Rüya Teşri Kaynağı mıdır?

Açıklama: Hadiste “rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” deniyor. Ama rüyanın ilim sebeplerinden biri olmadığını da biliyoruz. Bize rüya-hakikat dengesini nasıl kurmamız gerektiği hususunda bilgi verir misiniz?

Evet, Allah Rasûlü (sav), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buharî’nin tesbitiyle, Âişe validemiz, Allah Rasûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübra validemizin yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.” Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,”mişkât-ı nübüvvet”ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî “ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde “yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, “ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz birgün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, “tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor.

Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği, veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, “beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de herşeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.

Ancak, bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne nedir ya Rasulallah!” derim. “Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mübah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Rasülü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Rasulullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne, ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mes’ele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve paygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir mes’eledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir, sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak “ben Allah’ım” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür mes’eleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ”nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

M. Fethullah Gülen

Hücümat-ı sitte nedir, İzah eder misiniz?

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Hayat baştan başa, değişik boy ve derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar hayatının her karesinde bu imtihanlarla yüz yüzedir. Bediüzzaman Hazretleri, “Hücumât-ı Sitte” adıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı kısmında, “İns ve cin şeytanlarının altı desiselerini inşaallah akim bırakır ve hücum yollarının altısını da seddeder” diyerek bu imtihanların en tehlikeli olanlarını “hubb-u cah, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak tesbit etmiştir.

 Şimdi Bediüzzaman’ın tespit ettiği bu hastalıkları yine onun perspektifinden icmalî olarak izah etmeye çalışalım. Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir. Bediüzzaman insandaki bu duyguyu, “İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder” diyerek hulasa eder. Hubb-u cah, kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir haslettir. Gönlünü böyle bir hastalığa kaptırmış talihsizlerin, bakışlarının bulanıp yol ve yön değiştirerek çıkmaz sokaklara girmeleri her zaman ihtimal dahilindedir. Gerçi hubb-u cah dediğimiz bu virüsün her insanda az-çok bulunması tabiîdir. İşte bu itibarladır ki, şayet bu his, meşru bir zeminde tatmin edilme yoluna gidilmezse, kendini böyle bir duygu ve düşünceden kurtaramayanların, hem kendilerine hem de içinde bulundukları topluma zarar vermeleri kaçınılmazdır. Böyle bir zararın telafisi ise oldukça zordur.

İkincisi, korkudur. İnsan korkuyla iradesine kement vurarak onu gemleyebilir. Bilhassa günümüzde ehl-i gaflet, korku hissiyle insanları sindirmeye çalışmaktadır. Bediüzzaman “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar” deyip, meseleyi biraz da zaman ve mekan unsurlarıyla gözler önüne sermiştir. Hak ve hakikate inanmış bir sinenin bu marazdan kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip “Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah’ın elindedir” kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegane çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.

Üçüncü desise, tamâ’dır. Tama, birşeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık mânâlarına gelmektedir. Allah Rasulü (s.a.s), “Eğer ademoğlunun iki vadi altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder” sözleriyle tamâ’ın esiri olan insanların halet-i ruhiyelerini resmedip sunmaktadır. İnsan ancak, “yiyin, için fakat israf etmeyin” (A’raf, 7/31) ayetini kendine bir ölçü kabul edip, harcamalarını israfa varmayan bir ölçüde yaparak tamâ’dan sıyrılabilir. Ayrıca bazı kötü ruhlar, tama damarına girip inanmış sineleri kendi menfur emellerine alet edebilirler. Bediüzzaman, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlahiyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını kazanmaya çalışır” diyerek dikkatleri böyle bir tehlikeye çekmektedir.

Dördüncü husus, ırkçılıktır. Irkçılık fikri ilk defa Avrupa’da Durkheim ile başlamış ve sonraları da devlet-i âliyenin sonunu hazırlayan âmillerden birisi olmuştur. Zira ırkçılık mülâhazasıyla sıbğatullah hakikatine mazhar olmuş milletimizi, Türk’ü Kürd’e, Kürd’ü Boşnak’a, Boşnak’ı da Arnavut’a vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir. İslâm, ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına karşıdır. Evet İslâm’daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ashab-ı Kirama bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir. Mesela Hz. Ebu Bekir Arap, Hz. Bilal Habeşli, Hz. Suheyb Bizanslı ve Hz. Selman ise Farslı’dır. Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslâm potasında birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır. Zaten “Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır” (Hucurât. 49/13) âyeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslâm, bir yandan ırkı, dinin önünde tutan menfî bir milliyetçiliği reddederken diğer yandan da müsbet milliyetçiliği tesbit buyurmuştur.. tesbit buyurmuştur; zira soy-sop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir. Ayrıca bu “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” (Hucurât, 49/13), ayetinde yerini alan içtimaî bir vakıadır. Bediüzzaman da, bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu ifadelerle dile getirmiştir: “Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var: alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalır. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”

Beşinci desise; insandaki en zayıf ve en tehlikeli olan enaniyet (benlik) duygusudur ve insanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gerekli olan bir şeydir. Zira benlik anaforuna kapılan talihsizlerin, hak ve hakikati görüp bilmesi ve gözleri bağlı olduğu için de yoldan çıkmadan hedefe yürümeleri çok zordur. Bediüzzaman, “Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyetle vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda eh-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ancak eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, mademki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, işte böyle bir hâl, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafında toplandığımız hizmet-i Kur’aniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü (biz) istiyor.” sözleriyle bu şeytanî sıfata karşı bizi tetikte olmaya çağırır.

Altıncısı günümüzde ciddi bir maraz halinde hak erlerinin pek çoğunun ayağına dolaşan tenperverlik (rahata düşkünlük) hastalığıdır. Evet içtimaî ruhu uyandıran, kitleleri irşad edip insanlığa yükselten bir davanın müntesipleri, bu yüce dava uğrunda kat’iyen tenperverliğe girmeden, maddî-manevî her şeylerini feda etmeye hazır olmalıdırlar. Üsturevî mahiyette Hz. İbrahim’in servetiyle alâkalı anlatılan bir menkıbe vardır. Aslı olmasa da, faslı bize bir şeyler anlatır. Hz. İbrahim’in o kadar çok koyunları ve bu koyunların çobanları vardır ki, o kendi dönemi itibarıyla en zenginlerinden sayılır. Bu kadar geniş bir serveti peygamberlik mansıbıyla telif edemeyen -hangi mülâhazadan kaynaklanırsa kaynaklansın- meleklerden bazıları, “Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl te’lif edilir” şeklinde bir soru tevcih ederler. Cenab-ı Hak da “Bu servet onun gönlüne girmiş mi girmemiş mi gidin deneyin” der ve bunun üzerine melekler, vahiy meleği Cibril-i Emin reisliğinde insan suretinde temessül ederek Hz. İbrahim’in yanına gelirler. Burada melekler onun duyacağı şekilde “Subbûhun, Kuddûsün, Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh” diyerek marifetlerini ifade ederler. Bu kelimelerin her biri, Cenab-ı Hakk’ı takdis ve tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Kalbi lahutî esintilere açık olan Hz. İbrahim, böyle bir tesbih duyunca çok hoşuna gider, “Allah aşkına bu ne güzel şey! ” şeklinde hayretini bildirir ve “servetimin üçte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin” der. Melekler bir daha söylediklerinde Hz. İbrahim, “yarısı sizin olsun”, bir kere daha söylediklerinde ise “çobanlarımla beraber size köle oldum” karşılığını verir. Bunun üzerine Cibril kendini tanıtır ve “Ben Allah’ın meleğiyim. Bunlara ihtiyacım yok, fakat Rabbim senin sadakatini göstermek istedi ve seni bizimle imtihan etti” der ve oradan ayrılırlar. Evet ak yolun hak yolcuları, rahat ve rehavet girdabına kapılmadan niyetlerinde sadece Allah rızası olduğu halde hep yollarına devam etmelidirler.

Hasılı; Allah’ın sonsuz rahmetine karşı, O’na olan ümit ve teveccühü bir lahza olsun kaybetmeden, daima nazarlar O’na yönlendirilmeli ve murakabe hissiyle meşbû, olarak hareket edilmelidir. Böylece aksiyon ruhu dumura uğramayacak ve “Hücumât-ı Sitte”de zikredilen desiselere kapınılmadan, günahların hacaletinden ve ümit kırıcılığından sıyrılıp af kevserlerinden kana kana içerek ruhlara inşirah veren sonsuz rahmetlere ulaşmak mümkün olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Ruh Sağlığımızı Korumak İçin Neler Yapmalıyız?

İnsan biyolojisinin sağlıklı olması da büyük ölçüde ruh sağlığının yerinde olmasıyla orantılıdır. Kalp-damar hastalıklarına yakalanan kişilerin çoğunun aceleci, sabırsız, telâşlı, saldırgan, hırslı, rekabetçi, iş tutkunu, iddiacı, kafasının dikine giden, herşeyi hızlı yapan, sert/tehlikeli araba kullanan, beklemekten sıkılan, karşısındakinin sözünü kesen, randevularına çok hassas, mükemmeliyetçi, ayrıntıcı, heyecanlı ve vurgulu konuşan, gürültülü gülen, esnek olmayan kişilik özellikleri taşıdığını belirtmeliyim. Biz psikiyatride bunlara “A tipi”kişilik yapısında olanlar diyoruz. Yukarıda saydığım özellikler stres karşısında kişiyi dayanıksız kılan özelliklerdir. Bunlara sahip olan kişilerin ruh sağlıklarına özen göstermeleri gerekir

Her insanın kişilik yapısı kişilik yapıları farklı farklıdır. Yukarıda belirttiğim kişilik yapısının tam zıttı “C tipi”kişilik yapısıdır ki, bu kişiler vurdumduymaz, amaçsız, gamsız, rahatına düşkün, sadece kendi için yaşayan kişilerdir.

İdeal olan kişilik yapısı ise “B tipi”kişilik yapısıdır. Bu kişiler sakin, acelesiz, iyi dinleyici, telâşsız, zaman baskısını fazla yaşamayan, yumuşak başlı, yavaş ve tartarak konuşan, sakin araba kullanan, duygularını paylaşan kişilerdir; kendilerinden hoşnutturlar; kusursuzluk meraklısı değillerdir.”B tipi”kişiler büyük sorumluluk alabilirler ve yöneticilik yapabilirler, liderlik özellikleri vardır. Bunların ruh sağlıkları yerinde olduğu için bulundukları çevrede yaşayan insanları da rahatlatırlar.

Şunu da belirtmeliyim, hangi kişilik yapısı olursa olsun, kişinin stres verici olaya verdiği anlam ve duygusal tepkisi önemlidir. Kedisi öldüğü için depresyona giren insan olduğu gibi, en yakını öldüğünde eğlenceye giden insan da vardır. Önemli olan ölçülü ve doğru tepki vermeyi başarmaktır. Bu durum sağlıklı ruh yapısının da bir işaretidir. Bu durumda temel kişilik yapısını iyi yöneten kişi iyi insan demektir. Sürekli kendisini geliştirmeye çalışan, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını ölçülü ve tutarlı yöneten insan olaylara tepkisini en sağlıklı biçimde verecek ve ruh sağlığını koruyacaktır.

Ruh sağlığının yerinde olmasını isteyen insanın kendisini tanımaya çalışması gerekir. Bu çok önemli ve yüksek bir davranış biçimidir. Kendisini bilen, evrenin varoluş gerçeğini de bilecektir. Kendisini tanıyan, ilişkilerde sağlıklı sınırlar koyabilecektir. Kendisini tanıyan, kendisine de, başkasına da haksızlık yapmayacaktır. Kendisini bilen, özgüven sahibi olacaktır. İşte bu kişi, ruh sağlığı yerinde olan kişidir. Ruh sağlığını yerinde, kendisiyle ve toplumla barışık olmak isteyen kişi önce kendisini tanımalıdır.

Mutlu ve başarılı olmanın ilk şartı kendini bilmektir diyebiliriz.

Prof. Dr. Nevzat Tahran

Nefis ve Şeytandan Kurtulma Yolları Nelerdir?

İnsan, bir taraftan hırs, kin, nefret, haset.. vb. duygularla örgülenen nefis mekanizması, diğer taraftan da nerede, ne zaman ve ne şekilde karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytan unsuruyla her zaman karşı karşıyadır. Çoğu zaman bu düşmanlar, insana dost suretinde yaklaşarak doğruyu yanlış, çirkini güzel, batılı hak gösterir ve insanı idlâl edebilirler. Bu mevzuda Kur’ân, şeytanın his ve karakterine şöyle tercüman olur: “Elbette onlara önlerinden, arkalanndan, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onlann çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’raf, 7/17) O halde insan, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı daima uyanık olmak zorundadır. Bu noktada ayrıca bir hususun altını çizmekte fayda mülâhaza ediyorum; bazıları “iman ve Kur’ari a hizmet eden daire içinde bulunuyoruz. Dolayısıyla nefsin ve şeytanın bize zarar vermesi imkânsız ya da çok zordur” diye düşünebilirler. Oysaki tam aksine, şeytanların en azılıları işte bu tür insanlarla uğraşmaktadırlar. Onun için böylesi kişilerin sıradan insanlara nisbetle daha dikkatli olmaları gerekir.

Ayrıca iman ve Kur’an hizmetiyle iştigal eden insanların nefis mekanizmaları tabiî seyri içinde çalışmaktadır. O mekanizma her fırsatta kendi isteklerini kabul ettirme arzusundadır. Bu açıdan da insanın bunun bilincinde olup, nefis mekanizmasının aldatma ihtimaline karşı temkinli olması icap eder.

Biraz daha bu hususları açmaya çalışalım; iman ve Kur’ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu davaya sahip çıktığını görünce, kendi kendine: “Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım

bir şey yoksa burada durmam da abestir..” deyip bir kenara çekilebilir; çekllebilir ve buna mesnet olarak: “Efendimiz de hayatını vazifesine bağlamıştır. O, dünyada yapacağı birşey kalmayınca, zafer naraları işitme yerine, “er-Refîke’l-A’lâ” deyip Rabbine kavuşmayı tercih etmişti’ diyebilir. Başka biri de Allah’a Peygambere, kendi dostlarına.. kavuşma arzusunu hiçe sayıp:

“Dünyada kalıp hizmet etmek ve bu uğurda sıkıntılara katlanmak, âhirete gitmekten daha iyidir; zira Allah Rasulü (s.a.s), miraçda cennetleri müşahede ettiği halde, dönüp tekrar ümmetinin arasında yaşamayı tercih etmişti..” şeklinde düşünebilir.

Halbuki bu düşüncelerin ikisinin de eksik yanları var ve bir açıdan bunlar arzu ve heveslerin fikir suretine girmiş şeklindenibaret sayılabilirler.

Evet, işte bunun gibi, hayatını kudsî bir dairede geçirse de insan, bazen nefsin ya da şeytanın zehirli oklarından biriyle karşı karşıya kalabiliyor.

Bundan kurtulma yollarından biri, insanın daima kendi duygu ve düşüncelerini kontrol altında tutmasıdır. Mütecessis ve müvessis bir insan gibi o sürekli duygu ve düşüncelerinde, Allah’ın rızasına muhalif “bit yeniği” aramalıdır. Zaten tecessüs ve tefahhus yoluna girip kendi içinde bir kısım sorgulama hisleriyle yaşamayanların müstakim kalması da mümkün değildir. Tarih boyunca terakki eden insanlar, murâkabe tarassuthanelerinde kavga veren insanlar olmuştur hep. Şunu da belirtmeliyim ki, bu tecessüs, kesinlikle insanın kendi varlığına, kendi aklına, kendi dinine, dinin esaslarına yönelik bir şüphe ve tereddüt değildir. Aksine nefis ve şeytanın her an, her yerde bir tuzak kurup kendisini bekliyor olabileceğinden şüphelenme ve ona göre tedbire açık olma demektir. Zaten bu çizgide hareket edilmediği sürece, birinde olmasa diğerinde insanın nefis veya şeytanın ağlarına takılıp kalması kaçınılmazdır. Efendimiz (s.a.s), onların, çeşit çeşit kandırmalarına maruz kalmamak için bizlere her zaman dua yolunu göstermektedir. Hemen her fırsatta, kalbimizi çatlatırcasına “Ya Rabbî, Ya Rabbî, Ya Rabbî..” diyerek yapacağımız dualar, hem iradelerimize fer ve kuvvet verip bizim hayra yönelmemizi sağlayacak hem de onlardan gelebilecek tehtikelere karşı bizi muhafaza edecektir. Üstad bunu: “İstiğfar, meyelan-ı hayra kuvvet verir, şerrin kökünü keser; dua da meyelan-ı hayra kuvvet verir” şeklinde özetler.

Hasılı; her şahsın kendi duygu ve düşüncesiyle imtihan olduğunu bilip, bu duygu ve düşüncelerinde hem nefsin, hem de şeytanın belli hesaplarının olabileceği ihtimalini bir lahza unutmayarak hep temkinli hareket etmesi gerekmektedir.

M. Fethullah Gülen

Bermuda Şeytan Üçgeni hakkında bilgi verir misiniz?

Pek çok gemi ve uçağın hiçbir enkaz bırakmadan kaybolduğu iddia edilen, Atlantik Okyanusu’nun Güney ve Kuzey Amerika’yı birbirinden ayıran ve Bermuda, Porto Rico ve Miami sahilleri arasında kalan üçgen şeklindeki bölgeye Bermuda Şeytan Üçgeni adı verilmektedir. Bu konuyla alâkalı ülkemizde de “Bermuda Üçgeni” veya “Atlantik Esrarı” gibi bir hayli tercüme kitap neşredilmiştir. Bu kitapların neşredildiği günlerde Konya’da bir araştırmacı, bundan birkaç asır evvel, Osmanlı müellifleri tarafından yazılan bazı eserlerde, Bermuda müsellesi içinde bazı esrarengiz hâdiselerin cereyan ettiğine dair bir kısım bahisler bulunduğunu yazmıştı ve gazeteler de bunu neşretmişlerdi.

Biz Bermuda müsellesinin esrarıyla alâkalı söylentilere şimdilerde muttali olmaya başladık. Hâlbuki Osmanlı müellifi bundan birkaç asır evvel bu mesele hakkında değişik yorumlar ortaya koyuyordu. Vâkıa daha evvel Mayalar ve Meksikalılara ait seyahat notlarında “Bu yosunlu denize geldiğimiz zaman bir uğursuzluk ve yümünsüzlük üzerimize bastırır. Orada gemiler günlerce çakılı kalırlar. Rüzgârlar durur ve yelkenliler işlemez.” şeklinde bölgeyle alâkalı esrarengiz hâdiselerden hep bahsedilmekteydi; ama şimdilerde daha bir güncel hâle geldi.

Bermuda Şeytan Üçgeni’nin efsaneleşmesine sebep olan ilk vak’a 1945 yılında meydana gelir. Beş adet savaş uçağı mutad görev uçuşu için Florida’daki üslerinden havalandıktan sonra pilotların lideri, telsizden kontrol kulesine şöyle bir mesaj anons eder: “Karayı göremiyoruz. Pozisyonumuzdan emin değiliz. Nerede olduğumuzu bilmiyoruz. Galiba kaybolduk.” Bu sırada kontrol kulesinden pilota, “Nasıl olur, hava gayet iyi gözüküyor, batıya gidin.” şeklinde cevabî mesaj gelir. Bunun üzerine pilot, “Neresinin batı olduğunu bilmiyoruz. Her şey yanlış. Çok tuhaf, hiçbir yönden emin değiliz. Okyanus bile olması gerektiği gibi değil.” der ve bağlantı kopar. Acilen yardım alarmı verilir, ancak uçakların izine bir daha rastlanılmaz…

Yine o bölgeden geçen gemilerde de benzer esrarengiz şeyler olduğundan bahsedilmektedir ki, batan bir kısım şilep veya transatlantiklere bakıldığında içlerinde sadece kedi ve köpek ölülerinin olduğu, insanların, önlerinde bulunan yemeklerini bitirmeden bırakıp sanki denize atladıkları veya bir fırtınanın tabaklara ve kaşıklara dokunmayıp sadece insanları alıp götürdükleri söylenmektedir.

Bu meseleyi izah sadedinde bugüne kadar değişik fikirler ortaya atıldı. Müsaadenizle o fikirlerden bazılarını maddeler hâlinde arz etmeye çalışalım:

1. Bu tamamen yer fiziği ile ilgili bir hâdisedir. Kuzey ve güneyden gelen akıntı orada bir durgunluk yapmakta ve bu durgunluk yoğun bir şekilde yosunların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Yosunların bu yoğunluğu yüzünden orada gemiler hareket edememektedir. Ayrıca bu bölgede yüz, iki yüz, hatta üç yüz metre yüksekliğe kadar çok şiddetli dalgalar meydana gelmektedir. Bu devâsâ dalgalar, getirmiş oldukları vakumla üstlerinden geçen uçakları kendilerine doğru çekmektedir. Dolayısıyla böyle bir atmosferde gemilerin alabora olması gayet normaldir.

2. Şiddetli akıntıların meydana getirdiği dev girdaplar, orada denizin altında “mavi delikler” adı verilen delikler meydana getirmiştir. Uçak veya gemiler buraya geldiğinde delikler tarafından yutulmaktadır. Nitekim bazı dalgıçlar, o mavi deliklerin içinde bir kısım yelken ve kayıkların bulunduklarına şahit olmuşlardır.

3. Sekseninci tûl dairesi buradan geçmekte ve kuzey kutbundan kıvrılınca, Japonya’dan geçen daire olarak yüz ellinci daire adını almaktadır. Binaenaleyh, böyle bir ölüm denizi Japonya’da da bahis mevzuudur. Buradan anlaşılmaktadır ki, o tûl dairesine rastlayan her yerde bu türlü ölüm denizleri mevcuttur. Hatta mesele biraz daha tamim ve teşmil edilerek otuzuncu ve kırkıncı güney ve kuzey arz dairelerinde de aynı şeylerin var olduğu, ayrıca yeryüzünde bu tür esrarengiz kaybolmaların ve yutulmaların bulunduğu diğer altı yerin daha olduğu ifade edilmektedir.

4. Uçan daireler, gemileri ve uçakları göğe kaldırmakta veya denizin dibine batırmaktadır.

5. Deniz dibinde biriken fosiller ve çeşitli atıklardan zaman zaman çıkan metan gazı, deniz suyunun kimyasal karışımını etkileyerek yoğunluğunu düşürmektedir. Yoğunluğu sıfıra düşen suda yüzebilme özelliğini kaybeden gemi, metan kuyusu adı verilen gazın çektiği bölgeye girer girmez batmaktadır. Denizin dibinde biriken çeşitli atıkların türüne ve suyun ısısına göre metan gazı kabarcıklarının şiddeti de değişmektedir. Bermuda Şeytan Üçgeni gibi gaz akımlarının şiddetli olduğu bölgelerde seyreden uçaklar da büyük tehlike sınırı içinde bulunmaktadır. Çünkü su yüzüne ulaşan metan gazı kabarcıkları atmosfere karışarak yukarıya doğru şiddetli bir metan tüneli oluşturmakta ve metan tüneline giren uçak da kontrolden çıkarak denize çakılmaktadır.

Müsaadenizle ben, bütün bunların dışında özellikle başka bir husus üzerinde durmak istiyorum. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Şeytanın tahtı deniz üzerindedir.” buyurmaktadır. Burada “deniz” mutlak zikredilince, bu mâhut ifadeden belli bir deniz mânâsı çıkarabilir ve yeryüzünde belli denizlere şeytanın tahtgâhı diyebiliriz. Binaenaleyh ecinni ve şeytan taifesi buraya hükmetmekte, gemi ve uçakların elektronik cihazlarını çalışmaz hâle getirerek onları batırmaktadır. Vâkıa, cin ve şeytanlar “mâric” ve “nâr”dan yaratıldıkları için, âdeta güneşten gelen dalgalara maruz kalmış gibi bütün elektronik cihazları da alt üst edebilirler.

Ayrıca Efendimiz, “Helâk olmuş cemaatlerin helâk oldukları yerlere uğramayın. Ancak ağlayarak uğrayın.” ikazında bulunmaktadır ki, bunun mânâsı, “Helâk olmuş ülkelere gidildiği zaman Allah ile münasebet kurarak himaye-i ilâhiyeye girin ki, onlara isabet eden şey sizlere de isabet etmesin.” anlamına gelmektedir. Bundan da, Cenâb-ı Hakk’ın Sodom, Gomore, Âd ve Semud kavmi ve -doğruysa- Atlantis medeniyeti gibi Kendisine küfran ve tuğyan içinde bulunan toplumları yerin dibine batırdığı anlaşılabilir ve işte bu yerler daha sonra şeytanın tahtgâhı olmuştur. Nitekim havaya kaldırma ve uçurma mevzuunu meğâzî yazarı İbn İshak şöyle ifade etmektedir: Efendimiz, Tebük’e giderken: “Tebük’e gittiğiniz zaman ben gitmeden sakın Tebük suyundan içmeyin ve dışarıya çıkmayın. Helâk olmuş o cemaatin yerine de uğramayın.” buyurur. Ancak iki kişi bu emri dinlemeyerek helâk olmuş o cemaatin yaşadığı yere uğrarlar. Netice itibarıyla onlardan bir tanesini korkunç bir fırtına alır ve çok uzaklara fırlatır, diğerini de ararlar ama bulamazlar.

Buradan anlaşılmaktadır ki, yok olma mevzuu, kadimden bu yana cereyan eden bir husustur. Bu meselenin telifini yapacak olursak; mücrim bir toplumun yaşadığı bu tür yerler, şeytanın tahtgâhı ve karargâhı hâline gelmiştir. Her ne kadar onlar helâk olup gitseler de o mel’un yere uğrayanların başına bir musibet gelme ihtimali söz konusu olabilir.

Âcizane fakir, yukarıda sayılan hususların yanında Bermuda müsellesiyle alâkalı böyle bir hususu nazara vermede fayda mülâhaza ediyorum. Bazı kimseler birtakım iddialarda bulunsalar da, bu mevzuda yine de bazı açık kapılar vardır. Meseleyi, ervah-ı habise, cin ve şeytanla izah etme, elektronik cihazların çalışmaması/çalıştırılmaması gibi hususlara kadar geniş alanlı tesire daha uygun düşüyor gibi

Bermuda Şeytan Üçgeni, ay gibi bir kısım taş parçalarından gelen, şeytanın saltanatına ait bir müdahale de olabilir ki, ervah-ı habise, güneşin etrafında dönen peyk, seyyare ve bazı taş parçaları üzerinde taht ve otağ kurmuşlardır. Oralardan gelip insanları rahatsız edebilirler. Hatta uçan daire diye bilinen şeylerin arkasında da bunlar olabilir.

***

Nasıl ki, yeryüzünde bazı mukaddes yerler var, aynen onun gibi bir de ervah-ı habisenin hükümfermâ olduğu bazı habis yerler vardır.

Meselâ Kâbe-i Muazzama, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar mukaddestir ve Kâbe’dir. Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar melâike-i kiram Kâbe’yi tavaf ederler. (Hatta oranın rical-i devleti hacda helikopterlerle Beytullah’ın etrafında tavaf ederler.) Ne kadar yukarıya çıkılsa da Kâbe’nin etrafında yapılan tavaf, yine tavaf sayılır. Çünkü Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Kâbe, Kâbetullah’tır. Binaenaleyh Allah burayı takdis etmiş, binlerce enbiyâyı bu mukaddes yerin etrafında koşturmuş ve metâfı binlerce enbiyânın merkadi hâline getirmiştir; evet insanların bugün tavaf ettiği Beytullah’ın etrafında “ehl-i keşfi’l-kubur”un beyanına göre üç yüz-dört yüz kadar peygamber kabri mevcuttur. Bu yer, Allah’ın yeryüzünde takdis buyurduğu, tazim ve tebcil ettiği insanları tebcil ve takdirine arz ettiği mukaddes bir yerdir ve burası ervah-ı âliyenin metafıdır. Bu mekân, bir bakıma kalbtir, yani küre-i arzın kalbidir. Bu kalb attığı müddetçe, küre-i arz da mânevî yapısını ve hayatiyetini devam ettirir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kalbin yanı başında zuhur etmesi de üzerinde durulacak ayrı bir konudur.

Bir de kalbin yanında lümme-i şeytaniye vardır. Kalbe ilham geldiği gibi, şeytanın oklarının hedefi olan lümme-i şeytaniyeye de vesveseler, tereddütler ve şüpheler gelir. Kâinatların kalbi mahiyetinde atan küre-i arzın bir tarafında bir kalb vardır ki, orası kalbü’l-küre, yani Beytullah’tır. Bir de kalbin başka bir yanında, bir lümme-i şeytaniye vardır ki, orası da şeytanın otağıdır. Yeryüzünde bütün şeytanlığa ait idarelere dair emir ve fermanların hepsi oradan gelir. Efendimiz sahih hadisiyle buyururlar ki, şeytan tahtını, sergisini denizin üzerine atar. Bütün ordusunu insanların içine salar ve akşam döndükleri zaman hepsini dinler, “Sen ne yaptın, sen ne yaptın?” diye yaptığı şeyleri onlara bir bir sorar. Onlar da, “Ben namazı terk ettirdim.. ben harama baktırdım…” şeklinde cevaplar verirler. Bunlar münferit hâdiseler olduğundan şeytanı memnun etmez. Sonra, “Sen ne yaptın?” diye başka birisine sorar. O da, “Ben bir kadını kocasından ayırdım.” der. Bunun üzerine şeytan, “Aferin!” diyerek onu yanına alır ve oturtur.

Bundan da anlaşılmaktadır ki, insanların mânevî yapıları üzerinde bu şerirler, şerâre meydana getirirken bir saltanat hesabına çalışmaktadırlar. Şeytana takılmış ve dalâlete düşmüş, şeytanın adına helâk olmuş yerler bir bakıma bunların eyaletleri, valilikleri ve pâyitahtlarıdır. Bunun için sahih hadiste, “Geçmiş kavimlerin helâk oldukları yerlere uğramayınız. Uğradığınız zaman ağlayarak uğrayınız.” buyrulmaktadır. Bundan da, şeytanların bazı yerlere sahip çıktıkları ve o yerin onun neticesinde helâk olduğu, medeniyetlerin pâyimâl olup yıkıldığı, ancak onların oradaki sultasının şeytan müsellesi, murabbası, muhammesi veya müseddesi hâlinde devam ettiği anlaşılmaktadır. Atlantik Okyanusu’nda üçgen, daha başka yerlerde de insanlığı ifsat etmek üzere şeytan müseddesleri (altıgen) vardır. Orada da insanlar, tıpkı bir avcının ağına tutulmuş bir ahu gibi tutulup gitmektedirler. Şeytan Üçgeni de işte böyle şeytanların hükümferma oldukları bir yer olabilir ki, kendilerine karşı kötülük yapıldığı, insanlar bir kötülük içine girdikleri zaman o türlü belâlara maruz kalabilirler.

Ben bu meseleyi anlatırken bu mevzuda kat’î bir dinî nass bilmemenin yanında, bir kısım dinî ifadelere dayanarak izah etmeye çalıştım. Bununla beraber Bermuda Şeytan Üçgeni, atmosferdeki bir keyfiyetin ifadesi ileride keşfedilecek başka bir şey de olabilir. Ancak şu bilinmelidir ki, yeryüzünde cari her hâdisenin verâsında, yani her fizik vak’asının verâsında bir metafizik güç ve kuvvet vardır. Her mülkün verâsında bir melekût, her şehadetin verâsında da bir gayb vardır.

M. Fethullah Gülen

Nefis Zamanla Kuvvet Kazanabilir mi?

Açıklama: Yıllar geçtikçe insanın nefsi daha da kuvvetleniyor mu?     

Nefis zamanla kuvvet kazanabilir. Zira, seneler geçtikçe insanda bazı arzular, cismâniyete ait bir kısım istekler belirir; tûl-i emel, bedenî istekler, servet düşüncesi ve mal mülk hırsı baş gösterir. Bütün bunlar bir de ülfetle kuvvetlenir ve desteklenirse insan yenilebilir, kayıp düşebilir.

Bu hisler belirdikçe, insan, bir yönüyle yerinde daha sıkı durmaya çalışmalı; dine ve millete hizmet gayesine daha bir bağlanmalı. Cenâb-ı Hak, insanı hususî mahiyette nerede sıyanet edecekse, kul o noktayı aramalı. Kur’ân-ı Kerim’de “Siz beni anın, ben de sizi anayım” (Bakara, 2/152), “Allah’a yardım eder, dinine arka çıkarsanız; o da size yardım eder” (Muhammed, 47/7) buyuruluyor ve bir mânâda sıyanet-i ilâhiyeye mazhar olma yolu gösteriliyor.

O zaman insan, duracağı tabyaları çok iyi belirlemelidir. Yani, bu ilâhî ahdi görmeli ve “Demek ki, ben onu anlatma konumunda olmalıyım. O konumun hakkını vermeliyim. Duruşumu sık sık gözden geçirmeli, kendimi sağlama almalıyım” demelidir.

Bir taraftan insan benliğinde bazı hisler gelişirken ve düşmanın taarruz yollarını çoğaltması söz konusu iken, o olduğu yerde kalırsa elbette yenik düşer. İnsanın da o istikamette gelişmesi lâzımdır. İmanı, sırf delillere dayalı zihnî bir mefhum olarak algıladığı dönemlerde insana sadece “İnandım” demesi yetebilir. Fakat daha sonra bu itirafı ve bilgiyi kalbe maletme, tabiatının bir yanı haline getirme, yani yeme içme, yatma ve istirahat etme gibi tabiatının bir buudu haline getirme şarttır. İnsan, yemek yemediğinde rahatsızlandığı gibi ibadet etmediğinde de huzursuzluk duyacak kadar bunları tabiat haline getirmezse, daha sonraki “ülfet dönemi”nde ayakta duramaz, devrilir.

Bu açıdan her fırsatta arz ediyorum, dünkü inancımız Şah-ı Geylânî’nin imanı seviyesinde olsa da, o bugün yetmeyebilir. Bugün yeni baştan, bir kere daha ilim, idrak ve anlayış ufkumuza göre Allah’a olan imanımızı yenilememiz gerekir. Âyât-ı tekvîniye ve teşrîiyeyi her gün bir kere daha, değişik bir yönüyle gözden geçirerek imanımızı yenileme mecburiyetindeyiz. Sürekli araştırmalı, aklımızın ermediği şeyler üzerinde “Burada bir hikmet vardır” mülâhazasıyla ısrarla durmalıyız.

Hz. Bediüzzaman diyor ki; “Rahîm-i Zülcemâlin bağistan-ı kereminden, mucizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım. Yüz elli beş çıktı. Bir salkımın danesini saydım, yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Hâlbuki, bazen az bir rutubet ancak eline geçer. İşte, bu işi yapanın, her şeye kâdir olması lâzım gelir.”

Bu düşünceler, ilme’l-yakînin bir mertebesidir ve belli bir yere kadar benzeri duygu ve düşünceler bizi ayakta tutar. Fakat bir noktadan sonra bu bize yetmeyebilir. Daha ileriye götürürüz bu tefekkürü, ilmî tahlillerin yapıldığı ortamda onu tekrar gözden geçiririz; bir de oradan yürürüz; orayı da bir pist yapar, bir de oradan yükseliriz. İlme’l-yakînin âlî mertebesinde yeni bir açılım daha yaparız. Sonra bir fırsatını bulunca bir kere daha… Bir kere daha… Sürekli yeniler dururuz kendimizi. Yoksa içinde bulunduğumuz çevrede yenilenmeler yaşanıyor, düşünceler değişiyor, ilim mantığı ve ilim felsefesi başkalaşıyorsa ve biz buna rağmen olduğumuz yerde kalıyorsak, şeytan o yeni malzemeyi kullanır ve biz yenik düşeriz, Allah muhafaza, devriliriz.

Sürekli kendimizi yenileme, bu yenilemeyi yaparken de kalbimizle beraber yürüme mecburiyetindeyiz. Kalbimizin, aklımızdan bir adım geri kalmaması, hayatiyetini koruması lâzım. Unutmamak icab eder ki; mantığı çok ileriye gitmiş, muğalata ve diyalektik adamı olmuş bir insanın, kalbi o ölçüde inkişaf etmemişse onun kuru mantık ve diyalektiği kalbini yutmuş, demektir; kalbî hayatını öldürmüş ve onu latîfe-i Rabbâniyeden mahrum etmiş, demektir.

Evet, insan düşünce ufku ne seviyede olursa olsun, kalbini nazardan dûr etmemeli… Başını yere koyup sabahlara kadar dua dua yalvarmalı. Çünkü ebedî mutlu olacağı bir âlem için ayağına zincir vursalar ve deseler ki, “Başını yerden kaldırmadan ömür boyu secde edeceksin; ama neticede ebedî mutlu olacağın bir dünyayı kazanacaksın.” Aklı varsa insan secde eder. Eder, zira, önünde bir ebedî saadet vardır. Altmış yetmiş sene, altı yüz yedi yüz sene veya altı milyon yedi milyon sene değil; sonsuz bir hayat… İşte bizim önümüzde de o ebedî hayat var. Onun için ne verilse değer. Bundan dolayı akıllı mü’minler anlatılırken“Mallarını, canlarını, her şeylerini Allah’a satarlar, verirler” (bkz.: Bakara, 2/207; Tevbe, 9/111) denilmektedir.

Biz de ebedî saadeti yakalamak için kulluk vazifemizi kusursuz olarak yapmaya çalışmalı ve Allah’ın merhametine sığınmalıyız. Sürekli onun karşısında el açıp bel bükmeli ve çok dua etmeliyiz. Mesela, mümkün olduğu kadar çok “Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh” (Ey bizim Kerim Rabb’imiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla) (Âl-i İmran, 3/8) demeliyiz. “Allahümme Yâ Mukallibe’l-kulûb! Sebbit kulûbenâ alâ dînik.” (Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dinin üzere sabit eyle) imanla perçinle ki sökülmesin, kurşunla çivile oraya, diye yakarmalıyız. Hemen ardından “Sarrif kulûbenâ ilâ tâatik.”(Kalbimizi sana itaate çevir, sana kulluğa meylettir) ifadesini eklemeliyiz. Bunları on defa değil, bin defa söylesek, yine de az demiş oluruz.

Kaldı ki, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bunları sabah ve akşam dualarında üçer kere söylüyor ve bizlere de tavsiye buyuruyor. O bir Nebi’dir, hem mâsum hem de masûndur ve teminat altındadır. Bize gelince, bizim ne mâsumiyetimiz, ne masûniyetimiz var. Yani ne günahsızız, ne de Allah (celle celâluhû) tarafından korunma ve sıyanet altına alınmışız; yok öyle bir teminatımız. O bile böyle diyorsa, bizim titrememiz, çırpınmamız lâzım değil mi?

Hiç kimse demesin, “İçime şu geliyor, bu geliyor… Şöyle bir kalbî problemim var.” İçine o geliyor da sen üst üste kırk gece kalkıp o iş için ağladın mı? Başını yere koydun, alnını yaşlar içinde buldun mu? Neden mazeret beyan ediyorsun? Yüreğinle Allah’a teveccüh et, yalvar yakar! “Tut elimden Allah’ım, tut ki edemem sensiz!” de.

Alvar İmamı ne güzel söyler:

Sen Mevlâ’yı sevende

Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de

Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında

Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen

Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan

Eyyub gibi ağlasan

Ciğergâhı dağlasan

Ahvalini sormaz mı?

Rica ederim, onun uğrunda yüreğinizi parçalamadan yüreği parçalanmış insanlara lütfedilen şeyleri beklemeyin. O bazen ekstradan da lütfedebilir; ama umumiyetle aldığınız risk kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar mükâfat vardır. Hele siz bir gecenize gündüz boyası çalın, o da sizin gecenizi gündüz yapsın. Siz dünya gecelerinizi gündüz yapın, o da ahiret karanlıklarını aydınlığa tebdîl eylesin.

Allah, eşiğine baş koyan yüzleri çiğnetmez ve mahcup etmez; yeter ki siz yürekten ona yönelin ve “…Edemem, sensiz asla edemem!” deyin.

M. Fethullah Gülen

Şeytanın tuzakları nelerdir?

Bazı tasavvuf kitaplarında mekâid-i şeytan ve desâis-i şeytanın iki türlü olduğu kaydedilir: Birincisi, herkesin başına gelebilen, fena bir şeye teşvik etmesi, çirkinliği güzel gösterip onu irtikap ettirmesidir. İkincisi ise, bazıları için mezelle-i akdâm (ayakların kaydığı nokta) olan, zahiren hayırlı gibi görünen işlerdeki desîseleridir. Mesela; bir insan, güzel rüyalar görür, bir şeyler hisseder, hatta insanların kalbini okuyabilir; fakat bunlardan kendine pay çıkarır, üstün bir kul olduğu zehabına kapılır ve bunları başkalarına hâkimiyet kurma hususunda kullanır; tevazu sergilemesi gerekirken enaniyetle köpürür.

İşte, ehlullah, bu şekildeki insanın amelini beğenmesi ve onunla büyüklenmesine, kebîre (büyük günah) demişlerdir. Böyle bir günahın neticesinde ise, Allah korusun, mahvolma muhtemeldir. Ve kim bilir, şeytan bazı insanları bu tuzağa düşürmek için rüyalarına girer, güzel görünür ve onlara nefislerinin hoşuna gidecek şeyler söyler. Keşf u keramet nev’inden şeyler ve insanların içini okumak gibi işler, eğer ehl-i sünnet çizgisi tutturulamamışsa belki de şeytanın ilhamıdır.

M. Fethullah Gülen

Lümme-i şeytaniye nedir?

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kafirin yan yana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir manada bunlar da, böyle bir tamamlayıcılık içindedir.

M. Fethullah Gülen

İnsanlardan ve cinlerden şeytan olanlar var mı?

Şeytanlar, insî ve cinnî olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilmiştir ki, “Böylece her nebi için ins ve cin şeytanlardan düşmanlar var ettik.” (En’am, 6/112) ayeti, bu hakikatı ifade eder. Ayette geçen “Şeyâtîn” kelimesinin manasında iki rivayet söz konusudur. Ulemâ arasında her iki rivayeti de destekleyen bir hayli insan vardır.

Birincisi: Bu kelimeden maksat, insan ve cinlerin azgın ve sapkınlarıdır ki, İbn-i Abbas (ra) bu görüştedir. Bir rivayete göre Atâ, Mücâhid, Hasan ve Katâde gibi büyük imamlar da bu görüşü paylaşırlar. (1) Onlara göre hem Cinlerden hem de insanlardan şeytanlar vardır. Cinnî şeytanlar, mü’min insanları kendilerine uyduramayınca insî şeytanlara giderler ve bunları o mü’minler üzerine salarlar. Bu hususu te’yîd eden şöyle bir hâdiseden bahsederler: Allah Rasulü (sav), Ebu Zer’e (ra) sorar: “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” Hz. Ebu Zer de bu suale, yine bir sual ile karşılık verdi: “İnsanlardan da şeytan var mı?” Allah Rasulü cevabında: “Evet, hem de onlar cinnî şeytanlardan daha da şerirdirler.” (2) buyurur.

İkincisi: Şeyâtin, insî ve cinnî şeytanlardır ve bunlar İblis’in evlatlarıdır. İblis, evlatlarını iki gruba ayırmış, bunlardan bir kısmını insanlara karşı, diğer kısmını da cinlere karşı vazifelendirmiştir ki, bunlar vazifeli oldukları saha itibariyle bu ismi almışlardır. (3)

Aslında, bu iki mana arasında ciddi ve neticeye tesir eden bir ayrılık olmamakla beraber, birinci rivayet her halde ayetin zahiri manasına daha uygun düşmektedir ki, alimlerin ekserisi bu birinci manayı tercih etmişlerdir. Ayrıca bu hususu teyid eden, Efendimizden (sav) mervi bir çok rivayet de mevcuttur. Bu cümleden olarak, Allah Rasulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde: “Sizden biriniz namaz kılarken, önünden herhangi bir kimsenin geçmesine müsaade etmesin, gücü yettiği nispette ve en uygun şekilde ona mani olmaya çalışsın. Yine de inat edip önünüzden geçmek isterse onunla dövüşsün, çünkü o Şeytan’dır.” (4)buyururlar.

Bir başka defasında Efendimiz (sav), sokakta bir güvercin arkasından koşup duran birisini görür ve şöyle buyurur: “Bir şeytan, diğer bir şeytanın peşine düşmüş!..” (5)

İşte bunlar gibi daha pekçok rivayetlerde Allah Rasulü (sav) bazı şahıslara, hatta daha başka varlıklara bazı hareketlerinden dolayı, doğrudan doğruya “Şeytan” demiştir.

Yukarıda da temas edildiği gibi, aslında her iki mana arasında neticeye tesir edecek ciddi bir ayrılık yoktur. Zira birinci görüşte olanlar, kalp ve kalıbı birden ifade ile insana şeytan derken, ikinci manayı tercih edenler, kalp ile kalıbı birbirinden ayırmış ve “Kalıbıyla insan, fakat kalbiyle şeytan” demek istemişlerdir. Bunu destekleyen bir rivayet de vardır:

Huzeyfe (ra) anlatıyor: Bir gün Allah Rasulü’ne: “Ya Rasulallah! Bizler şer içindeydik, Cenab-ı Hakk bizlere hayır ihsan etti ve şimdi hayır içinde bulunuyoruz. Acaba bu hayırdan sonra tekrar şer gelecek mi?” Allah Rasulü: “Evet” dedi. Ben de: “Acaba o şerden sonra tekrar hayır olacak mı?” diye sordum, yine “Evet” dedi. Bunun üzerine ” O nasıl olacak?” deyince Allah Rasulü de: “Benden sonra bir kısım devlet adamları gelecek ki, benim yolumu ve benim sünnetimi takip etmeyecekler. Hatta onlardan öyleleri idareye vaziyet edecek ki, beden ve cesetleri insan cesedi ama, içlerinde taşıdıkları kalp, şeytan kalbi!..” cevabını verdi. Allah Rasulü’nün bu izahı üzerine “O zaman ben nasıl hareket edeyim?” diye sorunca da: “Dinle ve itaat et! Sırtına vurulsa, malın elinden alınsa, yine dinle ve itaat et!..” (6) buyurdu.

M. Fethullah Gülen


[1] İbn-i Kesir, Tefsir, 3/312,313

[2] Müsned, 5/178

[3] Razi, 13/154; Alusi, Ruhu’l-Meani, 8/5

[4] Buhari, Bedu’l-Halk 11; Müslim, Salat 258,259,260; Ebu Davud, Salat 107

[5] İbni Mace, Edeb 44; Ebu Davud, Edeb 57; Müsned, 2/345

[6] Müslim, İmare, 52

Nefis insana teslim olabilir mi?

Açıklama: İnsanın cennete gitmesinin önündeki en büyük engellerden birisi olan nefsin insana teslim olmasından söz edilebilir mi?

Nefsin insana teslim olması zorlu ve çetin bir çalışma gerektirir. Zira insanda sayılamayacak kadar çok zaaflar ve boşluklar vardır. Bütün bunları aşmak ve mevcud zaafları birer fazilet hâline getirmek, çok büyük ve ciddi bir gayret ister. Zira nefsin teslimiyeti, ancak bütün kötü duygu, düşünce ve isteklerden arındıktan sonra mümkün olabilir. Burada “bütün” kelimesini bilerek kullanıyorum. Çünkü bir kısım kötülükler hükmünü icra ettikleri müddetçe, nefsin teslimiyetinden söz etmek mümkün değildir.

İnsan terbiyesini bir bütün olarak ele alan tek sistem ve tek terbiye metodu -daha önce de arzettiğim gibi- İslâm’dır. Başka sistemlerle de kısmî olarak nefsin terbiyesi mümkün olabilir ama bütünüyle asla!..

Meselâ, bir yogi, az yeme, az uyuma metoduyla nefsini şehevî hislerden arındırabilir. Ama aynı şahıs yalan gibi, başkasını aldatmak gibi kötülüklerine devam edebilir. Bir Müslümanda da aynı hatalı davranışlar görülebilir. Fakat bu, şahsın kendinden kaynaklanan bir arızadır ve sistemle ilgili değildir. Çünkü İslâm, insanı her türlü kötülükten men etmektedir.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli davranmak şarttır. Aksi halde insan, tümseği-çukuru birbirine girmiş bir ucube hâlini alır. Evet bir tarafıyla kemâle ererken, diğer yanıyla da her zaman güdük kalır. Böyle durumda da nefsin teslimiyetinden bahsedilemez.

M. Fethullah Gülen

Nefse güvenilir mi?

Ben şahsen mânânın Herkülü bile olsam, bir salise nefsimle başbaşa kalmadan Allah’a sığınırım. Muhal farz perde-i gayb açılsa, arş-ı rahman’ı temâşâ etsem, o bağın gülünden nergisinden gönlüm ilhamlarla dolup taşsa hatta, sözgelimi uzak istikbalim adına beraat va’di alsam, yine derim ki: “Allah’ım beni benimle başbaşa bırakma; beni hep Sen evir çevir!” Ben doğru işlerden bile yanlış şeyler çıkarabilirim. Çünkü tabiatımda beni yanlışlıklara çeken yanlarım pek çok.

Bütün bunlarla ifrat ediyorsunuz derseniz, derim ki: Allah Resûlü sabah-akşam “Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma” duasını dilinden düşürmüyordu. Eğer âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü böyle davranıyorsa, bu bize bir işarettir ki, kimse garantinin zerresine sahip olduğunu iddia etmemelidir. Eğer O böyle diyorsa, Hz. Musa da Hz. İsa da Hz. Davut da öyle der. Kaldı ki bir başka yerde yine O, “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” buyurur.

Evet isterse birisi büyüklüğüyle, başarılarıyla, muvaffakiyetleriyle, zaferleriyle dillere destan olsun; emirliğiyle “ni’mel emir” dedirtecek seviyeye; ordularıyla “ni’mel ceyş” dedirtecek ufka ulaşsın; binler, yüzbinler İstanbul fethetsin… evet bütün bu başarılar, kurtuluşumuz adına eğer ilâhî teyidat yoksa, hiçbir şey ifade etmezler. “Allah, rahmetiyle bizi sarıp sarmalar ve fazlıyla kuşatırsa işte o zaman kurtuluruz.” Yoksa -hafizanallah- cennet yolu benim için çok rahat, Allah’a ulaşma hazır ayağımın dibinde, az yürüyünce varırım mülâhazaları.. şeytanî mülâhazalardır.

M. Fethullah Gülen

Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır?

Açıklama: Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır? Bazıları üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimsel olmadığını söylüyorlar öyle mi?

Kâinatta bizlerin uymakla zorunlu olduğumuz bir takım sebepler kanunlar vardır. Cenabı Hakk’ın kâinatta vazettiği bu kanunlara uygun hareket etme, bir manada şeriatı fıtriyeye uymaktır ki, bizlerin dünyada başarılı olmamız adına son derece ehemmiyetlidir.

Ancak bu kurallara uygun hareket etme veya sebeplere riayet etme zorunluluğu Cenabı Hak için (hâşâ) zorunlu değildir. Bundan dolayı Allah için bu kanunları değiştirme, ortadan kaldırma, yeni kanunlar vaz etme mümkündür. Yani mucizelerin, tabiattaki cari kanunlara zahiren zıt görünmesi, bize bakan yönüyledir.

Üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimseldir, değildir şeklinde tartışılmasını da uygun görmüyoruz. Öncelikle burada bilimsellikten ne anlaşıldığının ortaya konması lazımdır. Neticede Üstad Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde geçen mucizelere bir yorum ve tevil getirmiştir. Eğer bu yorumlar dinin ruhuna ters değilse, naslarla çatışmıyorsa, kimsenin bunlara karşı çıkmaya hakkı yoktur. Fakat şunu da belirtelim ki, bizler de Üstadın mucizelerle veya cennet ve cehennemle ilgili ya da bunlar gibi objektif olmayan yorum ve açıklamalarını kabul etmesi noktasında kimseyi zorlayamayız.

İnsana sık sık vesvese gelmesinin sebebi nedir?

Vesvese, tereddüt, kafa karışıklığı itikatta ve amelde işin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine aykırı mülâhazaların hayale, tasavvura musallat olması demektir. Bazen itikatta ve ibadette olduğu gibi bazen de insanın aile hayatıyla alâkalı meselelerde olabilir.

Vesvesenin en tehlikelisi, akideyle alâkalı olanıdır. Evet, inanılması gereken şeyler hakkında bazen kalbe bir kısım is-pas ve sis-duman gelebilir. Şayet insan, bunların ne mânâ ifade ettiklerini bilmezse zarar edebilir. Ama bunları, tıpkı içinde yağmur ve kar taşımayan boş bulutlar gibi görür ve uğrayıp gideceklerini düşünürse, ona ciddî zararı olmaz. O bakımdan vesvesenin iki yönü vardır: Birincisi, vesvesenin mahiyeti ve ona karşı davranışlarımız. İkincisi de, vesvesenin insana niçin musallat olduğu meselesidir.

Vesvese bir yönüyle özellikle de hassas ve asabî ruhlarda onların ömürlerinin sonlarına kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek mahiyetindedir. Saati çalıştıran zemberek gibi, vesvese de onları daima hüşyar (uyanık) tutar; sağdan-soldan, önden-arkadan… yani bütün cihetlerden gelebilecek tehlikelere karşı insanı müteyakkız kılar.

Vesvesesiz insan, bazen kendini her şeye hâkim gibi görebilir ve âkıbetinden emin gibi davranabilir. Ama vesveseli insan, karşısında dessas şeytanın, zalim ve gaddar bir nefis ve hevânın bulunduğunu düşünerek her an nöbet bekleyen bir asker gibi uyanık durur. Bu yönüyle vesvese, insanda bir bakıma şeytanın vazifesini yapar, onda Allah’a (celle celâluhu) sığınma duygusunu tetikler.

Ayrıca insanda, ilhamı ve vahyi alabilecek, duyabilecek, “mehbit-i ilham-ı ilâhî”ye mukabil bir de şeytandan gelen şeyleri alabilecek “lümme-i şeytaniye” vardır. Bunlardan birincisi, din-i mübin-i İslâm’ın ruhuna uygun, insana ışık tutucu mahiyette ilhamlar, sünuhat, tulûat ve bütün bunların üstünde vahiy ve vahyin çeşitleri; diğeri ise insanı baştan çıkaracak, onun hayatını katıp karıştıracak şeytan vesveseleridir. Vesvese, lümme-i şeytaniyede, şeytanın müdahalesinin ve nefsi işlettirmesinin neticesinde meydana gelir.

Şeytanın müdahalesi sonucu olan vesvese, esasen insanı dikkatli ve uyanık tutar. Binaenaleyh insan, kendisi hakkında zararlı hâle getirmediği müddetçe vesvesenin faydası olduğu da söylenebilir. Ancak bazen bir kısım asabî ruhlar, vesveseyi zararlı hâle getirebilirler. Böyle bir insan, şeytan karşısında ümitsizliğe düşer, şeytanın ara sıra içine attığı vesveseler karşısında, “Artık ben mahvoldum!” diyebilir ki işte böyle biri mağlubiyeti baştan kabullenmiş demektir. Ama karşı koyma güç ve iradesini, daha sonra da emniyetini kendinde hissettiği an da, ne cin ve şeytan ne de vesvese ona zarar verebilir.

Vesvese, daha çok iman mevzuunda terakki eden mü’minlerde olur. Yerinde sayan insanlara o, çok az musallat olur. İç âlemlerinde yükselip arşiye ve kavsiyeler çizen kimseler, yolun bazı noktalarında vesveseye maruz kalabilir, vesvese veren şeytanlarla yüz yüze gelebilir, onların manyetik alanlarına girerek onların dürtülerinin tesirinde kalabilir.

Bazı kimseler, ruhun semalarına doğru yükselirken şeytan onlara her menzilde tuzak kurar ve bekler. Hatta insanın ruhî terakkisi sayılan “seyr u sülûk”te her menzile girildikçe bazen şeytanın manyetik alanına da girilmiş olur. Şeytanın manyetik alanına girince de insanın kalbinde –tıpkı bulutun altına giren kimsenin, güneşin ışıklarıyla irtibatı kesildiği gibi– Allah ile münasebetin kopuşu söz konusu olabilir. Haddizatında bu hâl gelip geçicidir, yağmursuz bir bulutun çekip gittiği gibi o da çekip gidecektir.

Müterakki olmayan kimselerde az görülen vesvese, sahabe-i kiramda çok olurdu. Bir keresinde sahabiler, Resûl-i Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselâm) gelip, “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor ki, normalde bunu söylemenin günah ve küfür olacağına inanıyoruz.” diye sıkıntılarını bildirdiler. Allah Resûlü, “Gerçekten de bunları duyuyor musunuz?” diye onlara sordu. Onların, “Evet” cevabı üzerine de Efendimiz, “İşte bu, imanın kuvvetindendir.”[1] buyurdular. Buna şöyle de bakılabilir; şeytanın arkasından tıpış tıpış gidene şeytan niye vesvese versin ki? Kim doğru istikamette gidiyorsa, o, onunla meşgul olur ve onu baştan çıkarmaya çalışır.

Hadis-i şeriflerde anlatılan hususlar kadar emniyet telkin etmese bile, menkıbelerde anlatılan bir hâdise vardır ki bu hususu aydınlatma adına anlatılabilir. Bu tür hâdiselerin, aslından ziyade faslına bakmak lâzımdır, diyerek nakledelim:

Rahatına düşkün birisi rüyada şeytanı görür. Şeytan elinde pek çok iple bir tarafa doğru gitmektedir. “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. “Mescitte bir kısım âbid ve zâhitler var. Bu gem ve ipleri başlarına geçirip onları iğfal edeceğim!” cevabını verir. Bunun üzerine adam sorar: “Benim ipim hangisi? Şeytan: “Sen böyle yaşamaya devam ettiğine göre senin için ipe gerek yok; sen zaten rahat rahat arkamdan geliyorsun!” diye cevap verir.

Evet, şeytan ısrarla kendini ibadete vermiş müterakki kimseler için vesvese peşinde koşar. Bu bir menkıbedir ama bize önemli bir hususu anlatmaktadır.

Vesvese, daha ziyade hassas ve asabî ruhlara musallat olur demiştik. Evet, işte bu bakımdan kendisine vesvese gelmeyen herkes baş aşağı gitmediği gibi, her vesveseye maruz kalan da muhakkak müterakki ve yükseliyor demek değildir. Ancak durum ekseriya böyle cereyan etmektedir.

Vesveseden kurtulmanın en önemli çaresi, Bediüzzaman Hazretleri’nin de dediği gibi vesvese üzerinde çok durmamaktır.[2] Herkes hayatının değişik dönemlerinde vesveseye maruz kalabilir. Kendi adıma, benim maruz kaldığıma kimsenin maruz kaldığını zannetmiyorum. Vesvese üzerinde her durduğumda o hayal gibi büyür ve âdeta bir heyula hâlini alırdı. Aksine vesvese hayal gibi olduğundan onu küçük gördükçe küçülür, büyük gördükçe de büyür. Üzerinde hassasiyetle durursanız, söküp atamayacağınız bir maraz hâline gelir; üzerinde durmaz, yağmur taşımayan bulutlar gibi uğrayıp geçeceğini düşünür ve “Benden bir şey koparamazsın!” derseniz o da çeker, gider. O bakımdan vesveseden kurtulmanın çaresi, üzerinde durmamak ve onu ciddî bir dert, bir problem olarak görmemektir. Vesveseyi bir derttir diye kabullenirseniz, zamanla mağlup olabilirsiniz. Vesvese sizin için bir hasımdır. Onu küçük görmek lâzımdır. Eğer vesveseye karşı fikren “Allah’ın tevfikiyle senin altından vurur üstünden çıkarım!” derseniz rahatlıkla onun üstesinden gelebilirsiniz.

İkinci çare de, vesvesenin kalbe ait ciddî bir maraz ve dert olmadığını düşünmektir. Aksine o, kalbi rahatsız ve tedirgin eden bir marazdır ama kalbe ait bir maraz değildir. Belki kalbe yakın belli bir noktaya şeytan tarafından atılan okların ifadesidir. Binaenaleyh insan, iradesi ve ihtiyârıyla vesveseye maruz kalmadığı için mesul olmaz. Çünkü insanın iradesini aşkın ona musallat olan bir hastalık, hakikî hastalık değildir. Suç da sayılmaz. O, insanın iradesini aşan bir hâdisedir. Evet, o, şeytanın, insanın kalbinin yanı başında, yani “lümme-i şeytaniye”ye oklarını atmasıyla oradan bir kısım asılsız hayal ve tasavvurların oluşmasından ibarettir.

Bu itibarla da insan, vesveseye sahip çıkmamalı, çünkü o, ona ait değildir. İnsan onu, kendi düşüncesiyle, iradesiyle yapmamıştır. O tasavvur ve tahayyülün, ne plânı ne de hesabı ona aittir. O kendi kendine gelmiştir. Bu açıdan da insan ondan rahatsız olmamalıdır. Zaten işin en mühim yönü de, vesveseden insanın rahatsız olmasıdır. Vesvese, sana ait bir şey olsaydı hiç rahatsız olur muydun? İşte bundan dolayı kâfirin küfrü vesvese değildir. Meselâ, Allah’ı inkâr adına kalemi eline alıp yazı yazan biri, bu işin hesabı ve plânı içinde olduğundan onunki vesvese değildir. Onunki, “küfr-i inadî”dir. Öyle ise o, yaptığı şeyden mesul olur. Mü’mine gelince o, yakışıksız tahayyüllerden mesul olmaz. Çünkü işin içinde onun iradesi yoktur. Şeytan varsın istediği kadar vesvese versin. Sonunda bir şey koparamayacağını anlayınca vazgeçip gidecektir.

Şeytan, insanın kalbine çok farklı şekil ve miktarda dürtülerde bulunabilir. Meselâ, –Ben o vesveseyi bin hicap içinde söylüyorum– insanlık adına iftihar ettiğimiz Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında insî-cinnî şeytanlar, O’nun çok kadınla evlenmesini bir vesvese olarak ortaya atabilir. Bundan kurtulmanın iki çaresi vardır. Evvelâ, Resûl-i Ekrem 53 yaşına kadar bir kadınla yaşamış, bundan sonra vefatına kadar, 8-9 sene diğerlerini almıştır. Çoğu yaşlı olan bu kadınlarla belki kadın-erkek münasebeti bile olmamıştır. Demek ki Resûl-i Ekrem kat’iyen kadınlarla beşerî garizelerinden dolayı evlenmemiştir. Kaldı ki, ahirette ona eş olmak için kendisini teklif eden kadınlar bile olmuştu. Mescitte bu şekilde bir vak’a aynıyla cereyan etmişti. Ancak Efendimiz ona iltifat buyurmamışlardı.[3] Evet, Resûl-i Ekrem’in bu mevzuda kat’iyen bir zaafı yoktu. Bu şekildeki bir izah, işin aklî ve mantıkî yönüyle alâkalıdır.

İkincisi, Kâinatın Efendisi’nin, kâinata neşrettiği nura bakmak lâzımdır. Öyle bir insan ki, akidede, amelde, iktisatta, içtimaî hayatta ve siyasî hayatta o denli ciddî bir dalgalanma meydana getirmiştir ki, O’ndan sonra olan bütün gelişmeler, bir bulut gibi gelip geçici olmalarına rağmen O’nun getirdikleri hâlâ yepyenidir. Günümüzde ortaya çıkan bazı sistemlere bakın. Ortaya çıktıkları günden bugüne bir sürü enternasyonal ve bir sürü revizyona rağmen bugün onların yerinde yeller esiyor. Oysa Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) getirdiği sistem, hayat-ı içtimaiyeyi on dört asır idare ettiği hâlde hâlâ terütaze, olabildiğine canlı, beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılamada kâfi ve vâfi olduğunu görecek ve bu husustaki vesveselerin dayanaksız olduğunu anlayacaksınız.

Keza Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı, sıfatları, esmâsı hakkında da insanın aklına bir şey gelebilir. –Hâşâ– Allah’a insanî vasıflar nisbet etme vesvesesi gibi… İnsan, böyle bir vesveseye maruz kaldığında hemen Allah’ın eşi, ortağı, menendi olmadığını düşünmelidir; çünkü bunlar insanlarda çoğalmak için bir kısım ihtiyaçların ve zaafların ifadesidir. Vâcibü’l-Vücud, kâinatı kabza-i tasarrufunda tutuyor. Her şey, “اَللّٰهُ الصَّمَدُ”in[4]kabza-i tasarrufundadır. İnsan, kâinattaki Allah’ın tasarrufuna bakarak O’na acz ve zaaf isnat etmekten uzaklaşmalıdır. Zira bu türlü şeyleri Allah’a isnat etmek kat’iyen aklî ve mantıkî değildir.

Bunun gibi, ibadete de vesvese musallat olabilir. Meselâ, abdestte bazı yerlerin kuru kalıp kalmadığı şeklinde sık karşılaşılan bir vesvese vardır. Şayet bu durum, sık sık tekrar ediyorsa, burada yapılacak şey “Abdestim hak mezheplerden birine göre olmuştur.” deyip artık üzerinde çok fazla durmamaktır.

İbadetlerden muamelâta hayatın her sahasında muhtelif vesveseler olabilir. Bunlardan kurtulmak için, üzerlerinde çok durup onunla uğraşmamak ve bunların kalbe arız olan geçici bir durum olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.

Soruda bir de vesvesenin sebebinin mânevî gıdaların eksikliği olup olmayacağı soruluyor. Tabiî ki bu da bir sebep olabilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, çok müterakki insanlarda da vesvese olabilir. Hatta sahabe-i kirama vesvese geldiği gibi, onlardan sonra çok büyük bir hüviyeti haiz bulunan İmam Rabbânî Hazretleri’ne dahi vesvese gelebilir; ama bunlar gelip geçicidir; gelmeleri, ömrün sonuna kadar insanın müteyakkız olması içindir.

Vesvese, İmam Rabbânî’de oluyorsa, başkalarında olması gayet normaldir. O bakımdan mânevî gıdasızlık, tam bir sebep değildir vesveseye. Bazen fazla gıda alanlarda da vesvese olabilir. Bunun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz; Allah, sizi helâk eder ve yerinize günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfirete erecek kimseler yaratırdı.”[5] buyururlar. Zira bazen insan kendini günahsız sanmakla gurura düşüp aldanabilir. Bu da insanın farkına varamayacağı ledünnî bir hastalıktır. Bu ledünnî hastalık daha tehlikeli olduğundan insan, kendi nefsini levmedeceği, kınayacağı, beğenmeyeceği yola kendisini sevk edecek bir kısım vesileler bulması lâzımdır. O da, küçük bir iki zelleyle insanın bilerek veya bilmeyerek sürçmüş veya düşmüş olması gibi şeyler olabilir. Bu durumda insan, kendini beğenme hastalığına da düşmemiş olur.

[1] Müslim, îmân 209, 211; Ebû Dâvûd, edeb 108-109. [2] Bediüzzaman, Sözler s.291 (Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam); Lem’alar s.96-97 (On Üçüncü Lem’a, Altıncı İşaret). [3] Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (22) 1; Nesâî, nikâh 41 [4] “O Samed’dir (herkesin muhtaç olduğu bir müstağni).” (İhlâs sûresi, 112/2). [5] Müslim, tevbe 11; Tirmizî, cennet 2.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Ramazan Ayında şeytanlar nasıl bağlanır?

Açıklama: Ramazan ayında şeytanlar zincire vurulduğu halde niçin bazı zamanlarda vesveseler geliyor ve erkekler ihtilam oluyorlar?

Seytanların zincire vuruldugu hadis-i serifte ifade buyuruluyor. Orada beyan buyurulan “merede”kelimesi, şeytanın bir sıfatıdır ve inatçılar, direnenler demektir. Demek ki, bütün şeytanlar değil, en inatçı şeytanlar bağlanmaktadır. Hadis-i Şerif’ten anlaşıldığına göre şeytan tamamen etkisiz hale getirilmiyor., büyükleri, en azılıları bağlansa bile diğerleri belli bir alanda icraatlarını devam ettiriyor. Eger insan, onların icraat alanına girmezse bir sey olmaz. Seytanlar ona yaklaşamaz. Mesela, barlar pavyonlar şeytanın kol gezdiği yerlerdir. İnsan buralara gider içki içer, eğlenir, kendinden geçer de, silahıyla bir adamı vurursa, “hani şeytanlar bağlanmıştı”diyemez. Şeytan, ölmüyor ramazanda, sadece sınırları daraltılıyor, tesir gücü azaltılıyor, faaliyet alanı küçültülüyor. İnsan da bu arada dikkatli olmalı, onun sahasına girmemeli ve ramazanda büyük bir ivme kazanarak, ramazan sonrası şeytanların her yanda avını kurup beklediği zamanlar için manevi gerilim elde etmeye çalışmalıdır.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Ramazan’da herkes, az çok kendini günah ve kötülüklerden alıkor. Önceden yaptığım günahları bari Ramazan’da işlemeyeyim diye kendine çeki düzen verir. Her tarafta coşkun bir maneviyat yaşanır. Namazlar, oruçlar, iftarlar, sahurlar, teheccüdler, teravihler..vs. derken bütün inananlar adeta bir maneviyat dopingine tabi olurlar. İşte bu cennet gibi iklimde şeytanlar homurdanır dururlar ama yapacakları pek fazla bir şey yoktur. Zira, mü’minler ellerinden geldikçe bu mübarek zaman diliminin sürükleyici akımına katılırlar ve her an binbir ruhani zevk yaşarlar. Bu manzara karışısında şeytan, inanmış gönüllere hükmedemez hale gelir ve hıncından adeta kudurur.

Bahsettiğiniz vesvese meselesi, ayrıca üzerinde durulmalıdır. Pek çok yönü var. Ancak, ramazanda vesvesenin gelmesi de yine şeytanın tamamen yok edilmemesiyle irtibatlı olarak düşünülmelidir. Şeytan zincire vurulsa da içimizdeki nefis ve bazı duygular, bizi bu türlü vesveselere sürükleyebilir. Vesveselerin tamamen kalkması, imtihan sırrına ve insanın inkişafı hakikatine zıttır. Az da olsa olacaktır. Olacaktır ve insan vesveselerle boğuşarak Ramazan’da daha da kuvvetli bir imana erişecektir. Zaten vesvese de, imanı olan insana gelir. İhtilam meselesine gelince, bunu tamamen şeytana bağlamak doğru değildir. İnsan manen iyi olduğu zamanlarda da ihtilam olabilir. Ayrıca işin sıhhi tarafı da unutulmamalıdır. Soğuk, ağır kaldırma, aklı aşırı derecede kullanma gibi insan vücuduyla alakalı boşalmalar da olabilir. Saygılar.

Şeytanın Zincire Vurulması Ne demektir?

Açıklama: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince “merede-i şeyâtîn”in zincire vurulduğu ifade ediliyor? “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Evet, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

Tenasüh Nedir ve Müslümanlık İnançlarına Göre Doğru mudur?

Nesih kökünden gelir ve ruhların bedenden bedene göç etmesi mânâsınadır. Fransızlar, “metempsycose”derler. Bu anlayışa kâil olanlara göre, cesetler ruhların kalıpları gibidir; ervah kışla mâhiyetindeki bu kalıplar içine girer, yaşar ve şenlendirirler. Girdikleri cesetler çözülünce de, daha başkalarına ve derken bir devr-i dâim içinde, bu beden değiştirmeler sürer gider.

En ibtidâî cemaatlar arasında dahi, tenâsüh akîdesine rastlamak mümkündür. Ancak, inanç, millî kültür ve muhit farklılığı itibariyle, o da farklı görünümlerde olmuştur. Bir Mısır tenâsüh anlayışıyla, Ganj’ın ebediyetle büyülenmiş insanının tenâsüh anlayışı arasında ciddi farklılıklar vardır. Hele Atinalı filozofların zengin ve rengin ifâdelerinde, bambaşka bir hüviyet kazanır.

Tenâsüh, çeşitli metapsişik tecrübelerin yaygınlaştırıldığı günümüzde de bir hayli meşhurdur. Ancak o, bugün, ruhların muhâceretini bir inanç sistemi hâline getiren mezhep gibidir. Hususiyle sosyete mahfillerinde maddenin yetersizliğine

Bir reaksiyon olarak, bu türlü hâdiselere o kadar ciddî bir alâka vardır ki; nerede bir-kaç kişi bir araya gelirse hep, ruhların temessülünden, rehberliklerinden; anti-fizik’in fizik’e ve onun kanunlarına te’sirinden; hatta bir kısım ruhların îkaz ve irşatlarından veyahut aksine, baştan çıkarma ve saptırmalarından bahisler açılır ve söz edilir.

Sadedinde bulunduğumuz soru-cevap mevzûu, ne bütün bir tenâsüh tarihine, ne de günümüzün metapsişik ve para psişik vakalarını anlatmaya aktarmaya yetmeyeceğinden, soruda mevzû edilen tenâsühün menşelerine işaret ederek asıl meseleye geçmek istiyorum.

Bir kısım çevreler, tenâsüh akidesinin çok köklü ve kadîm olduğu kanaatindedirler. Hatta, bunun için bir sürü tarihî üstûreye baş vurulmakta, Herodot’un naklettiği -çoğu yalan- hikayelere birer hakikat nazarıyla bakılmakta ve hatta, “Ovide’in”eserlerindeki rengin ve zengin masallar bu işe mesnet yapılmağa çalışılmaktadır. Bu arada, bir kısım kimseler bu “ruhlar seyr-ü seferi”nin sadece insanlar arasında cereyan etmekle kalmayıp, hayvanlara, hatta otlara kadar uzayıp gittiğini iddia etmektedirler. “Camkitinüma”Şârihinin beyânına göre: Tenâsühcüler, ruhların bütün bir varlık âlemini içine alacak şekilde muhâceret mecbûriyetinde olduğu kanâatindedirler. Bir alay ruh, insanların bedenlerinden hayvanlara, onlardan nebat âlemine, cansızlara ve madenlere.. böyle karalardan denizlere, denizlerden karalara bitip tükenme bilmeyen cebrî bir sevkiyât ile devam eder durur. Rûhun bir insan bedeninden diğer insan bedenine intikâline “nesh”, kendine münasip bir hayvan bedenine geçmesine “mesh”, ot ve ağaçlara girmesine “resh”, madenlere hülûluna ise “fesh”derler.

Bu anlayışta âlem-şümûl bir ruh telâkkisinin kabûl edilmesinin tesiri var mıdır? Hülûl ve ittihatla alâkası ne kadardır? Mevzûu dağıtmadan hemen arz edeyim ki; inhiraf etmiş bu iki düşüncenin tenâsühe menşe olduğunu kabul etmemek oldukça güçtür. Hatta Taylor, tenâsüh anlayışının, ruh’un müstakillen bekâsıyla çok alâkadar bulunduğunu söyler. Bu anlayışa göre uzun asırlar, evlât ve torunların atalarına benzemesini de tenâsühle izâha kalkışmışlardı ki, bugün pek âlâ verâset kanunuyla izâh edilebilmektedir.

Tenâsühün, evvelâ Nil havzasında geliştiği söylenir ki, mumyaların sevimsiz çehrelerinde, ehramların esrarengiz bina edilişlerinde, hemen hemen bu sezilmektedir. Mısır’dan Hindistan’a ve oradan Yunanistan’a götürülen bu düşünce, bir tarafta filozofların sehhâr beyanları, beri tarafta da, Ganj ve Send havzasının sonsuzluk fikriyle büyülenmiş insanın nağmeleri arasında, ebediyet isteyen insan gönlünün ümit ve tesellisi haline getirilmiştir. Kabbalistler tarafından Yahudîliğe ve Yahudi marifetiyle de az dahi olsa Hıristiyanlığa ve en nihayet Kelâmcılar’ın bütün reddedici gayretlerine rağmen bir kısım mutasavvifeye de bulaştırılmış oluyordu. Ve bu arada, her iddiacı ortaya attığı şeyi ispat etmek için, bir kısım deliller de getiriyordu. Meselâ: Kabbalistler Tevrat’taki Niobe’nin mermer olmasını ve Hz. Lût’un zevcesinin tozdan bir heykel hâline gelmesini, daha sonrakilerin ise, Yahudilerin bir kısmının maymuna ve bir kısmının da hınzıra dönüşmesini zikrettikleri gibi.. bir kısım kimseler de hayvanlardaki sevk-i ilâhîyi ve nebât âlemindeki baş döndürücü nizam ve âhengi, ağaçlaşmış veya hayvanlaşmış birer insan ruhu ile idare edildiklerini kabûllenecek kadar, işi ileriye götürüyor ve her şeye bir ruh kesip biçiyordu.

Aslında, aceleden verilmiş böyle bir hükmün, değil cansızlar ve nebat âlemine ta’mimi, insanlık âlemi için bahis mevzû edilişi dahi, o kadar tekellüflüdür ki, az bir düşünce ile öyle olmayacağı hemen anlaşılır.

Cansızlar ve nebatlar için bir program ve kaderîliğin bahis mevzûu olduğunda şüphe yoktur. Ancak onlardaki nizam ve ölçüyü, onların içinde eskiden yaşamış tecrübeli ruhlarda aramak oldukça gülünç ve o kadar da mesnetsizdir. Vâkıa ağaç ve otların birer hayât-i nebâtiyeleri vardır, fakat bu hiç bir zaman alçalmış bir insan ruhu olmadığı gibi, yükselmeye hazırlanan ve insan olmaya namzet bulunan bir ruh da değildir.

Bu kadar umumî araştırmalara rağmen, hiç bir nebattan, kendisini idare eden tecrübeli bir insan rûhunun mevcudiyetine dair bir mesaj alınamadığı gibi, şu anda insanlık devresini sürdürdüğü kabûl edilen, hiçbir ruhsan da, Onun nebatî ve hayvanî hayatına dair bir hâtıranın tespit edildiği gösterilememiştir. Halbuki, bu husustaki iddialar arasında, eski malûmat ve müktesebâtın intikâli de, mühim bir esas olarak üzerinde durulan meselelerdendir. Ne var ki, şu âna kadar bir iki akıl hastasının hezeyanından başka ve bir iki sansasyonel haberden gayri bir şey de bilmemekteyiz.

Tevrat’ta mevzû edilen Niobe’nin mermer ve Hz. Lût’un zevcesi Etidhe’nin tozdan bir heykel hâline gelmesi, hiçbir zaman tenâsühe delil sayılmaz. Müsâmahalı davranıp böyle bir şeyi kabûl etsek bile, ruh kabzedilmiş, ceset ve mâruz kaldığı belânın keyfiyetine göre, ya yakıcı bir atmosferle toz toprak olmuş veya lâvlar altında kalan cansız cesetler gibi taşlaşmış demektir. Nitekim, dünyanın her yöresinde karşılaşılan bu kabil fosiller sayılmayacak kadar çoktur. Pompei’nin, Vezüv’ün püskürttüğü lâvlarla bir kül yığını hâline gelmesinden asırlarca sonra yapılan kazılar, karşımıza bir sürü mermerleşmiş Niobe çıkardı. Bugün sayfa sayfa bu enkaz yığınlarını çevirip dururken, ibretle seyrettiğimiz nâpak alınlarda utanç ve hacâlet dolu bir hayatın, insanı, kudurtmuşluğu hissedilmekte ve ilâhî gazâbın eserleri görülmektedir. ibret alınsın diye istikbâlin koruyucu sinesine teslim edilen bu etnoğrafik materyali tenâsühle tefsir etmek, hiçbir mesnede dayanmadan ortaya atılmış bir iddia ve işi hafife almaktan ibarettir.

“Ruhlar Mütegayyir Olmadığına Göre Hâdis de Olamaz”Sualine Nasıl Cevap Verebiliriz?

Bu da, kelâm ilminin derin meselelerinden bir tanesidir ve bu sualin altında şunlar var. Kâinat mütegayyirdir. Değişmeye tâbidir ve mütemadiyen değişip durmaktadır. Biz, bu açıdan kâinata hâdis deriz. Yani sonradan olmuş ve çözülmeye doğru gidiyor, daimi bir çözülme içinde hareket etmektedir. Binaenaleyh;’bütün bu çözülmeleri, hiç çözülmeyen, tebeddülden, tegayyürden müberrâ birisi dizmiş, tanzim etmiştir”diyoruz. Bu prensibe, değişen üzerinde, değişmeyen bir zâtın bulunduğunu gösterme prensibi denebilir. Tebeddül ve tegayyür eden her şey, tebeddülden, tegayyürden, elvandan, eşkâlden münezzeh, müberrâ olan bir Zât-ı Ecell-i A’laya (cc) delâlet eder ki, O da Allah’tır, Vâcibül-vücuddur. Bütün beşerî ve kevnî hâdiselerden, ârızalardan münezzeh ve mukaddestir. İşte zat-ı ûlûhiyet için serd edilen bu mukaddime üzerine şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır.

Allah, mütegayyir değildir, Allah değişmez, O yemez, içmez, isrâfâtı, vâridatı yoktur. Ezelîdir; varlığı zatî ve kendindendir, aynı zamanda da, ebedîdir.

Öbür taraftan ruhun da bir besâteti vardır. Yani ruh maddeden mürekkep değildir. Aynı zamanda âlem-i halktan değil, Kur’ân’ın beyaniyle, âlem-i emirdendir. Yani o, atomların bir araya gelmesiyle hasıl olan bir varlık değil; melâike-i kiram gibi Allah’ın emriyle meydana gelen, zişuur nûrânî kanunlardan ibârettir. Tohumdaki nemâlanma kanunu, küreler ve atomlar, hatta çekirdekle elektronlar arasındaki çekme kanunu gibi, ruh da, bir kanundur. Fakat ruh şuurludur. Diğer kanunların ise hayat ve şuuru yoktur.

Ruh maddeden mürekkep olmadığı için basittir; çözülmez ve iyonlaşmaya doğru gitmez, Sabit bir varlığı vardır. Şimdi bu yönü ile, -haşa- bazılarının aklına, Allah’a benziyor gibi bir şey gelmekte. Yani Allah tegayyürden münezzeh olduğu gibi, ruhta da tegayyür ve tebeddül yok, öyleyse farkları ne?

Allah’ın tebeddülden, tegayyürden, elvan-u eşkâlden münezzeh ve müberrâ olması zâtındandır. Ruh ise, basit bir varlık olarak Allah tarafından yaratılmıştır. Allah, hâlıktır, ruh ise mahluktur. Allah, kendi kendine kâim ve varlığı kendindendir. Ruh dahil her şey, O’nunla kaimdir. her şey elini O’na uzatmış istiâne etmekte O ise, “iyyake nestain”sözü ile yapılan bütün istiânelere, iâne etmekte, yardımda bulunmaktadır. Ruh da, Allah’ın yardım elini uzattığı, mahluklarından birisidir. Ruhun varlığı da Allah ile kâimdir. Evet, ruh da Allah’a dayandığı sürece vardır. Allah’a dayanmadığı zaman o da mahvolur. Allah şuurlu, hayatlı bir kanun olarak ruhu kendi kudret ve iradesine dayamış ve böylece onun varlığını devam ettirmektedir.

Bir misalle arz edecek olursak; Güneşte şua, ışık ve renkler vardır. Ay’da da, bunu müşahede ederiz. Fakat Güneş’i yok farz ettiğimiz zaman, ayda o ışıkları düşünmemize imkân yoktur. Ayın üzerindeki o ârazi ışıklar,Güneşte zâtî olan ışıkların cilvesidir. Biz hayalen Güneş’i yok farz ettiğimiz zaman, Ay’ın üzerinde ışık devamına imkân kalmaz. Siz Ay ile Güneşi bu durumda müsâvi tutabilir misiniz? Hayır. Kur’an Ay için “nur”veya “Münir”tabirini, Güneş için ise parıl parıl yanan bir lamba ifadesini kullanmıştır. Bu benzetmeler bir bakıma Cenab-ı Hak için pek uygun olmuyor. Ama, meselenin kavranması için müşahhas temsile ihtiyaç var.

Ahirette de, Allah; ruh ile beraber cesetleri de bâki kılacaktır. Allah bâki, onlar da bâki, ama; onların bekası Allah ile kâim. Dilerse hepsini yok ediverir. Fakat onun varlığı kendi Zâtı ile kâim. Onlar yok olabilirler ama. Zât-ı Ecell-i A’lâ her türlü avârızdan muallâ ve müberrâdır.

Reenkarnasyon Neden Batıldır?

1) Haşir akidesi açısından, her ferdin hesabı, kendi hayatının girinti ve çıkıntılarına göre olacaktır. Buna göre binlerce cesede girmiş-çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetle haşrolacak ve hangi durumuna göre ceza veya mükafaat görecektir.

2) Buda ve Brahman dinlerinde tenasüh inancı mistik bir şekle bürünmüş. Neticede şöyle bir itikad benimsenmiştir. Neticede şöyle bir itikad benimsenmiştir: Temizlenen günahsız ruhlar nirvana’ya erişir. Günahkar ruhlar da temizleninceye kadar hayvan cesedlerinde dolaşırlar. İnsanı aleme halife ve sultan yapan, yer ve gökleri onun emrine veren alemin özü ve özeti olarak onu en yüksek fıtratta, en mükemmel surette yaratan Allah, bu mahiyetteki bir ruhu hiç, binler derece aşağı düşürerek farelerin, köpeklerin, yılanların, maymunların cesedlerinde dolaştırır mı? Adalet ve hikmeti rahmeti ve şefkati buna müsaade eder mi? “Kendisine köpek denildiğinde kızan insanoğlunun ruhunu, Cenab-ı Hakk hiç köpek cesedine sokup da oğlunun kapısına bağlatır mı? Yahut eşeğin bedenine sokup ona bindirir mi? Bu iğrenç safsataya inanan bir insana hiç insan denilir mi?

3) Her cesed için ayrı bir ruh kabul etme, kudreti sonsuz olan Allah’ın sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesedir. Bunun yerine bir tabur ruhu bütün cesetlere sokup çıkarma Kudret-i Sonsuz’a acizlik isnad etme olur. Bu da ayrı bir mantıksızlıktır.

4) Peygamberlere uyan kimseler arasında ilk hayatları itibariyle çok şerli kimseler de bulunuyordu. Bu insanlar uzun, kirli bir geçmişten sonra, velileri çok geride bırakacak kadar mualla bir mevkiye yükselmeleri o kadar vakidir ki aksine fikir beyan etmek adeta imkansızdır.

5) Bundan başka yeryüzünde yaşayan yedi milyar insanın hiç olmazsa birkaç milyonunda başka ceseddeki hayat hikayesine dair bir kısım işaretler bulunmalı değil miydi?

Rüya-Hakikat Dengesini Nasıl Kurmalıyız?

Evet, Allah Rasûlü (sav), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden bir cüz’dür” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buharî’nin tespitiyle, Âişe validemiz, Allah Resûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübra validemizin yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.”Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,” mişkât-ı nübüvvet” ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî ” ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde ” yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, ” ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz bir gün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz ” neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, ” tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor.

Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği, veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, ” beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.

Ancak, bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne nedir ya Resûlullah!” derim. “Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mübah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Resûlü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Resûlullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne, ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mes’ele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve Peygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir mes’eledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir, sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla ” mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak ” ben Allah’ım” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür mes’eleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey kitap’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ” nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

Rüya ve İstiharede Görülenin Gereğini Yapmak Mecburi midir?

Gerek rüya olsun, gerekse istihare, bağlayıcı ve işaretlerine uymaya mecbur edici dinî emirler değildirler. Herşeyden önce akıl, mantık, ilim ne diyorsa ona bakılır, onun gereğine uyulur. İsterse rüya ve istihare zıddını ima ve işaret etmiş olsunlar.

Zaten hayırlı ve doğru olduğu bilinen hususlarda rüya ve istihareye başvurulmaz. Meselâ, eline imkân geçen kimse hacca gideyim mi, diye istihare yapmaz. Zira kendine hac farz olan kimse gitmeye mecburdur. İçkiye alışmış insan, bunu terkedeyim mi, etmeyeyim mi diye istihareye başvuramaz. Zira içkiyi terketmek, akılla da, mantıkla da, dinî emirlerle de mecburidir. Başka işaretler değiştiremez.

Demek ki, rüya ve istihare ancak doğruluğu kesin olarak bilinemediğinden şüpheye düşülen hususlarda bahismevzu olabilir. O da bağlayıcı olmaz, yine de muhayyerlik arzeder. Çünkü görülen rüya ve istiharenin Rahmanî mi, şeytanî mi olduğunu kestirmekte güçlük çekeriz. Bize göre Rahmanî olan rüya aksi olabilir. Şeytanî sanılan da Rahmanî olabileceği gibi. Böyle zanna kapılmak pek mümkündür. Zira bazı rüyanın dışı çirkin, ama içi güzeldir. Bazısının da dışı güzel, ama içi çirkindir, mânâsı kötüdür. Bu bakımdan rüya ile hüküm vermek bir hayli zordur. Zaten rüya şer’î delil de değildir. Edille-i şer’iyyeden sayılmadığından işaretlerine uymak da mecburi olmaz, terki halinde bir mes’uliyet gelmez.

Âlimlerimiz rüyayı üçe ayırırlar: — Rahmani rüya. — Şeytani rüya. — Günlük meşguliyeti gece dimağımıza aksettiren rüya.

Bunlardan birincisi te’vil ve tefsire değen rüyadır. Diğer ikisi ise ne tefsir, ne de te’vile değmeyen karışık şeylerdir, belki de şeytanî aldatmacalardır.

Günlük dünyevî meşguliyetin aksinden kalbini koruyan mâneviyat büyüklerinin gördükleri rüyalar, umumiyetle Rahmani olur. Ayrıca haramdan kaçınmak hususunda titizlik gösterenlerin rüyaları da Rahmani olabilir.

İstihareye gelince: Resûl-i Ekrem Efendimiz kalbini ve gönlünü dünyevi lüzumsuzluklara kapamış olan ashâbına istihareyi tarif buyurmuş, önce iki rekât namaz kılmayı, birinci rekâtta Fâtiha’dan sonra Kâfirûn, ikinci rekâtta da yine Fâtiha’dan sonra İhlâs’ı okumalarını, sonra da istihare duasını yapıp yatmalarını, siyah ve kırmızı görürlerse o işi terketmelerini, beyaz ve yeşil görürlerse yapmalarını tavsiye buyurmuştur.

Bazı âlimler, zaman ve zemin müsait olmazsa sadece dua edip yatmayı da istihare usulü olarak görmüşlerdir.

Rüyanın mühim bir işareti gayb âleminedir. Âhiretin varlığına rüya bir delildir. Bir iki dakikalık zaman içinde bazan bir ömre sığacak hâdiseler yaşanır, uzaklara gidilir, acaibler görülür. Bu manzaralar yaşadığımız âlemden başka âlemlerin varlığına, oraların şartlarının bizim şartlarımızdan farklı olduğuna delil teşkil ederler.

Rüyada kötülüklerden ızdırap duymak, iyiliklerden de lezzet almak, kabir azabına da işaret sayılır. Ölenler de benzeri şekilde azaba düçar olurlar. Cesetleri kabirde yatarken ruhları berzah âleminde elem çeker veya lezzet duyarlar.

Ahmet Şahin

İstihare Nedir? Sonuç Alınmazsa Ne Yapmalı? Renkler Nasıl Görünür?

İstihare: bir meselenin hayırlı mı şerli mi olduğu hususunda tereddüt eden bir insanın yatmadan önce abdest alıp, iki rekat namaz kılıp, Allah(cc)’tan kendisi için hayırlı olanı rüyada göstermesini istemesi demektir.

Sabah kalkar bu rüyayı yorumlar, kendine göre bu rüyanın hayırlı veya hayırsız olduğu yorumunu çıkarır. bir şeye karar verilecekse istihare ile değil istişare ile karar verilmelidir.İstihare, istişarenin önüne hiç geçmemelidir. İstihare sonucu bağlayıcı değildir. Görülen şey de her türlü yoruma açıktır. Kimisi beyazı hayır görür, kimisi kırmızıyı.

Ahmet Şahin

Rüya İle Amel Edilir mi?

Rüya, hadisin ifadesiyle ” mübeşşirat” tandır. Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (cc) rüyalarla bize müjdeler verir. Buna, kendi adımıza “şekerleme kabilinden ihsanlar, lütuflar” diyebiliriz.

Elbette rüyanın da bir hakikati var. Ancak soruda, rüyadan ziyade, rüya ile amel edilip edilemeyeceği hususu sorulduğu için, biz de daha çok mes’elenin o yönüne temas etmek istiyoruz. Ayrıca, rüya ile beraber melekûta açılan diğer kapılara da yine bu çerçeve içinde işaret etmenin yararlı olacağına inanıyoruz.

İnsanın mükellefiyetlerini ifa edeceği saha ” yakaza” dediğimiz uyanıklık hâlinin devam ettiği zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mükellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların, ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabilecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Mes’eleye bu zaviyeden baktığımızda; ister müsbet, ister menfî manâda, rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya bürhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan mes’elelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri yoktur.

Diyelim ki, üzerine hac farz olan bir insan, bütün şartlar mevcut iken, sırf gördüğü bir rüyayı, hacca gitmemesi gerektiğine bir işaret şeklinde yorumlayarak, bu vecibeyi îfâdan vazgeçmesi kesinlikle doğru değildir ve onun gördüğü bu rüya, onun için asla şer’î bir mesnet ve menat sayılmaz. Çünkü haccın farziyeti Kitap ve Sünnet’le tesbit edilmiştir.. ve durumu bu şartlara uygun herkes mutlaka hac farizasını yerine getirme mecburiyetindedir. Ayrıca bu konuda mazeret kabul edilebilecek hususlar da, yine Kur’ân ve Sünnet’in bir uzantısı sayılan fıkıh kitaplarında tesbit edilmiştir. Bir insan bir değil yüz defa, bunun aksine rüya görse, yine fıkıh kitaplarında tesbit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek mecburiyetindedir.

Hele rüyaları başkalarını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mübah mes’elelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir. Yine de bunun, Kur’ân ve Sünnet’te içtihad edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez. Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût âlemiyle irtibata geçirici diğer yolları da katmak isterim.

Meselâ; bir insan, temessülen Efendimiz’le görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme esnasında Efendimiz’den ona söylenenler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimiz’le görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz. Efendimiz misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğerleri için de bir ölçü olabilsin. Yani insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Diğer taraftan melekût âlemiyle irtibatını cinler vasıtasıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira, cinler insanlara kıyasla, istidât ve kabiliyet bakımından çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin her zaman yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nisbetinde hep yanlış demektir.

Günümüzde medyumluk moda hâline gelmiş gibidir. Aslında medyumlar kendileri himmete muhtaç insanlardır. Onlardan fayda ummak, insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değildir.

Cinler çeşitli şekil ve kılıkta görünebilme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple de, bazı insanları kandırmaları her zaman söz konusudur. Nitekim bu yolla onlar, pek çok insanı kandırıp iğfal etmişlerdir. Hatta bazılarını o denli kandırmışlardır ki; bu zavallılar kendilerini mehdi, hatta peygamber zannetmişlerdir…

Bu konuya, velayet yolundaki vartaları da ilave etmek mümkündür. Ancak bu mes’ele ayrıca tahlil gerektirdiği için şimdilik sadece bu küçük işaret ile iktifa ediyoruz.

Bütün bunlar ve bunlara benzer gerekçelerden dolayı, sorunun cevabını şöyle özetlemek mümkündür:

Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer’î ölçülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır.

Cin Nedir? Nasıl Çağrılır? Tedavide ve Kayıp Bulmakta Kullanılabilir mi?

Cin, “Cenne”kökünden gelen bir kelimedir. “Cennet”ve “Cinnet”de aynı kökten gelir. “Mecnun”kelimesi ise, ism-i mefuldür ve cinnet utulmuş gibi bir mânâya gelmektedir. Biz ona, delirmiş deriz. Cinnin lügat mânâsına gelince, “mestur”demektir. Cin demek; kapalı, görülmeyen demektir. Yani, zatında değil de, bizim için kapalı veya akla kapalı demektir. Ayrıca, birisine gönül vermiş, tutulmuş, tavır ve davranışlarını bizim ölçülerimiz içinde anlamaya imkân bulunamayan kimselere de “mecnun”diyoruz.”Cennet”de bir bakıma bizim için şu anda kapalı, mestur bulunduğundan, o da cin âleminde, o da gaybî bir şey… Cinnet kelimesi, deli olma hâli.. Cin de -Allahu â’lem- bütün bu işler için esbap planında zâhirî âmil, fâil ve faktör olan şeydir.

Cinlerin varlığı, öteden beri münâkaşası yapıla gelmiş bir husustur. Tabii, ruhla, melekle beraber. Aslında, Enbiya-ı izâm, onları görüp müşahede ettikten; Asfiya ile onların mülâkatları olduktan ve milyonlarca ehl-i keşif onların varlıklarını kabul ettikten sonra maddeden başka bir şey görmeyen üç-beş materyalistin münakaşasının ne ehemmiyeti olur ki… Bilhassa,görmediğimiz pek çok varlıkları kabul ettiğimiz bir dönemde, bunların varlığını inkâr etmek hem bir insâfsızlık, hem de lüzumsuz bir inattan başka bir şey olmasa gerek…

Hele cinin, dünyanın dört bir yanında, milyonların iştigal mevzuu haline geldiği, günümüzde… Ve hele hele, erbap-ı ilim ve irfanın onunla meşgul olduğu bir dönemde!…

Cine itiraz edenler, niye itiraz ederler pek akıl almaz. Acaba, insanlar mevcut olan her şeyi görüyorlar mı ki; cini görmedikleri için itiraz ediyorlar? Biz biliyoruz ki, görme âlemi olarak nazarımıza arz edilen şeylerin ancak milyonda 4-5’ini görebiliyoruz. Yani, milyon çeşit varlık, milyon çeşit mahluk varsa, biz sadece bunların, dördünü veya beşini görebiliyoruz, diğerlerini görmüyoruz. Sonra bir kısım göremediklerimizi aletlerle tespit etmeye çalışıyoruz. Meselâ; makro-âleme müteallik olanlar teleskopla, mikro-aleme ait olanları mikroskopla, diğer bir kısmını da x ve benzeri ışınlarla tespit ediyoruz. Belki ileride daha pek çok şeyi, yeni cihaz ve yeni vasıtalarla insanlığın nazarına arz etme imkânları da doğacaktır…

Bu arada bir ilim adamının dediği gibi, her keşfedilen şey, keşfedilmemiş koskoca bir âlemi karşımıza çıkaracaktır. Binaenaleyh, şu âlem-i şehadet, görünmeyen gâyb âlemi üzerinde tenteneli bir perdedir. Cinler, melekler, ruhâniler de o perdenin arkasındadır. Vasıtalı vasıtasız, oraya ıttılaımız ölçüsünde, perde arkası o varlıklarla tanışma imkânı olacaktır.

Meselenin diğer bir yönü de şudur: Cin, ruh nevindendir… Şuurlu bir kanundur. Kütleler, büyük küreler arasında cazibe kanunu gibi bir kanun… Bu kanunla Güne, Küre-i Arz’ı etrafında döndürüyor. Dünya da tacilli bir hareketle, elektronların dönüşü gibi dönüyor. Dünya-Güneş etrafında bu tacilli hareketiyle dönerken,.Güneş tarafından çekiliyor. Bu ilelmerkeze (merkez çek) karşılık, bir de anilmerkez (merkez kaç) var. Bunlar birer kanundur; izâfî, itibari değerleri olan kanunlar…

Şimdi ortada hiç bir şey yok derseniz; o da kütle, bu da kütle, küçük olan büyüğün etrafında dönmekte… Evet, şayet ortada bir şey yoksa, bu durum nasıl izah edilecek? Bu ister Newton’a göre câzibe, ister Einstein’a göre hayyiz olsun, netice değişmez…

Hem meselâ, bir tohumu ele aldığımız zaman, onda bir ukde-i hayatiye var. Bakıyorsunuz hemen bir yerden rüşeym başını çıkarıyor, filiz oluyor, ot oluyor, ağaç oluyor; ama, mutlaka kendi cinsinden bir şey oluyor. Bunda bir nümuv (büyüme, gelişme) kanunu var. Bu itibârî, izâfî bir kanundur. Ama bu kanun olmadan neşvünema olamaz. Meselâ, taşı diktiğimiz zaman bu kanun olmadığı için, bir büyüme, bir gelişme müşâhede edemiyoruz…

İşte bunlar Allah’ın birer kanunudur, cin ve ruh dediğimiz şeyler bu kabil kanunlardandır. Aradaki fark şudur:

Çekim kanununun aklı, irâdesi, şuuru yoktur. Ama bu cin kanununun, ruh kanununun, melek kanununun aklı, şuuru idrâki olduğu gibi, ayrıca izafî itibârî ve nispî olmayıp hakiki birer varlığa sahiptirler. Onun için asrın dev mütefekkiri, şimdiye kadar görebildiğimiz tariflerin en câmii, en şümullüsünü, en veciz şekilde şöyle yapıyor: “Ruh zişuur bir kanun-u emridir.”De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir”(İsra/85) hakikatını, bu kadar veciz takdim etme adeta imkânsızdır.”Ruh, ziyahat, zîşuur, nurânî, vücud-u harici giydirilmiş câmî, hakikat dar, külliyet kesb etmeye müstait bir kanun-u emrîdir. Eğer eşyadaki kanunlara Kudret-i Halık,vücud-u harici giydirse, her biri bir ruh olur. Eğer ruh, vücud libasını çıkarsa, başından da şuuru indirse, yine lâyemut bir kanun olur.”Aslında bununla her şey anlatılmıştır. Ruh, sizin en küçük âlemden en büyük âleme kadar hepsinde kabul ettiğiniz kanunlar gibi birer kanundur, fakat şuuru vardır. Kaldı ki, bazı ilim adamlarının iddiasına göre, otlar büyürken onlarda da bir şuurluluk, meselâ; bir kısım mesajlara, tembihlere cevaplar; çevre ile tanışma, kaynaşma veya irdeme gibi şeyler sezilip müşahede edilmiştir. Ağaçlarda da öyle… Size, bir dergide, bu mevzuuyla alakalı, kaleme alınmış yazılardan birinin hülâsasını arz edeceğim. Yazar diyor ki: “Benim kanaatım buğday ve arpa gibi şeylerin başaklarının şuurlu olduğu merkezindedir. Çünkü yapılan hareketler o kadar şuurludur ki, arpa, buğday vs. de bir şuur, bir akıl, bir idrâk düşünmeden, bu hareketleri izâh etmeye imkân yoktur. “

Meselâ, buğday henüz bir rüşeym ve filiz iken başını topraktan dışarıya çıkarır, etrafına bakar; şayet etrafı iki tane sap çıkarmaya müsait ve şartlar da elverişli ise, bu durumda iki tane sap çıkarır. Havalar iyi gidiyor, rutubet kâfî, güneş şuaları da besleyici mâhiyette ise, iki filize karar verir. Hatta şartlar müsâit olursa, üç tane bile çıkarabilir. Uç tane sap çıkarınca biliriz ki, şartlar onları beslemeye yeterlidir. Eğer şartlar müsâit görülmezse, bir tane çıkarır. Sanki “Ben ancak bir tane besleyebilirim”der gibidir… Bir ağaç hastalandığı zaman, kendini kurtarmak için, meyvelerini döküverir. Zirâatla uğraşan çiftçi, ne zannederse etsin, hastalanan meyve değil, hastalanan ağaçtır. Yâni, ağaç; “Ben meyvelere bakamayacağım, kusura bakmayın. Şu durumum itibâriyle kendime bakmak mecburiyetindeyim. Şimdi, ben, bana lâzımım “demektedir. Biz bugün bunu tam mânâsıyla bilemiyoruz. İleride bütün bu işleri yapan bir mekanizmanın, nebâtların, içinde bunları dikte ettiğini öğreneceğiz. İşte bütün bunlar Allah’ın kanunlarıdır. Hem nasıl hücrenin içinde (DNA) molekülüne, aynı şeyler atfediliyor ve deniyor ki, (DNA) şifre gönderiyor, (RNA) da bir mühendis ve kimyager gibi aldığı şifrelere göre çalışıyor.

Bize göre şuurlu mahlûk sadece cin ve insandır. Hayvanat ise hisle, sevk-i ilâhi ile hareket eder. Fakat onların bu şuurlu hareketlerinin verasında da, yine, Allah (cc) vardır. Evet her şeyi belli bir noktaya sevk eden, her şeyi belli bir istikâmette geliştiren Allah’tır. Ama, ortada, inkâr edemeyeceğiniz, Allah’ın koymuş olduğu bir de kanunlar var. Bu kanunlar, o kadar müthiş ve hükümfermâdır ki, insan bunlara uzaktan baktığı zaman şuur diyesi gelir… Şimdi, bazı kimseler, etraflarında bunlar olup biterken, cinleri niye inkâr ederler, insan buna cevap bulamıyor ve cini inkâr edenlere “galiba cinnet getirmişler”diyesi geliyor. Çünkü bin tane kanun var, hepsi de aynen cin gibi cereyan ediyor. Demek ki, esasen meselenin imkânında şüphe yok. Mesela, onlar niye elektron akımı türünden bir şey olmasınlar. Dikkat buyurulsun; elektron akımı demiyoruz… Kur’ân-ı Kerim’de Allah, “Cinni mâric ve nârdan yarattık”(Rahman/15) diyor… Fotonlarla ve Partiküllerle izah edilebilecek gibi bir şey… Amma, ne foton ne de partikül, maricu nardan yaratılmış, insan gibi mükellef, nimlâtif varlıklar… Bu türlü varlıkların olmaması için hiçbir sebep yok. Olmamasını iddiâ etmek, bir bakıma mûkâbere ve mantıksızca bir iddiâdır.

Esasen, bu mevzuda asıl söz Kur’ân’a aittir ve Kur’ân-ı Kerim’in dediklerinin bilinmesinde yarar var. Kur’ân-ı Kerim, insanı ele aldığı hemen her yerde, arkadan, bir ümmet, bir millet olarak cin taifesinin yaratılışını da anlatmaktadır.

Lâtif şeyler olan cinler, madde âlemine ait “nar ve maric”ten bir takım varlıklar olmakla beraber, tıpkı bizim gibi, maddeye kumanda eden bir ruha sâhiptirler ve zîşuurdurlar. Zîşuur olmaları yönüyle câmidler ve diğer canlılardan ayrılıp, tıpkı bizim gibi şuurlular, idrâklılar, mükellefler sırasına girerler. Onun için onlar da, bizim gibi, Allah’a inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak; zekât vermekle mükelleftir: Yalnız, mâric ve nardan yaratılan cinler, bir çok hususlarda bizim gibi olmanın yanında, temessül de ederler. Yani cinler, rüyalarda bir kısım insanların mânâ âlemine girdikleri gibi, rüya dışında da temessül eder ve insanların yaşadığı alemi onlarla paylaşabilirler. Sen; babanı, amcanı, dedeni, nineni rüyanda gördüğün, onların temessülâtına şahit olduğun… kezâ, berzah aleminde bir kısım tabloları müşâhede ettiğin gibi, cin âlemi de, dâima temessül edip yeryüzünde insanlara görünebilirler. Fakat bu onların asıl hüviyetleri değildir. göründükleri insanların mir’at-ı ruhlarına aksediş şeklidir. Yani alıcının kabiliyet ve istidadına göre bir aksediştir. Onun için, cinleri, Hz. Ömer (ra) başka, Ebu Hureyre (ra) başka, Ebu Zerr’de (ra) başka şekilde müşâhede etmişlerdir. Meselâ, İbn-i Mes’ud, Resulullah’ın (sav) yanında bir gölge şeklinde müşâhede eder. Hz.Ömer, zaif nahif bir insan şeklinde, Ebu Zerr ise, daha başka surette… Bu müşâhedeler gösteriyor ki, cinlerin temessül keyfiyetleri başka başkadır.

Şimdi biraz da cinlerin çağrılmasına temas edelim. Bugün, hususiyle sosyete arasında, değişik cemiyetler, değişik ad ve ünvanlarla, bu işle iştigâl eden bir hayli insan var. Büyük ölçüde, bu metapisişik cemiyetler, daha ziyâde cin çağırma, ruh çağırma işleriyle meşgul oluyorlar. Evet, daha önceleri “Ruh ve madde”daha sonra “Ruh Dünyası”dergisini çıkaranlar, onların okuyucuları ve öyle düşünenler, daha çok bu meselelerle meşgul oluyorlar. Hatta meseleyi daha da ileriye götürerek, ruhların ve cinlerin fotoğraflarını çektiklerini iddiâ ediyorlar: ‘Cinler ve ruhlar bizim hakimiyetimiz altına girebilirler mi? Elimizdeki imkânlarla onları görebilmemiz mümkün mü, değil mi?”Bunların her zaman münâkaşası yapılabilir…

Cinleri çağırıp teşhir etme meselesine gelince, âhir zamanda cinlerin içine girme çok daha ileri seviyede olacak. Belki çok meselelerde, yâni, âlem-i şehâdete ait meselelerde -çünkü onlar da gaybı bilmezler- bunlar vasıtasıyla haberler elde etme; cinlerle alâkalı istihbârat teşkilâtları kurma, cinlerin ruhuna daha uygun işlerde onları kullanma meselesi, bugünkü araştırmalarla ilmî gelişmeler içinde mümkün görülmektedir.

Cin çağrıldığına dair o kadar çok şeyler duyuyor ve okuyoruz ki, artık bu mesele günümüzde herkesin kabullendiği bir mesele haline gelmiştir. Bu cümleden olarak kendimle âlâkalı bir hususu anlatacağım: Bir hastaya bir kitap götürüyorum. Ben henüz merdivenlerin dibindeyken hasta, çığlık çığlığa “O kitabı kabul etmememi istiyorlar”diye bağırıyor. Keza hasta kitabın içinde ne olduğunu bilmediği halde, kitabı koynuna koyarken: “Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsunuz değil mi? diyerek bağırmaya başlıyor. Çünkü o kitabın içinde Hz. Hamza’nın ismi vardı. (Kitap, Bedir Ashabının isimlerini ihtivâ ediyordu…

Kezâ; hayır müesseselerinden birinde hizmet veren bir arkadaşımızın, kaldığı binada, zaman zaman eşyânın hareketine, kapı kollarının zorlanmasına, sağda-solda gezenlerin olduğuna dair müşahedeler olmuştu ki, fakir de orada birkaç saat kalmış ve bu zaman zarfı içinde pek çok hadiseye şahit olmuştu…

Psikiyatri mütehassısı olan bir arkadaşımız burada yedek subaylık yaparken, bir zamanlar şâhit olduğu bir vak’a yı bana şöyle anlatmıştı: “Bir yerde, fincan kullanarak ruhları çağırıyorlardı. Fincan belli harflere uğrayarak sorularımıza cevap veriyordu. Ben elimi fincanın üzerine koydum, fincanın hareket ettiğini gördüm. Fincanın, masa üzerindeki harflerin, rakamların karşısına gittiğini dikkatle takip ettim. Derken, bir aralık ruhları çağırırken şeytan geldi. “-Kimsin?”dedik. “Şeytan!”diye yazdı ve ürperdik. Hazret-i Adem’den beri, insanlığın ezelî hasmı, hem de davet edilmeden gelmişti. Aklıma geldi; dedim: Sana Meyvenin altıncı meselesini okusam dinler misin?

– Dinlerim, dedi ve okumaya başladım.

– “Hem nasıl ki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası sekiz bedahetle elektriği idâre eden ve lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mucize kâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır. Yaşasınlar ile sevdirir.”Nasıl buldun?

– Evet, güzel. Ben okumaya devam ettim.

– “Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın dediğine bakılsa- küre-i arzdan bin defadan daha büyük ve top güllesinden yetmiş defa daha süratli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor; yanma maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşıyan ve bu misâfirhane-i Rahmâniyye’de bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmâyan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir… O derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla bu meşher-i a’zam-ı Kâinâtın Sultânı’nı Münevveri’ni, Müdebbirini, Sânii’ni, o nurâni yıldızları şahit göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir. Perestiş ettirir.”Buna karşı çok şiddetli şekilde “- Hayır hayır”yazdı.

– Şimdi iyi dinle: “Nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas nizamlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryâklar var. Şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.”Tamam mı?

– Tamam.

– “Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat,ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryâklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nispetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrâsının eczası olan Hakim-i Zülcelâl’i hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.”Bir şey sormama lüzum kalmadan itirâzı bastı:

– Hayır, hayır…

Ben okurken, misâllere “Evet”misallerin gösterdikleri hakikatlara “Hayır”çekip durdu. Ve sonra, kendisine’Cevşeni okuyayım mı?’diye teklif ettim. “Oku”dedi. Ben Cevşen’ül-Kebir’i okurken, fincanın üzerine elimi koydum, o kadar süratli hareket ediyordu ki, parmağımla zabt edemiyordum. Bir aralık düştü. Bir ara da “Bırak şıı gırgırı”diye yazıverdi..

Bu hususta büyük bir zât diyor ki: “Şu asırdâ bir kısım kimseler maddî vücutlarını atıverseler, şeytan olurlar. Şeytanlar da maddî vücut giyiverseler bu devirdeki bir kısım insanlar gibi olurlar. “İnsan ve cin şeytanlarının dikkat edildiği zaman tabirleri, ifâdeleri, idiyomları hep aynıdır. “Bırak şu gırgırı”… Ne kadar da insan suretinde olanlarınkine benziyor!.

Bazıları “Ruh çağırıyoruz”diyorlar ama, aslında, gelenlerin cinler olması daha kuvvetlidir. Böylece onlar cinne, şeytana maskara oluyorlar. Bu iş daha ciddi, daha derin ele alındığı zaman, belki faydalı şeylere medar olabilir zannediyorum. Şimdikilerin yaptıkları maskaralıktan başka bir şey değil…

Beş bilinmeyenden sayılan yağmurun yağması ve ana karnındaki çocuğun durumu bugün gaybilikten çıkmış mıdır?

Lokman Sûresinin son, yani otuz dördüncü âyetinde meâlen şöyle deniyor: “Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın nezd-i ulûhiyetinde dir. Yağmuru O yağdırır. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacâğını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Muhakkak ki Allah Alîmdir, Habîr” dir.”

Kıyâmetin ne zaman ve hangi vakitte kopacağını ancak Allah bilir. Kur’ân-ı Kerîm bunu bir hakîkat ve bir prensip olarak ortaya koyunca, artık hiç kimsenin “Allah bilir” demeden bu mevzûda söz söylemesi, fikir beyân etmesi imkânsızdır. Nitekim Cibrîl hadîsinde de beyân edildiği gibi, Allah Rasûlüne, bir yolcu kıyafetiyle gelen; fakat üzerinde yolculuk alâmeti bulunmayan Cibrîl aleyhisselâm dizlerini Allah Rasûlünün dizlerine veriyor ve O’na bazı sorular soruyordu:İman, İslâm ve ihsânı. Bu soruları sorduktan sonra, aldığı cevapların her birinin akabinde de “Doğru söyledin” manâsına “Sadakte” ile karşılık veriyor. Son olarak da “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye soruyor. Allah Rasûlü de: “Kendisine soru sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor” cevabıyla karşılık veriyor. Ve daha sonra da, kıyâmete yakın vukû bulacak bazı hâdiseleri, birer alamet ve işaret olarak sayıyor. İşte bir Nebî edebiyle Allah Resûlü mugayyebâttan bir mesele hakkında böyle cevap veriyordu.

Cibrîl’le müşterek bir bildikleri vardı. O da, kıyâmetin ne zaman kopacağını ancak Allah’ın bilebileceği idi.

Kıyâmetin kopması mevzûuna gelince, sebepler açısından o kadar çok şey var ki, bunlardan bir tanesinin vâki olması dahi kıyâmetin kopmasına yeterli gelecektir. Bu cümleden olarak: Bir kuyruklu yıldızın gelip dünyâya çarpması, güneşin infilâk etmesi veya termodinamik kanununa göre sönüp gitmesi, yeryüzünde insanların yapacağı bir yanlışlıkla zincirleme reaksiyonlar meydana gelmesi ve bunun güneş sistemini berhava etmesi gibi… Bugün ihtimal dâhilinde daha birçok sebep sıralamak mümkündür.

Âyette sayılan ikinci mesele, “Yağmuru Allah indirir” meselesidir. Zaten en çok itirâza uğrayan hususlardan biri de budur. Yani onlar kendi akıllarınca şöyle demektedirler: Yağmurun ne zaman yağacağı bugün meteorolojik tespitler neticesi söylenebilmektedir. Öyleyse bunu mugayyebâttan saymak manâsız olur…

Tabii ki bu soruyu küfür namına imâle edenlerin gâyeleri bu da değildir. Esas gâye Kur’ân hakkında tereddüt ve şüphe hâsıl etmektir. Zaten bizim cevap vermedeki hassasiyetimiz de biraz bu noktadan kaynaklanıyor.

Şimdi, bugün, modern teknoloji vâsıtalarıyla onların bildikleri söylenen meseleler, acaba gaybla ne derece alâkalıdır? Aslında bütün şartları meydana gelmiş ve belirtileri şehâdet âleminde görülmeye başlamış yağmura ait yaptıkları tahminin, gaybı bilmekle uzaktan yakından bir alâkası yoktur.

Çok basit bir misâlle meseleyi tavzîhe çalışalım. Bir odayı karbondioksitle dolduralım. Sonra da karbondioksidi gösteren elimizdeki âletler vasıtasıyla tespitler yapıp diyelim: “İki saat sonra, şu odada bulunanlar kendilerinde bir ağırlık ve baş ağrısı hissedecekler”Şimdi, bizim bu tespitimiz vâki olursa, biz gaybı bilmiş mi olacağız! Hayır. Gayb bu değildir. Gayb,’bilinmesini Cenâb-ı Hakk’ın sadece kendi zâtına tahsîs ettiği meselelerdir. Diyelim ki, gelecek sene veya önümüzdeki beş on sene içinde nereye ne miktarda yağmur yağacak bütün ayrıntılarıyla bunu bilmek gaybı bilmek olur ama, yarın nereye yağmur yağacağını tahmin etmek gaybı bilmek değildir. Hem bazan söylenenlerin çıkmaması, bazen de söylendiği gibi çıkmaması da çok iyi bilmediklerini gösteriyor ki, zaten söyleyenler de söylediklerine tahmin demektedirler. Hem bırakın gelece seneyi, yarın yağacak yağmurun miktarı hakkında bir şeyler bildikleri söylenebilir mi?

Ayrıca şehâdet âleminde belirtileri görülmeye başlamış yağmurun yağacağını bilmek için, öyle âlet ve edevâta da ihtiyaç yoktur. Halk arasında mümârese ve tecrübelerle bunu söyleyenler o kadar çoktur ki, onların dedikleri de berikilerin söylediklerinden farklı olmadığı gibi, kesinlik ifâde etmesi bakımından da onlardan daha geri değildir. Daha önce anlattığım bir hâtırayı, münâsebet geldiği için tekrar etmiş olacağım.

Amerikalı bilim adamları Türkiye’ye gelir ve bir köyü ziyaret ederler. Kendilerine göre bir araştırma yapmaktadırlar. Bu arada, merada keçilerini otlatmakta olan bir çobanla görüşürler. Bir ara çoban keçilerini toparlayıp ağıla gitmeye koyulur. Adamlar sebebini sorunca da, biraz sonra yağmur yağacak, der. Bilim adamları hayret ederler. Çünkü havada yağmura işaret olabilecek hiçbir alâmet yoktur. Ayrıca yanlarında taşıdıkları barometre de böyle bir sinyal vermemektedir. Hakikattan bir müddet sonra şakır şakır yağmur başlar. Adamlar ağıla koşarak çobana, yağmur yağacağını nasıl anladığını sorarlar. Cevap enteresandır: Benim yıllardır edindiğim tecrübeye göre yağmur yağmadan bir müddet önce keçiler, kuyrukları kısarlar, ondan anlarım ki yağmur yağacak. Bunun üzerine ellerindeki âletleri yere çalan bilim adamları: Sizin, şu keçilerin kuyrukları kadar dahi ehemmiyetiniz yokmuş, derler.

Bir büyük zât, romatizmaları vasıtasiyle kırk sekiz saat evvel yağmuru hissettiğini söylüyor. Ve bizim köylerimizde bazı işâretleri ve alâmetleri esas alarak kar ve yağmur tahminleri yapmak yaygındır.

Öyleyse, bu ölçüler içinde ve bu şekliyle yağmurun yağacağını bilmek, gaybı bilmek değildir. Belli hesaplarla, yağmur yüklü bir bulutun durumu. hava basınçları, cephe sistemleri ki atmosfer şartlarına göre, emâreleri ortada, yola çıkmış bir yağmur tahminini, yağmur yağacağı zamanı bilme gibi göstererek Kur’ân’ın hükmünü cerhe yeltenmek ancak bir cehalet örneğidir.

Bir de, bugünün ilmî araştırmalarının da kabul ettiği Efendimize (sav) âit, mûcizevî bir beyândan bahsetmek istiyorum. Allah Rasûlü; Mâ âmin, biemtaramin âmin” buyuruyor. Mânâsı ” hiçbir yıl başka bir yıldan daha yağışlı değildir” demektir. Bu hadîsten de anlaşılıyor ki, her sene yeryüzüne aynı miktarda yağmur yağmaktadır. Ancak nereye ne miktar yağacağı belli değildir. İşte gayb olan budur ve bu bilinememektedir.

Âyette anlatılan üçüncü husus da yine itiraz edilen noktalar arasındadır: “Rahimlerde olanı ancak Allah bilir.”Diyorlar ki. bugün röntgen şuâlarıyla anne karnındaki cenînin durumu bilinmektedir. Hattâ son zamanlardaki araştırmalar, bu bilmenin erkeklik ve dişiliği de içine alabilecek şekilde bir hayli ilerlemiş sayılır.

Daha da ileri giderek eğer erkeklik ve dişiliğe sebebiyet veren spermin erkeklik veya dişiliği ise, bu seviyede dahi cenînin durumunu tespit etmek mümkündür, denilebilir.

Yukarıda bir kâide söylemiştik. Aynı kâide burada da geçerlidir. Sebepleri ortada belli bir şey gaybı bilmek demek değildir.

Şayet spermin erkek olduğu tespit edilmişse, tespitin şekli ne olursa olsun, ister bunu ana rahminde, isterse tüpte tespit etsinler, sebepler zuhûr ettiğinden bu gaybı bilmek sayılmaz. Efendimizin (sav) nurlu beyânları içinde şu husus yer almaktadır: “Eğer erkek galebe çalarsa çocuk erkek, dişi galebe çalarsa çocuk kız olur’. ‘Bu hadîsi bazıları, anlayamadıklarından dolayı yanlış te’vîl ve tefsîre tâbi tutmuşlardır. Zannetmişlerdir ki, erkek olan insan galebe çalarsa çocuk erkek olur, kadın galebe çalarsa kız olur. Ancak böyle bir galebenin hiçbir manâsı yoktur. Belki manâ şöyle olmak îcâp eder: Erkek sperm dişiden evvel gider ve yumurtaya başını sokarsa çocuk erkek olur. Dişi önce, bu çeperi aşarsa bu defa da dişi olur. Bu, Efendimize ait ilmî mûcizelerden kabul edilen bir hadîstir ve günümüz ilim adamları da bu meseleyi ifâde edildiği şekliyle kabûl etmektedirler. Sebepleri bu kadar zâhir olduktan sonra, böyle bir şeye muttalî olmayı gaybı bilmek sayanlar, kendi kendilerini aldatmış olurlar.

Zâten, Kur’ân-ı Kerîm de bu meseleyi ele alırken şöyle diyor: “Ve yalemü mâ fi’l-erhâmi”Arapçada ” mâ”Türkçe’de “şey” demektir. Demek ki âyette, rahimlerde olan şeyin Allah tarafından bilineceğinden bahsediliyor, yoksa erkek mi dişi mi bunu ancak Allah bilir denmiyor.

Cenâb-ı Hakk onun erkek mi dişi mi olduğunu bildiği gibi, bütün sergüzeşti hayatını da bilir. Yani onun istikbâlde ne olacağını, karakterinin durumunu, zaafları ve faziletlerini, en sonunda da safd mi olacak, yoksa şakî mi? İşte bütün bunları bilmek ancak ve ancak Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Öyleyse gayba girenler “Mâ” ifâdesinin şümûlüne dâhil her şeydir. Sadece erkeklik dişilik değildir. Kur’ân meseleye küllî ve umûmî bakmaktadır. Onun tarîfi içine girenleri bilmek gaybi bilmektir. Bunun ötesindeki iddiâlar işi çarpıtma ve, diyalektik sayılır.

Bu mevzûu şöyle bir misâlle daha da akla yaklaştırabiliriz:

Meselâ siz bir elma ağacı gördünüz. Ağacın kökü ve gövdesi sizin bulunduğunuz tarafta, dalı budağı ve yaprakları öbür tarafta bir sütrenin arkasına sarkmış olsun. Şimdi siz, mevsimi geldiğinde deseniz ki, bu ağacın bize görülmeyen dalları öbür tarafta elma ile yüklü durmaktadır. Acaba verdiğiniz bu hükümle siz gaybı mı bilmiş olursunuz? Yoksa herkesin normalde bilip söyleyebileceği bir meseleyi mi haber vermiş olursunuz? Böyle bir şeyle karşılaşsanız, elbette ikinci şıkkı yaptığınızı söyleyeceksiniz. Aynen öyle de, zâhirî sebeplerin teyidiyle bilinen rahimlerdeki cenînin hal ve durumu da, aynı mâhiyette bir bilmektir. Yoksa gaybı bilmek değildir. O kökü şahâdet âleminde ve dalları gayba doğru sarkmış bir ağaçtan haber vermek gibidir. Bunlarla Kur’ân’ın hükmünü cerh etmeye kalkmak ve öyle olacağını sanmak sadece budalalık ve ahmaklık olur.

Dördüncüsü bir insan yarın ne kazanacağını bilemez. Bunu da sadece maddî kazançla kayıtlamamak gerekir. İnsanın maddî-manevî elde edeceği füyüzât ve inşirâh dahi birer kazanç demektir. Bir ilim adamının malûmatına ekledikleri de bir kazançtır ve bunun ne kadar olacağını da ancak Allah bilir. Bazan ciltler dolusu kitap okunur ve satırlık malûmat elde edilmezken, bazan bir tek satırlık malûmât insana bir kitap kadar düşünce ve fikir verir ve insanın ilhâm kaynaklarını coşturuverir.

Bununla beraber meseleyi sadece madde plânında ele alsak bile, sâbit gelirli insanlar dâhil yarınki kazancını kimse bilemez. Esnaf ve tüccar zaten bunu bilmesi mümkün değildir. Sâbit gelirlilere gelince alacakları beklenmedik bir cezâ veya mükâfat onların kazancına tesir edebileceği gibi, başa gelen bir musîbet dahi, gelir ve giderde beklenmedik değişiklikler yapacaktır. Evet, hiç hesapta yokken bir dostunuzdan gelen bir pakette kıymetli bir hediyeyle karşılaşabilirsiniz. Oysa ki beş dakika öncesine kadar böyle bir şey beklemiyordunuz. Bu maddeyi de misâllerle daha da tavzih mümkündür, ama sözü uzatmamak için kısa kesiyor ve Kur’ân’ın dediği gibi diyoruz: “Yarın ne kazanacağını hiç kimse bilemez.”

Beşincisi de bir insanın nerede ve nasıl öleceğidir. Bunu da ancak Allah bilir. Azrail ya bizzat kendisi ya da avânesi vâsıtasıyla önümüze çıkıp, ” vakit geldi” diyeceği an hepimizin meçhûlüdür ve zaten buna kimsenin itirazı da yoktur..

Ölüme Geçici Bir Hayat Rengi Vermek Mümkün müdür?

Hem, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın bir mu’cizesini beyân eden, “Biz ona ‘Asânı taşa vur’ demiştik. Asâsını vurduğu yerden on iki pınar fışkırdı”(Bakara Sûresi, 2/60) (ilâ âhir) bu âyet işaret ediyor ki, zemin tahtında gizli olan rahmet hazînelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ, taş gibi sert yerde, bir asâ ile, âb-ı hayat celb edilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise, haydi çalış, bul!”Cenâb-ı Hak şu âyetin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey insan! Mâdem Bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de Benim kavânîn-i rahmetime istinat etsen, şöyle, ona benzer veyahut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”

İşte, beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icadıdır ki, ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gàyât-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hal-i hazır tayyâreden çok ileri nihayetlerinin noktalarını tâyin etmiştir.

Hem meselâ, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mu’cizesine dâir:”Allah’ın izniyle anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirir ve ölüleri diriltirim.”(Âl-i İmrân, 3/49)

Kur’ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen terğib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve musîbetzede benîâdem! Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermânı mümkündür; arayınız, bulunuz. Hattâ, ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işaretiyle mânen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermânı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalpler nur-u hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette, ararsan bulursun.”İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.

Bedîüzzaman Said Nursi

 

Neden Herşey Ölüme Dayalıdır?

Eşyada tasarruf eden Zât’ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden dahi en nâdide varlıkları icat etme âdetinden; her şeye daimî yenilikler bahşetmesinden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüle sevk etmesinden, bir baştan bir başa varlık âleminde her grubu bir tulû ta’kib etmektedir. Tıpkı, yer dilimlerinden gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışık, yerini karanlığa terk etmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmayan semerelerin alınması.. ve daha pek çok yüce maksatlar için, Güneş küre-i arz münâsebeti içinde, hayatı ölümün arkasına taktığı gibi…

Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duralım; Ancak, her şeyden önce ölümü tanımak gerekmektedir.

Ölüm, tabiî bir sona eriş, bir inkiraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir. O, bir yer değiştirme, hâl değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfetinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, her şeyin kendi özüne ve hakikatına intikâl etmesinden ibârettir.

Bu îtibarla ölüm, hayat kadar cazip; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümsüzlüğe ermek kadar büyük bir nimettir.

Ölümün bu hakikatını göremeyen maddeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakmışlardır. Dünden bugüne ölümün hakîkatını idrak edemeyen talihsizlerin durumları hemen hep aynı çizgide cereyan etmiştir.

Vâkıa ölüm, bir ayrılık olması îtibariyle. aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Böyle bir tesiri bütün bütün inkâr etmek kâbil olmadığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda -geçici dahi olsa- onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müthiştir. Böyleleri için “ba’su-ba’d el-mevt”akîdesi, her şeyini kaybeden dilenciye sultanlık bağışlanması ve îdam edilecek birinin ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkalâde sevindirecek büyük bir hâdisedir.

Bunun içindir ki, ölüm, onun hakîkatini idrak edenlerin nazarında, bir terhis, bir tebdîl-i mekân ve yüzde doksan dokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukâbil, hakikatını idrâk edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsizler için ise o, bir cellat, bir darağacı; dipsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur…

Ölümü ikinci ve ebedi bir varoluşun başlangıcı sayanlar. sînelerinde onun tatlı tatlı esintilerini duydukça Cennet baharları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu îtikadî zevk ve neşeden mahrum inkârcı ise, onu hatırladığı her lâhza, vicdanında yaşattığı Cehenneme girer-çıkar ve ızdırap çeker. Çektiği acılar, sadece kendine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu ve lezzetlerinden lezzet alıp, acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur.

İnanan insanın nazarında her şeyin ölümü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatlerden bir paydos olması ve onların misâlî hüviyetleri, ilmî mâhiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri cihetiyle de bir tekemmül, bir terakkî ve daha ulvî bir mâhiyet kazanmaktan ibarettir.

Evet, ölüm, ebedi varolmayı sümbül vermesi ve insanı hayatın meşakkâtlerinden kurtarması îtibariyle büyük bir nîmet ve insana en kıymetli bir ilahî armağandır. Ne var ki, her kemâl ve terakkî; dolayısıyla her lütûf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vâbeste olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Meselâ: Altın madeni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakîkatlarıyla görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tabii tutulmadıkları takdirde, kendi hakîkatlarına zıd bir surette, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.

Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; her şeyin bir noktada gurup edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zâhiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etmekten başka bir şey değildir.

Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar her şey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizâtında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince hususi mâhiyetleri îtibariyle ölürler; fakat, bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.

Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama kat’iyyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeplere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikâller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama kat’iyyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez!..

Diğer bir zâviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazîfe devir ve tesliminden ibârettir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren zâtın huzurunda bir resmi geçit vazifesiyle mükelleftir. Merâsim bitip, istenilen resim ve sûretler tespit edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir. Tâ başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. “Gelen gider, konan göçer”fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canlılıklar ve câzibeler meydana gelir.

Bir başka cepheden de; ölümün sessiz nasihatında, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kâim olmadığını; her şeyin yanıp-sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fenâ ve zevâlin öldürücü pençeleri altında, inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzura erme yolunu iş’âr etme vardır. Yânî, gönlümüzü kaptırdığımız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bâki bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. İşte ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör hükmündedir.

Bundan ötürü, fenâ ve zevâle, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, tımar eden, aşılayan bir el ve neşter nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Hatta, bir bakıma, fenâ ve zevâli. zâtî görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zîrâ, mutlak yokluk katiyyen bahis mevzû değildir. Bilâkis her şey, bizim dar müşâhede buutlarımıza göre kaybolur, misâlî ve ilmî hüviyetiyle, hâfızalarımızdan Levh-i Mahfuz’a ve nihayet bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar, değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde, farklı mâhiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Âdeta her şey, bir tohum hâlinde çürür, bir çiçek hâlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü, binlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer. Şimdi, değişik bir zâviyeden tekrar suâle dönelim. Her şey, ölüme değil de, hayata dayansaydı, yânî, hiçbir şey fenâ ve zevâl bulmasaydı; varlık, varolma içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi ne olurdu?

Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; ölümün rahmete dayanmasına mukabil, âlem-şümûl ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felakettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkânı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âh u vâh edeceklerdi!..

Bir kere düşünün! Hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar, otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü hâkimiyetleri altında bulundurup; sonra da, hiçbir sarmaşık, çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi, bir asırda yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?

Ecel, bir varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde geçireceği sürenin sonu ve o varlığın hayat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan her şey. aslında böyle bir “son”ve “bitim”yazısıyla dünyaya gelir.

Varlığın akıp gidişi içinde, başlangıçla bitimi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her şey, bir damla gibi er geç toprağın bağına düşer, erir. Ve bir ırmak gibi er geç akar bir denize karışır.

Hele şimdi, müşâhede ettiğimiz kâinatın o akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağının monoton çehresinde görebilirdik?.. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!.. Her tarafta, güzelliklerin akislerini görüp durduğumuz muhteşem sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simâda görecektik!.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesîle âlî temâşâların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahlûklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı..

Diğer taraftan da, bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalâde bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren Mutlak hikmet Sâhibi, elbette ki, hiçbir şeyi isrâf etmeyecek ve en değersiz enkâz ve kalıntıları daha başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icat edecektir.Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahlûklar meydana getirecektir. Yoksa, önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nâzenin mahlûkları, enkâz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümûl hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktı ki; Şân-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır.

Netice olarak diyebiliriz ki; bütün eşya, tertip, tanzim, sevk ve idâre edilmesi îtibariyle, selîm akıllara, zevkten anlayan gönüllere, şâirane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların, ağaçların hâlden hâle geçmelerine; ırmakların fenâ bulma istikâmetinde denizlere koşmalarından, denizlerin,kendi aleyhlerine buharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar; hatta, oradan da baş aşağı, yeniden zemîne inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar, her şey ciddî bir şevk içinde,.bir keyfiyetten daha âlî diğer bir keyfiyete doğru koştuğu müşahede edilmektedir.”Âlemdir bu âlem aklı, fikri bîkarar eyler, Hep i’câzât-ı kudret pîş-i çeşmimde güzâr eyler, Semâvî handelerdir gökyüzünden Hak nisâr eyler, Serâser nurlardan renklerle istitâr eyler, Çemendir, bahrdır, kühsârdır, subh-ı rebîdir, Bu yerlerde doğan bir şâir olmak pek tabiîdir.”A. Hâmid

A’raf Neresidir? Hakkında Bilgi Verir misiniz?

A’raf, arfın çoğulu ve yüksek bir yer demektir.

A’raf, tefsirlerde Cennet ile Cehennem arasında kurulu olan sur olarak zikredilmektedir. Zaten bu kelime bir sûreye de ad olmuştur. A’raf suresi, A’raftan bahsettiği için bu ismi almıştır.

A’raf esasen orta menzil, orta yer demektir. Âyetten anlaşılan manâsıyla Cennetle Cehennem arasındadır; fakat keyfiyeti hakkında hiç bir malumata sahip değiliz.

Burada bulunan şahıslar kimlerdir? Bu soruya verilen birçok cevap vardır. Fakat verilen cevapların hepsi de dirayetle alâkalıdır. Zira hem A’raf hem de A’rafta bulunanlar hakkında Kur’ân’da zikri geçen hususun dışında herhangi bir rivayet bilmiyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de ise üç ayrı tablo sergilenmekte ve bu arada A’raftaki insanlardan bahsedilmektedir.

Birinci bölümde, Cennet ehlinin Cehennem ehline sorusu yer alıyor. Cennet ehli soruyor: “Biz Rabb’imizin bize vadettiğini gerçek olarak bulduk; siz de Rabb’inizin size vadettiğini gerçek olarak buldunuz mu?”Bu soruya Cehennem ehli “Evet”diye cevap veriyor.

Tam bu esnada aralarından bir münâdi şöyle seslenir: “Allah’ın (cc) laneti zalimlerin üzerine olsun!.”(A’raf/44)

İkinci tabloda devreye A’raf ehli giriyor. Cennet ehline bakıp “Selam size”diyorlar. Cehennem ehlini gördüklerinde de “Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!”diyorlar.

Daha sonrada tanıdıkları Cehennem ehlinin ileri gelenlerine dünyadaki sözlerini hatırlatıyor ve onlara ne mallarının ne de çocuklarının hiç bir fayda vermediğini yüzlerine vuruyorlar. Bu sahne değişir gibi oluyor ve son olarak A’raf ehlinin Cennet ehline şu sözleri duyuluyor: “Girin Cennete artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz”(A’raf/49).

Üçüncü tabloda ise, Cehennemdekilerin Cennet ehline verilen nimetlerden kendilerine de vermelerini talep ederek “Suyunuzdan veya Allah’ın (cc) size verdiği nimetlerden bizim üzerimize de dökün”diye seslenişleri yer alıyor. Cennet ehlinin verdiği cevap ise şu oluyor: “Allah (cc) bunları kafirlere haram kılmıştır..”(A’raf/50).

Demek oluyor ki A’raf ehli bir yönüyle Cennet ehliyle diğer yönüyle de Cehennem ehliyle münasebet içindeler. Her iki tarafı da yakından tanımakta ve bilmekteler.

Bu arada bazı sahabiden A’rafın sıratın şerefeleri ve A’rafdakiler de günahı, sevabı müsavi olanlar.. diğer bazılarından da, bunlar peygamberler, şehidler, âlimler ve âdeta melekleşmiş yüksek ruhlu insanlar olup, ötelerden bakar her iki menzilde olup bitenleri görür ve yukarda bahsi geçen muhavereye iştirak ederler, şeklinde rivayetler var ise de tahkik ehlince şayan-ı kabul görülmemiştir.

İsrailiyat ta bunlar günah ve sevapları eşit olan insanlar şeklinde yer almaktadır. Bazıları da bunların insan suretinde melekler olduğunu söylemektedir. Bu son kısım doğru kabul edilecek olursa âyette geçen “Ve hüm yatmeûn””Onlar Cennet’e girmeyi umuyorlar”ifadesi Cennet ehline râci olur. Yani Cennet ehli Cennetlik olduklarını bildikleri halde daha henüz girmedikleri bir anda.. demek olur.

Bazılarına göre de, Cennet’e bakıp ümitle dolan, Cehennem’e bakıp korkudan ürperen bu insanlar orada Cennet’e tam ehil hâle gelebilmeleri için bir müddet böyle bir sıkıntı ve iç geçirmeyi tatmaları gereken kimselerdir.

Evet günahkârların bazılarına dünyada çektikleri sıkıntılar keffaret olurken, bazılarına da kabir azabı keffaret olmakta ve onları günahlardan temizlemektedir. Ancak bunlarla temizlenmeyecek durumda olanlar ise ahirette böyle bir temizlenme ameliyesinden geçeceklerdir.

İşte bunlardan bir grup da Cennet ehli Cennet’e girdikten sonra bir müddet kalacak ve Cennet umudu ve Cehennem endişesiyle A’rafta ömür süreceklerdir. Bu hayat şekli de onlar için bir keffaret ve günahlardan arınma olacaktır. Ve daha sonra da Cenâb-ı Hakk’ın (cc) rahmet ve inayetiyle Cennet’e gireceklerdir.

Her şeyin hakikat ve içyüzünü Allah (cc) bildiği gibi, A’rafı ve A’raftakilerini de ancak Allah bilir…

Şeytan Cehenneme Gideceğini Bildiği Halde Niçin Küfürde Israr Ediyor?

Şeytan, kelime manası itibariyle, Hakk’ın dergâhından kovulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış; elindeki bütün kozları aleyhine çevirmiş, kazanç kuşağında kaybeden demektir. O, bulunduğu bu durum itibariyle hakkı duyup anlayamayacak mesâfelere kayıp gitmiş bir fâsid daire kurbanıdır. Bir hususa dikkatinizi rica edeceğim. Fâsid daire (kısır döngü) sözcüğünü hekimlikteki mânâsından biraz farklı kullanıyorum. Hekimlikte fâsid daire, meselâ; sinir gazı tevlit etti, gaz siniri, sinir gazı, gaz siniri… Fâsid bir halka teşekkül eder ve sürer gider. Şeytan evvelâ gurur ve kibirle vurulmuştur. Meselâ: “Ben ondan daha hayırlıyım”demiş ve ilk şeytânî düşünce, ilk diyalektik olarak fâsid dairenin ilk turunu yapmış, öldürücü girdaba ilk adımını atmış bütün istiğfâr menfezlerini mazeret çamuruyla sıvamış ve “ben ondan daha hayırlıyım”demiştir. Bunda evvela, bir iç beğenme sonra da dışa taşmış bir kibir vardır. Ve bu hareketle fâsid dairenin ilk halkası meydana gelmiş olur.

Şeytan günah işlediği zaman, Hz. Adem de hata etmiş ve o memnu meyveye elini uzatmıştı. Fakat Hz. Adem meseleyi anlayınca, hemen dize gelmiş: “Rabbim nefsimize zulmettik. Eğer mağfiret etmezsen, bütün bütün kaybedenlerden olacağız.”(Araf/23) demiştir. Af araya girince Adem hakkında fâsit daire teşekkül etmemiş ve Adem Nebi kurtulmuştu. Şeytansa, Şeytânî mazeretlerle nefsini müdafaa etti. Hakkında yapılan ikâzât karşısında kusurunu itiraftan kaçındı ve “Ben ondan hayırlıyım”diyerek helak oldu. Daha sonra da insanoğlunun baş düşmanı kesildi. Bakın, nasıl görülüyor. “Senin uluhiyetine yemin ediyorum ki. onların hepsini baştan çıkaracağım”(Sâd/82) Başka bir Ayet-i Kerime’de: “Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından geleceğim ve onların çoğunu, şükürsüz bulacaksın. Hep nankör yaşayacaklar. Senin nimetlerini yiyecek, başkalarına kulluk yapacaklar. Nimetlerin içinde yüzecek seni bilmeyecekler…”(Araf/17) diyor. Kur’ân-ı Kerim daha pek çok yerlerde şeytanın bu mevzudaki mübarezesini, insan oğluna karşı düşmanlığını ve Rabbine karşı da isyanını anlatır. Şimdi onun bu isyanı, Allah tarafından kovulmayı netice verdi. O, “ben ondan hayırlıyım”deyince, Cenab-ı Hak da ona karşı: “İnin aşağıya hepiniz”hizlanına uğrattı. Bir taraftan kabahatinden büyük mazeretleri, diğer taraftan da yeminli, kasemli insanoğluna düşmanlığı, onu, Rabbin yapıcı, yumuşatıcı, yükseltici Rahmet atmosferinden bütün bütün uzaklaştırdı. Daha sonra tamamen şeytânî mantığa teslim oldu ve “İzzetine and olsun onların hepsini baştan çıkaracağım”diye homurdandı ve yol olarak aldatıcılığı seçti. Aldattıkça uzaklaştı; uzaklaştıkça hıncı arttı; derken fesatla, nankörlükle bütünleşmiş ikinci bir fıtrat kazandı. Her uzaklaştıkça iyice azıtıyor, kovuldukça kinini, nefretini, gayzını, kibrini ve ucbünü ifâde edip duruyordu. Allah’a karşı cedele kalkışıyor, diyalektik yapıyor ve böylece Allah’ın rahmetinden uzaklaşması onu isyana, isyan da uzaklaşmaya sevk ediyordu. Ve Şeytan, kendi fâsit dairesinin kurbanı olarak “hatm”e maruz kaldı; yani kalbi mühürlendi. Bunun mânâsı şu demekti; içinde fenâlık düşüncesinden başka bir şey kalmadı ve iyiliğe ait bütün fakülteler, bütün ışık kaynakları da sönüp gitti.

Bunu anlayabilmemiz için bir misâl arz edeyim: İnsan çok mükerrem bir varlıktır; kendisine bahşedilen dinamikleri değerlendirdiği takdirde melekleşebilir. Şimdi, gayet şefkatli, namazında, niyazında, orucunda, haccında, zekâtında ve insanlarla münasebetlerinde fevkalâde mükemmel bir insan düşünün. Ama, bu mükemmel insanın bir yerde ırzına dokunulmuş, namusuyla uğraşılmış, hassasiyeti rencide edilmiş ve bir insan olarak aslâ kâle alınmamış; derken sinir sistemi üzerine kocaman dağlar gibi yükler yüklenmiş hatta bir aralık, öyle bir hale gelmiş ki, adam dayanamamış patlayıvermiş. O esnada onun kafasında artık, ne hilim, ne silim, ne af, ne de müsamaha kalır. Atmosferi bütünüyle kin ve nefret şahaplarıyla dolmuş bu adamı, o anda formüle etseniz cehennemden fışkıran kıvılcımlar gibi sadece kin ve öfke görürsünüz. O dakikada ona nasihat etseniz dahi, hiçbir şey anlatamazsınız…

Herkes kendi şahsi hayatında buna benzer şeyler görmüş ve yaşamıştır. İşte Şeytan, hayatının her saniyesinde, her âşiresinde, her sâlisesinde, böyle kinlerin nefretlerin, gayızların, içinde kol gezip durduğu bir varlıktır. Bütün hayatı boyunca ve yaşadığı sürece kötülükten başka bir şey düşünmemektedir. O kadar gerilim içindedir ki, tabii faideli bir gerilim değil, şeytânî bir gerilim… Bu haliyle o sadece şeytanlık düşünmektedir. İçi tamamen fenalıklarla dolu olduğundan dolayı da hiçbir iyilik düşünmeye fırsat bulamamaktadır. Bu itibarladır ki o, bir yönüyle Allah’ı biliyor gibi olsa da, öfkeli müminin Allah’ı bildiği halde öfkelenmesi esnasında hilmi, silmi unuttuğu gibi, o da, Allah’ı biliyor olduğu halde, Allah’ı hatırlayamıyor ve imân edemiyor. Çünkü içindeki şeyler buna mânidir. Böyle fâsit dairelerin kurbanı Şeytan gibi aynı şeylere kurban olmuş pek çok insan da vardır. Onlar da böyle fena duygu ve tutkuların kurbanı olmuş ego ve nefis putuna taabbüd etmektedirler. Bu mevzuda, kimsenin teminat altında olduğu da söylenemez. Hatta bizlerin de müminler olarak tek teminatımız Allah’a (cc) güven ve itimadımızdır. O’na tevekkül ediyor ve O’na dayanıyoruz. Rabbim şeytanî yollarda sülûk etmekten bizi muhafaza buyursun.

Hayat İçin Bünye (Beden) Şart mı?

Hayat için bünyenin şart olup olmadığı konusunda iki görüş bulunmaktadır.

1) Eş’arî ve ona tabi olanların tümünün görüşü, hayat için bünyenin şart olmadığı şeklindedir. Hayat, hadd-ı zatında, bölünmez bir gerçektir. Onun bir bünyede tecelli etmesi, o bünyeye bağlı bulunduğunu gerektirmez. Çünkü hayat, ne o bünyenin genelinde ne de cüzlerinde değildir. Büyük bir bünyede tecelli eden hayat, basit bir tek parçada da tecelli edebilir. Hayat, madde ve cisimlerin bir tabiatı değil, bir emr-i İlahîdir.

2) Bu âlemdeki hayatta, istikraların gösterdiğine bakılırsa, hayat için bünye şarttır. Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Ancak bizim her bünyeyi görmemiz gerekmediği gibi, gördüklerimizin de her parçasını görmediğimiz bilinen bir gerçektir.

İslâm filozoflarına göre de hayatın ortaya çıkması için mizaç ve ruhun uyum içinde bulunması gereklidir. Söz konusu uyumun sağlanabilmesi ise, bünyenin varlığı koşuluna bağlıdır. Herhangi bir şekilde beden çözülürse mizaç değişir ve uyum ortadan kalkar. O zaman hayat da son bulur.

İnsanın bir bedene sahip olduğunda şüphe yoktur. Hayat sahibi olduklarına göre, acaba melek ve cinlerin de bir bedeni var mı? Yoksa bunlar, bedenleri bulunmayan mücerret ruhtan ibaret varlıklar mıdır?

Melekler ve cinler, insan bedenine benzer, etten ve kemikten oluşan bir bedene sahip değiller. Ancak kendilerine has özelikler taşıyan misalî veya semavî diye isimlendirilen özel bir bedene sahiptirler. Ruhun da ister esir densin, ister başka bir isim verilsin, kendine has özellikleri olan bir maddeden oluşmuş, bu türden ikinci bir bedeni bulunmaktadır. Çünkü, tıpkı dünyevî bedenler gibi semavî bedenler de vardır. Bunlar kendilerine özgü bir davranış tarzına sahiptirler. Etten kemikten oluşan bedenimiz çürüyüp toprağa karışsa bile, maddî, fakat bizim algı gücümüzün tamamen dışında kalan bir maddeden meydana gelmiş olan bu semavî beden, bakî kalacaktır. Dolayısıyla insan, ölümden sonraki dirilişinde fizikî bedenini terk ettiği zaman, bilincinde bir kopukluk olmayacak, sadece daha ağır olan bedenini silkip atarak, ağırlığından kurtulmuş olacaktır. Zaten fizikî bedenin görevi bu spritüel bedene, dünya hayatı boyunca koruyucu bir kılıf olmaktan ileriye gitmez. Bu semavî bedenle, içinde yaşadığımız dünyada hiç bir engelle karşılaşılmadan dolaşılabilir.

Merağî’nin tefsirinde de şu ifadeler geçmektedir: “Ruh konusunda araştırma yapanlar, ruhun, bu bedenimize benzer ama esirden oluşmuş bir bedene sahip olduğunu söylerler. Ruh bu özel bedeniyle maddî bedende iş yapar. Kişi ölünce, ruhu bedeninden, bu özel bedeniyle beraber çıkar. Bu beden, ne bozulur, ne değişir, ne de çürür. Bu görüş İmam Malik’in görüşüne yakındır. O, ruhun cisme benzeyen bir bedeni olduğunu söyler. İşte âlimler bu surete esirî beden adını vermişlerdir. Esir, lâtif olsun, kesif olsun her maddeye nufüz edebilir. Nitekim güneş ışığını alır atmosfere aktarır. Durum böyle olunca, ölümden sonra ruhun bu bedeniyle, kuş şeklinde veya başka bir şekilde görünmesine herhangi bir engel olmamalıdır.”

Kısacası, ruh, melek ve cinlerin, tamamiyle mücerret olmayıp değişik özelliklere sahip pherespi, deduble, semavî, kozmik veya misalî beden adı verilen ve özel bir şeyden (maddeden) oluşmuş bir bedene sahip olduklarına dair görüş ağırlık kazanmış gibidir. Ama böyle bir bedeni kabul etmeyenler de vardır. Bunlar, özellikle meleklerin, bedenden müstağni, ancak istedikleri zaman istedikleri şekilde bir bedene, Allah’ın izniyle bürünebilen, varlıklar olduklarını ifade etmişlerdir.

Bütün bunlardan yola çıkılarak şunlar söylenebilir: Kur’an ve hadiste, melek, cin ve insanların yaratılışı ile ilgili verilen bilgilerden, her birisi için, ayrı özellikler taşısa da, birer beden bulunduğunu anlamak mümkündür. Melekler nurdan, cinler madde âlemine ait olan ateşten (Rahman, 55/15) insanlar ise topraktan (Rum, 30/20; Fatır, 35/11; Mü’min, 40/67) yaratılmışlardır. Ruhları ise, aynı kaynaktan neşet eden, aynı özellikleri taşıyan homojen bir yapıya sahiptir. Bazı âlimlere göre, zaten bütün kâinatta bir tek ruh vardır. Çünkü ruh bölünmez, ancak bedenlere taalluku cihetiyle birden fazla görünmektedir. Öyle ise bu varlıklar, menşei nur, ateş ve toprak olsa bile, ruhun dışında, beden adı verebileceğimiz ikinci bir unsur taşımaktadırlar. Ölümle insanın bedeninden ayrılan ruh için de, asıl kaynağına dönünceye kadar, böyle bir beden düşünmek mümkündür. Alimler, bunun esir maddesinden oluştuğunu belirterek, pherespi adını vermişlerdir. Melek ve cinlerin bedenine ise, semavî veya misalî beden adını vermişlerdir.

Öyle ise, melek, cin ve insanların hayatı denince, meleklerin ruhlarının nurdan, cinlerin ateşten, insanların ise topraktan bedenleriyle, keyfiyetini tam bilemediğimiz bir tarzda, ilişki içine girmesi kastedilmektedir. Bedenlerinin farklılığından ötürü, hayat tarzları ve yaşama özellikleri de değişiklik arz etmektedir. Meleklerin hayatı çok serbest, insanların hayatı çok kayıtlı, cinlerin hayatı ise ikisi arasında orta bir seviyede sürmektedir. Peki öyle ise, hayatları farklılıklar arz eden bu varlıklar için ölüm nedir?

Doç. Dr. Abdülhakim Yüce

Şeytanın Vesvese Vermedeki Gayesi Nedir?

Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah’ın (cc) marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat (sav)’in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah (cc)’a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?”der, vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki”deme noktasına varır”umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?”der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir. Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.

Hücumât-ı Sitte Nedir?

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Hayat baştan başa, değişik boy ve derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar hayatının her karesinde bu imtihanlarla yüz yüzedir. Bediüzzaman Hazretleri, “Hücumât-ı Sitte”adıyla yirmi dokuzuncu mektubun altıncı kısmında, “İns ve cin şeytanlarının altı desiselerini inşaallah akim bırakır ve hücum yollarının altısını da seddeder”diyerek bu imtihanların en tehlikeli olanlarını “hubb-u cah, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik”olarak tespit etmiştir.

Şimdi Bediüzzaman’ın tespit ettiği bu hastalıkları yine onun perspektifinden icmalî olarak izah etmeye çalışalım.

Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir. Bediüzzaman insandaki bu duyguyu, “İnsanda, ekseriyet itibariyle, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder”diyerek hulasa eder. Hubb-u cah, kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir haslettir. Gönlünü böyle bir hastalığa kaptırmış talihsizlerin, bakışlarının bulanıp yol ve yön değiştirerek çıkmaz sokaklara girmeleri her zaman ihtimal dahilindedir. Gerçi hubb-u cah dediğimiz bu virüsün her insanda az-çok bulunması tabiidir. İşte bu itabarladır ki, şayet bu his, meşru bir zeminde tatmin edilme yoluna gidilmezse, kendini böyle bir duygu ve düşünceden kurtaramayanların, hem kendilerine hem de içinde bulundukları topluma zarar vermeleri kaçınılmazdır. Böyle bir zararın telafisi ise oldukça zordur.

İkincisi, korkudur. İnsan korkuyla iradesine kement vurarak onu gemleyebilir. Bilhassa günümüzde ehl-i gaflet, korku hissiyle insanları sindirmeye çalışmaktadır. Bediüzzaman “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar”deyip, meseleyi biraz da zaman ve mekan unsurlarıyla gözler önüne sermiştir. Hak ve hakikata inanmış bir sinenin bu marazdan kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip “Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah’ın elindedir”kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegane çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.

Üçüncü desise, tama’dır. Tama, bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık manalarına gelmektedir. Allah Rasulü (sav), “Eğer ademoğlunun iki vadi altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder”sözleriyle tama’ın esiri olan insanların halet-i ruhiyelerini resmedip sunmaktadır. İnsan ancak, “yiyin, için fakat israf etmeyin”(A’raf/31) ayetini kendine bir ölçü kabul edip, harcamalarını israfa varmayan bir ölçüde yaparak tama’dan sıyrılabilir. Ayrıca bazı kötü ruhlar, tama damarına girip inanmış sineleri kendi menfur emellerine alet edebilirler. Bediüzzaman, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlahiyi kendine celb eder ve ehl-i dalaletin rızasını kazanmaya çalışır”diyerek dikkatleri böyle bir tehlikeye çekmektedir.

Dördüncü husus, ırkçılıktır. Irkçılık fikri ilk defa Avrupa’da Durkheim ile başlamış ve sonraları da devlet-i âliyenin sonunu hazırlayan âmillerden birisi olmuştur. Zira ırkçılık mülahazasıyla sıbğatullah hakikatına mazhar olmuş milletimizi, Türk’ü Kürd’e, Kürdü Boşnağa, Boşnağı da Arnavut’a vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir. İslam, ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına karşıdır. Evet İslam’daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ashab-ı kirama bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir. Mesela Hz. Ebu Bekir Arap, Hz. Bilal Habeşli, Hz. Suheyb Bizanslı ve Hz. Selman ise Farslı’dır. Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslam potasında birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır. Zaten “Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır”(Hucurât/13) ayeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslam, bir yandan ırkı, dinin önünde tutan menfi bir milliyetçiliği redederken diğer yandan da müsbet milliyetçiliği tesbit buyurmuştur.. tesbit buyurmuştur; zira soy-sop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir. Ayrıca bu “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık”(Hucurât/13), ayetinde yerini alan içtimai bir vakıadır. Bediüzzaman da, bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu ifadelerle dile getirmiştir: “Şu müsbet fikr-i milliyet, İslamiyete hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslamiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalır. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”

Beşinci desise; insandaki en zayıf ve en tehlikeli olan enaniyet (benlik) duygusudur ve insanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gerekli olan bir şeydir. Zira benlik anaforuna kapılan talihsizlerin, hak ve hakikati görüp bilmesi ve gözleri bağlı olduğu için de yoldan, çıkmadan hedefe yürümeleri çok zordur. Bediüzzaman, “Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyetle vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda eh-i dalalet eneye binmiş, dalalet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ancak eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, işte böyle bir hal, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır Bununla beraber, etrafında toplandığımız hizmet-i Kur’aniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü/biz istiyor.”sözleriyle bu şeytanî sıfata karış bizi tetikte olmaya çağırır.

Altıncısı günümüzde ciddi bir maraz halinde hak erlerinin pek çoğunun ayağına dolaşan tenperverlik (rahata düşkünlük) hastalığıdır. Evet içtimaî ruhu uyandıran, kitleleri irşad edip insanlığa yükselten bir davanın müntesipleri, bu yüce dava uğrunda kat’iyen tenperverliğe girmeden, maddi-manevi her şeylerini feda etmeye hazır olmalıdırlar. Üsturevî mahiyette Hz. İbrahim’in servetiyle alakalı anlatılan bir menkıbe vardır. Aslı olmasada, faslı bize bir şeyler anlatır. Hz. İbrahim’in o kadar çok koyunları ve bu koyunların çobanları vardır ki, o kendi dönemi itibariyle en zenginlerinden sayılır. Bu kadar geniş bir serveti peygamberlik mansıbıyla telif edemeyen -hangi mülahazadan kaynaklanırsa kaynaklansın- meleklerden bazıları, “Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl te’lif edilir”şeklinde bir soru tevcih ederler. Cenab-ı Hak da “Bu servet onun gönlüne girmiş mi girmemiş mi gidin deneyin”der ve bunun üzerine melekler, vahiy meleği Cibril-i emin reisliğinde insan suretinde temessül ederek Hz. İbrahim’in yanına gelirler. Burada melekler onun duyacağı şekilde “Subbûhun, Kuddûsün, Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh”diyerek marifetlerini ifade ederler. Bu kelimelerin her biri, Cenab-ı Hakk’ı takdis ve tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Kalbi lahuti esintilere açık olan Hz. İbrahim, böyle bir tesbih duyunca çok hoşuna gider, “Allah aşkına bu ne güzel şey!”şeklinde hayretini bildirir ve “servetimin üçte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin”der. Melekler bir daha söylediklerinde Hz. İbrahim, “yarısı sizin olsun”, bir kere daha söylediklerinde ise “çobanlarımla beraber size köle oldum”karşılığını verir. Bunun üzerine Cibril kendini tanıtır ve “Ben Allah’ın meleğiyim. Bunlara ihtiyacım yok, fakat Rabbim senin sadakatını göstermek istedi ve seni bizimle imtihan etti”der ve oradan ayrılırlar. Evet akyolun hak yolcuları, rahat ve rehavet girdabına kapılmadan niyetlerinde sadece Allah rızası olduğu halde hep yollarına devam etmelidirler.

Hasılı; Allah’ın sonsuz rahmetine karşı, O’na olan ümit ve teveccühü bir lahza olsun kaybetmeden, daima nazarlar O’na yönlendirilmeli ve murakabe hissiyle meşbû, olarak hareket edilmelidir. Böylece aksiyon ruhu dumura uğramayacak ve “Hücumât-ı Sitte”de zikredilen desiselere kapınılmadan, günahların hacaletinden ve ümit kırıcılığından sıyrılıp af kevserlerinden kana kana içerek ruhlara inşirah veren sonsuz rahmetlere ulaşmak mümkün olacaktır.

Kahve Falı Günah mıdır, Gelecekten Haber Verme Anlamını Taşır mı?

İslâm’ın ayet ve hadislerle bizlere sunmuş olduğu temel ölçüler içerisinde gelecekten haber verme katiyen caiz değildir. Zira gaybı yani geleceği Allah’tan başka hiç kimse bilemez. “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez”(Enam, 6/59), “De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez..”(Neml, 27/65) ayetleri ve bu çizgide daha onlarca ayet, bu küllî ve daimî hakikati gözler önüne sermektedir.

Burada Hz. Peygamber (sav)’in istikbale yönelik söylemiş olduğu bazı hadislere nasıl izah getirebiliriz sorusu akla gelebilir. Kur’ân Cin Sûresi’nin 26. ve 27. ayet-i kerimelerinde bu meseleye açıklık getirmektedir. “O, bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır.”Buna göre Cenâb-ı Hakk, dilemiş olduğu elçilere gayba ait bazı bilgileri bildirir, onlar da ümmetlerine bu hakikatleri ifade eder, nitekim etmişlerdir de.

Mutlak mânâda fal (tefe’ül) meselesine gelince; onun İslamî bir dayanağı vardır. Yalnız bütünüyle İslamî çerçeve içerisinde. Buna göre Efendimiz (sav), “hastalık bulaşması ve teşe’üm (şerre yorma) yoktur. Fakat fal (yani) güzel söz, iyi söz hoşuma gider”buyurmuşlardır. (1) Görüldüğü gibi Allah Rasulü (sav) falı, iyi söz, güzel söz diye tefsir etmişlerdir. Bu konuda hadis şarihleri şu açıklamaları yapmaktalar: Mesela, kız istemeye giden bir kimse, yolda birinin başkasına, “Mes’ud”diye seslendiğim işitince bu kelimeyi uğurlu sayarak “inşaallah bu işte mutluluk ve saadet vardır”der. Çünkü mes’ud kelimesi mutluluk anlamım taşır.”(2) İşte bizim yukarıda mutlak fal meselesinin İslamî şartlar içerisinde dayanağı vardır dediğimiz husus budur. Yoksa soruda bahsedilen ve günümüzde de moda olduğu şekliyle kahve, papatya, yıldız falı denilen şeylerin İslamî mânâdaki fal ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kahve, yıldız, papatya, avuç içi vb. fallar, İslâm’da ancak kehanet kategorisi içinde mütalâa edilebilir. Kehanetin ise haram olduğunda bütün ulema ittifak halindedir. Nitekim Efendimiz (sav)’in konu ile ilgili şu hadis-i şerifleri şayân-ı dikkattir. “Kahin (gelecekten haber veren), mennan (yaptığı iyiliği başa kakan), sıla-i rahmi terkeden… cennete giremez.”(3) “Kim kahine gider ve onun dediğini tasdik ederse Muhammed (sav)’e indirileni inkâr etmiş demektir.”(4)

Bu bilgiler ışığında gelecek adına söylediği şeylerin bütünüyle yalan olan kahinlere, falcılara gitme, onların dediklerine inanma ve tasdik etme, inanan kişiyi itikadî açıdan çok tehlikeli bir konuma itmektedir. Bize göre İslamî gerçeklerin bilinmemesi ya da bilinmesine rağmen hayata geçirile-memesinden kaynaklanan ruhî tatminsizliğe böylesi şeylere müracaat ederek çareler arama olabildiğine yanlış bir tutumdur. İslâm, itikadî ve amelî değerler mecmuasıdır. Mü’min bu değerlere bütünüyle inanma ve onları bütünüyle hayatına tatbik etmekle mükellef olan insanın adıdır. Öyleyse günümüz dünyasında ne kadar revaçta ve gündemde bulunursa bulunsun hakiki mü’min bu türlü şeylere tenezzül etmemelidir.

Ahmet Kurucan

[1] Müslim, Selâm, 34 [2] İbn-i Mace tercümesi, Haydar Hatipoğlu, 9/307 [3] Müsned,3/13 [4] İbn-i Mace, Taharet, 122

İslâm’da göz değmesi var mıdır?

Osmanlıca ifadesiyle “isabet–i ayn”, yani (göz değmesi) vardır ve vâkidir. Bazı insanların gözü, baktığı şeye büyük bir hasret ve iştiyakla bakar; erişilmesi güç bir mazhariyet ve nâiliyet hissiyle nazar eder. Böyle derin hasret ve arzu ile bakışlardan sonra bakılan o şeyde bir arıza meydana gelir, bir rahatsızlık söz konusu olabilir. Buna isabet–i ayn, yahut göz değmesi denir. Rasûl–i Ekrem Efendimiz (sas), nazarın hak olduğunu bildirdiği bir hadis–i şerifinde:”Nazar deveyi kazana, insanı mezara götürür, buyurarak, hasretli ve hasetli bakışların zararlarına, mühim te’sirlerine işarette bulunmuştur.”

Ahmet Şahin

İnsanın Kendisini Övmesi, Nazar Değmesine Sebep Olabilir mi?

Malumunuz olduğu üzere, nazar, Arapça asıllı bir kelimedir; bakma, bakış, göz, fikir, düşünme, mülahaza, niyet, dikkat, iltifat, teveccüh gibi mânâlara gelmektedir. Araplar, göz değmesini “isabetül-ayn”olarak isimlendirmişlerdir. Nazar kelimesi Türkçe’de kem göz manasına kullanılmakta ve “nazara gelme”, “nazara uğrama”ve “nazar değme”gibi ifadelerle göz değmesi kastedilmektedir.

Kur’an-ı Kerim nazardan söz ederken açık ve kesin bir hüküm bildirmemekte, buna karşı hadisler, açık bir ifadeyle nazarın gerçek olduğunu haber vermektedir. Peygamber Efendimiz, “Nazardan Allah’a sığınınız. Göz değmesi gerçektir”buyurmuşlardır. Esma binti Umeys’den (ra) rivayet edildiğine göre kendisi: “Ya Resulullah! Cafer’in oğullarına cidden nazar değiyor, ben onlar için şifa dileğiyle okutturayım mı?”demiş. Rasulu Ekrem de: “Evet, lakin kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar onu geçerdi”diye cevap vermişlerdi.

Tefsircilerin çoğu, “Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkâr edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri vakit neredeyse gözleri ile seni yıkıp devireceklerdi. Bir de durmuşlar, o herhalde bir delidir, diyorlardı.”(Kalem, 68/50, 51) mealindeki âyette geçen “gözleriyle seni yıkıp devireceklerdi”sözünü “nazar”ile tefsir etmişlerdir.

Nazar ile kıskançlık arasında yakın bir münasebet vardır. Elmalılı Hamdi Yazır, bu münasebetle alakalı şöyle der: “Kıskançlıklarından az daha Hz. Peygamber’i nazara uğratacaklar, aç ve kötü gözlerinin şerriyle ellerinden gelse onu helâk edeceklerdi. Demek ki, öfkenin bedende bir hükmü bulunduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur çarpar; mıknatıslar ve manyetize eder. Kimi de aldığı teessürle, hasedinden bir gayza düşer, türlü türlü su-i kasde ve hilelere kalkışır ki, maddî veya manevî hangisi olursa olsun hedefine vardığı zaman, isabet-i ayn değmesi veya nazar tabir olunur. Bunun hakkında uzun uzadıya sözler söylenmiş, inkâr edenler, ispat edenler olmuştur. Keyfiyeti ne olursa olsun isabet-i ayn vardır.”

Nazarın hak olduğunu kabul ettiğimize göre ondan nasıl korunabiliriz, denirse Efendimizin yaptığı duaları yapmak suretiyle diye cevap verebiliriz. Ebû Said el-Hudrî (r.a)’den rivayet olunduğuna göre: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım”gibi dualarla cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırdı. Sonra Muavvezatân nazil olunca bu sureleri okumaya başladı. Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Evinden çıkarken şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhafaza altına alınır, şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir: Bismillâhi tevekkeltü alellâhi lâ havle velâ kuvvete illâ billâh – Allah’ın adıyla evimden çıkıyorum. Ben Allah’a tevekkül ettim, güç ve kuvvet sadece Allah’ın lütuf ve ihsânıyladır.”Ümmü Seleme’nin rivayetine göre ise Efendimiz evinden çıkarken şöyle derdi: “Allah’ın ismini zikrederek çıkıyorum. Ben Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım hata yapmaktan, yolumu şaşırmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan, cahillikle başkasına bela olmaktan ve başkasının cahilce davranışıyla karşılaşmaktan sana sığınırım.”Osman b. Affan (r.a.) da Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bir kul her günün sabahında, her gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiçbir şey zarar veremez: Bismillâhi lâ yedurru me’asmihi şey’un fıl’ardı vela fı’ssemâi ve huve’s-semiul-alîm – O’nun adıyla hareket edip O’na sığındıktan sonra yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabahladım, akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir.”Ayrıca, Hz. Âişe validemiz de Allah Rasulü’nün yatağına girdiğinde İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okuduğunu, iki eline üfleyip vücudunu sıvazladığını rivayet etmiştir.

Bu genel malumattan sonra sizin sorunuzdaki hususa gelecek olursak; eğer Rabbimizle irtibatımız sağlam değilse, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde bulunmuyorsak, bu durum bizim için bir boşluk ve zırh aralığı demektir. Öyle anlarda, manevi kalkanımızda delikler açılmıştır ve bir hain okun isabet etmesine karşı korunmasız kalmışızdır.

İnsanın kendini övmesi, yapılan işleri kendi nefsine maletmesi ve bunu orada- burada, kötü ruhlu insanların yanında anlatması, sır bilmemesi, konuştuğu şeylerin neler olması gerektiğini düşünmemesi onu çepeçevre saran manevî kalkanda delikler açar. Böyle bir suiistimal karşısında Cenab-ı Hak, onu ya cezalandırır ve hizaya getirir; ya da kadrini bilmediği ve abarttığı o nimetleri elinden alır. Böyle bir akıbete düşmemenin çare-i yegânesi, Allah sığınmak, yeniden dönüp tecdid-i biat etmek, tevbede, inabede bulunmaktır.

Allah’ın âdât-ı Sübhâniyesi, vazettiği kanunları kimseye iltimas geçmez. Cenab-ı Hak, Peygamberine büyü yapılmasına bile müsaade etmiştir. Allah Teâlâ dileseydi, Peygamberimize büyü yapan adam daha tarağın dişlerini işleyeceği an eli kururdu da Efendimize sihir yapamazdı. Parmağının işaretiyle Kameri parçalayan Zat’a sihir yapılıyor… ve bize şu mesaj veriliyor: Bu hususta kendinize güvenmeyin. Gücünüz size kat’iyen yetmez. Devrilmemek için sürekli Allah’a dayanın, O’na sığının. Çocukların annelerine sımsıkı sarıldığı gibi -O’na sarılma keyfiyeti nasılsa işte o şekilde- Cenab-ı Hakk’ın rahmetine sımsıkı sarılın. “Aman beni Kendin’den uzaklaştırma! Sensiz edemem ben, ayakta duramam Sensiz…”deyin.

Nazarı önleme çareleri nelerdir?

Alelâde şeylere nazar değmez, isabet–i ayn vâki olmaz. Çünkü sıradan şeylere hasetle bakılmaz, hasret ve tutkuyla nazar edilmez.

Öyle ise, sahip olduğumuz farklı şeyleri, başkalarının ihtiraslı nazarlarına arz etmemeli, onların gıpta ve hasetlerini tahrik edecek gösterişte bulunmamalıyız ki, göz değmesini önlemiş olalım.

Bu yüzdendir ki, bazı binaların girişine hayvan kafası asarlar, görünüşü çirkinleştiren kemikler sallandırırlar. Maksat, göz değecek kadar güzel olan görünüşü çirkinleştirip dikkatleri dağıtmak, hasretle bakışı önlemektir. Gür mahsullü tarlalara da aynı şeyi yaparlar.

Ortaya diktikleri bir sırığın üzerine eski paçavralar asıp, dikkati dağıtarak görünüşe çirkinlik vermek isterler. Başka bir ifadeyle gösteriş ve mürailikle tahrikçi teşhirler ‘isabet–i ayn’a davetiye çıkaran hallerdir. Göz değmesinden çekinen kimseler, böyle gösterişe girmemeli, başkalarının ihtiras ve rekabetini celbeden tavırlardan uzak kalmalılar.

Bununla beraber, böyle dikkat çekici güzellikleri gören kimseler, ilk bakışlarında “Maşaallah”diyerek takdirlerini ifade ederlerse, gözlerinin değmesini önlemiş olurlar. Çünkü “Maşaallah”demekle “Allahü Teâlâ dilediği şeyi yaratır, bundan daha mükemmelini halk eder, bunda hasretle bakılacak taraf yoktur.”demiş olurlar. Hasetleri ayaklanmaz.

Bu mevzuda hatırlanacak bir başka husus da şudur:

Her insanın gözü değmez, hem de gözü değen her insan meş’um ve uğursuz insan olmaz. Allahü Teâla ihtirasla bakan bazı kullarının gözlerine böyle bir te’sir vermiştir. Bu husus, kulun elinde ve ihtiyarında değildir. Ancak ona düşen, ihtirasla değil, kanaatle bakmak, baktığı nesnenin faniliğini düşünerek haset ve gıpta hissini gemlemektir.

Nazarın hikmetlerine baktığımızda görürüz ki, bu anlayışta içtimaî hayatımızı organize eden bir fayda mevcuttur. İnsanlar çevrelerinin ihtiraslarını tahrik edecek görünüş ve gösterişten uzak kalmalı, dünyevî hisleri ayaklandırıp, ihtirasları coşturucu tavırlara girmemeliler. Yoksa kendilerine ihtirasla bakanların içinden birinin gözü değer, bir belâya, bir musibete mâruz kalır. Böylece etrafı rahatsız edip, dünyevî arzuları kamçılayıcı, uhrevi hisleri körletici tutumundan dolayı ceza görmüş sayılır.

Nazar daha ziyade dünyevi varlık yüzünden meydana gelir. Şayet bir adamın nazarı uhrevi meziyetlere de değiyor, ona da zararlı oluyorsa o kimse, hislerini iyice saptırmış, İslâmî ölçü ve duygudan iyice mahrum kalmış demektir. Nazarın en kötüsü bu adamın nazarıdır. Bundan, muhteris adam mes’uldür.

Ahmet Şahin

Büyüye karşı hangi dualar okunabilir?

Açıklama: Yapılmış bir bedduadan, nazardan veya büyüden kurtulmanın yollarını öğrenmek istiyorum. Ayrıca kötü göz, söz ve nefesin değmemesi için neler yapılmalı? Şimdiden teşekkürler.

Gerçekten bazıları, büyüye, vesveseye ve şüphelere maruz kalmış ya da kötü ruhların hücumuna uğramış olabilirler. Bunlar genellikle Allah’tan uzaklaşma, Peygamber Efendimiz’e karşı mesafeli durma ve Kur’an’dan ayrı kalma neticesinde olur. Öyleyse, çareyi yakınlaşmada ve aradaki mesafeyi daraltmada aramak gerekir. İnsan, Allah’a yakın olmalı, Peygamber Efendimiz’e yakın durmalı ve Kur’an’a gönlünü açmalıdır ki, uzaklık ve yalnızlığın tehlikelerine karşı korunabilsin. Allah’a gönülden yönelmeli, içini O’na dökmeli ve şifayı sadece O’ndan istemelidir ki, duasına cevap verilsin. Ayrıca, bazı ağzı dualı kullar vardır; onlar yalnızca Allah rızası için dua ederler. Hastanın ismini alır, birkaç gece kalkar, secdeye kapanır ve yalvarırlar; “Bahtına düştüm Allah’ım, Şafi-i Hakiki Sen’sin. Şu kuluna şifa ihsan eyle; onu batıl peşinde koşan insanların eline düşürme; onların eline düşürüp perişan etme”der, yakarırlar. Allah Teâlâ da murad buyurursa, şifa ihsan eder. Bu yol, enbiyâ, evliyâ ve asfiyânın yoludur; bu hak dostlarının yolu dururken, Kur’an ve Sünnet gibi hiç yanıltmayan müracaat kaynakları bir kenarda beklerken başka kapılara yönelmek aldanmışlıktır. Bu hidayet rehberlerine müracaat edenler bütün dertlerine derman bulabilirler. Dertlerine derman bulamasalar da, sabır kalesine sığınır, az dişlerini sıkar ve musibeti vereni bildikleri için sabrederek evliyâ mertebesine yükselebilirler. Belki dünya hesabına biraz sarsılırlar; fakat ahiretlerini imar etmiş olurlar.

Dolayısıyla, asıl başvurulması gereken kaynaklar Kur’an ve Sünnet’tir. Hiç yanıltmayan rehberler Peygamber Efendimiz ve her devirde Peygamberimizin takipçileri salih kullardır. Her meselede olduğu gibi metafizikle alakalı mevzularda da bu sağlam kaynakların ve yanıltmayan rehberlerin gösterdiği çizgi takip edilmelidir.

Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) her gece yatmaya hazırlandığı zaman iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar, ondan sonra yatardı. Hazreti Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.

Rasul-ü Ekrem Efendimiz, kendisine büyü yapıldığını farkettiği zaman da bu sureleri okuyarak Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı. İki elini açıp yan yana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti. Nakledildiğine göre, Efendimiz bunu 11 defa yapmış; her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissetmiş ve rahatlamıştı.

Dolayısıyla, o türlü durumlara, yani, büyüye, nazara, şüphelere maruz kalanlar İhlâs suresini ve “Muavvizeteyn”dediğimiz Felâk ve Nâs surelerini on birer kere okumalı ve Peygamber Efendimiz gibi yapmalıdırlar. Buna ilave olarak, Fatiha suresi, Âyete’l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki Allah Rasulü’nden nakledilen dualar da okunup onlarla Allah’tan şifa dilenebilir. Mesela; cin çarpmasına maruz kaldığını düşünen bir insan Fatiha Suresi’ni, Bakara Suresi’nin 1, 2, 3, 4, 5, 163, 164, 255, 284, 285 ve 286. ayetlerini, Âl-i İmran Suresi’nin 18. ayetini, A’raf Suresi’nin 54, 55 ve 56. ayetlerini, Mü’minûn Suresi’nin 116, 117 ve 118. ayetlerini, Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini, Haşr Suresi’nin son üç ayetini, Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumalıdır. (Bu duanın tam metni Işık Yayınları tarafından neşredilen Mealli Dua Mecmuası’nın Mart-2004 baskısının 161. sayfasında mevcuttur.) Bunları, o derde dûçar olan insan kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler. Ayrıca, gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir.

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyü ve benzerleriyle imtihan olan şahsın, onu Allah’ın giderebileceğine tam inanmasıdır. Şayet insanın inancı zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edebileceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumalar, yalvarmalar ve dualar şifaya vesile olmayabilir. Fakat, Kur’an’ın bereketiyle ve sağlam bir niyetle Allah’a teveccüh edilirse o dert -inşaallah- zâil olur.

Selametle kalın..

Madde hayalden mi ibarettir?

Açıklama: Beraber kaldığımız arkadaş (1. sınıfta okuyor), maddenin olmadığını sadece algılarımızdan ibaret olduğunu söylüyor. Ben ise maddenin sabit olduğuna inanıyorum fakat mesnedini bilmediğim için arkadaşa yardımcı olamadım. Bir de tasavvuf adına, okuduğumuz eserlerin sınırlı olduğunu düşünüyor… bana bir yol gösterirseniz memnun olurum Allah şimdiden razı olsun!..

O arkadaşınızın söylediği fikir, bugün bazı albenisi yüksek kitaplara serpiştirilmiş olup kökeni batıya dayanmaktadır.

Bize göre eşya sabittir. Yani gördüğümüz şu madde alemi, vardır, mevcuttur. Sabit olduğunu beş duyu organımızla anlıyoruz. Görüyoruz, dokunuyoruz, alıp atıyoruz, sesini işitiyoruz vs. Eğer, madde sadece bir hayal, beynin bir algılaması, hayal merkezinin bir resmetmesi olsaydı, görmediğimiz bir zilin sesini duyamazdık. Kafamıza yediğimiz bir taşın acısını hissetmezdik.

Onlar derler ki, pencereden baktığımızda bize ilk görünen şeyi beyin alıp işler, kalıba sokar ve bize bir manzara gösterir. Sormak lazım, acaba nazarımıza ilk gelen nedir ki, biz onu beynimizde öyle algılıyoruz. Nazarımıza ilk gelen, maddenin ta kendisidir. Onlar burada çukura düşüyorlar.

Ayrıca, diyelim ki madde hakikatte yok, bununla ne demek istiyorlar? Neyi kastediyorlar? Nereye varmaya çalışıyorlar? Maddeyi yok kabul etmemin bana ne gibi bir faydası vardır? Faydası yok ama zararına gelince pek çok! Bana, Allah’ın yarattığı bir maddeyi inkar ettirip, meseleyi bir enerjiye, bir hayal gücüne bağlamayı düşünüyorlar. Tıpkı, cinleri inkar edenlerin, meleklerin varlığını kabul etmeyenlerin, bütün bunları götürüp bir enerjiye bağladıkları gibi. Bu işin neticesi, farkına varmadan insanı küfre götürür. Arkadaşınızı güzel bir üslupla ikaz edin ve bunları genişleterek anlatın.

Tasavvuf adına başka kitaplar da okunabilir ama o okuyacağımız kitapların öz haline getirilmiş şekli, bizim bugün okuyup istifade ettiğimiz kitaplardır. Büyüklerin hayat hikayelerine ve ibretli tablolarına dair başka tasavvuf kaynakları tabii ki okunmalıdır. İmam Gazali’nin İhya’sı, Molla Camii’nin Nefahatü’l Üns’ü, Kuşeyrî’nin Risalesi, Ebu Talib El Mekkî’nin Kûtü’l Kulûb’u gibi kitaplar dikkatle okunmalıdır. Tavsiye ederiz.

Rüyamda biriyle cimayı gördüm? Nasıl yorumlamalıyım?

1- Öncelikle bir rüya tabirleri ansiklopedisine bakabilirsiniz. Yorumlar oralarda çeşitlenebilir.

2- Rüyaları hayra yormak lazım. Günah görseniz de sizin bir hayırlı amelinize işaret edebilir.

3- Bir padişahın hanımı, rüyasında şehirdeki herkesle ilişkiye girdiğini görür. Büyüklere sorarlar. Onlar da derler ki, siz herkese ulaşacak bir hayır yapacaksınız. Sonra o sultan hanım, herkesin faydalanacağı bir çeşme yaptırır. Sizinki böyle bir şey olabilir. Allah bilir.

4- Maneviyatınızı kontrol edin. Kalp balansınızı ayarlayın. Belki sizin kendinize daha fazla dikkat etmenize vesile olur bu rüya…

5- Bunun ötesinde bu tür rüyalarla fazla meşgul olmayın. Bazı rüyalar karışıktır, bir mana ifade etmezler.. Kur’an’da buna  “edgasü ehlam” denir.

6- Ayrıca Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ait rüya ile alakalı 28. Mektubun baş kısmını da okursanız istifade edersiniz.

Vicdan ve nefsin mahiyetlerini kavrama adına neler söyleyebiliriz?

İnsanın bir mülk, bir de melekût yanı vardır. Onun bu yanlarını, başka tabirler kullanarak ifade etmek de mümkündür. Nitekim bazıları buna, melekî ve şeytanî; bazıları, maddî ve manevî; bazıları cesedî ve ruhanî; diğer bazıları da nefsî ve vicdanî demiş ve aynı hakikati başka başka ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.

 Bize göre, insanın manevî cephesini de maddî cephesini de ayrı birer mekanizma şeklinde ele almak ve öyle değerlendirmek daha uygundur. İsterseniz bunlardan, manevî olana vicdan mekanizması, diğerine de nefis mekanizması diyebiliriz.

Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, âlem-i emre ait Rabbanî latifeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular vicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istek ve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler için insana verilen duygular da, nefis mekanizmasını meydana getirirler… Bu iki mekanizma âdetâ hep birbirinin aleyhine işler. Şu kadar var ki, vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete dönüşür ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir mekanizma haline gelir. Evet, tasavvufçuların tasnifiyle, nefis mekanizması, emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, râdiye, mardiyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçrayarak insana yararlı hale gelebilir. Onun içindir ki, insanı sadece mânâ yönüyle ele alıp terbiye etmek veya sadece vicdan mekanizmasından ibaret kabul etmek eksiktir, yarımdır. Hakiki velayet, Sahabe velayetidir. Sahabe, nefis mekanizmasını “Sıbgatullah” denen İlâhî boya ile boyamış ve insana verilen negatif duygulara dahi birer velayet mührü basmıştır.

Mesela şehveti ele alalım. Bu duygu sadece kendine bakan yönüyle işlettirilecek olursa, tamamen bir kötülük menbaı haline gelir. Ne var ki, Sahabe mesleğinde, bu duyguya bile velayetin bir buudu olma keyfiyeti kazandırılmıştır. Şöyle ki, şehvet helal dairede kullanıldığında, insanın hanımıyla olan münasebetleri dahi ona sevap kazandırır.

Bir gün Allah Rasûlü, bunun böyle olduğunu söyleyince, Sahabe, nasıl olur mânâsında hayretle bakakalmış. Efendimiz de onlara şu mantıkî ve mantıkî olduğu kadar da fıtrat buudlu cevabı vermişti: Eğer bir insan, helal dairede kalarak o işi yapmasaydı harama girecekti. Demek ki o, helal daire ile iktifa etmekle haramı terk etmiş oldu. (Haramı terk etmek ise insana bir vacip işleme sevabı kazandırır). Demek oluyor ki, insan nefis mekanizmasına ait bu duyguyla dahi cennet kazanabiliyor. Diğer taraftan nefis mekanizmasına ait bütün duyguları cennetin televvünlerine vesile olarak kabul edebiliriz. Yani insan, nasıl ki vicdan mekanizmasına ait his ve duygularla cennete ait bazı buudları seyredip yaşayabilir, disiplin altına alınmış nefis mekanizmasına ait bazı duygularla da yine cennete ait bazı televvünleri duyup idrak edecektir. Zaten cennetin ruh ile beraber cesede hitap edecek olmasının hikmet ve sırlarından biri de bu olsa gerektir. (Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını ve yaratılışı anlatan, balçık, kurumuş çamur vs. gibi ifadeleri, insanoğlunun mahiyetini ele veren bazı malzemeler şeklinde anlamak muvafık olsa gerek. Yoksa onu, bildiğimiz dünyaya ait balçık ve çamur şeklinde yorumlamak eksik bir anlayıştır…)

İnsanda bir de öfke var. Eğer bu öfke hissi olduğu gibi kalsa, insanı kokuşturur ve düşünceleri kanlı, duyguları kanlı, gözü kanlı ve eli kanlı bir cânî, bir Firavun haline getirebilir. Fakat aynı öfkeyle insan, ırz, namus ve vatan uğruna kavgaya girip, öldürürse gazi, ölürse de şehid olur. İşte böyle bir öfke, en az “hilm” kadar Allah nezdinde makbuldür. Şimdi, eğer insanın türabî (toprağa ait) yanları dahi iyi işletilince onu bu dereceye yükseltiyorsa, siz vicdan mekanizmasının iyi işletildiğinde neler olacağını düşünün..!

Evet insan, türabî yönüyle dahi her zaman melekler seviyesine ulaşabilir. Bir de vicdan mekanizması devreye girince, o, meleklerden daha üstün hale gelir. Zira meleklerde zorlanma yoktur. Onların iradesi, önündeki marziyyat güzelliklerini seçme şeklinde tecelli eder. Halbuki insan iradesi, iyiyle kötü arasında mutlaka tercih yapmakla mükelleftir. “Mağnem de mağrem” (mükâfatda meşakkat) nisbetinde olacağına göre, insanın önündeki bu handikapların aşılması, insanın meleklerden üstün hale gelmesine vesile ve vasıta sayılacaktır.

Vicdan, kelime olarak “bulmak” mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini, hem de Rabbini bulur. Onun içindir ki, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi İslâm büyüklerinden alın da, birçok Batılı düşünürlere kadar yüzlerce insan, keşif ve sezişleriyle vicdanı ele almış ve onun bu hususiyeti üzerinde ısrarla durmuşlardır. Burada “keşif ve seziş” ifadesini bilhassa kullanıyorum. Veliler, vicdana ait hususiyetleri keşfen; mütefekkir ve filozoflar ise sezişleriyle bilirler. Vicdanın yalan söylemeyeceği hususunda ise her iki grup ittifak halindedir.

Bediüzzaman Hazretleri ilk eserlerinde, Cenab-ı Hakk’ın varlığına delil olan ana ve temel bürhanlar arasında vicdanı da sayar. Fakat daha sonra vicdanı, herkesin anlayacağı ölçüde objektif bir delil görmediği için, Sözler’de bu tür delilleri üçe indirir: Kur’ân, Efendimiz ve bir de kâinat kitabı…

Evet, herkes vicdanın hafi dilini anlayamaz. Onun için objektif bir delil olması söz konusu değildir. Ama, onun dilinden anlayanlar için o, delillerin en büyüğü ve en keskinidir. Hiçbir malûmat, hiçbir müktesebât, insana vicdanının duyurduğunu duyuramaz.

Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acziyetini, hiçliğini idrak eder ve bu idrakle, Cenab-ı Hakk’a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O’ndan ister. Madem ki insanda bir “medet isteme” hissi vardır. Öyleyse ona medet edecek bir Zat da vardır. Böyle olmasaydı bu hissin insana verilişi abes olurdu. Halbuki kâinatta abes hiçbir şey yoktur. Bizdeki her duygunun mutlaka bir karşılığı vardır. Öyleyse vicdandaki, istinat ve istimdat noktalarının da hiç şüphesiz birer karşılığı olacaktır. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. Gerçi şuur da vicdan mekanizmasına ait bir bölümdür ama, zatî değerinin yanında, o da tek başına bir kıymet demek değildir. İrade, his ve kalple inzimam edince, o da âdetâ tek başına bir vicdan olur.

Hakk varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahidleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran İlâhî ve semavî bir sadâdır. Ama, bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibariyledir. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir.

Evet, bir insan düşünün ki, bütünüyle bir şehvet, kin, öfke, makam-mansıp sevdalısı haline gelmiştir. Yaptığı her işinde ruhunu sarmış bu negatif duyguların te’sirindedir. Böyle bir vicdanın eli-kolu bağlı ve dolayısıyla da tesirsizdir. Biz, böyle bir insana kelimenin tam mânâsıyla “vicdansız” deriz. Böyle insanların vicdan mekanizması adına bilgileri olmadığı gibi, vicdanın ifade ettiği mânâyı ve onun gayeler üstü gayesini de sezmeleri mümkün değildir.

Burada önemli olan bir başka husus da şudur:

Kant, Saf Aklın Kritiği’nde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini söyler. Demek ki, güzel davranışlar, güzel ameller bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek insanı, mücerred bilgiyle ulaşılmayan noktaya ulaştırıyor. Evet, mücerred bilgi ve malumat insanı hiçbir zaman bu seviyeye yükseltmez. Temrinden yoksun, amelden mahrum insanlar yükler dolusu kitap devirseler de, vicdanlarında duyulması gerekenleri kat’iyen duyamazlar.

Tatbik görmesi gereken ameller ise, bizim için bellidir: O, dinin güzel gördüğü ve “salih amel” diye vasıflandırdığı amellerdir. Vicdan mekanizmasının işlettirilmesi ve ondan semere alınması “salih amel” kavramının hayata geçirilmesiyle çok yakından irtibatlıdır.

“Şeytan” kelimesi başkaları için de kullanılabilir mi?

“Şeytan” kelimesi taşıdığı mânâdan hareketle dinde her azgın ve taşkın şeye kullanılabilir. Nitekim Allah (cc) “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”(Enfal, 6/112) âyetinde şeytan tabirini, yaldızlı sözlerle insanları baştan çıkartan cinler ve insanlar için kullanıyor.

Seyyidina Hz. Ömer (ra) serkeş bir ata bindirildiğinde “Beni bir şeytana bindirdiniz” buyurarak serkeşlik yapan ata şeytan tabirini kullanmıştır. Efendimiz (sav) de bir yerde köpeğe, bir yerde de serkeşlik yapan deveye şeytan demiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ins, cin veya hayvan serkeşlik yapan, başkaldıran, isyan eden her şeye bir mânâda “şeytan” denebiliyor. Ama, burada bahis konusu olan şeytan, insanların baş belası, Seyyidina Hz. Adem (as)’e secde etmeyip, Allah’a karşı başkaldırmakla küfür yoluna girmiş, insanoğlunun ebedî hasmı olan şeytandır.

İnsanların amellerinin fizikî olarak kâinata tesiri var mıdır?

Her şeyden önce, kâinatın fizikî yapısı ve genel teşekkülünde nelerin nelere müessir olacağı açıkca bilinememektedir. Sâni-i Hakîm, evrende, değişik sebep ve müsebbebler vaz’etmiştir. Bu nedenle, kâinat hakkında daha ziyade elde olan verilerle ve bilinebildiği kadarıyla, bazı hükümler verilebilmektedir. Kim bilir belki de, kâinatta, metafiziğin fizik üzerindeki müessiriyeti, fiziğin metafizik üzerindeki müessiriyetinden daha fazladır.

Meseleyi, “İleyhi yes’adü’l-kelimü’t-tayyibu ve’l amelü’ssâlihu yerfeuhû” (Fâtır, 35/10) ayeti ışığında değerlendirecek olursak, yeryüzünde söylenen bütün güzel sözlerin hepsi, gökler ve ötesine yükselmektedir. Bu yükseliş, adetâ Efendimiz (s.a.s)’in miracı gibi değişik yerlerden, değişik kapılardan hatta bütün varlığı temaşadan geçmektedir. Kim bilir belki de, o baş döndürücü sistemlerin gerçek ruhu, hakiki mânâsı ve hikmet-i hilkatları, bu olmasına ve bizim de onlarla değişik şekilde münasebetlerimizin bulunmasına rağmen, biz bu meseleyi atom dalga boyunda ifade ediyor olabiliriz. Halbuki, bunların dışında bize kadar gelip ulaşan farklı dalga boyunda, farklı şeylerin bulunması da imkân dahilindedir.

Yukarıda ifade ettiğimiz âyet-i kerimede geçen “kelim-i tayyib” sözü, başta kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallah) olmak üzere; tesbih (sübhânallah), tahmid (elhamdülillah), tekbir (Allâhü ekber), dua, istiğfar ve zikir gibi ulvî kelimelerin hepsini içine alır. İşte bu kelime-i tayyibe, insanların yapacakları salih ameller sayesinde tâ arşa ulaşmaktadır. Belki de kâinatın gerçek kıvamı, ancak bu mübarek kelimelerle korunmaktadır. Eğer burada bir “Sübhânallah”, bir “Elhamdülillah” veya bir “Allâhu Ekber” demek, öbür âlemde bir meyve-i cennet haline geliyorsa, aslında söylediğimiz bu zikirlerle cennetin canlı-cansız aksesuarı teşekkül ediyor demektir. Nasıl ki, güneşten gelen radyasyonlarla karbondioksit buluşunca, meyvelerin neşv ü nema bulması için bir ortam teşekkül ediyor; öyle de insanın ağzından çıkan güzel kelimeler, amel-i salih kanadı ile kanatlanınca, bilemediğimiz bir yerde, bilemediğimiz şartlara göre, bilemediğimiz başka bir âlemlerin teşekkülüne vesile olabilir. Madem ki, peygamberler ve Allah’ın sevgili dostları, oranın şu anda bir nüve halinde var olduğunu söylüyorlar; öyleyse, her ne kadar ağzımızdan çıkan bu sözlerin gökler ötesi âlemlere yükselme keyfiyetini bilmesek bile, bizim de kelime-i tayyibemiz, amel-i salihimiz, o nüveyi nemalandırma, geliştirme ve inkişaf ettirme keyfiyeti kazanabilir.

Levh-i mahfuzda hakikatı bulunan her şey, belli sembollerle âlem-i misale aksetmektedir. Bu açıdan âyân-ı sâbitedeki hakikatler, âlem-i hakikate aksedince, bu âlemin hususiyetine göre şekillenmektedir. Ehlullah’ın gözüne akseden ve rüyalarımızda bizim nazarlarımıza sunulan şeyler, işte bu tür motiflerle ifade edilerek, âyân-ı sâbiteye çarpıp kırılan ve belli inkisarlarla bizim nazarımıza takdim edilen hakikatlerdir. Aslında bu, onların gerçek şekilleri de değildir. Bu açıdan rüyasında bir şey gören, hatta âlem-i yakazada bazı şeylere muttali olan insanların, gördükleri o meseleleri gördükleri gibi aktarmaları yanlıştır. Zira o meseleler, onların gördükleri konumlarla mukayyettir.

Evet evvela, yukarıda ifade ettiğimiz âyân-ı sâbite hakikati, levh-i mahfuz gerçeğinin âlem-i misale aksetmesi ve bizim perdeden geçen o şeyi müşahede etmemizden ibarettir ki, velilerin de müşahede ettiği işte bu hakikatlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad, bir dönemki değişik müşahedelerini, başka bir zaman farklı bir zaviye yakalayınca, “Ben, onu küllî dairede zannediyordum, meğer cüz’î dairedeymiş” veya “Ben onu cüz’î dairede zannediyordum, meğer küllî bir dairedeymiş” diyerek tashih etmektedir.

İmam Rabbânî de böyle bir hâlet-i rûhiyede, “ümid ediyorum ki, ahir zamanda en son ve en güçlü nurunu neşredecek zat ben olayım” diyerek, bir râî-mer’î mülâhazası ortaya koymaktadır. Şimdi siz, Mektubât’ı okurken, Hazret’in bu türlü beyanları iddiaları karşısında ona çok rahatlıkla, “Ey İmam! Senin gibi ciddi bir insan nasıl böyle balâpervezâne konuşur” diye düşünebilirsiniz… Aslında o mülâhaza, bir râi-mer’î konumu içinde ortaya konmuştur. Zaten İmam Rabbânî gibi bir zat, daha farklı bir şey söyleyemezdi. Çünkü o takdirde söylenen şey, aklın bedaheti açısından müşahedeye mutabık olamadığı gibi, başkalarının müşahedesine de mutabık olamazdı. Müşahedeye mütabakat, bir yönüyle de Rahmanî tenezzüldür ki, Efendimiz (s.a.s) ve Kur’an-ı Kerim’in kendi cemaatlerine haber verdikleri, ileriye matuf bazı şeylerde, vâki öncelikli değil, müşahede öncelikli ele alınmıştır. Mesela ilme delâlet eden şeyler, “bir su damlasında şu kadar milyar atom vardır” denerek günümüzün ilmiliği içinde anlatılsaydı, o günkü insanlar bunu asla anlamazlardı. Zaten böyle birşey insanları kendi müşahedeleri ile çelişki içine atmak demektir ki, ne kelamullah, ne de onun müfessir-i zîşânının böyle bir çelişkiye kapı aralamaları mümkün değildir. Bu türlü durumlarda her şey müşahede öncelikli olur ve vâki, biraz geriye çekilir. Peygamberler, eşya ve hadiseleri, müşahede ettiklerinde her şeyi apaçık görmektedirler. Ne var ki, burada bir de “tenezzül” vardır. Tilmizlerinin durumu nazara alınınca, onlar için tenezzülât-ı İlahî olduğu gibi, tenezzülât-ı nebeviyye; hatta tenezzülât-ı Rabbâniye veya tenezzülât-ı irşadiye de olabilir.

Sâniyen, âlem-i misale akseden hakikatler, levh-i mahv ve isbat hakikatinden birer gölgedir. Yani günümüzde her ferdin teker teker veya milletlerin millet olarak yaşadıkları olaylar, bir âlemde sinema şeridi gibi, değişik şeylere kaydedilmekte ve bunlar, âlem-i misale aksetmektedir. Velilerin genel müşahedeleri, levh-i mahv ve isbata göre bir müşahededir. Onlar, hakikatle alâkalı bir gaybî haberi görüp, gâibâne haber vermekten daha ziyade, levh-i mahv ve isbatla alâkalı mevcut bir gerçeği ifade etmektedirler. Levh-i mahv ve isbatla alâkalı bu gerçeklere muttali olanların, tıpkı suyun içine sokulan bir çubuğun, güneşin şuaları karşısında kırık görülmesi gibi, âlem-i misale intikal ederken büyük ölçüde kırılma görmeleri her zaman mümkündür. Çünkü orada müşahede, vâkinin önüne çıkmaktadır.

Hatta bazen insanın kendisine ait çeşitli hâl ve davranışları, iyi veya kötü fiilleri, değişik sembollerle âlem-i misale aksederek, zaman zaman o insan tarafından da görülebilir. Onun için ehlullah, bu mevzuda çok temkinli hareket etmiş, perde-önü ve perde-arkasını müşterek değerlendirmeye çalışmışlardır. Diyelim ki bir insan, kendi mânâ ve ruh yapısını zehirleyip, tahrip edecek bir iş yaptı veya yapacak; şayet bu kişi, o işi yapacaksa, bunu âlem-i misalde levh-i mahfuz-u hakikatten akseden bir motifle görebililr. Yani böyle bir insan, rüyasında kendisine bir yılanın musallat olduğunu ve kendisinin akreplerin içinde bulunduğunu müşahede edebilir. Mesela dünya için, “Eddünya cifetün ve tevâlibuha kilâbun” denilmiştir. Dünyaya ait bütün varidatın görüntüsü, âlem-i misalde bir pislik şeklindedir. Bu açıdan insanın kendisi veya bir başkası, rüyasında böyle bir pisliğin bulaştığını görürse, işte o kadar dünya malı kendisine bulaşacak demektir. Bu bir rüyadır ve rüyaların kendilerine göre bir kanun ve prensipleri vardır. Bu, bazen bir sembol halinde yansıdığı gibi, bazen de açık olarak yansıyabilir. Belki gördüğü şeylerle şahsı tiksindirmek için, bir hikmete binaen her şey bu kabil sembollerle gösterilebilir. Şayet tiksindirme meselesi sözkonusu değilse, Efendimiz (s.a.s)’e göründüğü ve Hz. Ebu Bekir (r.a)’e temessül ettiği gibi, açıktan açığa da ifade edilebilir. Bu, aynı zamanda o kişinin şahsı ve ufkuyla alâkalı bir durumdur.

Büyüden kurtulma yolları nelerdir?

Ehl-i Sünnet inancına göre sihir (büyü) haktır. Buhari, Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Efendimiz (s.a.s)’e büyü yapılmak istendiği anlatılır. Hatta büyücüler bir keresinde muvaffak da olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu hadisenin, Efendimiz’in üzerinde az tesiri görülmüş ve sonra yine Allah’ın izniyle hemen çözülmüştür. Meseleye bu zaviyeden yaklaşacak olursak, büyü hadisesinin var olduğu ortaya çıkar.

 Bakara sûresinde de Hârut ve Mârut adlı iki varlığın çeşitli şartlar öne sürerek sihir öğrettikleri zikredilmektedir.

Bugün artık modern dünyada, fizik âlemine müessir olabilecek pek çok şeyden bahsediyorlar. Parapsikoloji, fizikî âleme tesir eden metafizik şeyleri konu edinen bir ilim dalıdır ve dünyada genel bir teveccühe mazhardır. Tenasüb-ü illiyet prensibine göre, yani sebeplerle doğru orantılı izah edilemeyen şeyler hep bu çizgide mütalâa edilmektedir.

Medyumların son zamanlarda, sık sık çıkıp kamuoyuna anlattıkları -metafizik dünyanın elemanları olan- cinler, fizik âleminde çeşitli olaylarda kullanılıyor olabilir. İnsanın kendi ruhî gücünü rantabl kullanma yolları tam bilinemediğinden dolayı, bunu bilip kullananlarınki de büyü diye algılanabilir. Netice itibarıyla, neye hamledilirse edilsin, ya da nasıl izah edilirse edilsin, büyü metafizik bir gerçektir.

Fakat son günlerde, bir kısım hissî, mantıkî, iradî boşluklardan kaynaklanan çok basit hadiselere bile büyü adı verilmektedir. Karı-koca geçimsizliğinden iktidarsızlığa, bir futbol takımının üst üste mağlubiyet almasından evli çiftin çocuğu olmamasına varıncaya kadar hemen her şeye büyü denmektedir. Halbuki vermiş olduğumuz bu örneklerin ilkinde iradî boşluklar, diğerlerinde de fizikî rahatsızlıklar bahis mevzuu olabilir. Bunlar da ancak yetkili otoritelere müracaatla çözümlenebilir. Mesela, karı-koca, kendi aralarında geçimsizliğe esas teşkil eden şeyleri karşılıklı oturup konuşsa, gerektiğinde araya hakemler girse veya çocuklarının olmamasında tıbbî olarak kusurun kimde olduğu tesbit edilip tedavi olunsa, bu problemler ortadan kalkabilir. Ne var ki, günümüzde bazı kişiler bu yollara başvurmuyor ve “bu büyüdür” diyerek büyücü hocalara (!) gidiyor.

Birincisi böylesi problemler karşısında “bu büyüdür” demek, insanın peşinen mağlubiyeti kabullenmesi anlamına gelmektedir. Bu insan artık, kat’iyen kendi ruh gücünü kullanamaz. Zira kuvve-i maneviyesi kırılmış ve ye’s (ümitsizlik) bataklığı içine düşmüştür. Halbuki burada esas yapılacak şey, insanın Allah ile irtibata yönelmesidir.. yönelmesi ve kendi ruhuna gerçek gücünü kazandırabilecek, onunla bedenine hakim olacak seviyeye gelmesidir.

Büyü haktır, doğrudur, gerçektir ama her şeyi de büyüden bilme doğru değildir. Bu düşüncenin şirke kapı açma ihtimali bile sözkonusudur. Yukarıda sözü edilen arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, yapılacak şey, büyücü hocalara(!) gitmek değildir. Efendimiz (s.a.s) kendisine yapılan büyü karşısında -ki Sahabe’nin beyanına göre, bazı emareleriyle hissediliyordu- Muavvizeteyn dediğimiz Felak ve Nas surelerini okuyarak Allah’a sığınmıştı. Onları her okuyuşunda sanki bir düğüm çözülüyordu ve Allah Rasulü (s.a.s) rahatlıyordu. Öyleyse biz de bu türlü durumlar karşısında “Muavvizeteyn”in yanı sıra Fatiha suresini, Âyete’l-Kürsî’yi ve Efendimiz (s.a.s)’den rivayet edilen duaları okuyup Allah’a sığınmakla yetinmeliyiz.

Yalnız burada dua okuma kadar önemli olan bir husus var ki o da, büyüye maruz kalan şahsın, bunu Allah’ın izale edeceğine inanmasıdır. Şayet onda bu inanç zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edeceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumaların, yalvarmaların, duaların faydası olmayabilir. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? O halde bu belayı Rabbim savamayacak da büyücü hocalar ve medyumlar mı savacak? Bir zamanlar Rabbime olan imanım ve itminanım neticesi demiştim ki, “bir büyü ki -haşa ve kella, yüzbin defa haşa ve kella- Allah yok edemiyor da, büyücü hocalar yok ediyor, öyle 100 tane, 1000 tane büyüyü bana yapabilirsiniz.” Allah’ın def edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yeter ki O dilesin. Ve yeter ki kul, ibadet ü taatı ve O’na olan halis kulluğu ile meşiet-i İlahîyi kendi lehine çevirebilsin.

Ayrıca kapı kapı, şehir şehir büyücü peşinde koşmak, bu işin tacirliğini yapan hocaların (!) eline düşmek, en azından büyü yapılması kadar zararlıdır. Zira insan, şifa adına kuvve-i maneviyesini kaybedince, artık bir daha kendini toparlaması mümkün değildir.

Öte yandan, gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden aydınlık, ağzı dualı kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir. Köyde, kentte, halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapan böylesi hak erlerine müracaat edilebilir ve onların duaları talep edilebilir.

Mucize, keramet, istidraç kelimelerini açıklar mısınız?

Harikulade haller olarak bilinen mucize, keramet, istidraç ve bir anlamda sihir arasında zahiri açıdan herhangi bir fark yoktur. Bir kere halk (yaratma) açısından hepsinin kaynağı ve mercü Allah’tır. Bunların değişik ad ve ünvan almaları, bu harikulade hallere mazhar olan insanlar zaviyesindendir. Gerçi sihir ve istidraca ve insanı yoldan çıkaran keramete mazhariyet demek doğru değildir. Böyle bir şeye ma’rûziyet demek herhalde daha yerinde olur.

Mucize, bir peygamberin peygamberliğini ispat için, onun eliyle Allah’ın yaratmış olduğu harikulade haldir. Keramet, bir Allah dostunun, velayetinin remzi ve işareti olmak üzere, o şahsın iradesinin taalluku olmaksızın, yine Allah’ın yarattığı bir harikulade haldir. İstidraç ise takva, zühd, ihlas vb. esaslarla hiç alâkası olmayan, belki de metafizik alemle bile hiç mi hiç münasebeti bulunmayan birinin eliyle gerçekleşen meş’um (uğursuz) bir fevkaladeliktir.

Bu üç kavramın tariflerinde de görüldüğü gibi, gerçekleşen olay itibarıyla aralarında herhangi bir fark gözükmemesine rağmen, onunla alâkalı yaratıldığı zat itibarıyla sera-süreyyâ farkıyla birbirlerinden uzak olduğu da bir gerçek.

Keramet ve istidraç için mazhariyet veya ma’rûziyet ayrımı yapmaya çalıştım. Şöyleki, İslâm tarihi içinde bazı şahıslar var ki, kendilerine lutfedilen kerametvâri şeyler sebebiyle, zamanla doğru yoldan ayrılmış ve dalâlet fırkalarına iltihak etmişlerdir. Her zaman emsalini gördüğümüz bazı metafiziğe açık şahıslar, çevrelerinin kendilerine: “Sen mücedditsin, mehdisin” ve daha sonraları “Hz. Mesih’sin ve Allah sana hulul etti” demelerine inanmış ve geriye dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Dolayısıyla da bu tür şeylere mazhariyet demek doğru değildir.

İnsanın sağlam bir akîdesi yoksa ve dinî düşüncesi de Kur’anî değilse, vâridât gibi gözüken bu tip şeyler, onun helâkine sebep olabilir. Onun için insan böylesine kerametler isteyeceğine, her zaman Rabbinden ihlas, samimiyet, zühd, takva, daha doğrusu rızasının bulunduğu şeyleri istemeli.. Yunus’un dediği gibi “Bana Seni gerek Seni” deyip sadece Allah’ı arzu etmeli.

Bir veli kerametinin izharına çalışsa, yanlış mı yapmış olur? Mesela küfre girer mi?

İslâm’da, insanı küfre sokacak olan düşünceler, sözler ve fiiller bellidir. Yani ıstılahî ifadeyle “ef’al-i küfür” ve “akvâl-i küfür”, temel kriterleri açısından bellidir. Bu sebeple, veli olsun, olmasın bir Müslüman, mübah çizgide cereyan eden yanlış yorumlamalardan dolayı küfre girmez. Ancak, başta veliler olmak üzere hemen her Müslümanın, dinin usulü diyebileceğimiz meseleleri çok iyi bilmesi lazımdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, mucize nedir, keramet nedir ve onların izharının hükmü nedir, bunların bilinmesi çok önemlidir. Mesela, mucize: Nebinin eliyle Allah’ın gerçekleştirdiği dava-yı nübüweti isbata râci harikulade bir haldir ve Nebi bunu; Hakk’ın izniyle izharla mükelleftir. Keramete gelince, onun izharı ne vaciptir, ne sünnettir ne de müstahaptır. Hatta tam tersine, ihfası, yani gizlenmesi esastır. O bir ikram-ı İlâhidir. Öyleyse bu türlü şeylere mazhariyete takılmadan ve aldırış etmeden, Üstad’ın yaklaşımıyla “nefis cümleden edna, vazife cümleden âla demeli ve bunu bir ibtilâ bilmelidir. Aksi, halde birtakım yanlışlıkların içine düşülmesi her zaman mukadderdir.

Aynca bahsini ettiğimiz türden dine ait usullerin çok iyi bilinmesi, bizlere üstadlık yapmış İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye varıncaya kadar, birçok rehber şahsiyeti daha iyi anlamamıza sebep olur. Onun için bırakın velileri, üç-beş insana birşeyler anlatan ve onlara müessir olan kişilerin bile, İslâm’ın temel prensip ve kaidelerini bilmeleri şarttır. Bunları bilmeyen insanlar, daha sonraları kendilerine gösterilen teveccühler karşısında bocalayabilir ve dengeyi koruyamayabilirler. Üstad da böyle bir endişeyi izhar etmiştir. Evet, bazen hüsn-ü teveccüh, usul-ü İslâmiyeyi bilmeyen insanların yoldan çıkmasına sebep olabilir.

Kalbi istikameti korumak çok zor o halde?

Evet, güzel bir noktaya temas ettiniz. İstikamette kalmak ile kalmamak arasında çok ince bir perde vardır. Onun için insan, Allah Rasulünün defaatle dediği gibi, “Ey kalbleri evirençeuiren AJlahım. Benim kafbimi din üzerinde sâbit kıl!” demeli ve Rabbisine dua dua yalvarmalıdır. Hatta bana göre bu dua, değil günde 3 defa, 50 defa okunsa yine de azdır. Çünkü hassaten günümüzde dalâlete giden yollar, mahlukatın soluklarının kat katı adedince. Evet bugün, kayma noktaları o kadar çok ki, bu ve benzeri dualarla Rabbine sığınmayan insanın istikamette kalabilmesi oldukça zordur.

Öte yandan hiç kimse kalkıp “ben aklım ve mantığımla doğru yolu bulmuş yürüyorum. Kaymam mümkün değildir” diyemez ve dememelidir de; zira Allah Rasulü o fetanet-i âzâmıyla doğru yolu bulabilmeye musait olmasına rağmen, yine sabah-akşam hep bu duayı okuyordu. İnsanlığın İftihar Tablosunun böyle davranmasını yadırgayıp, “acaba buna gerek var mı?” gibi düşünen insan, -bana göre- farkına varmadan kendini merede-i şeytanın zimmetine salmış demektir.

Hasılı, istikamet çok önemlidir. Bunun için de önce usul-ü İslâmiyeyi bilme ve onun ardından da sürekli Rabbimize yalvarma, yakarma şarttır.

İnsan, bahsini ettiğiniz duaya gerek yok, nasıl olsa kurtulurum düşüncesine neden girmiş olabilir?

Öncelikle şunu ifade edeyim ki; bir insanın kafasında ahirette kurtulma veya kurtulamama mülâhazası yer etmemişse, o insan boşlukta yaşıyor demektir. Dolayısıyla insanın bomboş olmaması, boşlukta yaşamaması güzel ama kendini garantiye almış görmesi de en azından bir küstahlıktır. Bakın Esved b. Yezid -ki Ebu Hanife gibi dâhilerin hocasıdır- bir gecede yüz rekat namaz kılar ve devamlı ağlar. Kendisine sorarlar; günahlarına mı ağlıyorsun? “Hayır” der Esved b. Yezid. “Dünyanın ötesinden korkuyorum.” Halbuki bu zatı öldükten sonra birisi rüyasında görür ve ona sorar: Ne muamele gördün? ” O, “peygamberlikle aramda, bir mesafe kaldı” der. Bir de Bediüzzaman Hazretlerinden bir misal arzedeyim: Üstad’a Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan, abid, sâcid, müttaki Zübeyr Abi, bir gün “Üstadım, akıbetimden çok korkuyorum” der. Üstad birden sert bir sesle ona “korkma, titre” cevabını verir. Evet âhiret çok pahalıdır ve onun için sadece bir korkma yetmez; titremeli ve gereğine göre hareket edilmelidir.

Bana göre, bırakın akıbetimizden emin olmayı, biz bu eracif içinde nasıl küfre girmiyoruz ve bunca kirlilikler karşısında kalbimizi, iman noktasında nasıl canlı tutabiliyoruz, esas ona şaşırmalı ve Allah’ın ihsan ettiği bu engin lutuflar karşısında iki büklüm olup, şükran secdesine kapanmalıyız…

Gaflet arıyorum diyen velilere ne diyeceğiz?

O, ehlullah arasında geçerli olan bir olgudur. Hayatını daimi mehafet, mehabet altında ve sürekli ciddiyet içinde geçiren insanlar, bazen nefes almak isterler. Yani bunlar, başlarını yastığa koydukları zaman, vicdanî muhasebesinin hasıl ettiği sarsıntı ile kalbi duracak, çatlayacak hale gelir; işte bunlar azıcık teneffüs etmek için faniyat u zâilata yönelirler. Yoksa bizler gibi her gün binbir türlü inhiraf ile yüz yüze ve zaten gaflet içinde hayatını sürdürenlerin, gaflet-i muvakkate-i sun’iyeye ihtiyaçları yoktur.

Kalbin Allah ile olan irtibatı irâdî midir, gayri irâdî midir? İkisi de söz konusu ise hangisi makbuldür?

Kalbin Allah ile hem iradî hem de gayr-i iradî irtibatı vardır ve tabiî ki iradî olanı daha makbuldür. Yalnız gayr-i iradî olarak yapılan irtibatlarda da yine Allah (c.c) mutlaka irtibatın gereğini yerine getirir ve onun sevabını verir. Mesela, siz “AIlah” deseniz, orda size “kulum” der. Siz Allah’ı sevseniz, O da sizi sever. “Razıvım Sen’den” deseniz, rızasına ulaştırır.

Fakat bütün bunların iradî olarak yapılması esastır. Mesela; bir yerde Allah’ı anlatacaksınız. Konuştuğunuz şeylerin onda dokuzu O’nu anlatıyor ama, onda biri kendinizi anlatıyor olabilir. Veya halk içinde Hakk’ın temsilciliğini kendi davranışlarınızla göstereceksiniz; davranışlarınızın onda dokuzu O’nu gösteriyor, onda biri ile kendinizi ön plâna çıkarıyor olabilirsiniz. İşte bunu hissettiğiniz anda, hemen kendinizi sorgulayarak, o onda birlik şeylerden dahi vazgeçmelisiniz. Bu insanın, O’na ait olmayan şeyleri söylememesi, bakmaması, düşünmemesi, yaşamaması vb. demektir. Fakat takdir edersiniz ki, bu o kadar kolay da değildir. Bunun hayata geçirilebilmesi sürekli irade ve cehd, sürekli azim ve gayret ister. Bir defa yapınca bitecek birşey de değildir bu. Değişen ve sürekli bir sel gibi akan hayatın bütün saniyelerinde ya da bütün bir ömür boyu yapılması gerekli olan bir mücadeledir. Hatta bu konuda zirvelere çıksanız, peygamberlerin hemen altındaki mertebelere erişseniz dahi, şayet o zirvenin gerektirdiği mücadeleleri vermezseniz, başaşağı, deı-in bir çukura düşmek ihtimali vardır.. evet, yukarılara doğru tırmandıkça mücadelenin daha da ağırlaşacağı muhakkaktır.

Öyleyse çok sık sözünü ettiğimiz “Halk içinde Hakk’ın temsilcisi olmak”, çok zor.

Çok zor tabiri bunu karşılamaz. Daha ağır bir tabir bulmak zorundayız. Zira halk içinde Hakk’ın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talip olma ve onu temsil etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberâne aşk, şevk, gayret, azim cehd ve irade gerekir. İnsanın bunu yapabilmesi ise, öncelikle “iç irtibatı” diyebileceğimiz niyete, kararlılığa bağlıdır. Ardından bu iç irtibat, niyet ve kararlılığın fıtratla bütünleşmesi, insanın tabiatının bir yanı haline getiı-ilmesi gelir ki, siz buna tabiatın ibadetle bütünleşmesi de diyebilirsiniz. Üstad’ın sâika ve şâika dediği latifeler de bu görevleri yerine getiriyor olabilir. Evet, düşünme dediğimizde hep O’nun hissedilmesi altında düşünmeli, beyan O’nu mülâhaza ile preslenmiş olarak ağızdan çıkmalı, bakma dendiğinde gözler O’nun rızasına ayarlı şeylere bakmalı.. hasılı her şeyimizi O yönlendirmeli ve dahası, insan bütün bunları peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde bir tabiî hadise gibi yerine getirmelidir. Dini duyguların, fıtratla bütünleşmesi ve insan tabiatının bir yanı haline gelmesi de bu olsa gerek.

Sonra halk içinde Hakkın temsilcisi olma, “kavs-ı uruc” dan sonra bir “kavs-ı nüzul”dür. Uıucu olmayan birisi için ise böyle birşey söz konusu değildir. Kavs-ı nüzul, urucun ötesinde ayrı bir derinliktir ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hastır. Yani seyr-i sülûkünde belli mertebeleri katetmiş, cennet kapılarının kendisine aralandığına şahid olmuş, ölümün güler yüzünü görmüş, ondan “gel, gel” şeklinde davetiyeler almış ve gördüğü bunca iltifat karşısında iştiyakla oraya gitmek isterken, birden “lâ havle” deyip geriye dönmüş; geriye dönmüş zira burada Hak namına halkın arasında yapılacak daha çok iş var.. evet, gerçek temsilcilik işte böylesi insanlar için bahis mevzuudur. Bana göre, en azından bu kadarcığı olsun yaşamamış insanların halk içinde Haklc’ın temsilciliğini yapması, Hakla beraber olması düşünülemez. Ve yine bana göre Kur’ân’ın “kalilün min ibâdiveş şekür; şükreden kullarım ne kadar da azdır” (Sebe, 34/13). Yine “Sülletün mine’! euuelin ue kalilün mine’l ahirin; ilklerden bir grup arkadan gelenlerden ise daha az” (Vâkıa, 56/13-14) âyetleri bu hakikate işaret eder.

Son birşey daha ilave etmek istiyorum; bunlar ferdin kendi kendine düşüneceği şeyler. İnsanları böyle düşündürmek elimizden gelmez. Allah’dan hidayet ola! Dolayısıyla hiç kimseye “sen böyle değilsin”, “sen gâfil ü nâdânsın” demek doğru değildir. Aksi halde zorlama olur kl, onunla bir yere varılamayacağı ve varılmadığı da meydandadır.

Halkın temsilciliğini cidden yapmayı isteyenler nelere dikkat etmeli, nasıl bir yöntem izlemelidirler?

Bana göre önce, insanın kendini keşf etmesi lazım. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” beyanından hareketle, insan, nerede, hangi seviyede olduğunu bilmeli ki, bu çok önemlidir. Kimseyi aldatmanın bir mânâsı yok. Yorumlara, te’villere girmek kimseye birşey kazandırmaz. Her insan davranışları ile kendi tabiatının rengini aksettirir. Öyleyse, öncelikle onun keşfedilmesi gerekir. Mesela, Kur’ân “Hayır! Siz âcile’vi (peşin olanı) sever, âhire’yi bırakırsınız” (Kıyame, 75/20-21) buyurur. Evet, peşin olanı daha sonra verilecek olana tercih etme bizim insânî tabiatımızın icabıdır.

Bunu bilmeli sonra da bu tabiatı terbiye etme cihetine gitmeliyiz. Bu da, insanın nazarını fenadan bekaya çeviren mürşitlerin yaptıklarını yapmak demektir. Hakikat-i hale gelince, çoklarımız günde en az 2-3 saat konuşuruz. Acaba bu 2-3 saatlik gevezelik içinde dinin “ümmühat” dediği ana meselelere ait ne kadar zaman ayırırız? Şayet, futboldan, siyasetten konuştuğumuz kadar, ümmühât hakkında konuşmuyorsak, Hakk’ın temsilciliği makamını yakalamamız çok zordur. Bütün bunlar başta herkese zor gelebilir. Ne var ki her şey başta biraz da tekellüfle başlar. Öyleyse insan kendini biraz zorlamalı; gayretleri ciddi bir aşk ve şevke iktiran etmese bile, sözü evirip çevirip Allah’ı ve ümmühat dediğimiz meseleleri anlatmaya getirmelidir. Aksi halde insanın yollarda takılıp kalması kaçınılmazdır.

Bir üçüncü merhale olarak, nazarî bilgilerin ötesinde bütün bu anlatılanların bir “ilm-i sâni” olarak vicdanda duyulması, hissedilmesi gerekir ki, esas hedef de işte budur. Aslında velinin, zevken ve keşfen elde etmek istediği şey de budur. Ancak bu mertebeye yükselebilmenin yolu, önce de ifade ettiğimiz gibi, her yerde ve her fırsatta Allah’ı anlatmaktan, konuşmaktan, müzakere etmekten geçer. Öyleyse gelin, mukaddes bildiğimiz değerler üzerine yemin edelim; bizim her mecliste birinci meselemiz bu olduğuna.. şayet, dünyaya ait on dakika konuşursak Hakka ait yarım saat konuşacağımıza.. aksi halde………..” diyelim, birbirimize söz verelim.. ve İbrahim Hakkı’nın tavsiyeleri çizgisinde, gece-gündüz hep O’nunla olalım:

“Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil

Koy gafleti dildârdan utan gecelerde

Dil beyt-i hüdadır, ânı pâk eyle sivâdan

Kasrına nüzul eyler Rahman gecelerde.”

Râbıta nedir? Râbıtada hangi esaslara dikkat edilmelidir?

Râbıta; bağ ve irtibatlandıran mânâlarına gelir. Sofiler onu, dervişin mürşidine özel teveccühü yerinde kullanırlar ki, bunu şu şekilde açabiliriz: Sâlik, doğrudan doğruya envâr-ı tecelliyâttan tam istifâze edemediği -bu kendini liyâkatsız görmeden de kaynaklanabilir- mürşidinin atmosferinde fâni olarak, onun teveccühünün gölgesinde ilâhî tecellileri duymaya çalışmaktır ki, gölgeden çıkıp vesâyetten sıyrılınca Hakk’la muamelesini bizzat da sürdürebilir. Bidayette mürşid böyle bir istifadeye vesile olduğundan, bir üstad ve rehber olarak ona saygıda da kusur edilmez. Aslında belli bir çerçevede, Kur’ân’da, diğer kitaplarda, enbiyâ-ı izâmda -asliyet-zilliyet, metbûiyet-tâbiiyet hususları mahfuz- birer vesiledirler. Ve vesileliğin vüsati ölçüsünde, “insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir” fehvâsınca onların şahsında Allah’a teşekkürde bulunmuş oluruz.

Diğer bir yaklaşımla râbıta, maddi-manevi, muhtemel ya da muhakkak saldırı ve ızrarlara karşı, din ve dince mukaddes sayılan şeylerin muhafazasına kendini adama demektir. Daha geniş bir çerçevede ise, bölünmez, parçalanmaz, kopmaz bir bütünün bünyân-ı mersûs haline gelip sonra da bu yekvücut heyetin, İslâm’ın harîm-i ismetine uzanacak ellere karşı fevkalâde bir hassasiyet ve titizlikle mukabelede bulunması da diyebiliriz. Bunun değişik konulardaki tezahürü farklı farklıdır; meselâ askerlerin, hudut boylarında nâmusumuza, toprağımıza göz diken kimselere karşı, nöbet tutmaları bir râbıtadır. İşte böyle bir râbıtanın, -bu esasları bize anlatan Sâhib-i Şeriatin beyanlarına göre- bir saati bir sene ibadet yapmaya eş değerdir.

Bir ülke insanının, sahip olduğu değerleri, mübarek ve mukaddes düşüncelerini koruma altına almak için beraberlikler tesis etmeleri, dinî, millî kimliklerini koruma mücadelesi vermeleri veya iç ve dış tehditlere karşı kitleleri uyarmaya çalışmaları irşat platformunda bir râbıtadır.

Yukarıdaki hususların müdafaa ve muhafazasıyla alâkalı açılan çığırda, hizmet etme durumunda bulunan fertler: “Kardeşimin namusu benim namusum, onun haysiyeti benim haysiyetim, onun izzeti benim izzetim, onun hizmeti benim hizmetim.. biz hepimiz bir sefinede hizmet eden hademeler hükmündeyiz; bir tanemizin gafleti, bu vapurun batmasına, altüst olmasına sebebiyet verebilir.. biz hepimiz bu fabrikada ayrı ayrı çarklar hükmündeyiz, birimizin tevakkufu, bütün bu fabrikadaki çarkların hepsinin atâletine sebebiyet verebilir.. öyleyse hepimize teker teker, teyakkuz düşüyor” diyerek birbirlerine çok ciddî bir bağla bağlanmaları da ayrı bir râbıtadır.

Sofilerin üzerinde durduğu râbıta -yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri- dar, ferdî ve özel bir râbıtadır. Bu şekildeki râbıtayı kabul etmede bir beis yoktur. Nasslara göre izahı kabul ve vesilelik mânâsındaki râbıtayı inkar ise bir bağnazlık ve bir taassuptur. Tabiî onu, sadece şeyhi, mürşidi veya Allah Rasulü’nü tezekkür ve tahattur etme şekline irca etmek de râbıtanın engin mânâsını daraltma demektir.

Tarikatlar râbıtayı şu şekilde uygular; Mürid, mürşit bildiği zatı kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında gibi mülâhaza eder. Onun şemâilini, hayat tarzını, siretini, iç âlemini tezekkür ve tahattur ederek, onun gibi olmaya çalışır ve kendini öyle olmaya zorlar.

Burada bir bakıma Allah (celle celâluhu) ile kul arasına başka birisi konmuş gibi oluyor. Ancak bunun öyle olmadığı da açıktır. Bize göre bu anlamda râbıta emekleyen bir insanın, tavus kuşu gibi göklerde pervaz eden birinin arkasına takılması ve hedefine ulaşmak için hızını artırması demektir. Bu meseleyi biraz açacak olursak; kişi ister vadinin dibinde, ister dağın zirvesinde olsun, her zaman ellerini Allah’a kaldırıp O’na maksatlarını açar, içini şerheder, rahatlıkla “Senin abd-i kemterin olan benim, Sen’den istedikleri şunlardır.” diyebilir. Fakat meseleyi murâkabe platformu içinde ele aldığı, günahlarını hatırladığı, Rab karşısında acz ve fakrını mütalaa ettiğinde, zaman zaman ümitleri kırılabilir, inkisara düşebilir ve “Ben kim, şu büyük şeyleri isteme kim..?” -bu mülâhaza yanlış olabilir- diyebilir. İşte bu noktada kul murâkabeden râbıtaya çekilip “Allahım benim dilbeste olduğum mürşid-i kâmil şudur, onun el kaldırmalarının gölgesinde ellerimi Sana kaldırıyorum. Onun teveccühünün arkasında Sana teveccüh ediyorum. Onun bülbül gibi söyleyen dilinin arkasında ben de âcizâne bu hissiyatımı ifade etmeye çalışıyorum. Beni bu duruma iten, aczim, fakrım ve onun hakkında hüsn-ü zannım, benim makbul olmayışım onun da makbuliyetidir. O’nun yüzü suyu hürmetine dualarımı kabul eyle..” diyebilir ki işte râbıtanın gerçek mânâsı da budur.

Görüldüğü gibi burada mürşit veya mürşidin mürşidi, Allah ile kul arasına girmiyor, belki kul acz ve fakrını itiraf içinde, haddince bir duruma giriyor ki, bu mânâdaki râbıta, seyr u sülûkun bir zatın gölgesi veya vesâyâsı altında tamamlanmasına, acz ve fakrı idrakle o zata bağlılık ve merbûtiyet içinde yapılan, ibadet ü taatın unvanı oluyor. Böyle olunca da Allah’la (celle celâluhu) kulları arasına kimse girmiş olmuyor. Allah’a kulluk için böyle bir vesile şart olmasa da, onu Allah’la kul arasında vesâteti esas kabul eden sapık mesleklere benzetilmesi de doğru değildir -ki ben böyle râbıta yapan hiçbir tasavvuf ehli veya ekolu tanımıyorum- değil herhangi bir şeyhi, Hz. Mesih’i Allah ile kendi aralarına koyma anlamında bir râbıta hatadır, hatta -neûzü billah- şirktir.

Râbıta kavramı bu temeller üzerine oturtulduktan sonra, ona konu olan Zat’ın kimliği çok önemli değildir. Meselâ benim hayatımda kullukları ile çok ciddî izler bırakmış derin, engin insanlar vardır. Bunlardan birinin -ki sizin çok değer atfetmeyeceğiniz bir insandı ama benim nazarımda çok büyüktü- dua ederken yüzüne bakardım. O duasında boynunu bir tarafa büker, bazen dudaklarını kıpırdatamaz, bir müddet sonra elleri de dudakları da titremeye başlardı. Şahsen ben o zat hayatta iken, onunla beraber namaz kıldığım her anda, onun duasını, dudaklarındaki o kıpırdanışı, yüzündeki o ciddî teessür ve tahassürü, yakalamaya çalışırdım. O zatın vefâtından sonra da çok defa ellerimi kaldırdığımda, onu, o titreyen elleriyle, kıpırdayan dudaklarıyla, buruk boynuyla tezekkür ettim ve ondan ders almaya çalıştım. Eğer bu râbıtaysa böyle bir râbıtada hiçbir mahzur yoktur ve bu kat’iyen tevhide gölge düşürmemektedir.

Evet, katı bağnaz bir kısım kimselerin düşündüğü gibi meseleyi ele alarak, Ebû Yezid el-Bistâmî, Cüneyd el-Bağdâdî ve İmam Şiblî’lerden başlayıp günümüze kadar gelen selef-i sâlihîn’i, hususiyle Hz. Şâh-ı Nakşibendî gibi, âlem-i İslâm’ın önemli bir güneşi olan bir zatı ve onun açtığı çığırda bu işi yapanları hatalı ve kusurlu görme büyük bir günahtır. Hata edenler, işi çığırından çıkaranlar varsa, elimizde ehl-i sünnet ve’l-cemaatin düsturları vardır, biz her şeyi onlara tevfikan -Allah’ın inayetiyle- doğruyu bulabiliriz.

Yedi kat semadan ne kastedilmektedir?

Açıklama: Üstad’ın Sözler adlı eserinde, “İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hafıza gibi mânevî vücudlar var. Elbette insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta da, âlem-i cismaniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, ta Cennet âlemine kadar her bir âlemin birer seması vardır.”[1] demektedir. Âlemlerin sayısı yediyle sınırlanmadığına ve her âlemin bir seması olduğuna göre yedi semadan bahsedilmesini izah eder misiniz?

Üstad, 12. Lem’a’da yedi sema meselesinden bahsetmekte ve yedi rakamıyla ilgili pek çok tevcihte bulunmaktadır. Zannımca burada asıl önemli olan husus; semanın yedi tabakadan veya yedi buuddan oluştuğu hususudur. Biz bunu tam mânâsıyla bilemeyebiliriz. Meselâ, biz, rüyalarla, yaşadığımız şu zaman ve mekân buudlarının dışına çıkarız. Bu yedi buudun her birinin kendine göre ahkâmı, erkânı ve hususiyetleri vardır. İşte yedi semadan bahsedilmesi, bizim bulunduğumuz üç buudlu mekânın dışında bazı mekânların da olabileceğine ve farklı zaman buudları içine girilebileceğine bir kapı aralama olarak anlaşılabilir. Rüyalarda da bir gerçeği sürekli hatırlatmak için aynı şeylerin takviye ve tekerrür edip durması da böyledir. Bu da, rüyalarda görülen şeyleri Allah’ın (celle celâluhu) çok istihsan ettiğini, önemine binaen onları hatırlatmak için gördürdüğünü anlatmak içindir.

Ayrıca 7, 70, 700 sayıları, Arap dilinde kesretten kinaye olarak kullanılmaktadır. Üstad’ın orada yaptığı tevcihlerden biri de işte budur. Dolayısıyla “7 kat” çokluğu ifade etmek için kullanılmış olabilir. Makro âlemler için 7, normal âlemler için 700, bundan daha küçük âlemler için 7000 sayıları kesretten kinaye olarak kullanılmış olabilirler. Meseleye bu açıdan bakıldığında “yedi kat sema” tabirinden, hakikaten âlemlerin yediden ibaret olduğu zannedilmemelidir. Zaten bu, ne Kur’ân-ı Kerim’in tevcihinde (tasrihinde) ne de Üstad’ın o mevzudaki yorumunda mevzubahistir.

Burada kastedilen, görüp bildiğimiz âlemlerden başka daha pek çok âlemin bulunduğudur. Zaten Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de bu hususu tasrih etmemektedir. Fatiha sûresinde رَبِّ اْلعَالَميِنَ tabiri geçmektedir. Mevzua Arapça grameri açısından bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: اَلْعَالَميِنَ kelimesi çoğul olduğu gibi, kip olarak da cem-i kesrettir. O hâlde رَبِّ اْلعَالَميِنَ ifadesinin, âlemlerin sonsuz sayıda olabileceğine işaret ettiği söylenebilir. Arapça’da cem-i kıllet için kullanılan altı adet vezin vardır. Bu altı vezin, üçten ona kadar çokluk için kullanılır. Onu aşan çokluklar için de bu altı kalıbın dışındaki kelimeler kullanılır ki “âlemîn” işte bu altı kalıp dışındadır. Bu açıdan bakıldığında “âlemîn” kelimesine ilk bakışta, bu kelimenin ifade ettiği âlemlerin yediyi aşkın olduğu söylenebilir. Çünkü bu vezin, on adedinin üstündekiler için kullanılmaktadır.

Bir de âlemîn sayısının 18 bin olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu, belli bir dönemde bazı kişilerin sayarak söylemiş oldukları bir şey olabilir. Hatta bundan daha öte sadece insanda 18 bin âlem olduğu söylenebilir. Esasen böylesi yorumların ne Kitap’ta ne de Sünnet’te yeri olmadığından bunların hepsine “kesretten kinaye” denebilir.

[1]    Bediüzzaman, Sözler, s. 775, Şahdamar Yayınları.

Duaya inanmanın öneminden bahseder misiniz?

Duada esas olan onun kabulüne inanmak ve güvenmektir. Duada elleri açmak bir yana, insan asıl gönlünü açmalıdır. Sabah ve ikindiden sonra yapılan dualarda söylenen cümleler Mecmuatu’l-Ahzab‘da mevcuttur; ama az bir farkla kayıtlıdır. Orada “Sübhâneke Ya Allah teâleyte Ya Rahman ecirnâ minen nar bi afvike Ya Mücîr” denilir. Mücîr de Allah’ın ismidir, ancak burada “Bi afvike Ya Rahman” demek bana daha sevimli geliyor. Üstad Hazretleri bu duayı çok önemli gördüğünden olacak sabah ve ikindiye hasretmiş.

Gümüşhânevî Hazretleri, Mecmuatu’l-Ahzab‘ta duaların faziletine dair pek çok şey söylemiş. Bunlardan ilk bakışta çok mübalağalı gibi görünen şeyleri Üstad’ın verdiği ölçüler çerçevesinde anlamak lâzım. Yani o durum, okuyanı ilgilendirir. Başka bir ifadeyle, mesela, “Şu duayı bir kere okuyan cennete girer” denildiği zaman bunu, “Bu dua öyle bir duadır ki, onu inanarak, gönlünü vererek lâyık-ı vechiyle bir kere okuyan cenneti kazanabilir” şeklinde anlayabiliriz. Benim öyle inancım var ki, bir insan gönlünü açsa ve kâmil imanıyla bir kere “Allah!” dese, sonra kendini onuncu kattan aşağı atsa, betonlar paramparça olur da ona bir şey olmaz. Bilhassa âlem-i İslâm’ın kan kustuğu şu günlerde göğsünü çatlatırcasına dua etmek lâzım, buna ihtiyaç var.

Kabz u Bast ile insan karakteri arasında ilişki var mıdır?

İnsan karakteri ile kabz u bast arasında bir alaka olabilir. Bazı ruhlar kabza daha yakındırlar. Bazı hassas insanlar mazhar olduğu bast karşısında bile “Ben ne yaptım ki böyle bir mükafat verildi.” derler; bast bile onlar için bayağı bir sıkıntı kaynağı olur. Böyleleri, değişik hadiseler karşısında da derin bir duyarlılığa sahiptirler. Daha önce bencil ruhların mülahazasına bağlayarak arz etmiştim: Benciller derler ki, “Ateş düştüğü yeri yakar.” Bu söz, hodbîn ve egoist ruhların sözüdür. “Ateş çevresini de yakar.” ifadesi ise bir parça diğergam ruhların sözü. “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar.” sözüne gelince bu kamil ruhların vicdanlarının sesidir.

İşte, ihsasları bu derece derin, dünyanın herhangi bir yerinde bir hadise olduğu zaman kendine göre mânâ çıkaracak bir ruh çok defa kabzın demir pençesine düşer, ızdırap çeker. Dışta cereyan eden hadiseler onda fırtınalara sebep olur. Hatta onun fizikî yapısına tesir eder. Bir kısım ruhi problemlerin, bir kısım psikosomatik (ruhî sebeplerle meydana gelen bedenî) rahatsızlıklara sebebiyet verdiği gibi, dünyanın değişik yerlerinde cereyan eden hadiseler aynen psikosomatik hastalıklar gibi onun bedeninde kendini hissettirir. Bacağı ağrır, boynu ağrır, dişi ağrır vs… o şahsın bu tür rahatsızlıklarına “dünyasomatik” hastalık diyebilirsiniz. Veya cihannüma ruhların “cihansomatik rahatsızlıkları”…

Hayvan ve bitkilerin ruhu var mıdır?

Hayvan ve bitkilerin ruhu var mıdır? Eğer hayvanların da ruhu varsa, bölünerek çoğalan canlılara nasıl ruh üflenir? Hayvanların ruhu nasıl kabzedilir?

İnsanlarda olduğu gibi hayvanların da ruhu vardır. İnsanların ruhunu ya bizzat Hz. Azrail (as), ya da yardımcıları kabzederken, hayvanların ruhlarını vazifeli melekler değil, bizzat Cenâb-ı Hakk alır. Ancak Kur’an’da da ifade edildiği gibi ruhun mahiyeti hakkında bizim bildiklerimiz çok azdır. “Bir de sana “rûh” hakkında soru sorarlar. De ki: “Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.” (İsra, 17/85) Dolayısıyla insanların ruhlarının nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilemediğimiz gibi, hayvanların ruhları hakkında da malumatımız oldukça sınırlıdır.

Bir hayvan ister çoğalarak üresin, ister yumurtadan çıksın isterse insanlarda olduğu gibi annesinin karnında teşekkül etsin. Hayvanın dünyaya geliş yolunun farklı farklı olmasının, ona ruh üflenmesiyle bir ilgisi yoktur. Nasıl ki, annesinin karnında teşekkül eden bir hayvana belli bir safhaya geldiğinde ruh üfleniyor; bölünerek çoğalan bir hayvana da, belir bir aşamada ruh üflenir.

Bitkilerin ruhuna gelince; bununla ilgili olarak Bediüzzaman’ın Sözler adlı eserinde bulunan şu açıklamalarına müracaat edelim:

“Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde, ölmeyerek bâki kalır.

İşte, madem en âdi ve zayıf emrî kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette, ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir.” (29. Söz)

“Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi maddeyle mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının mânevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradî cilveler, nuraniyet sırrıyla, bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz’î oldukları halde pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşahede bulunabilirler.” (32. Söz)

Görüldüğü gibi bitkilerde, insan ve hayvanda olduğu şekliyle bir ruh yoktur. Onlarda hâkim olan Cenab-ı Hakk’ın büyüme, gelişme, çoğalma gibi bir takım kanunlarıdır. Yani bitkilerde hâkim olan İlahi kanunlar onların ruhu hükmündedir.

Berzah Âleminde Ruh Ne Yapar?

Ruhlar, cesetlerinin bulunduğu kabirlere mânevî vasıta ve kablolarla bağlı bir kulak bırakarak, kendileri için bir nev’i kışla ve bekleme salonu olan Berzah Âlemi’ne giderler. Kabre intikalleriyle beraber ruhlar, birtakım temessül ve menfezlerle karşı karşıya kalırlar. Dünyadaki amelleri, o âlemde belli bir keyfiyet ve hüviyet kazanmış olarak karşılarına çıkar. Namazları, Kur’ân ları, Allah (c.c.) yolundaki hizmetleri, tesbihleri orada gönüllerine inşirah ve sürur verici birer enîs, birer dost olarak bulurlar. Cennet’e ait pencereler açılır; nazarlarına en lâtif sermedî manzaralar, güzel tablolar arz edilir ve cennetlerini seyredip dururlar. Dünyada çirkin yaşayanlara, temessüller de çirkin olur ve onlara cehennemler gösterilir. Biri, kıyamet’in bir an önce kopmasını arzularken, diğeri hiç kopmamasını ister. Berzah âleminde kıyamet koptuktan sonra ne kadar kalınacağını ancak Allah (c.c.) bilir.

Berzah Âlemi’ne intikal eden ruhlar bizi duyabilirler, fakat biz onları duyamayız. Allah (c.c.) dilemeyince onlar da duyamayacağı gibi, yine Allah (c.c.) dilerse, buradakilere de duyurabilir. Kabirleri keşfeden evliya vardır. Efendimiz (s.a.s.), Bedir’de müşrik cesetlerinin atıldığı kuyunun başına varıp, “Allah’ın size va’d ettiği şeyleri gördünüz mü?” buyurmuşlardı…

Âlî ve yüce ruhlar içinde Berzah Âlemi’ndeki ruhlarla temas kuranlar vardır. Muhyiddin İbni Arabî (r.a.), ervah-ı âliye ile sık sık temas ettiğinden bahseder. İmam Süyûtî, Efendimiz’le yakazaten 70 defa görüştüğünü ve Ahmed Rufâi Hazretleri de, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın ruhuyla teşerrüf ettiğini anlatır. İmam Buhari (r.a.)’nin abdest alıp namaz kıldıktan sonra murakabe ile rivayetlerinin doğru olup olmadığını Rasûlullah (s.a.s.)’a arz ettiği nakledilen haberlerdendir… Rüya yoluyla görüşmek ise, zaten mümkündür. Kötü ruhlara gelince; buradaki iyiler onlarla niye görüşsün ki?!

Bir bakıma kıyamete kadar ayaklarında bir nevî zincir bulunduğundan, ruhlar bir daha dünyaya gelemez. Dolayısıyla, ruh çağırma seanslarında “geldi” denenler ruh olmayıp cin veya şeytandır. Kötü ruhlar, zaten zincirli oldukları için gelemezler; iyi ruhlar da öylelerine gelmez. Şu kadar ki yüce ruhlar,  her zaman dünyayı gezebilir, iman adına yeni tekevvünleri takip edebilir ve mezarlarıyla münasebetlerini sürdürebilirler.

Hadîs-i Şerifler, Ümmet-i Muhammed’i mezarlar ve içindekiler hakkında hassasiyete dâvet etmektedir. Ayrıca, günümüzde Parapsikoloji’nin de ortaya koyup kabul ettiği bir gerçek olarak, her bir ruh, kendi mezarında yatan cesedinin atomlarıyla sonuna kadar münasebettar olup, zaman zaman onları ziyaret kasdıyla mezarına girip çıkabilir. Binaeanaleyh, kendi kemikleri, atom ve molekülleriyle münasebetini devam ettiren muazzez bir ruhun mezarına yapılan müdaheleler, hele yerine bina yapıp, sonra da o binada günah icra edilmesi, herhalde o ruhu rahatsız ve ta’ciz edecektir. Günümüzde bunu teyid eden hâdiselere de çeşitli yerlerde çokça şahit olunmaktadır. Meselâ, Ankara’nın göbeğinde bir mezar, dozerlerle yerinden sökülememiştir. Yüzlerce insan, dozerlerin yolun ortasında çakılıp kaldığını ifâde etmektedir. Batılı yazarlar da, bu mevzûda çok şey söylemektedirler. Eskiden benzeri hâdiseleri cami imamlarımız anlattığında “üsture-hurafe” derlerdi; şimdi ise ilim adamları anlatıyor, hem de ilim adına. (Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde 1)

Cinler Hastalıklara Sebep Olabilir mi?

Cinler, maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. “Cin şudur” diyemiyorsak da, her hâlukârda cinlerin lâtif, görülmeyen, tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misâliyle, röntgen şuâları insan bedeninde rahatlıkla yol alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latif olan cinler, insan bedenine neden nüfuz edemesin ki!. Evet, cinler insanın fizyolojik yapısına te’sir edip, çeşitli zararlara yol açabilir; damarlara ve beynin merkezî noktalarına müdâhale edebilirler.

Lazer ışını, 1960’lara kadar bilim-kurgu romanlarının hayâl silahı idi. Ancak T. Warman’ın ilk kırmızı lazer ışınını tespitinden sonra geliştirilmiş olup, bugün bilgisayardan haberleşmeye, nükleer silah sanayiinden polisiye araştırmalara, hattâ tıbba kadar pek çok sahada kullanılmaktadır. Meselâ 40 yıl önce işlenmiş bir cinayetteki hiç bir âletin tesbit edemediği parmak izleri lazer ışınlarıyla ortaya çıkarılabilmekte ve çok âletlerin göremediği şeyler görülebilmektedir. Bundan daha önemlisi de, damarlarımızda adeta kanla beraber akıp gitmekte ve tıkanmış damarların açılmasında da kullanılmaktadır ki, göz ameliyatlarında kullanılması, bunlardan sadece biridir. Diğer taraftan, ciğerlerimize çektiğimiz havadaki bir miktar oksijen kanı temizlemekte ve damarlarımıza sirayet etmektedir. Tam bu noktada sözü yine Söz Sultanı’na bırakalım: “Şeytan, insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır!” ; sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış gibi…

Şu halde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin tâifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddî-mânevî tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir.

Şeytan ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip, damarlarımızın içinde dolaşabildiklerinden dolayı, bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzûda mübâlağaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler. Sözgelimi,  biri kalkıp, “İhtimal, kanser hadisesinde hücrelerin anarşisine sebeb olan da bu habis ruhlardır” iddiasında bulunur, buna karşılık siz de “olamaz” derseniz, bu takdirde peşin hükme saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de böyledir; en azından, mülâhaza dairesini açık tutmak gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar söylenen sözler ve yapılan tariflerin en makûlü, onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki en küçük parçaların anarşisi.. Yani, vücudun normal nizam ve âhengine başkaldırma ve normal hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin yavaş üreyeni de vardır, serî üreyeni de. Cinlerin kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür. Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar fayda vermemektedir.

Kanser gibi sara hastalığında da habîs ruhların tesirini kabûl etmek, mâkul bir yol olsa gerek.. kim bilir belki de cinler, beyinde bir kısım guddelerin normal çalışmasına ve fonksiyonlarını icra etmelerine mâni olmaktadırlar.

Yine, habîs ruhlar, insan aklını bozma ve sinir sistemine tesir edip, cinnete yol açmada da tesirli olabilirler. Gerçi, hekimler şizofreninin bütün çeşitlerini maddeye vermekte ve bazılarını da irsî görmektedirler ama cinlerin damarlara girip kişinin muvazenesini bozmaları, sinir sistemini harap ederek, zaman zaman dengeli olunurken, bazen de çılgınlığa yol açmaları da mümkündür. Yanlış anlaşılmasın; ne sara ne de şizofreni mutlaka cin eseridir demek istemiyorum; fakat, “olması mümkündür” diyorum. Çünkü bu hastalıklar, çok defa duâlı bir ağzın ciddî bir okumasıyla geçmektedir.

Arkadaşlarımızdan biri, yaşlı bir kadının dua isteğini getirdi. Bu yaşlı kadıncağız için doktorlar, “Kanser metastaz yapmış ve her yanını kaplamış; bir hafta kadar ya yaşar, ya yaşamaz… Götürün, son günlerini evinde geçirsin” demişler. Kadıncağızın şahsıma büyük hüsn-ü zannı varmış; arkadaşımızı araya koyup ısrarla, “Dua etsin, şifa bulurum” demiş. O masumeye nasıl dua ettiğimi şimdi hatırlamıyorum. Altı ay sonra arkadaşıma “O kadına ne oldu?” diye sordum; “Yaşıyor” dedi. Sonra aradan iki yıl gibi bir zaman geçti, “ne oldu?” diye yine sordum; “Hacca gitti geldi, torunlarını büyütüyor” cevabını aldım.

Yine, bir saralı hasta getiriliyor; devamlı rahatsız ve nöbeti olan bir adam. Bir hoca efendi açıyor Kur’ân’ı ve üç-beş ayet okuyor; hasta şifa bulup gidiyor. Bu vak’aları maddenin fonksiyonlarıyla izah etmek mümkün değildir. Hap vermek suretiyle beyinde belli bir temas temin etmeğe muvaffak olabilirsiniz.. Bunun bir te’siri de olabilir ama okuma da şifaya sebep olabilir.

Bir misal daha arz edeyim: Teyzem, cinnet getirdi ve her şeyi yakıp yıkmaya başladı. Zincirlerle ancak zapt edilebiliyordu. Kendini hastanenin dördüncü katından aşağı attı, bir şey olmadı. Kocası bir hoca efendiye gitti, bir şeyler yazdırdı getirdi ve bıraktı. “Beni niye böyle zincirlere bağladınız?” dedi, sızlanmaya başladı.. Hayret, teyzem iyileşmişti…

Tıbbın ve doktorların altından kalkamadıkları öyle vak’alar, öyle misaller var ki, hemen her gün bir tanesini duyar veya yaşarsınız. Son olarak, yıllar önce Balçova karakolunda bekçilik yapan bir zâtın bizzat yaşayıp anlattığı bir vak’ayı nakletmek istiyorum: Bu adamcağızın ilk yedi çocuğu doğumlarının 17. gününde boğulup ölmüşler. Sonunda, ağzı dualı bir hoca efendiye bir şeyler yazdırmış ve artık sekizinciden itibaren çocukları yaşamaya başlamış…

Nasıl şimdi, Avrupa ve Rusya’da görünmeyen kuvvetleri haberleşme gibi bir kısım hizmetlerde istihdam etmeye başlamışlarsa, büyük ihtimal ilerde de cinnî hastalıklara karşı duâ ve benzeri tedavi yollarını kullanır hale gelecekler, hattâ, belki de cinlerle tedavi popülerlik kazanıp, üniversitelerde ayrı bir kürsüye bile kavuşacaktır! Bugün bile ülser tedavisinde telkin yolunu kullanan hekimler var; ayrıca mûsikî dinletip, hastanın moralini yükseltmekle tedavi denemeleri de yapılıyor. Bütün bunlar ruhun varlığını ve tedavide bile mananın ne derece önemli olduğunu göstermektedir. O halde, şuurlu habis ruhların ve hastalıklara yol açan cinlerin mevcudiyetlerini inkârda ne mana  var?!..

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz