Kuran-ı Kerim okurken ezan başlarsa ne yapılmalıdır?

Açıklama: Kuran-ı Kerim okurken ezan okunmaya başlandığında yalnız iken durmalı diye biliyoruz. Mescitte okurken hüküm nedir?

Kuran okuyan kimse ezan okunduğunda susup ezana icabet etmelidir. Mescitteyken ise faziletli olan yine ezana icabet etmektir. Fakat, mescitte bulunmak ezana fiili bir icabet sayıldığından tilavetine devam edebilir. Evinde olduğu zaman ise mahallesinin mescidindeki ezana icabet eder. Cenaze namazı olsa dahi namaz kılan, derste, yemekte veya kaza-i hacette olan ezana icabet etmez. (Mehmed Zihni Efendi, Ni’metü’l-İslam, s. 230)

Yukarıda da görüldüğü üzere mescitte bulunan kişi için faziletli olan, ezana icabet etmesidir. İcabet etmezse de mesuliyet yoktur.

Hatim duası bidat mıdır? Bu dua ne zamandan beri yapılmaktadır?

Kur’ân-ı Kerîm’i başından sonuna kadar okuyup, bitirdikten, yani hatmettikten sonra yapılan duaya “hatim duası” adı verilir. Peygamberimizden, Kur’ân’ı hatmetmeye teşvik; eden pek çok hadis nakledildiğini görmekteyiz. Konuyla ilgili hadislerden birinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem); “Kim Kur’ân’ı hatmederse, onun kabul olunmuş bir duası vardır” (Suyûtî Camiu’s-Sağîr, 2/175) buyurarak, gerek ezberden, gerekse yüzünden Kur’ân’ı hatmeden kişinin, duasının Allah katında makbul olduğunu ve bir diğer hadislerinde de Allah’ın bu kimselere “cennette bir ağaç ihsan edeceğini” haber vermişlerdir (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 1/96).

Hz. Peygamber’in Kur’an’ı hatmettikten sonra dua yaptığına dair İbn Kesîr’den gelen bir rivayet de bulunmaktadır. İbnü’l-Cezerî, Câbir b. Abdullah’dan rivayet edilen; “Kur’an sahibinin kabul olunmuş bir duası vardır. Allah isterse onu sahibine hemen dünyada verir dilerse onu âhirete bırakır” hadisine işaret ederek, “Kur’an’ı hatmedenin bu hadisin zâhirî manasına göre, dua etmesi müstehaptır” demektedir (İbnü’l-Cezerî, Takrîbu’n-Neşr, 194).

Kurtubî, bu konunun önemini belirtmek üzere tefsirinde şu rivayetlere yer vermektedir: Hakem b. Uteybe bir kısım insanların Kur’ân okuyup hatim indirecekleri sırada kendilerine haber verdiklerini; “Biz Kur’ân’ı hatmedeceğiz, sizin de hatim duasında bulunmanızı arzu ediyoruz, çünkü Kur’ân-ı Kerîm hatmedileceği zaman rahmet iner, yahut ilâhî rahmet hatim esnasında hazır bulunur” dediklerini anlatmaktadır (Kurtubî, Tefsir, 1/31). Mücâhid de, sahabenin hatim duasına iştirak etmeye özel bir önem verdiğini belirtmek üzere “Ashâb-ı Kiram, ilâhî rahmet iner diye hatim esnasında hazır bulunurlardı” demektedir (Suyûtî, ltkân, 1/311). Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen bir hadise göre Efendimiz (aleyhi ekmelüt tehâyâ), hatim yapacağı zaman ehl-i beytini toplar ve hatim duası yapardı (el Fûrî, Kenzü’l-Ummâl, 1/ 392). İbn Mes’ud’un rivayetine göre de, Peygamber Efendimiz ehl-i beytini toplar, dua eder, onlar da “âmîn” derlerdi (Sehavi, Cemalü’l Kurrâ, vd. 34).

Sahabe her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendiler Efendisini (aleyhissalâtü vesselam) kendisine örnek almıştır. Enes b. Mâlik, Kur’an’ı hatmedeceği zaman, ailesini, çocuklarını ve komşularını toplar ve hatmin sevabını umarak onlarla birlikte dua ederlerdi (Kurtubî, Tefsir, 1/30). Bu ve benzeri örneklerden hareketle, âlimler, hatim esnasında âile ve dostları toplayarak birlikte dua etmenin müstehap olduğunu ifade etmişlerdir (Kurtubî, Tefsîr, 1/30; Suyûtî, İtkan, 1/311).

Hatim duasına geçmeden önce Nâs ve Fâtiha sureleri ile Bakara suresinin başından beş âyet okumak sünnettir. Bu konuda Übey b. Ka’b: “Rasûlullah, Nas suresini okuduğu zaman, Fatiha suresine başlar, sonra Bakara suresinin başından “ve ülâike hümü’l-müflihûn”a kadar okur, hatim duasını yapar, daha sonra da kalkardı” (Suyûtî, İtkân, 1/313) demektedir. Rasûlullah’ın, Kur’ân-ı Kerîm’i terkedilmiş bir vaziyette bırakmamak için böyle yaptığı rivayet edilmektedir (Kurtubî, Tefsir, 1/30). (Erdoğan PAZARBAŞI, Şamil İslam Ansiklopedisi’nden bazı tasarruflarla)

Evet, hatim duası yapılmalı, bu vesileyle aile efradı ve çevremiz Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya teşvik edilmeli, evimizde ve çevremizde manevi bir atmosfer oluşturmalı, dua etme kültürünün artmasına katkıda bulunmalı, yine bu vesileyle etrafımıza bir şeyler anlatmalı ve dini anlaşılmasına yardımcı olunmalıdır.

Kerahet vaktinde Kur’an okumanın hükmü nedir?

İnsan mekruh olmayan bir vakitte Kur’an okumaya başlasa, sonra bir mekruh vakte girse bu okumanın bir mahzuru yoktur. Amma Kur’ân-ı Kerim’i ilk eline aldığı zaman tam zeval vakti veya güneş battığı an veya güneş doğduğu an ise, yani bir ibadetin devamı neticesinde değil de doğrudan doğruya bir iş yapmıyorken veya dünya işleri ile meşgulken Kur’ân okuyayım, ibadet yapayım diye kerahet vakitlerinde Kur’an okuması mekruhtur.

Ölenin ardından yasin suresi okunabilir mi?

Açıklama: Bazıları Yasin suresinin manasında ölüyü ilgilendiren bir şey olmadığını dolayısıyla ölülere Yasin Suresinin okunmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna nasıl cevap verilir?

Bir surenin ya da bir duanın ölüye okunması için o sure ve duada ölüyü ilgilendiren bir kısmın olması gerekir diye bir şart yoktur. Peygamber Efendimiz okuyun demişse okunur ve ölünün rahatlayacağı ümid edilir.

Önemli olan Kur’ân’ı insan ölmeden önce okumaktır. Ölüm hastalığına tutulmuş bir insanın başında Yasin Suresini okumak sünnettir. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Onu (Yasin suresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan bir hastanın) başında okuyun.” (İbn-i Mace, Cenaiz 4; Müsned, 7/26-27) “Herhangi bir ölünün başucunda Yasin suresi okunursa, mutlaka Allah ona kolaylık verir.” (Suyuti, Camiu’s Sagir, 7/38, Kenzu’l Ummal, 15/42186)

Buradaki ölüden maksat ölmek üzere olan insandır. Ancak, bunu ölmüş insan olarak anlayan âlimlerimiz de olmuştur. Bundan dolayı, ölen insanın ardından da Yasin Suresi veya Kur’an’ın hepsi okunabilir, dua edilip sadakalar verilebilir. Hatim okuyup sevabını bağışlamada hiç mahzur yoktur. Ancak, kabrin başında hatimler dağıtıp okumaya ve 7. 40. 52. günlerde dua edip hatim indirmeye dair hadislerde hiçbir bilgi yoktur. Bunlar sonradan çıkmış adetlerdir. Peygamberimiz, hem cenazelerde hem de kabir ziyaretlerinde hep dua etmiştir. Bununla beraber bulunduğunuz yerlerde 7. 42. günlerde Kur’an okuyup meclis düzenlemek bir adet haline gelmişse, bunlara tamamen karşı çıkmamak, tebliğ ve irşad adına bunları kullanmak güzel olur. Karşı çıkarsanız toplumla çatışırsınız. Bununla beraber bu günlerde yapılan bazı aşırı hareketlere mani olmak, israfların ve aşırı harcamaların doğru olmadığını belirtmek gerekir.

Mazeret olmadığı halde yatarak Kur’an-ı Kerim dinlemenin hükmü nedir?

Allahu Teâlâ bir ayeti kerimesinde şöyle buruyor: “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: «Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!»” (Âl-i İmran Suresi, 3/191)  Bu ayette ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken, yani sürekli Allah’ı anmak tavsiye edilmektedir. Kur’an da Allah’ın zikri olduğuna göre, yatarken O’nu okumak ve dinlemekte sakınca yoktur. Fakat bu hareketiyle kişinin Yüce Kelam’a karşı herhangi bir saygısızlık kastı olmamalıdır. Bununla beraber, hem okurken hem de dinlerken Kur’an’a karşı olması gereken hassasiyeti göstermeye çalışmalı ve mesela kıbleye doğru oturarak derin bir saygıyla okumaya gayret etmeliyiz. Böylece ona olan hürmetimizi daha ince bir şekilde ortaya koymuş oluruz. Fakat bu hususta başkalarını ikaz ederken, tatlı dil kullanılmalı, işin olabilir kısmıyla hassas kısmını izah etmeli ve tercihi kendisine bırakmalıyız.

Kur’an’ı Kerimi cüzlerle farklı kişilere dağıtılarak hatim okunmasının kaynağı nedir?

Lügatte, mühürlemek, sona erdirmek ve bitirmek manalarına gelen hatim, ıstılahta Kur’ân-ı Kerim’i başından sonuna kadar okuyup bitirmeye denmektedir. Bir kimsenin Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmesi demek, Kur’ân’daki 114 surenin tamamını okuyup bitirmesi demektir. Hatim, Kur’ân’ı yüzünden okumak suretiyle yapılabileceği gibi, ezberden okumakla da yapılabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın fazîletine dair Peygamber Efendimiz’den pek çok hadis nakledilmiştir: “Ümmetimin ibadetinin en faziletlisi, Kur’ân okumaktır” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 1/51), “Evlerinizi namaz kılmakla ve Kur’an okumakla nurlandırınız” (Suyûtî, Camiu’s-Sağîr, 2/188).

Bunlardan başka olarak, Kur’ân okunan yere melekler, rahmet ve huzurun indiği, Kur’ân okuyanın misk kabına benzediği, Kur’ân okumanın gıpta edilecek bir durum olduğu, Kur’ân’ı ezberleyenlerin toplumun en şereflileri olduğu söz konusu hadislerde anlatılan hususlardır. Bu nedenle sahabe Kur’ân okumaya büyük önem vermişler ve sabah evden çıkmadan önce bir miktar Kur’ân okumaya büyük önem vermişler ve sabah evden çıkmadan önce bir miktar Kur’ân okumayı alışkanlık haline getirmişlerdi.

Hatmin faziletleri hakkında da Peygamber Efendimiz’den birtakım hadisler nakledilmiştir. Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste, bir adamın kalkıp, ey Allah’ın Rasûlü, hangi amel daha faziletlidir veya hangi amel Allah’a daha sevimlidir, diye sorduğu, Efendimiz’in de: “Konup göçendir ki, Kur’ân sâhibi (hâfız) Kur’an’a evvelinden başlar, sonuna kadar okur, sonundan başlar, evveline döner ve hatmeder. Böylece o, her zaman konup göçer” buyurduğu anlatılmaktadır (Hâkim, Müstedrek, 1/562). Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen bir hadiste de Hz. Peygamber: “Amellerin en hayırlısı, Kur’an okumaya başlamak ve hatmetmektir” buyurmuşlardır (Kurtubî, Tezkâr, 127). Onun için Müslümanlar, sahabe döneminden bu yana hatim indirmeyi, yani Kur’ân’ı baştan sona kadar okumayı bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Nitekim “arza” olayı da bu geleneğin dînî dayanağını oluşturmaktadır.

Burada önemli olan diğer bir nokta da, Kur’ân-ı Kerîm’in yüce manalarını ve ondaki hikmetleri düşünerek okumaya çalışmaktır. Kur’ân okuyan kişinin dili lafızlarla meşgul olurken, kalbi de o lafızların manalarını düşünmekle meşgul olmalıdır. İbni Abbâs şu sözleriyle bu konunun önemini dile getirmiştir: “Âğır ağır, manasını düşünerek bir sure okumayı, Kur’ân’ın tamamını okumaktan daha çok severim” (Ebû Şâme, el-Mürşidü’l-Veciz,197).

Kur’ân okuyan kişi, rahmetle ilgili bir ayet okuduğunda gönlü mesrur olur ve Allah’ın kendisine de o rahmeti vermesi için dua eder. Bir azab âyeti okuduğunda da durur, o âyetin mânâsı üzerinde düşünür, o âyet kafirlerle ilgili ise, kendisinin iman üzere olduğunu itiraf eder ve “Allah’a inandık, sadece O’na” der, sonra da kendisini Cehennem azabından koruması için Allah’a dua eder (Zerkeşî, el-Burhân, 1/450). Kur’ân tilaveti böylece canlılık kazanır, okuyucu dâima Kur’ân’ın kendisine hitap ettiğinin bilincinde olur. (Erdoğan Pazarbaşı)

Hatmin değişik kişilere dağıtılarak okunmasının kaynağını bilemiyoruz. Ama bilmek de zaruri değildir. Çünkü Kur’ân’ın farklı kişiler tarafından hatmedilmesinin dinen bir sakıncası yoktur.

Ölmüşlerimizin ruhuna bağışlamak üzere Kur’an okumak doğru mudur?

Açıklama: Ölmüşlerimizin ruhuna bağışlamak üzere Kur’an okumak doğru mudur? Okuduğumuz Kur’an, onlara fayda verir mi?

Ölülerin arkasından Kur’ân okumak bizim güzel bir âdetimiz olagelmiştir. Bazı hadislerde, mevtanın üzerine Sure-i Yasin’in okunmasına dair Efendimiz’den rivayetler vardır. Fakat bu mesele Efendimiz (s.a.s.) tarafından çok ciddi olarak ele alınmadığı sahih hadis kitaplarında görülmektedir. Efendimiz (s.a.s.) vefat etmiş kimselere karşı vazife olarak daha ziyade, onları ziyaret eder, kabir ehline selam verir, haklarında mağfiret diler ve dua buyururlardı. Mesela “es-Selâmu aleyküm dâra kavmin mü’minîn. Ve innâ inşâallâhu biküm lâhikûn. Ğaferallahu lî ve leküm ecmaîn: Ey Müslüman kabir ahalisi Allah’ın selamı üzerinize olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Allah sizi de bizi de afv u mağfiret etsin” duasını, Efendimiz kabir ziyaretlerinde hep okurdu.

Allah’ın (c.c) müminin duasıyla bir mü’mine ihsanda bulunması mümkündür. Bunu destekleyen Allah Resulü’nün anlattığı bir olay vardır: Bir kişi, babası vefat ettikten sonra Kur’ân-ı Kerim öğrenir, mü’min olmakla beraber azap görmekte olan o baba orada durumu zor iken çocuk burada “Bismillahirrahmannirrahim” dediği andan itibaren onun azaptan uzak olduğu müşahede edilir. Kendisindeki değişiklik sorulduğunda da, “çocuğum Kur’an öğrendi “Bismillahirrahmannirrahim” dedi o sadaka-i cariye ile Allah beni burada elim azaptan halas eyledi.” diye cevap verir.

Cenazeler üzerine Yasin’in okunması, Fatiha’nın okunması ve haklarında hayır duası gibi rivayetlerin bütününü bir araya getirdiğimiz zaman görüyoruz ki, bizim okuduğumuz dualar, ettiğimiz istiğfarlar, haklarında rahmet dileklerimiz onlara kavuşuyor. Nitekim Efendimiz (s.a.s) bizzat mezarları ziyaret ettiğinde dua buyurmuşlar, selam vermişler, haklarında hayır dileğinde bulunmuşlardır.

Kur’ân okuyup ölüye bağışlamak ona fayda verdiği gibi asıl faydayı bize verir. Layık biriyse Allah onu istifade ettirir. Fakat burada Kur’ân okumaktan daha önemli bir vazife vardır. O da onlar için içten gele gele dua etmektir.

Yolda Ya da Vasıtada Kur’an Okunabilir mi?

Yolda Kur’ân okuyarak yürümekte mahzur yoktur. bilâkis kendini başka türlü duygu ve düşüncelerden koruyup gaflete dalmaktan muhafaza etmek için Kur’ân okumakta isabet vardır. Yeter ki, kimse rahatsız edilmesin, okunan yerler temiz olup, necaset gibi kirler bulunmasın. Vasıtada giderken de aynı hüküm câridir. Kur’ân okumak, eline tesbihini alıp zikir ve fikirle meşgul olmak, gözü ve gönlü kötü şeylerden korumak için hayırlı ve faydalı bir meşguliyettir. Ancak, ağızla Kur’ân okunurken kalb ve göz Kur’ân’ın câiz görmeyeceği şeylerle meşgul olmamalı, mümkün olduğu kadarıyla göz ve gönül de okunan Kur’ân’a müteveccih halde bulunmalıdır. Bu şekilde okuyuş iş ve tezgâh başında da câizdir. Kur’ân bizim son nefesimize kadar ayrılmak istemediğimiz kudsî rehberimizdir. Ondan hiçbir yerde uzak kalmak istemeyiz. Hatta yatarken bile onunla olmak isteriz. Bu yüzden yatağına uzanmış kimsenin ayaklarını çekip Kur’ân okumaya devam ederek uyuması mahzurlu değildir. Hamamda Kur’ân okumak mekruh görülmüştür. Zira yer temiz olmaz, etraf kirlerden âri bulunmaz. Demek ki, Kur’ân ancak temiz yerlerde okunur, kirli yerlerde okunursa hürmetsizlikte bulunulmuş olunur. Kur’ân’ı okumak için abdestli olmak şart değildir. Abdest Kur’ân’ı ele almak için farzdır. Abdestsiz Kur’ân’a el dokundurulmaz. Ezbere ise her zaman okunabilir. Ashab-ı kirâm toplantılarına Kur’ân’la başlar, bitiminde de Kur’ân’la son verirlerdi. Bu sırada hazır bulunanlar hürmetle dinler, huşu ile tefekkür ederlerdi. Dinlenmeyen yerlerde ise sesli okumak mekruh sayılmıştır. Zaten sesli okunan Kur’ân’ı hiç olmazsa bir kişinin dinlemesi farzdır. Diğerleri mes’uliyetten ancak böyle kurtulurlar.

Ahmet Şahin

Kur’an’ın Bir Ayetini Koro İle Okumak Caiz midir?

Resûlullah zamanında böyle bir okuyuş görülmemiştir. Resûlullah’dan sonraki ashab devrinde de böyle bir tatbike rastlanmamıştır. Görülen tatbikat bellidir. Bir kişi Kur’an okursa diğerleri dinler. Ancak, topluluğun içinden bir kişi dinlemekle diğerlerinden dinleme mükellefiyetini kaldırmış olacağından ya hürmeten dinlerler, yada sükûnetle kalkıp giderler, dinleme hürmetini bozan bir gürültüye sebebiyet vermezler. Kur’ân’ı dinleyenlerden birinin aşka gelmiş görünüp nârâ atması da bu bakımdan mekruhtur. Dinleme hürmetini bozuyor, sükûneti ihlâl ediyor, demektir. Dinlenen âyetlerin verdiği heyecan ve haşyet, çağırıp bağırmaya vesile olmamalıdır. Belki derinden düşünüp, sessizce tefekküre dalmasını temin etmelidir. Dinlemeyenlerin yanında sesli Kur’ân okumak uygun olmaz. Hürmetsizliğe mâruz kalmasına sebep olunur. Bu ise câiz değildir.

Öğrenmek için evde sesli Kur’ân okuyan çocuğun durumu bundan müstesnadır. Ev halkı iş yapıyor da olsa yine sesli okuyabilir. Öğrenmesine olan ihtiyaç bunu istisna kılmıştır.

Ahmet Şahin

Kur’an Okumada Asgarî Bir Ölçü Var mıdır?

Kur’ân bir nasihat, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki, Kur’ân’dan istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, insanın gözünü O’na dikmesi ve kulağını O’na vermesi gerekir. Nitekim, Kelâm-ı İlâhî’de şöyle denilmektedir. “Bu Kur’ân, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’ân’a dikip ona kulak verenler için bir öğüttür.”(Kaf, 50/37)

Selef-i sâlihîn, Kur’an okumanın minimumu üzerinde durmuş, her gün bir miktar okunmalı demişlerdir. Bu hususta söylenilenleri, “Kur’ân-ı Kerim en hızlı haftada bir, ortalama onbeş günde bir, en az ayda bir defa hatmedilmelidir; eğer ayda bir defa olsun hatmedilmiyorsa, Kur’ân metruk sayılır.”şeklinde özetleyebiliriz.

Şu kadar var ki, Kur’ân okunurken o, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmayız. Kur’ân-ı Kerîm, Efendimiz’in (sav) ifadesiyle en az ayda bir defa hatim edilmelidir. Fakat, hatim üç-beş güne sıkıştırılmamalıdır. Zira o zaman, düşünmeden okunmuş olur. Oysa, Kur’ân baştan sona mülâhaza edilmesi, bir bütün olarak ele alınması ve dikkatle okunması gereken bir kitaptır.

Muhammed İkbal der ki, “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’an okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip soruyor, “Oğlum, ne yapıyorsun?”diyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip “Kur’an okuyorum.”cevabını veriyordum. Tam iki sene belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Birgün adeti üzere tekrar sorunca, “Babacığım, biliyorsun ki Kur’an okuyorum ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Birşey mi demek istiyorsun?”dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammedim! Kur’an’ı sana sesleniyor gibi okur ve her ayetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Maalesef, bizim insanımızın okuyuşunda da mana ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’an düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lafız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’an okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’an okumak daha evlâdır. Fakat, esas olan onu hem okumak ve hem de anlamaya çalışmaktır. İmkanı varsa hafız olanlar, her gün sabah kalkınca bir cüz’ Kur’an okumalı ve o günkü namazlarını o cüz’le kılmalı. Böylece iki cüz okumuş olmalı. Çok meşguliyeti yoksa daha çok da okuyabilirler. Evet, insan her gün Kur’an’ı Kerim için belli bir süre ayırmalı, onu okumaya ve anlamaya gayret göstermeli.

Efendimiz, ümmetine âit negatif görüntülerden birini dile getirirken, “Onlar bir vadide, Kur’ân ayrı bir vadidedir.”buyurmuştur. Maalesef, en az beş asırdır Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içinde bulunuyorlar. Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden biri de Kur’an’ın bu gurbetine son vermektir.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân Okumada Asgarî Bir Ölçü Var mıdır?

Kur’an bir nasihat, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki, Kur’an’dan istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, insanın gözünü O’na dikmesi ve kulağını O’na vermesi gerekir. Nitekim, Kelâmı İlâhî’de şöyle denilmektedir. “Bu Kur’an, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’an’a dikip ona kulak verenler için bir öğüttür.” (Kaf, 50/37)

Selefi sâlihîn, Kur’an okumanın minimumu üzerinde durmuş, her gün bir miktar okunmalı demişlerdir. Bu hususta söylenilenleri, “Kur’anı Kerim en hızlı haftada bir, ortalama onbeş günde bir, en az ayda bir defa hatmedilmelidir; eğer ayda bir defa olsun hatmedilmiyorsa, Kur’an metruk sayılır.” şeklinde özetleyebiliriz.

Şu kadar var ki, Kur’an okunurken o, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmaz. Kur’anı Kerîm, Efendimiz’in (sav) ifadesiyle en az ayda bir defa hatim edilmelidir. Fakat, hatim üçbeş güne sıkıştırılmamalıdır. Zira o zaman, düşünmeden okunmuş olur. Oysa, Kur’an baştan sona mülâhaza edilmesi, bir bütün olarak ele alınması ve dikkatle okunması gereken bir kitaptır.

Muhammed İkbal der ki, “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’an okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip soruyor, “Oğlum, ne yapıyorsun?” diyor, ben de elimdeki Mushafı Şerif’i gösterip “Kur’an okuyorum.” cevabını veriyordum. Tam iki sene belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Birgün adeti üzere tekrar sorunca, “Babacığım, biliyorsun ki Kur’an okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Birşey mi demek istiyorsun?” dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet biliyorum ki elinde Kitap var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammedim! Kur’an’ı sana sesleniyor gibi okur ve her ayetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Maalesef, bizim insanımızın okuyuşunda da mânâ ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’an düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lafız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’an okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’an okumak daha evlâdır. Fakat, esas olan onu hem okumak ve hem de anlamaya çalışmaktır. İmkanı varsa hafız olanlar, her gün sabah kalkınca bir cüz’ Kur’an okumalı ve o günkü namazlarını o cüz’le kılmalı. Böylece iki cüz okumuş olurlar. Çok meşguliyeti yoksa daha çok da okuyabilirler. Evet, insan her gün Kur’anı Kerim için belli bir süre ayırmalı, onu okumaya ve anlamaya gayret göstermeli.

Efendimiz (sav), ümmetine âit negatif görüntülerden birini dile getirirken, “Onlar bir vadide, Kur’an ayrı bir vadidedir.” buyurmuştur. Maalesef, en az beş asırdır Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içinde bulunuyorlar. Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden biri de Kur’an’ın bu gurbetine son vermektir.

M. Fethullah Gülen

Kur’ân-ı Kerim’ okurken hangi duygular içerisinde olmalıyız?

Açıklama: Kur’an okurken, çoğu zaman doğrudan bize hitap ediliyormuş gibi hissediyoruz. Öyle ayetlerle karşılaşıyor ve günlük hayatın iyi ya da kötü hadiselerine değişik yönleriyle öyle temas edildiğini görüyoruz ki, Kur’an’ın bizi takip ettiği duygusuna kapılıyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Herkes, Kur’anı Kerim’in kendisini takip ettiğini müşahede edebilir mi?

Kur’anı Kerim ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, onun insanlara bakan menfezleri tevâfuklara her zaman açıktır. Fakat, her şeyden önce o Allah’ın kelamıdır. Cenâbı Hak, bir dönemde konuşmuş ve artık konuşmuyor değildir. O, zamanüstü konuştuğundan dolayı, O’nun kelamı da zamanı aşkındır ve Kur’an, kelamı nefsînin bizlerde kelamı lafzî şeklindeki nebeânından, feyezânından ibarettir. Biz, şartlarını yerine getirirsek, o feyezânı ve nebeânı her zaman ter ü taze duyabiliriz. İnsanların yazdığı yeni kitaplar çok geçmeden eskir, bazıları da ölür gider; falan tarihte falanın te’lif ettiği bir kitap olur; yani, mazi olur o. Kur’anı Kerim için ise, mazilik de yoktur, müstakbellik de. O, zamanüstüdür.

Risalelerde de anlatıldığı üzere, geçen seneki ve mesela dünkü Kadir Gecesi, çok yakın oldukları halde onlara ulaşamayız. Bir sene bekleyip, senenin günlerini dolaşırsak tekrar Kadir Gecesi’ni yakalarız. Fakat, zamanüstü olan bir insan, dünü, öbür günü, geçen seneki veya birkaç sene önceki Kadir gecelerini, gelecek bütün Kadir geceleriyle beraber görebilir. Onları aynı anda idrak edebilir. Çünkü o, meselelere ruhun ufkuyla bakar. Ruh ise, mekanla kayıtlanamaz, zamanla sınırlanamaz.

Bu durum, bir bakımdan herkes için mukadder değildir. Bazı tabiatlar, bir hikmete binâen Allah (cc) tarafından bu tür mazhariyetlere kapalı tutulmuştur. Bu kapalılıkları da, onlar için maslahattır, tehlikelerden korunmadır. Fakat mahiyeti insaniye, potansiyel olarak bu ölçüde bir inkişafa müsait yaratılmıştır; yani insan mahiyeti itibarıyla zamanüstü, mekanüstü olabilir, dünü yarınla beraber görebilir. Doğrudan doğruya huzuru risalet penâhiye ulaşabilir ve Efendimiz’i (sav) dinleyebilir. Hazreti Cibril’i Kur’an okurken duyuyor gibi olabilir; Zatı ulûhiyetin bîkem u keyf kendisine konuştuğunu duyabilir.

Buna binâen, ehlullahtan bazıları, Efendimiz’den (sav) ve sahabeden hadis aldıklarını söylüyorlar. Hatta “Ben tabiînim.” diyen insanların sayısı az değildir; çünkü, bahsettiğimiz bir keyfiyette sahabeyi görmüşlerdir. “Doğrudan doğruya Efendimiz’den emir aldım.” diyen insanların sayısı da az değildir. Fakat, bu şekilde zamanüstü yaşamak herkes için mukadder değildir demesem de ulaşılması çok zor bir zirvedir.

Bazı tabiatlar, istidradî arz ettiğim gibi, gurur ve çalıma açık oluyorlar. Öyleyse, onlar için maslahat, ihsânı ilahîyi ihsas etmemektir. Bundan dolayı, Cenâbı Allah da, bazılarına nimetlerini hissettirmez, fevkalade şeyleri onlara hiç duyurmaz ve hiç yaşatmaz. Bu kapalılık kulun hayrı ve iyiliği içindir. Çünkü, o tür mazhariyetlere erenlerin, onları gizli tutması, onlara bel bağlamaması, gurur ve kibire girmemesi, yakınlığına rağmen kendini uzak bilip daha yakınlara ulaşma yolları araması ve en yakın olduğu zaman bile sürekli bir kapının arkasından sesleniyor gibi davranması gerekir.

Benim düşünce ve isteğim de hep bu çizgide oldu. Yani, çok yakın olayım; fakat kendimi pek uzak bileyim. Matmahı nazar olayım; ama öyle olsam bile kendimi kapıda bir kıtmîr olarak dahi görmeyeyim. Rahman u Rahîm, beni öyle bir noktada tutsun ki, ben kendime hakikaten arpa kadar değer vermeyeyim. Şahsiyetimi ulûhiyet hakikati içinde eriteyim, yok edeyim.. fenâfillaha ve bekâbillahmeallaha ulaşayım.. ki, gerçek kıymet de oradadır; ne keşif, ne keramet, ne de harikulâde haller.. gerçek kıymet “Sadece Rabb’im, sadece Rabb’im.” mülahazasındadır.

Selefi salihînin kerametlere “erkeklerin hayız kanı” nazarıyla baktıklarını birkaç kez ifade etmiştim. Bu mülahaza, fevkalade hallere mazhariyetten daha önemli bir mülahazadır. Bu mülahazanın birinci basamağı, Cenâbı Hakk’ın ihsanını ihsas etmemesi, duyurmaması vardır ki, bu doğrudan doğruya merhameti ilahiyenin bir tecellîsidir. Kulun bu mevzuda kararlı olması ve bir tek O’nun rıza ve hoşnutluğunu talep etmesi de ikinci basamaktır. Öyle bir kulun nabız atışları hep “Sen, Sen.” şeklindedir. O, oturur kalkar Yunusvârî,

“Cennet cennet dedikleri Bir kaç köşkle bir kaç huri İsteyene ver Sen anı Bana Seni gerek Seni.”

der ve devam eder; “Bana şu anda kutbiyeti, gavsiyeti de versen, ‘Şahı Geylânî oldun’ da desen ve ben de onun gereklerini veya ona bağlı bütün eltâfı sübhâniyeyi duysam, hissetsem ve yaşasam, görülecekleri görsem, Hz. Cibril’in Sana kurbiyeti içinde azameti heykeline şahit olsam.. ben, bunların hiçbirisini istemiyorum. Kendi küçüklüğümü kabul edecek bir duygu istiyorum Senden. Kendi küçüklüğümden Sen’in büyüklüğüne bakmak istiyorum.” İşte, böyle bir duygu ve kararlılık harikulâde şeylere mazhar olmaktan çok daha büyük bir mazhariyettir.

Meseleye girerken, bir aracümlecik olarak, Kur’an’ın bizi takibini kendimize vermememiz gerektiği hususunun hatırlattığı biriki noktayı söylemiş oldum. Tekrar asıl mevzuya döneyim: Kur’an bizi takip eder; çünkü O, Allah’ın kelamıdır. O’na, bir kere inmiş, bitmiş nazarıyla bakılamaz. Bir de ihsanı ilahî olarak tevâfuklar vukû’ bulur. Biz bir şey konuşuruz, daha sonra Mushaf’ı açtığımızda o konuyla alakalı bir ayet çıkar. O gün belli bir mevzuda konuşmuşuzdur, bakarsınız o günkü okuduğumuz hizbimizde o mevzu vardır. Namazda sûreleri sırasıyla okuyoruzdur, o gün de bazı meseleleri müzakere etmişizdir, bakarsınız sıra müzakere ettiğimiz meseleleri ihtiva eden sûreye gelmiştir. Belli ki bunlar bizim üzerimizde, planlarımızın ötesinde cereyan eden hadiselerdir. Evet, bunlar bizim iktidarımızla olabilecek şeyler değildir. Her şey, bizi bilen, o Kitab’ı bilen ve hadiseleri de bilen bir Zat tarafından planlanıyor, programlanıyor ve biz o kaderî senaryonun oyuncuları gibi rolümüzü oynuyoruzdur. O bize bir şey üflüyor ve biz de hiç farkına varmadan onu söylüyor, onu mırıldanıyoruzdur.

Gördüğünüz gibi burada irademiz yok değil, bizim için de bir irade söz konusudur; cebre düşmeyelim. Fakat, meydana gelen hadise bütün bütün beşer iradesiyle hasıl olacak gibi de görünmüyor. Beşer kendi iradesiyle, istediği mevzuyu Kitab’ın içerisinden onu açar açmaz nasıl bulabilir? Demek ki, Kur’an’ın böyle bir takibi vardır. En azından meseleye bu zaviyeden bakabiliriz. O’nun ezeliyeti, zaman ve mekan üstü olması; evveli ve âhiri bulunmaması demektir; yoksa, geçmiş zamanın son noktası demek değildir. Bir şeyin ezeliyeti sabit olunca, ebediyeti de sabittir. O ikisini birbirinden ayıramazsınız. Öyleyse ezelî ve ebedî olan bir Kitap bizi her zaman takip edebilir.

M. Fethullah Gülen

Hatim Nedir? Nasıl Olmalıdır?

Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar yüzünden veya ezbere okuyarak bitirmeye hatim denir. Esas gaye haline getirilmesi gereken hatim ise, Kur’an’ın kendisini bir taraftan dil ile okurken bir taraftan da onu anlamaya çalışmak, anladıklarımız üzerinde düşünmek ve onu hayatımıza hayat kılmaktır.

Hatmin fazileti: Hatim hadisin ifadesiyle Allah’a sevimli olan amellerdendir. Bu hadis Tirmizi’de şöyle geçmektedir: İbni Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın resulü, Allah’a hangi amel daha sevimlidir?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yolculuğu bitirince tekrar yola başlayan” cevabını verdi. Adam “Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?” diye sorunca: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okur, bitirdikçe yeniden başlar” cevabını verdi.” (Tirmizî, Kırâat 4)

Efendimiz (sas) Cebrail (a.s.) ile birlikte karşılıklı olarak Kur’an’ı baştan sona birbirlerine okuyarak mukabelede bulunmuşlar, yani bir manada hatim indirmişlerdir. Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle, Kur’an’ı baştan sona okumanın sünnet olduğunu söyleyebiliriz. Diğer rivayetlere göre, Efendimiz (sas) devamlı Kur’an okur ve Kur’an ahlakıyla yaşardı. Hz. Aişe’ye Efendimiz (sas)’in ahlakından soranlara “siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?” demiştir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Abdullah bin Amr’a yapmış olduğu tavsiyeden Kur’an’ın en az ayda bir defa hatmedilmesi gerektiğini anlıyoruz. (Buhari, Fezailü’l Kur’an, 34) Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle âlimlerimiz, ayda bir Kur’an’ın tamamını okumayanın onu terk etmiş sayılacağını, okurken de esas olan anlayarak okumak olduğunu söylemişlerdir. (Fetavay-ı Hindiye)  Yine Efendimiz (sas) üç günden daha az bir müddet içerisinde hatim yapanın ne okuduğunu anlamayacağını ifade buyurmuştur. (İbni Mace, İkame, 178; Ebu Davud, Kıraat,1; Tirmizi, Kıraat, 13)

Hatim Adabı:

Kur’an, okunsun, anlaşılsın ve hayata hayat olsun diye indirilmiştir. Dolayısıyla önce onu güzel okumalı. Biz bu güzel okumaya Kur’ânî ifadesiyle tertil diyoruz. Yani, harflerin çıkışlarını iyi yaparak, acele etmeden, kelimeleri yutmadan, telaffuzları bozmadan okumalı. Hatmi bitireceğim diye hızlı hızlı okumak, tecvidine, harflerin mahrecine, ayetlerin manasına dikkat etmeden yapılan bir okuyuş, hedeflenen, istenilen bir okuyuş değildir.

İkinci olarak, Kur’an’ı hüzünle okumalı. Bu husus, bizzat Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tavsiyesidir. Yine Efendimiz’in tavsiyelerinden biri de, Kur’an okurken ağlamaya çalışmaktır.

Üçüncü olarak, anlamak için Kur’an’ın mealine bakmalı, hatta tefsire yakın mealleri tercih etmeli. Bu konuda Suat Yıldırım Hoca’nın ve Ali Ünal Bey’in mealleri birer misal teşkil eder.

Dördüncü olarak Kur’an’ı hayatımıza gelmiş ve hiç gitmeyecek bir misafir gibi ağırlamalı. Yani yaşarken Kur’an’a göre yaşamaya çalışmalı.

Televizyondan mukabele takip etmek uygun mu?

Açıklama: Televizyondan mukabele takip etmek uygun mu? Bazı kimseler televizyonun caiz olmadığını doğal olarak oradan mukabele takip etmenin de doğru olmayacağını söylüyorlar.

Televizyondan mukabele takip edebilirsiniz, bunda bir sakınca yoktur. Takip ederken, dilinizle de telaffuz ederseniz, bizzat Kur’an’ı okuyarak hatmetmiş olursunuz. Sadece gözünüzle takip ederseniz, bu da gözle hatim olur. Dil ile okumak gibi olmasa da alacağınız sevabı alırsınız. Okunan hatmi sadece dinlemeniz ise, dinleyerek yaptığınız bir hatim olur ki, diğer hatimlere göre daha aşağıda olsa da yine kendine göre sevabı vardır. Zira Kur’an’a yapılan her türlü teveccüh, sevaba medardır. Çünkü o, Allah’ın kelamıdır.

Bazı zatlar, bugün televizyon ve teyplerden Kur’an dinlemenin, bir insandan dinlemek gibi olmayacağını, çünkü teypteki ve televizyondaki sesin bir aks-i sadâ yani bir yankı olduğunu söylüyorlar ki, bu fikrin şer’î ve mantıkî bir mesnedi yoktur. Gerçi, bu meseleyi kitaplarımızdaki “mağaradan yankılanan sese” kıyaslayarak öne sürüyorlar fakat mağaradan yankılanan sesle, televizyondan çıkan ses bir değildir. Bir defa, telavizyon ve teyplerdeki sesler aks-i sadâ değil, normal bir insan sesidir. Yalnız, burada insan sesi hava titreşimleriyle değil de, elektromanyetik dalgalarla geliyor. Fark budur ve bu farkın, Kur’an dinlemeye tesiri yoktur. İkincisi, televizyon vs. aletler, bugün Allah’ın insanlara bahşettiği birer nimettir. Bu nimeti, Allah yolunda, ahiret hesabına kullanmak ve bu vesileyle kulluk şuurumuzu arttırmak, gayet normaldir, normal olmanın da ötesinde bir vazifedir. Önemli olan, bu nimetlerin kula ne gibi tesirlerde bulunduğu, insanı hayra veya şerre yönlendirip yönlendirmediğidir. Meseleye böyle bakınca, yaşanan realiteyi görür ve ona göre daha isabetli yorumlar yaparız. Bir insan, televizyondan ya da bilgisayardan Kur’an öğreniyorsa, artık bu meseleye karşı çıkmanın veya olumsuz yorumlar getirmenin bir manası yoktur.

Televizyon ve Bilgisayar Ekranından Dinleyerek Hatim Olur mu?

Hatmin ıstılahtaki manası Kur’an’ı baştan sona dil ile yüzünden ya da ezberden telaffuz etmektir. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle bilgisayardan veya televizyondan hatim dinleme imkânı artmıştır. Bu durumda başkasının okuduğu Kur’an’ı dinleyerek hatim olur mu olmaz mı meselesi ortaya çıkıyor. Istılahi manada meseleye bakacak olursak olmaz gibi görünüyor ama günümüz şartlarını göz önüne aldığımız da meseleyi biraz geniş tutmanın faydalı olacağı anlaşılıyor.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki: Hatim indirirken faziletli ve makbul olanı hatmi okuyarak indirmektir. Okumanın ölçüsü ise kişinin kendisi duyacağı kadar bir sesle dudaklarını kıpırdatmasıdır. Kişi eğer hatim indirecekse kendisini okuyarak hatim indirmeye zorlamalıdır. Yavaş okumasını bahane ederek işin kolay yolu olan dinlemeye kaçmamalıdır. Zira Efendimiz (sas) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Kur’ân’da mâhir olan (hıfzını  ve okuyuşunu güzel yapan), Sefere  denilen kerîm ve mutî meleklerle berâber olacaktır. Kur’ân’ı kekeleyerek zorlukla okuyana iki sevap vardır.” (Buhârî, Tevhid 52; Müslim, Müsafirîn 244)

Fakat buna imkânı olmayanlar mesela Ramazan ayı içerisinde hatim bitirmek isteyip de okuması yavaş olduğundan dolayı buna güç yetiremeyenler dinleyerek hatim indirme yoluna gidebilirler. Bunun sevabının da olacağı muhakkak çünkü önemli olan okuyarak veya dinleyerek Kur’an’la meşgul olmaktır.

Diğer bir önemli husus da şudur: Kur’an okumayı veya hatim indirmeyi aynı oruçta olduğu gibi sadece Ramazan ayına hasretmemek lazım. Efendimiz (sas) ve ashabının yaptığı gibi her gün Kur’an okumalı ve hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Hasılı: Ramazanlar, Kur’an’ı hayatımızın her anında okunması istikametinde bir başlangıç olması için birer fırsat bilinmeli.

Kur’an okumaya başlamadan önce “Esteîzü billahi mine’ş-şeytanirracîm” demek doğru mudur?

Kur’ân okurken, hutbe verirken “Estaîzü” denilmesi yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Kur’ân okurken Allah’a sığınma dileyin, ona iltica talebinde bulunun” (Nahl, 16/98) buyruluyor. Öyleyse, biz okurken, “Sığınma talebinde bulunuyoruz” değil; “Sığınırız” demeliyiz. (Estaîzü, “Sığınma diliyorum”; eûzü, “Sığınıyorum” mânâsına gelir.) Yani, her halükarda “Eûzü billahi” demek lâzımdır.

Her zaman “Eûzü besmele” söylemeyi âdet haline getirmeliyiz. Âyet okurken besmele yetmez; “Eûzu”yu da demeliyiz.

M. Fethullah Gülen

Kur’an okunduktan sonra “sadakallâhulazim” demenin hükmü nedir?

Sadakallahulazim demek “Yüce Allah doğru söyledi” demektir. Bazı âlimler Efendimiz (s.a.s) ve sahabe zamanında Kur’an okunduktan sonra bu kelamın söylenmediğini, yani bidat olduğunu söylemişlerdir. Fakat Efendimiz’den sonra ortaya çıkan her yeni şey zemmedilen bidatlardan değildir. Ulemanın bidat-ı hasene dedikleri bazı ameller vardır ki, “sadakallahulazim” demeyi de bunlardan sayabiliriz. Nitekim büyük müfessir Kurtubi tefsirinin başında, Tirmizi’nin Kur’an okumanın edeplerini sayarken, kişinin kıraati bitirdiğinde sadakallahulazim demesini de bu edeplerden biri olarak zikrettiğini söylemiştir. Günümüzde de yaygın olarak bunun yerine getirildiğini görüyoruz.

Netice olarak –Allahüâlem-  sadakallahulazim  demek, sakıncalı olmadığı gibi, âlimler bunu söylemeyi Kur’an okumanın edeplerinden biri olarak görmüşlerdir.

Kur’an meali okuyarak Kur’an’ı anlayabilir miyiz?

Her insanın Kur’ân’dan istifadesi, biraz da onun istifade tekniğini bilmesine bağlıdır. Arapça bilenler yılda en az birkaç kere Kur’ân’ı iyi hazırlanmış meâllerden takip etmeli ve eski malumatlarını taze tutmaya çalışmalıdırlar. Arapça bilmeyenlere gelince, ben şahsen onların meâl okumalarını tavsiye etmem. Onlar, Kur’ân’ı mutlaka tefsirlerden öğrenmeye çalışmalıdırlar. Günümüzde yazılan Türkçe birçok tefsir var. Bunlardan akide bakımından sağlam ve Ehl-i Sünnet görüşünü tam aksettiren herhangi bir tefsiri okumakla, zannederim Kur’ân’ın muhtevası hakkında, belli ölçüde de olsa, bilgi edinmek ve malumat sahibi olmak mümkün olur.

Eğer, Arapça bilmeyenler, tefsir okuyacak kadar vakitleri yoksa, benim tavsiyem, en azından Hasan Basri Çantay’ın meâli gibi açıklamalı bir meâl okumalıdırlar. Aksi halde eldeki meâllerle yetinmeleri onları aç-susuz bırakacağı gibi bir kısım şüphelere de atabilir. Hele, Kur’ân’ı okudukları meâllerden ibaret zannedenler için, böyle bir meâl okuma, Kur’ân’la hiç ilgilenmemeden daha tehlikelidir.

Arapça bilenlerin meâl okumalarında ise, böyle bir tehlike söz konusu olmasa gerek; çünkü onlar, dil bakımından ellerindeki meâlin eksikliğini görebileceklerinden, ihtimal daha az aldanacaklardır.

Konuyu hülasa edecek olursak: Ben, belki şimdiye kadar söylenenlerin aksine, Kur’ân meâli okumayı, Arapça bilenlere tavsiye ediyorum. Arapça bilmeyenlerin ise, Kur’ân’ı, meâllerden daha geniş bir perspektifle ele almaları gerektiğine inanıyorum.

M. Fethullah Gülen

İnternette Kur’an dinlerken odayı toplamak ya da başka işler yapmak doğru mudur?

Burada önemli olan okunan Kur’an’ın bir şekilde dinlenmesi, Kur’an’a karşı herhangi bir saygısızlığa meydan verilmemesi ve Kur’an’ın havasına, iklimine ters düşen bir işle meşgul olunmamasıdır. Eğer bunlar yerine getiriliyorsa, çalışırken Kur’an dinlenebilir. Dolayısıyla odayı toplamak, bulaşık yıkamak gibi bir işle meşgul olurken, kulağımızın Kur’an’da olması mümkün olacağından, bu durumlarda Kur’an dinleyebiliriz. Hatta yanımız üzerine yatarken bile Kur’an dinlememiz mümkündür. Bütün zamanlarımızın Kur’anlaşması adına güzel bir uygulamadır. Ancak, Kur’an’a karşı saygımızı kaybetmememiz lazım. Bunu da ayarlayacak olan, içinizdir. İçinize kulak verin.

Kur’an dinlerken başka iş yapmak doğru mudur?

Açıklama: Kuran-ı Kerim dinlerken az ya da çok konuşmak doğru mudur? Mesela araba kullanırken Kuran CD’si dinliyoruz ve ara sıra konuşuyoruz. Bunda dinen bir sakınca var mı?

Kur’an, saygıyla okunması, dinlenmesi, tefekkürle beraber müzakere edilmesi gereken bir kitaptır. Aslında onun lafzı itibariyle okunması ve dinlenmesinden öte, manasının anlaşılması ve anlaşılan o manaların hayata tatbik edilmesi gerekir. Yani sıralamada bu husus birinci sırada yer alır. Ve bu durum, asırlardan bu yana bizim insanımızın eksikliğidir. Evet, onu tefekkür, tezekkür, teemmül tariki ile okumak, gerekli mesajları alıp hayata taşıma bizim eksikliklerimizin başında gelir.

Fakat hadiselerin tabiî seyri içindeki gelişimi bize ümit vermektedir inşaallah yeni bir dönem gelecek, insanlar İlahi maksadı anlamayı hayat gayesi haline getirecek ve bu dönem bütünüyle Kur’an’ın hakim olduğu dönem olacaktır.

Kur’an’ın bir diğer özelliği, onun ruhlarımıza gıda olmasıdır. Bülbül-ü hoş edâ kimselerin okumuş oldukları Kur’an’ı hepimizin hem de her halükarda dinlemeye ihtiyacı vardı. Bu açıdan otururken, dinlenirken, arabamızda giderken Kur’an zemzemesinin kulaklarımızı gelip okşaması fevkalade güzel şeydir. İnsan bununla niyetinin derinliğine göre sevap kazanabilir.

Fakat o yüce kitaba saygısızlığı ihtiva eden bir düşünce ve tarzla Kur’an dinlemek mahzurlu olabilir.

Kuran-ı Kerimi bir insan sesli olarak okuyor ve biz de bu sesi duyuyorsak, onu dinlemek ve susmak farzdır. Bu esnada başka bir işle meşgul olmak caiz değildir.

Ancak televizyon, bilgisayar ve radyo gibi şeylerden okunan Kuranı dinlemek ise farz değildir. Fakat bu şekilde okunan Kur’an’ı dinlemek sevap kazandıracağı gibi, okunan bu Kur’an’a karşı alakasız kalarak saygı ve edebimizi muhafaza etmemek de, Kur’an’ın ruhuna aykırıdır ve kişi bu fiilinden mesul olur.

Kur’an’ı okurken bazı yanlışlar yapıyorum. Ne yapayım?

Her halükârda Kur’an’ı, okumaya ve anlamaya çalışmak lazımdır. Çünkü O, bizim dünya ve ahiret saadetimizin anahtarıdır. Rabbimizin istek ve dileklerini anlamamız ve Allah’a hakkıyla kul olabilmemiz, ancak Kur’an’ı doğru anlayıp hayatımıza tatbik etmemiz sayesinde mümkün olacaktır. Ve yine Efendimiz’in beyanlarından öğrendiğimize göre, Kur’an’ı okuyan kimse için, Onun her bir harfine on sevap verilmektedir. Hatta okunan zamana göre her bir harfine verilen sevap on binlere, Kadir gecesinde otuz bine kadar çıkmaktadır.

Hepimiz özellikle Kur’an’ı yeni öğrenirken, okumamızda hata yapar ve yanlışlardan kurtulamayız. Ama buna rağmen bir taraftan okumaya devam ederken, diğer yandan da Onu eksiksiz ve mükemmel okumanın yollarını araştırır, bir yandan ağzı düzgün kişilerden ders alırken, diğer yandan da, kendi gayret ve çabalarımızla bu hata ve yanlışlarımızdan kurtulmaya çalışırız.

Dolayısıyla yanlış okuyorum diye, Kur’an okumaktan vazgeçilmez. Ama diğer yandan da, bu hatalarımızı düzeltmenin yollarını aramalı ve bu Yüce Kitab’ı kameti kıymetine uygun bir tarzda okumanın yollarını araştırmalıyız. Bunun için de, Kur’anı’ı iyi bilen birinden ders alabilir, bu konuda hazırlanmış CD’lerden veya kitapçıklardan faydalanabilir ya da Kur’an’ı güzel okuyan kimseleri dinleyerek, bu hususta kendimizi geliştirebiliriz.

Kur’an okurken dudakların kımıldamasının hükmü nedir?

Bir insanın konuşmasının delili dudaklarını veya dilini kıpırdatmasıdır. Dilini veya dudaklarını kıpırdatmayan bir insanın konuştuğunu söyleyemeyiz.

İşte aynı şekilde namazda veya namaz dışında kıraatın gerçekleşebilmesi için dudakların ve dilin kıpırdatılması gerekir. Bunun dışında, içinden veya gözle yapılan okumalar, kıraat sayılmaz. Bunlar olsa olsa tefekkür veya tahayyül nevinden şeyler olur. Buna okuma değil düşünme denir. Oysa namazın rükünlerinden birisi de kıraattir. Rükünlerden biri olmayınca namazın sıhhati olmaz. Bu açıdan namazlarda içimizden okuduğumuzda dudakların ve dilin kıpırdatılması gerekir.

Namazda imamın veya tek başına namaz kılanların gizli okuyuşu; kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerinden çıkarmak ve niteliklerini uygulamak suretiyle okumasıdır.

Yatarak Kuran dinlenir mi?

Açıklama: Mazeret olmadığı halde yatarak Kur’an-ı Kerim dinlemenin hükmü nedir? Böyle yapmak uygun düşer mi? Ben aile büyüklerimden günah olduğunu duymuştum ve bu şekilde dinlememeye gayret gösteriyorum, günah değilse bile saygısızlık diye düşünüyorum. Yatarak dinlemek isteyen arkadaşlar oluyor, onlara müsaade etmiyorum fakat beni anlamıyorlar.

Cenab-ı Hak, bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve ‘Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!’ derler” (Âl-i İmran Suresi, 3/191)

Bu ayette ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anmak tavsiye edilmekte ve böyle yapanlar övülmektedir. Kur’ân okumak da en büyük zikir olduğuna göre, normal şartlar altında yatarken O’nu okumak ve dinlemekte sakınca olmaması gerekir. İnsanın bu hareketiyle Allah’ın Yüce Kelam’ına karşı herhangi bir saygısızlık kastı olmamalıdır. Eğer bir insan bunu saygısızlık olarak kabul ediyorsa o böyle yapamaz.

Başka bir insan hep kulağında kelâmullah olsun istiyorsa o normal olarak ayaktayken, otururken ve uzanırken de Kur’ân dinleyebilir. Ama Kur’ân’a karşı hassas davranan bir müslümanın edebi, onu böyle bir davranışta bulunmaktan men edebilir. O, Kur’ân okuyacağı zaman abdest alıp, kıbleye doğru oturarak derin bir saygıyla O’nu okuduğu gibi dinlerken de aynı saygı ve hürmeti takınabilir. Ama bu hususta başkalarını ikaz etmek, özellikle de kalpleri kırılacaksa uygun olmasa gerek. Belki nazımızın geçtiği dar dairedeki arkadaşlarımıza böyle bir edebi takınmalarını anlatabiliriz. Ancak bu hususta zorlama doğru değildir. Hatta insanlar başka türlü dinlemeyecekse Kur’an’ı, bırakalım yatarak dinlesinler. Bu durumda, sadece yatarken ayaklarını yukarı dikerek, bacak bacak üstüne atarak aykırı şekilde değil de biraz nazikçe, toparlanarak yatmanın gerektiğini hatırlatmak gerekir.

Kur’an-ı Kerim Allah’ın emirlerini kullarına bildirmesi için indirildiyse, Türkçesini okumamız onu anlamamız açısından daha önemli değil midir, Arapçasını okumak şart mıdır?

Elbette hem Kur’an okumak hem de manasını anlamak daha güzeldir, daha sevaplıdır. Fakat Kur’an’ın manasını meallerden değil, tefsirlerden anlamalı. Zira mealler, tam Kur’an’ı aksettirememekte, aksine çok daraltmaktadır. Bu yüzden sadece meal okunmasını değil, küçük bir tefsir sayılabilecek geniş bir meal okunmasını tercih ve tavsiye ediyoruz. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının çıkardığı Kur’an Yolu adlı küçük tefsir okunabilir. Manası anlaşılsın anlaşılmasın Kur’an’ın kendisini okumak her zaman sevap kazandırır. Zira akıl, manasını anlamasa da kalbin, ruhun Kur’an’da gıdası vardır. Hem Kur’an, kendisini okuyana kıyamette şahitlik yapacaktır.

Her yerde Kuran dinlenebilir mi?

Kur’ân okunan mekân önemlidir. Nitekim mescitte okunan Kur’ân mekânın şerefinden dolayı daha sevablı olduğu gibi hamam ve tuvalet gibi temiz olmayan yerlerde Kur’ân okumak ise mekruhtur. Gaflet içinde Kur’ân okumanın gafleti arttıracağına dair, hassasiyet edalı beyanlarda bulunan âlimlerimiz de olmuştur. Dolayısıyla Rabbiyle baş başa kalabilmek için mümkün olduğu kadar sükûnetin hâkim olduğu yerlerde ve insanlardan tenha mekânlarda Kur’ân okunmalıdır. Tabii bununla birlikte hüsn-ü misal olma ve teşvik etme maksadıyla insanların bulunduğu yerlerde de Kur’ân okunup dinlenebilir. Hatta arabayla yolda giderken farklı şeylerle veya boşuna vakit geçirmektense Kur’ân dinlemek çok yerinde olur.

Kuran okumak için belli bir zaman var mıdır?

Kişinin uyanık ve dinç bulunduğu bir zamanda Kur’ân okuması çok önemlidir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

إذَا قَامَ أَحَدُكُمْ مِنَ اللَّيْلِ فَاسْتَعْجَمَ الْقُرْاٰنُ عَلٰى لِسَانِهِ فَلَمْ يَدْرِ مَا يَقُولُ فَلْيَضْطَجِعْ

“Sizden biri geceleyin kalkınca Kur’ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın.”[1] buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir çünkü uykulu veya aşırı yorgun olan bir kimse, Kur’ân’ı eksik veya yanlış okuyabilir ve okuduğu âyetlere yoğunlaşamaz.

Bir de kalb, dünya meşgalelerinden âzâde bulunduğundan geceleyin Kur’ân okumak daha faziletlidir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

مَنْ فَاتَهُ حِزْبُهُ مِنَ اللَّيْلِ فَقَرَأَهُ ح۪ينَ تَزُولُ الشَّمْسُ إِلٰى صَلَاةِ الظُّهْرِ فَكَأَنَّهُ لَمْ يَفُتْهُ أَوْ كَأَنَّهُ أَدْرَكَهُ

“Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmını okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (mûtad vaktinde) okumuş gibi aynı sevâba nail olur.”[2] buyurmak suretiyle gece okunan Kur’ân’ın faziletine dikkat çekmiştir.

[1] Müslim, salâtu’l-müsâfir 223.

[2] Nesâî, kıyâmu’l-leyl 65.

Kadınlar Kuran’ı sesli okuyabilirler mi?

Öncelikle genel manada Kur’ân’ın sesli veya sessiz okunmasıyla ilgili bilgi verelim. Kur’ân’ın sesli veya sessiz okunabileceğine dair rivayetler vardır. Abdullah b. Ebî Kays, Hz. Âişe Validemize Allah Resûlü’nün Kur’ân’ı sesli mi yoksa sessiz mi okuduğunu sormuş, Hz. Âişe de (radıyallahu anhâ) : “Her iki şekilde de okurdu: Bazen gizli, bazen sesli.” şeklinde cevap vermiştir. Soru soran sahabi bu cevap üzerine: “Bu işte genişlik yaratan Allah’a hamdolsun.” demiştir.[1]

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de: “Namazında sesini pek yükseltme, ama iyice de kısma, ikisinin arası bir yol tut.”[2] buyurarak Kur’ân tilavetinde orta yolu tutmamızı istemiştir. Peygamber Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) mescitte i’tikâfa girdiği esnada cemaatin sesli olarak Kur’ân okuduklarını işittiğinde perdeyi aralayıp onlara şöyle demiştir:

أَلَا إِنَّ كُلَّكُمْ مُنَاجٍ رَبَّهُ فَلَا يُؤْذِيَنَّ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَلَا يَرْفَعْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الْقِرَاءَةِ

“Bilin ki herkes Rabbine hususi şekilde münacatta bulunuyor, birbirinizi (seslerinizle) rahatsız etmeyin. Biriniz okurken diğerinin kıraatini bastırmasın.”[3] Buna göre Kur’ân okuyan kişi öncelikle sesini aşırı yükseltmek suretiyle başkalarına rahatsızlık vermemeye dikkat etmelidir.

Diğer yandan İmam Gazzâlî, Kur’ân’ı Kerîm’i sesli veya sessiz okumanın faziletine dair hadisleri naklettikten sonra bunları şu şekilde te’lif etmiştir: “Kur’ân’ı sessiz okumak riya ve gösterişten daha uzaktır. Dolayısıyla riya korkusu olan bir kimsenin tilavetini sessiz yapması daha faziletlidir. Böyle bir korku olmazsa ve namaz kılan bir kimseyi şaşırtma da söz konusu değilse, kıraatin sesli yapılması daha faziletlidir çünkü sesli okuyan kimse daha fazla külfete girer ve okuduğu Kur’ân’dan kendisi istifade ettiği gibi başkalarını da istifade ettirir. Aynı zamanda sesli okumak kalbi uyandırır; kârinin (Kur’ân okuyan kimsenin) kulağını başka şeyleri dinlemekten men ettiği için onun Kur’ân’ı tefekkür üzerine yoğunlaşmasını temin eder ve uykuyu kaçırır. Sesli okuyuş, kişinin kıraate aşk u şevkini arttırdığı gibi tembelliği de azaltır. Bir de sesli Kur’ân okuyan bir kimseyi, tembel veya gafil bir adam görerek gayrete gelebilir veya uykuda olan bir kimse uyanarak geceyi ihya edebilir.”[4] Böylece açıktan Kur’ân okuyan kimse, çevresindekilere güzel bir misal teşkil etmiş olur.

Bu yazdıklarımız hem erkekler hem de yanında yabancı erkek bulunmayan kadınlar için geçerlidir. Ancak bir kadın, sesini yabancı erkeklerin duyması söz konusu olduğu bir durumda, Kur’ân’ı sessiz okumalıdır. Her ne kadar kadının sesinin avret olup olmaması mevzuu, fukaha arasında ihtilaflı bir konu olsa da kadınların bu hususta ihtiyatlı hareket etmeleri daha uygun bir davranıştır.


[1] Tirmizî, salât 330.

[2] İsra Sûresi, 17/110.

[3] Ebû Dâvud, salât 315.

[4] Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3/317; Bediüzzaman, Şualar, 13. Şua, s. 386.

Kur’ân-ı Kerim’in hareke ve noktalama işaretlerinin konulması ne zaman ve nasıl olmuştur?

Mushaf’ın noktalanması, ilk önce hicri 65 yıllarında Abdülmelik ibn-i Mervân (v. 86/705) zamanında ciddi bir ihtiyaçla başlamıştır. Başlangıçta harekenin yerini tutmak üzere noktalama işaretleri kullanılmıştır. Fetha yerine harfin üstüne bir nokta, kesre yerine harfin altına bir nokta, zamme yerine harfin önüne bir nokta, sükûn yerine de iki nokta konuluyordu.

Noktalama icraatının ilk olarak Ebu’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688), Hasan Basrî (v. 110/728), Nasr ibn-i Âsım (v. 89/707) veya Yahya ibn-i Ya’mûr tarafından yapıldığı bildirilse de, doğru olanın Ebu’l-Esved’in başlamış olup, diğerlerinin ise bu sistemin geliştirilmesinde önemli rollerinin olmasıdır. Zaten Nasr ile Yahya, Ebu’l-Esved’in talebeleri olup, Abdulmelik’in isteği üzerine, Haccac tarafından bu işle görevlendirilmişlerdir.

Rivayet edildiğine göre, Basra valisi Ziyad, Ebu’l-Esved’e haber göndererek, Allah’ın kitabını doğru okutabilmek için bazı işaretler koymasını istemişti. O, bunu yapma konusunda isteksiz durmuştur. Fakat bir gün Kur’ân okuyan biri

اَنَّ اللّٰهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ

âyetindeki Resûl kelimesinin harekesini ötre yerine esre ile وَرَسُولِهِ tarzında okuyarak mânâyı alt üst etti. Zira asıl anlamı “Allah da Resûlü de müşriklerden uzaktır.”[1] iken, bu okuyuşla “Allah, müşriklerden ve Resûlü’nden uzaktır.” oluyordu. Ebu’l-Esved: “Hâşâ! Allah, Resûlü’nden uzak olmaz!” diyerek valinin teklifini kabul etti. Neticede fetha için harfin üstüne bir nokta, kesre için altına bir nokta, zamme için harfin önüne bir nokta koydu.

Daha sonra yine Abdülmelik (v. 86/705) döneminde şekil itibariyle birbirine benzerlik gösteren harfleri ayırt etmek için noktalamaya (i’câm) ihtiyaç duyuldu. Bu ayırım için de nokta kullanılınca, bu defa hareke maksadıyla konulan sistemle çakıştı. Bunun için daha önceki noktalama işi için ayrı, harekeleme için kullanılan noktalama için de ayrı renkteki mürekkepler kullanıldı. Bir süre sonra da harekeleme işinde, şu anda bildiğimiz işaretler kullanılır oldu.

Hicri üçüncü asırdan sonra Mushaf’ın yazısı daha da iyileştirilip güzelleştirildi. İnsanları, sûrelerin isimlerini ve âyetlerin sayısını, âyet başlarını belirten işaretleri; durulması lazım olan için  م (mim), durulması yasak olan için  لا (lam elif), durmakla geçmek eşit ve caiz olan için ج (cim)… gibi işaretler geliştirdiler.

Başlangıçta pek çok kimse Mushaf’a herhangi bir şeyi karıştırmamak için, nokta ve harekeyi uygun görmemişlerdi. Ancak zamanın ilerlemesiyle, bu hareketin zarureti ortaya çıkmış oldu. Ve bu icraat gayet normal karşılandı.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

[1] Tevbe Sûresi, 9/3.

Kur’ân-ı Kerim’in tercüme edilmesi mümkün müdür?

Tercüme, bir sözün anlamının diğer bir dilde dengi bir ifadeyle aynen dile getirmektir. Tercümenin, aslının mânâsına tamamen uygun olması için açıklıkta, delalet ettiği mânâda, kuvvette, doğrulukta, güzel anlatmada, beyan üslûbunda, asıldaki anlatım tarzına uygun olması gerekir. Yoksa tam bir tercüme değil, eksik bir anlatım olmuş olur. Hâlbuki değişik diller arasında ortak noktalar ne kadar çok olursa olsun, her birini diğerinden ayıran pek çok özellik vardır. Onun için dille ilgili bir özelliği olmayıp yalnız akıl ve mantığa hitap eden bazı eserlerin, ilmi seviyeleri ilerlemiş olan dillere tercüme edilebilse de, akla, kalbe, zevke, hislere hitap eden ve dil açısından edebi değere ve sanat zevkine sahip bulunan canlı ve güzel eserlerin tercümelerinde başarı görüldüğü çok azdır, hatta böyle bir tercüme imkânsızdır.

Ne kadar yüksek olursa olsun, edebi şahsiyet kazanmış her- hangi bir şahsın, ifade üslûbu, yazıla yazıla az çok taklit edilebilir ve benzeri yazılabilir. Fakat Kur’ân’ın indirildiği dönemden itibaren bütün Arap edebiyatçıları ve belagat ustaları Kur’ân belagatini kendi dillerine örnek edinmiş, bu sayede Arap dili ve edebiyatı açısından yükselmiş oldukları hâlde, Kur’ân nazmını taklit etme- ye ve benzerini yazmaya yanaşabilen kimse ortaya çıkmamıştır. O hâlde kendi dilinde bile taklidini yapmak ve benzerini yazmak mümkün olmamış olan Kur’ân’ın, nazım ve üslûbunu diğer bir dilde taklit etmek ve benzerini ortaya koymak elbette mümkün olamaz. Mümkün olmayınca da aynen tercüme edilemeyeceği gibi benzetmek suretiyle hiç tercüme edilemez. Çünkü benzetme yapılamamasının dışında bir de ilmi değeri düşürülmüş, bozulmuş ve Kur’ân’da olmayan şeyler Kur’ân’a eklenmiş olur. Gerçi Kur’ân’da mânâsı bulunmayan hiçbir kelime yoktur. Fakat mânâsı çok derin olan kelimeler bulunduğu gibi, bir kelime etrafında birçok mânânın toplandığı ve bazı ifadelerin -hepsi de doğru olmak üzere- birçok yönlerin, ihtimallerin toplandığı yerler de çoktur ki, bunlar yorum ve tevile bağlıdır. Bunlardan bazılarını doğrudan doğruya tercüme etmek mümkün olsa bile, hepsini bütün yönleriyle tercümeye sığdırmak mümkün olmaz.

Kur’ân’ın tercümesi, mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyleri anlatsa da, gerçek anlamıyla ifade edilmesi çok zordur. Anlattığı şeyler de Kur’ân hükmünde ve değerinde olamaz. Onun mânâları tam olarak anlaşılıp bitirilemez. Bir mânâsı ortaya çıkınca arkasından bir mânâ daha, arkasından bir mânâ daha yüz gösterir. Mümine hitap ederken, kâfire bir korkutma fırlatır, kâfiri korkuturken mümine bir müjde nüktesini uzatır. Halka hitap ederken ileri gelenleri düşündürür. Âlime söylerken cahile dinletir. Cahile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken yarını anlatır. En basit gözlemlerden en yüksek gerçeklere götürür. Müminlere gaybı anlatırken kâfirleri şimdiki zamanda usandırır. Bütün bunları duruma, makama, yere, zamana ve konuya göre en uygun ve en güzel kelimelerle anlatır. Mesela taşın çatlayıp su çıkardığını anlatırken يَنْشَقُّ  veyahut يَتَشَقَّقُ  demekle yetinmez ve  لَمَّا يَشَّقَّقُdiyerek çatlayışın, akışın bütün fışırtısını, şakırtısını, takırtısını duyurur.

Bundan dolayıdır ki Kur’ân’ın benzeri yapılamadığı gibi, aynen tercümesi de yapılamaz. Her şeyden önce tercümede, seçkin beyan üslûbu kaybolur. Tercümeler, gümüş tenli bir güzelin derisini yüzüp altındaki dokulara donuk cansız bir kumaştan elbise geçirmek gibidir. Bu elbisenin saydam bir kristal olduğunu da farz etsek,  onun içinden canlı bir vücudun güzelliğinin görülebileceğini düşünmek yanlış olur. Kur’ân, varlık bahçesinde açılmış gerçek ve benzersiz bir gül kabul edilirse, bu resimde aslının ne maddesi ne kuvveti ne yumuşaklığı ne gelişmesi özetle ne yağı ne kokusu bulunabilir. İşte bunun içindir ki Kur’ân’ı tanıtacak bir meal olsa da Kur’ân’ın hükmünü taşıyamaz, onun yerine konamaz.

Kur’ân’ın tercümesinin mümkün olamayacağını dolayısıyla tercümenin onun yerini tutamayacağını oryantalistler bile itiraf etmektedir. Mesela İngiliz müsteşrik Marmaduke Pickthal, eserine yazdığı mukaddimede şöyle der:

“Kur’ân tercüme edilemez. En eski İslâm âlimleri buna inanmışlardı. Ben de aynı düşüncedeyim. Onun için Kur’ân’ı tercümeye muvaffak olduğumu iddia etmiyorum. Yalnızca Kur’ân’ın mânâlarını nakletmeğe çalıştım. Buna muvaffak olduysam kendimi bahtiyar sayarım. Fakat bu eser, bu tercüme hiçbir vakit asıl Kur’ân’ın yerini tutamaz.”[1]

Hindistan’ın meşhur Brahman şairi Rabindranat Tagore, Mısır’a yaptığı bir seyahat esnasında doğrudan doğruya İngilizce yazdığı eserler dışında, Hinduca yazdığı kitaplarını da İngilizceye tercüme etmesini isteyenlere şu cevabı vermiştir: “Hinduca yazdığım eserler, kendi fikirlerimi ihtiva etmiş olsalar bile onları İngilizceye tercüme etmekten âcizim. Zira bu tercümede İngiliz dili Hinduca için elverişli değildir.” İnsan, kendi fikirlerini, çok iyi bildiği başka bir dile çevirmekte sıkıntı çeker, bunun imkânsızlığını söylerse, başkalarının fikirlerini başka bir dile tercüme etmenin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Beşerin yazdığı tercüme edilemeyeceğine göre, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kelamının tercümesi pek tabii olarak imkânsızdır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

[1] Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, (Önsöz).

Kur’an okumanın sonunda “sadekallahülazim” demenin hükmü nedir?

Sadakallahulazim demek “Azim olan Allah doğru söyledi” demektir. Bazı âlimler Efendimiz (s.a.s) ve sahabe zamanında Kur’an okunduktan sonra bu kelamın söylenmediğini, yani bidat olduğunu söylemişlerdir. Fakat Efendimiz’den sonra ortaya çıkan her yeni şey zemmedilen bidatlerden değildir. Ulemanın bidat-ı hasene dedikleri güzel bidat manasına gelen bazı ameller vardır ki, “sakakallahülazim” demeyi de bunlardan sayabiliriz. Nitekim büyük müfessir Kurtubi tefsirinin başında, Tirmizi’nin Kur’an okumanın edeplerini sayarken, kişinin kıraati bitirdiğinde sadakallahülazim demesini de bu edeplerden biri olarak zikrettiğini söylemiştir. . Günümüzde de yaygın olarak bunun yerine getirildiğini görüyoruz.

Netice olarak –Allahüâlem- sadakallahülazim demek, sakıncalı olmadığı gibi, âlimler bunu söylemeyi Kur’an okumanın edeplerinden biri olarak görmüşlerdir.

Kur’an okuma karşılığında hediye almak caiz midir?

Kur’an’ı okuyup anlama her mü’minin vazifesidir. Allah’a ve Ahiret gününe inanan herkes, İlahî beyanın maksadını anlamak için mutlaka onu okumalıdır. Böylelikle o hem anlayıp hayatında istikamet kazanmak, hem de onu tilavetten hâsıl olan sevabı almak suretiyle çok yönlü kazanç elde edecektir.

Asr-ı Saadet’te hatim okuma gibi bir meslek ve sanat olmadığı gibi her sahabi en az ayda bir kez Kur’an’ı hatmederdi. Bazıları haftada bir hatmetseler de onun 3 günden daha kısa zamanda okunarak bitirilmesi, manasını teemmül imkânı olmaz düşüncesiyle iyi karşılanmazdı. Tabiin’de de durum farklı değildi; her biri Kur’an’ı okur ve başkalarının ruhuna da bağışlardı.

Aslında Kur’an’ın ölülere okunup bağışlanması bir esas değildir. Buna rağmen insan, okuyup bağışlarsa sevap alır; zira sen onun ruhuna Kur’an okurken aynı zamanda İlahi beyanı teemmül imkânı bulacak ve Kur’an’ı tetkik etmiş olacaksın. Aynı zamanda başkalarını unutmadığın, diğergamlığınla onları da hatırladığın için, dinin tavsiyelerine râm olmanın sevabını da alacak, çok yönlü bir kazanma turnikesi yaşayacaksın.

Ancak zamanla bu düşünceden inhiraf edilerek Kur’an okuma işi cemiyette sadece belli şahıslara aitmiş gibi hareket edilmeye başlanmış, onun ticaretine başlanmış ve mü’min vazifesi olan okuma, anlama ve yaşama işini yapmayınca başkalarına muhtaç duruma düşmüştür. Onu yarım-yamalak okuyabilenler de bunu fırsat bilmiş ve kendiliğinden bir ticari sektör oluşmuştur.

Bugün camilerde yapılan şekliyle mukabeleler de Allah Rasûl’ü (s.a.s) ile Cibril arasında cereyan eden şekilden çok uzaklaşmış ve şekilciliğin şekillendirdiği bir hal almıştır. Karşılıklı okunurken onun müzakere edilmesi bir esas iken, şimdi bilhassa yaşlılar vakit geçirme adına oturup dinliyorlar ama ne imamın okuduklarından bir şey anlıyorlar, ne de kelam-ı İlahi’nin isteklerini idrak edebiliyorlar. Deseniz ki, ne dedi bu ayetler neler anladınız? Size verebilecekleri müsbet bir cevapları olmayacaktır. Öyleyse bu mutlak manada bir hatimden öte biraz insanın kendini aldatması demektir. Elbette bu hiç yapılmasın da denilemez. “Hepsi idrak edilemeyenin tamamı da terk edilemez” şeklinde bir kaide vardır. Bu dönem bir geçişin ifadesidir. İşin zirvede temsil edileceği döneme kadar hep daha iyisini araştırarak devamı da lüzumludur.

İnsanın, ne okuduğu Kur’an, ne de din adına yaptığı hizmetler için maddî beklentisinin olmaması bir esastır. Peygamberân-ı izam’ın genel tavrı “istiğna” şeklinde cereyan etmiş ve Kur’an bize bunu defaatle aktarmaktadır. Bundan hareketle Bediüzzaman’ın “istiğna” tavsiyesi, hizmet cemaati için bir prensiptir.

Hatim okuma işinin merasim halini aldığı bid’at dönemlerinde hafızları memnun etme için para da verilmeye başlanmış ve bu zamanla adı-sanı belli bir sektör halini almıştır. Bununla ilgili (müteahhirin fukahâ) son dönem âlimlerimiz, hafızlara bahşiş verilmesinin uygun olacağına dair fetva vermişlerdir. Fakat insanın ihtiyacı yoksa ve işi sadece bu değilse, istiğna ruhuyla hareket etmeli, ihtiyacı varsa, ihtiyacı kadar almalı.

Ramazan ayında hatim cd’leri ile mukabele takip etmek doğru mudur?

Kur’an’la meşguliyetin derecesine göre sevabı vardır. Kur’an’ı okumak, dinlemek, gözle takip etmek gibi fiillerin her biri sevaptır. Tabii ki Kur’an’ı CD’den dinlemek güzeldir ve kişiye sevap kazandırır. Ancak bizzat okuyandan dinlemek daha güzeldir. Bu açıdan imkanı olanların CD yerine bizzat mukabele dinlemeleri tavsiye edilebilir. Ancak bir kişinin buna imkânı yoksa Kur’an’ın nurundan ve feyzinden mahrum kalmaması için en azından CD’den veya televizyondan takip etmesi de tavsiye edilir. Tabii ki bütün bunların yanında bizim bizzat kendimizin Kur’an okumamız hatta onu meal ve tefsirlerden öğrenmeye çalışmamız en güzelidir.

Mukabele Okumanın Dinimizdeki Yeri Nedir?

Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terk etmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz