Rüya Teşri Kaynağı mıdır?

Açıklama: Hadiste “rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” deniyor. Ama rüyanın ilim sebeplerinden biri olmadığını da biliyoruz. Bize rüya-hakikat dengesini nasıl kurmamız gerektiği hususunda bilgi verir misiniz?

Evet, Allah Rasûlü (sav), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buharî’nin tesbitiyle, Âişe validemiz, Allah Rasûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübra validemizin yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.” Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,”mişkât-ı nübüvvet”ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî “ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde “yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, “ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz birgün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, “tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor.

Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği, veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, “beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de herşeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.

Ancak, bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne nedir ya Rasulallah!” derim. “Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mübah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Rasülü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Rasulullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne, ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mes’ele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve paygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir mes’eledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir, sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak “ben Allah’ım” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür mes’eleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ”nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

M. Fethullah Gülen

Rüya-Hakikat Dengesini Nasıl Kurmalıyız?

Evet, Allah Rasûlü (sav), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden bir cüz’dür” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buharî’nin tespitiyle, Âişe validemiz, Allah Resûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübra validemizin yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.”Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,” mişkât-ı nübüvvet” ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî ” ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde ” yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, ” ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz bir gün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz ” neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, ” tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor.

Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği, veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, ” beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.

Ancak, bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne nedir ya Resûlullah!” derim. “Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mübah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Resûlü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Resûlullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne, ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mes’ele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve Peygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir mes’eledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir, sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla ” mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak ” ben Allah’ım” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür mes’eleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey kitap’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ” nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

Rüya ve İstiharede Görülenin Gereğini Yapmak Mecburi midir?

Gerek rüya olsun, gerekse istihare, bağlayıcı ve işaretlerine uymaya mecbur edici dinî emirler değildirler. Herşeyden önce akıl, mantık, ilim ne diyorsa ona bakılır, onun gereğine uyulur. İsterse rüya ve istihare zıddını ima ve işaret etmiş olsunlar.

Zaten hayırlı ve doğru olduğu bilinen hususlarda rüya ve istihareye başvurulmaz. Meselâ, eline imkân geçen kimse hacca gideyim mi, diye istihare yapmaz. Zira kendine hac farz olan kimse gitmeye mecburdur. İçkiye alışmış insan, bunu terkedeyim mi, etmeyeyim mi diye istihareye başvuramaz. Zira içkiyi terketmek, akılla da, mantıkla da, dinî emirlerle de mecburidir. Başka işaretler değiştiremez.

Demek ki, rüya ve istihare ancak doğruluğu kesin olarak bilinemediğinden şüpheye düşülen hususlarda bahismevzu olabilir. O da bağlayıcı olmaz, yine de muhayyerlik arzeder. Çünkü görülen rüya ve istiharenin Rahmanî mi, şeytanî mi olduğunu kestirmekte güçlük çekeriz. Bize göre Rahmanî olan rüya aksi olabilir. Şeytanî sanılan da Rahmanî olabileceği gibi. Böyle zanna kapılmak pek mümkündür. Zira bazı rüyanın dışı çirkin, ama içi güzeldir. Bazısının da dışı güzel, ama içi çirkindir, mânâsı kötüdür. Bu bakımdan rüya ile hüküm vermek bir hayli zordur. Zaten rüya şer’î delil de değildir. Edille-i şer’iyyeden sayılmadığından işaretlerine uymak da mecburi olmaz, terki halinde bir mes’uliyet gelmez.

Âlimlerimiz rüyayı üçe ayırırlar: — Rahmani rüya. — Şeytani rüya. — Günlük meşguliyeti gece dimağımıza aksettiren rüya.

Bunlardan birincisi te’vil ve tefsire değen rüyadır. Diğer ikisi ise ne tefsir, ne de te’vile değmeyen karışık şeylerdir, belki de şeytanî aldatmacalardır.

Günlük dünyevî meşguliyetin aksinden kalbini koruyan mâneviyat büyüklerinin gördükleri rüyalar, umumiyetle Rahmani olur. Ayrıca haramdan kaçınmak hususunda titizlik gösterenlerin rüyaları da Rahmani olabilir.

İstihareye gelince: Resûl-i Ekrem Efendimiz kalbini ve gönlünü dünyevi lüzumsuzluklara kapamış olan ashâbına istihareyi tarif buyurmuş, önce iki rekât namaz kılmayı, birinci rekâtta Fâtiha’dan sonra Kâfirûn, ikinci rekâtta da yine Fâtiha’dan sonra İhlâs’ı okumalarını, sonra da istihare duasını yapıp yatmalarını, siyah ve kırmızı görürlerse o işi terketmelerini, beyaz ve yeşil görürlerse yapmalarını tavsiye buyurmuştur.

Bazı âlimler, zaman ve zemin müsait olmazsa sadece dua edip yatmayı da istihare usulü olarak görmüşlerdir.

Rüyanın mühim bir işareti gayb âleminedir. Âhiretin varlığına rüya bir delildir. Bir iki dakikalık zaman içinde bazan bir ömre sığacak hâdiseler yaşanır, uzaklara gidilir, acaibler görülür. Bu manzaralar yaşadığımız âlemden başka âlemlerin varlığına, oraların şartlarının bizim şartlarımızdan farklı olduğuna delil teşkil ederler.

Rüyada kötülüklerden ızdırap duymak, iyiliklerden de lezzet almak, kabir azabına da işaret sayılır. Ölenler de benzeri şekilde azaba düçar olurlar. Cesetleri kabirde yatarken ruhları berzah âleminde elem çeker veya lezzet duyarlar.

Ahmet Şahin

İstihare Nedir? Sonuç Alınmazsa Ne Yapmalı? Renkler Nasıl Görünür?

İstihare: bir meselenin hayırlı mı şerli mi olduğu hususunda tereddüt eden bir insanın yatmadan önce abdest alıp, iki rekat namaz kılıp, Allah(cc)’tan kendisi için hayırlı olanı rüyada göstermesini istemesi demektir.

Sabah kalkar bu rüyayı yorumlar, kendine göre bu rüyanın hayırlı veya hayırsız olduğu yorumunu çıkarır. bir şeye karar verilecekse istihare ile değil istişare ile karar verilmelidir.İstihare, istişarenin önüne hiç geçmemelidir. İstihare sonucu bağlayıcı değildir. Görülen şey de her türlü yoruma açıktır. Kimisi beyazı hayır görür, kimisi kırmızıyı.

Ahmet Şahin

Rüya İle Amel Edilir mi?

Rüya, hadisin ifadesiyle ” mübeşşirat” tandır. Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (cc) rüyalarla bize müjdeler verir. Buna, kendi adımıza “şekerleme kabilinden ihsanlar, lütuflar” diyebiliriz.

Elbette rüyanın da bir hakikati var. Ancak soruda, rüyadan ziyade, rüya ile amel edilip edilemeyeceği hususu sorulduğu için, biz de daha çok mes’elenin o yönüne temas etmek istiyoruz. Ayrıca, rüya ile beraber melekûta açılan diğer kapılara da yine bu çerçeve içinde işaret etmenin yararlı olacağına inanıyoruz.

İnsanın mükellefiyetlerini ifa edeceği saha ” yakaza” dediğimiz uyanıklık hâlinin devam ettiği zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mükellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların, ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabilecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur. Mes’eleye bu zaviyeden baktığımızda; ister müsbet, ister menfî manâda, rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya bürhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan mes’elelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi -tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır- söz konusu olabilir. Aksi haldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zâtiyeleri yoktur.

Diyelim ki, üzerine hac farz olan bir insan, bütün şartlar mevcut iken, sırf gördüğü bir rüyayı, hacca gitmemesi gerektiğine bir işaret şeklinde yorumlayarak, bu vecibeyi îfâdan vazgeçmesi kesinlikle doğru değildir ve onun gördüğü bu rüya, onun için asla şer’î bir mesnet ve menat sayılmaz. Çünkü haccın farziyeti Kitap ve Sünnet’le tesbit edilmiştir.. ve durumu bu şartlara uygun herkes mutlaka hac farizasını yerine getirme mecburiyetindedir. Ayrıca bu konuda mazeret kabul edilebilecek hususlar da, yine Kur’ân ve Sünnet’in bir uzantısı sayılan fıkıh kitaplarında tesbit edilmiştir. Bir insan bir değil yüz defa, bunun aksine rüya görse, yine fıkıh kitaplarında tesbit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek mecburiyetindedir.

Hele rüyaları başkalarını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mübah mes’elelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir. Yine de bunun, Kur’ân ve Sünnet’te içtihad edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez. Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût âlemiyle irtibata geçirici diğer yolları da katmak isterim.

Meselâ; bir insan, temessülen Efendimiz’le görüşebilir. Farz-ı muhal, bu görüşme esnasında Efendimiz’den ona söylenenler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimiz’le görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz. Efendimiz misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğerleri için de bir ölçü olabilsin. Yani insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Diğer taraftan melekût âlemiyle irtibatını cinler vasıtasıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki; bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira, cinler insanlara kıyasla, istidât ve kabiliyet bakımından çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin her zaman yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nisbetinde hep yanlış demektir.

Günümüzde medyumluk moda hâline gelmiş gibidir. Aslında medyumlar kendileri himmete muhtaç insanlardır. Onlardan fayda ummak, insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değildir.

Cinler çeşitli şekil ve kılıkta görünebilme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple de, bazı insanları kandırmaları her zaman söz konusudur. Nitekim bu yolla onlar, pek çok insanı kandırıp iğfal etmişlerdir. Hatta bazılarını o denli kandırmışlardır ki; bu zavallılar kendilerini mehdi, hatta peygamber zannetmişlerdir…

Bu konuya, velayet yolundaki vartaları da ilave etmek mümkündür. Ancak bu mes’ele ayrıca tahlil gerektirdiği için şimdilik sadece bu küçük işaret ile iktifa ediyoruz.

Bütün bunlar ve bunlara benzer gerekçelerden dolayı, sorunun cevabını şöyle özetlemek mümkündür:

Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşahedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer’î ölçülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır.

Rüyamda biriyle cimayı gördüm? Nasıl yorumlamalıyım?

1- Öncelikle bir rüya tabirleri ansiklopedisine bakabilirsiniz. Yorumlar oralarda çeşitlenebilir.

2- Rüyaları hayra yormak lazım. Günah görseniz de sizin bir hayırlı amelinize işaret edebilir.

3- Bir padişahın hanımı, rüyasında şehirdeki herkesle ilişkiye girdiğini görür. Büyüklere sorarlar. Onlar da derler ki, siz herkese ulaşacak bir hayır yapacaksınız. Sonra o sultan hanım, herkesin faydalanacağı bir çeşme yaptırır. Sizinki böyle bir şey olabilir. Allah bilir.

4- Maneviyatınızı kontrol edin. Kalp balansınızı ayarlayın. Belki sizin kendinize daha fazla dikkat etmenize vesile olur bu rüya…

5- Bunun ötesinde bu tür rüyalarla fazla meşgul olmayın. Bazı rüyalar karışıktır, bir mana ifade etmezler.. Kur’an’da buna  “edgasü ehlam” denir.

6- Ayrıca Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ait rüya ile alakalı 28. Mektubun baş kısmını da okursanız istifade edersiniz.

Rüyaların hakikati var mıdır?

Ceset hareketsizken rüyada gören, gezen ve konuşan kimdir? Gece olur, uykuya varırsınız. Gözünüzün kapakları kapanır, kulaklarınız duymaz, diliniz söylemez, eliniz tutmaz ve ayağınız yürümez olur. Yanınıza biri gelip konuşsa, onu ne görür, ne de duyarsınız. Sizin gördüklerinizden, duyup yaşadıklarınızdan da o habersizdir. Sabah kalkar, namazdan sonra kahvaltıyı isteyeceğinize, gece gördüğünüz tatlı rüyanın tesiriyle mahmur bir sevinç ve heyecan içinde dolaşır ve bunu bir sevdiğinize veya bir yakınınıza anlatmak istersiniz. Karnınız açken, bu doymuşluk, bu sevinç nerden geliyor? İşte böyle, günlük hayatta insana açlığını unutturan ve onu birinci derecede tesir altına alan hâdiseler vardır… Evet, bütün bunlar, ruhun sevinci ve ruhun coşkunluğudur.

1. Rüyanın hakikati, çeşitleri ve ruhun rüyada geleceği görmesi

Uykuya dalan bir insan, denize veya uzay boşluğuna dalan bir insan gibidir. Ya gözleri bağlı dalar ve hiçbir şey görmeden geri gelir, ya elinde götürdüğü oyuncaklara kapılır, onların tesiriyle başka bir şey göremez ya da denizdeki tatlı dalgalanmaların tesiriyle yakamozların parıltılı güzelliklerini ve semanın esrarengiz faaliyetlerini seyredip, onları kendi dünyasına taşır. İşte, rüyaları da bu kategoriler içinde ele alabiliriz.

Bazıları vardır, sadece uyuduğunu ve uyandığını bilir; gözü bağlı karanlıklara dalmış gibidir ve dünyasına hiçbir şey görmeden döner.

Bazen olur, şuur altına atılan hâdiseler, yaşanmış heyecanlı vak’alar ve üzerine çok düşülüp, terdat ve tekrar ile şuura mal edilen meseleler, uyku esnasında şuur üstüne çıkar. Savaştan yeni gelmiş bir kimsenin aylarca yatağından heyecanla fırlamaları bu kabîldendir.

Bir de hastalıklar, rahatsızlıklar, marazî ruh hâletleri ve mizaç bozuklukları sebebiyle görülen rüyalar vardır. Tuzlu yiyenin kendini göl başlarında görmesi, öfkeli yatanın kavgayla uğraşması, şehvetle düşüp kalkanın bu kabîl şeyler görmesi gibi. Bir insanın devamlı rüyalara bel bağlaması, rüya görmek için yatması, hülyalara kapılması, kuluçkaya yatar gibi rüyaya yatıp, bunların tabirine göre hareket etmesi, rüya görme hastalığına tutulmuş olmanın işaretidir.

2. Sadık rüyalar

Şuuraltı ve bir hastalık neticesi olmadan, hülyalara da kapılmadan, dupduru ve tertemiz duygularla beklenmedik anda görülen rüyalardır: Peygamberlerin, evliyânın ve salih kulların rüyaları gibi. Bazen, sıradan inanmış, hatta hiç inanmamış kişiler de bu tür rüyalar görebilirler.

Sadık rüyalar, Allah (celle celâluhu) tarafından lütfedilen bir müjde, bir teşvik, bir ilham ve yol gösterme olabileceği gibi, ikaz ve ibret mânâsında irşada yönelik de olabilir. Burada üzerinde daha çok duracağımız husus, ruhun daha ileri ve âlî bir münasebetini ifade eden gelecekle alâkalı rüyalardır.

Bu rüyalar, gideceğimizde şüphe olmayan kabir ve ahiret âlemlerinden içinde yaşadığımız şu şehadet âlemine dalgalar hâlinde gelen sızıntılardır. Beş duyunun ince bir zar mahiyetinde olan âlem-i şehadete karşı kapanması ve uyanıklığa ait mekanizmanın kendiliğinden devreden çıkmasıyla, âdeta ruhun bu dünyaya ait uzuvlarla irtibatını sağlayan doğru akım fişlerinin çekilip, yerlerine gaybî âlemlerle ittisal ve bağlantıyı temin eden alternatif akım fişlerinin faaliyete geçmesi neticesi, şehadet âlemine kapanan pencereler, bu defa misal âlemine açılmış olur. Ve açılan bu pencerelerden misal âlemiyle ilgili temessülatla birlikte, mânâ ve hakikat sembolleri, berzah âleminden akseden levhalar, basar ve basirete arz edilen tablolar ve geleceğe ait hâdiselerin sayfaları dolar. Bu itibarla rüyalara, insanı bu âlemden başka âlemlere taşıyan bir kısım sırlı kabinler veya zaman tünelleri denebilir.

Meseleyi bir başka açıdan ele alalım: Her şeyin var olmazdan evvel birer sabit aynı bulunur; yani, ilm-i ilâhîde her şeyin sabit bir vücudu vardır. Ve sonra bunlar, kudret ve iradeyle cismaniyet âlemine intikal eder. Bu arada, yani, sabit aynalarla âlem-i ecsam arasında rol oynayan ayrı bir vasıta âlem daha vardır ki, buna âlem-i misal, yani “temessüller âlemi” diyoruz. İşte cismaniyetten sıyrılan, muvakkaten ceset kaydından kurtulan bir ruh, bedenini de tamamen terk etmeksizin misal âlemine doğru pervaz etmeye başlar. O âleme yükselince, cismaniyete ait buudlardan çıkıp, apayrı buudlar içine girmiş olur. Bu buudlar içinde mazi, hâl ve müstakbel birbirine karışır. Ruh, orada bütün geçmiş ve gelecek zamanları görebilir. İki senenin Kadir Gecesini bir anda müşâhede edip, iki Kurban Bayramını birden yaşayabilir. Bir yandan yirminci asırdayken, aynı anda Devr-i Risaletpenâhî’de yaşayıp, kendini sahabi görebilir. Nasıl olur demeyin! Meselâ, mahrûtî (konik) bir dağın eteklerinde veya bir köy evinde bulunan insan, o anda ancak kendi dar çevresini müşâhede eder. Fakat, bir teleferik veya uçakla yükseldiğinde, dağın hem zirvesini, hem de dört bir yanını görebildiği gibi, bir ev değil, pek çok evler, hatta köyler görebilir. Rüyalarda da böyledir. Trans hâlinde ruhun dublesi kendinden ayrılınca, misal âlemiyle buudlaşıp, aynı şeyleri hissedebilir.

İşte, böyle misal âleminden rüyalar vasıtasıyla ruha intikal eden şeyleri insan, bir sinema perdesinde seyreder gibi seyreder; olmuşu, olanı ve olacağı aynı anda görebilir. Şu kadar ki, bu görüntüler bazen vâzıhtır, sarihtir; dolayısıyla kolay anlaşılır. Bazen, semboller şeklinde olur ve tevil, tabir ister. Meselâ, misal âleminde gördüğünüz bir damla su, hakikatte elmadır. Misal âleminde gördüğünüz pislik, bu âlemde mal demektir.. ve elinize para geçecek demektir. Eğer bu pislik (gaita) başkasına aitse, haram mal, size aitse, helâl maldır. Misal âleminde sizi bir atın üzerine bindirirlerse, bu, muradınıza ereceksiniz demek olur. Bu sebeple, hakkında takdir olabileceğinden, rüyalarınızı hemen kendiniz tevile kalkışmamalısınız. Hâlet-i ruhiyenizi bilen, bakışınızdan mânâ çıkaran ve yüz hatlarınızdan kaderinizi okuyan hikmet ehli kimselere tabir ettirmelisiniz!

3. Sadık rüyalarla ilgili bazı misaller

Prof. Seyyid Kutup, tefsirinde anlatır: “Amerika’da iken, rüyamda Kahire’de bulunan kız kardeşimin kızının gözünde görmesine mâni olacak derecede kan gördüm. Yazdığım mektuba gelen cevapta, hakikaten gözünde iç kanama olduğu ve tedavi edildiği yazıyordu.”[1]

Evliyâ Çelebi, Seyahatnamesinde anlatır: “Dördüncü Murad’ın kızı Kaya Sultan, rüyasında dedesi Sultan Ahmed’i Cennet’te görür. Sultan Ahmed, Kaya Sultan’a, “Kızım, Yeni Camii yapılırken eteğimle taş taşımıştım; Rabbim de beni Cennet’e koydu. Sen de gel.” der. Bu sırada, orada bulunan amcası Mustafa ise, “Kaya için bu kadar acele etme; bir kızı olsun, ondan sonra gelsin.” der. Dedesi, bu niyetle “el-Fâtiha” deyip, ellerini yüzüne sürer. Kaya Sultan, hakikaten doğum esnasında şehit olur.”[2]

Rusya’da Tanrı’ya Dönüş isimli kitapta da, bu kabîl hâdiseler ve rüyalar anlatılır.[3] Anne Ostrovsky adlı bir yazarın annesi, Almanların Rusya’ya girmesinden beş sene evvel rüyasında savaşın çıktığını çoğu sahneleriyle görmüş ve bunlar o günkü gazetelerde neşredilmişti.[4]

Çanakkale’de İ’tilâf kuvvetlerine kumanda eden Sir Hamilton, 1911 yılında rüyasında denizin derinliklerine doğru çekildiğini ve iki elin boğazını sıktığını görür. Uyandığında da, “hayalet gibi” dediği bir yaratığın çadırından yavaş yavaş çıkıp gittiğini fark eder. Hakikaten, Çanakkale onun için pek tekin olmamış ve kaçınılmaz bir tehlike olarak üzerine çökmüştü.

Bir arkadaşımızın hanımı gece yarısından sonra vefat eder; henüz kimsenin haberi yoktur. Sabah olunca, Kur’ân talimi için çocuklar camide toplanırlar. Ders esnasında 12-13 yaşlarında bir çocuk, “Ben gece şu arkadaşımın annesinin öldüğünü gördüm, doğru mu?” der.

Bir kadın, bir başka arkadaşı gibi anne olmayı beklemektedir. Bunlardan biri, diğerine “Önce sen anne olacaksın” der. “Nereden bildin?” diye sorulunca da, “Rüyamda bir aradaydık. Yere bir hırka düştü, sen gidip aldın.” cevabını verir.

Aynı kadın, rüyasında dedesinin bir duvara dayalı merdivenden düşüp ayağını kırdığını görür. Aradan bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra gelen mektupta, “Hacı dede, cami duvarını tamir ederken merdiven kaydı ve düştü; ayağı kırıldı, hastahanede yatıyor.” denmektedir.

Yine aynı kadın, dayısının bir masa başında tabanca ile vurulup öldürüldüğünü görür. Aradan dört sene geçer ve dayısının masada otururken kurşunlandığı haberi gelir.

Bu asrın başlarında Niels Bohr, rüyasında Güneş ve Güneş’e ipliklerle bağlı dönen gezegenler görür. Uyanınca, bunlarla atomların yapısı arasında benzerlik olacağını düşünür.

Kimyacı Kekule, rüyasında atomları ve yılan gibi bir şeklin belirip, kuyruğunu ağzına aldığını görür. Uyanınca, benzen’in kimyada halka şeklindeki (altıgen) formülünü bulur.

Elias Howe, bütün denemelerine rağmen dikiş makinesinin iğnesini keşfedemiyordu. Bir gece rüyasında, esir düştüğü vahşi kabilelerin elinde terler dökerken, birden muhafızların ellerindeki mızrakların uçlarında göz şeklinde delik gördü. Uyandı ve bir ucu delik, minik bir ‘mızrak’ yaptı.

Bunlar ve bunlar gibi yüzlerce misal var ki, her biri, ruhun sırlı âleminden gelen ışıktan birer mesaj gibidir.

[1] Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân, 4/1972. [2] Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 8/112. [3] Bkz.: Ostrander, Shelia; Schroneder, Lynn: Rusya’da Tanrıya Dönüş, Altın Yayın, İstanbul, tsz. [4] Ostrander, Shelia; Schroneder, Lynn: Rusya’da Tanrıya Dönüş, s. 172-173.

Rüya tevilinde dikkat edilecek hususlar nelerdir?

1- Herşeyden önce Kur’ân firaseti,

2- Âlem-i misal ile âlem-i şehadet arasındaki eş sembollerin bilinmesi,

3- İlham,

4- Rüya tabirine âit mülahazaların bir kısım mübarek anlarda hatıra gelmesi gibi esaslar sayılabilir. Meselâ, namaz, rükû, kıyam, secde, tavaf, vakfe, duâ, vs…

Bazıları rüya tevillerini pek karışık bulurlar. Bu, şahıs, zaman ve hâl farklılıkları nazara alınarak yapılmıştır. Bu hususdaki te’lifatta teferruata inilmediğinden yani, şahıs, zaman ve hâl gözetilmeden verildiği için, yorumlar iç içe iltibasa açık, istif haline gelmiş ve erbabının dışındakilere âdetâ kapanıvermiştir. Evet, rüyayı tevil ederken şahıs ve zamanı hesaba katmak lazımdır. Yoksa rüyalar iltibas ve bulanıklıktan kurtulamaz.

Bazı tali hususlar:

-Şehvet, kin ve gayzlardan ari bir kalple uykuya girilmesi,

-Rüya kasdiyle yatılmaması,

-Fıtratı baskı altına alacak müessir ve müheyyic hâdiselerden uzak kalınması ölçüsünde rüyalar, bir mü’min için âlem-i misalde tenezzühtür.

Rüyaların bir hakikati var mıdır?

Rüyalar, misal âleminden, kaderle alâkalı levhaların yazılıp-çizilip temâşâmıza sunulan yansımalarıdır. Gözler, bu âleme kapandığı an, öbür âlemde cereyan eden hâdiselere açılır. İşte rüyaların cereyan ettiği bu âleme, mânâ âlemi de denebilir.

Mânâ âleminde, her şey farklılık arz edebilir. Orada bazı hâdiseler, çok net olarak ifade edilirken, bazıları da çeşitli sembollerle sunulur ve yoruma açık bulunurlar. Meselâ, bazı kimseler, daha sonra kazanacakları bir başarıyı, çok öncesinden rüyalarında görebilmekte ve gireceği imtihan sorularını bütün ayrıntılarıyla müşahede edebilmektedirler. Buna karşılık Yusuf sûresinde bildirildiği üzere, semiz ineklerin, olgun başakların, bine-berekete; cılız ineklerle kuru başakların da kıtlığa delâlet etmesi gibi bazı rüyalarda sembollerle ifade edilmiş olup, yoruma açık bırakılmışlardır. Bütün bunlar, metafizik bir dünyaya inancımız gereği bizim için problem değildir. Bunlar, mânâ âlemine kapalı olanların, bulunduğumuz şehadet âleminden başka âlemlere inanmayanların problemleridir.

Rüya hakikatlerine dair günümüze kadar birçok eser yazılmıştır. Efendimiz’in hadislerinden mülhem yazılan bu eserlerde, rüya hakkında yeteri kadar açıklamaların yapıldığı kanaatindeyim.

Ne var ki rüyalar, Kur’ân ve Sünnet gibi üzerine hüküm bina edilecek bir esas olmadıkları için, onların ahkamda esas kabul edilmeleri de doğru değildir. Sadece şahıslar, rüyadan aldıkları hakikatlerin meşruluğu derecesinde, onları kendi hayatlarında uygulayabilirler. Bunda da bir günah ve sorumluluk yoktur. Fakat insan, bunlarla başkalarını ilzam etmeye kalkışmamalıdır.

Rüya tabirini bizi tanımayan insanlara yaptırmamız doğru mudur?

Tanışmayan insanların, -eğer kalp ehli değillerse- birbirinin rüyasını tevil edip yorumlaması çok isabetli olmayabilir. Bu yüzden rüya tabirleri ansiklopedisine bakılmalı ve oradan bazı işaretler çıkarmaya çalışmalı. Zira rüyalar insanların psikolojileriyle, isimleriyle, konumlarıyla yakından alakalıdır. Bu yüzden herkesin, kendi rüyasını hayra yormak şartıyla yorması, yorumlaması daha iyidir. İnsan kendisi yorumlayamayacaksa, en azından kendisini tanıyan ve rüyadan anlayan birinin yorumlaması daha münasiptir. Sitemizde rüyayla alakalı açıklamalar var. Rüya kelimesiyle arama yapıp okumanızı tavsiye ederiz..

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz