide şudur: “Bir iş o kimsenindir ki o der ‘Bu iş benim değildir’.” Onun içindir ki idarecilik beklentisi içinde olana idarecilik görevi verilmez. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu teklifle yanına gelen Hazreti Abbas’a da, Ebu Zer’e de cevab-ı sevab vermiyor.

Aslında Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) Mısır’a maliye bakanı olma gibi bir niyeti yoktu. Bunu şuradan anlayabilirsiniz: o maddi güç ve saltanatının en yüksek seviyede olduğu bir dönemde anne-baba ve kardeşleri ile buluşmuş, yıllar ve yıllar süren hasret sona ermiş ve böylece maddi refahın, gücün yanında manevi olarak da mutluluğu yakalamıştı. Ama o işte tam bu buluşma anında: “Teveffenî müslimen ve elhiknî bi’s-salihîn – Beni Müslüman olarak öldür ve salihlerin içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye dua ediyor Rabbisine. Dünyevi huzur ve saltanatı isteyen bir insanın, mutluluğun zirvesinde bulunduğu bir anda ölümü istemesi zor hatta imkansızdır. Öyleyse Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) bu göreve talip olmasında yatan sır şudur: o günkü şartlarda böylesine önemli ve uzun vadeli bir işi yapacak başka birisi yoktur. Eğer kendisi bu işi yapmazsa meydan liyakatı olmayan insanlara kalacak ve bütün toplum zarar görecektir. Buradan hareketle diyebiliriz ki vazifeye talip olmama esas ama insan alternatifinin olmadığını biliyorsa Allah rızasını gözeterek göreve talip olabilir. Alternatifi ve emsali varsa müstağni davranmak gerekir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) göreve talip olmasını böyle anlamalıyız. Öte taraftan o günkü Mısır şartlarında bir taşralının bakan olması imkansızdır. Hazreti Yusuf taşralı birisi olarak bu tabuyu da yıkmıştır.

Yusuf (aleyhisselam) deyince Üstad’ın bir sözünü hatırlamamak imkansız: “Şimdi anladım ki, 28 yıldır benim üstüme gelmelerinin nedeni bu hizmeti maddî-manevî terakkime alet etmekliğiymiş.” “Bikadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” kaidesince çekilen meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir. Üstad, görüldüğü gibi hapishanelere girmeyi, eziyet, sıkıntı ve işkencelerle karşı karşıya kalmayı fevkalâde bir ihlasın elde edilmesine vesile olarak görüyor. Zira Allah, seviyesine göre istihdam edeceği insanları hadiselerle presler, bir kalıba koyar ve yetiştirir. İşte Yusuf aleyhisselam’ın zindan tecrübesine de bu gözle bakmak lazım. Allah (cc) bu tür sıkıntılarla yetiştire yetiştire onu böyle bir zirveye getiriyor.

İkinci bir dersi Hazreti Yusuf’un maruz kaldığı imtihanların en büyüğünden öğreniyoruz. Bu büyük imtihan da hiç şüphesiz onun genç yaşta bir delikanlı iken melikin hanımının ahlaksız bir teklifi ile karşılaşmasıdır. O bu durumda “Mâzallah, Allah’a sığınırım!” demiş ve arkasını dönmüştür. Müthiş bir babayiğitliktir bu. Yiğitçe bir tavırdır. Efendisinin hanımının isteğini yerine getirmediği için zindana girmesi, sabırla yıllarca beklemesi, zindanda melikin yanındaki bir insanın iltimasına müracaat ettiği için ilâveten bir ‘bid’i sinîn’ yani 3 ilâ 9 yıl arası kadar bir süre daha kalması, yaptığı rüya tabirinden sonra melikin yanına çağırılmışken, tam zindandan çıkacakken daha önce iffetine çamur atıldığı ve bunun gelecekteki kudsi davasına bir halel getirmemesi için melikten işin aslının ortaya çıkartılmasını istemesi bu yiğitçe tavrın devamıdır.

Biz bu hadisede hem bir peygamber fetanetini görüyor, hem de insanın iffet ve namusuna dikkat etmesinin gerekliliğini öğreniyoruz. Hele bu insan bir davaya gönül vermiş, şahsı, ismi, unvanı umuma yani topluma mal olmuşsa daha da dikkatli olmalıdır. Çünkü onun kaderi umumun kaderi ile bütünleşmiştir. Bakın Allah Resulüne (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice validemizle evleninceye kadar gelinlik bir kız gibi iffetiyle yaşamıştır. Ona kahin, sahir, şair diyenler iffeti hakkında tek kelime etmemiş, edememişlerdir.

Evet, isterseniz burada 70 yaşında çok mübarek bir insan olan Tortum müftüsünden dinlediğim bir şeyi anlatayım. Bize dedi ki bir gün: “Sefalet içinde olsam beni Karun hazineleri misali altınlarla, gümüşlerle, elmaslarla dolu bir odaya kapatsalar oradan hiçbir şey almıyacağıma eminim. Açlıktan ölecek olsam beni bir fırına kapatsalar bir lokma ekmek almayacağımdan eminim. Fakat 70 yaşımdayım, bir bayanla imtihan olsam o imtihan kaybetmekten korkarım.” Bir hakikatın ifadesi bu. Çünkü şehvet insanoğlunun yüz yüze olduğu en büyük imtihanlardan biridir. Ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam) alnının akıyla bu badireyi aşmıştır.

Yusuf aleyhisselam’ın kendine kötülük yapanlara mukabele etmemesi, aksine iyilik yaparak kötülükleri def etme gayreti peygamberane ahlakın unsurlarından bir diğeridir ki bizim şiddetle muhtaç olduğumuz şeylerden biridir. Hele bu kötülük düşünen, planlayan kişiler yakınlarımız ise veya ehl-i iman ise mukabele-i bi’l-misil kat’iyen doğru değildir.

Ve akla vehle-i ûlâda (ilk anda) gelen bir başka nokta: anne-baba hukukudur. Yusuf (aleyhisselam) anne babasından ayrılığı yılları bulmasına rağmen hiçbir zaman onları unutmamış, her türlü ahvalde onları hatırlamış, kavuşma anına kadar içi bir kor gibi yanmıştır.

M. Fethullah Gülen

Kur’an kültürünün oluşmasında sahabenin rolü nedir?

Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkatlerinizi çekmek isterim; Kur’an ve sahabe söz konusu olduğunda bunu mutlak anlamda kültür olarak değil de bir sıfat ilavesiyle “Saf Kur’an Kültürü” şeklinde adlandırmanın daha doğru olacagını düşünüyorum. Çünkü; murad-ı ilahînin bir milletin duygusunu-düşüncesini yönlendirmesinde; onun hemen her meselenin anlaşılması ve her problemin çözümü için müracaat edilecek dupduru bir kaynak halinde kabulünde sahabinin eşi-menendi yoktur. Onlar her anlarında, hatta oturma, kalkma, yeme, içme gibi en tabii insanî hallerinde bile Kur’an yörüngeli, murad-ı ilahî eksenli bir hayat yaşamışlardır.

Şöyle denilebilir: Sahabe günlük hayatlarının devamı adına gerekli olan icmalî bilgiyi iman haline getirmiş, o şekilde algılamış ve benliklerine mal etmişler. Sonra bu imanlarını tefekkürle açarak daha geniş bir ilmî çerçeve içine almışlardır ki buna ikinci derecede bir ilim veya marifet haline gelmiş bilgi denebilir. İşte bu bilgi, sahabeyi Allah’a kurbetleri oldukça derin insanlar haline getirmiştir. Tabiin ve tebe-i tabiin döneminde de büyüklüklere açık, hatta o büyüklük ufkunu yakalamış olan nice insanlar vardır ama hiçbirisi Kur’an’ı sahabe ölçüsünde saf ve duru olarak anlayamamış, hayatlarına mal edememiş, hepsinden önemlisi şuur altı müktesebat haline getirememişlerdir.

Bu ufka ulaşmada sahabenin, Kur’an’ın her zaman her zemin ve her konuda yeterliliğine inanmış olmalarının büyük rol oynadığına inanıyorum. Kanaatim o ki, bu ölçüde bir saf Kur’an kültürünün temin ve temsili onlardan sonra kimseye nasip olmamıştır.

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Sahabe fetih sürecinde tanıştıkları dış kültürlerden hiç mi etkilenmemiştir? Ölünceye kadar o seyri hep muhafaza mı etmişlerdir?

İçlerinde elbette etkilenenler olmuştur. Fakat genelde Sahabe-i Kirâm, Allah Rasulu (sav) ile beraberliklerinden olsa gerek inandığı şeye çok iyi inanmış ve inandığı değerleri bozacak şeyleri o müthiş feraset ve marifetleri ile hemen ayırt edebilmişlerdir. Aslında bu noktada da sahabeye ait bir farklılık hemen göze çarpmaktadır. Ehlinin malumu olduğu üzere psiko-sosyologların bir tesbiti vardır: “Galip milletler çok defa coğrafî açıdan genişler ama temelde ruh ve kültür dünyaları açısından işgale uğrarlar.” Yani fethettikleri ülkelerdeki hakim kültürün etkisi altında kalırlar. Sahabe-i Kirâm bu genel tesbitin dışındadır. Onlar çok azı müstesna bırakın fethettikleri yerlerin kültürlerinin tesirinde kalmayı kendi kültürlerinin taşıyıcılığını ve temsilciliğini yapmışlardır o diyarlarda.

Efendimiz’in (sav) “Hayru’l-kurûni karnî ellezî ene fîhi, sümme’llezî yelûnehum sümme’llezî yelûnehum – En hayırlı asır öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden, sonra onu takip eden asırdır.” hadisine bir de bu zaviyeden bakmak lazım.

Evet, Sahabe-i Kiram Kur’an’ın Allah’tan geldiğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıyor ve ona çok güveniyorlar. İşte bu inanç ve güven Kur’an’ın hakiki anlamda temel kaynak halinde algılanmasının nedeni oluyor. Karşılarına çıkan en küçük problemlerde bile hemen o kaynağa yöneliyorlar. Böylece saf Kur’an kültürü oluşuyor. Mesela, Seyyidina Hazreti Ömer evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyor -Ömerce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında halife düşünmüştür-. O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın; “Ya Ömer! Senin bana ulaşmayan bir başka bilgiyle Efendimiz’den duyduğun bir şey mi var? Çünkü Kur’an’da Allah “Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran” diyor. Demek ki kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde buluyor ve kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun.” diyerek sözünü geri alıyor.

İşte saf Kur’an kültürü derken kastım bu idi. Hazreti Ömer’de gördüğümüz Kur’an’ın karşısındaki bu teslimiyet, sahabenin hepsinde vardı. Bana göre bu teslimiyet, bu kabullenme hem Kur’an’ın, hem de Efendimiz’in bir mucizesidir.

Bu mucizenin oluşmasında sahabenin ümmiyetinin rolü olduğunu unutmamak lazım. Yalnız ümmiyet derken kasdım okuma-yazma bilmeme değil, o güne kadar olan hayatlarında dış dünyanın kültürlerine karşı yabancı ve kapalı olmalarıdır. Yani Yemen, Mısır, İran, Hindistan vb. yerlerde yaşayan insanlara nisbetle kadim kültürlerle, dinlerle ilişkileri yok denecek kadar azdı sahabenin. Dolayısıyla zihinleri temizdi, diriydi ve duruydu. Kur’an’ı anlama ve yorumlama mevzuunda başka kaynaklara müracat etmiyorlardı. Bu, o tertemiz Kur’an havuzunu bulandırmama adına çok önemli idi. Çünkü insanlar, farkına varmasalar da düşünce yapılarını oluşturan temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşar. Dolayısıyla dıştan bizi tanımayan ama beslendiğimiz kaynaklara da vakıf bir insan herhangi bir yerde ve herhangi bir mevzu hakkında ileri sürdüğümüz bir görüşten hareketle bizim hakkımızda belli bir kanaata sahip olabilir. Mesela siz bir yerde: “Allah celle celâluhû çok mucizeler gösterir, böyle harikalarla bizi kendisine davet eder, fakat bütün bütün aklın elinden ihtiyarı da almaz.” deseniz, Külliyat’ı azıcık okumuş bir insan, Bediüzzaman’ın “Akla kapı açar fakat ihtiyarı elden almaz.” sözünden hareketle sizin beslenme kaynağınız hakkında tahminde bulunabilir.

İşte bu anlamda, yani yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamında sahabe ümmi idi. Bu ümmiyetin sahabeye ait saf Kur’an kültürünün oluşumundaki katkısı inkar edilemez. Nitekim bu saflardan saf durumun bozulmasında Yahudi ve Hıristiyan kültürü ile yetişmiş insanların etkisi çok büyüktür. Üstad’ın, “Ka’bu’l-Ahbar müslüman olurken, onun mâlumat-ı sabıkası da müslüman olmuştur.” tespiti bu noktada çok önemlidir.

Aslında burada İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “İnnâ ümmetün ümmiyyetün..” yani “Biz ümmi bir ümmetiz…” hadisini de zikretmek gerekir. Bence bu hadisi okuma yazma bilmeme şeklinde değil, başkalarına ait bilgi kırıntılarıyla zihnin, hafızanın kirletilmemiş olması şeklinde anlamak lazım. Yoksa Araplar duyduklarını unutmayan çok zeki bir kavim. Bir gün boyunca hiç ara vermeden cahiliye dönemine ait şiirleri okuyanlar var. Hazreti Ebubekir gibi soy ağacını belki 20-30 nesil geriye götürerek ezbere sayanlar var. İrvaz b. Sâriye’nin rivayet ettiği; “Efendimiz Sabah namazını kıldı, çıktı minbere, konuştu konuştu; öğlen vakti geldi, namaz için ara verdi. Sonra İkindi’ye kadar yine konuştu. İkindi’yi kıldı, Akşam’a kadar yine konuştu…” hadisindeki o konuşmaların hepsini hafızasında tutup kelimesi kelimesine bize rivayet edenler var. İşte bu anlamda ümmi olan bir ümmet. Başka kültür, başka anlayış, başka mantık ve başka felsefelere itibarları yok. Kur’an bize ve her şeye yeter mülahazası ufuklarını kaplamış.

Soru: Üstad Hazretleri’nin talebelerinin de ilk dönemleri itibarıyla bir yönüyle ümmi olmaları aynı esaslara müstenittir diyebilir miyiz?

Üstad’ın talebelerinin hepsine ümmi demek doğru bir tespit değil. Hoca Sabri Efendi, Hulusi Efendi, Hasan Feyzi Efendi, Mehmet Feyzi Efendi gibi onlarca okumuş, devrinin kültürüne vakıf talebeleri var. Fakat genele bakınca ümmi demek doğru olabilir. Bununla beraber onların ümmiliği yarım ümmilik.

Bu husus bir tarafa, Üstad’ın iradi olarak tercih ettiği ümmiliğe bu vesile ile dikkatlerinizi çekmiş olayım. O, çağın ortaya koyduğu bilgilere rağmen Kur’an’ı öne çıkarmış, her şeyi Kur’an ve Sünnet’le test etmiş ve bunda da başarılı olmuş bir insandır. Bu anlamda onda bir ümmiyet tercihi vardır. Bildiklerine Kur’an rengi kazandırmış, Kur’an’ı bir filitre olarak kullanmıştır o. Yazıyı işlek şekilde yazamamasından dolayı değil de, dışarıda bırakması gerekli olan şeyleri bırakması açısından yarı ümmi. Bu çok önemli ama gözden kaçan bir husustur. Yabancı bir düşünce yoktur onda. Her şeyiyle yerlidir O.

Soru: Çağımızın gereklerine göre bizim yeniden bir Kur’an kültürünün oluşturulması hususunda ister tam ister yarı ümmiyet ufkunu yakalayabildiğimizi düşünüyor musunuz?

Günümüzde bir tarafta okumayanlar var; öte tarafta da okuyanların dengesiz okuması söz konusu. Ortada bir temel olmadan, okunan şeylerin Kur’an ve Sünnet çizgisine uygun olup-olmadığını test edecek temel kriterler bilmeden okuma dengesiz bir okumadır. Böyle bir okuma şekli insanı alır başka taraflara götürür. Onun için önce temel esasların bilinmesi, dolayısıyla bu bilmeyi sağlayacak eserlere öncelik verilmesi gerekir. Bunlara metedolojik bilgiler de diyebiliriz. Gerçi İslamî ilimler adına günümüze uygun, bahsini ettiğim türden metodolojik bilgiler verecek eserleri kaleme alabilmiş değiliz ama bu durum onların bilinmemesini gerektirmez. İşte bu tip insanlar yani dengesiz okuyanlar en son okudukları kitabın tesirinde kalarak sağda solda görüş beyan eder, bir gün sonra da önceki gün söylediklerine ters görüşleri rahatlıkla ortaya koyabilirler. Bu onların “İbn-i zaman” (zamanın çocuğu=dar zaman aralıklarına bağlı yaşayanlar) olduklarının delilidir. Halbuki bizim şimdi “ibn-i zaman”lara değil, zamanlarını aşan eserlere kulak veren, hatta böylesi eserler ortaya koyabilen insanlara ihtiyacımız var.

Sahabe misali, çağın gerçeklerini ve ihtiyaçlarını nazara alıp problemleri çözüme kavuşturacak bir “Saf Kur’an Kültürü” nün oluşması için zamana ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Evet, Batı’nın hayatın hemen her alanındaki etkilerinden sıyrılıp kendini Kur’an’a verecek nesiller elbet bir gün arz-ı dîdar edecek ama biraz daha sabır ve gayret…

M. Fethullah Gülen

Kur’ân Okumada Asgarî Bir Ölçü Var mıdır?

Kur’an bir nasihat, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki, Kur’an’dan istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, insanın gözünü O’na dikmesi ve kulağını O’na vermesi gerekir. Nitekim, Kelâmı İlâhî’de şöyle denilmektedir. “Bu Kur’an, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’an’a dikip ona kulak verenler için bir öğüttür.” (Kaf, 50/37)

Selefi sâlihîn, Kur’an okumanın minimumu üzerinde durmuş, her gün bir miktar okunmalı demişlerdir. Bu hususta söylenilenleri, “Kur’anı Kerim en hızlı haftada bir, ortalama onbeş günde bir, en az ayda bir defa hatmedilmelidir; eğer ayda bir defa olsun hatmedilmiyorsa, Kur’an metruk sayılır.” şeklinde özetleyebiliriz.

Şu kadar var ki, Kur’an okunurken o, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmaz. Kur’anı Kerîm, Efendimiz’in (sav) ifadesiyle en az ayda bir defa hatim edilmelidir. Fakat, hatim üçbeş güne sıkıştırılmamalıdır. Zira o zaman, düşünmeden okunmuş olur. Oysa, Kur’an baştan sona mülâhaza edilmesi, bir bütün olarak ele alınması ve dikkatle okunması gereken bir kitaptır.

Muhammed İkbal der ki, “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’an okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip soruyor, “Oğlum, ne yapıyorsun?” diyor, ben de elimdeki Mushafı Şerif’i gösterip “Kur’an okuyorum.” cevabını veriyordum. Tam iki sene belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Birgün adeti üzere tekrar sorunca, “Babacığım, biliyorsun ki Kur’an okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Birşey mi demek istiyorsun?” dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammedim! Kur’an’ı sana sesleniyor gibi okur ve her ayetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Maalesef, bizim insanımızın okuyuşunda da mânâ ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’an düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lafız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’an okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’an okumak daha evlâdır. Fakat, esas olan onu hem okumak ve hem de anlamaya çalışmaktır. İmkanı varsa hafız olanlar, her gün sabah kalkınca bir cüz’ Kur’an okumalı ve o günkü namazlarını o cüz’le kılmalı. Böylece iki cüz okumuş olurlar. Çok meşguliyeti yoksa daha çok da okuyabilirler. Evet, insan her gün Kur’anı Kerim için belli bir süre ayırmalı, onu okumaya ve anlamaya gayret göstermeli.

Efendimiz (sav), ümmetine âit negatif görüntülerden birini dile getirirken, “Onlar bir vadide, Kur’an ayrı bir vadidedir.” buyurmuştur. Maalesef, en az beş asırdır Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içinde bulunuyorlar. Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden biri de Kur’an’ın bu gurbetine son vermektir.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân, Hazinelerini Kimlere Açar?

Kur’an’a itimat etmeniz, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sadır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelamıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir.” mülahazasıyla Kur’an’a teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, O’nu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Siz şu karşıdaki şemâile şöyle bakarsanız, bakışınızı onun üzerine yoğunlaştırırsanız, gözünüzü teksif ettiğinizde şu dış yüzünün arkasında, hemen yarım metre arkada bir tablo daha görebilirsiniz. Onun üçüncü buudunu görürsünüz. Daha bir im’anı nazar eder, bir arka görmeye sıçrarsanız bir buud daha yakalayabilirsiniz. Biraz daha kendinizi zorlarsanız, gözlerinizi teksif ederseniz, bir buud daha görebilirsiniz. Ve gördüğünüz buud, bir önceki buuda nisbeten biraz daha genişler, büyür, daha bir açılır hatta bu buudda okuduğunuz yazıları o perdede daha rahat okuyabilirsiniz.

İşte, Kur’anı Kerim’e de, onda bir şeyler bulacağınız itimadı ve böyle ciddi bir inanmışlık içinde baktığınız zaman, başkalarının filozofça ve mütefekkirane bakmalarının çok ötesinde şeyler müşahade edebilirsiniz. Ümmî de olsanız ki biz hepimiz bir açıdan ümmî kategorisine dahiliz çok daha derin şeyler görebilirsiniz. Çok engin şeylere şahit olabilirsiniz. Kur’an, bir bahri bîpâyândır, uçsuz bucaksız bir denizdir. Fakat, O kendisine itimat etmeyen, ona güvenmeyenlere karşı cimri ve kıskanç davranır. Kendi kıt akılları ve eksik idraklerinden dolayı Kur’an’ı anlamayan, onun lafızlarına takılan, i’rabında hatalar arayan, ona hâşâ Efendimiz’in (sav) sözü nazarıyla bakan ve Mütekellimi Ezelî’den gaflet eden insanlara karşı Kur’anı Kerim cimrice davranır, hazinelerini kıskanır onlardan.

Evet, Kur’an bazılarına cimri davranır; çünkü, onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhete. Onlar, semîh bir gönülle Kur’an’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’an’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. İçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar. Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi altın damar içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat, hassas bir insan, bir tanecik emâre görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır.

İşte, burada da karşılıklı bir takip etme vardır. Yani, siz Kur’an’da bir şeyler bulacağınıza inanır, onun ayetlerini hazineyi gösteren işaret taşları gibi bir bir takip ederseniz, O da sizi yakın takibe alır, hazine dairesinin kapısını açık bırakır. Neticede, O’nun aydınlatıcı tayfları arkasında, filozofların duymadığı şeyleri duyarsınız. Onun için, bazen bir ümmî, tekkedeki bir postnişin, İbni Sina gibi bir dâhînin duyduğunun çok üstünde duymuştur Kur’an’ı. Farabi sizin köyün çobanı kadar duymamıştır onu. İbni Rüşd, bir fevkalâdeliği olmayan bir mümin kadar iman hakikatlerine muttali olamamıştır. Üstad Hazretleri de onlar için “âdi bir mümin mertebesini ancak kazanmışlardır.” diyor.

Onlar ilmî ve filozofça bakışlarını bir mercek gibi gözleri önüne koyuyor ve Kur’an’a öyle bakıyorlar. Dolayısıyla, Kur’an’a ait meânî, onların o bakışına göre şekilleniyor. Oysa ki, Kur’an’a bakış; ulûhiyete ait yanı açısından, ulûhiyete ait tayfları görme mülahazasıyla olmalıdır. Cenâbı Allah Kur’an’ı, Efendimiz’in (sav) kalbini, ruhunu ve his dünyasını tecrid ederek O’na indirmiştir ki; Efendimiz’in (sav) malumâtı sâbıkası Kitab’a, yeni renkler katmasın, onu bulandırmasın. Bu açıdan, bazı şeyler bilen ve bildiklerine güvenen, kendi malumâtına itimat eden insanların, nazarî planda inansalar da, gerçekte inanmaları biraz zordur. Öğrenegeldikleri bilgi kırıntıları, kendi rengini karıştırır Kitabullah’a.. karıştırır da hep o kıstas ve kriterlerle bakarlar, değerlendirirler ve tabiî ki hep yanlış sonuç elde ederler.

Kur’anı Kerim ve Efendimiz hakkında “sonsuz” sıfatı kullanılabilir mi?

Kur’an’a ve Efendimiz’e (sav) sonsuz demenin hiçbir mahzuru yoktur. Biz hepimiz sonsuza, ebede namzetiz. Sonsuz olacağız bir gün. Bir şeyin sonsuzluğunun, kendinden olması başkadır, sonsuzluğun bir başkasıyla kıyamı başkadır. Hepimiz ölmemek üzere ahirette dirilmiyecek miyiz? Bize lutfedilen nimetlerin herbirisi sonsuzluğun bir tecelli dalga boyu olmayacak mı?

İşte, Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) nuru da, ezelden ebede kadar bütün alemleri tutmuştur; fakat, o nur kendi kendine ve kendinden değildir. Zatı ulûhiyete “vacib’ulvücud” deniliyor; bu ifade, “varlığı kendinden” demektir. Cenâbı Hakk’ın varlığı vaciptir, mümkin değildir. Mahlukâta gelince, onlar “mümkin’ülvücud”tur. Yani, onların vücuda gelmesi mümkündür; ama vücudu kendinden olan bir Zat, bir Hâlıkı Mutlak onları vücut sahasına çıkarabilir.

Evet, Kur’anı Kerim’in de, Rasûlü Ekrem aleyhisselam’ın da kayyumiyeti Hayy u Kayyûm’dan, ebediyeti Bâkii zü’lCelal’dendir. Onlar, Allah’ın varlığıyla kâimse şayet, hem Efendimiz (sav) ve hem de Kur’an sonsuzdur.

Biz de o sonsuzluğun peşinde koşuyoruz. Şu fânî hayatımızı, sonsuz, ebedî, tükenmeyen bir hayata çevirmek için gayret gösteriyoruz. Bu ifade de doğrudur ve bu şekilde söylenmesinde bir mahzur yoktur. Bazıları, “Sonsuz Nur” isimli kitabın Arapça tercümesindeki “ErRisaletü’lHâlide” adını görünce rahatsız olmuşlar. Maalesef, arz etmeye çalıştığım hususu ve hepimizin ebede talip olduğumuz hakikatini kavrayamamışlar.

Bir insan “Benim kapasitem ve sınırım bu kadar” diyebilir mi?

Eğer mevzu, Cenâbı Hakk’ın teklif dairesi içinde bir husus ise, böyle bir söz doğru değildir. Allah Teâlâ, insana tâkatını aşan hiçbir şey teklif etmemiştir. Beş vakit namaz, Hac ve Zekat gibi ibadetler nefse ağır gelebilir. Fakat usûlcülerin dediği gibi bunlar, beşere yüklenebilecek, onların da taşıyabileceği türden vazifelerdir. Tıpkı bir merkûbun (bineğin) belli kilogram yük taşıma kapasitesi olduğu ve üzerine o ölçüde yük vurulduğu gibi insanın ne kadar yük taşıyacağını bilen Hâlıkı Kerim, onu fıtratına uygun bir kısım sorumluluklarla mükellef kılmıştır.

Teklif dairesinde insanların hevâ ve hevesleri ölçü değildir; beşeri yaratan Yüce Kudret onu en iyi bilendir ve onun yapısına, tabiatına ve tâkatine münasip şeyleri ondan ister. Mesela, namaz kılmak, hususiyle de sabah namazına kalkmak bazılarına çok zor geliyor olabilir. Oysa, ne sabah namazı ve ne de diğer namazları kılmak bir yük, bir zorluk ve kulun sırtında bir sıklettir. Bilakis, insan onu fıtrat haline getirdi mi, namaz bir haz kaynağı, bir ferahlık vesilesi, bir güç ve kuvvet menbaıdır. Fakat, bazen insana yerinden kalkmak bile ağır gelebilir. Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatan, salondan kalkıp mutfağa gitmeyi bile çok yorucu bir iş bildiğinden televizyonun karşısına meşrubat dolapları koyan, borular döşeten günümüzün zavallı insanı ıtrahâtı dahi bir angarya ve çok ağır bir iş görüyorsa, namazı da ruhunu ezen bir yük ve altından kalkılmaz bir teklif olarak görebilir. Ama onun çarpık anlayışı ve tembelliği ölçü değildir.

Eğer sorumluluklarımızı Allah (cc) yüklemişse, Efendimiz (sav) tebliğ ve tahmil etmişse, onlar hakkında ‘bizim takatımızı aşan şeyler’ diyemeyiz. Bu söz yalan olur. Bize takatımızın üstünde hiçbir sorumluluk teklif edilmemiştir. Nereye kadar? Ölmeye kadar, çoluk çocuğumuzu kaybetmeye kadar, Allah uzak etsin evimizin yanmasına, hicret için yurdumuzuyuvamızı terk etmek zorunda kalmamıza kadar.. bunların hiçbirisi “teklîfi mâ lâ yutâk” değildir. Ama tembelliğe, rahata ve dertsizliğe alışmış olanlar, bunları, altından kalkılması çok zor olan ağır yüklerin insan sırtına yüklenmesi gibi görebilirler.

Felaket günlerimize destan kesen Merhum Akif der ki:

“Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm. Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu. Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum. Ya Rabb beni evvel getireydin ne olurdu!”

Zannediyorum, hepimiz Fatih’le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim’in yanında Kutlu Nebî’nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat, ben Merhum Şair’in bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, “Ya Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!” Çünkü, o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad u figan yükselirdi. Şimdilerde Allah tek bir acıyı da göstermesin bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde de binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale’yi biliyoruz; ama o savaşların hiç birinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryad kopmuştur. İşte, o zor günler, mesela, bir İstiklal Harbi de “teklifi mâ lâ yutak” değildir. Fakat, günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkansız zaman dilimleridir.

Bazı şeyler de vardır ki, bunlar dinin emretmediği, şahsın kendi kanaat ve kararının bir sonucu olan hususlardır. Mesela, nefsini dizginleme yolları arayan bir insan, “Ben günde bir öğün yemek yiyeceğim.” diyebilir. Ya da “Bir yabancı memlekette vatanıma hasret yaşasam da, dörtbeş sene Rabb’imi anlatacağım.” şeklinde kendi kendine söz verebilir. Cenâbı Allah’ın, o insanın söylediği şekilde bir teklifi yoktur; öyle bir vazife tahmil etmemiştir kuluna. İnsan, bunları, o şekilde yapmazsa sorumlu olmaz; fakat yaparsa, fedakarlığının karşılığını görür. Bu fedakarca bir davranıştır.

Kezâ, insanın manevî hayatı adına bir derinleşme mevzuu ve ilme’lyakîni ayne’lyakîn seviyesine yükseltme, kabilse onu hakka’lyakin sınırına götürme hususu da insana teklif edilen şeylerden değildir. Fakat, bir insan bunların arkasında olursa; Allah (cc) indinde, derinleşmesinin mükafatını görür.

Bir toplum da, “teklifi mâ lâ yutâk” olmamak üzere bazı hususlarda aralarında mütabakat sağlarsa; mesela, “Ülkemizin dört bir yanında eğitim faaliyetlerine katkıda bulunalım. Her birimiz millî kalkınmanın gönüllü erleri olarak çalışalım. Yarının ümidi nesillerimizi seviyeli yetiştirelim.” der ve bunun gereklerini yerine getirirlerse; bu duygu, karar ve salih amel her türlü takdirin üstündedir. Fakat, bu da güç yetirilmez bir işin omuza yüklenmesi demek değildir.

Dinimizde, “Bu ağır yükü götüremiyorum.” denebilecek hiç bir mesuliyet yoktur ve böyle bir sözü söylemek sadece bir mazeret ve bahaneden ibarettir, yanlıştır.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerim’ okurken hangi duygular içerisinde olmalıyız?

Açıklama: Kur’an okurken, çoğu zaman doğrudan bize hitap ediliyormuş gibi hissediyoruz. Öyle ayetlerle karşılaşıyor ve günlük hayatın iyi ya da kötü hadiselerine değişik yönleriyle öyle temas edildiğini görüyoruz ki, Kur’an’ın bizi takip ettiği duygusuna kapılıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Herkes, Kur’anı Kerim’in kendisini takip ettiğini müşahede edebilir mi?

Kur’anı Kerim ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, onun insanlara bakan menfezleri tevâfuklara her zaman açıktır. Fakat, her şeyden önce o Allah’ın kelamıdır. Cenâbı Hak, bir dönemde konuşmuş ve artık konuşmuyor değildir. O, zamanüstü konuştuğundan dolayı, O’nun kelamı da zamanı aşkındır ve Kur’an, kelamı nefsînin bizlerde kelamı lafzî şeklindeki nebeânından, feyezânından ibarettir. Biz, şartlarını yerine getirirsek, o feyezânı ve nebeânı her zaman ter ü taze duyabiliriz. İnsanların yazdığı yeni kitaplar çok geçmeden eskir, bazıları da ölür gider; falan tarihte falanın te’lif ettiği bir kitap olur; yani, mazi olur o. Kur’anı Kerim için ise, mazilik de yoktur, müstakbellik de. O, zamanüstüdür.

Risalelerde de anlatıldığı üzere, geçen seneki ve mesela dünkü Kadir Gecesi, çok yakın oldukları halde onlara ulaşamayız. Bir sene bekleyip, senenin günlerini dolaşırsak tekrar Kadir Gecesi’ni yakalarız. Fakat, zamanüstü olan bir insan, dünü, öbür günü, geçen seneki veya birkaç sene önceki Kadir gecelerini, gelecek bütün Kadir geceleriyle beraber görebilir. Onları aynı anda idrak edebilir. Çünkü o, meselelere ruhun ufkuyla bakar. Ruh ise, mekanla kayıtlanamaz, zamanla sınırlanamaz.

Bu durum, bir bakımdan herkes için mukadder değildir. Bazı tabiatlar, bir hikmete binâen Allah (cc) tarafından bu tür mazhariyetlere kapalı tutulmuştur. Bu kapalılıkları da, onlar için maslahattır, tehlikelerden korunmadır. Fakat mahiyeti insaniye, potansiyel olarak bu ölçüde bir inkişafa müsait yaratılmıştır; yani insan mahiyeti itibarıyla zamanüstü, mekanüstü olabilir, dünü yarınla beraber görebilir. Doğrudan doğruya huzuru risalet penâhiye ulaşabilir ve Efendimiz’i (sav) dinleyebilir. Hazreti Cibril’i Kur’an okurken duyuyor gibi olabilir; Zatı ulûhiyetin bîkem u keyf kendisine konuştuğunu duyabilir.

Buna binâen, ehlullahtan bazıları, Efendimiz’den (sav) ve sahabeden hadis aldıklarını söylüyorlar. Hatta “Ben tabiînim.” diyen insanların sayısı az değildir; çünkü, bahsettiğimiz bir keyfiyette sahabeyi görmüşlerdir. “Doğrudan doğruya Efendimiz’den emir aldım.” diyen insanların sayısı da az değildir. Fakat, bu şekilde zamanüstü yaşamak herkes için mukadder değildir demesem de ulaşılması çok zor bir zirvedir.

Bazı tabiatlar, istidradî arz ettiğim gibi, gurur ve çalıma açık oluyorlar. Öyleyse, onlar için maslahat, ihsânı ilahîyi ihsas etmemektir. Bundan dolayı, Cenâbı Allah da, bazılarına nimetlerini hissettirmez, fevkalade şeyleri onlara hiç duyurmaz ve hiç yaşatmaz. Bu kapalılık kulun hayrı ve iyiliği içindir. Çünkü, o tür mazhariyetlere erenlerin, onları gizli tutması, onlara bel bağlamaması, gurur ve kibire girmemesi, yakınlığına rağmen kendini uzak bilip daha yakınlara ulaşma yolları araması ve en yakın olduğu zaman bile sürekli bir kapının arkasından sesleniyor gibi davranması gerekir.

Benim düşünce ve isteğim de hep bu çizgide oldu. Yani, çok yakın olayım; fakat kendimi pek uzak bileyim. Matmahı nazar olayım; ama öyle olsam bile kendimi kapıda bir kıtmîr olarak dahi görmeyeyim. Rahman u Rahîm, beni öyle bir noktada tutsun ki, ben kendime hakikaten arpa kadar değer vermeyeyim. Şahsiyetimi ulûhiyet hakikati içinde eriteyim, yok edeyim.. fenâfillaha ve bekâbillahmeallaha ulaşayım.. ki, gerçek kıymet de oradadır; ne keşif, ne keramet, ne de harikulâde haller.. gerçek kıymet “Sadece Rabb’im, sadece Rabb’im.” mülahazasındadır.

Selefi salihînin kerametlere “erkeklerin hayız kanı” nazarıyla baktıklarını birkaç kez ifade etmiştim. Bu mülahaza, fevkalade hallere mazhariyetten daha önemli bir mülahazadır. Bu mülahazanın birinci basamağı, Cenâbı Hakk’ın ihsanını ihsas etmemesi, duyurmaması vardır ki, bu doğrudan doğruya merhameti ilahiyenin bir tecellîsidir. Kulun bu mevzuda kararlı olması ve bir tek O’nun rıza ve hoşnutluğunu talep etmesi de ikinci basamaktır. Öyle bir kulun nabız atışları hep “Sen, Sen.” şeklindedir. O, oturur kalkar Yunusvârî,

“Cennet cennet dedikleri Bir kaç köşkle bir kaç huri İsteyene ver Sen anı Bana Seni gerek Seni.”

der ve devam eder; “Bana şu anda kutbiyeti, gavsiyeti de versen, ‘Şahı Geylânî oldun’ da desen ve ben de onun gereklerini veya ona bağlı bütün eltâfı sübhâniyeyi duysam, hissetsem ve yaşasam, görülecekleri görsem, Hz. Cibril’in Sana kurbiyeti içinde azameti heykeline şahit olsam.. ben, bunların hiçbirisini istemiyorum. Kendi küçüklüğümü kabul edecek bir duygu istiyorum Senden. Kendi küçüklüğümden Sen’in büyüklüğüne bakmak istiyorum.” İşte, böyle bir duygu ve kararlılık harikulâde şeylere mazhar olmaktan çok daha büyük bir mazhariyettir.

Meseleye girerken, bir aracümlecik olarak, Kur’an’ın bizi takibini kendimize vermememiz gerektiği hususunun hatırlattığı biriki noktayı söylemiş oldum. Tekrar asıl mevzuya döneyim: Kur’an bizi takip eder; çünkü O, Allah’ın kelamıdır. O’na, bir kere inmiş, bitmiş nazarıyla bakılamaz. Bir de ihsanı ilahî olarak tevâfuklar vukû’ bulur. Biz bir şey konuşuruz, daha sonra Mushaf’ı açtığımızda o konuyla alakalı bir ayet çıkar. O gün belli bir mevzuda konuşmuşuzdur, bakarsınız o günkü okuduğumuz hizbimizde o mevzu vardır. Namazda sûreleri sırasıyla okuyoruzdur, o gün de bazı meseleleri müzakere etmişizdir, bakarsınız sıra müzakere ettiğimiz meseleleri ihtiva eden sûreye gelmiştir. Belli ki bunlar bizim üzerimizde, planlarımızın ötesinde cereyan eden hadiselerdir. Evet, bunlar bizim iktidarımızla olabilecek şeyler değildir. Her şey, bizi bilen, o Kitab’ı bilen ve hadiseleri de bilen bir Zat tarafından planlanıyor, programlanıyor ve biz o kaderî senaryonun oyuncuları gibi rolümüzü oynuyoruzdur. O bize bir şey üflüyor ve biz de hiç farkına varmadan onu söylüyor, onu mırıldanıyoruzdur.

Gördüğünüz gibi burada irademiz yok değil, bizim için de bir irade söz konusudur; cebre düşmeyelim. Fakat, meydana gelen hadise bütün bütün beşer iradesiyle hasıl olacak gibi de görünmüyor. Beşer kendi iradesiyle, istediği mevzuyu Kitab’ın içerisinden onu açar açmaz nasıl bulabilir? Demek ki, Kur’an’ın böyle bir takibi vardır. En azından meseleye bu zaviyeden bakabiliriz. O’nun ezeliyeti, zaman ve mekan üstü olması; evveli ve âhiri bulunmaması demektir; yoksa, geçmiş zamanın son noktası demek değildir. Bir şeyin ezeliyeti sabit olunca, ebediyeti de sabittir. O ikisini birbirinden ayıramazsınız. Öyleyse ezelî ve ebedî olan bir Kitap bizi her zaman takip edebilir.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân gurbet yaşar mı?

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde altı garipten bahsetmiş, “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’anı Kerim, fâsıkın kalbinde; yine Kur’an, onu okumayan birinin evinde; Müslüman, sâliha bir kadın zâlim, kötü huylu bir adamın nikahı altında; Müslüman sâlih bir erkek serkeş, arsız bir kadının yanında ve âlim, onu dinlemeyen ve ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.” buyurmuşlardır.

Bugün Kur’an bir gurbet hayatı yaşamaktadır. Kur’an’a sahip çıkmak demek, onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mani olsun diye yataklarımızın başına asmak, çeyiz sandıklarında ihtimamla korumak değildir. Mutlaka bir yerlere asılacaksa o, mânevî hayatımızı mahveden ifritleri kovmak için kalblerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır.

Müslümanların Kur’an’a karşı takındığı tavır, İslâm Dini’ni ve onun yüce kitabını istemeyen hasımların arzu ettiği bir tavırdır: Kur’ân lafız olarak okunsun, evlerde aksesuar olsun; ama o bir toplumun şuurlanması, hayatının gayesini öğrenip o istikamette yaşaması için kullanılmasın. Şuurlanma olacaksa, Durkheim’a göre olsun, Comte’a göre şuurlanma olsun; ama Kur’an’a göre bir şuurlanmadan asla bahsedilmesin.

Maalesef, günümüzde Kur’an, hayattan tecrit edilip bir kenara itilmiş, onu durgunlaştırmak suretiyle kıymeti harbiyesinden bir kısım kayıplara maruz kalmasını planlayanlar tarafından hayatın dışında tutulmaya çalışılmıştır. Bu suretle hem İslâm dini, hem de Kur’an statik (durgun, hareketsiz) hale getirilmiştir. Herhangi bir felsefi ekolün ortaya koyduğu kurallar ve nazariyeler gibi kabul edilir hale getirilmiştir. Oysa, Kelamı İlâhî, işlerken, kendi elemanlarıyla senaryosu ortaya konulurken anlaşılır. Aktörler o senaryoya inanmış olarak vazife başında bulundukları zaman onun kıymeti anlaşılır. Yoksa, ayeti kerimeler bugün bütün canlılıklarıyla yaşamaktadır ve yarın da yaşamayı vadetmektedirler.

Kur’an’da, itikat, ibadetler ve muamelât peşpeşe yer alır. Bu yapı, toplumu sürekli hareket halinde ve canlı tutar. Dini, sadece vicdana bağlamak ya da yalnızca “kıl namazını, tut orucunu” şeklinde çok basit anlamak bu dinamikliği öldürür. Zaten meselelere bütün halinde bakmama mutlaka ya ifrat ya da tefrite sebebiyet verir. Günümüzde ilimlere de bütüncül nazar dediğimiz küllî nazarla bakılıyor. Yani, küllî kaideler esas alınıyor; ama varlık, küllcüz’ münasebeti içinde değerlendiriliyor. Küllî kaidelere bakmadan yalnızca cüz’iyâta göre değerlendirme yapılırsa mesele dağılır; genel ahenk bozulur.

Bununla beraber, her bir küllî kaidenin ortaya çıkması için o istikamette bir kısım cüz’î emirler olması gerekir; o emirlerin hepsi birden mütalaa edilince o küllî kâide ortaya çıkar ve meseleleri çözerken, ortaya çıkan bu kaide mihenk olarak ele alınır. Mesela, “Allah dini hangi hikmete binâen vazetmiş?” sorusuna, bütün küllî kaideleri ona irca edebileceğimiz temel bir disiplin vardır: Menfaat ve maslahatları celbetmek, mefsedetleri defetmek. Bütün emirlerin ve nehiylerin temelinde bu vardır. Bu küllî bir kaidedir. Fakat, bazen cüz’iyatta buna muhalif bazı şeyler olabilir. Onu çözebilmek için de mutlaka bir küllî kaideye bakmamız, küllî kaideyi esas almamız gerekir.

Pozitif ilimlere de küllî bir nazarla bakmak icab eder. Mesela tıp sahasında uzmanlaşma, ihtisaslaşma oluyor. Bu konudaki bir endişemi eskiden beri hep izhar ediyorum; biz insana, kalbini kafasından ya da sinir sisteminden tecrid ederek bakamayız. Organizma bir bütündür; organlar da her biri diğeriyle irtibat halindeki azalardır. Öyleyse, burada da küllî nazar esas alınmalıdır; bir kalb doktoru, kalbi bildiği gibi vücudun diğer yanlarını da bilmelidir ki, daha sıhhatli konuşabilsin. Bugün insan vücudu bu mânâda çok parçalanmıştır. Baktığınızda bir hükme varamayacağınız küçük parçalara ayrılmıştır. Mesela, bir göz hususunda dahi pek çok branş vardır. Eğer her mesele konsültasyon (bir kaç tabibin bir araya gelerek bir hasta hakkında görüş alışverişinde bulunmaları) halinde halledilmez, orada vücudun tamamı nazara alınmazsa gelecek vahimdir.

İşte, Kur’an’ın mesajına da bu ölçüler içerisinde bakmak lazım. Maalesef, sadece bir ayeti ele alıp onu da tam anlamadan Kur’an’a saldırıyorlar. O ayeti, Kur’an’ın bütünüyle tefsir etmeden, O’ndaki ilâhî hikmetleri gözetmeden söylenilen her söz yanlış olacaktır. Kainatı kusursuz bir düzenle yaratan Cenâbı Allah, Kitabı Kerîm’inde, kainatın bir misali musağğarı (küçük bir örneği) olan insan hayatı için de kural ve kaideler vazetmiştir. Bu ilâhî kelama bütün olarak bakıldığında onun canlı ve ter ü taze olduğu görülecektir.

Kur’an’ın gurbetini ve yaşadığı vahşeti izale etmek de ancak, onu bu ölçüler içerisinde tefsir eden kitapları okuma ve bu şekilde Cenâbı Hakk’ın marziyâtını anlamaya çalışmakla olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerim’in üslûbunu nasıl anlamalıyız?

“Her nefis, her lahza ölümü tatmaktadır. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Ankebût, 29/57) ve “Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin ve ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin, O’nun yolunda harcayın.” (Bakara, 2/254) gibi ayeti kerimeleri, muhatapları yetiştirici bir ikaz olarak mı anlamak lazım? Bunları, o ayetlerin öncesi ve sonrasıyla nasıl te’lif ederiz?

Evvelâ, affınıza sığınarak ifade etmeliyim ki; bir eseri toplayıp düzenleme, meseleleri uzlaştırma, bağdaştırma ve biraz da tekellüfle arada irtibatlar kurma mânâlarına gelen te’lif sözü bir nakîseyi, eksiklik ve kusuru da tedaî ettirir, çağrıştırır. Bundan dolayı, başka kitaplardan farklı olarak, Kur’anı Kerim hakkında te’lif kelimesini kullanmamak lazımdır.

İman esasları, vahyin indirilişindeki keyfiyet açısından, Kur’anı Kerim’in atkıları ve profilleri gibi esas olmuş; diğer meseleler ise, değişik yerlerde, o yerlerdeki durumlarına ve aradaki münasebete göre, siyak ve sibaka bağlı olarak iman esaslarının üzerinde örgülenmiştir. Bazen iman açıkça anlatılmış, insanlar inanmaya çağırılmıştır. Mesela, pek çok yerde “Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin.” (Nisa, 4/136) denilmiştir. Bazen de, “Böylece Allah, iman edip güzel ve makbul işler (salih amel) yapanları ödüllendirir. İşte onlara bir mağfiret ve çok değerli bir nasib vardır.” (Sebe, 34/4) gibi ayeti kerimelerde bir isim cümlesiyle imana işaret edilerek, doğrudan emir olmayan ihbârî bir üslup kullanılmıştır. Fakat, bu ihbâri üsluba terettüb eden şeyler itibarıyla o amelin bir farz ya da vacip olduğu anlaşılır. O ameli yapmamanın çok büyük bir hizlan ve hüsran olduğu kavranır. Dolayısıyla, biz onu yapmanın farz ve terk etmenin de haram olduğuna inanırız.

Usuldeki prensipler açısından, emirler ve nehiyler kendi mânâlarının yanında başka mânâlara da geldiği gibi, ihbârî cümleler de bazen, bütün akitlerde olduğu üzere, inşaî mânâ ifade eder. Bazen emir ya da nehiy için vaz’ edilmemiş gibi görünen bir haber cümlesi sonuç itibariyle emir veya nehiy ortaya koyar. Bu emir ve nehiyler bazen peşi peşine sıralanır, tafsilen anlatılır. Mesela, özellikle yatsı namazlarından sonra okuduğumuz Bakara Sûresi’nin 285. ayetinde meâlen, “Peygamber, Rabb’i tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de (iman ettiler). Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti. “O’nun rasûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.” dediler ve eklediler: “İşittik ve itaat ettik ey Rabb’imiz, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.” (Bakara, 2/285) dedikleri haber verilerek iman esasları doğrudan doğruya ve ard arda sıralanmıştır.

Bazen de “O müttakiler ki, (gayb’a) görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) şeklinde icmâlî ifadeler kullanılmıştır. Mutlak ve mukayyet olmak üzere değişik gayblar olması itibarıyla, “Gayba iman ederler.” sözüyle herhalde gayba taalluk eden her şey murad edilmiş; yani, iman esaslarının tamamı kastedilmiştir. Bu iki ayette de doğrudan doğruya “İman edin.” emri yoksa da müminlerin vasıfları ortaya konularak mümin olma yol ve şartları gösterilmiş; böylece de iman zımnen emredilmiştir.

Gaybı mutlak bizim için, bilinmezlik mânâsına değil, ihâta ve idrak edilmezlik mânâsına zatı ulûhiyettir, ulûhiyet hakikatıdır. Meleklere inanma gibi diğer iman esasları ise mutlak gayb değildir; bizim gibi kimseler için gaybdır. Çünkü, Peygamberler melekleri görmüşlerdir, hatta bazı evliyanın da onlarla münasebeti olabilir.

Evet, bazı ayetlerde icmalî, ayrıntılara inmeden ve özet halinde anlatım bulunmaktadır. Daha sonra, bir başka ayette de bu icmal tafsil edilmekte, etraflıca açıklanmaktadır. Fakat, kullanılan lafızlar, ister inşaî cümleler olsun, isterse de ihbarî cümleler olsun, iman hakikatlerini vaz’a matuf ortaya konmuştur.

Bazı ayetlerde de, usûlü İslâm dediğimiz, Müslümanların İslâm’ın şartları diye bildikleri namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetler; muâmelâta mütaallik meseleler ve hatta muâmelâtla alakalı meselelerin füruatı, yani asla nisbetle ikinciüçüncü dereceden önemli dalları; mesala, ailevî münasebetler, ailevî münasebetlerde nikah, nikahın keyfiyeti, nikahta haram olan hususlar, talak (boşanma) mevzuu, eşlerden birisinin ölmesi durumunda ortaya çıkan meseleler, çocukların nafakası, kocası müteveffâ bir kadının nafakası gibi mevzular ele alınmaktadır.

Kur’anı Kerim, bazı mevzuları belli bir tertip üzere, hususî surette, etraflıca ve bir irtibat içerisinde ortaya koyarken ve biz anlatılanlardan Hazreti Şâri’in maksadını anlayarak ayetleri okumaya devam ederken; bakıyoruz ki, anlatılan konudan farklı olarak, o işin içinde istidrâdî gibi görünen bir ayet geliyor. Hiç münasebeti yokmuş gibi görünen, akla öyle gelebilecek bir mevzuya geçiliyor. Mesela, insanın eşine karşı nazik ve lütufkâr davranması gerektiğinin vurgulandığı bir yerde, “Cehennemden korkun!” deniliyor. İlk bakışta münasebet yokmuş gibi zannedilse de, biraz im’ânı nazarda bulunulunca görülüyor ki, aslında tam söylenmesi gereken söz, söylenmesi gereken en uygun yerde ifade ediliyor.

Başkalarının çok defa kuru, donuk, aynı konuda olan şeyleri üst üste istif ederek meydana getirdiği kitaplardan farklı olarak Kelâmı İlâhî muhataplarını daima hüşyar tutacak bir üslup kullanıyor. Ayrıca, her meseleyi neticede bir iman esasına bağlıyor.. dinin esasâtını tesis ediyor; bu tesiste kullanılması gereken malzemeyi bütünüyle kullanıyor ve neticede de müminler için çok önemli bir imanî rüknü hatırlatıyor. Az önce verdiğimiz misale dönecek olursak, eşler arasındaki münasebeti anlatırken birden ahireti, cennet ve cehennemi nazara veriyor ve yapılan iyi ya da kötü amellerin bir karşılığı olduğunu, bu husus düşünülerek davranılması gerektiğini irşad buyuruyor. Dahası, o konuları anlatmanın yanı başında, inandırmanın yollarını da uygun bir şekilde kullanıyor. İnsanları, yolunca ve usulünce inanmaya sevk ediyor.

Böylece Kur’anı Kerim, meselelerimizi nasıl anlatmamız gerektiği hususunda bize de bir üslup öğretiyor. Biz o üslubu kullandığımız zaman insanlar inanır mı inanmaz mı, o ayrı bir mesele. Allah (cc) kalblerini mühürlemişse inanmazlar. Fakat, meselelerimizi o şekilde anlatırsak biz inandırma adına lazım gelen şeyleri yapmış oluruz. Biz, her halimizle, her sözümüzle, her tavrımızla, her davranışımızla inandırıcı olma durumundayız. Ama inandırmak bizim vazifemiz değildir. Evet, biz güven kaynağı olmalıyız. Halimize, sözümüze bakan herkes demeli ki, “Bunlardan yalan sadır olmaz.” Fakat inandırma işine gelince, o ayrı bir fiildir ve onu Allah (cc) yaratır; ona bizim gücümüz yetmez.

M. Fethullah Gülen

Hatim Nedir? Nasıl Olmalıdır?

Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar yüzünden veya ezbere okuyarak bitirmeye hatim denir. Esas gaye haline getirilmesi gereken hatim ise, Kur’an’ın kendisini bir taraftan dil ile okurken bir taraftan da onu anlamaya çalışmak, anladıklarımız üzerinde düşünmek ve onu hayatımıza hayat kılmaktır.

Hatmin fazileti: Hatim hadisin ifadesiyle Allah’a sevimli olan amellerdendir. Bu hadis Tirmizi’de şöyle geçmektedir: İbni Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın resulü, Allah’a hangi amel daha sevimlidir?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yolculuğu bitirince tekrar yola başlayan” cevabını verdi. Adam “Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?” diye sorunca: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okur, bitirdikçe yeniden başlar” cevabını verdi.” (Tirmizî, Kırâat 4)

Efendimiz (sas) Cebrail (a.s.) ile birlikte karşılıklı olarak Kur’an’ı baştan sona birbirlerine okuyarak mukabelede bulunmuşlar, yani bir manada hatim indirmişlerdir. Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle, Kur’an’ı baştan sona okumanın sünnet olduğunu söyleyebiliriz. Diğer rivayetlere göre, Efendimiz (sas) devamlı Kur’an okur ve Kur’an ahlakıyla yaşardı. Hz. Aişe’ye Efendimiz (sas)’in ahlakından soranlara “siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?” demiştir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Abdullah bin Amr’a yapmış olduğu tavsiyeden Kur’an’ın en az ayda bir defa hatmedilmesi gerektiğini anlıyoruz. (Buhari, Fezailü’l Kur’an, 34) Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle âlimlerimiz, ayda bir Kur’an’ın tamamını okumayanın onu terk etmiş sayılacağını, okurken de esas olan anlayarak okumak olduğunu söylemişlerdir. (Fetavay-ı Hindiye)  Yine Efendimiz (sas) üç günden daha az bir müddet içerisinde hatim yapanın ne okuduğunu anlamayacağını ifade buyurmuştur. (İbni Mace, İkame, 178; Ebu Davud, Kıraat,1; Tirmizi, Kıraat, 13)

Hatim Adabı:

Kur’an, okunsun, anlaşılsın ve hayata hayat olsun diye indirilmiştir. Dolayısıyla önce onu güzel okumalı. Biz bu güzel okumaya Kur’ânî ifadesiyle tertil diyoruz. Yani, harflerin çıkışlarını iyi yaparak, acele etmeden, kelimeleri yutmadan, telaffuzları bozmadan okumalı. Hatmi bitireceğim diye hızlı hızlı okumak, tecvidine, harflerin mahrecine, ayetlerin manasına dikkat etmeden yapılan bir okuyuş, hedeflenen, istenilen bir okuyuş değildir.

İkinci olarak, Kur’an’ı hüzünle okumalı. Bu husus, bizzat Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tavsiyesidir. Yine Efendimiz’in tavsiyelerinden biri de, Kur’an okurken ağlamaya çalışmaktır.

Üçüncü olarak, anlamak için Kur’an’ın mealine bakmalı, hatta tefsire yakın mealleri tercih etmeli. Bu konuda Suat Yıldırım Hoca’nın ve Ali Ünal Bey’in mealleri birer misal teşkil eder.

Dördüncü olarak Kur’an’ı hayatımıza gelmiş ve hiç gitmeyecek bir misafir gibi ağırlamalı. Yani yaşarken Kur’an’a göre yaşamaya çalışmalı.

Kur’an’da âyet sayısı kaçtır?

Açıklama: Kurandaki ayet sayısını 6666 diye bilirdik. Ancak Kurandaki her suredeki ayet sayıları toplandığında farklı bir sayı çıkıyor. Ayet sayısındaki bu ihtilaf nereden kaynaklanmaktadır?

Kuran ayetlerinin sayısı hakkında tam bir mutabakat yoktur. Bunun bazı sebepleri vardır:

1- Ayetlerin veya Kur’an’ın tam olup olmaması konusunda herhangi bir sıkıntı yoktur. Yani Kur’an’ın tamamı bellidir. Fakat âlimler arasında ayetleri sayma konusunda bir görüş ayrılığı mevcuttur. Şöyle ki, Kur’anı açtığınızda ayetlerin yerini tayin eden yuvarlak işaretler vardır. İşte bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlak arasındaki ifadeler ayettir. Fakat bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlakların aralarındaki ifadelerin bazısı bir ayet değil, iki veya daha fazla ayettir. Bu görüş ayrılığından dolayı, ayet sayısında farklılık olabilir. Yoksa Kur’anın tamamında veya ayetlerin kendilerinde herhangi bir anlaşmazlık veya terslik söz konusu değildir.

2- Her besmelenin ayrı ayrı ayet sayılıp sayılmayacağı da ihtilaf sebeplerinden biridir. Her surenin başındaki besmele tek tek birer ayet midir, yoksa tek bir ayet midir.

3- Ayrıca, Kuran’da bulunan “durmayınız” anlamına gelen “LA” işaretinin olduğu yerlerin de birer ayet sayılıp sayılmayacağı ihtilaf konusudur.

4- Huruf-u mukataa harflerinin ayet sayılıp sayılmaması açısından da ayet sayıları değişir.

Bu nedenlerle Kuranın bir harfinde bile değişiklik olmadığı halde, ne kadar ayet olduğu konusu tam netlik kazanmamıştır. Elinizde bir kitap olsa kaç parağraf veya cümleden meydana geldiği sorulsa değişik anlayışlara göre farklı rakamlar çıkacaktır. Bu anlayış farklılığı kitabın azalacağı veya fazlalaşacağı anlamına gelmez. İşte Kur’an da esas olarak içindeki her şey ile meydandadır. Ancak değerlendirme farklılığından rakamlar da farklı çıkmaktadır.

Kıraat imamlarından Nafi 6217, Şeybe 6214, Mısırlı alimler 6226, İbn-i Abbas Hazretleri 6616 olduğunu söylemiştir. Kufelilerin görüşü doğrultusunda bugün yeryüzünde bulunan tüm mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır.

Kuran-ı Kerim’de çarşaf geçiyor mu?

Nûr Sûresi’nin 31. ayetinde Allah (c.c.): “Kadınlar, başörtülerini, yakalarını örtecek biçimde başlarına örtsünler” emrini vermiştir. Bu âyetten daha sonra gelen bir ayetle de Allahu Teala “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır. Allah gafurdur, rahîmdir ” (Ahzâb, 33/59) emrini vermiştir. İşte daha sonra gelen bu “cilbab” âyeti ile önceki ayette anlatılan başörtüsüne ilâve bir örtü ve elbise emrediliyor demektir. İslâm alimleri bu noktadan hareketle “cilbab” hakkında çeşitli tarif ve yorumlar yapmışlardır.

Varılan genel neticeye baktığımızda, cilbaba kadının normal elbiselerini örten dış elbise, vücudu baştan aşağıya örten elbise diyebiliriz. Buradan yola çıkılarak, ayette emredilen elbisenin çarşaf olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu isabetli bir görüş değildir. Belki çarşaf ayette emredilen giyinme şekline uygun bir elbisedir, diyebiliriz. Fakat, çarşafın dışındaki elbiseleri caiz görmeyerek, kadının giymesi gereken tek çeşit elbisenin çarşaf olduğunu söylemek hatalı olur.

Kur’an’da ve Efendimiz’in Sünnet’inde kadınların nasıl giyinmeleri gerektiği ve elbiselerinin özellikleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Buna göre şöyle bir neticeye varabiliriz; kadınların giyeceği elbise onların avret yerlerini örtüyorsa, vücut hatlarını belli etmeyecek kadar genişse, deriyi gösterecek kadar ince değilse ve erkek elbisesine benzemiyorsa, böyle bir elbisenin çeşidini belirlemek kadınların tercihine kalacaktır. Yani, İslami ölçüleri barındıran bir elbisenin türü ve çeşidi içinde bulunulan toplumun örf ve telakkilerine göre değişiklik gösterebilir.

Günümüzde giyildiği şekliyle bir çarşafın Efendimiz zamanında kullanılmadığını söyleyebiliriz. Günümüzde bile kullanılan çarşaflar tek çeşit değildir. Bunun için Efendimiz de çarşaf hakkında değil, kadın elbisesinde bulunması gereken özellikler hakkında açıklamalar yapmıştır.

Allah Celle Celaluhu neden Kur’an’ı Kerim’de ben yerine biz diyor?

Önce bir hususu belirtelim: Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmiyor. Âyetler hep bu şekilde sıralanmıyor. Yerine göre, mevzuun gelişine, meselenin anlatılışına göre hitap tarzları da değişiyor.

Nitekim meallerini vereceğimiz şu âyet-i kerimelere dikkat edilirse bu husus açıkça görülür:

“Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi hatırlayın ve son peygambere iman edeceğinize dair Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getirip mükâfatınızı vereyim. Ve sadece Benden korkun.” (Bakara Sûresi, 40–41)

“Kullarım senden Beni sordukları vakit de ki, muhakkak Ben çok yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm. Öyle ise onlar da Benim davetime uysunlar. Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara Sûresi, 2/186)

“Bana dua edin, icabet edeyim.” (Mü’minûn Sûresi, 60)

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyat Sûresi, 56)

Evet, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğimiz bu âyetler gibi daha pek çok âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz, kendi Zâtını “Ben” mânâsına gelen zamirlerle ifade etmektedir. Bu âyetlere dikkat edilirse, “Bana verdiğiniz sözü”, “Kabul ederim”, “Beni sordukları vakit”, “Benden korkun” gibi ifadelerin doğrudan Cenab-ı Hakkın zâtıyla ilgili olduğu ve arada hiçbir vasıta kabul etmeyeceği görülür. İşte Allah’ın “Ben” diye hitap ettiği âyetlerin büyük ekseriyeti hep zâtıyla ilgilidir.

“Biz” diye hitap edilen âyet-i kerimelerde ise, umumiyetle arada bir vasıta vardır. Meselâ Kur’ân’ın indirildiğini haber veren bütün âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyrulur. Bütün âyetler vahiy kanalıyla indirildiğine göre, burada Allah ile Peygamber (a.s.m.) arasındaki vasıta, bir melek olan Cebrail’dir (a.s.). Yine “Bulutla gölge yaptık” (Bakara Sûresi, 57) gibi âyetlerde işi yaptıran Allah, işi yapan “Allah’ın memurları” mesâbesindeki meleklerdir. Ancak burada, meleklerin “memur” olarak vasıflandırılmasını, insanların işlerini kolaylaştırmak için kullanma zorunda kaldıkları memurlarla kıyaslamaktan kaçınmak lâzımdır. İnsanlar acizliklerinden dolayı memur tutuyorlar; Cenab-ı Hak ise kâinatta hükmeden kudretinin icraatını ilân etmek, onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için melekleri istihdam ediyor.

Zaten birçok müfessirimiz, bu çeşit âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hakkın kendi azamet ve kudreti, ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini bildirirler. Yâni Cenab-ı Hak, Esmâü’l-Hüsnâsı ve sıfatlarıyla birlikte hitap ederek, kendi büyüklüğünü ve celâlini bildirmektedir.

Meselâ, “Kur’ân’ı kesinlikle Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız” (Hicr Sûresi, 9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde “biz” mânâsına gelen dört kelime vardır. Burada hem Cenab-ı Hakkın kibriya ve azametinin ifadesi bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir.

Müfessir Ebu’s-Suûd Efendi, bu âyetin tefsirinde, “Biz azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı indirdik” der.

Kevser Sûresinde geçen “Biz” mânâsına gelen “İnnâ”nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, “buradaki ‘Biz’den murad, Cenab-ı Hakkın azametini göstermektir” der. “Çünkü Kevser’i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Haktır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır.”

Bediüzzaman, Bakara Sûresinin 34. âyetinin tefsirinde “Ben” mânâsına gelen “İnnî” ve “Biz dedik” mânâsına gelen “Kulnâ” kelimelerini ele alır ve şöyle der:

“Cenab-ı Hakkın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Devamında ise Nisa Sûresinin 105. âyetindeki “Biz” mânâsına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususları dikkate verir:

“Bu âyette azamete delalet eden ‘nâ’ zamir-i cem’i vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, ‘Allah’ın sana gösterdiği’ mealindeki cümlede müfred hükmünde olan lafz-ı celâl mânâları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.” (İşaratü’l-îcaz, s. 230)

O halde, Allah’ın bazı âyetlerde “Biz” diye hitap etmesinden, hâşâ, Cenab-ı Hakkın birden fazla olduğu akla gelmemelidir. Zaten gelmez de.

Bazen biz de kendi yaptığımız bir işten bahsederken bile “Biz yaptık” demez miyiz?

Kur’an’da Allah’ın arşa istiva etmesinden bahsediliyor, bunu nasıl anlamalıyız?

Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçmektedir: “Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istiva buyurdu.” (Araf Suresi, 7/54)

Lügat itibarıyla, çardak, taht, binanın tavanı veya bir şeyin ufku mânâlarına gelen arş; bütün gökleri ve yerleri kaplayan, bütün burçları kuşatan maddî-mânevî umum kâinatlarla alâkalı ilâhî emir ve iradenin ilk tecelli ettiği âlemdir. Arşın tersine ferş denir ki, toprak ve yer manasına gelir.

Arş’tan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin ilk tecellî ettiği âlemdir. Allah (c.c.), zamandan ve mekândan münezzehtir. O bütün zaman ve mekanları yaratandır. Ancak o’nun kudretini ve azametini insan aklının idrak etmesi için Allah tarafından bazı kinayeli ifadeler beyan edilmiştir.

İstiva ise, yükselme demektir. Allah (c.c.), yükselmeden de bir yere çıkmaktan da uzaktır. öyleyse bu türlü beyanlardan bazı manalar anlaşılması gerekir. Âlimlerimiz genelde “arşa istiva etme” tabirinden hâkimiyetini ilan etme, kudret ve azametini gösterme manasını anlamışlardır.

Evet, bizim gibi âciz kimseler hakkında dahi “hâkim oldu, tahtına oturdu veya kuruldu” dediğimizde, “ahkâm ve emirlerini herkese kabul ettirdi, iradesini dört bir yana duyurdu ve saltanatına baş eğdirdi” şeklinde bir şeyler anlarız. Allah’ın zatı için de bu tür yaklaşımlar, O’nun zamandan ve mekândan münezzeh olmasının bir neticesidir. Yani O’na zaman ve mekân isnad edemeyeceğimize göre, bu türlü ifadeleri insanlar arasında da kullanılan bazı tabirlerle izah etmeye çalışırız. Nitekim tahtına oturdu derken esas maksadımız, hâkimiyeti ve idareyi ele aldı demektir.

Alimlerimiz, bu türlü yorumlarla, bizleri, tecsim ve ittihad düşüncesine düşmekten korumaya çalışmışlar ve bize fikir istikametimiz adına her zaman başvurabileceğimiz önemli argümanlar hazırlamışlardır. Onların bu samimî sa’y ve gayretlerini şükranla karşılamanın yanında firak-ı dâllenin sapık fikirleri söz konusu olmadığı durumlarda, bu tür konuların hakikatini Hazreti “Allâmü’l-Guyûb”a havale ederek İmam Malik gibi davranmanın, yani susmanın daha uygun olacağını düşünüyoruz.

M. Fethullah Gülen

Kuran-ı Kerimde bulunan sure isimleri ne zaman kimler tarafından verilmiştir?

Bu konuda iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre surelerin isimleri Allah (celle celaluhu) tarafından verilmiştir. Cebrail (a.s.), surelerin isimlerini Efendimiz’e (s.a.s.) indirmiş, Efendimiz de (s.a.s.) bu isimleri sahabeye bildirmiştir. Diğer bir görüş ise -Suyutî’nin “itkan” adlı eserinde geçtiği üzere – Efendimiz (s.a.s.), surenin ismini koymuş vahiy de daha sonra Efendimiz’in (s.a.s.) koymuş olduğu bu ismi takrir etmiştir. Her iki durumda da konulmuş olan isimler, bugün bildiğimiz meşhur isimlerdir.

Bununla beraber, Kur’an’daki bazı surelerin birden fazla ismi vardır. Bu konuyu açıklama sadedinde âlimlerimiz sadece Efendimiz’in (s.a.s.) değil Sahabe Efendilerimizin hatta Tabiîn imamlarının da surelere isim verdiğini söylemişlerdir. Ancak bugün meşhur isimleriyle bildiğimiz sureler, ya bizzat Allah (celle celaluhu) tarafından isimlendirilmiş ya da Efendimiz (s.a.s.) tarafından isimleri konup daha sonra Allah katından bu isimler teyid edilmiştir.

Televizyondan mukabele takip etmek uygun mu?

Açıklama: Televizyondan mukabele takip etmek uygun mu? Bazı kimseler televizyonun caiz olmadığını doğal olarak oradan mukabele takip etmenin de doğru olmayacağını söylüyorlar.

Televizyondan mukabele takip edebilirsiniz, bunda bir sakınca yoktur. Takip ederken, dilinizle de telaffuz ederseniz, bizzat Kur’an’ı okuyarak hatmetmiş olursunuz. Sadece gözünüzle takip ederseniz, bu da gözle hatim olur. Dil ile okumak gibi olmasa da alacağınız sevabı alırsınız. Okunan hatmi sadece dinlemeniz ise, dinleyerek yaptığınız bir hatim olur ki, diğer hatimlere göre daha aşağıda olsa da yine kendine göre sevabı vardır. Zira Kur’an’a yapılan her türlü teveccüh, sevaba medardır. Çünkü o, Allah’ın kelamıdır.

Bazı zatlar, bugün televizyon ve teyplerden Kur’an dinlemenin, bir insandan dinlemek gibi olmayacağını, çünkü teypteki ve televizyondaki sesin bir aks-i sadâ yani bir yankı olduğunu söylüyorlar ki, bu fikrin şer’î ve mantıkî bir mesnedi yoktur. Gerçi, bu meseleyi kitaplarımızdaki “mağaradan yankılanan sese” kıyaslayarak öne sürüyorlar fakat mağaradan yankılanan sesle, televizyondan çıkan ses bir değildir. Bir defa, telavizyon ve teyplerdeki sesler aks-i sadâ değil, normal bir insan sesidir. Yalnız, burada insan sesi hava titreşimleriyle değil de, elektromanyetik dalgalarla geliyor. Fark budur ve bu farkın, Kur’an dinlemeye tesiri yoktur. İkincisi, televizyon vs. aletler, bugün Allah’ın insanlara bahşettiği birer nimettir. Bu nimeti, Allah yolunda, ahiret hesabına kullanmak ve bu vesileyle kulluk şuurumuzu arttırmak, gayet normaldir, normal olmanın da ötesinde bir vazifedir. Önemli olan, bu nimetlerin kula ne gibi tesirlerde bulunduğu, insanı hayra veya şerre yönlendirip yönlendirmediğidir. Meseleye böyle bakınca, yaşanan realiteyi görür ve ona göre daha isabetli yorumlar yaparız. Bir insan, televizyondan ya da bilgisayardan Kur’an öğreniyorsa, artık bu meseleye karşı çıkmanın veya olumsuz yorumlar getirmenin bir manası yoktur.

Televizyon ve Bilgisayar Ekranından Dinleyerek Hatim Olur mu?

Hatmin ıstılahtaki manası Kur’an’ı baştan sona dil ile yüzünden ya da ezberden telaffuz etmektir. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle bilgisayardan veya televizyondan hatim dinleme imkânı artmıştır. Bu durumda başkasının okuduğu Kur’an’ı dinleyerek hatim olur mu olmaz mı meselesi ortaya çıkıyor. Istılahi manada meseleye bakacak olursak olmaz gibi görünüyor ama günümüz şartlarını göz önüne aldığımız da meseleyi biraz geniş tutmanın faydalı olacağı anlaşılıyor.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki: Hatim indirirken faziletli ve makbul olanı hatmi okuyarak indirmektir. Okumanın ölçüsü ise kişinin kendisi duyacağı kadar bir sesle dudaklarını kıpırdatmasıdır. Kişi eğer hatim indirecekse kendisini okuyarak hatim indirmeye zorlamalıdır. Yavaş okumasını bahane ederek işin kolay yolu olan dinlemeye kaçmamalıdır. Zira Efendimiz (sas) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Kur’ân’da mâhir olan (hıfzını  ve okuyuşunu güzel yapan), Sefere  denilen kerîm ve mutî meleklerle berâber olacaktır. Kur’ân’ı kekeleyerek zorlukla okuyana iki sevap vardır.” (Buhârî, Tevhid 52; Müslim, Müsafirîn 244)

Fakat buna imkânı olmayanlar mesela Ramazan ayı içerisinde hatim bitirmek isteyip de okuması yavaş olduğundan dolayı buna güç yetiremeyenler dinleyerek hatim indirme yoluna gidebilirler. Bunun sevabının da olacağı muhakkak çünkü önemli olan okuyarak veya dinleyerek Kur’an’la meşgul olmaktır.

Diğer bir önemli husus da şudur: Kur’an okumayı veya hatim indirmeyi aynı oruçta olduğu gibi sadece Ramazan ayına hasretmemek lazım. Efendimiz (sas) ve ashabının yaptığı gibi her gün Kur’an okumalı ve hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Hasılı: Ramazanlar, Kur’an’ı hayatımızın her anında okunması istikametinde bir başlangıç olması için birer fırsat bilinmeli.

Kur’an’da “biz” denmesinin hikmeti nedir?

Açıklama: Allah Teâlâ’nın, bazı ayet-i kerimelerde, Zât-ı zülcelaliyle alâkalı bir kısım fiilleri nazara verirken “mütekellim-i maalgayr” (birinci çoğul şahıs) zamiri kullanmasının ve “…indirdik”, “…gönderdik”, “…verdik” diyerek birden fazla fâil varmış gibi beyanda bulunmasının hikmetleri nelerdir?

Her şeyden evvel, Kur’ân’ın yeryüzüne iniş gayesi, tevhid (Allah’ın birliği, eşi ve benzeri olmadığı) inancını fert ve toplum planında hâkim kılmaktır. Bu açıdan, dikkatle bakıldığında, Kur’ân-ı Kerim’in hemen bütün ayetlerinde tevhidin bir yönünün anlatıldığı görülür. Onun bazı ayetleri tevhid-i ulûhiyeti, bazıları tevhid-i rubûbiyeti ve bazıları da tevhid-i ubûdiyeti gösterir.

Kitab-ı Hakîm, “Allah’tan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada uğrar, bozulur ve her yeri bir kaos alırdı.” (Enbiya, 21/22) buyurarak, “Kahhâr” kudretiyle küçük büyük her şeye tek başına hâkim bir İlahın varlığını vurgular; bu gerçeği baştan sona bütün surelerinde ayet ayet işler ve tevhid hakikatini şüpheye mahal kalmayacak ölçüde zihinlere yerleştirir. Tevhid hakikati, Kur’ân-ı Kerim’de o ölçüde sağlam kaideler üzerine oturtulmuştur ki, münkirler ve müşrikler dahi onda tevhide muhalif bir husus olduğunu iddia edememişlerdir. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi Zât-ı Akdes’ini bazen “mütekellim-i maalgayr” yani “birinci çoğul şahıs” zamiriyle nazara vererek “biz” ifadesini kullanmasında hiç şüphesiz muhtelif hikmetler ve bir kısım nükteler mevcuttur.

Azamet Nûnu ve Çoğul Kalıbı

Bu hikmetlerden bazılarını anlayabilmek ve o latif nükteleri kavrayabilmek için öncelikle Arap dilinin karakteristik hususiyetlerine bakmak gerekir. Bazı lisanlarda olduğu gibi, Arapça’da da tevazu ve mahviyet sadedinde “ben” yerine “biz” denmesi ya da bazen başkalarını tezkiye ve tenzih için “biz” denilecek yerde “ben” sözünün tercih edilmesi çok vâkidir. Şu kadar var ki, izzet, itibar, şan ve şöhret sahibi birisi “biz” dediği zaman Araplar bunu belâgata uygun görürler; aksine sıradan bir insan “biz” dediğinde ise, onu gurur ve kibir emaresi sayarlar.

Ayrıca, Arapça’da fiil sîgalarına eklenip çoğul (cem’) mana ifade eden “nun” harfine “azamet nûnu” da denilir; çünkü bu harf, genellikle çokluk ifade etse bile, kimi zaman da azamet, ululuk ve yücelik bildirir; sözü söyleyen kimsenin hürmete değer bir kimse olduğunu gösterir. O türlü beyanlardaki “biz” ifadesinden maksat, adet bakımından kesreti değil, güç ve kudretin büyüklüğünü belirtmektir.

Aslında, biz de çoğu zaman kendi şahsımızdan bahsederken “tek” olduğumuz halde, “ben” yerine, “biz” demeyi yeğleriz; çünkü, “biz” sözü, daha mütevâzı, daha nâzik, daha müşfik ve kendini nefye daha münasip bir beyandır. Dahası, bazen muhatabımız tek kişi de olsa, ona hürmeten ve nezaketen “siz” diye hitap ederiz. Mezkur maksatları gözeterek ister “biz” diyelim ister “siz”, hiç kimse bu türlü bir beyanı yadırgamaz ve ondan çoğul manası çıkarmaz.

Nerede “Ben” ve Nerede “Biz”?

Haddizatında, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmemektedir; bir meselenin anlatılışına ve konunun akışına göre ilahî hitap tarzı da değişmektedir. Sadece Zât-ı Akdes’in mevzubahis olduğu yerlerde hem hitap şekli hem de fiil sîgası müfret (tekil) gelmektedir. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabette bulunsunlar ve hakkıyla inanıp Beni tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) “Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namazı ikâme et.” (Tâ Hâ, 20/14)

İşte, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğim bu ayet-i kerimeler misillü pek çok beyan-ı ilahîde mütekellim-i vahde (konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sîgası, birinci tekil şahıs) kalıbı kullanılmaktadır. Çünkü, bu ifadelerde, tevhid, ibadet ve ihlas gibi hususların doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla alâkalı olduğuna ve bu konularda arada hiçbir vasıta kabul edilemeyeceğine dikkat çekilmektedir.

Evet, Allah Teâlâ’nın Zât-ı zülcelaline mahsus mevzular anlatılırken büyük ekseriyetle mütekellim-i vahde sîgası seçilmekte ve “Ben” diye hitap edilmektedir. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı âmme hesabına hitapta bulunduğu hususlarda, azamet ifade eden “Biz” sözüyle mesele ele alınmaktadır. Mevlâ-yı Müteâl’in mahlukâtla konuşması, ya hususi olarak vicdanlara ilham etme yoluyla ya da nübüvvet sahibine bütün insanlığı ve mahlukâtı ilgilendiren bir vahiy gönderme şeklinde olur. Bu konuşmalar ya saltanat-ı âmme hesabına umumi bir hitap veya hususi bir fertle has dairede bir konuşma şeklinde cereyan eder.

Şöyle ki, devlet adamlarından biri, yetkili bir memuruna, “Halkına karşı davranışın şöyle olsun!” der ve bunu hususi bir telefonla, hususi bir iltifat tarzında, hususi bir emirle yapar. Buradaki konuşma “Ben, senden şunu şöyle yapmanı istiyorum.” şeklinde özel bir hitap olarak gerçekleşir. Bazen de aynı şahıs, radyo veya televizyon vasıtasıyla bütün halka seslenir ve “Biz hükümet olarak şöyle kararlar aldık.” der. Burada kullandığı üslup, hakimiyetin, hakimiyet-i âmme adına dili ve ağzıdır; dolayısıyla, bu defaki konuşma umumi olur.

-Teşbihte hata olmasın- Yüce Yaratıcı da, mahlukâtına bazen hususi bazen de umumi bir tarzda hitap etmektedir. Mesela, Hazreti Musa’nın hususi kurbiyet istemesi ve müşahede arzusu üzerine Cenâb-ı Hak ona, “Senin Rabbin Benim! Pabuçlarını çıkar! Çünkü sen, kutsal vâdi Tuvâdasın!..” (Tâhâ, 20/12) buyurur. Bu sözde bütün İsrailoğullarını veya umum beşeri ilgilendiren bir emirnâme yoktur; dolayısıyla, bu muhaverede mütekellim-i vahde sîgası seçilmiş ve “Ben” diye seslenilmiştir.

Fakat, Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn – Ey Habib-i Zîşânım! Biz seni -başka değil- bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) derken, “mütekellim-i maalgayr” sîgasını kullanmış ve “Biz” diye hitap etmiştir; çünkü, Rahmet Peygamberi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir hadisedir.

Evet, Kainâtın Medar-ı Fahri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, bütün varlığı alâkadar eden bir husustur; zira, inananlar O’nun sayesinde dünyevî ve uhrevî hayatlarını tanzim eder ve ebedî huzuru kazanırlar. İmanın lezzetini tadamayanlar da, hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan kurtulur, küfürlerini tereddüte ve şekke dönüştürürler; İslam’ın prensiplerinden istifade eder, hayatlarına bir ölçüde de olsa dengeyi, düzeni hakim kılarlar ve böylece dünyevî lezzetlerin kendileri için bütün bütün acılaşıp zehir halini almasından kurtulmuş olurlar.

Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak gönderilmesi ins ü cinnin yanı sıra bütün hayvanları ve bitkileri, hatta canlı-cansız topyekün varlığı alâkadar eder. Çünkü o, bütün canlıların haklarına dair prensipler getirmiştir. Küfür sebebiyle umumi bir mâtemhâne halini alan kainât, Seyyid’ül-Enâm (aleyhissalatü vesselam) sayesinde mektubat-ı Samedânî keyfiyetine bürünmüş ve her varlık kendi seviyesine göre Hâlık-ı kainâta bir ayna olmuştur. Evet, bütün mahlukât, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişiyle şereflenmiş ve değer kazanmıştır. Dolayısıyla, O’nun peygamber olarak gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir mevzudur; bu itibarla da, O’na “Ey Rasûlüm, Biz seni bütün alemlere sırf bir rahmet olarak gönderdik!” şeklinde hitap edilmiştir. Cenâb-ı Hak, O’nunla saltanat-ı âmme hesabına umum beşerin duyabileceği bir tarzda konuşmuş ve “Biz” ifadesini kullanmıştır.

Allah Rasûlü, (sallallahu aleyhi ve sellem) tecessüm etmiş bir rahmet olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de O’nun tercümanlık yaptığı hakikatleri dile getiren, bütün mahlukâtın mana-yı harfî cihetinden kıymetini gösteren ve topyekün kainâtın manasını tercüme eden bir kitab-ı rahmettir. Bu yüzden Hazreti Mevlâ, “Biz, Kur’ân-ı Kerim’i Kadir Gecesi ceste ceste indirdik.” (Kadir, 97/1) buyururken de yine saltanat-ı âmme hesabına hitap etmiş ve bütün varlığı ilgilendiren böyle bir haberi verirken “mütekellim-i maalgayr” sîgasıyla “Biz” demiştir.

Müfessirler, bu çeşit ayet-i kerimelerde Cenâb-ı Hakk’ın, Esmâ-i Hüsnâsı ve Sıfât-ı Sübhaniyesi zaviyesinden ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini ve kendi azametini, kudretini, büyüklüğünü ve celâlini nazara verdiğini belirtmişlerdir. Meselâ, “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 15/9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde cem’ (çoğul) ifade eden ve “biz” manasına gelen dört kelime vardır. Burada, hem Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanması bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir. Kur’ân’ın indirilişinin ve hıfzının her kuvvetin üstünde İlâhî kudretin inayetiyle ve her kemâlin ötesinde Mutlak Kemal Sahibi zâtın himayesinde gerçekleşeceğini beyan sadedinde “azamet nûnu” ile “Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” buyurulması, indirenin büyüklük ve kudretini ifade ederken, indirilenin şanına ve kıymetine de dikkat çekmektedir. Ebu’s-Suûd Efendi de, bu ayetin tefsirini yaparken, “Azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı Biz indirdik” manası üzerinde durmaktadır.

Fahrüddin Râzi Hazretleri de, Kevser Sûresi’ndeki “Muhakkak Biz sana Kevser’i verdik” mealindeki ayet-i kerimeyi tefsir ederken, bu ilahî beyandaki “Biz” sözünden muradın, Cenâb-ı Hakk’ın azametini göstermek olduğunu belirtmiştir. Kevser’i, Mahbub-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hediye olarak veren yerin ve göklerin sahibi Cenâb-ı Hak’tır; ayrıca, hediyenin onu verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanacağı da muhakkaktır. Dolayısıyla burada da saltanat-ı âmme hesabına bir hitap söz konusudur.

Müsebbibü’l-Esbab ve Sebepler

Bundan başka, “Biz” diye hitap edilen ayet-i kerimelerde umumiyetle, diğer manaların yanı sıra, bir de arada bir vasıta, bir vesile ve bir sebep bulunduğuna işaret vardır. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiğini haber veren âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyurulur ve ayetlerin vahiy kanalıyla indirildiğine, Vahiy Meleği olarak Cebrâil Aleyhisselam’ın vahye vesilelik ettiğine imada bulunulur. Binaenaleyh, az önce kısaca değinilen “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz!” mealindeki beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vakıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.

Nur Müellifi, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Cenâb-ı Hakk’ın, Bakara Sûresi’nin 30. ayetinde “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” derken mütekellim-i vahde sîgasıyla “Ben” şeklinde hitap ettiğini, ama hemen akabindeki 34. ayette “O vakit meleklere, ‘Âdem için secde edin!’ dedik” ifadesinde ise mütekellim-i maalgayr kalıbıyla “Biz dedik” manasına gelen “Kulnâ” kelimesini kullandığını hatırlatır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Hazreti Üstad, bu değerlendirmesini başka bir misalle daha şerh ve te’kit etmektedir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik.” mealindeki Nisa Sûresinin 105. âyetinde “Biz” manasına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususa değinmektedir: “Bu ayette azamete delalet eden “nâ” zamir-i cem’i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, “Allah’ın sana bildirdiği” mealindeki ifadede müfred hükmünde olan Lafza-ı Celâl, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.”

Âlûsî de, “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” (Fetih, 48/1) mealindeki ayette “azamet nûnu” kullanılıp “Biz” dendikten sonra, “Bu da Allah’ın, senin geçmiş-gelecek bütün kusurlarını bağışlaması… içindir.” (Fetih, 48/2) ifadesinde mağfiretin sadece İsm-i Celâl’e isnad edilmesini nazara verirken şu inceliği dile getirir: “Allah Teâlâ, fetih ve zaferi pek çok vasıta ile mümkün kılarsa da “mağfiret” doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e aittir, Gafûr u Rahîm bizzat bağışlar. Burada fetih için vesileler bulunduğuna ama mağfiretin vasıtasız olduğuna işaret vardır. Büyüklerin şahıslarıyla alâkalı meseleleri “biz” diye mütekellim maalgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır.”

Aslında, insanlar arasında bulunan makam ve mansıp sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, perde arkasından ve bir takım vasıtalarla icraatta bulunurlar. Mesela, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez. –Teşbihte hata olmasın– aynen bunun gibi, bütün mevcudâtın tek sahip ve hâkimi Yüce Yaratıcı (celle celalühu) da, kainâtta cereyan eden bütün hadiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira, izzet ve azamet bunu gerektirir. “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57) mealindeki ayette ve benzerlerinde de ima edildiği gibi, işi yaptıran Allah Teâlâ, vesilelik açısından işi yapan “Allah’ın memurları” mesâbesindeki melekler ve sair esbabdır; dolayısıyla ayette “yaptık” denilmektedir. Evet, Cenâb-ı Hak, kainâtta câri kudretinin icraatını ilan etmek ve onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için sebepleri istihdam etmektedir. Hazreti Üstad bu hakikati ne güzel dile getirir: “İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (hakikî tesirden elini çeke, icada karışmaya) kudret eserinde.”

Bu arada, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı ayetlerde böyle vasıtaları da sözün ihâtası içine alması, “biz” ifadesinin kullanıldığı yerlerde bu şekildeki bazı aracı ve vesilelerin istihdam edildiğine işarette bulunmanın yanı sıra, O’nun emre mutî ve vazîfeye düşkün kullarına ne derece müşfik ve merhametli olduğunu da gösterir. Mevlâ-yı Müteâl’in, o muvazzaf memurlarına da değer vererek “Biz” demesi, onların vazîfelerinden hoşnut bulunduğunu da ima etmektedir.

İlahî İsimlerin Tecellîleri

Diğer taraftan, Allah’ın sonsuz isimleri vardır. Her isim, kendi tecellîsine ma’kes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması” deriz. Allah (celle celalühu), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar.

Cenâb-ı Hak, Kendisini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bize Celâlî ve Cemâlî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecellî etmekte ve bize Cemâlini tanıttırmaktadır. Bu sırrı anlamayan bazı felsefi akımlar ve din kisveli cereyanlar Cenâb-ı Hakk’ın her bir sıfat ve ismine karşılık bir Tanrı uydurma ihtiyacını duymuş, “gazap tanrısı”, “rızık tanrısı”, “yağmur tanrısı”, “şifa tanrısı”, “ölüm tanrısı”… gibi sayısız tanrılar edinmişlerdir. Oysa, İslam’da tevhid hakikati esastır. İşte Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın birden fazla isim ya da sıfatına işaret edildiğinden “biz” ifadesi kullanılmıştır.

Bu hususa bir misal olarak, “Biz gerçekten insanı en güzel biçimde, en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 95/4) mealindeki ayet-i kerime hatırlanabilir. Bu ayette, Allah Teâlâ, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattığını anlatırken “Biz” ifadesini kullanmaktadır. Çünkü, insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın pek çok ism-i şerifi tecellî etmektedir; insan, bütün yüce manalar kendisinde toplanmış bir fihrist gibidir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Ali (radiyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der. M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şiirinde insana şöyle seslenir:

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:

Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,

Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ nûr-i Yezdânî.

Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;

Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır. Bu açıdan, Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını Zât-ı zülcelalinin kemâl-i azâmetini ifade eden “Biz” sözüyle anlatmaktadır. Ayrıca, bu hitapta, insanın hilkatinde de bir vasıta ve vesileden bahsedilebileceği ima edilmektedir. İzzet ve azamet sahibi Mevlâ-yı Müteâl, insanın yaratılışında da anne-babayı vasıta kılmış, onları dest-i kudretine perdedar yapmıştır.

Son bir husus da şudur ki, Cenâb-ı Hak bütün azamet ve izzetiyle beraber “biz” ifadesini kullanarak bize bir de edep öğretmektedir. Hiç ihtiyacı yokken, vesile ve sebeplere de söz hakkı verdiğini beyan buyurmakta, “ben, ben” deyip duran egoist nefislere benliği bırakıp “biz” demenin gereğini talim etmektedir. “Yaptım”, “ettim”, “çattım”, “kurdum”… demek suretiyle sürekli kendisini nazara veren kimselere, şahs-ı manevînin bir ferdi olma ve kolektif şuurla hareket etme ufkunu göstermektedir. Malum olduğu üzere, Hâlık-ı Kerim, Hazreti Adem’in (aleyhisselam) yaratılması hususunda meleklerle adeta istişare etmiştir; oysa meşveret etmek, aklı ve ilmi sınırlı olanlara mahsustur. Bu meseleyi değerlendiren Hazreti Üstad, “Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle istişare etmesi, insanlara istişare yapmaları hususunda bir ders vermek içindir; yoksa, Allah müşavereden münezzehtir” buyurmaktadır. İşte, Allah Teâlâ’nın meleklerle istişare etmesinde istişareyi talim buyurması söz konusu olduğu gibi, bazı ayetlerde “biz” demesinde de kullarına kendini nefyetme ve tevazuyu esas edinme dersi verdiği düşünülebilir.

Her meselenin en doğrusunu ve hakikatini Allah bilir…

M. Fethullah Gülen

Kur’ân’daki “Âmennâ değil, eslemnâ deyin” ifadesi bizim için de geçerli mi?

Hucurat Sûresi 14. âyette, bedevî Araplara hitaben Allah Resûlü’nün (sallallahü aleyhi vesellem) bir beyanı nazara verilir. “İnsanlığın İftihar Tablosu”, “İman ettik” diyen bedevîlere âyetin diliyle der ki; “Siz iman etmediniz, lâkin siz ‘İslâm olduk, inkiyad ettik.’ deyin.” Bu âyetin hemen her âyet gibi bize de bakan yönleri vardır. Ama ona geçmeden önce bedevîlere yani çöllerde yaşayan insanlara bu hitabın neden yapıldığını bir iki cümle ile izah edelim: Kanaatime göre bu âyetin nazil olduğu ve Efendimiz ile mezkur muhaverenin geçtiği dönemde bedevîler daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman dilimi öncesi Müslüman olmuş ve iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamışlardı. Bundan daha önemlisi onlar iman etmişlerdi fakat onu çeşitli nedenlerle içlerine sindirememişlerdi. İşte bu seviyede imana sahip olan kişilerin iman ettik sözlerini Allah Resûlü (sallallahü aleyhi vesellem) tashih etme lüzumunu duyuyor; duyuyor çünkü söz kalbe tercüman olmuyor. Bu seviyedeki bir insanın “Âmennâ.” demesi yalan söylemeye eşittir Kur’ân’a ve Allah Resûlü’ne göre. Onun için tashih ediyor, “ ‘Âmennâ.’ değil ‘Eslemnâ.’ deyin” diyor. Yani “İslâm olduk, inkiyad ettik.” Çünkü gerçek iman kalbte hissedilen, sahibini iz’ana ulaştıran imandır. O, insanın aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir hakikate inanması, kabullenmesidir. Hatta daha da ileri giderek onu tabiatının bir yanı, bir buudu haline getirmesi, sürekli sâlihatla beslemesi demektir. Farklı bir zaviyeden iman, İslâm ve ihsan birbirini tamamlayan üç unsurdur. Gerçi usûlde öyle bir yaklaşım yok; ama iman bir mü’min için zaruriyattan (mutlaka olması gereken, olmazsa olmaz şartlardan) ise şayet, amel-i sâlih hâciyat (zaruriyata göre daha geri plânda kalan ama olmasına ihtiyaç duyulan şartlar), ihsan da tekmiliyattandır (zaruriyat ve haciyattan sonra gelen tamamlayıcı, kemale erdirici hususlar). Onun için bence üçünün iman mefhumu çerçevesinde ele alınması gerekir.

Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı on beş asır öncesinin bedevîleri gibi ulu orta “Âmennâ. (İman ettik.)” diyoruz. Hâlbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin “Âmennâ” dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az çok belliydi.

Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle yapıyor. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz şeylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var; ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Hâlbuki iman, İslâm ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lâzım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu âyet hepimize hitap ediyor; “ ‘İman ettik’ demeyin, ‘İslâm olduk. deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış; iradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i sâlihîn bu türlü bir imanın makbul olup olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönü ise şudur: Bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olur. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?” buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, cennete gidiyorsun” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bu iki misal, bize insanların imanını bilip bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslâm dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz ‘Âmennâ.’ demeyin, ‘Eslemnâ.’ deyin” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği halde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen âmennâ ufkuna ulaşamamışsın, tevhide ayağını basamamışsın, beyhude ‘Âmennâ’ deme, senin demen gerekli olan şey ‘Eslemnâ’dır” demek mahzursuz sayılabilir. Tabi bu herkes için geçerli değildir.

Bununla beraber şu mülâhazanın daha doğru olduğuna inanıyorum; “Başkaları beni alâkadar etmez. Ben kendime bakmalıyım. İhtimal ben de Kur’ân’ın ezelî ve ebedî hitabında yer alan ‘Eslemnâ’ deyip de ‘Âmennâ’ diyemeyecek insanlar içindeyim. Çünkü ben Allah’ın mü’mini, peygamberin mü’mini olmaktan daha ziyade annemin-babamın ve çevremin mü’miniyim. Babam bana imanı, ameli telkin ediyordu. Yeri geldiğinde zorluyordu. Annem beni zorla namaza kaldırıyordu. Ben iman konusunda kendi tercihlerimin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadım. Bu sebeple amellerimin bir yanında yalanın bulunduğu, bulunabileceği endişesini taşıyorum.”

Benimle bu mülâhazayı paylaşan dostlarım kendileri hakkında aynen benim gibi düşünebilirler. Fakat başkaları adına böyle diyemezler, dememeliler.

M. Fethullah Gülen

Kur’an okumaya başlamadan önce “Esteîzü billahi mine’ş-şeytanirracîm” demek doğru mudur?

Kur’ân okurken, hutbe verirken “Estaîzü” denilmesi yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Kur’ân okurken Allah’a sığınma dileyin, ona iltica talebinde bulunun” (Nahl, 16/98) buyruluyor. Öyleyse, biz okurken, “Sığınma talebinde bulunuyoruz” değil; “Sığınırız” demeliyiz. (Estaîzü, “Sığınma diliyorum”; eûzü, “Sığınıyorum” mânâsına gelir.) Yani, her halükarda “Eûzü billahi” demek lâzımdır.

Her zaman “Eûzü besmele” söylemeyi âdet haline getirmeliyiz. Âyet okurken besmele yetmez; “Eûzu”yu da demeliyiz.

M. Fethullah Gülen

Peygamber Efendimize tebliğ emri verilen âyet-i kerimede Allah’ın korumasından da bahsediliyor. Bu âyeti nasıl anlamalıyız?

Sorunuzdaki esas noktayı hıfz-ı ilâhî, Allah’ın koruması teşkil ediyor. Âyetin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez.” (Mâide, 5/67)

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddî bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik pâyesine yükseltilmiş ve o pâyeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Bu açıdan, bir peygamber “Ben başka işler de yapayım, bu arada risalet vazifesini de yerine getireyim.” demez/diyemez. Cenâb-ı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlâs, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Belki başlangıçta az da olsa, kuşku, endişe, korku ve telaş hissi duymuşlardır. Fakat işin içine girince artık görmüşlerdir ki, -tabiri caizse- bu işten kurtulma, bir kenara çekilme imkânı yoktur. Onlar için mecburî istikamet, risalet yolunda yürümektir.

İşte âyet-i kerimede “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun.” Yani, “Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alâkalı hususların gereğini tam edâ etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun.” deniliyor. Âyeti böyle anlamazsak, hâşâ Kur’ân’ın kelimelerinde haşiv (lüzumsuz ve fazlalık söz) var zannederiz. Her ne kadar meâl verirken meseleyi belli kısaltma ve tasarruflarla ifade ediyorsak da âyetten asıl anlaşılması gereken “Eğer tebliğ vazifesinde bulunmazsan, tebliğini yapmamış olursun.” demek değildir; “Tebliğ vazifesinin bütün gereklerini yerine getirmezsen, konumunun hakkını, peygamberlikle donanmış olmanın hakkını vermemiş olursun.” demektir. Yani, “Sen bazı endişelerden tam tecerrüd etme ve bazı şeylere de im’an-ı nazarda bulunma konumundasın. Öyleyse, “Rabb’inin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8). Bu, “Seçimini her şeyi terk etmeye ve sadece Allah’a yönelmeye bağla” demektir.

Bütün peygamberler gibi Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) da konumunun farkındadır. Farkındadır; ama vazife mahalli olan dünya pek müthiştir. İçinde yaşadığı toplumda ahlâk öyle bozulmuş, çirkin huylar öyle yerleşmiş, kötü tavır ve davranışlar öyle tabiat ve âdet haline gelmiştir ki, Üstad’ın tabiriyle, bu menfîlikler o toplum fertlerinin kan ve damarlarına işlemiştir. Hz. Bediüzzaman, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) büyüklüğünü meydan okurcasına nazara verdiği bir yerde şöyle der, “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak; bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”

İşte o devrin alışkanlıkları sigara tiryakiliği gibi de değildi. O insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyorlar; ellerini ayaklarını bağlıyorlar; o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye… O devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et.” diyordu. “Bu senin konumunun gereği… Her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, seni o yüce konumdan mahrum ederiz.” mesajı veriyordu.

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşman olmuştu. Mesela, Resûl-i Ekrem küçük yaşlarında Ebû Leheb’in evine gitmiş, hem Ebû Leheb hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimizi kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Fakat peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebû Leheb ve eşi “eleddi hisam (en azgın düşmanlar)”dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi, kabile ve ülke planında da Efendimizin etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine’nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı onun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları onu öldürmek için biliyorlar, akla hayale gelmeyecek komplo ve suikastlar hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. “O, teminata ihtiyaç duyuyordu.” demedim, bunu özellikle ve kasden söylemedim. “Böyle bir teminat zaruretti.” de demedim. Çünkü Efendimizin mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah’ın izin ve inayetiyle, Allah’a (celle celâluhû) tevekkül ve teslimiyetiyle o bütün menfîlikleri aşabilirdi. Fakat Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) bir iltifat ve tesliye olarak “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) buyurulmuştu.

M. Fethullah Gülen

Kur’an ile Tefe’ül Yapılabilir mi?

Hem tefe’ül hem de teşe’üm, gayba müteallik bir mesele olduğundan, bunlar sübjektif yorumlardır. Eşyanın hakikatine belli ölçüde vakıf bulunan, te’vil-i ehâdisten anlayan ve kainat kitabını iyi okuyan insanlar, hadiselerden bazı manalar çıkarabilir ve onları şahsî hayatları adına uygulayabilirler. Fakat, bu türlü değerlendirmelerini, herkese tamim edecek şekilde objektif fetvalara menat yapamaz ve tefe’üllerine bir kısım hükümler bina edemezler. Evet, herkes için geçerli hükümlerin istinbatı hususunda Din’in temel esasları ile aslî ve fer’î deliller bellidir; bunların haricinde ne rüya, ne keşif, ne keramet ve ne de te’vil-i ehâdis objektif hükümlere mesned olabilir.

Bu itibarla, nesneleri ve hâdiseleri uğursuz sayıp onları kat’î belaların habercileri gibi görmek çirkin ve din dışı olduğu gibi, onlara güzel manalar yükleyip geleceğe dair söz söylemek ve bu türlü tefe’ülleri objektif hükümlermiş gibi sunmak da bir yönüyle kehanettir ve dinin ruhuna terstir. Dolayısıyla, hem bütün mü’minlerin teşe’ümden mutlaka uzak kalmaları gerekir; hem de te’vil-i ehadisten anlamayan kimselerin, tefe’ül kasdıyla da olsa, hadiseleri bazı manalara yormaları ve bu yorumlarını umuma mal etmeleri asla doğru değildir.

Bu cümleden olarak; Hak dostları, avamın Kur’an ile tefe’ülde bulunmalarına da sıcak bakmamışlardır. Mushaf’ı rastgele açarak, ilk tevafuk eden yeri okuyup oradan bir ders çıkarma şeklindeki tefe’ülün, işin ehli olmayanları yanlış değerlendirmelere ve ümitsizliğe atabileceğinden korkmuşlardır.

Nitekim, Nur Müellifi, ehl-i hakikatın, Kur’an ile tefe’üle taraftar olmadıklarını; çünkü, Kur’ân-ı Hakîm’in, ehl-i küfre kesretle ve şiddetli bir tarzda vurduğunu, Mushaf ile tefe’ül eden insanın inkarcılara karşı söylenen sözleri kendi üzerine alıp kalb dağınıklığına ve ye’se düşebileceğini vurgulamıştır. Gerçi, Şah Veliyyullah Dihlevî hazretleri, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh etmek suretiyle ve belli bir usulle yapılan tefe’ülün bazı kapılar aralayacağını anlatmış, sonra da o usule dair bir kısım kaideler sıralamıştır; fakat, bunu herkese talim etmek ve yaymak doğru değildir. Şayet, insan o işin esaslarını bilemezse, açtığı sayfada münkirler ve münafıklar hakkında nazil olan ayetleri görünce kuvve-i maneviyesi kırılabilir, reca duygusu sarsılabilir ve ruhuna bir panik havası hakim olabilir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an okunduktan sonra “sadakallâhulazim” demenin hükmü nedir?

Sadakallahulazim demek “Yüce Allah doğru söyledi” demektir. Bazı âlimler Efendimiz (s.a.s) ve sahabe zamanında Kur’an okunduktan sonra bu kelamın söylenmediğini, yani bidat olduğunu söylemişlerdir. Fakat Efendimiz’den sonra ortaya çıkan her yeni şey zemmedilen bidatlardan değildir. Ulemanın bidat-ı hasene dedikleri bazı ameller vardır ki, “sadakallahulazim” demeyi de bunlardan sayabiliriz. Nitekim büyük müfessir Kurtubi tefsirinin başında, Tirmizi’nin Kur’an okumanın edeplerini sayarken, kişinin kıraati bitirdiğinde sadakallahulazim demesini de bu edeplerden biri olarak zikrettiğini söylemiştir. Günümüzde de yaygın olarak bunun yerine getirildiğini görüyoruz.

Netice olarak –Allahüâlem-  sadakallahulazim  demek, sakıncalı olmadığı gibi, âlimler bunu söylemeyi Kur’an okumanın edeplerinden biri olarak görmüşlerdir.

Kur’an’da Cinlerden bahsediliyor mu?

Kur’an-ı Kerim’de Allah ‘Cinni, mâric ve nâr (ateş)’dan yarattık’ (Rahman, 55/15) diyor. Bu ifade foton ve partikülleri aklımıza getiriyor. Ama cinler ne foton ne de partikül; mâric ve nârdan yaratılmış, insan gibi mükellef, nimlatif (yarı nûrânî) varlıklardır… Bu türlü varlıkların olmaması için hiçbir sebep yok. Olmamasını iddia etmek, bir bakıma mükabere ve mantıksızca bir iddiadır.

Esasen, bu mevzuda asıl söz Kur’an’ a aittir ve Kur’an-ı Kerim’in dediklerinin bilinmesinde yarar var. Kur’an-ı Kerim, insanı ele aldığı hemen her yerde, arkadan, bir ümmet, bir millet olarak cin taifesinin yaratılışını da anlatmaktadır. Mesela, insanın ‘fahhar’ gibi ‘salsal’ dan yaratıldığını anlattıktan sonra, cin taifesinin üzerinde durur ve ‘Cinni biz mâric ve nâr (ateş)dan yarattık’ (Rahman, 55/15) ferman eder. Bir çeşit ateşten yaratılmış ama; bu ateş, ne bir şua, ne parıldayıp yanan bir ateş, ne de sadece kömür gibi siyah bir duman. Demek cinler, maddenin esaslarından olup etrafa şerâreler saçan bir ateşten yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim, cinlerin mahiyeti mevzuunda sadece bu kadar malumat verir.

Nebiler dahil, ehl-i keşif ve Sahebe-i Kiram arasında cinlerle görüşenler ise, büyük ölçüde onların temessülleriyle görüşüyor ve münasebet kuruyorlardı. Çünkü cinler, latif bir madde ile zişuur bir ruha sahip bulunup, bu iki hususun bir araya gelmesiyle hasıl olan ayrı bir buudu ihraz edip ve buudlarının hususiyetine göre temessülen ortaya çıkarlar. Bu arada aynaların kabiliyetlerinin, değişik temessüllere, şart-ı âdi olması keyfiyeti de kulakardı edilmemelidir.

Öte yandan cinler, madde alemine ait ‘nâr ve mâric’ten bir takım varlıklar olmakla beraber, tıpkı bizim gibi, maddeye kumanda eden bir ruha sahiptirler ve zîşuurdurlar. Zîşuur olmaları yönüyle câmid ve diğer canlılardan ayrılıp, tıpkı bizim gibi şuurlular, idraklılar, mükellefler sırasına girerler.

Cinler de bizim gibi Allah’a inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermekle mükelleftir. Yalnız, mâric ve nârdan yaratılan cinler, birçok hususlarda bizim gibi olmanın yanında, temessül de ederler.

Cinler, rüyalarda bir kısım insanların hususî âlemlerine girdikleri gibi, rüya dışında da temessül eder ve insanların yaşadığı alemi onlarla paylaşabilirler. Sen, babanı, amcanı, dedeni, nineni rüyanda gördüğün, onların temessülatına şahit olduğun ve berzah aleminde bir kısım tabloları müşahede ettiğin gibi, cin alemi de, daima temessül edip yeryüzünde insanlara görünebilirler. Fakat bu onların asıl hüviyetleri değildir; göründükleri insanların mir’ât-ı ruhlarına (ruh aynalarına) aksediş şekilleridir. Yani alıcının kabiliyet ve istidadına göre bir aksedişdir. Onun için cinleri, Hz. Ömer (ra) başka, Ebu Hüreyre (ra) başka, Ebu Zerr (ra) de başka şekilde müşahede etmişlerdir. Mesela, İbn-i Mesud, Rasulullah’ın (sav) yanında bir gölge şeklinde müşahede eder. Hz. Ömer, zaif, nahif bir insan şeklinde, Ebu Zerr ise daha başka surette… Bütün bu müşahedeler göstermektedir ki, cinlerin temessül keyfiyetleri başka başkadır… (1)

Diğer taraftan cinler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşar, yaşlanır ve ölür. Yer, içer, evlenirler ve çoğalırlar. Erkeklik ve dişilik onlar için de sözkonusudur.

Efendimiz bir dualarında Cenab-ı Hakk’a yalvarmış ve bu yakarışlarını şöyle dile getirmişlerdi:

‘Allah’ım, Senin izzetine sığınıyorum. Senden başka ilah yoktur. Sen beni doğru yolundan saptırma. Sen öyle bir ‘Hayy’sın ki asla ölmezsin. Halbuki insanlar da cinler de ölürler.’ (2) Allah Rasulü’nün bu ifadeleri de gösteriyor ki, cinler de insanlar gibi ölümlüdürler. Bunu teyid eden ayet-i kerimeler de vardır. Mesela bir ayette şöyle denilmektedir:

‘Allah (cc) buyurdu: Sizden önce geçen cin ve insan toplulukları ile beraber ateşin içine girin.’ (A’raf, 7/38)

Aynı hakikatı ifade eden bir başka ayette ise şöyle denmektedir. ‘Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde (uygulanan) o söz, kendilerine de geçerli oldu. (Bunlar da azabı hak ettiler.) Çünkü hep hüsranda idiler.’ (Fussilet, 41/25)

Bu ve benzeri ayetler bize cinlerin de aynen insanlar gibi bu dünyada bir müddet yaşadıktan sonra vefat edip, ahirete gideceklerini veya gittiklerini anlatıyor. Ayrıca ayetlerde onların erkeklik ve dişiliklerinden de bahsediliyor. Zira cinlerde de neslin devamı tenasül ve evlenmekle gerçekleşmekte.

Kur’an’ın bu tür ayetlerini daima birer hakikat olarak ele alıp öyle değerlendirmek iktiza eder ve inanırken de cinlerin hakikatine bu şekilde inanmak gerekir. Evet şimdi onlara vehim ve hayal diyenlere soralım: Doğup-büyüyen, yaşayıp-vefat eden, erkeklik ve dişilik taşıyan nasıl vehim ve hayal olabilir? Veya sorumuzu şu şekilde ifade edelim: Bu gibi hassalar vehim ve hayalde nasıl tasavvur edilebilir?

M. Fethullah Gülen


[1] Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 3/1593

[2] Buhari, Tevhid 7; Müslim, Zikr 68; Müsned, 1/302

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz