Kur’an-ı Kerim İle Diğer Dinî Kitaplar Arasında Fark Var mıdır? Ele Alıp Okumak İçin Abdestli Olma Şartı Var mıdır?

Bu konuyu bazı yeni ilahiyatçılar gerçekten de farklı yorumluyorlar, farklı anlamalara sebep oluyorlar. Hatta bazı yeni görüş sahipleri abdesti de guslü de hiç gerekli görmüyorlar…

Biz burada yeni bir görüş sahibi olarak değil de, baştan beri devam edip gelen fıkhi görüşlerin tatbik edilenini arz edecek olursak konuyu kısaca iki madde içinde özetleyebiliriz.

1-Kur’an-ı Kerim’i ele almak için abdestli olmak gereklidir. Abdesti olmayan kimse Kur’an’ı eline alamaz. Muayyen halde olan hanım da abdestsiz sayıldığından o da Kur’an’ı eline alamaz, hem de muayyen halden çıkmadan Kur’an’ı okuyamaz da. Ancak, Kur’an dışındaki duaları muayyen halde iken de okuyabilir. Dua okumanın yasağı yoktur, muayyen halde iken de dua okuyabilir.

2- Kuran dışındaki dinî kitaplara gelince:

Bunları ele almak ve okumak için abdestli olmak şart olmadığı gibi, muayyen halden çıkmış olmak da şart değildir. Bu sebeple ister muayyen halde olanlar, isterse abdestsiz olanlar İslamî eserleri ele alıp rahatça okuyabilirler. Şu kadarı var ki, dinî kitapların satırları arasında yer alan ayetler varsa, o ayetlere abdestsiz elle dokunmamaya dikkat etmek gerek. Çünkü abdestsiz elle ayetlere temas etmek hürmetsizlikte bulunmak manasına gelmektedir.

Allah kelamına böyle bir hürmetsizlik görüntüsüne girmemek gerekir.

Bununla beraber, elbette dinî eserleri okuyanların abdestli olmaları, muayyen halde olanların dinleyip bu halde olmayanların okumayı tercih etmeleri daha güzeli ve efdal olanıdır. Takva her yerde güzeldir ama ihtiyaridir, mecburi değildir. Bu inceliği de hatırdan çıkarmamalıdır.

Ahmet Şahin

Kur’an Niçin Ebu Leheb Gibi Kişilerden Bahsediyor, Hikmetini İzah Eder misiniz? Bu Onun Belagat ve Fesahatına Nasıl Uygun Düşer?

Ebû Leheb, nur hânesine yakın bir yerde neş’et etmesine rağmen o nurdan istifâde edemeyen tâlihsiz ve bir o kadar da inat bir insandır. Esas adı Abdüluzzâ’dır.

Sûrenin meâli kısaca şöyledir: “Elleri kurusun Ebû Leheb’in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.”O irâdesini hep kötüye kullandı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii, cezası da amelinin cinsinden olacak ve gidip ateşe yaslanacaktır. Zaten ona, ateşin babası manâsına gelen “Ebû Leheb”ismiyle hitâp edilmektedir. İslâm dininin ilâve yücelmesi uğruna verilen mücâdelenin karşısına dikilen bu adam, bütün hayatı boyunca oyun ve düzenler kuracaktır. Ve kurdu da. Ama yaptığı her şey -akîm kaldı. Beni Umeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemîl denen karısı da çok zengin olmasına rağmen bütün kazândıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Halbuki o onlarla çok övünürdü…

Bedir’e iştirak edememişti. Bedir’de Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar îmânını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler”dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi ve Ebû Râfi’nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz.Abbas’ın hanımı Ümmü Fadıl, koşarak geldi ve Ebû Lehebin başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?”dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin te’siri veya başka bir sebeple “Adese”denilen bir hastalığa yakalanmıştı. Ve o gün, bu hastalık vebâdan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı. evlatları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden bir kaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Peygambere (sav) bu kadar yakın olmasına rağmen hem o nurdan istifâde edememiş olması bir yana en azılı düşman kesilmişti. Onun içindir ki hem dünyâda hem de ukbâda onu çetin bir cezâ ve netice bekliyordu. Dünyâdakiler oldu, şimdi o, öbür tarafta kendi hesabıyla baş başa…

Karısı beni Umeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Rasulüne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edebsizce muâmelelerin pek çoğuna iştirâk eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihân Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrîk ediyor du ki, bu mağrûr kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve câriyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezâsını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.

Ebû Lehep inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez”derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Rasûlüne karşı kullandı. Ona düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe’deki putları tarzız ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başların da büyüyen, Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün cihânları ifâde edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifâde lüzumunu duymadılar.

Duymak şöyle dursun Ebû Lehep hep Allah Rasûlüne kötülük yaptı. Dünyâ durdukça o da dursaydı, niyeti yine hep aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbîki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu; Allah Rasûlü ve Müslümanlara kötülük yaptı. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirmişlerdi. Nice yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat Ebû Leheb’in vicdânında bütün bu olanlar zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O böyle vicdândan nasipsiz bir insandı. Zaten Hz. Hatice vâlidemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Tâlip de ayni sene vefat etti. Ne yazık ki, o da hidâyete eremeden gitmişti. Ancak, Allah Rasûlüne olan sevgisi ancak, bir Müslümanın katlanabileceği zulüm ve işkencelere katlanmasına sebep olmuştu. Ebû Tâlip denince, kalbimin derinliklerinde bir sızı duyarım, gözlerim dolar ve çok kere de ağlarım. Allah Rasûlüne bu kadar yardımcı olan ve O’na sâhip çıkan bir insanın hidâyete eremeyişi ne kadar hicrânlı bir hâdisedir. Hz. Ebû Bekir de bu mülâhaza ile ağlamıştı. bir gün yaşlı babasını âldı.Allah Resûlüne getirdi. Ebû Kuhâfe Müslüman olmuştu. Fakat Sıddık bir köşeye çekilmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Dayanamadı Allah Rasû1ü, sordu: Ya Ebû Bekir, niçin ağlıyorsun, sevinsene baban Müslüman oldu? Ebû Bekir kendine yakışan cevabı veriyordu: “Keşke şu anda sana bîât eden eller Ebû Kuhâfe’nin elleri olacağına Ebû Tâlip’in elleri olsaydı. Çünkü sen Ebû Talib’i Ebû Kuhâfe’den daha çok severdin. Senin o kadar sevdiğini ben öz babam dahi olsa Ebû Kuhâfe’ye tercih ederdim.”Merhamet-i ilâhîden daha fazla merhamet edip sû-î edepte bulunamayız. Ancak kalbime de hâkim olamıyorum. Ne kadar isterdim ki bütün sevaplarımın onda dokuzu Ebû Tâlib’e verilseydi de bana sadece biri kalsaydı ve o da kurtulmuş olsaydı. Belki böyle söylemek de haddim değil, fakat baştan söyledim kalbime hâkim olamıyorum. Çünkü o benim Efendimi senelerce himâye etti, korudu, onun için çekmediği çile kalmadı. Fakat daha öte bir şey diyemiyoruz. Kimsenin de bir şey demeye hakkı yoktur. Zira aradaki kopukluk Efendimizin elinin ona uzanmasına mâni teşkil etmektedir.

Ebû Tâlip Allah Rasûlünü bu derece siyânet edip korurken diğer bir amcası olan Ebû Leheb ona her türlü işkenceyi revâ görüyordu. Allah Rasûlü kabile kabile geziyor ve Hak Din olan İslâm’ı anlatıyor, insanları bu dine dâvet ediyor: onu bir gölge gibi takip ecfen kızıl saçlı ve kızıl suratlı bir başkası da durmadan onu yalanlamaya çalışıyordu ve işte bu adam Ebû Leheb’in ta kendisiydi.

Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Rasûlüne karâbet ve yakınlık kurmaya gayret ederken. o aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazîfe biliyordu. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen nur membaı bir güneşi görmüyordu.

Şimdi böyle bir insana Kur’an’ın”elleri kurusun”demesi hak ve maslahat değil midir? Ona böyle denmeseydi milyarlarca inanan insanın hukuku zâyi olmayacak mıydı? Böyle bir anlayış, Kur’an’ın hikmet ve maslahat dolu üslûbuyla nasıl te’lif edilirdi?

İkincisi: İslâm’a kötülük yapan çokları hakkında açık-kapalı âyetler nazil oldu. Velid b. Muğire de bunlardan biriydi. Kur’an onun hakkında “Canı çıkası ne kötü karara vardı”tâbirini kullanıyor. O da Hâlid b.Velid’in babasıydı. Ancak Allah Rasulünün amansız düşmanlarından biriydi. Kendi kendine acaba nasıl iftira atsam diye düşünüyordu: Şâir mi, kahin mi, sâhir mi desem diye kararsızlıkta bocalıyordu. Sonra Kur’an’a sihir, Allah Rasûlüne de sâhir demeye karar verdi de, Kur’an da onun bu kararına karşı Cenâb-ı Hakk, ona yukarı da zikrettiğimiz âyet mealiyle hitap veya itap etti: ‘Canı çıkasıca ne kötü karar verdi.’ Ve daha nice kâfirler Kur’an’da levm edildi, tehdit edildi. Durum böyle olunca, Ebû Lehep eğer istisnâ edilmiş olsaydı, acaba bıi Kur’an’ın alemşümul olma keyfiyetine uygun düşer miydi? Elbette ki hayır. Zira Velid b.Muğire’nin kınandığı bir yerde, Ebû Lehep kınanmasaydı, bu işin müşâhitleri, Allah Rasûlüne bunca düşmanlık etmiş bir insanın sırf ona sıhrî olan karâbetinden dolayı korunup muhâfaza edildiği zehâbına kapılmayacaklar mıydı? İşte Kur’ân buna meydan vermedi ve Ebû Leheb’i de diğer müşriklerin kategorisine dâhil etti.

Üçüncüsü: Bu sûre Mekke’de nâzil oldu. Ebu Lehep ise Bedir Muhârebesinin hemen ardından öldü. Demek ki ortada gayba âit bir haber verme bahis mevzuuydu. Ebû Lehep ve karısı kâfir olarak gidecekti ve Kur’an ne dediyse aynen tahakkuk etti. Nasıl Allah Rasûlü, Bedirde ölecek Kureyşin ileri gelenlerinin yerlerini göstermiş ve her biri gösterdiği yerde öldürülmüştü ve böyle bir ihbar bu müminlerin kuvvei mâneviyesini takviye etmişti. Ebu Leheb’in de o şekilde ölmesi inananların kuvvei ma’neviyelerini takviye ediyor, âdeta onları daha da uyarıyor ve dikkat edin diyordu. Zira Kur’an’ın vadettiği her şey oluyordu. Ortada bir zafer va’di vardı, demek ki o da olacaktı. Bir avuç müslümana herkesin düşman kesildiği bir devrede, bu gibi takviyeler hiç de küçümsenecek şeyler değildi. Aksine doğurduğu müspet netice itibâriyle bir bakıma şarttı ve zorunluydu.

Bazan küçük bir belâ ve musibetin insanda hâsıl ettiği uyarma ve kendine gelme, manevî hayatı adına öyle şeyler kazandırır ki, perde açılsa, kazanılanlar görülüverse, herkes o belâ ve musibetin gelmesini can-u gönülden talep edip isteyecektir. Sonradan kazanılanlar, o musibeti hiçe indirmektedir. İşte insanlık adına, zaten kaybetmeleri kesinlik kazanmış olan böyleleri hakkında söylenenler söylenmemiş dahi olsaydı neticeye zerre tesir etmeyecekti. Olan olmuştu ve onların kötü akıbetleri mukadderdi. Vâkıa burada bir-iki şahıs kötü akıbetleriyle zikrediliyor ve bu ilk bakışta insanlığın onurunu kırıcı bir üslup gibi geliyor ise de, neticede milyonlarca insanın şahlanıp, kendi derinliklerini hissetmelerine veya en azından zikredilenlerin akıbetine düşmemek için daha dikkatli davranmalarına vesîle olma keyfiyetiyle ele alınacak olursa, ilk hâtıra gelen intibânın yerini başka hikmetler alacaktır. Ve Kur’an’da Ebû Leheb ve emsâlinden bahsedilmesinin ne kadar lüzumlu, psikolojik ve pedagojik açıdan inananlar adına ne kadar gerekli olduğu böylece idrak edilmiş olacaktır.

Dördüncüsü: Son olarak şunu da’ ilâve etmeliyiz ki, bu psikolojik te’sir inanan kesimde dediğimiz şekilde bir uyanmaya sebep olduğu gibi, küfür cephesinde de tereddütler hâsıl etmeye baş1amıştır. Mutlak küfür1eri, şek ve şüpheye inkılap etmekle, nurlu yola girmeleri kolaylaşmış ve önceleri sadece vicdânlarında haps olan tasdikleri ortaya çıkan tereddütlerin tazyikiyle akıl ve kalbe girme menfezleri bulmuş ve zaten bir müddet sonra neticeler görülmeye başlanmıştır. Ondan sonra niceleri, küfür urbasını çıkararak, iman hil’atını giydi ve irşâd da bulunmak için döndü, gittiler. Bu da îmân ve insanlık adına az bir kazanç değildir. İşte bazı insanların encamlarının zikredilmesiyle böyle büyük neticeler hâsıl etmek ancak ve ancak Kur’an’a yakışan ve onun hikmet dolu beyânlarının tezâhürü olan öyle mucizevî bir üsluptur ki şimdiye kadar böyle bir netice hâsıl etme başka hiç bir kelâma nasip olmamıştır. Bu, okyanuslara atılan küçük bir taşla binlerce dalgalar hâsıl etme gibi hârikulâde renklilik ve derinlik örneğidir. Evet bu dalgalanmalar o günden bugüne binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca insanın gönlünde temevvüç edip durmaktadır. Evet Kur’ân, tergîp ve terhîbin iticiliği ve çekiciliği ile, bir adamın küfür içinde ölmesini haber verdiği aynı anda milyonların hidâyetine vesile olma gibi üstün bir üslûpla nâzil olmuştur. Bu da Kur’ân’ın fesâhat ve belâğat ifâde eden beyânına gayet uygundur, muvafıktır. Maslahat ve hikmetin ta kendisidir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’in 23 Senede İnmesinin Hikmeti Nedir?

Kur’ân-ı Kerim 23 yılda inmeseydi de, bir anda inseydi, o zaman da “Niçin Kur’ân-ı Kerim birden bire indi de, ceste ceste inmedi?”derlerdi…

Bu gibi meselelerde esas, teslimiyet ve Hakk’ın takdirini yerinde bulma olmalıdır. Yoksa, her meselede sorular sorulmaya başlar: “Öğlen namazı niçin on rekâttır? Cuma namazı neden Cuma günü; zekât neden kırkta bir de, kırkbirde bir değil? ilh…”soruların arkası kesilmez gider. Onun için bunların bir ubûdiyet sırrı olduğunu bilmemiz lâzımdır. Zâtî olarak namazın bir kısım hikmetleri olabilir. Evet, ferdin günde beş defa, Mevlâsının huzuruna gelmesinin, elbette bir takım maslahatları ve faydaları vardır. Ama, rekâtların adetlerine gelince, vitir üç rekât, akşamın farzı üç rekât, ikindinin dört rekâttır. Ve bu sayılar Allah tarafından vaz edilmiştir. Eğer bize denilseydi ki: “Günde beş defa ibâdetle mükellefsiniz, fakat ibâdet şekillerini siz tespit ediniz.”Biz rekât sayıları üzerinde çeşitli fikirler yürütebilirdik… Ve tabii günlük işlerimize, yaşayış şartlarımıza göre bir program düşünürdük. Adedi tayin keyfiyetinde aklın yolu başka, vahyin yolu başka… Vahiyde senin maneviyâtın, ledünniyatın hesabına ayrı bir kalem oynamakta, ayrı bir hikmet nesc edilmektedir. Binâenâleyh burada namazın hikmetleri araştırılır, rekât sayılarınınki değil…

Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzûlünde de, bu türlü hikmetleri vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu dönem, beşerin kemâle yüz tuttuğu bir dönemdir. Onun için en kâmil ve en mütekâmil Nebi gelmişti. Evet, yeryüzüne, Allah’ın matmah-ı nazarı, kâinatın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz. Muhammed (sav) gelmişti. Onun cemaatinin yapacağı şey, o gün en müterâkki, en mütekâmil olma, tekâmülün merdivenlerini son basamağına kadar kat etme, medenî milletlere muallimlik yapma işi idi. Halbuki o güne kadar onların iktisap ettikleri kötü anlâk ve fena huylar ruh ve damarlarına öylesine işlemişti ki, bunları teker teker söküp atmak; ayrıca yerlerine ahlâk-ı âliyeyi getirip vaz’etmek, fıtratlarına güzel huyları yerleştirmek, ayrı ayrı işlerdi. Kur’ân bir anda bütün emirleri ile birden gelip onların karşılarına dikilseydi, altından kalkamazlardı. Aslında, böyle bir durum, insanlığın, tekemmülünde tâkip ettiği şeylere de aykırı olurdu.

Günümüzden misâl verecek olursak; bir kısım sigara, içki müptelası veya sokaklarda gezme hastası, yahut kahvede oturma alışkanlığı olan kimseler düşünelim. Bunların başlarını kesseniz ve “Arkadaş kahveye gidersen öleceksin”deseniz, o yine bir takım bahaneler ileri sürerek gidecektir. Eğer bir gün kahveye gitmeyip evde kalsa, evinde bir köşeye oturacak, üf-üf edecek ve fırsat bulunca da kahvenin yolunu tutacaktır. Çünkü alışageldiği hayat şekli değişmiştir. Halbuki o, lüzumlu olmayan basit bir adetini terk etmiştir.

Şimdi bir de, sigara tiryakisini ele alalım; nikotik olmuş bir adama diyorsunuz ki: “Vücuduna zararlı olan bu sigarayı terk et. Çünkü senin sigara içmen tedrisi bir intihardır. Sanki elindeki hançeri birdenbire değil de, yavaş yavaş sinene saplıyor ve âheste âheste intiharı tamamlamış oluyorsun.”Hatta bunu bir hekime anlattırsanız, yâni doktor dese ki: “Sigarada, hiçbir fayda olmadığı gibi, şöyle şöyle, zararları da var.”bu adam sigarayı terk etmek için bir hayli tereddüt geçirecektir. Bırakın onu, bildiği halde doktorun kendisi de vazgeçmiyor ya…

Bir de alkolik kimseyi ele alınız; adam mest olmuş, sireti değişmiş, iç alemi başkalaşmış. O kadar ki, bir adım daha atsa kendinden aşağı tabakadaki mahlûklara benzeyecek. Şimdi bu kimseye birden: “İçkiyi bırak”demek, “fıtratını değiştir”demek gibi olacaktır.

Böylesine, insanların dem ve damarlarına işlemiş âdetleri, ahlâk-ı seyyieyi binlerceye çıkarınız ve sonra Kur’ân’ın inişindeki tedriciliği düşününüz…

Evet dikenleri kesip evvela çapa yapıyor, kötü şeyleri tahliye edip temizliyor. Sonra tezyin ediyor. Yani kötü huyları onların ruhlarından çıkararak, âli huyları getirip yerleştiriyor ve kısa denecek bir zamanda binlerce iş yapıyor. Buna göre biz, Kur’ân-ı Kerim’in 23 senede nüzulünü çok sür’atli buluyoruz. Nur mürşidin dediği gibi: “Acaba şu asrın Ceziret’ül-Arab’a gitseler, çalışsalar, o zamana nispeten, o zâtın bir senede yaptığının yüzde birini yüz seneden yapabilirler mi?”İşte, hodri meydan! İçkiden binlerce yuvanın yıkıldığı meydandadır. Yeşilay Cemiyeti her sene konferanslar vermektedir. Bu işi genişleterek orta, lise mekteplerine kadar götürmektedir. Buna karşılık acaba kaç kişi içkiyi terk etmektedir. Buyurun üniversite, bütün profesörleriyle seferber olsun, bir sene çalışsınlar acaba yirmi adama içkiye terk ettirebilecekler mi? Şayet başarabilirlerse, bunu onlar hesabına çok büyük muvaffakiyet sayacak ve Efendimiz’in (sav) icraatının yanına altın yazılarla yazıp ası vereceğiz… Heyhat, o bir kere olmuştu! Dost-düşman, o sûrette ikincisini muhal görüyor.

Evet, 23 sene çok seridir; bu yüzden de, Kurân’ın yaptıkları mucizedir. Beşer, Efendimiz’in (sav) 23 senede kat ettiği mesafeyi binlerce senede kat’edememiş; kat’edemez de…

Kur’an-ı Kerim bir taraftan böyle kötü huyların binlercesinin kaldırılmasını hedef almış, diğer taraftan da kaldırılan bu kötü huyların yerini ahlâk-ı âliyey-i Kur’âniye ile donatmak, tezyin etmek vazifesini hedeflemiş ve bütün bunları kimseyi örselemeden, törpülemeden, ürkütmeden, ruhlarını rencide etmeden onlara kabul ettirmiş… Ortaya attığı bir çok meseleyi o kadar çeşitli safhalardan geçirip tatbikat sahasına getirmiştir ki; bugün onların birkaçının pratik hayata hâkim olması için daha bilmem ne kadar 23 seneye ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu 23 sene, süreye ihtiyaç duyulan bir kısım emir ve yasakların, o günün insanının kabullenip benimsemesi için gerekli olan bir zamandı ve belli şeylerin tedricen kaldırılması, belli şeylerin de vaz’edilmesi için bu süreye ihtiyaç vardı. Meselâ, bu süre zarfında üç dört devrede içki yasaklanmış, iki devrede kız çocuklarının diri diri gömülmesi kaldırılmış; darma dağınık kabile hayatı, bir iki hamlede halledilmiş ve kabileler arasında vahdet temin edilerek kitleler içtimaî şuura yükseltilmiş, böylece kendilerine bir cemiyet teşkil etme liyâkati kazandırılmıştır ki, bütün kötü huyların atılması, onların yerlerine ahlâk-ı âliyenin getirilip ikâme edilmesi gibi çok çetin icraatlarla mümkün olabilmiştir. Bundan dolayı da daha uzun zamana ve mehile ihtiyaç hasıl olmuştur.

Ayrıca görüyoruz ki, bizim hayatımızda, şu sene şartlar şöyle gitti, binâenaleyh şöyle bir içtimâî denge ve düzen iktiza ediyor. Buna göre gelecek sene şartların değişeceği hesap edilerek, plân elâstikiyeti ona göre ayarlanıyor; daha sonraki senelerin şartlarına göre, teferruattaki değişmelerin dizaynı yapılıyor: derken zamanın akıcılığı ve eşyanın tabiatına uygunluk aranarak yaptığımız şeylerin sürekliliğini temine çalışıyoruz. Bunun gibi saadet devrinde de, müslümanlar tıpkı bir ağaç gibi büyüyor âheste âheste yeni şartlara adapta oluyor ve fıtrî olarak gelişiyorlardı. Müslümanlığa hergün iltihâklar, ısınmalar oluyor, hergün yeni yeni fikirler, şuurlar kazanılıyor; onlara alıştırmalar yapılıyor ve derken fertler, içtimaî fertler haline geliyordu. Bunlar yavaş yavaş oluyordu ama; bütün olmalar âhenk içinde birbirini takip ediyordu. İşte, bu seyr içindeki çeşitli safhalar, ebedlere kadar devam edecek olan İslâm hakikatının mikro planda, zaman buuduna ait bütün hususiyetlerini aksettiren bir ayna oluyordu.

Bu, 23 senede değil de, birden bire yapılmak istenseydi, bir ölçüde o bedevî cemiyet bu işe dayanamayacak ve ölecekti. Bunu, şuna benzetebiliriz. Meselâ: bir insan güneşe maruz kaldığı zaman, cildinde değişmeler olur. Soğuk memleketlere götürüldüğü zaman da bu defa ona göre bir takım küçük küçük değişmeler meydana gelir, ama katiyyen 20 mutasyon ağırlığında ciddi bir değişiklik birden olamaz. Olsa, bu türlü seri fizikî değişmelerde canlı öldüğü gibi, bunda da öyle olur. Bu tıpkı 1 (bir) atmosfer basınç altında duran birinin birden bire 20 bin fitlik bir irtifaya çıkması gibi bir şey olur ki, insan orada hemen ölüverir. O noktaya uçaklar dahi çıkarken, oksijen maskeleri ve sâire ile sizi ihtiyatla çıkarıyorlar.

İşte böyle birden 20 bin fit irtifaa yükselmek nasıl öldürüyor; öyle de hayat anlayışı, aile anlayışı, ferd anlayışı sıfır derecede olan bir cemiyete, birden bire, Kur’ân inip aynı günde hemen: “İşte ahkâm tatbik edin. Bu kitaptaki hükümlerin hepsini eksiksiz yaşayın.”diye karşılarına çıksaydı, o cemiyetten hiç kimse bunu kabul etmezdi. Çünkü bu, birden bire cemiyetin 20 bine fite yükselmesi demekti ki o cemiyet buna dayanamayacaktı. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’in, ahkâmını insanlara 23 senede getirmesi, ceste ceste, peyderpey telkin etmesi, insan fıtratına riayetin iktizasıdır ve tabiat-ı beşere de en uygun olanıdır.

İnsanı kâinattan ayıramayacağımıza göre, onu kâinatın içindeki hadiselerin seyrine göre ele alma mecburiyetinde olduğumuzu ve onu kâinattaki gelişmelerin dışında mütalaa edemeyeceğimizi, kabullenme mecburiyetindeyiz. Kâinatta nasıl ki, tedrici gelişme oluyor ve kanunlar o istikamette hareket ediyor, insanın tekamül ve terakkisi de, aynı şekilde olacaktır. O terakkinin zembereği, esası ve prensipler mecmuası olan Kur’ân-ı Kerim de, işte bu esasa binaen 23 senede nâzil olmuştur.

Allah’ın (cc) hikmeti bir süreyi 23 yapmış… Bu 24 de olabilirdi, 25 de. Nebiler Sultanının (sav) mukaddes hayatları 63 yıl olacakmış. 23 sene sonra hayatına, nübüvvetten hatime verilecekmiş, vahiy de sona erecekmiş. Ama 64 sene olurdu, vahiy de 24 seneye çıkardı. Biz de onu, aynı hikmet çerçevesi içinde kabul ederdik.

Gerçeği yalnız Allah bilir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an’ın Her Sayfasında Ayetlerin Sona Ermesi, Peygamber Devrinden mi Vardı? Bu Gibi Hat Güzellikleri Bir Mucize mi?

Sahabe döneminde Kur’an hattı şu anda elimizdeki gibi mükemmel değildi. Hareke (esre, ötre, üstün), nokta, duraklar, secde işaretleri vs. yoktu. Bunların hepsi aynı anda olmasa da tarih içinde, birer kolaylaştırıcı vasıta olarak alimlerce geliştirilmiştir. Elimizdeki Mushafların hemen hepsinde sayfa sonunda ayet bitmektedir. Bu da, Sahabe devrinde değil, çok çok sonraları 1849-1920 yılları arasında yaşamış, Üsküdar doğumlu ünlü hattatımız Hasan Rıza Efendi tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bu zat aynı usulle on dokuz adet Kur’an yazmıştır. Bu Mushaflara “âyet berkenar”adı verilir. Hafızlık yapanlar için çok büyük bir kolaylık ve göze hitap edici güzel bir estetiğe sahiptir.

Merhum Hasan Rıza Efendi, bu standardı tutturabilmek için, tam bir satırı dolduran Kevser Sûresini ve tam bir sayfayı dolduran Müdâyene (borç alıp verme usulü) ayetini (Bakara, 2/282) ölçü olarak kullanmıştır.

Kur’an’ın bu gibi estetik yönleri mu’cize diye adlandırılamasa da, ona gösterilen ilginin bir göstergesi olması bakımından eşsizdir. Dünyada Kur’an kadar okunan, yazılan, basılan, yorumlanan, tercüme edilen, gündem oluşturan başka bir kitap ne bulunmuş, ne de bulunur. İşte bu özelliğiyle, okuma yazma bile bilmeyen Hz. Muhammed gibi bir zatın ufkundan Allah tarafından insanlığa sunulan bu manevi güneş ve mübarek Kitap’ın eşi ve benzeri yoktur.

Abdülaziz Hatip

Kur’ân-ı Kerim’in üslûbunu nasıl anlamalıyız?

“Her nefis, her lahza ölümü tatmaktadır. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Ankebût, 29/57) ve “Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin ve ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin, O’nun yolunda harcayın.” (Bakara, 2/254) gibi ayeti kerimeleri, muhatapları yetiştirici bir ikaz olarak mı anlamak lazım? Bunları, o ayetlerin öncesi ve sonrasıyla nasıl te’lif ederiz?

Evvelâ, affınıza sığınarak ifade etmeliyim ki; bir eseri toplayıp düzenleme, meseleleri uzlaştırma, bağdaştırma ve biraz da tekellüfle arada irtibatlar kurma mânâlarına gelen te’lif sözü bir nakîseyi, eksiklik ve kusuru da tedaî ettirir, çağrıştırır. Bundan dolayı, başka kitaplardan farklı olarak, Kur’anı Kerim hakkında te’lif kelimesini kullanmamak lazımdır.

İman esasları, vahyin indirilişindeki keyfiyet açısından, Kur’anı Kerim’in atkıları ve profilleri gibi esas olmuş; diğer meseleler ise, değişik yerlerde, o yerlerdeki durumlarına ve aradaki münasebete göre, siyak ve sibaka bağlı olarak iman esaslarının üzerinde örgülenmiştir. Bazen iman açıkça anlatılmış, insanlar inanmaya çağırılmıştır. Mesela, pek çok yerde “Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin.” (Nisa, 4/136) denilmiştir. Bazen de, “Böylece Allah, iman edip güzel ve makbul işler (salih amel) yapanları ödüllendirir. İşte onlara bir mağfiret ve çok değerli bir nasib vardır.” (Sebe, 34/4) gibi ayeti kerimelerde bir isim cümlesiyle imana işaret edilerek, doğrudan emir olmayan ihbârî bir üslup kullanılmıştır. Fakat, bu ihbâri üsluba terettüb eden şeyler itibarıyla o amelin bir farz ya da vacip olduğu anlaşılır. O ameli yapmamanın çok büyük bir hizlan ve hüsran olduğu kavranır. Dolayısıyla, biz onu yapmanın farz ve terk etmenin de haram olduğuna inanırız.

Usuldeki prensipler açısından, emirler ve nehiyler kendi mânâlarının yanında başka mânâlara da geldiği gibi, ihbârî cümleler de bazen, bütün akitlerde olduğu üzere, inşaî mânâ ifade eder. Bazen emir ya da nehiy için vaz’ edilmemiş gibi görünen bir haber cümlesi sonuç itibariyle emir veya nehiy ortaya koyar. Bu emir ve nehiyler bazen peşi peşine sıralanır, tafsilen anlatılır. Mesela, özellikle yatsı namazlarından sonra okuduğumuz Bakara Sûresi’nin 285. ayetinde meâlen, “Peygamber, Rabb’i tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de (iman ettiler). Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti. “O’nun rasûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.” dediler ve eklediler: “İşittik ve itaat ettik ey Rabb’imiz, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.” (Bakara, 2/285) dedikleri haber verilerek iman esasları doğrudan doğruya ve ard arda sıralanmıştır.

Bazen de “O müttakiler ki, (gayb’a) görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) şeklinde icmâlî ifadeler kullanılmıştır. Mutlak ve mukayyet olmak üzere değişik gayblar olması itibarıyla, “Gayba iman ederler.” sözüyle herhalde gayba taalluk eden her şey murad edilmiş; yani, iman esaslarının tamamı kastedilmiştir. Bu iki ayette de doğrudan doğruya “İman edin.” emri yoksa da müminlerin vasıfları ortaya konularak mümin olma yol ve şartları gösterilmiş; böylece de iman zımnen emredilmiştir.

Gaybı mutlak bizim için, bilinmezlik mânâsına değil, ihâta ve idrak edilmezlik mânâsına zatı ulûhiyettir, ulûhiyet hakikatıdır. Meleklere inanma gibi diğer iman esasları ise mutlak gayb değildir; bizim gibi kimseler için gaybdır. Çünkü, Peygamberler melekleri görmüşlerdir, hatta bazı evliyanın da onlarla münasebeti olabilir.

Evet, bazı ayetlerde icmalî, ayrıntılara inmeden ve özet halinde anlatım bulunmaktadır. Daha sonra, bir başka ayette de bu icmal tafsil edilmekte, etraflıca açıklanmaktadır. Fakat, kullanılan lafızlar, ister inşaî cümleler olsun, isterse de ihbarî cümleler olsun, iman hakikatlerini vaz’a matuf ortaya konmuştur.

Bazı ayetlerde de, usûlü İslâm dediğimiz, Müslümanların İslâm’ın şartları diye bildikleri namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetler; muâmelâta mütaallik meseleler ve hatta muâmelâtla alakalı meselelerin füruatı, yani asla nisbetle ikinciüçüncü dereceden önemli dalları; mesala, ailevî münasebetler, ailevî münasebetlerde nikah, nikahın keyfiyeti, nikahta haram olan hususlar, talak (boşanma) mevzuu, eşlerden birisinin ölmesi durumunda ortaya çıkan meseleler, çocukların nafakası, kocası müteveffâ bir kadının nafakası gibi mevzular ele alınmaktadır.

Kur’anı Kerim, bazı mevzuları belli bir tertip üzere, hususî surette, etraflıca ve bir irtibat içerisinde ortaya koyarken ve biz anlatılanlardan Hazreti Şâri’in maksadını anlayarak ayetleri okumaya devam ederken; bakıyoruz ki, anlatılan konudan farklı olarak, o işin içinde istidrâdî gibi görünen bir ayet geliyor. Hiç münasebeti yokmuş gibi görünen, akla öyle gelebilecek bir mevzuya geçiliyor. Mesela, insanın eşine karşı nazik ve lütufkâr davranması gerektiğinin vurgulandığı bir yerde, “Cehennemden korkun!” deniliyor. İlk bakışta münasebet yokmuş gibi zannedilse de, biraz im’ânı nazarda bulunulunca görülüyor ki, aslında tam söylenmesi gereken söz, söylenmesi gereken en uygun yerde ifade ediliyor.

Başkalarının çok defa kuru, donuk, aynı konuda olan şeyleri üst üste istif ederek meydana getirdiği kitaplardan farklı olarak Kelâmı İlâhî muhataplarını daima hüşyar tutacak bir üslup kullanıyor. Ayrıca, her meseleyi neticede bir iman esasına bağlıyor.. dinin esasâtını tesis ediyor; bu tesiste kullanılması gereken malzemeyi bütünüyle kullanıyor ve neticede de müminler için çok önemli bir imanî rüknü hatırlatıyor. Az önce verdiğimiz misale dönecek olursak, eşler arasındaki münasebeti anlatırken birden ahireti, cennet ve cehennemi nazara veriyor ve yapılan iyi ya da kötü amellerin bir karşılığı olduğunu, bu husus düşünülerek davranılması gerektiğini irşad buyuruyor. Dahası, o konuları anlatmanın yanı başında, inandırmanın yollarını da uygun bir şekilde kullanıyor. İnsanları, yolunca ve usulünce inanmaya sevk ediyor.

Böylece Kur’anı Kerim, meselelerimizi nasıl anlatmamız gerektiği hususunda bize de bir üslup öğretiyor. Biz o üslubu kullandığımız zaman insanlar inanır mı inanmaz mı, o ayrı bir mesele. Allah (cc) kalblerini mühürlemişse inanmazlar. Fakat, meselelerimizi o şekilde anlatırsak biz inandırma adına lazım gelen şeyleri yapmış oluruz. Biz, her halimizle, her sözümüzle, her tavrımızla, her davranışımızla inandırıcı olma durumundayız. Ama inandırmak bizim vazifemiz değildir. Evet, biz güven kaynağı olmalıyız. Halimize, sözümüze bakan herkes demeli ki, “Bunlardan yalan sadır olmaz.” Fakat inandırma işine gelince, o ayrı bir fiildir ve onu Allah (cc) yaratır; ona bizim gücümüz yetmez.

M. Fethullah Gülen

Kuran-ı Kerimde bulunan sure isimleri ne zaman kimler tarafından verilmiştir?

Bu konuda iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre surelerin isimleri Allah (celle celaluhu) tarafından verilmiştir. Cebrail (a.s.), surelerin isimlerini Efendimiz’e (s.a.s.) indirmiş, Efendimiz de (s.a.s.) bu isimleri sahabeye bildirmiştir. Diğer bir görüş ise -Suyutî’nin “itkan” adlı eserinde geçtiği üzere – Efendimiz (s.a.s.), surenin ismini koymuş vahiy de daha sonra Efendimiz’in (s.a.s.) koymuş olduğu bu ismi takrir etmiştir. Her iki durumda da konulmuş olan isimler, bugün bildiğimiz meşhur isimlerdir.

Bununla beraber, Kur’an’daki bazı surelerin birden fazla ismi vardır. Bu konuyu açıklama sadedinde âlimlerimiz sadece Efendimiz’in (s.a.s.) değil Sahabe Efendilerimizin hatta Tabiîn imamlarının da surelere isim verdiğini söylemişlerdir. Ancak bugün meşhur isimleriyle bildiğimiz sureler, ya bizzat Allah (celle celaluhu) tarafından isimlendirilmiş ya da Efendimiz (s.a.s.) tarafından isimleri konup daha sonra Allah katından bu isimler teyid edilmiştir.

Kur’an ile Tefe’ül Yapılabilir mi?

Hem tefe’ül hem de teşe’üm, gayba müteallik bir mesele olduğundan, bunlar sübjektif yorumlardır. Eşyanın hakikatine belli ölçüde vakıf bulunan, te’vil-i ehâdisten anlayan ve kainat kitabını iyi okuyan insanlar, hadiselerden bazı manalar çıkarabilir ve onları şahsî hayatları adına uygulayabilirler. Fakat, bu türlü değerlendirmelerini, herkese tamim edecek şekilde objektif fetvalara menat yapamaz ve tefe’üllerine bir kısım hükümler bina edemezler. Evet, herkes için geçerli hükümlerin istinbatı hususunda Din’in temel esasları ile aslî ve fer’î deliller bellidir; bunların haricinde ne rüya, ne keşif, ne keramet ve ne de te’vil-i ehâdis objektif hükümlere mesned olabilir.

Bu itibarla, nesneleri ve hâdiseleri uğursuz sayıp onları kat’î belaların habercileri gibi görmek çirkin ve din dışı olduğu gibi, onlara güzel manalar yükleyip geleceğe dair söz söylemek ve bu türlü tefe’ülleri objektif hükümlermiş gibi sunmak da bir yönüyle kehanettir ve dinin ruhuna terstir. Dolayısıyla, hem bütün mü’minlerin teşe’ümden mutlaka uzak kalmaları gerekir; hem de te’vil-i ehadisten anlamayan kimselerin, tefe’ül kasdıyla da olsa, hadiseleri bazı manalara yormaları ve bu yorumlarını umuma mal etmeleri asla doğru değildir.

Bu cümleden olarak; Hak dostları, avamın Kur’an ile tefe’ülde bulunmalarına da sıcak bakmamışlardır. Mushaf’ı rastgele açarak, ilk tevafuk eden yeri okuyup oradan bir ders çıkarma şeklindeki tefe’ülün, işin ehli olmayanları yanlış değerlendirmelere ve ümitsizliğe atabileceğinden korkmuşlardır.

Nitekim, Nur Müellifi, ehl-i hakikatın, Kur’an ile tefe’üle taraftar olmadıklarını; çünkü, Kur’ân-ı Hakîm’in, ehl-i küfre kesretle ve şiddetli bir tarzda vurduğunu, Mushaf ile tefe’ül eden insanın inkarcılara karşı söylenen sözleri kendi üzerine alıp kalb dağınıklığına ve ye’se düşebileceğini vurgulamıştır. Gerçi, Şah Veliyyullah Dihlevî hazretleri, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh etmek suretiyle ve belli bir usulle yapılan tefe’ülün bazı kapılar aralayacağını anlatmış, sonra da o usule dair bir kısım kaideler sıralamıştır; fakat, bunu herkese talim etmek ve yaymak doğru değildir. Şayet, insan o işin esaslarını bilemezse, açtığı sayfada münkirler ve münafıklar hakkında nazil olan ayetleri görünce kuvve-i maneviyesi kırılabilir, reca duygusu sarsılabilir ve ruhuna bir panik havası hakim olabilir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an Peygamberimiz’in Beyanı Olamaz mı?

Bu mevzuda şimdiye kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde, pek çok şey söylenmiş ve pek çok şey yazılmıştır. Biz, sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.

Kur’ân-ı Kerimin, Efendimiz veya başka biri tarafından tertib edildiği iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur’ân düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzûdur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müsteşrikleri de, bu mevzûda düşünmeden garazlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur’ân, kim olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mâl edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhi olduğu anlaşılacaktır.

Şimdi bu ciddi mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:

1. Bir kere Kur’ân’ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; arablar, efendimizin Kur’ân dışı beyanlarını, kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur’ân karşısında hayret ve hayranlık duymaktan kendilerini alamıyorlardı.

2. Hadîsleri okurken onların arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysaki, Kur’ân’ın sesinde yüksek bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insanın beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.

3. Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâi, iktisadî, idârî ve hukukî bir sistem getirip vaz’ etmesi, herşeyden evvel düşünce ve aklın bedahetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.

4. Kur’ân’da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet, hukuk ve iktisad gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek, bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı kadar ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden her biri, birkaç dâhisinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek mantık ve sâlim düşünce ile telifi imkansız ve mücerred bir iddiadır.

5. Kur’ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlarca evvel Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte her biri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri..!

Kur’ân’ın, geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar, geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Meselâ: Senelerce evvel Mekke’nin fethedileceğini ve Kâ’be’ye emniyet içinde girileceğini “Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz” (Fetih suresi/27) âyetiyle haber verdiği gibi, İslâm’ın, bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da “O, Resulünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak Allah yeter” (Fetih/28) beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Romalılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir galibiyetiyle müslümanların sevineceğini “Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetten sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah’a aiddir. O gün müminler de sevinirler.” (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuştu; vakti gelince Kur’ân’ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, “Ey Resûl, Rabbin, sana indirileni duyar; eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır” (Maide/67) âyetiyle de en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va’d olunmuştu ve öyle de oldu.

Değişik ilim dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceği, ilmi buluş ve tesbitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını “Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur’ân ve Kur’ân’ın getirdikleri )’nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şâhid olması yetmez mi?” (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.

Ayrıca, Kur’ân, nâzil olduğu günden bu yana “Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine Onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de.” (İsra/88) deyip hasımlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakta ve mucize olduğunu ilan etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu ilk yıllarda, müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hâkimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiç birşey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur’ân “Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va’detti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir” (Nur/55) âyetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.

Daha bunlar gibi, müslümanlığın ve müslümanların geleceği, zafer ve hezimetleri, terakki ve tedennileriyle alâkalı pek çok âyetler vardır ki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerim’in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa fezlekeler halinde, Kur’ân’ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, Onun bu mevzûdaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzûdaki beyanlarıyla ona beşer kelâmı demek de mümkün değildir.

Yüzlerce âyetin sarâhet, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri hakikatlara dair pek çok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç âyetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.

1. Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?” (Enbiya/30) âyetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Âyette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netice değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık O, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da namzed görünmektedir.

2. Astronomi

Kur’ân-ı Kerim’de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların bir araya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifa edeceğiz. “Allah o zattır ki, gökleri, görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Güneşi ve ayı iradesine boyun eğdirtti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir” (Ra’d/2) Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, herşeyin nizam içinde baş-başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-i âsumanı tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zaruridir.

Kur’ân bu ifadesiyle bizlere, kütlelerarası ile’l-merkez (merkez çek) an’il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton’un çekim kanununa veya Einstein’in (hayyız)’ine uyup uymaması birşey ifade etmez.

Hele âyetin, güneş ve ayın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahman sûresindeki “Güneş ve ayın hareketleri tamamen bir hesaba bağlıdır” (Rahman/5), Enbiya sûresindeki “Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan O’dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler” (Enbiya/33), Yâsin sûresindeki “Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir.” dedikten sonra “Bunların herbiri belli bir yörüngede döner dururlar.” (Yasin/38-40) diyerek, güneş, ay ve sair gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.

b- Yerin yuvarlaklığı mevzuunda: “Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor”(Zümer/5) âyeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın, yerkürenin başına “sarık gibi dolanması” sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise “Arkasından da yeryüzünü mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde) söbüleştirdi” (Nâzıât/30) diyerek müşahidlere peygamberlik buudunda varılmış en nihâi noktayı gösterdi.

c-Mekân genişlemesi hususunda: “Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz” (Zâriyât/47) Bu genişleme ister Einstein’in anladığı manada, ister Edwin Huble’nin, güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur’ân’ın ana temasına parmak basıp, tecrûbi ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık neşretmesidir. 3-Metoroloji: Hava akımları, bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur’ân-ı Kerim’de, yer yer ilâhi nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan biri. Meselâ “Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor. Birde bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor. (Nur/43)

Her yerde olduğu gibi, burada da Kur’ân yağmur vak’asının nihâi durumunu ihtâr ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki in’amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmak aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından, hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur’ân’ın beyanına hayranlık duyar. Kur’ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesini, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesini; rüzgarların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesini; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesini ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtlar üzerinde durur; teferruata ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır. Hicr sûresindeki “Aşılayıcı rüzgarları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim etdik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz” (Hicr/22) âyet, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgarların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysaki, Kur’ân nâzil olduğu zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgarların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi…

4. Fizik:

Varlığın ana unsuru madde ve Onun, çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur’ân-ı Kerim’in ele alıp anlattığı mevzûlardandır.

Meselâ, Zâriyat sûresinde “İyice düşünesiniz diye biz herşeyi çift olarak yarattık” (Zâriyât/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur’ân’ın kullandığı malzeme itibariyle, meşgul olmaz. O ana vak’a ve asıl tema bunun önemli bir esas ve âlem-şümûl bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ süresindeki âyet ise “Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik” diyerek, (Şuara/7)her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allah’ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin sûresindeki âyet ise, daha şümullü ve daha enteresan. “Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır” (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da ihtar edilmektedir.

Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde, anti-madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka herşeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.

Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pekçok ilâhi beyan var ki, her birisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna hem de peygamberimizin O’nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.

Evet, Kur’ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pek çok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.

Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını veriyorsa, o kitabı, değil on-dört asır evvelki bir insana, günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap Kur’ân gibi muhtevası zengin ifadeleri çarpıcı, üslûbu âli, şivesi de ilâhi olursa..

Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, ümmiliği mucize o Zât, mektebin, medresenin, kitabın bilinmediği o câhili vasatta, canlılarda sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi? Rüzgarların aşılayıcı olduğunu, nebatat ve bulutları telkîh ettiğini, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin elipsi olduğunu O’na kim ta’lim etti? Mekân genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuvarda öğrendi? Hangi röntgen şualarıyla ceninin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynına tesbit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf, mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddütsüz, fütursuz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı…?

5. Kur’ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mes’uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp O’na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O’na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır. Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe/43) şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da “Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirlere sahip olmak yakışmaz, Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir.” (Enfal/67)

“Eğer Allah’tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (EnfâI/68) mahiyetinde itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah’ın dilemesine havale etmeden, “yarın bu işi yaparım” dediği için “Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse (de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve “umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır de” (Kehf/23-24) emir ve tenbihinde bulunmuş, bir başka sefer “İnsanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi” (Ah-zâb/37) itab işmâm eder mahiyette sadece Allah’tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince “Ey peygamber! eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafur ve rahimdir” (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.

Daha bunlar gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O’nun vazife, mes’uliyet ve selâhi-yetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırları riâyet edilmediği, vazife ve mes’uliyetin mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O’na itâb edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yer yer sertçe uyarılmalar yapılmıştır.

Şimdi hiç akıl kabul eder mi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ…! belki o kitap Allah kitabı, O Zat da O’nun şerefli mübelliğidir…

6. Kur’ân-ı Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere mâletmek mümkün değildir.

Efendimiz (S.A.V.) peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar pekçoğu itibariyle de O’na muârız idiler. Yer yer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur’ân’ı bir kalıba yerleştirmek, birşeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman hristiyan ve yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyor, ne pahasına olursa olsun Kur’ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen herşeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (SAV.), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur’ân’la muâraza ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca hasıma rağmen.

Evet, o gün, hristiyan ve yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev temsilcileri, tek cephe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur’ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o baş döndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve ruhâniliğiyle muhataplarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi.. bir mübâriz gibi hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu “Siz de Kur’ân’a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir sûresine denk birşey, dahada olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin..!” dediği ve o günden bugüne de “Eğer kulumuz Muhammed’e (S.A.V.) indirdiğimizden şübhe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz, Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız.” (Bakara/23) “Deki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de” (İsrâ/88) “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Deki: öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sûre getiriniz.(Hatta) eğer doğru iseniz, Allah’dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız” (Hûd/13)âyetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna cevap verilmemesi, onun kaynağının beşeri olmadığını gösterir. Zira, tarih şahittir ki, Kur’ân’ın muarızları Ona ve Onun mübelliğine her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur’ân’a nazire yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle birşeye güçleri yetseydi, nazire ile Kur’ân’ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna girmeyeceklerdi.

Evet, o koca belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri, Kur’ân’a nazire yapılamamasının en açık delilidir. Eğer nazire yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercih edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.

Arab şâir ve nâsirlerinin, Kur’ân’ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona hristiyan ve yahudiler arasında menşe aramak beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir. Hem, hristiyan ve yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nisbet edeceklerdi. “Biz yaptık” der ve onunla övünürlerdi…!

Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir-iki müsteşrik ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir Kur’ân’ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.

Charles Milles; Kur’ân, üslubundaki zenginlik itibariyle tanzir ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu… Victor İmberdes; Kur’ân’ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahip bulunduğunu Ernest Renan; Kur’ân’ın dini bir inkılâb kadar edebi bir inkılâb da yaptığını… Gustave Le Bon; Kur’ânla gelen İslâm’ın en sâfî en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini… Cl. Huart; Kur’ân’ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (S.A.V.) tebliğ edildiğini… H. Holman; Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah’ın son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu… Emile Dermenyhem; Kur’ân’ın, peygamber (A.S.)’ın birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu… Arthur Beltegri; Hz. Muhammed’in (S.A.V.) tebliğ ettiği Kur’ân’ın bizzat Allah’ın eseri olduğunu… Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur’ân-ı Kerim olduğunu… Raymond Charles; Kur’ân’ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah’ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu… Dr. Mourice; Kur’ân’ın her türlü tenkidin fevkinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur’ân’ın bir edebî kaynak, lisan mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham menbaı bulunduğunu… Manuel King; Kur’ân’ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah’dan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu… Mr. Rodwell; İnsan Kur’ân’ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar. Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı bilgilerinin vüs’ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur’ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.

Binlerce mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin yanında, Kur’ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta sâhib-i Kur’ân’ın, sonra da kalem erbâbının bağışlayacağı mülahazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür’ette bulunduk.

Haşr u neşr: Öldükten sonra tekrar dirilip mahşer meydanında toplanma. Hayyiz: Bir cismin boşlukta kapladığı yer, genişlik. İlhad: İnançsızlık, dinsizlik. İşmâm: Hissettirme, duyurma. Sergerdan: Başı dönen, şaşkın. Söbü: Oval. Tâdât: Sayma, sayım.

M. Fethullah Gülen

Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz’e (sas) yöneltilen ilahi hitapları itap olarak anlamak uygun mudur?

Açıklama: Kur’ân-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e tevcih edilen “Sakın inkârcılara arka çıkma!” ve “Sakın müşriklerden olma!” şeklindeki hitaplar nasıl anlaşılmalıdır? Bu türlü ilâhî hitapları, Allah Resûlü’ne yöneltilen birer itap olarak değerlendirmek doğru mudur?

Dünden bugüne, kimi meşhur âlimlerin de aralarında bulunduğu bir kısım kimseler, bazı âyet-i kerimelerle Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birtakım söz ve davranışlarının kınandığını ifade etmişlerdir. Söz konusu âyetleri kınama, azarlama ve paylama mânâlarına gelen “itap” kelimesiyle beraber anmış; hatta Allah Resûlü’nün kendi kendisini azarlayamayacağı mülâhazasıyla, “itap âyetleri” dedikleri bu ilâhî beyanları Kur’ân’ın Allah kelamı oluşunun delilleri arasında saymışlardır. Şu kadar var ki, kınama olarak gördükleri hitapların yapılan hatalardan dolayı mı, yoksa evlâ olanın ortaya konulmayışı sebebiyle mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Öncelikle ifade etmeliyim ki, dinimizdeki peygamber telakkisi ve İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı edep anlayışımız bu türlü yorumlara katılmamıza mânidir. Cenâb-ı Hak, kendi elçisine her sözü söyleyebilir ve O’na dilediği şekilde hitap edebilir. Fakat, bilhassa Mevlâ-yı Müteâl ile Nebiler Serveri arasındaki muhavereler hususunda bizim kendi haddimizi bilmemiz, edebimizi korumamız ve itap şeklinde anlaşılan beyanlar için farklı mahmiller aramamız lazımdır. Aslında, Kur’ân-ı Kerim’e bir bütün olarak bakılsa ve bahis mevzuu olan âyetlerin nüzul sebeplerine, siyak ve sibaklarına dikkat edilse anlaşılacaktır ki; itap görünümlü ilâhî beyanlar vesilesiyle ya hasenden öte ahsen ufku gösterilmiş, ya müşriklerin ve münafıkların muhtemel saldırılarına karşı Resûl-i Ekrem teyit edilmiş, ya tadil perdesi altında takdir ve iltifatlar dile getirilmiş ya da Rehber-i Ekmel’in şahsında ümmet-i Muhammed’e tenbihlerde bulunulmuştur.

Ahsen Ufkunun Gösterilmesi

Bazı âyet-i kerimelerde rahmetin tebessümleri altında ikaz televvünlü bir iltifat sezilmektedir. Ortada bir hata ve günah yoktur; fakat, bir konuda “iyi” yakalanmışsa bile, her şeyin en güzeline layık olan Kâinatın Medar-ı İftiharı’na “en iyi” işaret edilmektedir; âdeta O’na “Sen hasen ile iktifa etmemeli ahseni bulmaya çalışmalısın!” denilmektedir.

Meselâ; Tebük seferine çıkılacağı esnada münafıklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadığı hâlde cihada katılmamak için izin istemişlerdi. Allah Resûlü pek çok maslahat gözeterek seksenden fazla münafığa izin vermişti. Bunun üzerine, “Hay Allah affedesi Nebi, niçin doğru söyleyenler iyice belli oluncaya ve yalancılar da meydana çıkıncaya kadar beklemedin de o münafıklara hemen izin verdin?” mealindeki âyet-i kerime nâzil olmuştu.

Bu hitapta, kat’iyen itap yoktur, sadece bir hatırlatma vardır; hatta güzele değil, her zaman en güzele layık olan Allah Resûlü, bu âyetle de yine en güzele irşad olunmaktadır; dolayısıyla, bir tebcil, takdir ve senâ dahi söz konusudur.

Allah Teâlâ dileseydi, daha o münafıklara izin vermeden Resûl-i Ekrem’i uyarırdı. Fakat, Cenâb-ı Hak, Kutlu Elçisine içtihat etme kabiliyet ve selâhiyeti vermişti; O da içtihat etmiş ve güzeli yakalamıştı. Ne var ki, Mevlâ-yı Müteâl, o en güzel kuluna haseni yakıştıramıyor, her zaman ahsenin peşinde olması gerektiğini belirtiyordu; en güzele değil de güzele temayül ettiği için O’nu rahmet ve iltifat ağırlıklı bir üslupla ikaz ediyordu. Bedir gazvesinde ele geçirilen esirlerin fidye karşılığında salıverilmelerinden sonra indirilen âyet-i kerimeler gibi diğer bazı ilâhî beyanlar da bu kabildendi.

Münkirlerin Kınamalarına Karşı

“İtap âyetleri” arasında sayılan beyanlardan biri de; “Ey Şanı Yüce Nebi! Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye devam et, kâfirlere ve münafıklara itaat etme! (Ki sen zaten asla onlara itaat etmezsin). Muhakkak ki Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” mealindeki âyet-i kerimedir. Şayet, bu ilâhî kelamın Ahzâb sûresinin ilk âyeti olduğu ve mezkur surenin muhtevası göz önünde bulundurularak şümullü bir değerlendirme yapılırsa, burada da asla bir kınamadan bahsedilemeyeceği görülecektir.

Ahzâb sûresi bir kısım içtimaî esasları bildirmekte, zıhar gibi bâzı bâtıl gelenekleri kaldırmaktadır. Rehber-i Ekmel’e karşı mü’minlerin davranışlarının nasıl olması gerektiğini, hakiki mü’minlerin vasıflarını, münafıkların karakteristik özelliklerini, tesettür meselesine ve aile hayatına dair bazı hususları anlatmaktadır. Dolayısıyla, “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!” hitabı, Ahzâb savaşı ile hınçlarını alamayan münkirlerin ve münafıkların Hazreti Zeyneb ile izdivaç meselesi bahanesiyle koparacakları fırtınaları, yayacakları yalanları, hazırladıkları çeşit çeşit saldırıları haber veren ve Resûl-i Ekrem’e hak bildiği yolda sabit kadem olmasını ihtar eden ilâhî bir emirdir. Evet, bu sûrede inkârcıların ve münafıkların dedikodularına sebep olacak bazı hükümler indirileceğinden dolayı Allah Resûlü daha ilk âyetle teyit edilmiş ve ona “Kâfirlere ve münafıklara uyma. Onların sözlerine kulak verip de görevini yerine getirmekten endişe duyma!..” denilmiştir.

Şu kadar var ki; eğer Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), –farzımuhal– nübüvvetle serfirâz olmayan, mücerret bir ideal ve aksiyon adamı gibi davransaydı, kendisine dehalet etmek isteyen bazı insanların düşüncelerine mümâşat ve mülayemet gösterebilir ve onları kendisine bağlamaya çalışabilirdi. İnsanların iman etmeleri konusundaki fevkalâde hırsından dolayı, onları da kazanabilmek için bazı münkirlerin bir kısım imtiyaz taleplerini muvakkaten kabul edebilirdi.

Allah Teâlâ, imana davet mevzuunda Resûl-i Kibriyâ’ya bazı ipuçları vermişti; neyi nasıl emredeceğini, hangi meseleyi ne şekilde yasaklayacağını ve insanları ne suretle din-i mübîne çağıracağını öz ve esas itibarıyla bildirmişti. Fakat, bir kısım meseleler de vardı ki, O’nun içtihadına bırakılmıştı. Gerçi, o içtihadlarda, gayr-i metluv da olsa, yine mutlak surette bir vahy-i ilâhî ya da bir ilham-ı ilâhî söz konusuydu; evet, bazı hususlar O’na doğrudan doğruya ve kelimesi kelimesine ifade edilmemişti ama hak ve hakikat bir nüve hâlinde içine atılmıştı. Bir yönüyle, o nüveyi açma, büyütme, şekillendirme, değerlendirme ve ifade etme mevzuu kendisine bırakılmıştı. Allah Resûlü, çok defa o türlü malzemeleri o üstün fetanetiyle bizzat kullanır; işin içine kendi tasarrufunu ve içtihadlarını da katardı. İşte, Allah Teâlâ, beşerin hidayete ermesi için kıvrım kıvrım kıvranan Müşfik Nebi’nin bir kısım meselelerde ortaya koyması muhtemel içtihadı bildiğinden dolayı daha baştan O’na “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!” demiştir. Bu itibarla, şayet söz konusu âyetin bir ikaz ihtiva ettiğinden bahsedilecekse, bunun bir kınama olarak değil, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beşerin kurtuluşu için çırpınıp durmasını takdir ve münkirlere karşı onu te’yid şeklinde anlaşılması gerekmektedir.

Ezcümle; Sakîf kabilesinden bazıları, İslâm’ı kabul etmelerine karşılık olarak bir kısım imtiyazlar istemişler; Allah Resûlü’ne müracaatla, kendilerinin bazı vecîbelerden muaf tutulmalarını talep etmişlerdir. Sıradan bir ideal ve aksiyon adamının o türlü isteklere kayıtsız kalması ve muhataplarının kendinden uzaklaşmalarını göze alması çok zordur; çünkü, insan fıtratında her şeye rağmen taraftar toplama gibi zaaflar vardır. Fakat, İnsanlığın İftihar Tablosu, her türlü zaaftan korunmuş bir Resûldür. O’nun gayesi, insanları kendine değil, Allah’ın (celle celâluhu) dinine bağlamaktır. Öyleyse, Resûl-i Ekrem’in, dini bütünüyle kabul etmeyen Sakîflilere taviz vermesi ve onların hatırına dinin ahkâmını değiştirmesi imkânsızdır.

Nitekim, mevzuyla alâkalı âyet-i kerimede, Sakîf kabilesinin isteklerine karşılık Allah Resûlü’nün takındığı kesin tavır ortaya konmaktadır: “Eğer Biz seni yüce ve yüksek dağlar gibi tesbit etmeseydik, evet, mehip dağlar misillü, hakikatin içine bu kadar kök salmanı sağlamasaydık, az da olsa onlara meyledebilirdin.” denilmektedir. Demek ki, Ferîd-i Kevn ü Zamân (aleyhissalâtü vesselâm), öyle sağlam bir iman zeminine oturmuştur ki, O’nun bulunduğu yerde bir toprak kaymasından bahsetmek mümkün değildir.

Allahu a’lem, bu ilâhî beyan şu mânâlara gelmektedir: Eğer, Biz bütün davranışlarını vahyin kontrolü altına almasaydık ve sen başkaları gibi, dini tebliğde yalnızca akıl ve mantık yolunu tutup gitmiş olsaydın, senin de “Ben, bunları böylece kabul edeyim; sonra onları yavaş yavaş dine ısındırır, tam ve kâmil mü’min olmalarını sağlarım.” diye düşünmen ihtimal dahilindeydi. Fakat, sen kat’iyen böyle bir mülâhazaya girmedin. Ne var ki, böyle bir düşünceye meyletmemen, Bizim tesbitimiz sayesindedir. Biz, seni bir an dahi kendi başına bırakmış değiliz ki, sen onların taviz taleplerine meyletmiş olasın!..

Ayrıca, sen, cibilliyet itibarıyla, insanların hidayetine karşı çok hırslısın ve sinesi herkese açık bir insansın. Onlara da sineni açmak istemen, senin bu engin şefkatinin muktezasıdır. Şayet, sen sadece o derin şefkatin zaviyesinden karar verecek olsaydın, onların hidayeti adına, getirdikleri teklifi muvakkaten kabul eder ve onları hidayet kapısından geri çevirmezdin. Fakat Biz sana bütün duygularında istikamet ve ölçü verdik. Böylece seni ifrat ve tefritten koruduk. Şefkatin ifratı, seni onlara meylettirebilirdi; fakat Bizim korumamız sayesinde sen, onlara meyletmedin; şefkatte de dengeyi gözettin. Çünkü, sen kime, ne zaman ve ne ölçüde şefkatli davranılacağını çok iyi bilmektesin. Onun için, merhametini ilâhî merhametin önüne geçirerek bir sapık düşünceye taviz vermekten berîsin!..

Tadil ü Takdir Âyetleri

Evet, Mahbûb-u Âlem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.” ifadesiyle dile getirmektedir. Benzer âyet-i kerimelerde de, Cenâb-ı Allah, Resûl-i Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.”, “Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” şeklinde hitap etmektedir.

Aslında, bu ilâhî hitaplar da Allah Resûlü’nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir. Bu itibarla, mezkur âyet-i kerimeleri de Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını tadil eden ve onu ikaz için inen birer ilâhî kelam şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, beyanlarda tadil ve tenbih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır.

Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’ine âdeta “Habibim, şu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanıp onun rehberliğinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ileride öyle bir kaynak hâline gelecek ki, gönlünde azıcık haşyet duygusu barındıran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynağa koşacak. Öyleyse, Sen tebliğ vazifeni yap, takdiri Allah’a bırak; kendine o kadar eziyet etme!” demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattır, hem bir ızdırap insanında olması gereken ruh enginliğini gösterme ve arkadan gelenlere hedef belirleme demektir, hem de Kur’ân’ın mesajının hüşyar gönüllerde mâkes bulacağının bir müjdesidir.

Ümmet-i Muhammed’e Tenbih

Diğer taraftan, Usulüddin âlimleri Resûl-i Ekrem’e müteveccih olan hitapların çoğunda onun şahsında ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tenbihlerde bulunulduğuna kâildirler. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, ilk kez vaz’edilen ya da mükerreren nazara verilen pek çok emir ve yasak vardır ki, bunlar Peygamber Efendimiz’e hitaben dile getirilmiştir; fakat, bu türlü beyanlar, –hâşâ– o emir ve yasaklara göre davranmadığından dolayı İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kınama ve azarlama (itap) ifadeleri değil, vahy-i ilâhiye gereğince uymayan kimselerin mü’mince yaşamaları için birer davet ve ikazdır.

Evet, verilen bu emirler ve getirilen yasaklar, umumî hüküm bildiren ifadelerdir. Yoksa, –hâşâ– onların Resûl-i Ekrem tarafından tatbik edilmediğini ve söylenenlerin aksinin yapıldığını haber veren beyanlar değildir. Meselâ, Kur’ân, Peygamber Efendimiz’e “Namazı ikâme et!”, “Oruç tut!”, “Zekât ver!” demektedir. Bu cümleler birer emir cümlesidir, dolayısıyla da, bunları Rehber-i Ekmel Efendimiz’e karşı birer ihtar kabul etmek yanlıştır. Aynen bunun gibi, Kur’ân-ı Kerim, Allah Resûlü’ne “Fakirleri yanından kovma!” demiştir. Fakat, bu söz de, hiçbir surette “Niçin fakirleri yanından kovdun veya kovuyorsun?!.” şeklinde anlaşılmamalıdır. Resûlullah’ın, bütün hayatı boyunca bu emre muhalif hiçbir hareketi görülmemiştir ki, bu emir, o harekete binaen gelmiş kabul edilsin. Bu itibarla da mezkur âyetlerde ilk muhatap İnsanlığın İftihar Tablosu olsa bile, asıl hedef kitlenin önce mü’minler sonra da bütün insanlar olduğu âşikârdır.

Keza, Fazilet Güneşi (aleyhi ekmelüttehâyâ) inkârcılara tâbi olmaktan ve şirke düşmekten fersah fersah uzaktır. Ne var ki, bu apaçık hakikate rağmen, –daha önce de geçtiği üzere– Rehber-i Ekmel’e “Sakın inkârcılara arka çıkma!” ve “Sakın müşriklerden olma!” şeklinde hitap edilmiştir. (Bir yönüyle, bu ifadelerin meallerini, “inkârcılara arka çıkmazsın” ve “müşriklerden olmazsın” şeklinde vermek de mümkündür.) Zira, O’nun şahsında ümmeti uyarılmış; Allah’ın gönderdiği Kur’ân sayesinde doğru ile eğri açıkça belli olduğu için mü’minlerin yanlış yolda giden inkârcılara destek olmamaları, tevhid inancından asla ayrılmamaları ve şirk şâibesine sebebiyet verebilecek söz ve davranışlara kat’iyen yaklaşmamaları tenbih edilmiştir.

Bir de, bu âyetlerde kastedilen şirkin, puta tapma ve başka ilahlar edinme şeklindeki mutlak şirkten farklı olması melhuzdur. Aksi hâlde, mü’minlerin de hedef kitle sayılmamaları iktiza eder. Çünkü, inanan insanların puta tapmaları kat’iyen düşünülemez. Demek ki, mutlak şirkten başka izafisi ve itibarisi ile başka şirk çeşitleri ya da şirk şaibesi taşıyan sözler ve fiiller de vardır. Bu itibarla da, mezkur ilâhî beyanlarda, riya gibi şirk-i hafî kabul edilen çirkinliklerden de uzak durmanın lüzumu vurgulanmaktadır. Hiçbir kavlinde ve amelinde sunîliğin en küçüğüne dahi rastlanmayan, hayatını bütünüyle tevhid âbidesini ikâmeye adayan ve şirkin sadece kendisinden değil, fiilinden, cehdinden, gayretinden, azminden, niyetinden, taakkulünden, tasavvurundan ve tahayyülünden bile uzak yaşayan Allah Resûlü’ne hitaben “Sakın müşriklerden olma!” denilerek, bu konuda ümmetin ne ölçüde hassas davranması gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Bu açıdan da, bu ikazları biz kendi üzerimize almalıyız. Evet, şirkten men edilenlerin öncelikle biz olduğumuza inanmalıyız. Öyleyse, sabah-akşam “Allahım, bilerek ya da bilmeyerek şirke düşmekten Sana sığınırım. Şirk işmam eden duygu, düşünce, söz ve tavırlarımdan dolayı beni yarlığamanı dilerim. Şüphesiz Sen gaybı bilensin (benim gönlümden geçenleri de Sen bilirsin).” diyerek Cenâb-ı Hakk’a sığınmalıyız.

Yine, bir başka âyet-i kerimede, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccihen “O hâlde, sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi gerçektir. Hem günahından istiğfarda bulun; sabah akşam Rabbine hamd ederek zikir ve ibadete devam et.” buyurulmaktadır.

Malumdur ki, Habîb-i Edîb Efendimiz’in sıfatlarından birisi de ismettir; o, Allah’ın inayetiyle günahlardan hep uzak yaşamıştır ve her türlü masiyetten korunmuştur. Öyle ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünya misafirliğinin ilk senelerinde dahi benzersiz bir iffet ahlâkı sergilemiştir. Ebû Talib der ki; “Onu yanımdan hiç ayırmıyordum; hatta çoğu gecelerde bile bağrıma basıp yatırıyordum. Bir sabah çamaşırını değiştirecekti ki, kendisine baktığımı gördü. “Amca! Lütfen sırtını döner misin; benim bedenimi kimse görmedi, sen de bakma bana!..” dedi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, bu sözü söylediğinde daha beş yaşındaydı ama O “tabiî iffet”, “tabiî ismet” ve “Allah ile tabiî irtibat” diyebileceğimiz bir halin sahibiydi. Beşerin ufkunda yalancı bir şafağın dahi çakmadığı bir yerde ve dönemde, O, gün ortası gibi bir aydınlık içinde yaşamıştı. Dolayısıyla, O’nun kendi günahlarından dolayı istiğfar etmesi söz konusu değildir.

Şu kadar var ki, böyle bir emri, Seyyidü’l-masumîn Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku açısından ve sübjektif mükellefiyet zaviyesinden değerlendirmiş ve “Acaba hangi hayalimden dolayı böyle ikaz edildim?” demiş olabilir. Kaynaklarda, bu hususla alâkalı bir bilgi görmedim; fakat, çok engin bir hassasiyete sahip olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) söz konusu tenbihi kendi üzerine alması ve ondan “Habibim, sen ki masum ve masûnsun, karakterini oluşturan iffet ve ismet surlarının ötesine hayalinle dahi olsa geçmemelisin!..” neticesini çıkarması muhtemeldir. Nitekim, Güzeller Güzeli Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) günde yetmiş ya da yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkide sınır tanımayışında ve sübjektif mükellefiyetin zirvesini tutuşunda aranmalıdır. O, devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir; kendi ufkuna yakıştıramadığı –bizim nezdimizde mahzursuz– bir hayal sebebiyle dahi istiğfar etmiştir. Bu itibarla da, âyetteki “İstiğfarda bulun!” emri, Sâdık u Masdûk Efendimiz’in şahsında ümmetine müteveccihtir; mü’minlerin sabah akşam yarlığanma dilemeleri emredilmektedir.

Hâsılı; Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevcih edilen “Sakın inkârcılara arka çıkma!”, “Sabret!.., Günahından istiğfarda bulun!..” ve “Sakın müşriklerden olma!” şeklindeki hitapları birer itap gibi anlamak yanlıştır. Mümkünü vâki kılacak hiçbir hâdise yokken, Peygamber Efendimiz’de bir zaaf aramak, pek hatarlı bir düşünce kayması olsa gerektir. Allah (celle celâluhu), ezelde O’nu tesbit edip korumuştur. O’nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdolu hâle gelmiştir. Böyle bir Sultanlar Sultanı, semalara taht kurmuşken, O’nun topuğuna çamur bulaşacağına ihtimal vermek ya çamurun, ya da semalara taht kurmanın ne demek olduğunu bilmemektir. Bu itibarla da, ikaz görünümlü hitaplarda, başka mânâlar, değişik hikmetler aramak ve onların bağrındaki tebcil, takdir ve senâ mesajlarını kavramaya çalışmak lazımdır. (M. Fethullah Gülen, Kalb İbresi)

Kuran-ı Kerim’in sebeplere tesiri var mıdır?

Açıklama: Kuran-ı Kerim, fâil midir yani sebeplere fiili tesiri var mıdır yoksa sadece kişiyi doğru yol ve sebeplere yönlendirme mi yapar?

Fail olan müsebbibü’l-esbab olan sadece Allah’tır. Bunun dışındaki tüm varlıklar, bu Kuran da olsa Peygamberler de olsa fail olamazlar sadece sebep veya vesile olabilirler. Bizler Kuranı veya bir peygamberi dualarımızda ancak şefaatçi ve vesile olarak düşünebiliriz. Kuranı, Peygamberleri veya evliyaları fail olarak düşünen yani rızkı şifayı onların verdiğine inanan kimse, tevhid inancının dışında demektir. Bakara suresinin ikinci ayeti Kuranın mahiyetini açıklaması açısından önemlidir: “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!” Rabbimiz, Kur’an’ın rehberliğinden ayırmasın bizi…

Kur’ân’ı doktrin olarak kabul edebilir miyiz? Değilse, neden edemeyeceğimizi izah eder misiniz?

Doktrin, aslen Latince bir kelimedir. Türkçede tam bir karşılığı olmamakla beraber en yakın anlamı ifade eden “mezhep”, felsefî, siyasî, fikrî sistem teşkil eden kavramların, dogmaların bütünü anlamında bir kelimedir. Meselâ komünizm, kapitalizm, faşizm doktrini denilir ki, bunlar içtimaî birer mezheptirler. Doktrin, daha ziyade, Latincede me’haz olarak kullanıldığı yer itibarıyla, beşer karihasından çıkan, hayatta mâkes bulsun bulmasın hayatın belli yönlerine ait, tekevvün eden bir kısım sistemler bütünü demektir ki, Durkheim’in nasyonal sosyalizmi bir içtimaî doktrin olduğu gibi, içtimaîliğin yanında iktisadı da ele alan Marksizm de başka bir doktrindir.

Bunlar, beşer karihasından çıkan, beşere ait pek çok yönden tek bir tanesini ele alan ve sonra belki bazı şeylere de hâşiyeler, derkenarlar olarak el atmaya çalışan tamamen beşerî sistemlerdir. Bunlar, zamanla yaşlanınca rafa kaldırılırlar ve yerlerine başkaları gelir oturur. Yani doktrinlerde daima tebeddül ve tahavvül söz konusudur. Nitekim komünistler bir dönemde, revizyoncu olanlar ve olmayanlar diye birbirlerine düşmüşlerdi. Aslında beşer karihasından çıkan her şey ihtiyarlamaya mahkûmdur. O, daha adamın ağzından çıkarken ihtiyarlama sürecine girmiş demektir. Ve birkaç sene sonra belinin bükülmesi kaçınılmazdır.

Bolşevizm, 1917’de ilân edildi. Kendi ifadelerine göre 1919’da rayına oturdu. Neredeyse her sene bir revizyon gördü. Onu cazip göstermek için durmadan boya ve cilâ vuruldu. Aslı sağlam olmayınca cilâ da tutmadı. Ve ardında bıraktığı acı hatıralarla tarihin hafızasındaki mukadder yerini aldı. Zatında beşer karihasından çıkan her şeyin âkıbeti budur. Bir bakıma da bu, doktrinin âkıbetidir. Uzun ömürlü, doğduğu günden bu zamana yaşamış tek bir doktrin gösterilemez.

Mesele böyle ele alınınca, Kur’ân-ı Kerim’e ve İslâm dinine doktrin denmesi kat’iyen doğru değildir. Çünkü Kur’ân, İslâm dininin ifadesi olarak, ezelden gelmiş ve ebede namzettir. Allah, maziyi ve müstakbeli hâl (şimdiki zaman) gibi görür ve bilir. Bunun için de vaz’ettiği ahkâm, daima terütaze kalmıştır ve kalacaktır. Onu ne zaman ele alırsanız alın, tebdil ve tağyire ihtiyaç hissetmeden prensiplerini rahatlıkla yaşayabilirsiniz. Böyle olması zarurî ve bedihîdir. Çünkü o, bütün kevn ü mekânı elinde tutan Allah’ın ifade ve beyanına dayanmaktadır.

Her doktrin, beşerin bir-iki veya üç yönünü ele alır ve aksettirir. İnsanın letâifine, kalbî melekelerine ve beyin fakültelerine kadar bütün vücudunun maddî-mânevî ihtiyaçlarına cevap verecek şey ancak dindir. Meselâ, bir doktrin sadece mideyi esas alarak yürümüştür. Ona göre işin temelinde madde, yani karnını doyurma ve mide yatmaktadır. Bu anlayışta âdeta kalb mideye yedirilmektedir. Böyle bir sistem, insanın sadece bir yönünü ele almaktadır. Başka biri, insan, iktisadî durumunu düzeltirse sair şeyler de düzgün gider demektedir ki, bunların hemen hepsi insanın sadece hayvanî ve nebatî yönünü ele almaktadır. Bunlara göre insan, yukarıdan hava, aşağıdan su alacak, büyüyüp çınar hâline gelecek, sonra da gümleyip gidecek bir cisimdir.

Bu doktrinlerin hiçbiri, benim ezel ve ebetle alâkamı anlatmıyor; ruhumdaki meyilleri, tûl-i emelimi anlatmıyor; kanat çırpıp semalara doğru uçuşumu, bütün kevn ü fesada bir tekme vurup itişimi anlatmıyor; ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeye razı olmadığımı anlatmıyor; ve tabiî ki, insanın ebedî hayattaki durumunu da hiç mi hiç anlatmıyor.

Din ise, bütün bunların hepsini kâmilen anlatıyor ve hepsini kucaklıyor. Bu noktada da doktrin-din birbirinden ayrılıyor. Hâsılı, din başka, doktrin başkadır.

M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Kur’an’daki tekrarların hikmeti nedir?

Açıklama: Deniliyor ki, “Kur’ân’da pek çok âyet tekerrür etmektedir. Bu gibi tekrarlar belâgate münafidir, usanç veriyor.” İzahını rica ediyoruz.

Evet, Kur’ân-ı Kerim’de tekrarlar vardır ve bazı vak’alar çok tekrar edilir. Bu tekrarlar daha ziyade kıssalardadır. Bu arada bazen icmalen, bazen de tafsilen iman etrafında tahşidat da yapılır, yerinde amele ait meseleler beslenir ve takviye edilir. Bunların hepsinin kendine göre bir yeri vardır.

İtikada (inanç esasları) müteallik meseleler; Cenâb-ı Hakk’a imanımız ve bunun delilleri, Kur’ân-ı Kerim tarafından ifade edilirken şüphe ve tereddütlerimizin de izale edilmesi hedeflenir. Kur’ân, Allah (celle celâluhu) hakkındaki kanaatimizi pekiştirmek için çok tahşidat yapar. Bu mevzuda o kadar çok misal ve mevzu ile bu hususu sunar ki, onun beyanından sonra ön yargısı olmayan bir insan artık Allah’a iman hususunda asla tereddüt ve şüpheye düşmez.

İşte böyle bir mevzu ne kadar anlatılırsa anlatılsın fazla değil, aksine imanın gönüllerde kök salmasına vesile olması itibarıyla zarurîdir. Aynı şekilde, Peygamberimiz veya peygamberân-ı izâmın anlatılmasında da bu maksada matuf, yani imanı takviye adına tekrarlar vardır. Tıpkı bir çocuğa belletilir gibi bu husus da tekrar edilir. Bunun gibi Kur’ân-ı Kerim’in ahiret ve Cennet’e, haşir ve haşir safahatına dair yüzlerce meselesi vardır ki bunlar belki Kur’ân-ı Kerim’in dörtte üçü veya beşte üçünü teşkil eder. Bu sayede haşir ve onun verâsında olacaklara imanımız takviye edilmiş olur.

Aslında Kur’ân hem itikada müteallik hem de amele müteallik meseleleri insanlığa bildirmek için indirilmiştir. Bu itibarla beşer, daimî bir ders olarak, her an Kur’ân’a muhtaçtır. Hâlbuki hayat-ı içtimaiyede vazifelerin çokluğu ve mesainin yoğunluğu herkesin her an Kur’ân’ın bütününü okumasına imkân bırakmıyor. Onun için Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, çeşitli sûreler içinde Kur’ân’da geçen bütün ahkâmı sık sık tekrar ediyor. Ta bütün Kur’ân-ı Kerim’i okumaya muktedir olamayan kimse, uzun bir sûreyi okuduğu zaman, tafsilen olmasa bile, icmalen bütün Kur’ân’ı tezekkür edebilmiş olsun. Meselâ, bir kısa sûresinde

إِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُۧولٰىۙ۝صُحُفِ إِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى

“Bu bahsettiğim şeyler ilk suhuflarda vardır; İbrahim ve Musa’nın suhufunda.” (A’lâ sûresi, 87/18) buyuruyor ki, burada bir tafsilât yoktur. Önce bu hususa dikkat çekiliyor, sonra da atıf yapılıyor ve başka sûrelerde tafsil ediliyor.

Bu açıdan denebilir ki Allah, beşere merhamet etmiş, kâinatı anlatan öyle bir kitap indirmiştir ki, bu kitabın içinde bütün kâinatın mânâları, insanın vazifeleri, gideceği yerde göreceği şeylerin hepsi mündemiçtir. Ama bir insan her gün bunu baştan sona okuyamaz. Bazıları belki ayda bir bile okuyamaz; ihtimal gafletin hükümferma olduğu 20. asırda gafil Müslümanlar bunu senede bir defa bile okuyamazlar. Hele mânâsının derinliklerine inerek hiç mi hiç okuyamazlar.

İşte bunlar, meselâ, Bakara sûre-i celilesi gibi bir sûreyi bir kere okuyuverseler ahkâm-ı Kur’ân’ı bütünüyle içinde görür ve itminana ulaşırlar. Bir başka defa da başka bir sûreyi okur, orada da yine değişik ahkâmla karşılaşırlar; âdeta bütün Kur’ân’ı okumuş gibi bir feyiz ve bereket elde ederler. Onun için müfessirler “Allah bütün kitapları Kur’ân-ı Kerim’de, Kur’ân’ı Bakara sûre-i celilesinde, Bakara sûre-i celilesini Fatiha sûresi’nde; Fatiha’yı da Bismillâhirrahmânirrahîm’de hulâsa etmiş.” demişlerdir.[1]Bismillâhirrahmânirrahîm’de, Fatiha’da Kur’ân’ın bütününü tekellüfsüz bir teville göstermek mümkündür. Başka yerlerdeki izaha binaen şimdi o konuyu geçiyorum.

Evet, bütün varlıklar insanda hulâsa edildiği gibi, geçmiş bütün kitaplar da Kur’ân-ı Kerim’de hulâsa edilmiştir. Nitekim Allah, bütün peygamberleri de Hz. Muhammed’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) hulâsa etmiştir. İnsanlık peygamberlerde, peygamberler Hz. Muhammed’de hulâsa edilmiştir denebilir. Hulâsa, öz ve kaymak mânâsına O’na “Mustafa” diyoruz. Zira O, en safi, en öz ve özün özüdür. Bir diğer yaklaşımla mahlukatın özü beşerdir; hususiyle de Hz. Muhammed’e iman etmiş olan ümmet-i Muhammed’dir. Ahkâm-ı ilâhiyenin ezelden ebede kadar hulâsası da Kur’ân-ı Kerim’dir. Binaenaleyh her peygamber kendine ait hissesiyle bu hulâsanın içinde yerini almış; Hz. Musa Tevrat’ıyla, Hz. Davud Zebur’uyla, Hz. Mesih de İncil’iyle hulâsa edilmiştir. Diğer peygamberler de suhuflarıyla bunun içindedirler: “Bize de hakk-ı beyan ve hakk-ı ifade ver!” demiş ve o câmi kitaptan istifade ve istifaza etmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’in, hususiyle kıssalar mevzuunda anlattıkları zâhiren tekrar gibi görünse de aslında tekrar değildir. Kur’ân’da kıssalar çeşitli münasebetlerle zikredilir. Her zikredilişte de meselenin hangi yönü anlatılıyorsa konu ona dair yönüyle dile getirilir. Meselâ, mev’izelerde sık sık anlatılan ashab-ı kiramdan Hanzale b. Âmir’i düşünelim. Ona, “Gasîletü’l-melâike” denmektedir. Zira zifafa girdiği gece cihada davet vuku bulunca, gusletme imkânı bulamadan hemen cihada iştirak eder ve o savaşta şehit olur. Efendimiz’in ifadesiyle, yerle gök arasında melekler tarafından gasli müşâhede edilir.[2] İşte o böyle nadide-i fıtrat bir insandır.

Şimdi ben bu vak’ayı size on kere anlatabilirim, ama bunlar tekrar sayılmaz. Çünkü her seferinde onu başka bir yönüyle ele alırım. Meselâ, bunu bir seferinde, dünyayı aşan bir insanın, onu nasıl aşmış olduğundan bahsederken anlatırım. Şöyle ki, “Bir insanın hayatta dönüm noktalarından bir tanesidir gelin güveyi olduğu gece. Bakın kendini aşabilen insan ne yapıyor. Hemen orada, eli kınalı, başı duvaklı gelini bırakıyor ve cihada gidiyor.”

Bir başka zaman, “Ey iman edenler! Allah ve Resûlü size hayat verecek hakikatlere sizi davet ettiği zaman zinhar beklemeden hemen o davete icabet edin.” (Enfâl sûresi, 8/24) âyetiyle irtibat kurarak derim ki: “Aynen Hanzale b. Âmir’in zifaf gecesinde kapının önünde cihada davet sesini duyup icap etmesi gibi siz de hiç gecikmeyin.” Şimdi bu, evvelkisinin aynı değildir. Ben burada Allah ve Resûlü’nün davetine icabeti anlatıyorum.

Başka bir zaman ise, Allah yolunda dökülen terler ve yapılan sa’y ü gayretin boşa gitmeyeceğini anlatırken de aynı misali verebilirim: “Teriniz öbür âlemde terazinin kefesine konacak, kanınız misk-i amber gibi kokacak; hiçbir şeyiniz bedavaya gitmeyecek. Allah, kendi yolunda olan bir kimseyi huzuruna kirli ve günahlı olarak almayacaktır. Nitekim Hz. Hanzale yıkanma imkânını bulamadan cihada iştirak etmişti ama, Allah onu cünüp olarak huzuruna almamak için gökle yer arasında meleklerine yıkattı.”

Bunun gibi tek bir hâdiseyi yirmi yerde, yirmi mevzua misal yapabiliriz…

Kur’ân bazen meseleleri anlatırken konuyu açar, bir yere kadar getirir ve insanı irşat eder. Kur’ân’daki vak’alarda öyle bir elastikiyet, revnaktarlık ve canlılık vardır ki, aynı vak’a başka taraflarda başka bir misal olarak gelir, âdeta, “Ben bir daha görünebilir miyim!” der. Her defasında aynı şey arz edilse de, dinleyenler onda farklı şeyler görür. Ancak nâdânlardır ki, işin nüanslarını anlamaz, aynı şeylerin tekrar edildiğini zannederler.

Meselenin mühim bir yönü de, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kuvve-i mâneviyesinin takviye edilmesidir. Sık sık peygamberân-ı izâmın misalleri anlatılmak suretiyle, “Ey Nebiyy-i Âzam, ey Resûl-i Emced! Senden evvel başka peygamberler de geldiler. Senin başına belâlar geldi ve sana yalancı dediler. İşte sana Nuh, ona da yalancı demişlerdi. Ey Nebiyy-i Efham! Kendi kavmin dahi sana iman etmediler diye üzülüyorsun. Bak, Hz. Musa’nın cemaati ona neler yapıyor; sen bir adamından –meselâ Hâtıb İbn Ebî Beltaa’dan– onu küfre götürmeyecek bir ihanet gördün. Belki kalb-i pâkin müteessir oldu. Unutma! Hz. İsa’nın ümmetinden biri de kendisine ihanette bulundu ve onu düşmanlarına teslim etti. Öyle ise sen de maruz kaldıklarına aldırış etme!” denilmektedir.

Kur’ân, Peygamberimiz’in maruz kaldığı musibetlere karşı, bir bakıma onu teselli edici ve kuvve-i mâneviyesini takviye edici mahiyette her fırsatta kalb-i pâk-i Nebevî etrafında itminan esintileri meydana getirmiş ve onun kuvve-i mâneviye-i imaniyesini takviye etmiştir.

[1] Bkz.: es-Suyûtî, el-İtkân 2/425; Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 5/15. [2] İbn Hibbân, es-Sahîh 15/495; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/10.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İslâm’da ebcedin yeri nedir?

Açıklama: Hz. Peygamber’in, “Kim Kur’ân’ı kendi kafasına göre tefsir ederse kâfir olur, velev ki isabet etmiş olsun.”[1] hadisini söylediği rivayet edilip son asrın müçtehitlerinden bir muhterem zatın bu yola başvurduğu iddia edilerek hafife alınmak istenmektedir. Buna mesnet olarak da bir kısım âyetlere dair tefsirleri gösterilmektedir. Ayrıca cifir ve ebced hesabıyla yapılan tespitlerin İslâm’da bulunmadığı belirtilmektedir. İslâm’da ebcedin yeri nedir?

Evvelâ, soruda ifade edilen bu sözün hadis olup olmadığının münakaşası yapılabilir; zira bu mevcut şekliyle hadise benzememektedir. Sonundaki ilâve ise hevese göre ifade edilmiş gibidir. Bilinen hadis kitapları meydandadır. Onlarda bu tarzda bir söz yoktur. Bu itibarla da bu söz, hadis kriterleri açısından ele alınacak hüviyette değildir. Ancak Sünen-i Ebî Davud’da,

مَنْ قَالَ في كِتَابِ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ بِرَأْيِه۪ فَأَصَابَ فَقَدْ أَخْطَأَ

“Her kim, Allah’ın (azze ve celle) kitabı hakkında kendi reyiyle konuşursa, isabet etse de hata eder.”[2] şeklinde bir rivayet vardır.

Kur’ân’ı kendi reyine göre tefsir etme tehlikeli bir husustur ve aynı zamanda bu, tefsir usûlüne de aykırıdır. Âl-i İmrân sûresi’nin başında anlatıldığı üzere, Kur’ân’ın Ümmü’l-Kitap diye adlandırılan muhkemat âyetleri vardır. “O Allah ki bir kısım muhkem âyetler inzal buyurmuştur. Bunlar ‘Ümmü’l-Kitap – Kitabın esası’dır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/7) Bunun mânâsı, Kur’ân-ı Kerim’de Ümmü’l-Kitab’ın dışındaki hafî, mücmel, müşkil, müteşâbih, kinâye, mecaz… gibi lafızların Ümmü’l-Kitab’a irca edilmek suretiyle tefsir edilmesidir. Ümmü’l-Kitap, tefsir yapabilmek için, tutunup öbür tarafa geçmemize yardım eden bir ip gibidir. Tefsir yaparken dil, gramer, gibi hususların yanında her şeyi bunlarla test eder ve tefsirde ya da tevilde bunlarla mütenakız düşmemeye çalışırız. Başka bir tabirle, müfessirin elinde Ümmü’l-Kitab bir temel disiplinler mecmuası, terminoloji gibidir. Tevil bunlara uyuyorsa doğrudur, uymuyorsa değildir.. ve uymayan tefsirler de reddedilir. Kitaptaki ana meselelerin, açık mânâları vardır ki, bunları başka türlü anlamaya imkân yoktur. Ancak şu kadar var ki, bir mesele bunlara ve dinin ruhuna ters olmamak kaydıyla ilhama dayalı tefsir ve tevil de yapılabilir.

Usûlde bir prensip vardır: Nasları zâhirine hamletmek mümkün olduğu müddetçe onlara zıt bir mânâ vermek uygun değildir.[3] Meselâ, Kur’ân’daki, وَأَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ “Namazı dosdoğru kılın!”[4]sözünden, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim buyurduğu gibi namaz kılmak anlaşılır. Esasen bu ifadeden, başka ikinci bir mânâ da çıkarmak mümkündür. Meselâ: “Namaz duadır. Dua, kulun Allah’a teveccühüdür. Allah’a teveccüh ederken lâhî ve lâğî olmamak bir esastır. Öyleyse mühim olan, Allah’a lâğî ve lâhî bir kalble değil, hüşyar bir gönülle teveccüh etmektir.” gibi. Burada bu ifadeyi asıl mânâdan çevirecek kuvvetli bir karine olmadığına göre وَأَقيمُوا الصَّلٰوةَ “Namazı dosdoğru kılın!” ifadesinden biz bu ikinci mânâyı değil, birinci mânâyı anlarız. Birinci mânâyı vermememiz için bunu birinci mânâdan sarfedecek kuvvetli bir karine lâzımdır. Ne var ki burada böyle bir karine mevcut değildir.

Yine Kur’ân’da, وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin!” (En’âm sûresi, 6/121) şeklinde âyet vardır. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri bu âyetten, üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanların etinin yenmeyeceği hükmünü çıkarırlar. İmam Şafiî ise, Resûl-i Ekrem’in (aleyhisselâm) bir fiilini, âyeti asıl mânâsından sarfedici veya tahsis edici bir karine olarak kabul eder ve Besmele’nin mendup olduğunu söyler. Ona göre, Besmele çekilmeden kesilen hayvanın eti de yenilebilir. Çünkü Resûl-i Ekrem’in bu âyetten sonra bir uygulaması vardır. Bu da başkaları tarafından getirilen eti Efendimiz’in yemesidir. Şayet bir nassa, zâhir mânâsını vermeyi engelleyen kuvvetli bir karine var ise böyle bir yola gidilir.[5]

Kur’ân’ın her âyetini asıl mânâsına hamletmek mühimdir. Bununla beraber yine usûl-i tefsire göre muhkematın yanında bir de “hafî” vardır ki, onun asıl mânâsı ilk plânda bilinmeyebilir. Bunlar, tetebbu, teemmül, tetkik ve meseleyi başka naslarla karşılaştırmayla anlaşılabilecek Kur’ânî ifadelerdir. Ayrıca bir de Kur’ân’ın “mücmel”i vardır tafsil ister, “müteşabih”i vardır mânâsı herkes tarafından hemen anlaşılmaz veya bir kısmının tetkikle, teemmülle ve çeşitli ihtimaller içinde ele alınması iktiza eder. Bundan başka mânâsı apaçık “sarih” âyetler olduğu gibi, “kinaye”li âyetler de vardır. Bunları olduğu gibi kabul etmek lâzımdır. “Hakikat”in yanı başında “mecaz” vardır ki bunları da edebiyatla iştigal edenler bilir. Binaenaleyh âyetlerin hepsini zâhire hamletmek hata olduğu gibi, âyetlerde sadece bâtınî mânâ var demek de korkunç bir ifrattır.

Zâhiriye mezhebine zâhib olan bir kısım kimseler zâhirperestlikte ifrat etmek suretiyle Kur’ânî üslûbun bir yönünü inkâr ve tezyif ettikleri gibi, Karmatîler ve Hurufîler gibi bâtıl mezhepler de Bâtınîlikte aşırı gitmek suretiyle onun diğer yönünü inkâr etmişlerdir. Evet, bir taraf her şeyi bâtın kabul ederken öbür taraf da tamamen zâhiri esas almıştır.

Hâlbuki zayıf dahi olsa bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, إِنَّ لِكُلِّ أٰيَةٍ ظَهْرًا وَبَطْنًا وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ “Her âyetin bir zâhiri bir de bâtını vardır; bu zâhir ve bâtından her birerlerinin de bir dalı, bir budağı, bir çiçeği ve bir de meyvesi vardır.”[6] Binaenaleyh Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih ve hafî âyetlerinden, başka türlü izah edilmemiş mücmel âyetlerinden zâhirine münafi olmamak kaydıyla bir kısım tevil ve tahsisler yapmak mümkün olduğu gibi, tarizlerinden ve remizlerinden de bir kısım mânâları anlamak imkân dahilindedir. Muhkemata zıt olmamak kaydıyla tâli derecede bir kısım işârî mânâlara intikal etmenin hiçbir mahzuru yoktur. Usûl-i din de buna cevaz vermektedir.

Konu usûl-i fıkıh ve usûl-i tefsir açısından ele alınacak olursa Kur’ân’ın âyât-ı beyyinatının bir kısım zâhirî mânâlardan ibaret olmadığı görülecektir. Müteşabihin mânâsının anlaşılıp anlaşılmaması dahi müfessirler tarafından uzun uzadıya münakaşalara medar olmuş bir husustur. Üzerinde bu kadar münakaşanın yapıldığı bir meselenin gayr-i ciddî, laubalilik içinde ve hiçbir şeyden haberi olmayan bazılarınca ele alınması, en azından Kur’ân-ı Kerim’e karşı ciddî bir saygısızlığın ifadesidir.

Kur’ân’ın zâhiri kadar bâtını, mücmeli kadar mufassalı, muhkemine mukabil de müteşâbihi vardır. Bunların her biri farklı kalb ve ruh insanlarının birer cevelengâhıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, sadece kafası bir çoban kafası kadar inkişaf etmemiş insanlara hitap etmemektedir. Evet, gece uykusunu terk eden ve onu kalbinin derinlikleri ölçüsünde değerlendiren kimselerin öyle bir ledünnî hayatları vardır ki, bir mübtedinin anlayışı onlara göre çoban anlayışıdır. Binaenaleyh Kur’ân’ın, onların o derin ve buudları idrak edilmez gönül ufuklarına göre de bir iması ve işareti olacaktır. Onun hem bir kitab-ı zikir hem kitab-ı fikir hem kitab-ı tefekkür ve kitab-ı ders olmasının gereği de zannediyorum işte budur.[7]

Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, her seviyede herkese hitap eden bir kitaptır. O, belli bir seviyenin kitabı değildir. İbn Sina ve Farabî ondan ders aldığı gibi, şayet Sokrates Kur’ân-ı Kerim’in tilmizi olsaydı, onun da Kur’ân’dan istifade edeceği çok şeyler olacaktı. Ama o, Kur’ân’ı görmedi. Emsali belki görebilirdi fakat onlara da biz gösteremedik. Kur’ân’ın ima ve işaret ufkunda –zâhire muhalif olmamak kaydıyla– müceddit ve müçtehidînin cevelengâhı sayabileceğimiz içtihada medar olabilecek öyle hususlar vardır ki, bu ufuktan parlak dimağlar, hüşyar gönüller, uyanık hisler öyle şeyler istinbat ederler ki bizler onların bu tevilleri karşısında şaşar kalırız. Kur’ân’ı bu esaslar içinde tevil ve tefsir etmek, hadis olup olmadığı şüpheli o beyanın ruhuna zıt da değildir. Çünkü bu şekilde tefsir, tefsir usûlüne uygundur.

Zannediyorum konuya böyle yaklaşınca bazı büyükleri tenkit etmenin de doğru olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü meseleyi o şekilde ele aldığımız zaman İmam Gazzâlî, Muhyiddin İbn Arabî, İmam Sühreverdî, Mevlâna, İmam Şafiî… gibi devâsâ pek çok kimseyi tadlil etme durumunda kalırız. Evet, onların öyle ifadeleri vardır ki, şayet biz bunlara bir mahmil bulamaz, bir müteşabihin mânâsı ve bir seviyenin ifadesi olduğunu kabul etmezsek, onları tadlil etmemek mümkün değildir. Biz onların bazı beyanlarına mâkul bir mahmil bulamazsak, söylediklerine bakıp İmam Gazzâlî’yi sapıklık ve küfürle ittiham edecekler çıkabilir.

İbn Arabî nasların zâhirinden bir kısım hükümler çıkararak, sadece işin kalıbını ifade edenlerin, dinin ruhuna hiçbir zaman nüfuz edemeyeceklerini ifade eder. Meselâ, “Lâ ilâhe illallah” avamın tevhididir ona göre. Hâlbuki Efendimiz (aleyhisselâm), “Ben ve benden evvel peygamberlerin söylediği en efdal söz, Lâ ilâhe illallah’tır.”[8] buyurur. Yani Peygamber Efendimiz’in de söylediği sözler içinde en faziletlisi yine “Lâ ilâhe illallah” oluyor. İmam Gazzâlî[9] ve ondan mülhemen İbn Arabî buna “Avamın tevhididir.”[10]diyorlarsa, bu, Efendimiz’e avam demiş olma mânâsına gelir ki kabul etmek mümkün değildir. Çünkü herkes o mişkât-ı nübüvvetten istifade etmektedir. Bu sözü söyleyen Muhyiddin İbn Arabî, “Hz. Muhammed (aleyhisselâm) öyle bir mir’âttır ki, O olmasaydı Allah bilinmezdi.”[11] diyor. O zaman biz, bu söz için mutlaka mâkul bir mahmil bulmalıyız.

Evet, ruhen ve kalben inkişaf etmemiş kimseler, “Lâ ilâhe illallah”tan sadece deliller muvacehesinde bir tevhid hakikatini anlarlar. Ama kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla ileriye giden ve esmâ-i ilâhiyenin mecâlîsine muttali olan, esmâ ve sıfât-ı ilâhiye dairesine giren insanlar hayretten kendilerinden geçer, Zât-ı Akdes’i mülâhaza ve müşâhede iştiyakına kapılır ve her şeyi O’nda gördükten sonra “Lâ ilâhe illallah”ı başka şekilde anlarlar. Bir seviyenin tilmizi bunu, “Lâ mevcûde illâ hû” şeklinde, diğer bir seviyeninki de “Lâ meşhûde illâ hû” şeklinde soluklar. Bu sözlerden birincisi vahdet-i vücudu, ikincisi de vahdet-i şuhûdu ifade eder. İbn Arabî, tevhidi, “Lâ mevcûde illallah” şeklinde anlar ki, bu ona göre havassın tevhididir. Bu da, “Allah’tan başka mevcut yok; sadece Allah vardır. O’nun dışındaki her şey hayalâttan ibarettir.” demektir. Bunu vahdet-i vücudu anlatırken arz etmiştim.[12]

Büyük bir ehl-i tahkik bu sözü ceffelkalem kullanmaz. Bunu söyleten onun iç müşâhedeleri, kendini kontrolü ve içindeki “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr minallah” sülûkiyle vardığı hakikat ufkudur. Vardığı noktadan eşya ve hâdiselere bakınca, o, mevcelenen bütün eşyanın esmâ-i ilâhiyenin dalgalanmasından ibaret olduğunu görür.[13] Muhalfarz o, bir an esmâ-i ilâhiyenin inkıtaa uğradığını hayal etse her şey söner gider ve onun nazarında bir humûdet hükümferma olur. Ona göre eşyanın kendi kendini koruma ve devam ettirme gücü yoksa –ki yoktur– başkasına dayalı bir varlığa nasıl var denilebilir ki? Eşyanın varlığı Allah’tandır; öyleyse hakikî var olan Allah’tır. İşte bu, derin bir mârifet ufkunun ifadesidir. Haddizatında kalben bu şekilde inkişaf eden biri “Lâ ilâhe illallah”tan hep bunu anlar. Mustafa Sabri Bey bu meseleyi ele aldığı zaman, İbn Arabî hakkında müspet veya menfi bir şey söyleyemeyeceğini ifade eder ki bu da kısmen bir lisan sıyaneti sayılır.

Bize gelince biz, zâhir kadar bâtına da inanırız. Resûl-i Ekrem’in nasıl zâhiri vardı, öyle de bir bâtını da vardır. Meselâ, bir keresinde ashabının içinde elini bir noktaya doğru uzatır ve sonra da geriye çeker. Sorarlar: “Bu neydi yâ Resûlallah?” Buyururlar: “Cennet’ten bana bir salkım uzatıldı. Şayet onu alıp size verseydim, kıyamete kadar yiyip bitiremezdiniz.”[14] Zâhirî yönüyle bu, aklın alacağı bir şey değildir. Öyleyse bu, bâtın-ı Muhammedî ufkuna in’ikâs eden öbür âleme ait bir berzahî varlık ve bir misalî mevcuttur.

Hz. Ebû Bekir’e iftar vaktinde bir bardak su ikram edilir. Suyu ağzına götürünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur. Niye ağladığı sorulunca da şöyle konuşur: Bir gün huzur-i Risaletpenâhîde oturuyordum. Bir aralık baktım elleriyle bir şeyi itiyormuş gibi yaptı. Ne olduğunu sorduğumda O: “Dünya temessül edip kendini bana kabul ettirmek istedi. ‘Git! Bana kendini kabul ettiremezsin!’ dedim. Dönüp bana, ‘Ben kendimi sana kabul ettiremiyorum ama senden sonrakilere kabul ettireceğim.’ dedi.”[15]

İşte bunlar bâtın-ı Muhammedînin cilvesidir. Resûl-i Ekrem, temessül etmiş dünyayı görüyor ve onu elinin tersiyle itiyor. Varılabilecek en son ufukta Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), metafizik âlemlerle parmağının ucu ile oynuyor. Nâdân, bu mazhariyetleri bilemediğinden dolayı da evham ve hayalât zanneder.

İmam Rabbânî Hazretleri ise vahdet-i şuhûda kâildir ve Lâ ilâhe illallah’ı, “Lâ meşhûde illâ hû – Allah’tan başka müşâhede edilen bir şey yoktur.”[16] şeklinde anlar. Zevk-i ruhanî ve mârifet ufku açısından öyle demesi normaldir. O, aslında “Allah’tan başka mevcut yoktur.” demiyor; Allah’tan başka mevcutlar vardır ve bunların varlığı Allah’ın varlığı ile kâimdir, diyor. “Lâ meşhûde illallah – Müşâhede edilen O’ndan başka değildir.” ifadesi, bütün eşbah ve ervahın O’ndan olduğunu ifade ediyor. Çünkü bütün terkipler, bütün tahliller hepsi O’ndan, bütün görünümler de yine O’ndandır. Hakikî hakâik-i eşya ise esmâ-i ilâhiyeden ibarettir.[17] O, esmâyı Cenâb-ı Hak’tan ayrı mütalaa edemeyeceğimize göre, müşâhede ettiğimiz şey nedir, diye soruyor. Cevabını bulamayınca da “Lâ meşhûde illallah” diyor.

Bize gelince, biz, kalben vicdanen duyduğumuz, zevken hissettiğimiz meseleleri anlatabilmek için ehlullahın böyle tevile muhtaç yollarına girmeden Resûl-i Ekrem’in anladığı ve anlattığı mânâda “Lâ ilâhe illallah”ta da aynı şeyleri inşâallah zevk eder ve deriz ki, “Allah’tan başka mevcutlar O’nun varlığıyla kâimdir. Allah’tan başka Mâbud-u Mutlak, Maksud-u bi’l-istihkak, Mahmud-u ale’l-ıtlak yoktur. Herkes ve her şey O’na muhtaçtır. Herkes O’nun kapısında kemerbeste-i ubûdiyet içindedir. O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.” Bunu derken de mâbudiyetini, mahbûbiyetini, matlûbiyetini ifade eder ve bunun ötesinde mevcud ve meşhud meselesine karışmayız. Bunlar birer zevkî ve hâlî meselelerdir deriz.

Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevhidine avam tevhidi demesinden ötürü Muhyiddin İbn Arabî ile İmam Rabbânî’ye dil uzatıp bir şeyler söylemek kimsenin haddine değildir. Onların bazı beyanları kendi zevk ufuklarına göre nazmedilmiştir.

Bir vaiz kürsüde, “İnsan, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعينُ ‘Rabbim, yalnız Sana kulluk yaparız ve bu kulluk vazifesini ifa etmede de yardımı sadece Senden isteriz.’ (Fâtiha sûresi, 1/5) derken aklı mâsivâ ile meşgulse bu, kulluğum mâsivâyadır mânâsına gelir.” diyordu. Ben bunun yerine, ubûdiyetimi Mevlâ’ya arz ederken onu vicdanımda tam hissetmezsem, “Yine namazın bir yeri kırıldı!” demeyi tercih ederim. Şimdi eğer o vaizin seviyesi hakikaten o noktada ise bu söz doğrudur. Bu, bir hâl meselesidir ve şayet o zat kendi iç âleminde bunu müşâhede etmemişse, kendiyle tenakuz içindedir. Belli bir noktanın ifadesi olan bu söz, onun sözü olmamalıdır.

İsterseniz bunu biraz daha açalım. Bir insan düşünün ki o her namaza durduğunda Kâbe, önünde temessül ediyor. Arzdan Arş’a kadar Kâbe etrafındaki musalli halkalarını görüyor ve إِيَّاكَ نَعْبُدُ derken Mevlâ’yı müşâhede ediyormuş gibi iliklerine kadar irkiliyorsa, böyle biri إِيَّاكَ نَعْبُدُ dediğinde başka mülâhazalarla ufkunun kirlenmesine açık durduğu takdirde o ufka saygısızlık etmiş olur ve böyle biri için o vaizin söylediği doğrudur. Ve o zat bu seviyenin insanı ise dediğinin bir mahmili olabilir. İşte İmam Rabbânî, Muhyiddin İbn Arabî gibi kimseler, umuma söylenmemesi gereken bu meseledeki müşâhedelerini anlatırken duyup hissettiklerini seslendirmişlerdir. “Tatmayan bilmez.” fehvâsınca nâdânlar o sözleri serrişte etmeye kalkmışlardır.

Birileri, Muhyiddin İbn Arabî’yi böyle bir meseleyle tenkit ederken, bazı kimseler de “Eşyanın Allah’la bâtınî münasebet keyfiyetini bunun kadar ciddî ve tutarlı ifade etmiş bir zat tanımıyorum!” diye hayranlığını ifade edebilir. Bu da bir anlayıştır. Ama bu ikincisi bir ümmî anlayış değildir.

Meselenin bir başka yönü de bu türlü tevil ve tefsirlerin kadimden beri olagelmesidir. Bir mânâda tefsir usûlüne zıt da görülebilir. Ne var ki bir kısmı itibariyle bu tür yorumlar, öyle “kaldır-at” türünden insanların yorumu değildir Edebi, takvası ve Allah’a saygısı açısından onları görseydiniz kendi kulluğunuzdan hayâ ederdiniz. Meselâ, hayatı boyunca günde iki öğün yemekle yetinmiş, hep peygamberâne zühd ve takva içinde hayat sürmüş ve ömür boyu pusuda yaşamış; öyle ki “Dün evde uyanık otururken Efendimiz geldi, kapıyı açtı, içeri girdi ve bana şunları söyledi!” dese aksini düşünmezdiniz. İşte bu zatlara itimat eden kimseler dinin temel esaslarına zıt olmayan bu şekildeki mevhibelere de bir şey dememelidirler. Bunlar edille-i şer’iye ölçüsünde delil olmasalar da mutlak bir hususiyetleri vardır.

Evet, yetmiş-seksen yaşına kadar dünyevî hayatı adına bir şeyler elde etme istikametinde yalana tenezzül etmemiş ciddî bir insanın kalkıp bu yaşından sonra yalan söyleyebileceğine ihtimal verilemez. Nitekim Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında bu kabîl mütalaalar serdedilmiştir. Evet, O, kırk yaşına kadar yalana tenezzül etmemiş emin ve sadık bir insandır. O yaştan sonra yalana tenezzülü söz konusu değildir.

Tarih boyunca büyük müfessirler ve Allah dostları Kur’ân’dan işaretler alarak bu türden bazı gerçekleri dile getirmişlerdir. Muhyiddin İbn Arabî, Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinden elektriğe işaret buluyor. Asırlarca sonra gelen Edison, kendisine ışık tutan Muhyiddin İbn Arabî’ye teşekkürlerini sunuyor. “Müspet Mâneviyat Etüdleri” isimli kitapta da buna benzer bilgiler vardır. Şöyle ki sekiz-dokuz asır evvel yaşamış bir insan elektriğe ve elektriğin ampulün içine gireceğine işaret ediyor. Bu ifade, Fütuhât-ı Mekkiye’nin hâtimesinde var. Bu kitap, yedi asır evvel yazılmıştır. Bu âyeti benim elime verseler, oradan elektriği anlamam mümkün değildir. Nazarı dokuz asrı aşan bu insanlar böyle harika şeyler söylüyorlar ve dediklerini de zaman doğruluyorsa şimdi biri kalkıp böyle اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ (Nûr sûresi, 24/35) âyetinden elektriğe işaret bulan bu insan hakkında “Kur’ân’ı kim reyi ile tefsir ederse küfre girer!” dese, biz de deriz ki, “Kimin kâfir olduğu ahirette belli olacaktır.”

Kur’ân-ı Kerim’de gaypten bahisler pek çoktur. Meselâ o, henüz meydana gelmeden dokuz sene evvel, Romalıların Sasanilere galebe çalacağını haber verir: “Rumlar yakın bir yerde mağlup oldular. Ama bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde onlar galip gelecekler.” (Rûm sûresi, 30/1-3) Dokuz sene sonra Bedir günü Romalıların Sasanilere galebe çaldığı görülür. “Hakikî mânâda gayba muttali olan Allah’tır. Ne var ki Allah kimi gayba muttali kılarsa, o da bildirildiği ölçüde bilir.” (Cin sûresi, 72/26-27) Bu zâhirî mânâ, Devr-i Risaletpenâhî’de açıkça tahakkuk ediyor.

Başka bir tefsirci bundan bâtınî bir yorum da çıkarıyor. Meselâ, tasavvufî yönü de olan müfessirlerden İbn Berrecan bu âyetlerden şu mânâyı çıkarıyor. Yazdığı tefsirinde derkenar olarak, Kudüs’ün işgalden kurtulacağını, hem de zaman ve günü de tayin ederek söylüyor. Kendisi, keşfettiği zamandan önce de vefat ediyor. Müslümanlar onun keşfettiği tarihte Kudüs’ü fethediyorlar. Âlûsî’nin tefsirinde kaydedildiğine göre, onun, Allah’ın Kitabından gayba dair bazı hâdiselere vâkıf olduğuna inanılıyordu. Bunu da bir kısım hesap kaideleri ve harflerin ebced değerlerinden hareketle yapıyordu. Nureddin Zengi de Kudüs’ün fethini bildiren bu tefsire hürmeten, fethedildiğinde mescide koymak üzere bir minber yaptırmıştı. Ama ömrü Kudüs’ün fethine yetmedi. Kudüs Selahaddin-i Eyyubî tarafından tahrir edildi (hürriyete kavuşturuldu) ve minber de oraya yerleştirildi.[18]

Bir başka misal de, hurûf-u mukattaadan “Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf” harfleri gösterilebilir. Vâkıa bunlara çoğu müfessir mânâ vermemiş ve “müteşabih” demişlerdir. Ancak bazı ehlullah bundan farklı bir mânâ çıkarmış ve bunu hiziblerine almışlardır. “Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf hürmetine mazhar-ı himaye kılındık”, [19] “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd hürmetine de Hakk’ın kifayetiyle serfiraz olduk.”[20] diye dua etmişlerdir.

Biz, hurûf-u mukattaadan bir şey anlamazken, ehlullah değişik şeyler anlamış, dahası bunları vesile yapıp Cenâb-ı Hakk’ın cenah-ı himayesine girme adına onları dualarına mukaddime yapmışlardır. Hemen pek çok hizipte bu tür bir üslûpla karşılaşırız. Evet, Şâzilî, Gavs-ı Âzam Abdulkadir Geylânî,[21] Ahmed er-Rufâî, Ahmed Bedevî… gibi zatların hepsinin hiziplerinde bunları görmek mümkündür. İmam Bahauddin Nakşibend Hazretleri yedi defa “Hâ Mîm” dedikten sonra “Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf” diyor ve bununla dua ediyor.[22] Demek o bundan bir mânâ anlıyor ki, onu vesile yapıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Mânâsını bilmediğiniz kelimelerle dua etmeyin. Çünkü lehinizde söyleyeyim derken, aleyhinizde bir şey söylemiş olursunuz.”[23] buyurur. Bu büyük zatların, mânâsını anlamadıkları şeylerle dua etmeleri söz konusu değildir.

Taberî, Şûrâ sûresi’nin başındaki hurûf-u mukattaayla alâkalı İbn Abbas’tan bir rivayet aktarır. İbn Abbas’a bu âyetin tefsiri sorulduğunda o önce cevap vermek istemez. Sual birkaç defa tekerrür edince o, bugünkü Bağdat’ın krokisini çizip anlatıyormuş gibi şu tür izahta bulunur: “Etrafında iki nehir bulunan tepemsi bir yere bir şehir kurulacak, orada, peygamber torunlarından adı Abdulilâh veya Abdullah olan önemli bir kişi/kişiler bâğiler tarafından öldürülecektir.” der.[24] General Abdülkerim Kasım, Abdulilâh ve merhum Faysal’a karşı ihtilâl yapınca Faysal taraftarları bu meseleyi kaleme alıp halka dağıttılar.

Şimdi geriye dönelim; âyetin zâhirinden böyle bir şey çıkarmak mümkün değildir. Ama İbn Abbas tefsirinin de, bâtınî ölçüler içinde kendisine göre bir yeri vardır. Vâkıa, usûl-i tefsirde bunlara pek itibar edilmez, bununla beraber eğer bir vak’a, olduğu gibi çıkıyorsa, artık onu reddetmek mümkün değildir.

Başka bir zat da, غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ (Felak sûresi, 113/3) ifadesinden bâtınî bir işaret çıkarıyor ve “siyaset”in âdeta efsun edici mahiyette hükümferma olacağını söyleyip rakamlardan 1971 tarihindeki hâdiselere işarette bulunma sadedinde; eğer ifsat edilen gençler ıslah edilmezse o tarihte gelen tokadın şiddetli olacağını ifade ediyor. Yani altmış sene önce yazılmış tefsirde 12 Mart muhtırasından haber veriliyor.[25]

Evet, ekilen tohumlar ıslah edilmemiş, anarşi doruk noktaya ulaşmıştır. Ve ardından şiddetli bir tokat gelmiştir. Bu âyetten bu işareti her müfessir çıkaramaz. Ama mehbit-i ilham-ı ilâhî olan gönle, böyle bir esinti gelebilir. Ebced ile de belli bir zamana tevafuk ettiyse, vakti geldiğinde de denenler olduysa, tenkide yeltenenlere İbn Hacer’in cevabını vermek gerekir: “Her havlayana bir taş atsan, yerde taş kalmaz!”

Ebced, Avrupa menşeli, Arapçaya tercüme edilmiş Dairetü’l-Maarif’te (İslâm Ansiklopedisi) uzun boylu anlatılıyor. Buna göre ebced, Arami, Süryani ve İbranilerce Devr-i Risaletpenâhî’de de biliniyordu. Nitekim tefsirlerde de ebcedin bilindiğini ifade eden pek çok vak’a vardır.

Ezcümle Buhârî Tarih’inde ve İbn Ebî Hâtim Tefsîr’inde, sıhhati hakkında bir şey söylememekle beraber Yahudilerin ebcedi bildiğine ve bundan hareketle hükümler çıkardıklarına dair bir vak’a naklederler:

Ebû Yâsir İbn Ahtab, Bakara sûre-i celilesinin baş taraflarını Efendimiz’den duyar. Daha sonra kardeşi Huyey b. Ahtab ve bazı Yahudiler yanına gelince: “Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine indirilen şu âyetleri okuduğunu duydum.” der ve “Elif Lâm Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere!” âyetlerini okur. Bunun üzerine, “Bunu işittin mi?” diye sorar. Kardeşi de “Evet” cevabını verir. Daha sonra Huyey b. Ahtab, o Yahudilerle Resûlullah’ın yanına gelerek: “Ey Muhammed! Allah’ın sana indirdiği ‘Elif Lâm Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere!’ (Bakara sûresi, 2/1-2) âyetlerini okuduğunu söylüyorlar. Öyle mi?” diye sorar. Resûlullah da “Evet” cevabını verir. Bunun üzerine tekrar onlar: “Cebrail, bu âyetleri sana Allah nezdinden mi getirdi?” diye sorarlar. Allah Resûlü yine “Evet” der. Huyey bunun üzerine, “Allah, senden önce kendilerine ümmetlerinin ömrünün açıklanıp açıklanmadığını bilmediğimiz peygamberler gönderdi. Ancak biz, senin ümmetinin ecelini biliyoruz.” der ve ayağa kalkıp beraberinde bulunanlara: “Elif 1, Lâm 30, Mîm 40. Bunların toplamı ise 71 yıl yapar. Şimdi siz, mülkünün ve ümmetinin ömrünün süresi 71 yıl olan bir Peygamber’in dinine mi gireceksiniz?” der.

Daha sonra Huyey b. Ahtab, Allah Resûlü’ne yönelerek: “Yâ Muhammed! Bundan başka âyetler de var mı?” diye başka bir soru tevcih eder. Buna karşılık Allah Resûlü de diğer mukattaa harflerini okur. Rakamlar artıp da kendince Efendimiz’in ümmetinin ömrünü sınırlayamayınca, “Yâ Muhammed! Senin durumun bize karmaşık göründü. Az mı, çok mu verildiğini bilmiyoruz.” mukabelesinde bulunarak etrafındakilere “Kalkın gidelim!” deyip orayı terk eder. Ebû Yâsir, kalbi yumuşak ve Müslümanlığa müheyya bir zattı. Kardeşi Huyeyy’e ve diğer Yahudilere: “Ne biliyorsunuz! Belki de bu rakamların hepsinin toplamıdır ümmet-i Muhammed’in eceli. Bu da çok uzun zaman eder.” demesine karşılık onlar, “O’nun durumu bize karışık geldi!” düşüncesinde ısrar ederler.[26]

Müfessirler, ebcedin Yahudiler, Aramiler, Süryaniler ve İbraniler tarafından bilindiğini söylüyorlar; demek ki o, sonradan zuhur etmiş bir şey değil…

Kur’ân’ın zâhirine ve muhkematına ters düşmeyecek şekilde bazı âyetlerinden belli tarihlere ait ebced hesabı ile bazı hususlara işaretlerin bulunabileceğini kabul etmede bir mahzur olmasa gerek.

Tarih boyunca değişik vesilelerle ebced hep kullanılagelmiştir. Meselâ, İstanbul şehrine, selef, بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ “Ne hoş bir diyar!” (Sebe sûresi, 34/15) âyetiyle ebced hesabına göre tarih düşürmüşlerdir.[27]Timurlenk’in Şam’ı almasına başka bir kelimeyi denk getirmiş ve bu şekilde önemli hâdiseleri ebcedle belirtmişlerdir. Ebced, Osmanlı sanatları arasında çok gelişmiş, hatta en büyük edebî sanatlardan biri olan kitap sonları ve mezar taşları ebcedle düşürülen rakamlarla mânâlandırılmıştır.

Böyle bir ilme, ulûm-i evvelîn ve âhirînden bahseden Kur’ân’ın bîgâne kalması mümkün değildir. Daha evvelki devirlerde muttali olunmasa bile biz bazı âyât-ı Kur’âniye’yi bu asırda teleskopların, mikroskopların mikro ve makro âlemi gözümüzün önüne getirmesiyle daha farklı anlıyoruz.

Meselâ, وَالسَّمَۤاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ “Semayı Biz Kendi ellerimizle, çok sağlam bir şekilde bina ettik ve onu durmadan genişleten Biziz Biz.” (Zâriyât sûresi, 51/47) diyerek ekspansiyonu (Genişleme, Büyüme Teorisi) anlatıyor Kur’ân-ı Kerim. Biz bunu teleskop başında göreceğimiz ana kadar anlayamazdık.

Şimdi, Kur’ân, kâinat genişlemesinden bahsediyorsa, bu, ona hakaret mi oluyor? Allah’ın azameti anlatılırken ilme ve fenne dair bir fezleke de anlatılsa, bunun ne mahzuru var? Kur’ân, ceninin ana karnındaki yaratılışını bütün safahatıyla anlatırsa, bu, Kur’ân için bir nakise midir? Demek ki, nüzul devrinde olmasa bile daha sonraki asırlarda tekevvün ve tedevvün edecek ilimlere ait o Mu’cizü’l-Beyan’ın bir kısım açıklamaları olacaktır. Ve Kur’ân, alanına giren bu hâdiselere parmak basacak ve onlardan bahsedecektir.

Kadim tarihten beri bilinen ebced, Selçuklu’nun elinde geliştirildi ve Osmanlı’da doruk noktaya ulaştı. Memleketlerin alınışı, büyük zatların vefatları mezar taşlarına ebced hesabıyla tarih düşürülerek bu ilim ulema arasında, üzerinde fikir yorulan bir konu hâline geldi. وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ “(Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hâsılı) yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki açık ve net olarak bu kitapta bulunmasın.” (En’âm sûresi, 6/59) ferman-ı sübhanîsi konuya bir genişlik getirerek “Yaş-kuru her şey benim içimde vardır; bazen zâhiren ve sarahaten vardır bazen de kinaye yoluyla, teville, tarizle.” der.

Bundan dolayı İmam Şârânî, Kuşeyrî, Kâşânî… gibi büyük zatların hususî işaret tefsirleri vardır. Onlar Kur’ân’ın sadece işaretleriyle meşgul olmuşlar ve bu alanda eserler ortaya koymuşlardır. Tefsirin işaretle yapılan kısmı ayrı bir daldır ama,

“Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz / Divanelerin hemdemi divane gerektir.” (Ziya Paşa) mısralarında da ifade edildiği gibi herkes bu alanda söz söyleyemez.

Netice olarak, bu hususta söz söyleyen ve tefsir yapan bir zatın, İslâm’ı anlama mevzuunda hassasiyetine ve titizliğine bakmak lâzım. Eğer insan, hak ve hakikat hesabına konuşurken, kalbi tir tir titriyorsa, onun yorumlarında her hâlde bir mesaj var ki böyle deniyor şeklinde düşünmek insafın ifadesidir.

Eslâfta Kur’ân’dan böyle işaretler alarak söz söyleyen pek çoktur. Ebû Hanife devrinde Fudayl b. Iyaz; Ahmed İbn Hanbel zamanında Bişr-i Hâfî gibi kimseler, Kur’ân’ın bâtınıyla meşgul olurlardı ve o büyük imamların yanına gittikleri zaman da itibar ve iltifat görürlerdi. Bu büyük imamların da iltifat ettikleri bu bâtın ricali, o devirde iltifat gördüklerine göre şimdi bizim kalkıp bunları görmezlikten gelmemiz kat’iyen doğru değildir.

Bu mesele, bir risale veya kitap şeklinde teferruatlı ele alınsa değer. Ancak körü körüne itirazda bulunan kimselerle boşu boşuna meşgul olmaya da lüzum yoktur. Zira bunların kanaatlerini değiştirmek zordur; hâssaten de anlayış ve niyetleri belli olanların…

[1] Hadis kaynaklarında yer almayan bu ifade için bkz.: ez-Zerkeşî, el-Burhân 2/164; ez-Zürkânî, Menâhilü’l-irfân 2/63. [2] Ebû Dâvûd, ilm 5; Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 1. [3] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-muhît fî Usûli’l-fıkh 2/682. [4] Bakara sûresi, 2/43, 83, 110; Nisâ sûresi, 4/77, 103; En’âm sûresi, 6/72: Yûnus sûresi, 10/87; Hac sûresi, 22/78; Nûr sûresi, 24/56; Rûm sûresi, 30/31; Mücadele sûresi, 58/13; Müzzemmil sûresi, 73/20. [5] eş-Şâfiî, el-Ümm 2/227, 234. [6] Bkz.: Abdurrezzak, el-Musannef 3/358; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 9/278. [7] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.393 (Yirmi Beşinci Söz, Mukaddime). [8] Tirmizî, daavât 122; Muvatta, Kur’ân 32, hac 246; Abdurrezzak, el-Musannef 4/378. [9] el-Gazzâlî, Mişkâtü’l-envâr s.8. [10] Bkz.: Konuk, Ahmed Avni, Füsûsu’l-hikem tercüme ve şerhi 1/239. [11] Bkz.: Konuk, Ahmed Avni, Füsûsu’l-hikem tercüme ve şerhi 1/61-64, 129. [12] Bkz.: M.F. Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler 1/58-70. [13] Bediüzzaman, Sözler s.683 (Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf, Birinci Mebhas). [14] Buhârî, ezan 91; Müslim, salâtü’l-küsûf 17. [15] el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 7/343, 345; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/344. [16] Bkz.: İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1/56-58, 274-293 (43. ve 272. Mektuplar). [17] İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1/180 (209. Mektup). [18] el-Makdisî, er-Ravdateyni fî ahbâri’d-devleteyni’n-Nûriyye ve’s-Salâhıyye 3/394-395; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/102. [19] Bkz.: M.F. Gülen, el-Kulûbu’d-dâria s.242 (Hizbü’t-Tams – İmam Şâzilî (k.s.)). [20] Bkz.: M.F. Gülen, el-Kulûbu’d-dâria s.242 (Hizbü’t-Tams – İmam Şâzilî (k.s.)). [21] Bkz.: M.F. Gülen, el-Kulûbu’d-dâria s.176 (Hizbü’l-Hıfz – Abdülkadir Geylânî (k.s.)). [22] Bkz.: M.F. Gülen, el-Kulûbu’d-dâria s.299-300 (Evrâd-ı Kudsiyye – Şâh-ı Nakşibendi (k.s.)). [23] Bkz.: Buhârî, vudû 53; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 222. [24] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 25/6. [25] Bediüzzaman, Şuâlar s.254 (On Birinci Şuâ, Hâtime). [26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/82; el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 2/208; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 1/33. [27] el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 22/26.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Kur’an neden Arapça’dır?

Açıklama: Kuran’ı Kerim Allah kelamı olduğuna ve Allahu Teâlâ da bizim gibi konuşmaktan münezzeh olduğuna göre Kuranı Kerimin Arapça olması nasıl izah edilebilir? Yoksa Kuran bizim idrak edemediğimiz Allah Kelamı olup sonradan Allahu Teâlâ tarafından yeryüzüne Arapça olarak mı indirildi? Öyle ise şu anki Kuranı Kerim Kelamullah unvanını ne kadar yansıtıyor?

Allah’ın milyarlarca varlıkla milyarlarca çeşit konuşması vardır. Vahiy, Allah Teâlâ’nın konuşmalarından sadece bir çeşididir. Bu konuşmanın en iyi ifadesi ise Arapça ile olmaktadır. Çünkü Arapça dili, maksadı en güzel ifade edecek inceliklere, sanatlara sahiptir.

Allah’ın Kur’an’ı indirmekten maksadı, insanlara kendini tanıttırmak ve kabul ettirmektir. Bu tanıtma mutlaka insanın anlayacağı dilden olmalı ki maksat hâsıl olsun. Yoksa Musa Aleyhisselam’la konuştuğu gibi konuşsaydı, hiçi kimse O’nu anlayamayacak ve tanıyamayacaktı. Allah Teâlâ’nın insanla konuşması, bir tenezzül-ü ilahidir, bir inayettir, rahmettir.

Evet, Allah Teala’nın her varlıkla ayrı bir konuşma şekli vardır. İnsanla insan diliyle konuşmuştur. Bu diller arasında da –Kur’an’da da belirtildiği gibi- en uygun olanı, Arapça’dır. Allah’ın insanlarla konuşması, tenzihi gerektirecek bir durum değildir. Bir profesör, sıradan bir insana ilmi bir mevzuyu anlatırken, akademik dil kullanmaz. Kullanacak olursa maksadını anlatamaz. Maksadı, karşısındaki insana ilmini, birikimini aktarmaksa bunu mutlaka onun anlayacağı seviyede arz etmesi gerekir. Allah Teala, insana kendisini, varlığı, ahireti vs. anlatmak istemektedir. Bunu ise insanın anlayacağı seviyede irade buyurmuştur. Fakat bu durum, Kur’an’ın mucizeliğine, beyan harikalığına bir halel vermez. Zira, sehl-i mümteni tarzında kolay söylenebilir bir kelam gibi görünse de –asırlardır müfessirlerin ispat ettikleri gibi- pek çok yönden mucizedir ve insanoğlu bu mucizevi kitabın bir benzerini yazamamıştır, yazamayacaktır da..

Kur’an-ı Kerim’i nasıl tanımlarız?

Kur’ân kelimesi, okumak anlamına gelen قرأ kelimesinden türemiştir. İlk dönemden itibaren de Kur’ân,  Müslümanlar arasında, Yüce Allah’ın, Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği ilâhî kelâmın özel ismi olarak yaygınlık kazanmıştır.

Terim anlamı itibariyle Kur’ân: “Vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilmiş, yalan söylemesi mümkün olma- yan büyük topluluklardan daha sonraki nesillere aktarılmış, okunmasıyla ibadet edilen eşsiz bir kelâmdır.

Yukarıdaki tanımı açacak olursak:

Vahiy yoluyla Hz. Peygamber’e indirilmiş ilâhî kelâm olması: Bu şu demektir, ne kadar mükemmel olursa olsun, Allah’ın sözünün dışındaki hiçbir şey Kur’ân olarak isimlendirilemez. Bu konuda gerek Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gerekse diğer insanların söylemiş oldukları sözler olsun fark etmez. Bunlardan hiçbirinin Kur’ân olarak isimlendirilmesi mümkün değildir.

Mushaflarda yazılmış olması: Bu, Kur’ân’a has bir özellik olup, indiği andan itibaren vahiy kâtipleri tarafından gayet büyük bir titizlikle, o dönemin şartlarına göre çeşitli yazı malzemelerine yazılmış, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından hemen son- ra da yazılı olarak bulunan bu malzemeler, aynı titizlikle bir kitap hâline getirilmiş ve çoğaltılmıştır. Günümüze kadar da hiçbir değişikliğe uğramaksızın Kur’ân bize kadar ulaşmıştır.

Tevatürle nakledilmiş olması: Kur’ân’ı, yalan üzerinde birleşmeleri asla mümkün olmayan, büyük bir topluluk nakletmiştir. Bu sağlam nakil işi, hem Cenâb-ı Hakk tarafından Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişinde, hem Hz. Peygamber’den bütün insan- lığa aktarılmasında, hem günümüze ve hem de kıyamete kadar böyle olmuştur böyle olacaktır. Böyle bir ayrıcalık, diğer kitaplara değil, ancak Kur’ân’a aittir.

Okunmasının ibadet sayılması: Kur’ân’ın okunması ibadettir. Hem de her harfine en az on sevap verilen bir ibadettir. Bunun yanında namaz ibadetinin kabul olması için, namaz kılan kimsenin ondan bir bölüm okuması zorunludur.

Mu’ciz (eşsiz) bir kelâm olması: Kur’ân, söz, anlam, sahip olduğu eskimez ilkeler, geçmiş ve gelecekten haber vermesi, benzeri bir kitabın kısa bir sûre kadar bile olsa getirilememesi gibi pek çok yönden eşsizdir. Bu özelliğin onda varlığı, onun Allah kelâmı olduğuna en büyük bir delildir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an-ı Kerim inmeye başladığı dönemde kendisini neden “Kitap” diye isimlendirmiştir?

“el-Kitab”, yazmak ya da yazılı belge demektir. Kur’ân’ın en önemli isimlerinden biridir. Onun dillerde okunmasına ve hafızalarda ezberlenmesine Kur’ân denildiği gibi, satırlarda kaydedilip, kitapta toplanmasına da kitap denir. Müslümanlar arasında kitap denilince ancak Kur’ân anlaşılır. Hatta Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerine bile kitap denilmez de sünnet denilir.

Kitap, lügatte ketb ve kitabet kelimesinden gelip, ekleme ve toplama anlamında olup, harfleri birbirine eklemek demektir. Ancak bu kelime yazılmış anlamında Kur’ân’a isim olmuştur.

Kur’ân ilk nâzil olduğunda, âyetlerden ibaret olup, aynı zamanda yazıya da geçirilmesinden dolayı kitap olarak isimlendirilmiştir. Bunun yanında Yüce Yaratıcı’nın, Kur’ân’ın gelecekte alacağı durum (yani bir kitap olarak toplanması) bakımından bu şekilde isimlendirmiş olması da mümkündür.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an-ı Kerim’in başka isimleri var mıdır?

Evet, Kur’ân’ın değişik isimleri vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:

el-Kitab: Harfleri ve cümleleri bir araya topladığından dolayı bu ismi alır. Kur’ân-ı Kerim de, kendisine has bir üslupla çeşitli kıssaları, âyetleri, hükümleri ve haberleri ihtiva ettiğinden dolayı bu isimle adlandırılmıştır.

Nûr: Kur’ân, kendisine has üslûp ve delilleriyle birtakım gerçekleri açıkladığı, din ve inançla ilgili salt aklın ulaşamayacağı önemli meseleleri ortaya koyduğu, helal-haram emir ve yasakları aydınlığa kavuşturduğu için bu isimle adlandırılmıştır.

Furkân: Kur’ân, hak ile bâtılı, iman ile küfrü, helal ile haramı, hayır ile şerri birbirinden belirgin bir şekilde ayırdığı için bu isimle adlandırılmıştır.

Zikir: Kur’ân, Zikir olarak isimlendirilmiştir. Evet o Zikir’dir. Zira insanlara Allah’ı, Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, sonunda O’na varılıp, hesap verileceğini, O’nun yolunu ve prensiplerini hatırlatıyor.

Şifa: Kur’ân hem maddî hastalıklara şifadır. Hem de, küfür, Allah’a ortak koşma, ikiyüzlülük gibi manevî hastalıklara şifadır. Kalpteki bütün şüphe hastalıkları ancak onunla giderilebilir. Onun için Kur’ân Şifa’dır.

Bunların yanında Kur’ân’a Rahmet, Hüdâ, Mev’ize, Hikmet, Müheymin, Hablullah, Ahsenu’l-Hadîs, Tenzîl, Rûh, Vahy, Beyân, Hakk, Urvetu’l-Vuskâ, Tezkire, Adl, Sıdk, Kasas, Büşrâ, Azîz, Beşîr, Belağ… gibi isimler de verilmiştir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Vahiy Peygamberimize nasıl gelmektedir?

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy farklı şekillerde gelmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Başlangıçta vahiy Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) uykuda gördüğü rüyalarda gelmektedir. O’nun gördüğü her rüya ertesi gün aynen ortaya çıkıyordu. Buna aynı zamanda (sadık) doğru rüya denilir.

2. Resûlullah  (sallallahu aleyhi ve sellem) uyanık iken, melek görünmeksizin kalbine Allah’tan (celle celâluhu) getirdiği vahyi yerleştirmesidir.

3. Vahiy meleği olan Cebrail’in, insan şeklinde gelip vahyi Resûlullah’a getirmesidir.

4. Çıngırak sesine benzer bir şekilde gelmesidir ki, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) en zor geleni buydu. Bu ses kesildiğinde Allah Resûlü kendisine gelen vahyi ezberlemiş oluyordu.

5. Cebrail’in kendi şekliyle gelmesidir. Bunun sadece iki kez tekrarlandığı bildirilmektedir. Birincisi vahyin başlangıcında, ikincisi ise, bir müddet vahiy kesildikten sonra Hira mağarasında getirmiştir.

6. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) uyanık iken Allah Teâlâ’dan vahiy almasıdır ki, bunun Mirac gecesinde gerçekleştiği bildirilmektedir.

7. Cebrail’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) uykuda iken vahyi getirmesidir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Vahiy gelirken diğer insanlar Cebrail’i neden göremiyorlardı?

Kâinatta değişik boyutlarda sesler ve canlılar vardır. Bizler, bunlardan sadece bazısını görebilir, duyabilir ve algılayabiliriz. Mesela etrafımızda bizim duymadığımız ya da göremediğimiz binlerce ses ve canlı olduğu hâlde, bizler bunlardan habersiziz. Hatta bazı canlıları mikroskoplarla ancak görebiliyoruz. Aynı şekilde vahyi Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) getiren de bir melektir. Melekler ise nuranî varlıklardır. Bunları bizlerin şu anda sahip olduğumuz duyu organlarıyla görmemiz ya da hissetmemiz imkânsızdır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an neden meşhur ve zengin kişilere değil de Peygamberimize indirildi?

Peygamberlik, çalışıp kazanılarak elde edilmez. Bu görev, ancak Allah tarafından insanlara verilebilir. Allah, insanlardan ve meleklerden elçiler seçmektedir. Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir elçi olarak seçmiş ve bu seçme işinde kimseye danışmamıştır. Aynı zamanda Peygamber de bu vazifeyi, çalışarak veya dünyevi bir makamından dolayı almış değildir. Bu O’na, Allah’ın bir ikramıdır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirilmesini nasıl anlamalıyız?

Kur’ân’ın ne zaman indirildiğiyle ilgili olarak üç âyet bulunmaktadır. Bunlardan ikisinde açıkça zaman belirtildiği hâlde birisinde zamana sadece işaret edilmiştir. Bu âyetlerin mealleri şöyledir:

1. “…O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren Ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”[1]

2. “Biz Kur’ân’ı indirdik Kadir Gecesi. Bilir misin nedir Kadir Gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır Kadir Gecesi! O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner… Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ tan ağarana kadar…”[2]

3. “Hâ, Mîm. Açık olan ve gerçeği açıklayan bu kitaba yemin ederim ki; Biz onu kutlu bir gecede indirdik.”[3]

Birinci âyette Kur’ân’ın indirildiği zaman diliminin içinde olduğu ay bildirilmektedir ki, bu da Ramazan ayıdır. İkinci sıradaki âyetlerde ise, Kur’ân’ın Ramazan ayı içerisinde indirildiği gecenin adının Kadir Gecesi olduğu bildirilmektedir. Yani birinde daha genel olan ayın ismi, ikincide ise gecenin ismi bildirilmektedir. Üçüncü âyette ise, açıkça ismi zikredilmemekle birlikte bu gece- nin kutlu bir gece olduğu bildirilmektedir ki, büyük çoğunluğu itibariyle İslâm bilginleri bu gecenin de Kadir Gecesi olduğunu kabul etmektedirler.

Kadir Gecesi, içinde büyük sırların olduğu bir gecedir. Aynı şekilde Kadir Gecesi’nin içinde bulunduğu Ramazan ayı da belki bu sırlı geceyi içinde barındırdığından dolayıdır ki,  diğer aylara göre ayrı bir değere sahiptir.

Kadir Gecesi, semavî kubbelerin kurulduğu, sultanların gelip geçtiği ve meleklerin kutladığı bir gecedir. Bu gecede melekler ceste ceste inerler. Kadir Sûresi’nde bu iniş anlatılırken, zorluk ifa- de eden bir fiil kipi kullanılır: “Tenezzelü” yani o kadar çok melek, o kadar ciddi bir arzu ile iner ki, hep birlikte bir turnikeden geçiyorlarmış gibi bir sıkışıklık ve zorluk yaşanır. Ve bu iniş şafak atıncaya kadar devam eder. Bundan da anlaşılıyor ki, Allah’ın meleğinin Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) Hira’da ilk defa vahiy getirdiği gece, Ramazan ayının bir gecesiydi. Ve bu Kadir Gecesi’ydi.

Kur’ân’ı bu gecede indirmenin iki anlamı olabilir:

Birincisi, bu gecede bütün Kur’ân, vahiy taşıyan meleklere intikal ettirilmiş ve ondan sonra, şartlara göre zaman zaman olmak üzere 23 senede, bu âyet ve sûreleri Cebrail, Allah’ın emriyle Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiştir.

İkincisi, bu gece, Kur’ân’ın indirilmeye başlandığının başlangıcıdır. Her iki görüşe göre de anlam, Kur’ân’ın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gece inmeye başladığını göstermektedir. Aynı gece Alak sûresinin ilk beş âyeti nâzil olmuştur.

Doç. Dr. Muhittin Akgül
[1] Bakara Sûresi, 2/1852
[2] Kadir Sûresi, 97/1-5

[3] Duhan Sûresi, 44/1-3

Kur’ân Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kaç senede indirilmiştir?

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlik vazifesine başladığı andan itibaren, aynı zamanda vahiy almaya da başlamıştır. Zaten peygamberliğinin başladığı kendisine vahiyle bildirilmiştir. İşte bu andan, vefat etmesine kadar gece-gündüz vakitlerinde, savaş-barış esnasında, evde veya başka yerlerde vahiy kendisine gelmiş olup, bu süre 23 yıldır. Kur’ân, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defada indirilmemiş, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca devam etmiştir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an-ı Kerim’i Hz.Muhammed mi (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdı?

Kur’ân-ı Kerim’i Hz. Muhammed mi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yazdı? Peygamberimizin Kur’ân-ı Kerim’i yazması mümkün değildir. Şayet Kur’ân’ı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yazmış olsaydı, başta kendi dönemindeki insanlar bunu sen kendin yazdın derlerdi. Zaten o nasıl yazsın ki, Kur’ân’ın açık beyanlarında Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) okuma yazması olmayan bir özelliğe sahipti. “Sen Kur’ân’dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun. Öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüpheye düşerlerdi.”[1] âyeti açıkça bunu göstermektedir. Yani Ey Muhammed! Kur’ân’dan önce hiçbir kitap okumuyordun. Zaten buna muktedir de değildin. Zira sen, ümmî olup okuma-yazma bilmiyordun. Bu âyet, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmî olup, okuma-yazma bilmediğine açık bir delildir.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı zamanda eski kitaplardaki bir sıfatı da O’nun ümmî olmasıdır. Zira geçmiş kitaplardaki özellikleri anlatılırken, bunlardan birisinin de onun ümmîliği yani okuma-yazma bilmemesi olduğu belirtilmiştir: “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları, okuyup-yazması olmayan, Allah’ın elçisi Peygamber’e tâbi olurlar…”[2]

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine vahiy gelmeden önce kırk yıl gibi uzun denebilecek bir zaman dilimini, Mekkelilerin içerisinde geçirmişti. Mekkeliler, onun hayatının nasıl geçtiğini, ne ile meşgul olduğunu çok iyi biliyorlardı. Hatta Mekke dışına çıktığı seyahatlerde bile yalnız başına değildi. Hayatının onlar için gizli kalan bir tarafı da yoktu. Ancak bütün bunlara rağmen onlar, inkârda direniyorlardı.

“De ki: Eğer Allah dileseydi, Kur’ân’ı size okumazdım. Size de onu bildirmezdi. Ben, bundan önce içinizde bir ömür boyu yaşamıştım. Siz hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”10[3] İşte bu âyet, onlara şunu demek istiyordu: Kur’ân vahyolunup, peygamberlik verilmeden önce bütünüyle bir ömür denecek uzunca bir süre, sizin içinizde, sizinle birlikte yaşadım. Pekâlâ, bilirsiniz ki, ben bütün o süre içinde bir şey okuyor muydum? Kur’ân’ın gerek i’cazkâr nazmına, gerek içindeki mânâ ve hakikatlere ait size bir şey söylüyor muydum? Nazım veya nesir olarak hiç edebiyatla meşgul olduğum var mıydı? Size şairlik, hatiplik, müelliflik taslıyor muydum? Okuma-yazma bilmeyen fakat şiir ve inşâ ile uğraşan cahiliye şairleri kadar olsun şiirle uğraşıyor muydum? Bir gün gelip âleme meydan okumak ve müsabakaya davet etmek için hazırlanıyor muydum? Kimseye tahakküm etmek, didişmek saldırmak gibi huylarımı hiç gördünüz mü? Evet, onlar bunların hiçbirisine şahit olmamışlardı. Onun yazı yazdığını, herhangi bir kitap okuduğunu görmemişlerdi. Çünkü o, okuma-yazma bilmeyen bir ümmî idi.

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iftirada bulunanlar, “O yazdı.” diyemiyor ancak “Başkasına yazdırdı.” diyorlardı. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki iftira ettikleri Zat ümmîdir. Ümmî olan birisine kendisi yazdı iddiasında bulunmaları, onları ilk esnada haksız bir konuma düşürecekti. Demek ki düşmanları bile onun okuma-yazma bilmediğini kabul ediyordu.

Bu asılsız iddiaları yapanların başında, oryantalistler gelmektedir. Onlar, asıl hedeflerine varmak için, okuma-yazma bildiğini ispata çalışmaktadırlar. Çünkü bunu ispat ettikleri zaman, “vahyin Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi mahsulü olduğu” ve Kur’ân-ı Kerim’i hâşâ “Tevrat ve İncil’den özetleyerek Arapçaya uyarladığı” iddialarını güçlendirmiş olacaklardır.

Aynı zamanda Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı dönem Mekke’sine ve onun hayatına baktığımızda, bir medrese veya bir kitaba rastlamamamıza rağmen, getirdiği dinin mükemmel ve evrensel olduğunu görürüz. Böyle bir dinin, sonradan kazanılan bir kültürle kurulması mümkün değildir. Zaten Mekke’de de o gün için okuma-yazma bilenlerin sayısı da son derece sınırlıdır. Âdeta parmakla gösterilecek kadar azdır. Bilenler ise herkesin malumudur. Şayet Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), küçüklüğünde veya daha sonraki dönemlerde, bir öğretmenden ders almış olsaydı, bunun bilinmemesi ve duyulmaması imkânsızdı. Şayet o, ümmî olmasaydı, gelen vahyi başta kendisi yazar, böylece ismi vahiy kâtipleri arasında zikredilir ve bu da herkes tarafından bilinirdi.

Ashabın, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan sevgileriyle ilgili pek çok örneği, siyer kitaplarında bulabiliriz. Ondan arkaya kalan en küçük hatıralara dahi gayet ihtimam gösterilmiş ve asırlarca saklanmıştır. Şayet onun yazmış olduğu bir yazı olsaydı o, saklanır ve günümüze kadar gelirdi. Kendisine gelen vahiy karşısında Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) durumunu biz, gerek Kur’ân, gerekse onu gören ve inişi esnasında yanında bulunanlar tarafından aktarılan rivayetlerden öğreniyoruz. Bu bilgiler, vahiy karşısında Resûlullah’ın, herhangi bir müdahale hakkının olmadığını, âdeta bir memur durumunda bulunduğunu, hatta vahyin onun üzerinde hâkim rol oynadığını göstermektedir:

وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَكٖيمٍ عَلٖيمٍ

“Ey Muhammed! Şüphesiz bu Kur’ân, sana yegâne hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.”[4] âyeti, Kur’ân’ın herhangi bir kimsenin değil de, yalnızca Allah’ın sözü olduğunu, Peygamber’e ait bir payın olmadığını ortaya koymaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy karşısındaki durumunu şu şekillerde görmekteyiz:

1. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece kendisine vahyedilene uymaktadır.

2. Vahiy, kesinlikle Hz. Peygamber’in kendi bilgisi değildir.

3. Vahiy karşısında Hz. Peygamber acele etmektedir.

4. Vahiy ansızın gelmektedir.

5. Vahiy, tamamen Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) iradesinin dışındadır.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’ân, Hz. Muhammed’in eseri değildir ve olması da mümkün değildir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül
[1] Ankebût Sûresi, 29/48.
[2] A’râf Sûresi, 7/157.
[3] Yunus Sûresi, 10/16.

[4] Neml Sûresi, 27/6.

Kur’ân’ı Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hangi melek getirmiştir?

Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyi getiren melek, Kur’ân-ı Kerim’de, Cebrail, Rûhu’l-Emîn ve Rûhu’l-Kudüs olarak isimlendirilmiştir. Burada adı geçen Rûhu’l-Emin, Cebrail’dir.

Cebrail, ruhtan yaratılmış olması bakımından “ruh” diye isimlendirmiştir. O’na bu ismin verilmesinin sebebi, O’nun tıpkı kendisiyle hayatın var olduğu bir ruh gibi, insanların kurtarıcısı olduğudur. Veya O’nun, insanların beden ve ruhtan meydana gelmeleri gibi değil de, sadece ruh olmasından dolayıdır.

O’nun, “Emîn” olarak isimlendirilmesine gelince, peygamberlere ve başkalarına götüreceği şeyler hususunda, kendisine güvenildiği içindir. “Rûhu’l-Kudüs” olarak isimlendirilmesi ise yani hiçbir leke ile lekelenmek ihtimali olmayan, güvene layık, mukaddes ve tertemiz ruh demektir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’ân’ın her âyet ve her sûresi, belli bir olay üzerine mi indirilmiştir?

Daha önce de belirtildiği üzere Kur’ân-ı Kerim, 23 sene gibi bir zaman diliminde, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) parça parça indiriliyordu. İndirilen her âyetin bir gaye ve hikmeti vardı. Bu hikmet ve gayelerin tamamı ise, insanın dünya ve ahiretteki mutluluk ve saadetiydi. Genel anlamda Kur’ân’ın iniş gayesi bu olmakla birlikte, hususi anlamda birtakım sebeplere, özel durumlara, sorulan sorulara, herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmaya, meydana gelen bir problemi çözmeye vs. yönelik de nâzil olan bölümler bulunmaktaydı. Ancak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Kur’ân’ın tamamı, sayılan bu sebeplere bağlı olarak inmiş değildir. Hatta başlangıçta da buna benzer bir sebepten dolayı inmemiştir. Peygamberlerin ümmetleriyle olan münasebetleri, geçmişte cere- yan eden birtakım olaylar, gelecekte vukû bulacak bazı hâdiseler, kıyamet, Cennet-Cehennem gibi pek çok konuyu bu kısımdan sayabiliriz.

Bunun yanında ahkâm ve ahlaka dair olan âyetlerin büyük bir kısmı ise, sebeb-i nüzûl denilen bazı vesilelerle gelmiştir. Çünkü bu çeşitten olan âyetler, toplumun yanlış alışkanlıklarını, yanlış değer ölçülerini değiştirmeye yöneliktir. Bu anlamdaki yön verici hükümlerin, nazari kalmaması için bazı hâdiselerle ortaya çıkması ve tam muhtaç olunduğu sırada gönderilmesi gerekir. Bu neviden olan âyetlerin ihtiva ettiği hükümlerin ve o hükümlerin teşrîi esaslarının doğru anlaşılabilmesi için de, sebeb-i nüzûlün bilinmesi gereklidir.

Çoğunu kıssaların teşkil ettiği diğer neviden olan âyetlerin anlaşılmasında ise iniş zamanı ve olayın geçtiği çevre pek önemli değildir. Zira onları doğru anlamak için, mutlaka sebeb-i nüzûlü bilmek şart değildir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Âyet ve sûrelerin nüzûl sebepleri nasıl bilinmektedir?

Kur’ân-ı Kerim’deki âyet ve sûrelerin sebeb-i nüzûlü ancak rivayetle bilinebilir. Bu rivayetler, o zamanda yaşanan olayları gören veya bu olayların olduğunu duyan kimselerden, bizlere kadar ulaşan ve kitaplarda kayıtlı bulunan nakillerdir. Bu rivayetlerin kaynağı da hiç şüphesiz ashab-ı kiramdır.  Çünkü onlar, Kur’ân’ın inişine şahit olmuşlar, olaylar bizzat kendileri tarafından yaşanmış ve sonra da görüp yaşadıkları bu olayları sonrakilere aktarmışlardır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Sûreler isimlerini nereden almaktadır?

Kur’ân’daki sûreler, isimlerini ya içerdiği şahsiyetlerden (Nûh, Hûd, Yûsuf, Âl-i İmrân gibi), ya bahsi geçen topluluklardan (Benî İsrail, Cin, Melâike gibi), ya sûrenin ilk kelimesinden (Necm, Asr, Kevser gibi), ya hurûf-u mukattaalardan (Tâhâ, Sâd gibi), ya da sûrede geçen garip bir kelimeden (Râd, Nahl gibi) almaktadır.

Bazen bir sûrenin birden fazla isminin olduğu gibi (İnsan- Dehr, Fâtır-Melâike, İsrâ-Benî İsrâil), bazen da iki veya daha fazla sûreye bir isim verilmiştir. Zehrevân, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine denilmektedir ki, iki parlak sûre anlamına gelmektedir. Muavvizetân, Felâk ve Nâs sûrelerine denmektedir. Muavvizât; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerine denmektedir. Müsebbihât; Hadîd, Saff, Cum’a, Teğâbûn ve A’lâ sûrelerine denmektedir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’ân neden sûrelere ayrılmıştır?

Kur’ân’ın değişik sûreler hâlinde bulunmasının hikmetiyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:

a. Kur’ân-ı Kerim’in sûrelere ayrılması, ezberlenmesini kolaylaştırır. Zira bir işin küçük parçalara ayrılarak yapılması, bütününü birden yapmaktan daha kolaydır. Şayet sûreler hâlinde olmasaydı, gözümüzde büyütür, ezberlemeye hatta kolay kolay okumaya bile cesaret edemezdik.

b. Her sûrede ağırlıklı olarak belirli konular işlenmektedir. Bu konuların daha iyi anlaşılması ve vurgulanmak istenen ana fikrin belirginleştirilmesi için ayrı ayrı parçalara ayrılması daha uygundur.

c. Kur’ân’ın tamamı mucize olduğu gibi ayrıca her bir sûresi de başlı başına bir mucizedir.

d. Kitap yazanların da yaptıkları gibi, okuyucuların daha iyi istifade etmesi için, eserlerin belli bölüm ve başlıklara ayrılması, bir bütün olarak yazılmasından daha faydalıdır. Zira pekiyi biliriz ki, bir kitabı eline alan okuyucu, bölümlere ayrılması hâlinde onu daha şevkle okur, bölüm bölüm ilerler.

e. Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyen kişi, O’ndan bir sûre ezberlediğinde, kendisinde Kur’ân’ın müstakil bir bölümünü ezberlediği kanaati hâsıl olur ki, bu da ezberlediği şeyin önemini kavraması bakımından önemlidir. Hz. Enes’in şu sözü de bunu göstermektedir: “Bizden birisi Bakara ve Âl-i İmrân sûresini ezberlediğinde, o kişinin bizim yanımızda önemli bir yeri olurdu.”[1]

Doç. Dr. Muhittin Akgül

[1] Ahmed ibn-i Hanbel, 3/120.

Sûrelere bu isimleri kim vermiştir?

Sûrelerin isimlerini Kur’ân’ın kendisine indirildiği Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) vermiştir. O’na da bu isimlerin ne olduğunu Cenâb-ı Hak bildirmiştir.

Dolayısıyla ne ashabın ne da onlardan sonrakilerin, Kur’ân’ın sûrelerinin isimlerini değiştirme veya başka isimler koyma yetkileri vardır. Ancak bazı sûreler, konularından dolayı, bilinen isminin dışında da sonraki kimseler tarafından isimlendirilmiş olabilir. Mesela Hucurât Sûresi, içerdiği prensiplerden dolayı ahlak ve adab sûresi olarak da isimlendirilmiştir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Bazı sûrelerin daha faziletli olmasını nasıl anlamalıyız?

Açıklama: Bazı sûre ve âyetlerin diğerlerinden daha faziletli olduğu rivayet edil- mektedir. Hepsi Yüce Rabbimizin sözü olduğu hâlde bunun anlamı nedir?

Öncelikle şunu bilmemiz gerekir. Varlıkların derecelerinin ölçüsü, bizleri Yaratan tarafından takdir edilmiştir. Böyle bir takdirde bizlerin en küçük bir rolü yoktur. Dolayısıyla Rabbimiz bizlere hangi şeylerin daha üstün olduğunu bildirmişse, biz de aynı şekilde kabul ederiz.

Kâinatta hiçbir şey birbirine denk değildir. Hepsinin arasında sahip oldukları özellikler ve yapmış oldukları işler açısından birtakım farklılıklar ve üstünlükler söz konusudur. Mesela Ramazan ayı diğer aylardan, Kadir gecesi, diğer gecelerden, Cuma günü, diğer günlerden üstündür. Hatta gün içerisinde seher vakti diğer vakitlerden daha üstündür ve burada yapılan dua ve ibadetler kabul edilmeğe daha yakındır. Yine Kâbe, diğer bütün mekânlardan daha üstün olduğu gibi, amellerimizin de hepsi aynı derecede olmayıp, bazıları Cenâb-ı Hakk katında daha üstündür.

Yine dört büyük melek olan Cebrail, Mikâil, Azrail ve İsrafil, diğer meleklerden, peygamberler diğer insanlardan, ulu’l-azim peygamber dediğimiz beş büyük peygamber ki bunlar: Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’dır diğer peygamberlerden, Kâinatın Efendisi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bütün insanlardan ve peygamberlerden daha üstündür.

Bu üstünlüğe şu açıdan da bakabiliriz. Hayatta bazı şeyler vardır ki, onlar son derece lüzumludur ve onları yapmadan insan hayatını devam ettiremez. Hava alma, teneffüs etme, su içme ve yemek yeme gibi. Bazı şeyler vardır ki, yapıp yapmama birincisi kadar gerekli değildir. Onlar olmadan da insan hayatını devam ettirebilir. Meyve yeme gibi.

Bazı sûre ve âyetlerin diğerlerinden daha üstün olmasına da bu açılardan bakabiliriz. Öncelikle bunların üstünlüğünü şayet Cenâb-ı Hakk bildirmişse, zaten bu konuda bizim yapacağımız bir şey yok demektir. Bize düşen Rabbimizin bildirdiği bu hususu kabul edip gereğini yapmamızdır.

Kur’ân-ı Kerim’in tamamı, Yüce Yaratıcı’nın kelamıdır. Lafız ve harfler bakımından Arapça olarak vahiyle gelmiştir. Bu bakımdan aralarında bir fark yoktur. Ancak bazı sûre veya âyetlerin diğerlerinden üstün olması, birtakım hikmetlerden dolayıdır. Nasıl teneffüs etme, yemek yeme ve meyve yeme birer ihtiyaç olmasına karşın, her birinin ihtiyaç derecesi farklı farklıysa, Kur’ân’ın da bazı âyet ve sûreleri bunun gibidir. Hava gibi teneffüs etmeden hayatımızı devam ettiremeyeceğimiz derecede önemli bölümleri vardır; yemek yeme gibi günde bir iki kez okumakla ihtiyacımızı giderdiğimiz bölümleri vardır ve zaman zaman okumakla hayatı- mızı devam ettireceğimiz kısımları vardır.

Bu anlamda mesela İhlâs Sûresi’ni ele alacak olursak, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), önemiyle ilgili değişik tavsiyelerde bulunmuştur. Bu sûre, İslâm’ın birinci temel inanç esası olan Tevhid akidesini beyan etmiştir. Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sûrenin Kur’ân’ın üçte birine eşit olduğu rivayet edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı dinin üç temel esası vardır. Bunlar tevhid, peygamberlik ve ahirettir. Bu sûrede hâlis tevhid beyan edildiği için, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sûrenin Kur’ân’ın üçte birine eşit olduğunu beyan etmiştir. Sûrenin adı da ihlâstır. İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak anlamınadır. İslâm’ın tevhid akîdesinin en özlü ve anlamlı ifadesidir. Dolayısıyla Allah’ın bilinmesi, sıfatlarının tanınması âdeta insanlar için havayı teneffüs etme derecesinde ihtiyaç olduğundan ve Allah Teâlâ gerçek anlamda tanınmadan, hayatın anlamı olamayacağından, bu sûrenin üstünlüğü açıkça ortadadır.

Yine Fâtiha Sûresi, namazların her rekâtında okunur. Mânâsı itibariyle Fâtiha, en büyük dua ve münâcâttır. Kulluğun yalnız Allah’a yapılacağı, desteğin yalnızca Allah’tan geleceği, doğru yola varmanın da doğru yoldan sapmanın da Allah’ın iradesine dayandığı gibi önemli ilkeler beyan edilmiştir. Kur’ân, insanlığa doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Kur’ân’ın ihtiva ettiği esaslar ana hatları ile Fâtiha’da vardır. Zira Fâtiha’da, övgüye, ta’zîme ve ibadete layık bir tek Allah’ın varlığı, O’nun hâkimiyeti, O’ndan başka dayanılacak bir gücün bulunmadığı anlatılır ve doğru yola gitme, iyi insan olma dileğinde bulunulur. Bundan dolayıdır ki Fâtiha sûresi, taşımış olduğu anlam itibariyle diğerlerinden farklı bir konuma sahiptir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Tevbe Sûresi’nin başında niçin besmele yoktur?

Evet, bu sûre, Kur’ân’da başında “Besmele” zikredilmeyen tek sûresidir. Bunun hikmetiyle ilgili değişik açıklamalar yapılmıştır. Bunların başında, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sûrenin başında Besmele’yi yazdırmamış olması gelmektedir. Bu yüzden ashabı da sûrenin başına “Besmele” yazmamış ve kendilerinden sonra gelen tâbiin de, bu konuda onları takip etmiştir.

Bu sûre, hicri 9. yılda Medine’de nâzil olmuş ve 129 âyettir. Tevbe ismi, sûrenin ihtiva ettiği konuların birinden gelmektedir. Sûrenin meşhur olan ikinci ismi Berâe ise, sûrenin ilk kelimesidir. “İlişiği kesmek, ihtar, ültimatom” anlamlarına gelir. Tevbe Sûresi konu itibariyle, bir önceki Enfâl Sûresi’nin devamı gibidir. Müslümanların, bu sûrenin başına Besmele’nin yazılamayacağında ittifak etmeleri, Kur’ân metninin en ufak bir değişikliğe mâruz kalmadığının delillerinden biridir.

Tevbe Sûresi, Müslümanlar arasında bulunup “beşinci kol” faaliyeti şeklinde çalışan ve müşriklerden bile daha tehlikeli olan münafıklardan, onların İslâm birliğini parçalamak için Mescid-i Dırar’ı kurmalarından bahseder.

“Besmele”, bir eman ve rahmet anlamı taşımaktadır. Bu sûrede ise münafıklara bir ültimatom ve ihtar vardır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ve merhametini içinde bulunduran “Besmele”nin bu sûrenin başına konmamış olması, en uygun olanıdır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’ân’da müteşâbih âyetlerin bulunmasının hikmetleri nelerdir?

Kur’ân âyetleri, bir açıdan Muhkem-Müteşâbih olarak sınıflandırılmıştır. Muhkem, kolaylıkla anlaşılabilen, tefsire fazla ihtiyaç göstermeyen ve tek anlamı olan âyetlere denilir. Müteşâbih ise, birden fazla anlamlara gelebilen, açıklamaya ihtiyaç duyulan veyahut da anlamı akıl ve nakille bilinemeyecek olan âyetlere denilir.

Acaba neden bu âyetlerin hepsi muhkem değil de bazısı müteşâbih olduğu konusuna gelince, şunlar söylenebilir:

Kur’ân-ı Kerim, geçici bir süre ve belli bir topluluk için gelmiş bir kitap değildir. Bilakis o, hem zaman ve hem de mekân itibariyle evrensel bir özelliğe sahiptir. Bunun için de, getirmiş olduğu prensiplerin ve sözlerin her devirdeki insan tarafından rahatça anlaşılması gerekir. İşte onun bu şekilde anlaşılması da ancak me- seleleri ortaya koyarken kullandığı kelimelerle mümkündür. Yani her dönemdeki insan Kur’ân’da geçen ifadelerden kendi devrine göre bir şeyler anlamalıdır. İşte onu böyle bir anlamaya götüren şey, müteşâbih âyetlerin varlığıdır.

Şöyle bir örnekle mesele daha da açığa kavuşmuş olacaktır: Farz edin ki siz bundan üç yüz sene önceki bilimsel seviyede yaşayan bir topluluğa hitap ediyor ve onlara radyoyu anlatmak istiyorsunuz. Onlar, radyo teknolojisinde yer alan elektromanyetik dalgalar, transistor, stüdyo, verici merkez, alıcı cihaz gibi unsurları bilmek bir tarafa, elektrik hakkında bile bilgiden mahrumdurlar. Siz radyo hakkında mesela “Radyo konuşan bir kutudur.” demeyi en münasip anlatım tarzı bulursunuz. Aslında bu ifade radyo hadisesinin ihtiva ettiği gerçeklerin yüzde biri bile değildir ama bununla beraber onlara gerçeği bütün yönleriyle anlatmak mümkün olmadığından yine de en uygun şekil budur. Fakat o insanlara düşen en uygun davranış da bu kadarlık bir bilgi ile yetinmektir. Yoksa yanlış çıkarımlara yönelerek: “Radyo konuştuğuna göre ağzı da vardır. Ağzı olunca dili de dişleri de olmalıdır. Ayrıca yemek yemesi de gereklidir.” gibi sonuçlar çıkarmaları yanlış yola kaymak demektir. Müteşâbih âyetleri de çeşitli taraflara çekiştirerek kendi seviyesine, peşin hükümlerine indirgemek âyette Cenâb-ı Allah’ın kınadığı duruma düşmek olur.

Diğer taraftan, insan hayatı, birçok durumda, mutlak gerçekler- den daha çok, göreceli gerçekler üzerinde durmaktadır. Büyüklük- küçüklük, çokluk-azlık, güzellik-çirkinlik, yakınlık-uzaklık, sıcaklık- soğukluk, bilgili-câhil olma gibi birçok kavram görecelidir; kişiden kişiye, bir yerden diğer bir yere göre değişir. Ama insan hayatı bu gibi göreceli gerçeklerle devam etmektedir. İnsanın bilgisi devamlı bir gelişme hâlindedir. Kur’ân-ı Kerim, dünyanın her tarafında yaşayan, kıyamete gelecek nesillere seslenen gerçek bir hazinedir. Farklı seviyelere hitap eden, dersleri içeren bir kitaptır. İşte bu farklı seviyelere aynı sözle hitap etme, müteşâbihlerle gerçekleşmektedir.

Hakîm-i Mutlak olan Allah’ın hikmeti, Yüce Kitabı’nın, çeşitli müteşâbihler içermesini dilemiştir. Bu müteşâbih ifadeler sayesinde Kur’ân, sayısız ve sınırsız anlamlar kaynağı olmaktadır. “Allah bu gibi meselelerde, kullarını muayyen bir anlayışla yükümlü kılmamış, bilakis beşer akılları için içtihad ve gayret kapılarını açık bırakmıştır. Böylece insanlar oralardan girerek, Allah’ın kendilerine lutfettiği anlama ve idrak nimetlerinden yararlanabilirler.”[1]

Doç. Dr. Muhittin Akgül

[1] Şeltut, Mahmud, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 67-68.

Mekkî ve Medenî ayetlerin özellikleri nelerdir?

Bilindiği üzere Kur’ân’ın sûreleri, Mekkî-Medenî diye ikiye ayrılmaktadır. Hicret öncesi inenlere Mekkî sûreler, hicretten sonra inenlere de Medenî sûreler denir. Bu sûrelerin belli başlı özellikleri vardır.

Mekkî Sûrelerin Özellikleri

a. Bakara ve Âl-i İmrân Sûreleri hariç, başında hurûf-u mukattaa bulunan her sûre Mekkî’dir.

b. İçinde secde bulunan sûreler Mekkî’dir.

c. İçinde كَلاَّ (Hayır, asla!) kelimesinin geçtiği sûreler Mekkî’dir. Zira Mekkelilerin büyük bir çoğunluğu kibirli ve gururlu kimselerdi. Böyle bir kelimenin kullanılmasıyla onların dik başlılıkları reddedilmiş ve bu kimseler âdeta tehdit edilmişlerdir.

d. Bakara Sûresi hariç içinde geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin kıssalarını anlatan sûreler Mekkî’dir.

e. Bakara Sûresi hariç, içinde Hz. Âdem ve İblis kıssasının geçtiği sûreler Mekkî’dir.

f. Bazı istisnalar bulunmakla birlikte içinde يَا اَيُّهَا النَّاس cümlesi bulunan ve يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا bulunmayan sûreler Mekkî’dir.

g. Kısa sûrelerin büyük bir kısmı Mekkî’dir.

Konu Bakımından Mekkî Sûreler

a. Mekkî sûrelerde sıkça Allah’a iman meselesi üzerinde durulur.

b. Şirk düşüncesinin yanlışlığı, bunun körü körüne bir taklit olduğu belirtilir, atalarının gittiği bu yolun yanlışlığı vurgulanarak, kendi akıllarını kullanmalarının gereği üzerinde durulur.

c. Yine Mekkî sûrelerde Allah’ın azâmeti, saltanatı, O’na itaatin gerekliliği ve kıyâmet gününe iman gibi konular ön plandadır.

d. Mekkî sûrelerde geçmişte yaşayan peygamberler ve peygamberlerle kavimleri arasındaki mücadeleleri detaylı bir şekilde ele alınır.

e. Ahlâk ilkeleri, doğruluk, iyilik, akraba ziyareti, anne-babaya iyi muamele, komşu hakları, dilin ve kalbin korunması gibi bütün insanların kabul etmesi gerekli olan toplumsal kurallarla, küfür, fısk, zulüm, çocukları diri diri gömme, adam öldürme ve zinanın çirkinlikleri gibi konular farklı şekillerde işlenir.

Üslup Bakımından Mekkî Sûreler Kullanılan üslup açısından da Mekkî sûrelerle Medenî sûreler arasında bazı farklılıklar vardır. Bunlar:

a. Mekkî âyet ve sûreler kısa, ifadeler veciz ve vurguludur.

b. Önemli bazı kelime ve cümleler tekrar edilmekte, yeminler ve darb-ı meseller kullanılmaktadır.

c. Kıyâmetin halleri, Cennet-Cehennem tasvirleri fazlaca yer tutmaktadır.

d. Müşriklerle mücadele ve şirki çürütecek delillere önemli bir yer verilmektedir. Böyle bir üslubun seçilmesindeki sebep, Mekke ehlinin Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Kur’ân’a karşı olan inatçı tutumları ve olumsuz davranışlarıdır. Bunun içindir ki Kur’ân, onları bu tutumlarından vazgeçirmek, etkilemek ve iman etmelerini sağlamak için böyle bir üslûbu kullanmıştır.

Medenî Sûrelerin Özellikleri

a. Hukuk, ceza hukuku, miras payları, bazı toplumsal kurallar, devlet hukukuna ait bazı prensipler işlenir.

b. Savaşa izin ve savaş hükümleriyle ilgili hükümler bulunur.

c. Ankebût Sûresi hariç, içinde münafıkların bahsi geçen sûreler Medenî’dir.

d. Yahudi ve Hristiyanlarla ilişkiler, onları yanlışlıklarından dönmeye davet gibi konular Medenî surelerde işlenmiştir.

Üslup Bakımından Medenî Sûreler

a. Medenî sûreler genellikle daha uzundur. Zira bu sûre ve âyetlerde hukuki hükümler ele alınır.

b. Genellikle sakin ve yumuşak bir üslup kullanılır. Zira bu dönemdeki vahiy, daha önce inmiş olanların bir yönüyle genişletilmiş şeklidir. Bu da âyet ve sûrelerin daha uzun ve geniş olmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda Medine’de muhatap kesim, genellikle inanan kimseler olduğundan, bunlara karşı yumuşak ve sakin bir üslup seçilmiştir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’ân-ı Kerim nasıl bir araya getirilmiştir?

Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra, O’nun yerine Müslümanların halifesi olarak Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) seçildi. Hicretin 12. yılında Yemâme Savaşı’nda Müslümanlar büyük kayıplar verdi. Bu kayıplardan yetmişi Kur’ân hâfızı idi. Bu acı durum Hz. Ömer’i (radıyallâhu anh) endişeye sevk etti. Hemen Hz. Ebû Bekir’in yanına giderek, Kur’ân’ın zâyi olmasından korktuğunu, bunun için de farklı yazı malzemelerinde muhafaza edilen Kur’ân’ın, bir kitap hâline getirilmesini istedi.

Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) önce bu teklifi kabul etmedi. Onun bu konuda geri durmasının sebebi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadığı bir işi, kendisinin yapacak olmasıydı. Fakat onun bu kaçınmasına rağmen Hz. Ömer ısrar etti. Sonunda Allah Teâlâ Hz. Ebû Bekir’in kalbini bu işe yatkın hâle getirdi. Hz. Ebû Be- kir de bu durumu, Zeyd ibn-i Sâbit’e anlattı. Başta o da Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) kaçındığı gibi kaçınmasına rağmen, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir’in ısrarları ve telkinleriyle Kur’ân’ın toplanması ve bir kitap hâline getirilmesi işini üzerine almayı kabul etti.

Çok ciddi ve titiz bir çalışmayla Kur’ân-ı Kerim’in farklı yerlerde yazılı olan âyetleri toplanarak bir kitap hâline getirilmiştir. Hz. Ebû Bekir devrinde bir araya getirilen bu sahifelere el-Mushaf denilmiştir.

Bu Mushaf-ı Şerif, Hz. Ebû Bekir’den sonra, Hz. Ömer’e intikal etmiş; o yaşadığı müddetçe kendi yanında durmuş, vefat edince de, kızı Hz. Hafsa’ya kalmıştır. Haddizatında vahiy için yapılan bu yazma ameliyesi ilk kez yapılmamıştır. Bunu daha önce hayattayken Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat yaptırmıştır. Ancak daha önce farklı yazı malzemelerine yazılırken bu defa bu farklı yerlere yazılan vahiy iki kapak arasına yazılarak toplanmıştır.

Özetle söylemek gerekirse, Hz. Ebû Bekir dönemindeki bu Mushaf, inceden inceye bir araştırmayla, ayrı ayrı yerlerde yazılı olan parçaların dikkatli ve titiz bir şekilde toplanıp bir araya getirilmesiyle meydana gelmiştir. Üzerinde ümmetin de ittifakı olan bu kitap günümüze kadar mütevatir olarak bize ulaşmıştır.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’ân-ı Kerim nasıl çoğaltılmıştır?

Hz. Ebû Bekir zamanında toplanılan şekliyle Kur’ân, Hz. Ömer’in hilafeti boyunca ve Hz. Osman döneminin başlarına kadar aynen kalmıştır. Hz. Osman döneminde devletin sınırları genişlemiş, Medine’deki ashab tebliğ ve irşad amacıyla farklı yerlere dağılmıştı. Gidilen her beldede halk, oraya gelen sahabînin öğrettiği kıraati talim ediyordu. Mesela Kûfeliler Abdullah ibn-i Mes’ûd’un, Basralılar Ebû Musa el-Eş’ârî’nin, Şamlılar Übey ibn-i Ka’b’ın kıraatini öğreniyordu. Böylelikle bu beldeler arasında bazı kıraat farklılıkları meydana gelmişti. Çünkü Hz. Ebû Bekir döneminde yazılan Mushaf, yedi harf (lehçe) göz önünde bulundurularak, yani bazı kelimeler, lehçelere göre değişik telaffuzları gösterecek şekilde yazılmıştı. Çoğunlukla imlası aynı olduğu hâlde, telaffuzu farklı olabiliyordu.

Yeni Müslüman olan kimseler, diğer lehçeleri bilmediklerinden, öğrendikleri kıraatin, başka bir şekli uygulanamayan tek kıraat olduğuna inanıyorlardı. Bunun için de çeşitli tartışmalar meydana geliyor, birbirlerini tekfir edecek kadar korkunç olaylar cereyan ediyordu.

Bunun üzerine Hz. Osman, muhacirleri ve ensârı toplayarak, durumu onlarla istişare etti. Akabinde Hz. Hafsa’ya da haber göndererek, Hz. Ebû Bekir döneminde bir araya getirilen ve daha sonra Hz. Ömer tarafından kendisine bırakılan Mushaf’ı istedi. Hafsa da bu istek üzerine Mushaf’ı ona gönderdi. Hz. Osman; Zeyd ibn-i Sâbit, Saîd ibn-i el-Âs, Abdurrahman ibn-i el-Hâris ve Abdullah ibn-i Zübeyr’i çoğaltma işi ile görevlendirdi. Şayet bu hususta bir tereddüt meydana gelecek olursa, Kureyş imlasına göre yazmalarını da emretti.

Bu çoğaltma işi aslına tamamen uygun olarak gerçekleştirildikten sonra, asıl nüsha yeniden Hafsa’ya iade edildi. Çoğaltılanlar ise, ciltlenerek resmi, nihâi, değişmez birer nüsha olarak belli başlı İslâm başkentlerine gönderilmiştir. Bundan sonra bu resmi nüshalara uygunluk göstermeyen bütün nüshalar geçersiz sayılmıştır.

Yazılan bu mushaflar, camide okunarak Müslümanların ittifakına mazhar olmuş, biri Medine’de bırakılarak diğer üçü, o zamanın başlıca İslâm merkezleri olan Şam, Kûfe ve Basra’ya gönderilmiştir. Başka bir rivayete göre ise bu mushafların sayısı yedi olup, bunlar da Mekke, Bahreyn ve Yemene gönderilmiştir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz