Diplomayı kiraya vermek caiz midir?

Soru: 

Mesleğim mimarlık. Yapı denetim firmaları bünyelerinde mimar çalıştırmak zorunda. Diplomamı aylık belli bir ücret karşılığında kiralamak istiyorlar. Ben hiç bir şey yapmayacağım sadece diplomamı kiraya vereceğim. Ayrıca  Bir hemşirenin veya bir sağlık teknisyeninin diplomasını kiraya verip ondan gelir elde etmesi caiz midir?

Cevap: 

İslam dini yapılan anlaşmalara uyulmasını ve hem özde, hem sözde hem de uygulamalarda doğru olunmasını istemektedir. Bir kimsenin bir iş yerinde fiilen çalışmadığı halde, sadece diplomasının çalıştırılarak, devlete karşı çalışıyormuş gibi gösterilmesi takdir edilmelidir ki yanıltma işlemidir. Öncelikle bu kişi devletine, diplomasını kiraya verdiği ilgili işyerinde belli çalışma saatlerinde bulunduğunu taahhüt etmesine rağmen, orada bulunmamaktadır. Resmiyette mesai saatlerinde işyerinde gözüküp, gizli anlaşma ile, devlete beyan edilen şartların aksine bir uygulama yapmak İslamın öngördüğü dürüstlük anlayışı ile bağdaşmaz.

Ayrıca bu işlemde emek olmadan kazanma söz konusu olduğundan, adı geçen işlem bu açıdan da uygun değildir.

Kamu yararı gözetilerek eczacılık diploması bulunanların, diplomalarını kiralamaları yasaklandığından, bu şekildeki kiralama caiz görülmemiştir. Bundan dolayı resmi prosedüre göre bir kimsenin bu şekilde çalışması doğru değilse, dini açıdan da doğru değildir.

Hizmet adına yaptığımız işlerde, istiğfarın yeri neresidir?

Hizmet hayatına ait vazifeleri yaparken bazen Allah’ın hoşlanmadığı şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir. Bu sebeple Kur’ân: Fetihle istiğfarı birbiriyle irtibatlandırmış ve Peygamber (sav)’e: “Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et” buyurmuştur. Hz. Âişe Validemiz (r.anha) diyor ki: “Bu âyet nazil olduktan sonra O’nun (sav) istiğfarı bir mecliste bazen yüz defa olabiliyordu.” İşte bu ruh, bir peygamber ruhudur. Aksi ise, yani başarılar ve zaferlerle sevinme firavun ruhudur ve mü’mince davranışları firavun ruhu mutlaka tıkar. Misal verecek olursak, meselâ; hizmete giderken bile olsa arabada veya uçakta kasılmak, şen-şakrak bir hava ile ve ferah-feza tavırlarla bir yerlere gitmek, bir şeylerle meşgul olmak, kat’iyen Rahmânî değildir. Evet istiğfarsız, murakabesiz bu kabil hizmetler, tıkanmaların başlıca sebebidir. Ve kat’iyen, inanıyorum ki, hizmetteki bu tür tıkanmalar bu yüzden meydana gelmektedir.

Evet, öyle hassas günlerdeyiz ki, toplumun, hususiyle de bu cemaatin duygu, düşünce, inanç ve amel bakımından yeniden bir kere daha kendini gözden geçirmesi lâzım. Bütün arızalı yerlerin tamiri, ruhî yapının yeniden ihya ve inşası için baştan ayağa gözden geçirilmesi, ancak böyle ciddi bir ameliyeden sonradır ki, insanlar, oruçlu bir ferdin su içme esnasında, suyun, içine akışını hissetmesi gibi, telaffuz ettiği her kelimeyle içi ürperecek ve çok defa huşû içinde kılınan bir namazdan dolayı bile “estağfirullah” deme mertebesine yükseleceklerdir. Evet Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinemez. Belki de O’nun rızası namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı, ve şeytanî gafleti atarak ciddi bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mes’ele duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla “hiçbir şey duymamak esastır” demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemâlatımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz her başarıda, istiğfar etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta “Allah bize ne güzel işler gördürdü” ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak istiğfarımızın derinliği ölçüsünde zararsız hale getirebiliriz.

Mes’elenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gaileleri göğüslerken, “bunlar niye başımıza geldi, neyimiz vardı?” gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu istiğfar ile boğmalıyız. “Moğolistan niye öyle oldu?”, “Özbekistan niye böyle oldu?” Hayır hayır. Bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’ân: “Aleyküm enfüseküm= Siz kendinize bakın” (Maide,5/105) demiyor mu? Öyleyse niçin “Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar” düsturuyla iç kontrolümüzü yapmıyoruz? Gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz. Bunlar yapılmayınca, elde edilen başarılarda Allah’ın inayeti unutulur, nefsanîlik yaşanır ve insan aldanır.. aldanır zira bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir. Bakın Allah Rasûlü’ne (sav), Kâbe’ye (fatih olarak) girerken, mübarek alnı, binitinin eyerinin ka’şına değecek şekilde idi ve kendisi de iki büklümdü. O halde yaptığımız her şeyde O’nun (cc) rızasını aramalıyız. Halbuki çoğunlukla bir iş yaparken gülerek ve şen-şakrak halimizle mâl-i hülyalar içinde dolaşıyor ve çok defa yanlış şeyler yapıyoruz.

Evet O’nun rızası yeter bize. Öyleyse herşeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na endekslenmeli…

M. Fethullah Gülen

Hizmette İlâhî inâyetin ve bereketin kesilmemesi için neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk, inâyetiyle içte ve dışta pek çok hizmet imkânı bahşetti. Hizmette bu İlâhî inâyet ve bereketin kesilmemesi için neler tavsiye edersiniz?

Evet. Herhalde hepimiz de farkındayızdır; dün şurada-burada dolaşıp dururken, Allah hepimizi aldı ve inâyet ü keremiyle belli bir noktaya ulaştırdı. Her şeyden önce, bunun böyle kabullenilmesi ve bu cemâatın bir inâyet cemâati olduğunun idrak edilmesi gerekiyor. Belli bir dönemde bu hizmeti samimiyetle, ihlâsla başlatan zatlar oldu. Şimdi bu cemâate düşen şey de, onlardan tevarüs ettiği bu hizmeti, yine aynı samimiyet ve hüsn-ü niyetle alıp hedefe ulaştırmak olmalıdır.

 Bu gerçeği böylece tesbit ettikten sonra, şimdi de üzerimize sağnak sağnak yağan İlâhî inâyet ve bereketin kesilmemesi adına, bugüne kadar çok yerde söylenip yazıldığı üzere, kısaca şunları ifade etmekte yarar var:

1. Hizmet adına alınan bu mesafede ve yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlimizin olmadığına nefsimizi iknâ etmeliyiz. Evet, hemen her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve inâyetiyle olduğunu kabûl etmeli ve böylece hem şirkten kurtulmalı, hem de bencillik adına nefsimizin içimize pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalıyız.

2. Bunun da ötesinde, “bu işin içinde biz olmasaydık ihtimâl bu hizmet, daha hâlis insanlarla temsil edilirdi ve bu sayede şimdiye kadar olanından çok daha büyük mesafeler alınmış olurdu” diye düşünmeli ve “Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti, menbaından geldiği gibi hizmete aksetmiyor, bizim benliğimize, nefsaniliğimize ait birtakım kötülüklere çarpıp kırılıyor, dolayısıyla da, bugüne kadar varmamız gereken noktanın çok gerilerinde kalınıyor” demeliyiz.

Eskiden bize şöyle anlatılırdı: Önde bulunanların yanına biri gelince, “arkadaş, kaç insanın kâtilisin?”; yani, “kaç insan sana takılıp kaldı da hakikatı bulamadı?” diye sorarlarmış. Günümüzün hizmet erleri de bu endişeyi her zaman ruhlarında taşımalı ki, İlâhî inâyet kesilmesin.

3. Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim. İmâm-ı Rabbânî, bir yerde kendine köpek pâyesi bile vermez; hattâ, eşek bile olmadığını söyler. Bu mülâhaza ruhlarımızda perçinlenmeli ve her zamanki halimiz olmalıdır. Efendimiz (sav), sabah-akşam duaları arasında ve başını tevbe için secdeye koyduğu anlarda: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, birahmetike esteğîs eslihlî şe’nî kullehu ve lâtekilnî ilâ nefsî tarfete ayn”; yani, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, Senin rahmetini dilerim. Bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma” der ve duâ duâ yalvarırdı. Biz de bu duâyı çok tekrar etmeli ve bir an için olsun nefsimizin insafsızlığıyla baş başa kalmamalıyız.

4. Yukarıda ifade edildiği gibi, her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir İlâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz. Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “bunlar bana ilmimden dolayı verildi” diyordu. Bütün Karunlar, Firavunlar da hep böyle demişlerdir. Ancak bütün Peygamberler ve Peygamberimiz (sav): “Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim” inancı içinde olmuşlardır. Evet, “bildim, yaptım, tuttum, çattım” düşüncesi, Firavunca bir düşüncedir.

Bakın. Bir insanın, sizin vasıtanızla hidâyete ermesi, sizin için sahrâ dolusu kızıl develerden daha hayırlıdır; Efendimiz, böyle buyuruyor. Eğer, sizin elinizle, vasıtanızla bir milyon insan hidâyete erse ve sonra da, siz bunu kendinizden bilseniz, bir milyon insanın hidâyeti sizin Cennet’e girmenize değil, ihtimâl Cehennem’e gitmenize vesîle olabilir. Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki beyanı açıktır: “O ki, sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” (Saffât, 37/96) buyurur. Öyleyse, nedir hayırlardan hissemize düşen şey? Hissemize düşen şey, ancak aczimizdir, fakrımızdır; evet biz aczimizle O’nun kudretine, fakrımızla gınâsına yol bulur ve şükürle gerilip, şevkle hizmetimize devam edersek, bu mazhariyetler de sürer-gider.

5. Hayatımızdaki her hayır ve muvaffakiyetin Allah’tan olduğunun şuur ve idraki, O’nu anlatma cehdimiz ve kıskançlığımızla kendini gösterir. Riyânın gizlileri de vardır; meselâ bazen, “şuna da muvaffak kılındık; Allah aczimizden bize bunu da yaptırdı” der ve gizli gizli riyâ sergileriz. Zaman zaman yanıma gelenler oluyor ve “şu kadar arkadaşla şunu okuduk; şu kadar entel insan sohbetimize devam ediyor” gibi sözlerle, hep kendilerini anlatıyorlar. Halbuki biz, daima Allah’ı anlatmalıyız, anlatmalı ve bu hususta çok kıskanç olmalıyız.

Hani, afacan çocuklar çok sevilir. Bir yerde çocuklardan bahsedilirken, biz de hemen bir girizgâh bulup, çocuğumuzu anlatmak isteriz. Bazen, yazımızın, beyânımızın, talâkatimizin güzelliğini anlatmak için fırsat kollarız. Bunlar bizim için yakışıksız şeylerdir. Hattâ bazen münasebetsiz de sayılabilirler. Oysa ki biz, her fırsatı değerlendirip mutlaka Allah’ı anlatmalıyız. Bir yerde, vefâdan ve vefâlı arkadaşlardan mı bahsedildi; hemen söze girmeli ve “Allah’tan daha vefalı, daha sadık dost mu olur?” deyip, Allah’ı anlatmalıyız. Yine, hakka riâyetten ve hakkın yerine getirilmesinden mi söz ediliyor; hemen, “eğer, hakkı yerine getirilmesi gereken biri varsa, o da, bizi yokluktan varlığa çıkaran, varlıkta bırakmayıp canlı yapan, canlılıkta bırakmayıp insânî seviyeye i’la eden, sonra da mü’min kılma lütfuyla şereflendiren, bununla da kalmayıp, imân ve Kur’ân hizmetinin içine çeken Allah’tır” demeli ve Allah (cc) dururken, başkalarının anlatılması karşısında olabildiğince kıskançlık duymalıyız. Hele, biri kalkıp da, “umûmî himmette konuştum, halk coştu ve şu kadar himmette bulundu” derse, orada hasta olacak ölçüde rahatsızlık duymalı ve “şuna bak, Rabbimden bahsedeceğine kendinden bahsediyor” diye için için kıvranmalıyız.

Evet. Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız. O’na ne kadar alâka duyuyor, O’nunla nasıl bir irtibat içindeyiz, sürekli bunu kontrol etmeli ve hep tetikde olmalıyız.

İşin doğrusu eğer, O’nunla irtibatımız sağlamsa, her girizgâhı değerlendirip, O’na ve O’nu anlatmaya bir yol bulacak ve dolayısıyla da sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu düşünecek, O’nunla oturup kalkacak, gözlerimizi O’nun için açıp kapayacak ve O’ndan başka bütün mülâhazalara kapanacağız.

6. Tevfik ve inâyet-i İlâhî’nin en büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Allah’ın tevfikine ermek, bir sermâye ister ve bu sermâye de, cemâat içinde vifak ve ittifakın korunması, ayrılık ve gayrılıklara düşülmemesidir. Bir ve beraber olduğumuz zaman, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşan lütuflara mazhar olur ve Kafdağı’ndan ağır yükleri taşıyabiliriz. Aksine, vifak ve ittifakımız bozulup, sadece etrafımızda toplanmış üç-beş hempâmızla kaldığımızda; evet, böyle bir zamanda, ne denli gayret gösterirsek gösterelim, vifak ve ittifak içinde olmayınca, esas kuvvet kaynağımızı dinamitlemiş ve inâyet-i İlâhî’nin kesilmesine de vesîle olmuş oluruz. Bu bakımdan, bütün cehd ve gayretlerimizi bir demir gibi, kurşun gibi, ‘bünyân-ı mersus’ olma keyfiyetini koruma yolunda kullanmak mecbûriyetindeyiz. Kur’ân: “Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir” (Fetih, 48/10) ferman etmektedir. Bu açıdan da, cemâate gelen lütufların, bütün insanlığı irşâd etme isti’dadındaki kutup, gavs ve ferd-i feridlerin bile mazhar olamayacağı buudda olduğunu zannediyorum.

İnsanlık zor; kulluk ondan da zor bir iştir. Âhir zamanda büyük bir misyonu edâ etme mecbûriyeti ise, hepsinden daha zordur. Biz zora tâlibiz. Dağların, göklerin yüklenmekten kaçındığı bir zorluğu, yani benlik ve iradeyi yüklenmişiz ve bu benlik ve irademizi de, bu zorları başarmakta kullanmak için Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmak suretiyle güçlendirecek ve değerler üstü değerlere ulaştıracağız.

M. Fethullah Gülen

“Şu istikbal inkılâbâtı içinde en gür sedâ İslam’ın sedâsı olacaktır”, sözünü nasıl anlamalıyız?

Açıklama: Said Nursi Hazretlerinin sadık bir rüyada görüp de söylediği “şu istikbal inkılâbâtı içinde en gür sedâ İslam’ın sedâsı olacaktır”, sözünü nasıl anlamalıyız. Bu söz gerçekleşti mi, yoksa henüz vakti gelmedi mi?

Bu söz “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayacak” ayetinin bir tezahürüdür. İstikbal inkılâbâtı derken yakın bir istikbalin kastedilmediği anlaşılmaktadır. İnkılâbât “değişimler” manasına gelmektedir. Yani İslam’ın sesi bazı inkılâbâtlarla birlikte gürleşecektir. Günümüzde ise İslam’ın sesinin o kadar da zayıf olduğu söylenemez. Zira artık her gün insanlar, aleyhinde yapılan o kadar tahşidâta rağmen İslam’a dehalet etmektedirler. Üstadın bu sözü söylediği zamanla şimdiki zaman arasında Müslümanların gelmiş olduğu nokta arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Bunu da gözden ırak tutmamak gerekir. “Perşembenin gelişi de çarşambadan belli olur” demiş atalarımız. Bu konuda Allah’ın (c.c.) vadi varsa biz mü’minlere buna iman etmek ve buna göre hayatımızı yaşamak düşer. Önemli olan bizim, o günlerin gelmesi için neler yaptığımızdır.

“Subjektif mükellefiyet” ne demektir? Bu mükellefiyetin hududunu her insanın kendi vicdanı mı belirler?

“Subjektif”; yalnız bir kişiye mahsus olan, sadece bir şahıs ya da bir grup için muteber sayılan, eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan, izafî, şahsî, enfüsî, indî ve dar bir daireye ait demektir. Subjektif kelimesi, daha çok objektif sözünün zıddı olarak kullanılmaktadır. “Objektif” ise; fertlerin şahsî görüşlerinden bağımsız olan, hemen herkes için geçerli bulunan, küllî, afakî ve kuşatıcı manalarına gelmektedir.

Bu iki kelimenin ihtiva ettiği manalar açısından; “objektif yükümlülük”, usûlüddin mizanlarıyla sınırları belirlenen, dinin özündeki kolaylık prensibine dayanan ve herkes için geçerli olan vazife ve sorumlulukların; “subjektif mükellefiyet” ise, her ferdin, şahsî duyuş, hissediş, idrak ve değerlendirmeleri neticesinde kendi üzerine aldığı vazifelerin ve vicdanî ölçüler çerçevesinde kendisi için belirlediği mesuliyet çizgisinin unvanıdır.

Modern ceza hukukunda, zarar verici davranışın belli bir şahsın kusuruna bağlanması “subjektif sorumluluk” kavramıyla dile getirilmektedir; ama, fıkıh metodolojisinde “subjektif mükellefiyet” diye bir tabir yoktur. Bu terkipteki iki kelimeden biri Fransızca diğeri ise Arapça asıllıdır; bununla beraber, “mükellefiyet” konusunun önemli bir derinliğini, dilimize mal olan ve günümüzde çok kullanılan “subjektif” kelimesiyle tavsif etmenin bir mahzuru olmasa gerektir. Evet, “subjektif mükellefiyet” ifadesi, Fıkıh Usulü kitaplarında bir ıstılah olarak ele alınmamıştır; fakat, onunla anlatılmak istenen düşünce, hem bütün selef-i salihînin hayatına yön vermiş hem de dünden bugüne hemen her fakîhin eserinde önemli bir mülahaza olarak yer tutmuştur. Binaenaleyh, İmam Şatıbî “Muvafakât” isimli kitabında, Mekke ve Medine dönemlerinde vaz’ edilen hükümleri karşılaştırırken, Mekkî teşrîin bir manada subjektif mükellefiyete açık olduğunu ve Hak dostlarının umumiyetle Mekke dönemindeki emirleri esas alarak yaşadıklarını nazara vermiştir.

Mekkî Teşrî

İmam Şatıbî gibi alimlerin de dikkat çektikleri üzere; Mekke dönemindeki emir ve yasaklar genellikle mutlak bırakılmış, herhangi bir şart ve kayıtla sınırlandırılmamıştı. Bunların büyük çoğunluğu, mükelleflerin kendi değerlendirmelerine ve şahsî ictihadlarına havale edilmiş ve böylece her mükellefin, o küllî emir ve yasaklar içerisinden kendi güç yetirebildiği kadarını tatbik etmesine imkan tanınmıştı. Namaz, oruç ve zekat gibi ibadetler öz ve asıl itibarıyla emredilmiş, faiz, içki ve kumar gibi günahların da kötülükleri gösterilmişti; ne var ki, hem emirler hem de yasaklar mutlak olarak zikredilmiş, henüz haklarında bazı kayıtlar getirilmemişti. Mesela, herkes Allah yolunda infakta bulunmaya teşvik edilmişti ama mallarının ne kadarını infak etmeleri gerektiğine dair bir sınır konmamıştı. Dolayısıyla, o gün herkes kendi imanının derinliğine, İslamî heyecanının debisine ve marifet enginliğine göre bir çizgi belirliyor; kimisi malının kırkta birini, kimisi de yarısını Allah için veriyordu. Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Hatice gibi cömertlikte zirve ruhlar ise “Mevlâ-yı Müteâl infakı emretti ama o hususta bir tahdit koymadı; öyleyse bana, her şeyimi O’na feda etmek düşer!” deyip bütün varlıklarını infak ediyorlardı.

O dönemde müslümanlar, emredilen güzel amelleri yapmak, yasaklanan çirkinliklerden de uzak durmak için var güçlerini harcıyorlardı. Onlar, salih amellerin bütününe tâkatlerinin yettiği ölçüde sarılmaya çalıştıkları gibi, münkerâtın ve fuhşiyâtın her çeşidine karşı da çok temkinli davranıyor ve onların kötülükteki seviyelerine bakmadan hepsinden aynı şekilde kaçınıyorlardı. Mesela; faiz ve içki gibi yasaklar ancak Medine döneminde açıktan açığa ve te’vile, tefsire mahal kalmayacak şekilde bildirilmişti; fakat, sahabenin pek çoğu daha Mekke’deyken bu fiillerin çirkinliklerine imada bulunan ayetler gelir gelmez onlardan vazgeçmişlerdi ve artık o günahların semtine dahi yaklaşmıyorlardı.

Ne var ki, Medine’ye hicretten sonra, İslam coğrafyası her geçen gün biraz daha genişlemiş ve halk fevc fevc Allah’ın dinine girmeye başlamıştı. Bunun tabiî bir neticesi olarak da, özellikle muamelât konusunda fikir ve tatbikat farklılıkları baş göstermiş; hususiyle yeni müslüman olanlar kendilerini ilgilendiren mevzuların tafsilatlı olarak ortaya konmasını istemişlerdi. Mevcut esasları açıklayıcı ve mukaddimeleri tamamlayıcı mahiyetteki hükümlere, haram ile mekruh, helal ile mendup gibi sahaların arasını ayıracak sınırların belirlenmesine ihtiyaç duymuşlardı. Bunun üzerine, Mekke döneminde tesbit edilen küllî kaideler, Medine’de bazı cüz’î hükümlerle te’kit ve te’yid edilmiş; mücmel bulunan Mekkî esaslar tafsilatlı olarak anlatılmış, birkaç ihtimalli beyanlara açıklık kazandırılmış, mutlak ifadeler kayıtlar altına alınmış ve umumî prensipler tahsis edilmişti. Medine devrine ait bu tefsîr, tafsîl, takyîd ve tahsîslerle önceki küllî esaslar tamamlanmış ve din bütün objektifliğiyle ve herkesi kuşatıcılığıyla kemale erdirilmişti.

Aslında, Mekkî teşrîi esas alan selef-i salihîn için, Medenî hükümler bir manada ruhsatları ihtiva ediyordu. Onlar, Medine-i Münevvere’de her meselenin asgarîsinin belirlendiğine ve hiç olmazsa o kadarını yapan bir insanın kurtulacağına inanıyor; fakat, kendileri için o ruhsatlarla amel etmeyi dûnhimmetlik sayıyorlardı. Mesela; beş vakit namazı kılanın vazifesini yapmış olacağını kabul ediyorlardı; çünkü, namaz ibadetinin alt sınırı beş vakitle tahdit edilmişti; ancak, kendileri hemen her gece yüzlerce rek’at namaz ikâme etmekten dur olmuyorlardı. Ramazan ayında oruç tutanın oruç mükellefiyetini eda etmiş olacağını ve Hak nezdinde o sorumluluktan kurtulacağını düşünseler de, söz konusu kendi nefisleri olunca, senenin yarısından fazlasını oruçlu geçirmeyi bile az görüyorlardı.

Evet, Medine döneminde gelen ruhsatlar, onları Mekkî olan azîmetlerden uzaklaştırmadı; kulluk yolunda bütün gayretlerini ortaya koymaktan vazgeçirmedi. Onlar hep Mekke teşrîinin mutlak hükümlerini esas aldılar ve azîmetler kuşağında yaşadılar. Mesela; “Namazı ikâme et!” emrine kayıtsız, şartsız inkıyat etti ve hemen her gece yüzlerce rek’at namaz kıldılar. Öyle ki, namaza karşı gösterdikleri teveccüh adeta bir keramete dönüşüyordu; bast-ı zamana mazhar oluyor ve bir gecede birkaç yüz rek’at namazı ikâme edebiliyorlardı. Onların arasında iki rekatta Kur’an-ı Kerim’i hatmeden insanlar bile vardı. Onlar, Medine-i Münevvere’de dinin objektif yanının halk seviyesinde tebliğ edildiği ve orada meselenin asgarî ve mecburî yönünün nazara verildiği inancıyla, “Allah Teâlâ’nın bizim üzerimizdeki ihsanları nâmütenâhîdir. Ömür boyu hiç başımızı kaldırmadan secde etsek, yine de bir gözün şükrünü dahi edâ etmiş olamayız. Öyleyse, biz, kendi küçüklüğümüz ve Mevlâ-yı Müteâl’in azameti, kendi sıfırlığımız ve Rabbimizin nimetlerinin sonsuzluğu mülahazası içinde Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip ibadette bulunmalıyız. Evet, biz Medenî teşrîye saygılıyız ama Mekkî hükümlerle amel etmeliyiz!..” dediler ve ömürlerini bu istikamette değerlendirdiler. İşte, “subjektif mükellefiyet”in ifadesi olan bu mülahaza, selef-i salîhinin büyüklüğüne çok yakışan bir duygunun neticesiydi ve herkesi değil sadece kendilerini bağlayan bir düşünceydi. Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn devrinde Ehlullah hep bu çizgide yaşadı; sonraki nesiller arasında yetişen Hak dostları da hep ilklerin izinde bu yolda yürüdüler.

Harem Dairesinin Âdâbı

Diğer taraftan, bir insanın marifet ufku da onun mükellefiyet çizgisinin belirlenmesinde çok önemli bir unsurdur. Hak dostları, “Hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrebîn – Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır.” demişlerdir. Bu söz de, -füruat açısından- şer’î kıstasların bazı insanlara göre değişiklik gösterebileceğini ifade etmektedir. Evet, bazı kimseler vardır ki, onlar konumları itibarıyla, daima hıfz u inayet altındadırlar ve onların da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir. Bu itibarla, avam ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınırken, ebrar makam ve derecâtı muhafaza duygusuyla O’nda fâni olmaya çalışırlar; fakat, mukarrebîn halkasındakiler O’ndan başka her şeye karşı kapanma peşinde olmalıdırlar.

Bir insan, marifet ufku açısından kendisini Cenâb-ı Hakk’a çok yakın hissediyorsa, mesela, bir kurbet kahramanının dediği gibi “Başımı secdeye koyarken Arş-ı İlahî’ye dokunacakmış gibi oluyorum” diyorsa, artık o harem dairesine alınmış demektir ve onun her hareketinin hareme uygun olması gerekir. Gayri o, sokakta değildir, giriş kapısında değildir, koridorda ya da bekleme salonunda da değildir; harem dairesine girmiş, otağını sarây-ı hümâyunun merkez noktasına kurmuştur. İşte orada, oturma da başka türlü olur kalkma da, konuşmanın da keyfiyeti değişir susmanın da.. harem dairesindeki tavır ve davranışlar tamamen hususîdir. Hatta, çoğu zaman orada dili tutmak yetmez, o makam gönlün meyillerini de zabtetmeyi gerektiren bir makamdır.

Sıradan bir insan, içinden geçen duygu ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayabilir; fakat, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş mukarreb bir kul, ihtimal tahayyüllerinden dolayı da hesaba çekilir. Nitekim, Muhâsibî “Er-Riâye li Hukûkillah” adlı eserinde mükellefiyeti sekiz mertebeye ayırmış ve belli seviyenin insanlarının hayallerinden dahi hesaba çekilme endişesiyle yaşamalarının lüzumunu belirtmiştir. Sadece bir iyiliği ya da kötülüğü işleyen değil, sevabı ya da ikâbı netice verecek olan o fiili işlemese de, taakkul, tasavvur ve hatta tahayyül derecesinde ona meyleden bir insanın da o meylinin karşılığını göreceğini söylemiştir. Bu itibarla, Ehlullahtan kurbet ufkunun üveykleri, akıllarından geçen sevimsiz her düşüncenin ve bir anlık da olsa kalblerine bir buğu gibi düşen her çirkin duygunun bir tokat olarak suratlarına çarpılacağından korkmuş ve hep hayallerini de temiz tutmaya gayret göstermişlerdir.

Dahası, onlardan bazıları, Cenâb-ı Hak’la münasebetleri bir an kesilse mahvolacaklarına inanmış; ne zaman O’nunla irtibatlarının azıcık perdelendiğini hissetseler ve muvakkat bir bulutlanmaya maruz kalsalar neredeyse kalbleri duracak kadar korkmuşlardır. “Sen Allah’ın kuluysan, kullukta daimî olmalısın. Cenâb-ı Hakk’ın sana karşı rububiyetinde ve uluhiyetinde herhangi bir inkıtaya şahit oldun mu? Allah Teâlâ’nın sana Rab olmadığı bir an-ı seyyale biliyor musun? Saat değil, dakika değil, saniye değil, salise değil, âşire değil.. O’nun sana teveccüh etmediği bir an var mı? Mevlâ-yı Müteâl, sana mütemâdî Rab iken, O’nun mâbudiyeti, uluhiyeti ve rububiyeti kesintisiz devam ediyorken, sen nasıl olur da kendi kendine bir kısım inkıtalara girersin, O’nunla münasebetini nasıl kesersin?” şeklindeki kelam-ı nefsîlerle kendilerini sürekli sorgulamış, hep bu düşüncelerle nefes alıp vermiş ve her zaman O’nu görüyor ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşamışlardır. İşte, bu mülahaza da mukarrebîne ait subjektif bir mülahazadır ve bu düşünceden doğan yükümlülük subjektif bir mükellefiyettir. Bu, belli seviyenin insanlarının özel hallerine ait hususî bir münasebettir; o münasebete göre de, hususî bir mükellefiyet söz konusudur.

Şefkat Tokatları

Kendisini iman ve Kur’an hizmetine adamış öyle insanlar vardır ki, onlar bazı şükür televvünlü düşüncelerinden dolayı bile istiğfar ederler. Mesela, tahdîs-i nimete bağlı olarak, “Şükürler olsun, Cenâb-ı Hak bize bu kadar temiz arkadaş ihsan etti, vatana ve millete hizmet yolunda bunca imkan verdi.. sonra dünyanın dört bir yanına açılma fırsatı bahşetti, fedakâr ruhların gönüllerini hicret duygusuyla doldurdu; onların çoğu gittikleri yerlerde aylarca maaş alamadılar ama yine de ihlasla çalıştılar, vazifeyi bırakıp geriye dönmeyi düşünmediler. Öyle inanıyorum ki, bu adanmış ruhlar gelecekte çok şey ifade edecekler!..” deseler, hatta bu duyguyu dile getirmeseler, sadece mülahaza safhasında bıraksalar, yine de hemen başlarını seccadeye koyar ve iki büklüm bir halde “Estağfirullah” derler. Neden?!. Çünkü, Allah’ın sonsuz güç ve kuvveti varken, başka vesilelere tesir isnat etmeyi sinsi ve gizli şirk sayarlar.

Onlar, duygu ve düşünceleri açısından bu kadar incelerden ince oldukları gibi, tavır ve davranışları zaviyesinden de kılı kırk yararcasına hareket ederler. Cenâb-ı Hak’la hangi seviyede münasebet kurabilmişlerse, o seviyeye göre muameleye tâbi tutulacakları inancıyla hal, tavır ve davranışlarına çeki-düzen verirler. Hatta onlardan bazıları, affedersiniz, banyoda ve tuvalette açılıp saçılmayı bile hayaya muhalif görürler. Nitekim, Ebû Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh) Hazretleri’nin “Gece karanlığında yıkanırken belimi doğrultmaktan haya ediyorum; bir yerim açılacak diye ödüm kopuyor!” sözü bu ufkun insanlarındaki hassasiyetin sesi-soluğudur.

Evet, bu seviye insanları, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden çok korkar, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu sarabilecek büyük-küçük her gafletten kaçar, himmet kanatlarını açıp sürekli Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayretiyle oturup kalkarlar. Dahası, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan bütün mâsivâyı benliklerinin derinliklerinden söküp atmaya ve Cenâb-ı Hak ile münasebetlerine yakışan bir duruş sergilemeye çalışırlar.

Ayrıca, subjektif mükellefiyetin seçkin temsilcileri, konumlarına yakışmayan her düşünce ve hareketten dolayı hemen cezalandırılabilirler. Sıradan kimseler günah sınırına varıp ulaşmayan hataları sebebiyle mücâzat görmeseler bile, belli mertebenin insanları sehivlerinden dolayı da tecziye edilirler. Bu hakikate binâen, Nur Müellifi, Kur’an hizmetinde bulunan adanmışların beşeriyet muktezası olarak yaptıkları hatalar neticesinde şefkat tokatları yediklerini anlatmış ve bu şefkat tokatlarının hizmette hâlisâne çalışanları intibaha getirerek onlara bir kere daha konumlarını ve vazifelerini hatırlattığını belirtmiştir. Hazreti Üstad, bu tokatları anlatmaya başlarken, hakperest ve mütevazı tabiatının gereği olarak önce kendi hakkında şefkat tokatı olduğuna inandığı hadiselere atıfta bulunmuş; sonra da kendilerinden izin alarak bazı talebelerinin başından geçen vakıaları nakletmiştir.

Bediüzzaman hazretleri, şefkat tokatı olarak isimlendirdiği hadiselerden birisini şöyle hikaye etmiştir: “…Kur’ân’ı yeni bir tarzda yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sahip çıktı. Bir cüz’ü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâvâ vekâletine teşebbüs etti. Birden, bir şefkat tokadı yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem dâvâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmaz” diye, lisan-ı mânâ ile ihtar edildi. Dâvâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî, sâfi hizmet-i Kur’âniye, gayet temiz, kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.”

Demek ki, bu türlü ilahî ikazlar, bazı hususî lütuflara mazhar olmuş insanlara konumlarını hatırlatmakta ve onların durmaları gerekli olan yeri gözden geçirmelerini sağlamaktadır. Aynı zamanda, konumlarının hatalara bile tahammülü olmadığını ve marifet ufuklarına yakışmayan davranışlarının bir şefkat tokatına sebebiyet verebileceğini vurgulamaktadır. Bu açıdan, şefkat tokatları da bir hususî yükümlülüğün gereğini yapmamadan kaynaklanmakta ve bu yönüyle subjektif mükellefiyet kategorisi içine girmektedir.

M. Fethullah Gülen

Tesbih kullanmanın hükmü nedir?

Tesbih kullanmak sünnet değildir. Bana göre, şehadet edecekleri için tesbihi elle yapmak daha güzeldir. Yalnız 100’lük, 1000’lik evrad okurken tesbih çekilmesi daha uygun olur.

M. Fethullah Gülen

Kan aldırmanın ve kan vermenin hükmü nedir?

Efendimiz (sav)’de çok sık baş ağrısı olur; hemen her ağrı esnâsında başını sımsıkı sarar ve halkın içine öyle çıkarlardı. Bazen, kan aldırdıkları da olurdu. O devrin kan aldırma tekniği şöyleydi:

Kan alınacak yer önce tıraş edilir, sonra yarılır ve boynuza benzer bir aletle kılcallardan kan nefesle çekilirdi. Efendimiz (sav)’in bu davranışından kan aldırmanın sünnet olduğu hükmü çıkar mı, çıkmaz mı onun üzerinde ayrıca durulabilir. Fakat şurası bir gerçek ki Allah Rasûlü (sav), daha çok başı ağrıdığı zaman tedavi maksadıyla kan aldırırlardı. Tabii, her zaman başka gayeler için kan aldırması da söz konusu olabilir. Bizim de başımız çok ağrıdığında tedavi için veya daha başka maksatlar için kan aldırabiliriz. Kan aldırırken, Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bugün tıb ilminde geçerli teknik ve usûllerden yararlanmak daha uygun olabilir.

İnsan, vücûdunun ihtiyacı olmayan kanı bir başkasına kendi irade ve ihtiyarıyla verebilir, fakat kat’iyen satamaz. Sadece kanın değil, diğer uzuvların da satılması kesinlikle haramdır.

M. Fethullah Gülen

Yatarken ayakları kıbleye uzatmanın bir mahzuru var mıdır?

Esasen önemli olan, insanın kalbinin Kâbe’nin sahibine yönelik olmasıdır.   Beden de Kâbe de birer cisimdir, semboldür. Gerçek sahipleri bilinirse bunlara hürmet etmek bir mana ifade eder.. Dolayısıyla; yönünüzü, ayağınızı ne tarafa uzattığınızdan daha çok, kalbinizin nereye baktığı önemlidir. Bunun yanında, büyüklerimiz, ayaklarımızı Kâbe’ye, Kur’an’a doğru uzatmanın edebe aykırı olduğunu beyan etmişlerdir. Bu da insanın hassasiyetine bağlıdır. Eğer kalbimizde böyle bir saygı varsa, bu saygının gereğini yerine getirir, ayaklarımızı onlara karşı uzatmayız.

Musibet zamanlarında nasıl hareket etmek gerekir?

Açıklama: Çinde bulunduğumuz şartları ya da maruz kaldığımız bir musibeti yakınlarımıza anlatırken, hiç farkına varmadan arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikâyet etmiş olmamak için hangi esasları dikkate almalıyız?

İmtihan dünyasında yaşayan insan, her zaman bir belaya, felakete ve derde müptela olabilir. Bazen diğer insanlar ve arzî hâdiseler yol vermezler ona; bazen de çeşit çeşit musibetler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder. Ne var ki, hakiki bir mü’min, görüp duyduğu bütün olumsuzluklar karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşer. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başına gelenleri imtihan sayar; imtihanları tevekkül ve teslimiyetle karşılar, yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir ve sabr-ı cemil içinde Hakk’ın rızasını tahsil etme hedefine doğru ilerler.

Musibet karşısındaki temel disiplin, onun Cenâb-ı Hakk’ın emirber bir neferi olduğunu düşünmek ve şikâyet ifade eden sözlerden kaçınmaktır. Hususiyle musibetin gelip çarptığı ilk anlarda sızlanmaların şekvâya (şikâyete) dönüşmemesi için sükûtu tercih etmek lazımdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur.”  (Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/421) beyanı istikametinde, inanan bir insan, eşya ve hâdiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir. Aslında, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradî olarak susmak, hâdisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.

Her insan hemen her an türlü türlü musibetlerle karşı karşıyadır. Bilhassa iman dairesinde iç içe ızdıraplar ve küme küme mahrumiyetler saklıdır. Musibetin birinden kurtulurken, belini çatır çatır kıracak ikinci musibet, mü’minin başının üstünde hep hazırdır. Zira, insanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; âhiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir. “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.”  (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) hadis-i şerifi de bu hakikati hatırlatmaktadır.

Aslında, Allah Teâlâ, her bela ve musibeti, neticesi itibarıyla mü’min kulları için bir rahmet vesilesi ve arınma vasıtası kılmıştır. Elverir ki, insan, zâhiren çirkin yüzlü hâdiseler karşısında kadere taş atmasın ve Cenâb-ı Hak’tan şikâyetçi olmasın. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de, “And olsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık ya da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiklikle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara sûresi, 2/155-156) buyurulmaktadır. Özellikle belaya maruz kalınan vakitlerde, bütün varlığı yaratan Hâlık-ı Kevn ü Mekân’ın kendi mülkünde dilediği tasarrufu yapabileceğini düşünmek ve “Biz Allah’a âidiz.” diyerek malı, canı ve her şeyi Allah’a teslim etmek musibetlerin üstesinden gelmek için muazzam bir güç kaynağına dayanmak demektir. Bu itibarla da, musibetten hemen sonraki sükut ve tefekkür faslını, Allah’a iltica ve O’na arz-ı hâlde bulunma safhası takip etmelidir.

Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülâhaza, kadere taş atmamıza mâni olur; üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı hâline getirir. Aksi hâlde, –hafizanallah– “Falan şunu yaptı, filan şöyle davrandı!..” diyerek sürekli atf-ı cürümlerde bulunmaktan ve etrafta mücrim aramaktan kurtulamayız. Ya da “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?” demek suretiyle ilâhî icraatı ve kaderi tenkit etme küstahlığına düşmekten âzâde kalamayız. Aslında, “Bizim suçumuz ne, biz ne yaptık ki?” demek en büyük bir suçtur. İçinde yaşadığımız zaman ve şartlarda hemen her insan tepeden tırnağa bir kusur âbidesi olmuş gibidir. Herkes başına taşların yağması için mevcudiyetinin dahi yeterli olduğunu düşünmelidir. Evet, Hak karşısındaki konumunun farkında olan bir insan, başına gökten bir meteor gelip çarpsa ve kendisini yerin dibine batırsa, o zaman bile “Öyle günahkârım ki, bilmem bu taş hangi birine kefaret oldu; hem hamdolsun ki, Cenâb-ı Hak daha dünyadayken başıma taş yağdırdı da o günahımın vebalini Cehennem’e bırakmadı!..” demelidir. Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülâhazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı mânevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır. Öyleyse, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir. Aynı zamanda, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir. Hâsılı, şikâyetlerin ekserisi nankörlükten ve kanaatsizlikten kaynaklanır. Şükür, nimeti artırdığı gibi şekvâ da musibeti büyütür. İnsan, illa şekvâ edecekse, nefsini Cenâb-ı Hakk’a şikâyet etmelidir; çünkü, kusur ondadır. Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, “Eyvah! Ahh!.. Of!..” deyip âciz insanların rikkatini tahrik etmek mânâsızdır. “Ben ne ettim ki, başıma bu geldi?” demek ise, Hak karşısında nasıl olunması gerektiğini bilememe cehaletinin neticesidir ve büyük bir küstahlıktır. (M. Fethullah Gülen, Kalb İbresi)

Şehit olmak niyetiyle sefere çıkılır mı?

Açıklama: Yakın zamanda büyük kitlelerin peşinden gittiği ve de kendilerine lider olarak belirlediği bir zat Mavi Marmara’da siyonistler tarafından canice katledilen (bence şehit edilen) mücahitlerimiz için “onlar bile bile ölüme gitmişlerdir şehit değillerdir”dediği beyan edildi. Benim sormak istediğim Peygamber Efendimiz zamanında bir çok sahabe şehit olmak için ölüme bile bile gitmemişler midir? O zaman onlara da şehit denilmez mı? Şehit o zaman kime denir? Ayrıca bu durum Allahın bilebileceği bir durum değil midir? Bu kadar emin olarak birinin sonunu beyan etmek ne kadar doğrudur? böyle bir beyanda bulunmak o insanların, filistindeki kardeşlerimizin ve de “şehitlerin” ailelerinin hakkına girmek olmaz mı? Vereceğiniz cevaplar için şimdiden teşekkür ederim.

Soruda kastedilen zat Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Hocaefendi, Mavi Marmara gemisinde ölen insanlar için şehit demiş ve taziye yayınlamıştır. Taziyede şöyle diyordu: “Gazze’de yaşanan insanlık dramına son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek şehit olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere; milletimize ve insanlığa taziyelerimi bildiririm.” (3 Haziran 2010)

İslam’da şehitlik Allah yolunda yapılan mücadelede ölmekle elde edilen büyük bir makamdır. Bu mücadalelerin bir şekli de savaştır. Savaş kararını devlet alır. Bu savaşlara katılan inananlar, niyetlerine göre öldüklerinde şehit olurlar. Ayrıca, malını canını korumak için mücadele ederken ölenler de şehit sayılmışlardır. Mavi Marmara meselesinde, bir savaş kararı yok, durup dururken üzerimize gelen bir savaşçı devlet ya da grup mevcut değil. Yani Amerika karşısındaki Irak’ın konumu gibi bir konum sözkonusu değil. Dolayısıyla meşru savaşa bağlı olarak bir şehitlikten söz edilemez.

Mal ve canın korunmasıyla alakalı da şöyle denilebilir. Mal ve canı korumak İslam’da bir esastır ve korunması gereken beş şeyden ikisidir. Esas olan bunları korumaktır, tehlikeye atmak değil. Bile bile ölüme gitmek her zaman intihar olmasa bile çoğu zaman risklidir. Ama gerektiğinde, zaruret olduğunda can ve mal tehlikeye atılabilir ve verilen mücadele ölümle neticelenirse o zaman şehitlik gerçekleşmiş olur. Mavi Marmara’da canı korumaya yönelik bir savunma olmuş ve insanlar bu şekilde şehit olmuşlardır. Ancak bu şekilde mal ve canı tehlikeye atmak gerekiyor muydu, tehlikeler göz önünde bulundurularak hareket edilemez miydi, bu durum geleceğe yönelik olarak sorgulanabilir ve daha tedbirli hareket usulleri, bir manada diplomasi yolları araştırılabilir. Nitekim, devletleri tahrik etmeden, yetkili mercilere sorup onlardan izin alarak Filistin’e yardım götüren dernekler de oldu ve siyasi olarak bir problem yaşamadılar.

Hocaefendinin söylediği şey, din usulü çerçevesinin dışında bir şey değildir. Dini ilimlerin bakış açısıyla konuşmuştur.  Olması gereken de zaten İslam ilimlerine göre konuşmaktır. Yoksa herkes kendine göre bir şehitlik tarifi ve şekli çıkarırsa o zaman bu tariflerden terör hadiseleri de çıkarılabilir. Nitekim intihar bombacıları da kendilerini şehitliğe giden insanlar olarak tanımlıyorlar. Halbuki bu doğrudan bir intihardır. Ne Peygamber Efendimizin ne de Sahabe efendilerimizin hayatında böyle bir uygulama yoktur. Sahabe efendilerimizin mücahidce gidip savaşmaları hep Allah Resulünün, yani lider ya da devlet kararıyla olmuş ve ayrıca istişaresi yapılmıştır. Durup dururken kimse kimseye saldırmamıştır. Saldırmak isteyenlerden ise Efendimiz (s.a.s) razı olmamıştır.

Denebilir ki, saldıran burada İsrail oldu, gemidekiler değildi. Bu soruya da şöyle cevap verilebilir: İsrail zaten vurmayı göze almıştı, hatta gelmeyin demişti. İsrail’in yıllardır hukuk gözetmeden dünyaya meydan okuduğu ortadadır. Öyleyse ne yapacağı belli olmayan saldırgan bir devlete karşı, korumasız, tedbirsiz, anlaşmasız gidilmemelidir. Hocaefendinin dediği de budur: Yani diplomatik yolların sonuna kadar işletilmesidir. Ta ki hem hak-hukuk çerçevesinde hareket edelim hem de haklı olduğumuz konularda haksız duruma düşmeyelim..

Netice itibariyle diyebiliriz ki:

Allah’ın bize verdiği bu güzel hayatı, mücbir sebepler olmadıkça tehlikeye atmamalı, yapacağımız hizmetleri canımızı korumaya çalışarak yapmalı, canımızın korunması için de her türlü tedbiri almalıyız. Zira Kur’an “tedbirinizi alınız” diyor. (Nisa Suresi, 4/71,102).

Gadir Hum bayramı hakkında bilgi verir misiniz?

Açıklama: Alevî kesimin öteden beri kutladığı Gadir Hum bayramının dayanağı nedir? Bu kutlamanın dinimizdeki yeri var mıdır?

Kadir hum bayramı tamamen Alevi ve Şiî’lerin kutladığı bir bayramdır. Ehl-i sünnette böyle bir bayramın ya da bir gün, dolayısıyla da bu güne ait bir kutlama yoktur.

Alevîler ya da Şiîlerin bu günü bayram olarak ilan etmesine dayanak olarak Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen şu hadis-i şerifi veya bu hadiste geçen olayı delil olarak getirirler. “Veda Haccı dönüşüydü. Peygamberimiz beraberindeki Sahabelerle birlikte Mekke ile Medine arasında bulunan Gadir Hum mevkiinde mola verdiler. Orada bir müddet istirahat edip öğle namazını kıldıktan sonra sahabeye hitaben konuşma yapıp sonunda: “Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur. Allah’ım ona dost olana dost ol; düşman olana da düşman ol. Ona yardım edene yardım et” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/ s.  368).

Bu olayı Şiiler halifeliğin Hz Ali’nin hakkı olduğuna delil olarak getirirler. Bu hadiste geçen veli (velayet, mevla) kelimesini Şiiler halifelik olarak tefsir etmişlerdir. Oysa burada geçen veli kelimesinin dost olarak tercüme edilmesi gerekir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ileride çıkacak fitnelerde Hz Ali’nin başına gelecekleri hissetmiş ve bundan dolayı Müslümanları uyarmıştır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin bu sözleriyle halifeliği kastetmiş olamayacağını Hazreti Ali’nin torunu olan Hasan el-Müsenna şu sözlerle dile getirmektedir: “Resulullah (a.s.m.) bununla halifeliği ve sultanlığı kastetmedi. Öyle demek isteseydi bunu açıkça söylerdi. Çünkü Resulullah (a.s.m.) Müslümanların en fasih ve en açık konuşanıdır.” (Bkz: İsmail Mutlu, Dört Halife Devri, s. 333).

Evet, halifelik gibi önemli bir konuyu Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üstü kapalı, her manaya yorumlanabilecek bir kelimeyle söylemiş olması mümkün değildir. Hele muhatabı Hazreti Ali gibi önemli biriyse, bunu en açık şekliyle ifade edecek Müslümanlara bunu tavsiye edecektir. Hâlbuki veli denildiğinde pek çok mana anlaşılabilir ki, bunların en başında yakın dost anlamı gelir.

Eğer aynı mantıkla bakılacak olursa, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’le de alakalı pek çok hadis var ki, bunların tamamına bakıldığında, bu iki büyük zatın ilk halife olacakları manası çıkarılabilir. Hâlbuki onların halifeliği bu hadislerden çıkarılmış değildir, tamamen Allah’ın insanlara verdiği seçme ve seçilme, biat, tavsiye ve istişare kurallarından birine ya da birkaçına göre belirlenmiştir. Nihayetinde Ali efendimizin de halife olması, bu usullerle olmuştur.

Hapşıran ya da aksıran kimseye “yerhamükâllah” demenin hükmü nedir?

İslamî âdâbtan biri de teşmittir. Teşmit lügat olarak tebrik ma’nâsına gelir. Bereketle dua edilince, Araplar “ona teşmitte bulundu” derler. Dinî bir tabir olarak, teşmît, hapşıran kimse elhamdülillah dediği takdirde ona “yerhamukallah (Allah sana rahmet kılsın)!” diyerek dua etmektir.

Aslında hapşırana dua etmek İslam’a has bir âdet değildir. Diğer milletlerde de birtakım güzel temennîlerde bulunulduğu görülür. Ancak İslâm dini bunda ısrar etmiş ve bütün ümmete şâmil bir formüle bağlamıştır.

Hapşırıp elhamdülillah diyene “yerhamükallah = Allah sana rahmet kılsın) demek âlimlerin ittifakıyla sünnetin müstehap kısmındandır.

Teşmît’in formülüne gelince, bunun hapşıran tarafından söylenecek olan tahmid kısmında farklılıklar bulunduğu gibi, teşmît kısmında da var. Şöyle ki:

* Bazı rivayetler, hapşıranın sadece “elhamdülillah” diyeceğini ifade eder.

* Bazı rivayetler, “Elhamdülillah alâ külli hâl (her bir durum için Allah’a hamdolsun)” demek gerektiğini ifade eder.

* Bazı rivayetler ise, “Elhamdülillâhi Rabbilâlemîn”in söylenmesi gerektiğini ifâde eder.

* Bazı rivâyetlerde: “Elhamdülillâhi Rabilâlemîn alâ külli hâlin mâ kâne. (Ne olursa olsun her bir  durum için âlemlerin Rabbine hamd olsun!)” denmesi gerektiği ifâde edilir.

Hz. Ali’nin el-Edebü’l-Müfred’de kaydedilen bir rivayeti şöyle: “Kim hapşırdığı zaman   ??????????????? ????? ????????????? ???? ????? ????? ??? ?????   derse ebediyyen ne kulak, ne dil (ne de karın) ağrısı çeker.” Bu söz Hz. Ali’nin  gözükmekte ise de, bu çeşit sahâbe sözü hükmen merfu addedilir, zîra  haber verilen husus, içtihadla söylenecek bir şey değildir, ihbâr-ı gaybî nev’indendir. Ancak vahiyle söylenebilir. Dolayısıyla Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e aittir.

* Şu rivayet hapşıranın, zikrine başka kelimeler de ilâve edebileceğini gösterdiği gibi, bunun müstehab olduğunu da ifâde eder:

“Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın yanında hapşırmıştı, elhamdülillah dedi. Aleyhissalâtu vesselâm “Yerhamukâllah!” buyurdular. Derken, bir diğer kimse de hapşırdı ve   ??????????????? ????? ????????????? ??????? ???????? ???????? ?????????? ????   dedi. Efendimiz: “Bu, öbürüne ondokuz derece üstünlük kazandı” buyurdular.

* İbnu Ömer’den gelen bir rivayette, “hapşıranın hamdeleye salvele de ilâve ederek:   ?????????? ????? ????? ????????????? ???????????? ???? ???????? ??????    demesi daha hoştur.” Bir diğer rivayette “bu güzelse de sünnete uygun değildir”  denilmektedir.

* Hamdele’den sonra şehadet de getirilmesi mekruh addedilmiştir.

* Taberânî demiştir ki: “Hapşıranın, elhamdülillah demekle, buna Rabbi’l âlemîn  veya alâ kulli hâl  lâfızlarından birini ziyade etme hususunda mütehayyirdir. Delillerin ortaya koyduğu husus ise şudur: “Bunlardan her biri o esnada söylenmesi gereken zikri karşılar; lâkin hangi zikir daha çok senâ ifâde ediyorsa o efdaldir, yeter ki me’sur (sünnette rivayet edilmiş) olsun.”

* Nevevî, el-Ezkâr’da der ki: “Ülemâ, hapşıranın “elhamdülillah”  demesinin müstehab olduğunda ittifak etmiştir. Ancak elhamdülillâhi Rabbilâlemîn derse bu daha iyidir, şayet elhamdülillah alâ kulli hâl derse bu efdaldir.”

Hapşırınca hamdetmeyene teşmitte bulunmamak gerektiği ifade edilmektedir. Ancak, hamdettiğini işitirse, teşmitte bulunmak bir vazife olmaktadır. Çeşitli hadisler bunu takrir etmiştir.

Bir rivayette: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakları altıdır” dendikten sonra bunlar arasında teşmit de zikredilir. Zâhirîlerin cumhuru ile Mâlikîlerden bazıları hadisin zâhirini esas alarak teşmit’in vâcib olduğuna hükmetmiştir. Cemaat halinde, bir kişinin söylemesiyle diğerlerinden düşen bir farz-ı kifaye olduğunu söyleyenler de olmuştur. Hanefîler ve Hanbelîlerin cumhuru bu görüştedir. Şâfiîlerle Mâlikîlerden bir grup müstehab olduğuna, bir kişi söyleyince cemaatten sâkıt olacağına hükmetmiştir.

İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 10\193-195

Camilerde Osmanlı tuğrası bulundurmanın sakıncası var mıdır?

Osmanlı tuğralarının camilere konuluş sebebini, niyetini bilmiyoruz. Burada niyet önemlidir. Fakat biz bu meseleyi, camileri süsleme çerçevesinde ele alırsak şunları söyleyebiliriz:

Gösteriş olmaksızın, mescidi tazim etmek, ona olan saygıyı ortaya koymak, onu cazip kılarak insanların camiye daha istekli ve daha çok gelmesini sağlamak için camileri süslemekte bir mahzur yoktur. Haddinden fazla masrafa girerek yapılan veya insanı namazda meşgul edecek derecede abartılan süslemeler ise mekruh görülmüştür. (Bahru’r Raik, Tebyinü’l Hakaik).

İnsanımıza Okuma Alışkanlığını Nasıl Kazandırabiliriz?

Herkes söylediği ve dinleyenlerde de bir ülfet ve alışkanlık meydana getirdiği için artık vicdanlardaki manâsına denk te’sir uyaramayan ve artık klâsikleşen bir söz var: İslâm’ın ilk emri “Oku”.

Oku; mâhiyet i insaniye yi, kâinat kitabını ve bunlara tercüman olan Kur’ân’ı oku!.. Allah Rasûlü nün hayatını tetkîk et! Yeni yeni terkîplere ulaş ve vardığın neticeleri tekrar tekrar oku!..

Vahdâniyete delîl olan bütün tecellileri araştır, marifet merhalelerinde her an bir öteye sıçra ve bir türlü kanmayan susuzluğunla “Helmin mezid-Daha yok mu?”de ve durmadan oku! İster kâinat kitabını, isterse onun bir fihristi olan insan mâhiyetini, Allah Rasulünün nurlu beyânları içinde okumaya çalışan bir insan gönül dünyâsında öyle derinleşir ki, okyanuslar dahi bu derinlik yanında sığ kalırlar. İşte, orada: “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf”hakîkatı aynel yakîn anlaşılıp idrâk edilir ve idrâktan âciz olmadaki idrâk merhalesine erilir.

Âcizane kanaatım, bizim dünyamız, İslâm’ın bu emrinden de uzaklaşmış bulunuyor. Bu tabiri kullanırken, yani bizim dünyamız derken bununla sadece içinde bulunduğumuz ülkeyi kastettiğim zannedilmesin. Ben bir zamanlar bizim olan bütün yerleri, bizim dünyâmız olarak kabul ediyorum. Evet, bizim dünyâmız asırlarca şan ve şerefle, âfâkında Muhammedî rûhun şehbâl açtığı Mısır, Sudan, Fas, Tûnus, Cezâyir; bütün mağrip memleketleri, Buhârâ, Semerkant, Taşkent ve bütün Orta Doğu memleketleri gibi daha nice ülkeleri içine alan koskoca bir dünyadır. İşte bizim insanımız, bu ilim irfâna açık bizim dünyâmızda bütün diğer dünyâ insanlarına kıyasla zirvelerde taht kuran ve başkalarını kendisine hayran kalan bir mübârekler topluluğudur.

Önce Haçlı Seferleriyle işgâle uğrayan bu yerler daha sonra da emperyalist düşüncelerin işgâl ve saldırısına ma’ruz kaldı. Belki bir süre sonra onları da bertaraf edip ülkemizden çıkardık; ancak kaldıkları süre içinde içimizden çaldıkları zayıf karakterli insanları yetiştirdiler ve birer düşünce azmanı olarak aramıza salıverdiler. Onlar da, bizim ebedî hasımlarımızın ifsatlarını devam ettirebilecek nesiller yetiştirdiler. Bunu yaparken de öyle şuûrlu davrandılar ki, bir evvelki icrâatları bir sonrakini gerektirecek şekilde ortaya çıkıyor ve böylece tahrîbat, zincirleme birbirini takip ediyordu. Derken onlara âit bir fikir dünyâsı meydana geldi ve bununla bizim cephemizin dağınık ve ferdî teşebbüslerine galebe çalındı. O kadar ki, bugün artık, bunların bütününü ortadan kaldıramadıktan sonra, kendi ruh dünyâmıza dönmemiz, onunla bütünleşmemiz, yeniden kendimizi bulmamız çok zor hatta imkânsız gözükmektedir. Bize vurdukları en önemli darbelerden biri bizi, belli yollarla, mâzimizden târihimizden, millî kültürümüzden, harsımızdan uzaklaştırdılar ve bizleri kendi kitap dünyâmıza karşı yabancı haline getirdiler. Ve böylece bir nesli asırların birikiminden mahrum ettiler. İş bununla da kalmadı, beşinci kol faâliyetlerini serbest bırakarak, gençliğin gönlünü şehevânî meselelerle doldurdu ve onları başka şey düşünmez hâle getirdiler. Nesiller, kıskıvrak bohemlik düşüncesine yakalandı ve düştüğü bu girdapta boğuldu. Kimse de çıkıp böyle bir fecâat “dur”deme cesâretini gösteremedi veya ekseriyet itibâriyle öyle diyebilme mevkiinde bulunanlar vaziyetlerinden memnundular, onun için de bir şey demediler.

Aynen Efendimizin (sav) mirâçta bazı günah işleyenleri, çektikleri azap keyfiyetleriyle müşâhedesi gibi, biz de o gün cemiyeti böyle bir tablo içinde görüyorduk. İçki, kumar, zinâ, rüşvet, ihtikâr, fâiz ve daha nelerin içine gömülmüş nesiller, ciddî bir maneviyat boşluğu içinde zift gibi karanlık düşüncelerle, âdetâ bir başka varlık, bir başka şahsiyetle aramızda dolaşıyorlardı. Kalp dünyalarıyla askıya alınmış ve sarkaçlar gibi sağa sola gelip giden yığınların anarşi ve teröre kurban olması için her şey hazır hâle getirilmiş ve tıpkı eli kolu bağlanıp denize atılan sonra da arkasından “sakın ıslanma”diye bağırılan birisi gibi, sefâhat içine itilen bu nesillere, faziletli olmaları çağrısındâ bulunuluyordu. Evet, o günkü nesle,ahlâklı ol, anarşi çıkarma, vatanını sev, milletini koru, bayrağını aziz tut gibi teklifler, muhteva bakımından farklı olsa da şekil bakımından aynı şeylerdi. Denize atılanların ıslanmamaları, bunların da faziletli olmaları mümkün değildi.

Daha sonra yeni bir anlayış türedi. Hangi akla hizmet ettiği belli olmayan ve gençliği anarşiden kurtarmak için bütün şehvet kanal ve barajlarını sonuna kadar açmayı yeğleyen bu zihniyet, bu tuhaf anlayışlarıyla, gençleri zararlı bazı saplantılardan kurtarmak ve onları başka şey düşünmez hale getirmek istiyorlardı. Halbuki, bugünkü anarşi de öyle bir vasatta yetişmiş ve bir canavar haline gelmişti.

Bütün bu iç ve dış tesirlerle çok yaralı hâle gelen nesiller, her gün biraz daha okumâdan ve düşünmeden uzaklaşıyor ve âdetâ hezeyan yığınları haline geliyordu. Zannımca, bu uzaklaşma ve hezeyânlaşma bugün de devam ediyor. Bu arada dilimize sokulmak istenen nesepsiz kelime yığınları da okuduğunu anlamaya karşı indirilen ayrı bir darbe oldu. Biz onların, onlar da bizim dilimizi anlamâz hâle geldiler. Bugün aynı kuşağın insanları dahi birbirini zor anlar durumdadır. Ve bunun önü alınmazsa, bu da düşünce dünyâmız adına, en az diğerleri kadar yıkıcı olacaktır.

Evet bugün okumuyoruz ve okumadığımızın utandırıcı neticeleri de meydandadır. Düşüncede sığ, yeni terkipler yapmaktan mahrûm bir yığın haline geldik. Okumaya karşı sadece iştahsız değil, aynı zamanda nefret eder durumda bir çoğumuz. Okuyanımızın bir kısmı da âdetâ her şeyi yüzünden okuyor ve fikir adına yeni bir şey üretemiyoruz.

Bütün faziletlerde olduğu gibi okumayı da bizden öğrenen dünün karanlık ruh, karanlık akılları, bugün okuyor, anlıyor ve düşünüyorlar. Evde, arabada, otobüs durağında, çantasında taşıdığı kitabı açıp okuyor ve kendi ölçüleri için zamanını en iyi şekilde değerlendiriyorlar.

Meseleyi biraz daha dar çerçevede mütâlâa edecek olursak, önümüzde çığır açmış büyüklerimiz, kendi yazdığı bazı eserleri, seksen defa, bazılarını da yüz defa okuduklarını söylüyor ve bizlere fiilen okumanın lüzumunu göstermiş oluyor.

İrticâlen söylediği ve kendi karîhasının mahsûlü eserleri, kendisi bizzat bu kadar okuduktan sonra da, talebelerinin başında duruyor ve “okuyun”diyor. Böylece devrimizde en mühim ve en onulmaz bir yaraya parmak basıp tedâvî yolunu göstermiş oluyor. Bu çığırı tâkip edenler okumalıdırlar. Devirlerinin kültürüyle mücehhez olarak, daha önce edindikleri malûmatı hallaç etmeli ve muhtaçların yanına böyle bir kültür birikimiyle gitmeliler. Tâ ki, anlattıkları kabûl görsün ve aynı zamanda hasımlarımızın eline de koz verilmemiş olsun.

Okumuyorsak, ihânet içindeyiz; demektir. Kendimiz boşlukta bocalarken, başkasına nasıl itminân üfleyebiliriz ve menfî akımlardan nesilleri nasıl kurtarabiliriz. Halbuki bu bizim hayatımızın gâyesi ve ilk vazifemiz. Öyleyse, İslâm’ın ilk emri “oku”fermanına herkesten evvel, icâbete en muhtaç bizleriz…

M. Fethullah Gülen

Bir İnsan Hayatı Boyunca Kaç Kitap Okuyabilir? Kaç Tanesinden Haberdar Olabilir? Kaçı Hakkında Özlü Bir Malumata Sahip Olabilir?

Geçmişte bir insan farklı sahalara vâkıf olabiliyordu, zira mevcut eserler insanları boğacak sayıda değildi. Günümüzde ise bırakınız farklı sahaları, bir sahada bile neyin nerede olduğunu öğrenmek büyük mesele. Bir kere belli bir alanda araştırma yapan insanlar, dünyanın dört bir yanında olabiliyor. Öncelikle birkaç yabancı dile hâkim olup bu insanlarla iletişim kurmamız, en azından eserlerine ulaşabilmemiz, hususi bir mevzuda neler olup bittiğini idrak etmek için de yüzlerce makale ve kitabı mütalâa etmemiz gerekiyor.

Peki bu süreci hızlandıramaz mıyız? Sürat çağında yaşadığımıza göre hızlı öğrenmeyi öğrenmek mecburiyetindeyiz. Sadece bir sene içinde basılan binlerce dergi ve kitap ve bunların içindeki milyonlarca makale, bardaktan boşanırcasına üzerimize yağıyor. Sudan çıkmış şaşkın balığa dönmemek için istif istif yığılan bilgilerin özüne vakıf olmamız şarttır. Ancak bu irfana ulaştıktan sonra dünyayla rahat diyalog kurabiliriz.

Hipermetin, bu irfana ulaşmayı kolaylaştıran bir metot olabilir. Hipermetin, elektronik ortamda yazılı, sesli ve görüntülü metinlerden oluşan bir ağdır. Bu ağda bilgiler öz halinde ve dağınıklıktan kurtarılarak bilgisayar teknikleriyle takdim edilir. Umumi sahalar altında hususi mevzular dallanıp budaklanır. Her bir mevzu, meselenin mahiyetini özetleyecek kısa metinler ihtiva eder. Muhatap, mevcut malumatın kafi gelmediğini düşünürse detaya inebilir. Birbiriyle alâkalı metinler, olabildiğince irtibatlandırılır. Böylelikle hipermetin âlemine giren bir araştırmacının zihninde, mevzuyla alâkalı sağlam bir alan oluşur. Mukayeseli fikirler yardımıyla anlaşılması zor noktalar kısa bir süre içinde açıklığa kavuşur. Multimedya imkânları ve bilhassa farazî ortam (virtual reality) teknikleri, farklı hislere hitap ettiği için öğrenmeyi, “sağlam referanslar”dan istifade edilerek yapılan yorumlar da anlamayı kolaylaştırır (Drexler, 1990).

Hipermetin sistemiyle bilgileri toplayıp tasnif etmek çok daha kolaydır. ?u an “Internet”adlı global bilgisayar ağındaki elektronik serbest kürsüler benzeri oluşturulacak hipermetinler, her türlü görüş ve tenkide açık olacak, bu yüzden de çok hızlı gelişecektir. Hipermetin farklı görüşleri bir araya getireceği için toplumun iletişim ve istişare hızı da artacaktır.

Zihnimizde çağrışımlar cirit atar. Her bir kelimenin veya kavramın hususi bir semantik (mânâ) ağı vardır. Bu ağ içindeki farklı çağrışımlar sayesinde o spesifik kelime ve kavrama belirli bir anlam yükleriz. Fikirlerimiz bu süreç içinde ortaya çıkan kontekslere, yeni makam ve muhtevalara göre şekillenir. Hipermetinlerin kullanılmasıyla çağrışımlar zenginleşecek, makam ve muhtevalar sağlamlaşacak, mânâlar da çok boyutlu ve renkli olacaktır.

TV gibi medya vasıtaları, durum hadiseleri aktarırken gerekli makam ve muhtevayı detaylı bir şekilde tasvir edemez, mânâyı sınırlandırır. Hipermetin sisteminde ise muhteva olabildiğince genişler. İnsanlar global ve holistik (küllî) bir bakış açısı kazanabilir. Taklitten kurtulup tahkike ulaşmanın bir yolu hipermetinler hazırlamaktır.

Eğitim ancak epistemik tecessüsü, yani bilme ve anlama merakını, uyandırdığı zaman tesirli, hızlı ve zevkli olabilir. Ancak, şu anki eğitim sisteminin, şahsî zevkleri, bilgi ve tecrübe birikimini göz ardı eden tekdüze bir sistem olduğu görülmektedir. Eğer talebeler, istedikleri zaman ve hiç utanç duymadan, kendi seviyelerine göre gelişen bir hipermetin yardımıyla mütalâa ve tefekküre alışırlarsa bu sistemlerin müptelası olacak, başlangıçtaki uzun mesafeyi çok kısa zamanda kat ettikleri için daha sonra irfan ve hikmete ulaşırken yapacakları derinlemesine tetkik ve tahkiklerle de Yaratıcı’nın güzel isimlerinin sonsuz mânâlarını kavrama yoluna gireceklerdir.

Hipermetin yazı ve matbaanın icadına yeni bir boyut getirecektir. Dağ gibi kitap yığınları arasındaki bilgilerin özetlenerek hipermetin sistemlerinde sınıflandırılmasıyla talebeler, yazarlar, araştırmacılar, idareciler ve belki de isteyen herkes, üzerinde tefekkür ederek irfana ve ilme ulaşılacak şeye (bilgiye) günler, aylar hatta yıllarca beklemeden, “ışık hızında”ulaşacaktır. Belki de o zaman, seneler süren tahsil hayatımızın çehresi tanınmayacak kadar değişecektir.

Bediüzzaman Hazretleri medrese tahsili esnasında başkalarının yıllarca sürede te’lif ettikleri eserleri iki üç ay içinde özet olarak incelemiştir. Hocası Şeyh Mehmed Celâli Hazretleri niçin böyle yaptığını sorunca şöyle cevap vermiştir:”Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da bilahare tab’ıma (adetime) muvafık olanlara çalışırım.”(Nursî, 1987: 33).”Üstad Hazretleri, cilt cilt eserlere ömrü ve hafızayı vakfetme yerine, hayatta tatbik kıymeti olanların gayelerini hülasa olarak bilmek ve öğrettiklerinin bünyesinde istikbale ait malumatın ve tetkikatın anahtarı olabilecek mahiyettekileri tercih etmiştir.”(Kutay, 1994: 48).

Şu halde “icraat”imkânı sağlayacak malumatın, bilgi dağlarından özet bir şekilde derlenmesi, cazip hipermetinler halinde talebelere takdim edilmesi gereklidir. Bu iş için eğitimci, bilgi mühendisi ve editörlere ne kadar büyük bir vazife düştüğü açıktır. Ancak bu sıkıntıya katlanılırsa, elde edilen neticeler herkesi kat kat tatmin edecektir.

BBC’de yayınlanan bir programda farazî ortam teknikleriyle hazırlanmış bir hipermetin sistemi anlatıldı: Talebe, taktığı özel bir gözlük ve kulaklık yardımıyla birden kendisini bambaşka bir âlemde buluverdi. Bu hiper-metnin konusu İngiltere tarihiydi. Asırlar süren bir devre, önce çok genel, sonra gittikçe özel bir şekilde takdim ediliyordu. Talebe istediği konuyu seçebiliyordu. Mesela Liverpool’un 1850’lerdeki ekonomik ve sosyal durumu kısa metinler, slaytlar, klipler eşliğinde sunuluyordu. Göze ve kulağa hitap eden bilgileri takip etmek, anlaşılması zor gelen noktalarda daha detaylı bilgilere ulaşmak, en azından heyecanlı bir film seyretmek kadar zevkliydi.

Bilme, anlama, yaşama ve yaşatma hazzımızın en kısa zamanda artması temennisiyle…

Yusuf Alan

Tecdid-i İman ve Nikâh Ne Demek?

Memleketimizin çeşitli yerlerinde değişik tarzda yapılan tevbe istiğfarlarla birlikte, tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh da vardır. İfâdeden de anlaşılacağı üzere tecdid-i iman, imanı yenilemek, tecdid-i nikâh da, nikâhı yenilemek demektir. Bir okuyucum bu mevzuda şâhit olduğu hâdiseyi şöyle anlatıyor: — Kasabamızda cami çok. Toplu hâlde ibâdet eden mü’minler her geçen gün çoğalmaktadır. Buna din adamlarımızın te’sirli ve yerinde irşadları da sebep olmaktadır. Ancak bir husus var ki, hocalarımız bunu bizlere açıkça anlatmadılar. Biz bu şüphelerden kurtulamadık. Okuyucum devam ediyor: — Bilhassa Perşembe günü yatsı namazından sonra hoca efendiler tevbe istiğfar eder, cemaatına da tecdid-i iman ve nikâh yaptırır. Meselâ der ki: Bilerek veya bilmeyerek ağzımızdan çıkan hatâlı sözlerden imanımıza ve nikâhımıza bir zarar ve bozukluk gelmişse, biz bu gibi sözlerin cümlesine tevbe istiğfar ediyor; hatâlı sözlerimizin hepsinden de rücû ederek pişmanlığımızı ilân ediyor, afvımızı diliyoruz. Yâ Rab! Bizleri aslî imanımızda ve aslî nikâhımızda sabit kıl, bozup zedeleyecek söz ve davranışlardan muhafaza eyle.. Bu şekilde nikâh tazelemeye itiraz edenler de şöyle karşı çıkıyorlar: — Nikâh tazelemek hanımın haberi olmadan mümkün değil. Öyle ise mescidde kendi kendimize tecdid-i nikâh eylememiz faydasız bir sözden ibarettir. Çünkü hanımın haberi yoktur. Hem nikâhın bozulması boşamakla olur. Boşama olmayınca bozulma da olmaz. — Ben, okuyucumun anlattığı bu tecdîd-i îman ve nikâhın aslını şöyle görmekteyim. — Bir müslüman herhangi bir öfke ve sinirlenme hâlinde (Allah korusun) kendini imandan çıkaracak sözler söylerse durumu son derece tehlikeli hâle gelir. Dine, imana dince mukaddes olan şeylere küfür edip, inkârda bulunmak… gibi. Müslüman bu gibi ağır küfürleri savurunca sanki dinden çıkmış olur. Dinden çıkmış olunca, dinde kalan hanımın nikâhı da feshedilmiş hâle gelir. Aradaki bağlantının şartı olan İslâm yok sayıldığından dolayı… İşte gerek bilerek, gerekse bilmeyerek bu duruma düşen Müslüman, ağzından çıkan bu tehlikeli sözlerden dolayı tevbe istiğfar eder de pişmanlığını dile getirirse;tekrar imana, islâm’a dönmüş olur. Eski hâlini alır. Eski hâlini alınca da eski hâlindeki nikâh da hemen aynen tahakkuk eder. Boşama sözüyle kopan nikâh gibi yeniden nikâh gerekmez. Kendi imana rücû edince hem imanı, hem de nikâhı yenilenmiş olur. İşte bunun adına “Tecdîd-i îman ve tecdîd-i nikâh”denir. Demek ki, imandan çıkmayı netice veren bir küfürlü sözü söylemiş olan Müslüman, bundan tevbe istiğfar etmekle tecdîd-i îman edince de feshedilmiş olan nikâhı kendiliğinden gelir, tecdîd-i nikâh da edilmiş olunur, nikâh sözlerini söylemeye hacet bile kalmaz. Ama, imamlarımız daha sahih ve sağlam olsun için “Bilerek, yahut da bilmeyerek dilimizden imanımıza ve nikâhımıza zarar verecek hatâlı bir söz çıkmışsa, biz onlardan tevbe ediyoruz”diyerek daha şümullüsünü söylemiş oluyorlar. Demek ki, elfaz-ı küfür dediğimiz küfürlü sözleri sarf etmemek gerekiyor. Allah korusun, imanımıza, nikâhımıza zarar veriyor. Ama bir hatâ neticesinde söylenmiş olunursa, tevbe istiğfar ederek imanımızı ve nikâhımızı yenilemek mânasına geliyor, kesin pişmanlık yerinde bir çare oluyor… Bu mes’ele için (Nimetü’l-İslâm)’ın “Nikâh-ı Küffâr”bahsine bakılabilir.

Ahmet Şahin

Hızır Aleyhisselam İle Görüşülebilir mi?

İnsan, düşünce ile alâkalı meseleler üzerinde durup, o meseleleri ihtiva eden kitapları tetkik ettiği nispette derinleşir. Kalbî hayatı ile ilgili meseleler üzerinde durup, onlara inhimak ettiği zaman, kalbî hayat açısından buud kazanır. İlmî meseleler üzerinde ısrarla durup ve bu mevzuda her gün yeni yeni terkiplere ulaşabildiği, yeni yeni komprimelere varabildiği nispette de ilmî derinliklere erer. Bütün bunları aşabilerek sırf rıza-i ilâhi ve Cenab-ı Hakk’ı hoşnut etme üzerinde ısrarla duran bir insan da Allah’la olan münâsebetlerinde derinleşir (Halik-Mahluk, kul-mabut münasebetlerinde).

Aslında, Allah’la münasebette derinleşen bir insan, netice ve encam itibariyle, diğer yollarla elde edilebilecek her şeyi de elde edebilir. Belki çok az bir çalışma, cüzî bir malumat ile Cenab-ı Hak, onun ilmine keramet-i ilmiye lütfetmek suretiyle, birini bin yapar ve onu yılların gayretiyle elde edilemeyecek neticelere ulaştırır. Artık böyleleri bir defa okur ama, ondan binlerce terkibe varabilir.

Zâhirî ilimler, öğrenildiği kadar insanın dimâğ ve kalbinde yer işgal eder ve insanın sâyi nispetinde bir arzı (eni) bir de tulû (boyu) olur. İnsanın, Allah ile münasebetlerinde derinleşmesi sayesinde ise, hem bâtın âlemine ait marifet, hem de zâhir âlemiyle alakalı müktesebat elde edilir. Evet beriki sadece zâhirde kalırken, bu,bâtın âlemin sınırlarını aşar, zâhiri de kavrayabilecek noktaya ulaşır.

Maddeciliğin esas alındığı bir asırda yaşadığımız için, her şey maddi kıstas ve maddî kriterlerle ele alınır oldu. Bu itibarla da pek çoğumuz maneviyata karşı yabancılaştık ve rûhî değerlerden yoksun kaldık. Bu hızlı maddileşme, dimağımızdan maneviyatı silip süpürüp götürdü. Rahmet-i ilâhiden ümit ve recâ ediyoruz bizleri yeniden, mânâ ve rûh insanları haline getirsin…

Allah’la münâsebette derinleşen bir insan, gayb âlemine muttâli olur, melâike-i kiramla görüşebilir, cinlerle münasebete geçer, rûhânilerle muhabereye girişebilir, Hızır’ı (as) görür, hatta onun makamına yükselir.. Hz. Mesih’le hem dem olur; Hz. Mehdî ile tecdit musahabesinde bulunur… Evet, İnsan Allah ile münasebette derinleşir, şekilden, suretten kurtulup, rûhun bütün dinamiklerini Allah’a vâsıl olmada kullanabilirse olur bütün bunlar…

Binâenaleyh, bazı kimselerin “Hızır (as) ile görüşüyorlarmış nasıl olur? Biz de görüşebilir miyiz?”gibi mülahaza ve düşünceleri biraz işin dışında olma ve yabancılıktan kaynaklanıyor. Hızır’ı (as) görmek herkes için mümkündür. Kim bilir, belki câmide, saflarınızın arasında bile bulunabilir. En azından, câmilerde, Hızır’ın (as) mübarek gölgesinde, seyr-ü sülük eden birisi mutlaka vardır. İçinizde melâike-i kiram da vardır. Belki âlem-i cismaniyette, âlem-i cismani- yeti seyre dalan; yani sizin bakışlarınızda fâni olan ve sizin bakışlarınızla âlem-i şehâdeti seyre dalan ruhâniler de vardır. Sizin içinizde, kalp ve hissiyatınızla bütünleşen lâtif mahluklar da vardır. Ama hissedemezsiniz bunları… Cenab-ı Hak maddi sahada beşerin inkişâfına muhâzi olarak, mânevi sahada da bizleri inkişâfa muktedir kılsın!…

Sıdkına, sadakatına sadık ve masdûk olduğuna inandığımız Efendimizden (sav), devrimize kadar pek büyük sâfi kimseler, ruh-u sâfiye’ye mazhar olan kişiler, Hızır’la (as) da, Melâike-i Kiramla da, ruhanilerle de görüştüklerini ifâde ediyorlar.

Efendimiz’den (sav) başlayarak, devrimize kadar temâdi edip gelen bu büyük kimselerin; evet, Allah’tan çok korkan, kalpleri haşyetle tir tir titreyen, bu zâtların, böyle bâlâ pervâzâne iddialarda bulunmaları mümkün değildir. Bunlar katiyyen doğru söylemektedirler. Biz de aksine ihtimâl vermeyecek şekilde buna inanıyoruz.

Ehl-i keşif ve ehl-i müşahede Hızır’ın (as) hayatta olduğuna kaîldirler. Muhaddisin-i Kiram devrinde, Buhari ve emsâli bazı kimseler”vefât etmiş;’diye hükmetseler bile, başta müçtehitlerden dört imam ve sair fukahâ, Hızır’ın (as) hayatta olduğu kanaatindedirler. Binaenaleyh, ister zillinde olsun, isterse bizzat kendisiyle olsun, bazı kimseler onunla mülâkat temin edebilirler veya O, onlarla görüşebilir.

Hızır’la görüşebilecek kimseler, Hızır makamına yükselmiş kimselerdir. Kısacası kendini aşmış, benliğini yenmiş kimseler. Bir misâlle arz edeyim. Malûm Yunus Emre, Taptuk’un evine hep düz odun taşırmış. “Niçin hep düz; ormanda hiç eğri odun yok mu?”demişler. “Taptuk’un evine odunun bile eğrisi giremez”demiş. Evet düz gidecek ve hedefe varacaksın..! Ok gibi düz ol ki, dosdoğru hedefe varasın…

Taptuk denemiş. (Bunu Belhli İbrahim Edhem, Mevlâna, Şibli ve Şems-i Tebrizi için de söylerler…) Müritlerinden bir başkası, eline kovaları almış çeşmeden geliyor. Bu arada âdeta, mahmuzlu çizmelerle atı mahmuzlar gibi, varıp Yunus’un ayaklarına ve kalçalarına dürtüyor ve kanatıyor. Kapının önüne kadar hiçbir şey demiyor. Kapının önünde: “Biz o meseleyi çoktan sarı köyde bıraktık.”diyor. Yani nefsimizi düşünmeyi, bu acıları kâle almamayı, biz çoktan köyümüzde bıraktık, demek istiyor. Mürit şeyhine geliyor. Şeyh: “ne dedi?”diyor. Mürit: “Sarı köyde bıraktık”diyor. Şeyh: “Hâlâ kendini düşünüyor. Olmamış daha çekmesi lâzım.”cevabını veriyor.

Yunus ne güzel der:”Vurana elsiz gerek Sövene dilsiz gerek Derviş gönülsüz gerek Sen derviş olamazsın”

Devrin mürşitleri, mübelliğleri de böyle olmalı.. yani, vurana elsiz, sövene dilsiz, Kur’ân talebesi gönülsüz gerek. Kırılan, darılan Kur’ân talebesi olamaz. Hızır’la görüşmek için kendini düşünmemek lâzım.Nakşibendilerin”Der tariki Nakşi bendi lâzım âmed çâr-ı terk; terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk”diye, dört esasları vardır. Bu devirde Hızır’ı görme maksadını da terk lâzım geldiğinden, bizim yolumuzda da dört şey vardır. “Acz-i mutlak, şevk-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, ey aziz.”

M. Fethullah Gülen

Sıddikiyet Mertebesinin Şehidlik Mertebesinden Üstün Olmasının Sırrı Ve Hikmeti Nedir?

Sıddık, tasdik eden, doğrulayan ve doğru olan insan demektir. Şehit ise, hazır olan manâsına gelir ki, herhalde, ruhâniyetiyle burada, Cenab-ı Hakk’ın (cc) huzurunda ve aynı zamanda dünyevî hayat şartlarına çok yakın bir hayat içinde hazır bulunmasından ötürü ona bu kelime isim olarak verilmiştir. Ve her iki mertebe de Cenâb-ı Hakk’ın (cc) en büyük lütuflarındandır.

Öteden beri inanan insanlar âdeta bu iki mertebe için birbirleriyle yarış yapmışlardır. Zaman zaman şehitlik mertebesine ulaşan çok insan olmuştur. Bilhassa Sahâbe devrinde pek çok şehit verilmiştir. Hatta dört büyük halifeden üçü şehit, biri de sıddîkiyet mertebesinin âzam derecesini tutmaktadır.

Biz önce bu mevzûdaki nispet ve izâfeti anlatalım; sonra da gönüllerde bu iki mertebeye karşı bir iştiyak uyarılması bakımından onların hususiyetlerinden bahsedelim.

Her insan seviyesine göre bir bakıma sâdık ve sıddîktir. Ve birçok ölüm çeşidi var ki, hadîslerde zikredilen keyfiyetleriyle insana şehitlik kazandırır. Fakat bu iki mertebenin de bir en yüksek ve kusvâ derecesi vardır ki, sanki orası sınır taşı gibidir ve daha ileriye gidilmesi de mümkün değildir.. çünkü, onların ötesinde nübüvvet vardır.

Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, îmânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buudlar teşkil etmektedir.

İslâm’ı dil ile ikrar, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddîkiyet kapısından girmiş sayılır. Zirâ ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan girenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhâri ve Müslim’deki bir hadiste, Efendimiz (sav) bizlere şöyle bir hâdise naklederler: Cenâb-ı Hakk’ın (cc), yeryüzünü dolaşan, “Tavvâfûn”melekleri vardır. Bunlar zikr meclislerini dolaşırlar. (Zikir denince sadece tesbihle Rabb’imizi zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği, kulluk adına derinlemesine tefekkürün yapıldığı ve daima böyle meselelerin konuşulduğu yerler de birer zikir meclisleridir. Hatta buralarda hem zikir vardır hem tefekkür, hem de şükür. Dolayısıyla, zikir meclislerini çok geniş anlamda kabul etmeliyiz.) İşte melekler, bu manâda zikir meclislerini dolaşırlar. Sonra da Cenâb-ı Hakk ‘ın (cc) huzuruna çıkarlar. O her şeyi bilmesine rağmen meleklerine sorar:

-Kullarım ne yapıyorlardı? -Ya Rabb, Seni tesbih, tahmid ve temcid ediyorlardı. (Yani Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber, diyorlardı. Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu Sübhanallah; tepeden tırnağa, onları, nîmetlerinle perverde etmene mukabil Elhamdülillah.. âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla “Allahu ekber”diyor ve zikrediyorlar.) -Peki onlar Beni gördüler mi? -Hayır, Ya Rabb, görmediler. -Ya görselerdi!.. -Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi. -Kullarım ne istiyorlar? -Cennetini istiyorlar. -Onlar Benim cennetimi gördüler mi? -Hayır, görmediler. -Ya görselerdi!.. -Evet, görselerdi çok daha şiddetli bir şekilde isterlerdi. -Onları hangi şeyden korumamı istiyorlar? -Cehenneminden. -Onlar cehennemi gördüler mi? -Hayır, görmediler. -Ya görselerdi? -Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı. -Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben onların hepsini affettim. Meleklerden biri dayanamaz ve sorar: -Ya Rabbi, onlar arasında birisi daha vardı ki, o, bu meclise başka bir iş için gelmişti; niyeti zikir değildi. Cenâb-ı Hakk (cc) ferman eder: -Onlar bir topluluktur, onlarla oturan mahrum bırakılmaz..!

İşte kelime-i tevhid ile İslâm’a girmiş bir insan, derece ve mertebesi ne olursa olsun bir cemaatin içine girmiş demektir. Dolayısıyla bu da bir sıddîkiyettir. Âmiyâne dahi olsa bunda da bir sadâkat, bir bağlanma söz konusudur. Fakat bir de bunun kusvâsı, en üst derecesi vardır ki orayı Hz. Ebu Bekir (ra) tutmuştur. Bu manâda O’na “sıddîk”denmesine sebep olarak, şöyle bir hâdise nakledilir:

Efendimiz (sav) Mi’râc hâdisesini anlatınca, Mekke müşrikleri koşarak Ebu Bekir’in yanına geldiler:

-Duydun mu, dediler arkadaşın neler söylüyor? -Ne söyledi? -Mescid-i Aksâ’ya gittiğini ve göğe çıktığını söylüyor. -Bunu O mu söylüyor? -Evet, bizzat kendinden duyduk. -O zaman doğrudur. Hem bunlar da bir şey mi? Ben O’nun sabah akşam bizzat Cenâb-ı Hakk (cc)’la konuştuğuna inanıyorum.

İşte bu söz üzerine mü’minler ona Sıddık (menendi olmayan) tasdikçi demeye başladılar.

Mirâc’tan dönerken Allah Rasûlü, Cibril’e sorar: -Kavmim beni yine yalanlayacak. Benim mirâcımı kim tasdik eder? Cibril cevap verir: -Ebu Bekir tasdik eder. Evet Çünkü o, çoktan sıddîktir.

O, büyük davânın büyük tasdikçisidir. Sıddîkiyette öyle bir dereceye varmıştır ki, artık orası sınır taşıdır. O sınırdan sonra peygamberlik başlamaktadır. Her mü’min de, imandaki derecesine göre Hz. Ebu Bekir’in arkasında yerini alacaktır. Bu da “İlmel yakîn”den “aynel yakîn”e, oradan da “hakkal yakîn”e sıçramakla mümkün olacaktır ki, imânî meseleleri, âyât-ı tekviniyeyi mütâlaa etmek de oralara ulaşmaya vesilelerden biridir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, şehitlik de derece derecedir. Bir yerde bina yıkılır, altında kalıp ölenlerden, mü’min olanlar şehit olurlar. Dünyâda onlara şehit muâmelesi yapılmaz ama, onlar yine de şehiddir ve âhirette şefaat edecekler arasında onlar da vardır. Vebâdan, taundan, karın ağrısından ve bunlara benzer hastalıklardan ölenler de aynı kategoride mütalaa edilmektedirler. Ayrıca hadîste sayılanlar arasında bir de suda boğulmak sûretiyle ölenlerden bahsedilmekte ve onların da şehit olacağı söylenmektedir. Bütün bunlar insanı şehitliğin bazı mertebelerine çıkarır; ancak, bir şehitlik daha vardır ki, ona sadece, Rabb’imizin yüce adının ufkumuzda bayraklaşması için canını adayanlar aday olabilirler. Hatta gece-gündüz dinin i’lâsı için çalışan ve samimi bir gönülle şehitlik talep eden bir insan, rahat döşeğinde dahi ölse, şehit kabul edilir, buna dâir rivâyetler pek çoktur. Öyle zannediyorum ki, şehitlik mertebesinin kusvâsını da fârûkiyetiyle beraber Hz. Ömer (ra) tutmaktadır. Evet, bu işin doruğunda o vardır. Zaten hayatı boyunca hep bunu talep etmiş ve nasip olmaz diye de hep gözyaşı dökmüştür. Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra bütün hutbeleri Hz. Ömer veriyordu. Ve bazan hutbelerinde bu inkisarını dile getiriyordu.

Ömer’in (ra) hutbeleri her biri kendi başına bir hâdise olacak çaptaydı. Hatta ümmetin allâmesi, Allah Rasûlü’nün “Allah’ım (cc) onu dinde fakîh kıl ve ona te’vili öğret”diye dua ettiği Abdullah b. Abbas (ra), kendisi Mekke’de olsa ve Hz. Ömer’in Medine’de hutbe vereceğini duysa her işi bırakır ve o hutbeyi dinlemeye gelirdi. Zaten hutbelerinin çoğu dinleyenlerce yazıya geçiriliyordu ki, bugün elimizde Hz. Ömer’in pek çok hutbesi bulunmaktadır. Ulemâ ve fakihler her biri kendine göre onun konuşmalarından not alır ve söylenenleri birer kanun ve birer prensip kabul ederlerdi.

İşte o hutbelerinden birinde, önce Peygamberliği anlattı. Efendimiz’i (sav) evsaf-ı âliyesiyle yâdetti. Sonra da tatlı bir reveransla Allah Rasûlü’nün mübarek merkadine döndü ve “Ey bu kabrin sahibi ne mutlu Sana!”dedi. Ardından sıddîkiyete geçti. O mevzunun da ince bir tahlilini yaptı sonra da Hz. Ebu Bekir’in kabrine dönerek ona da aynı eda ve aynı tonda “Sana da ne mutlu ey şu kabrin sahibi!”dedi. Sıra şehitliğe gelmişti. Onu da anlattı. Daha sonra kendine döndü: “Nerede şehitlik nerede sen Ya Ömer!”dedi. Ancak bu işin havf tarafıydı. Bir de recâ tarafı olmalıydı. İşte bu mülâhaza ile de şunları söylüyordu: Sana imanı nasip eden, seni hicretle şereflendiren Allah (cc); ümidini kesme, sana şehitliği de lûtfeder…

Evet, biz de kendi nâmımıza isteyebiliriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk (cc) o engin keremiyle verirken, liyakata değil ihtiyaca bakar. Biz muhtaç olduğumuzu O’nun dergâhının kapısını çalarak gösterdikten sonra, O’nun, hiç kimseyi kapısından geri çevirdiği görülmemiştir. Elbette bize de istediğimizi verecektir…

Evet, Hz. Ömer iştiyakla şehitliği talep etti. Cenâb-ı Hakk da (cc) ona bunu en yüksek şekliyle nasip buyurdu. Bir İranlı ateş gedenin eliyle şehit oldu.

Vakit sabah namazıydı. Ömer mihrapta bulunuyordu. Ve tam secdeye varmıştı ki, hain bir hançer sînesine saplandı. Şimdi bütün bu merhâleleri bütünüyle tablolaştırmaya çalışınız:

Evvela, çok şiddetli bir talep ve arzu; sonra bir namaz ki o Hz. Ömer’in namazıdır. Çok kere, hıçkırıklara boğulduğundan okuduğunu duyurmaz olurdu. Ayaklarının bağı çözülüp namazda yıkıldığı az değildi. Ve işte böyle bir namazın bir de secdesini düşünün. Kulun Allah’a (cc) en yakın olduğu; ve Rabbisine yaklaşmasının son sınırına varıldığı bir ânı tahayyül etmeye çalışın. Bütün şartların tamamlandığı ve bir insanın en yükseğe çıkması için gerekli olan bütün sebeplerin toplandığı bu anda, bir hançer darbesi onun, şehitliği zirvede yakalamasına yetiyordu. Cenab-ı Hakk (cc) “Secde et ve yaklaş”demişti. Ömer secde etmiş ve peygamber olmayan bir insanın ne kadar yaklaşması mümkünse o kadar yaklaşmıştı. Bunun bir adım ötesinde Peygamberlik başlıyordu. Aslında buna işaret eden de yine Allah Resûlüydü: “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu”sözleri bu kudsi kuşağa işaret olsa gerek.

Hz. Ömer’in ihraz ettiği bu son makamın altından başlayarak aşağıya doğru inen daha pek çok şehitlik mertebeleri vardır ki, Bedir’de şehit düşenler, Uhud’ta şehit olanlar, Mûte’de Rabb’e kavuşanlar ve Çanakkale’den Tarablusgarb’a, oradan Afganistan’da Moskofa karşı kavga verirken şehit düşen Mücahitlere ve nihayet günümüzde hâlâ devam eden Filistinli Müslümanların zalim Yahudi’ye karşı savaşırken ölen şehitlerine kadar birer birer hepsini bu derecelerden birine dahil edebiliriz.

Diğer taraftan, dört büyük Halifeden Hz. Osman ve Hz. Ali de şehit olmuştur. Birisi Kur’ân okurken, diğeri ise mescide giderken. Aralarındaki farkı, içinde bulundukları son durumla da değerlendirmek mümkündür. Bir bakıma Hz. Ebu Bekir de şehit olmuştur; derler ki: Hayber’de aldığı zehir tedricen, vücuduna dağılmış ve ondan dolayı vefat etmiştir. Hem ona ne gerek var; o hassas ve incelerden ince insan, Allah (cc) Resûlünün ayrılığına daha fazla tahammül edemedi.. ayrılık ateşi onu yedi bitirdi. Bu yönüyle de o şehitlik mertebesini elde etti. Ancak onun zirve noktası sıddîkiyetiydi. Nitekim Hz. Ali de kendi hususi durumu îtibariyle kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceği kadar büyüktü. Ehl-i Beyti o temsil ediyordu ve bu hususi fazîlette Hz. Ali hepsinden büyüktü. Fakat umumi fazîlet söz konusu olunca birincilik Hz. Ebu Bekir’e ikincilik de Hz. Ömer’e aitti.

Şehidin şehitlere, sıddîkin de sıddîklere el uzatıp şefaat edeceğine dair mevsuk bir şey bilmemekle beraber kalbime yatan odur ki böyle olmalıdır. Daha sonra da onlar kendi yakınlarına ve tanıdıklarına el uzatacaklardır. Her iki mertebeyi elinde tutanlara ise, ümit edilir ki, el uzatan, doğrudan doğruya Rasûl-ü Ekrem aleyhisselâm olsun!

Bu mertebelere dair esrara gelince, onları anlatmak benim iktidarımın dışındadır. Zira o mertebenin zirvesini yakalayanlar, ne benim anlatabileceğim ne de başkasının anlayabileceği insanlardır!.

Sıddîkiyetin her mertebesi şehitliğin her mertebesinden üstün değildir. Üstünlük en uç noktalara aittir. Çünkü bunlardan birincisi Hz. Ebu Bekir olmak, diğeri ise Hz. Ömer olmak, demektir.

Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için, şöyle bir tavzih de yarar görüyoruz; Hz. Ebu Bekir bizim anlayışımıza göre hem şehiddir, hem de sıddîktir; fakat şehitlik bakımından üstünlük Hz. Ömer’e, sıddîkiyet bakımından büyüklük ise Hz. Ebu Bekir’e aittir. Aynı şekilde Hz. Ömer de hem sıddîktir hem de şehiddir. Ancak sıddîkiyeti Hz. Ebu Bekir’den geri, şehitliği ise ileridir. Mutlak fazilete gelince onu yukarıda da söyledik: Hz. Ebu Bekir mutlak fazîlette, Nebilerden sonra zirve insandır.

M. Fethullah Gülen

İntiharın Hükmü Nedir?

1) Hz. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” (1)

2) Yine Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) ile birlikte Hayber gazvesinde hazır bulunduk. Müslüman olduğunu söyleyen bir adam için, Efendimiz: “Bu, ateş ehlindendir!” buyurdular. Savaş başlayınca çok şiddetli şekilde savaştı ve yara aldı. Ashabtan bazısı: “Ey Allah’ın Resûlü dedi, az önce ateş ehlinden dediğiniz kimse, çok şiddetli şekilde kahramanca savaştı ve de öldü!” dediler. Resûlullah (sav), yine: “Cehenneme (gitmiştir)” buyurdular. Bu cevap üzerine Müslümanlardan bazıları nerdeyse şüpheye düşecekti. Askerler bu halde iken, Aleyhissalâtu vesselâm’a: “O asker henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!” dediler. Gece olunca, adam yaraya dayanamadı. Kılıncının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum Aleyhissalâtu vesselâm’a haber verildi. Bunun üzerine: “Allahuekber!” buyurdular ve devam ettiler: “Şehâdet ederim ki, ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm!”Sonra Hz. Bilal radıyallahu anh’a halk içinde şöyle ilan etmesini emrettiler: “Cennete sadece Müslüman nefisler girecek. Şurası muhakkak ki, (İslâm’ın lehine olan ameller kişinin imanına delil değildir), Allah bu dini, fâcir bir kimse ile de güçlendirir.” (2)

3) Câbir İbn Semüre (ra) anlatıyor: “Resûlullah’a (sav), intihar eden bir kimse haber verilmişti: “Ben üzerine namaz kılmıyorum!”, buyurdular.” (3)

Doç. Dr. M. Akgül

[1] Buhari, Tıbb 56; Müslim, İman 175 [2] Buhari, Cihad 182, Megazi 38, Kader 5; Müslim, İman 178

[3] Ebu Davud, Cenâiz 51

Hangi Ölü Şehit, Hangisi Değildir?

Şehitlik üç türlüdür. Kendisine şehit denen kimseleri bu üç çeşidin içinde bulmak mümkündür. Şöyle ki:

1) Sadece dünya şehidi.

2) Sadece âhiret şehidi.

3) Hem dünya, hem de âhiret şehidi.

Sadece dünya şehidi olan kimse, görünüşte vatan, millet, din, iman için mücadele ederken öldürülen, ama gerçekte şan, şöhret, menfaati esas alan kimsedir. Bu adam görünüşüne göre hüküm verildiğinden dünya şehidi olur. Ama âhirette bu makamdan hissesi olmaz. Gerçeği bilen Allah ondan bu sıfatı esirger.

Sadece âhiret şehidine gelince: Elinde olmayan semavi ve arzî âfet, felâket ve musibetlerle ölen kimsedir. Yangın, zelzele, boğulma, doğum ânında ölme, haksız yere zulmen öldürülme gibi… Böyle masum insanların iman sahibi olmaları, islâm’a saygılı bulunmaları kâfidir. Âhirette hakiki olmasa da hükmî şehit mükâfatı alırlar, sevapları farklı olur.

Hem dünya, hem de âhiret şehidi ise, gerçek şehittir. Bunlar hem görünüşte, hem de niyette vatan ve milletle birlikte, İlâ-yı kelimetullahı esas alarak savaşırken şehit olanlardır. Bunlar cenazelerinde de şehit muamelesi görürler, yıkanmadan kanlı elbiseleriyle savaş meydanına defnolunurlar. Demek ki falan filân yerde ölen, yahut ta öldürülen kimseler ya dünya şehididirler, yada âhiret şehidi. Bunun için de niyetlerine bakılır. Niyetinde Allah rızası esassa âhiret şehidi olur, dünya menfaati, şan, şöhret esassa dünya şehidi olurlar. Hem dünya, hem âhiret şehidi ise, olamazlar. Zira böyle bir şehitlik ancak savaş meydanında, savaş anında yaralanıp ölmekle tahakkuk eder. O âna mahsus erişilmesi yüce bir mertebedir bu.

Ahmet Şahin

Beyin Ölümü Kesinleşen Hasta Aletlerle Yaşatılır mı?

Bazı hastaların beyni ölüyor, doktorlar beyin ölümünün kesinleştiğini bildiriyorlar. Kalbi ve solunumu da görevini yapmıyor. Ancak bu sırada hasta birtakım makine ve aletlere bağlanıyor, gıdasını, solunumunu, kan dolaşımını bu aletlerle sağlayıp hayatını devam ettirme çabasına giriyorlar.

Böyle bir hayatın aylarca devam edebileceği de söyleniyor. Sizce beyin ölümünden, kalp ve solunum sistemi de görevini yapamaz hale geldikten sonra birtakım aletlere bağlanarak hastanın hayatının devam ettirilmeye çalışılması gerekli mi? Yoksa hastanın yakınlarının dinen mecbur olmadıkları bir gayret ve çaba mıdır bu? Bağladıkları aletleri almakta, makinelerin çekilmesinde dinî mahzur yok mudur? Yakınları bu masrafı yapmasa, bu çabaya girmese bir vebal söz konusu olmaz mı?..

Bu gibi tıbbi çare ve tedbirler elbette zaman içinde daha da gelişecek, belki de bugünkü nokta son nokta olmayacak, bir zaman sonra daha da farklı buluşlar uygulamaya konacaktır. Ancak şu andaki bilgimizle olaya baktığımızda şu yorumları görmekteyiz. Beyin ölümü kesinleşip, kalbi ve solunumu durduğuna karar verilen hasta dinen ölmüş sayılmaktadır. Artık birtakım makine ve aletlere bağlanarak ölmüş beyin sahibinin kalbini çalıştırıp kan dolaşımını ve gıdasını bu aletlerle temine gayret ederek vefat etmiş hastayı yaşıyor görüntüsüne götürmeye dinen gerek de yoktur, mecburiyet de… Ölmüş insanı yaşatıyor görüntüsünden başka bir şey olmaz bu.

Yusuf el Kardavi’nin bu durumdaki insan için kesin ifadesi aynen şöyledir: “Böyle bir kişi hastalar sınıfından sayılmaz. Gerçekte o, beyin fonksiyonlarının tümüyle ölmüş olmasından itibaren ölüler sınıfından sayılır! Bir cenaze için yapılması gereken ne ise ona da onu yapmak gerekir artık.”(1)

Bu konunun tespiti, elbette ihtisassız kimselerin sözleriyle olmaz. Ölümün vaki olduğunu bildiren ihtisas sahibi tıp otoritelerinin raporları, fıkıh uzmanlarının da hükümleriyle konu aydınlanır. Şu anda elimizde bulunan bir fıkıh heyeti kararı bizi bu konuda şöyle aydınlatmaktadır: İslam Konferansı Teşkilatı’na bağlı fıkıh kurumu 1987 Ekim’inde Ürdün’de yaptığı toplantıda bu konuyu etraflıca tartışmış, fıkıh ilim heyeti vardığı kararı açıklamıştır. Fıkıh heyetinin iki madde halinde verdiği karar şöyledir: -Bir insanda şu iki durum meydana geldiğinde dinen ölüm vaki olmuş sayılır. Bir cenaze için yapılması lazım gelen ne ise onun için de onun yerine getirilmesi gerekli olur.

1) Beyin fonksiyonlarının tamamen durması ve ihtisas sahibi seçkin doktorların bundan geriye dönüşün imkansız olduğuna ve beyinde çözülmenin başladığına karar vermiş olmaları.

2) Kalbinin ve solunum siteminin tamamen durması ve doktorların da kalbin ve solunum sisteminin tamamen durduğuna, hastanın bir daha hayata dönemeyeceğine karar vermiş bulunmaları… Bu iki durum kesinleştikten sonra her ne kadar hastanın kalp ve solunum sistemi, kan dolaşımı bağlanan aletler sayesinde çalışmasını devam ettirse de, dinen ölmüş sayılan bu kimseye bağlı olan bu cihazın kaldırılması mümkündür. Bir sakınca söz konusu olmaz. Fıkıh heyetinin bu kararını arz ettiğimiz şekilde yorumlayan Kardavi ayrıca bu hastanın organının nakli konusuna da temas ederek şöyle demektedir:

-Aletler alınmadan dinen ölmüş bulunan bu hastanın organlarının bir başka hastaya bağışlanmasında organ sahibi için büyük sevapların olacağında şüphe yoktur. İnsanın diktiği bir meyveden insan olsun hayvan olsun faydalanması halinde dikene sadaka sevabı olduğunu anlatan hadis gereğince, organ sahibinin bir hastayı hayata kavuşturma yardımının sevabının büyüklüğüne başka hiçbir kimse ulaşamaz… Kardavi yorumuna şunları da ekliyor:

-Hiçbir fıkıh alimi, ‘beyin ölümünden sonra tıp otoritelerinin öldüğünü söyledikleri kimsenin cihazlarla yaşatılmasına dinen mecburiyet vardır’ şeklinde bir hüküm söylememiş…

Ahmet Şahin

[1] Yusuf el Kardavi, Çağdaş Meselelere Fetvalar-4

Günümüzde Bir Beldeden Bir Beldeye Gitme Orada Hizmet Etme Mukaddes Göç Sayılır mı?

Mukaddes Göç’ten kastımız Hicret’tir. Hicret, altında çok büyük manâ ve büyük hakikatlar yatan oldukça büyük bir meseledir. Bu kelime, insanın, bir beldeden bir beldeye hicret etmesini ifade ettiği gibi, insanın bir düşünceden başka bir düşünceye hicret etmesini de ifade eder. Ve, yine insanın kendi özünden kendi özüne hicretine de delâlet eder. Ben bu çok geniş, çok derin, çok muhtevalı kelimeyi, hem kelimenin kâmet-i kıymetine uygun şekilde hem de bugünkü önemi ölçüsünde ifade etmeye muktedir olabilir miyim bilemem, ama, Rabb’imin ihsanı ölçüsünde arzetmeye çalışacağım.

Hicret, her yüce davâda çok önemli bir esastır. Evvelâ şu kaziyye ile başlayalım: Hicret etmedik büyük bir davâ adamı, büyük bir mefkûre adamı, büyük bir vazifeli ve ideal adamı yok gibidir (dikkatli konuşuyorum). Bugüne kadar hemen herkes, doğduğu yeri, o yüce davâsı uğruna terketmiş ve başka bir yere gitmiştir. Hicretin, Allah emri olarak yapılmış olması, onun en bereketli, en ağırlıklı tarafıdır. Çünkü, hicret eden şahsın, ileride vereceği hizmet adına bu göçle gelen bir kısım manâlar var ki, o yönüyle de çok ehemmiyetlidir. Hz. İbrahim’a (as), -şimdiye kadar O’na bu ismi hiç kimse takmamıştır ama- O’na “Seyyah Nebî”dense sezâdır. Nakil imkânlarının çok dar olduğu bir dönemde Babil’de sesini duyuyoruz. Bakıyoruz ki, Hz. İbrahim (as) Babil’i velveleye vermiş. Sonra Kenan ilinde kendisini görüyoruz. Sonra bakıyoruz ki Suriye’de… Hz. İbrahim Aleyhisselam Suriye’de bulunan Firavun’un, -bir kısım tarihçilerin kaydettiklerine göre Saduk denen zalim hükümdar-karşısında ve yanında da pâkize eşi Sârâ orada şöyle niyaz ediyor: “Allah’ım bu mücadelede, bu yaka-paça olmada, eğer bizi mağlup edersen, yeryüzünde Senin adını anacak kimse kalmayacak.”Demek, yanında mübarek zevcesi, belde belde, diyar diyar dolaşıyor ve herkese bir şeyler fısıldamaya çalışıyor. Sonra O’nu, yerle bir olmuş Harem-i Şerif’in başında görüyoruz… Evet Hz. İbrahim Aleyhisselam ,yeryüzünde bütün canlıların, ezelden ebede kadar hem mihrabı hem de göbeği sayılan ve bağrında Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ı geliştiren, kıyamete kadar da saygıyla anılacak olan, hatta yıkılışı da kıyametin en büyük alâmeti sayılan Mekke-i Mükerreme’ye de uğradı…

Evet, Hz. İbrahim (as) Harem-i Şerif’e kadar gelmiş ve orada maddî-manevî sellerin önüne katıp sürüklediği yığın yığın çerçöple karşılaşmıştı. Yani küfür ve dalâlet selleri ile Betha’nın dağlarından coşup gelen maddî seller omuz omuzaydı. Sanki, karanlıkların karanlıklarla savaştığı o kapkara günlerde Cenâb-ı Hakk, Kabe’yi maddesiyle, manâsıyla nezdine almış gibiydi.. İbrahim Aleyhisselam bunları gördükten sonra, Kabe’nin bilinen bir kalıntısına işaret buyurmuş ve oğluyla beraber, orada Kabe’nin yeniden inşâsına çalışmış.. sonra insanları O’na çağırmış, vicdanıyla insan olan insanlar Hz. İbrahim’in sesine icabet etmiş ve Kabe’ye koşmuşlardı. Bu arada şunu da kaydedelim: Ezan-ı Muhammedî’nin yine Hz. İbrahim’in o çağrısından istinbat edildiğini muhakkıkîn söylüyor. “Ve ezzin finnâsi bilhacci…”(Hac/27). “Çağır herkesi, ata binerek, süvari olarak, koşa koşa gelsinler ve burayı ziyaret etsinler.”Bu makam öyle bir makam ki; insanlar buradan açılan bir menfezle, Allah ile münasebete geçebilirler. Zira Kalbe, Sidret’ül-Münteha’ya kadar rûhanilerin, meleklerin metafı (tavaf yeri)’dır. İnsanların bu metafta dönüp durmaları tasavvurlar üstü bir mazhariyettir. Efendimiz Aleyhissalatü vesselam: “İmam, veleddâllîn”deyince, siz “amin”deyin. Çünkü veleddâllîn’e gökte melekler “amin”derler. Kimin amin’i meleklerin amin’ine denk gelirse, onun geçmiş günahları mağfiret edilir. Tavaf öyle bir hâdisedir ki, biz o tavafı ifâ ederken Allah (cc) oraya bakar, Enbiya-i izâmın ervahı o tavafa iştirak eder.. ve tâ Sidret’ül-Münteha’ya kadar melekler de bu nûranî amud etrafında döner dururlar. Evet, tavaf eden her insan bilmelidir ki, o tavaf ederken, sağında solunda rûhâniler, yerin altına doğru cinlerin mü’minleri, Sidret’ül-Münteha’ya kadar da meleklerin, çevresinde tavaf ettikleri, Allah’ın: “Beytim”dediği bir kudsî bina etrafında dönüyor.

Efendimiz Sallallahü aleyhi ve sellem, böyle mukaddes bir yerde dünyaya teşrif buyuruyor.. ve bu yer Hz. İbrahim hicretinde önemli bir konaktır. Evet, Hz.İbrahim (as) uzun seyahatı neticesinde oraya gelmiş, orada karar kılmış, orada oturmuş ve sanki bu mukaddes göçü de orada bitirmiş.. ve derken göç orada göçe gaye tohumla buluşmuş, tohum ulu bir çınara dönüşmüş ve çınar iki önemli dalıyla ebediyete yönelmiş. O iki daldan biri birkaç fasıl meyve vermiş ve kökle bütünleşmiş; diğeri ise “ezeliyetin hakkıdır”deyip ebediyete uzanmıştır. Evet, İsmail dalı da öyle bir meyve vermiştir ki o meyve terazinin bir kefesine konduğu zaman, bütün Enbiya-ı izâmdan daha ağır gelecek ve arkasından gelenler için vesile-i iftihar olacaktır. Bu muhteşem meyve insanlığın Emîn’i, büyük Fetânet, büyük Sıdk Sahibi Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’dır ve Hz. İbrahim’in (as) seyahatı olan mukaddes göçün de neticesidir.

Hz. İsa (as)’a niye Mesih dediler? “Mesih”in manâlarından biri de seyahat eden demektir. Evet, Mesih, fail sığası olarak çok mesheden, yani çok gezen, çok seyahat eden insan demektir. Hz. İsa (as) da hep hakikate aşina, hakikate dilbeste gönül ve çehre aramış, sağda solda dolaşmış durmuştur. Bu uzun seyahatları neticesinde, 12 havari elde etmiş, rahle-i tedrisine aldığı bu insanlarla cihanın fethine koyulmuş ve Allah’ın kendine tevdi ettiği mukaddes emanet ve büyük davâyı onlarla tahakkuk ettirmeye çalışmıştır. Bir de bunlardan bir tanesinin de ihanetini düşünecek olursak, sadece 11 insanla cihanın fethine çıkmış olduğunu anlarız. Seyyidina Hz. Mesih’in (as) nerede doğduğu bilinmiyor ama, mukaddes göçü, hicreti biliniyor. Hatta tâ Anadolu içlerine kadar geldiğini bazı tarih kitapları haber veriyor. O, Filistin çevresinde dolaşmış, Arap Yarımadası’nı gezmiş ve 33 yaşında, bizim buudlarımız, bizim ölçülerimiz içinde, bu fâni âlemden ayrılıp, kendine has bir âleme yükselirken, dünyanın büyük bir kısmını, en büyük seyyahlardan daha çok gezmiş ve âşina gönül, temiz simâ aramış durmuştu…

Hz. Musa (as), Firavun’un sarayında büyümüş ve belli ölçüde sarayın sımsıkı ve yumuşak hayatına alışmış olmasına rağmen, O da hicret etmiştir. Evet, eğer araştırabilsek, bütün Enbiya-ı izâmın hayatında, hicreti bir esas olarak görürüz.

Hiç şüphe yok ki bu kudsî muhacirler arasında en büyük Muhacir, Efendimiz sallallahü aleyhi ve Sellem’dir. Çünkü hicret, her şey gibi O’nunla (sav) tam doruğa ulaşmıştı. Efendimiz’le (sav) ubûdiyeti, iptidâ ile intihayı cem’ buudluydu. Evet O, kullukta, en mübtediyane mebde’li ve en müntehiyâne edâlıydı. Semavî sofrasında Cibril (as) bir bedevi ile aynı kaşığı kullanabiliyordu. O’nun hicreti de bu çizgide cereyan etmişti.

Evet, Mekkeli Medine Efendisi’nin göçü çok meşakkatli ve o kadar da derin, çok muhataralı ve o kadar da muhtevalı gerçekleşmişti. Başka Peygamberlerde hicretin ne seviyede ele alındığını bilemiyoruz; ama O, “Hicret etmen şartıyla.”deyip herkesin elini sıkıyordu. Hatta hicret etmeyene o gün, münafık nazariyle bakılıyordu. Ancak, Velid İbn-i Velid, Ayyaş İbn-i Rebia, Seleme İbn-i Hişam gibilere hicret etme fırsatı verilmemişti ve bunlar mâzur görülmüşlerdi. Evet sadece bu üçü hicret edemeyen talihlilerdendi. Onların hayatlarında meydana gelen bu gayr-i iradî boşluğu da Allah Resûlü (sav) dualarıyla doldurmaya çalışıyordu. Ve bu hâl “O mevzû seni çok alâkadar etmez”buyurulacağı ânâ kadar da devam etti.. evet, Efendimiz (sav) hiç durmadan ellerini kaldırıyor: “Allah’ım Velid İbn-i Velid’e, Allah’ım Seleme İbn-i Hişam’a, Allah’ım Ayyaş İbn-i Rebia’ya necat ver!”diye yalvarıyor ve inliyordu. Zira bunlar ilk Müslüman olanlardandı. Ayyaş, Ebu Cehil’in anne bir kardeşiydi. “Lâilâhe illallâh Muhammedurrasûlüllâh”dediği andan itibaren zincire vurulmuştu. Mekke fethedilinceye kadar da ayağında zincir, boynunda bukağı, yer yer ağabeyi Ebucehil’in tokatlarıyla inleyip durdu; zaman zaman da -İslâm’la şereflenince Yermuk’un kahramanları arasına katılan- yeğeni İkrime’nin tekmeleriyle… Seleme İbn-i Hişam, Ebu Cehil’in baba bir kardeşidir ve O da zincirli ve bukağılıydı. Velid İbn-i Velid de Halid İbn-i Velid’in büyük kardeşi ve Velid İbn-i Mugîre’nin oğludur. İşin garibi, bunların hepsi de Mahzum oymağından Müslüman olmuş kimselerdi. Bütün güç ve kuvvetlerini sarfetmiş, Aleyhissalatü Vesselam’a ulaşmaya çalışmış, hicret etmek için uğraşmış, fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Onun için de Allah Resûlü (sav) sabah namazında rukûdan kalktıktan sonra, ellerini kaldırıyor, bunlara dua ediyor ve “Necat ver!”deyip inliyordu. Hatta; öğlen, akşam ve yatsıda da duâ ettiği oluyordu.

Hicret o kadar önemlidir ki, bir taraftan Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem, elini sıktığı herkese “Göç edeceksin”buyurur, diğer taraftan da bu göçü, iradesiyle yapamayan kimselere göç edebilmeleri için de duâ ediyordu.

Sa’d İbn-i Ebi Vakkas Fetih’ten sonra Mekke’de hastalanınca, çok ürperdi, ve fevkalâde rahatsız oldu. Öyle ki Efendimiz (sav) kendilerini ziyaret ederken; meâlen:”Ya Resûlallah! Arkadaşlarım hicret etti ve Medine’ye gittiler, ben ise ölüp burada kalacağım. Halbuki bizim için hicret yeri çok önemliydi. Biz oraya Allah için gitmiştik. Şimdi Mekke’de vefat edip kalacağımı düşündükçe çok üzülüyorum”diyordu. Mekke o kadar mukaddes, o kadar mübarek olmasına rağmen hicret ettikleri yurdu terk etme endişesi her an onlar için en büyük endişe kaynağı olmuştu.

Hicret, gerçekten Allah’ın hoşuna giden makbul bir ameldir. Çünkü hicret eden kimse Allah için çok büyük bir fedakârlığa katlanmaktadır. Evet, dünyada bir insan ailesini, evlat ü ıyâlini, doğduğu yeri çok sever. Dâussıla (sıla hasreti) dediğimiz şey, şairlerin şiirlerine kadar girmiştir. pek çok insan bu hasreti terennüm etmiş, pek çok kimse bunu şiirleştirmiştir. Bu his hemen herkeste vardır. Tabiî ve fıtrî olduğu için de insanın bunu içinden söküp atması mümkün değildir. Nitekim Seyyidina Hz. Bilal, Medine-i Münevvere o kadar güzel olmasına rağmen, kalkmış Peygamber köyünde hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Mekke için destanlar koşmuştur. Hz. Ebubekir dahil başkalarının hasreti de bundan geri değildi. Bunlar bir da’vâ uğruna Medine’ye gelmişlerdi ama, dâussıla içlerini yakıyordu. Mesela; Hz. Ebu Bekir Efendimiz (ra) gibi, bir lahzâ Efendimiz (sav)’den ayrılmayı düşünmeyen bir insan bile, Mekke’yi özlüyor ve müşrikler hakkında için için intizarda bulunuyor, “Bizi yurtlarımızdan yuvalarımızdan ettiniz”diyor ve inliyordu. En mevsûk hadîslerde Efendimiz (sav) bile şöyle diyordu: “Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- ben senden çıkmazdım.”İşte bu duygu, bir dâussıla duygusudur. Evet, hicreti ele alırken, meseleye bir de bu zâviyeden bakmak lâzımdır. Şimdi bir düşünün, Sahabi Mekke’de doğmuş, orada büyümüş ve oraya alışmışlardı. Hele orada ataları Hz. İbrahim (as)’in bir evi vardı ki, her sene binlerce ve binlerce insan, dünyanın dört yanından kopar gelir ve orayı ziyaret ederlerdi. Onlar da bu Kâbe’nin efendileriydi. Çünkü kimisi orada yeme-içme işini üzerine almış, kimisi zemzem suyu işini idare ediyor, kimisi de hacıların kurban kesme işiyle meşguldu.. işte hemen hepsinin böyle alışageldikleri güzel şeyler vardı. Aslında hepimize, alışageldiğimiz şeylerden ayrılmak zor gelir: Mesela Ramazan’da alıştığımız iftarları, imsakları, teravihleri ve oruçları içimizde derin derin hissederiz.. ve yine Ka’be’ye giderken, Kabe’den de buraya dönerken, şu muvakkat ayrılışlarda ve firaklarda, içimizde ne türlü hicran esintilerinin bulunduğunu, çoğumuz kim bilir kaç defa yaşamışızdır. Halbuki hicrette Ashab Efendilerimiz, yurtlarını yuvalarını, evlât ü ıyâllerini de terkediyorlardı. Mesela, Hz.Ömer (ra) giderken zevcelerini götürmüyor. Hz. Ebu Bekir (ra) giderken, O’nun yanında da, Hz. Aişe (r.anh.) yoktur. Efendimiz (sav)’le arasında küçük bir bağın teessüs etmeye başladığı o dönemde, evet o azîzelerden azîze olan kadının ayrı bir izzet kazandığı o dönemde nerededir acaba Hz. Aişe (r.anh.) validemiz? Nerede isimlerini bile bilmediğimiz Hz. Ebu Bekir’in zevceleri, nerede o çok yaşlı ve gözleri görmeyen babası Ebu Kuhafe..? Nasıl bunları bırakıp gitmişti? Bu şefkat kahramanlarının şefkatsiz olduklarını söyleyebilir miyiz? Hayır, onların hepsi de birer merhamet âbidesiydi ve her türlü takdîrin üstünde kuvvetli aile bağlarına sahip idiler.. ama Hakk mülâhazası ve Hakk yolunda hicret her şeyin önüne geçiyordu.. geçiyordu da, kimileri böyle bütün varlıklarını Mekke’de bırakıp ayrılıyor.. kimileri güpegündüz ve herkese meydan okuya okuya Medine yollarına dökülüyor.. kimileri de Allah yolunda hicretin dışında hiçbir şey bilmeden bir meçhûle doğru “şedd-i rihâl”ediyordu. Ayrıldıkları yerde yurt-yuva, evlât u ıyâl, mal-menâl her şeye sahip idiler; gidecekleri yerde ise onları, yalnızlık, gurbet, fakr u zaruret bekliyordu. Medine’deki babayiğitlerin, evlerini onlara tahsis edip, onları bağırlarına basacakları henüz belli değildi. Bu itibarla onlar bir insanlık kıvamını temsil ettikleri gibi, aynı zamanda müstesna bir topluluk olan Ensar cemaatinin ortaya çıkmasına da yardımcı oluyorlardı.. ve böylece Ensar kudsiler ölçüsünde havarileşiyor, Muhacirler de Ensar oluyordu. O gün için bu iki cemaatin hayat stilleri birbirini tutmuyor, düşünce ufuk ve kutupları birbirinden farklıydı. Muhavere ve müzakere seviyesi ise kat’iyyen aynı derecede değildi. Ve işte Muhacirin-i Kirâm bütün bunların yanında daha nelere nelere katlanmış, hayatlarını Hicretleştirmişlerdi. Ve bu işten hiç mi hiç dönen de olmamıştı. Evet, talihsiz bir şairden başka yeniden Mekke’ye gitmeyi düşünen olmamıştı. Onun da imânı henüz içine oturmamıştı.

Ashâp-ı Kirâm’ın Müslümanlığını derinleştiren ve Müslümanlığı bir başka türlü renklendiren Hicret, günümüzde de ayniyle bahis mevzuudur.

Ayrıca Hicret’in, Kur’ân talebesine kazandırdığı çok şey vardır. Çünkü herkes doğup büyüdüğü yerde, iyi şeylerle beraber bir kısım menfi izler de bırakır. Evet, her insan doğduğu köyde, şehirde, kasabada, onu tanıyan emsallerinin, yaşıtlarının arasında bıraktığı menfi izler vardır. Kavga ettiği günler, yumruk salladığı zamanlar vardır. Ma’rifet olsun diye yapıp sergilediği şarlatanlıklar vardır. Halbuki bütün bunlar, daha sonra Rabbin, ihsan-ı İlâhi olarak onun omuzuna yükleyeceği vazifenin tebliğinde, o iş için gerekli olan vakar ve ciddiyet ile telifi kat’iyyen imkânsızdır. Çünkü daha sonraki dönemde da’vâsı itibariyle, onun bidâyet-i hayatındaki bu çocuksu tavırları, bir kısım kimselerin kafalarını bulandırabilir, vazifesine gölge düşürebilir ve o döneme ait kaçınılması imkânsız bazı tavırlar onların çevrelerinde menfi değerlendirmelere sebep olabilir.

Nitekim Efendimiz’e Mekkeliler Ebu Tâlib’in yetimi diyorlardı. Evet, Cihanların uğrunda fedâ olması gerekli O Zât (sav)’a, O Dürr-i Yektâ’ya (binler rûhumuz olsa fedâ olsun) Ebu Tâlib’in yetimi diyorlardı. Aslında onların böyle düşünmesi O’nun getirdiği mesaja karşı bir tavrın ifadesiydi; ama onlar, bu yetimliği kullanmak istiyorlardı. Yani, “yahu dün sokakta bizimle beraber koşuşuyordu. Şimdi kalkmış semâların üstünde dolaştığını iddia ediyor, bizim aklımızın eremeyeceği şeyler getiriyor.”diyorlardı. Kaldı ki, O nezîh rûh ve O dâmen-i muallâ (sav), daima Allah tarafından korunmuş ve Peygamberliğe hazırlanmıştı. Yani tâ ilk günlerinde, bir gaybî inayetle sonraki vazifesine göre hazırlanmıştı. Buyuruyor ki “Ben hayatımda iki defa düğüne niyet ettim, çıktım giderken, yolda bir gaflet bastı, bir yerde çömeldim oturdum, ancak güneşin ışınlarının başımı okşamasıyla uyandım. Bir başka sefer yine bir düğüne gitmeye teşebbüs ettim.. yine yolda uyuyakaldım, anladım ki Allah benim düğüne gitmeme müsaade etmiyor.”Evet, Allah Celle Celalühü O’nu bir şeyler için hazırlıyordu. 25 yaşlarındaydı. Kâbe-i Muazzama yıkıldıktan sonra inşâsı için çalışılıyordu, O da taş taşıyordu. Zaten böyle şerefli ve kıymetli bir işte, O’nun çalışmaması da düşünülemezdi. Bir aralık amcası ve sırdaşı Hz. Abbas (ra) O’na (sav): “Belindeki peştemalin bir ucunu omuzuna koy, taşlar omuzunu incitmesin.”Peştemalin ucunu omuzuna koydu ama, vücudunda açılmaması gerekli olan bazı yerleri açılmıştı. O esnada gözüne melek göründü.. ve O birdenbire sırtüstü yere yıkıldı, derken gözleri yukarıya dikildi… O günden sonra da bir daha dizinin üstünden itibaren vücudunu açtığı müşahede edilmedi. Allah O’nu büyük da’vâ için hazırlıyor ve onu gelecekteki vazifesi adına zararlı her şeyden koruyordu. Koruyordu ama, Mekke’liye göre yine de O, Ebu Tâlib’in yetimiydi. Ve işte Aleyhissalatü Vesselam’a, Efendiler Efendisi’ne “Ebu Talib’in yetimi”dendiği ve kendisine bu nazarla bakanlardan destek bulamadığı bir dönemde, Ensar Efendilerimiz O’na sînelerini açtılar.. sîneleriyle beraber yurtlarının yuvalarının kapılarını da açtılar. Yetmiş şu kadar erkek ve birkaç kadın O’na: “Medine’ye gel Ya Rasulüllah!”dediler. “Malını malımız, canını canımız gibi bilip koruyacağımıza ve İslâm uğrunda her şeye katlanacağımıza söz veriyoruz”dediler. Ve Allah Rasulü (sav) kendini, böyle kuşluk güneşi hüviyetinde pırıl pırıl tanıyan, tepeden tırnağa hürmet hisleriyle dopdolu bir cemaatin sımsıcak kucağında buluyordu. Bu cemaat O’nu tanıdığı gün Peygamber olarak tanıyor, peygamberliğe has vakar ve ciddiyet içinde görüyor ve çocukluğunu da hiç bilmiyorlardı…

Ashâp Efendilerimiz (ra) de ilk memleketleri olan Mekke’de hep hor ve hakir görülmüştü. Hz. Bilâl-i Habeşî’yi anlamaları ancak Mekke fethinden sonra müyesser olmuştu. Bilâl-ı Habeşî ve onun gibi temiz ruh, sağlam karakter nice kimseler vardı ki, Mekke’deki içtimaî telakki ve o günkü bakış açısından dolayı hep horlanıp hakir görülmüşlerdi.. ve bunların Medine’de el-üstü bir cemaat oldukları ortaya çıkmıştı. Diğer Ashab Efendilerimizi de böyle kabul edebiliriz. Mekkelilerin yukarıdan baktıkları kimseler için Medineliler ağlıyor, “Ya Rasulallah! Malımıza, evimize, barkımıza ortak olsunlar, şu fedakâr arkadaşlarımız, hicret edip geldiler, biz de malımızdan, canımızdan fedakârlıkta bulunmak suretiyle katkıda bulunalım istiyoruz”diyorlardı. Bu da hicretin bir başka yanı…

Kaldı ki onlar, ısmarlama Nebî’nin hususî ihtimama mazhar cemaatiydi… Hicretin başını çeken o şanlı Nebî ise, en küçük yaşından peygamberlik dönemine kadar hep korunmuş, hep himaye altında yetişmiş ve gelişmişti.

Bizler için de hizmet adına hicret çok önemlidir. Evet, her birerlerimiz, mukteza-yı beşeriyet olarak bazı karışık işlere girdiğimizden ve elimizde olmayarak bazılarının hakkımızda bir kısım bulanık şeyler söylediğinden ve söyleyeceğinden ötürü bulunduğumuz yerden hicret edip ayrılmamız elzemdir. Zira niyetler ne kadar halis de olsa, tam bir emniyet ve güven telkin edebilmek için, muhatapların dimağlarında en küçük bir bulantıya meydan vermeyecek şekilde nezih bulunmamız, şarttır. Bu da ancak, bizim, yanlış ve eksiklerimizi bilmeyenlerin yanında mümkün olur ki, dilimizde bunu “gökten inmiş gibi”sözcüğüyle ifade ederiz ve böyle olmamız, böyle görmemiz hizmetin te’siri açısından çok önemlidir.

Allahü Teâlâ gönderdiği bütün mücedditleri, mürşitleri hicret ettirmesi de bunun ilâhî bir kanunu olduğunu gösteriyor. Allah bu kanunla bütün mürşitleri, mübellîğleri âdeta hicrete mecbûr kılıyor.. biri şarkın yalçın kayaları arasında zuhûr ediyor, sesi orada değil de daha ziyade Batı Anadolu’da ve İstanbul âfâkında yankılanıyor. İmam Gazali’nin gezmediği yer kalmıyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri bir baştan bir başa Hindistan’da seyahat ediyor. Bu müstesna büyüklerimizden hangisinin mücadelesini tetkîk etsek, hayatlarında hicretin ağırlık ifade ettiğini görürüz. Mukaddes göç, hizmetimiz açısından eski devirlere nispeten daha da önemlidir. Evet, bir mü’min kardeşimiz, buradan kalkıp diyar-ı küfre hicret ediyorsa, biz buna küçük nazarıyla bakamayız. Bugün bir Medine yoktur ama, her yere Medine’nin boyasını çalmak, Medine misal şehirler kurmak vardır.. bir diğer tâbirle, Medine sahibinin huzûruna çıkabilmek için, pek çok Medine meydana getirmek vardır. “Medineleri arkamıza bırakıp, senin ‘Medine’ ne koştuk ya Rasulallah!”diyebilmek için, bugün hicrete, hicret beldelerine ihtiyaç vardır. Sırf Allah rızası için ve İslâm’ı neşretmek için dünyanın dört bir yanına göç edenlerin durumunu hafife alamaz ve basite ircâ edemeyiz. Çünkü bu muhacirlerin herhangi bir maddi çıkarları ve menfaatleri yoktur; yaptıkları ve yapacakları şey sadece İslâm’ı tebliğ ve bekledikleri de sadece ve sadece Allah’ın rızasıdır. Türkiye’nin içinde ve dışında ve âlem-i İslâm’ın sair yerlerinde, Hakk da’vâsı için hicret eden kimseler, “innemel-a’mâlü binniyat ve innemâ liküllimriin ma nevâ”fehvasınca niyetlerine göre mükafaat elde edecek ve ilk hicret edenlerin arkasında -inşaallah- yerlerini alacaklardır! Yani Allah, muhacirleri muhacirlerle Ensar’ı da Ensar’la haşredecektir! “Muhacirler toplansın!”dendiğinde bu mukaddes göçün heyecanıyla yollara düşmüş olanlar, muhacirlerin arkasında yerlerini alacaklardır. kim bilir sizde herhangi birinizin önüne Ebu Bekir (ra) mı rastlayacak, Ömer (ra) mı rastlayacak, Osman (ra) mı rastlayacak.?! Bunları, Rabbine hesap verme mevkiini her an idrâk, bir ayağının mezarda bulunduğunu his ve idrâk eden bir insanın ağzından dinliyor gibi dinleyin; eğer bu mevzûda hilâf-i vâki ve mübalağalı beyânda bulunuyorsam, Allah’a hesap vereceğim demektir…

Uğrunda hicret ettiğimiz yüksek mefkûreyi her zaman tahakkuk ettiremeyebiliriz. Ama hâlis bir niyetle, “Keşke bize de nasip olsa, biz de gitsek, hiç olmazsa gidip bir kaç hafta kalabilsek.. kalabilsek de yüksek mefkûremize hizmet edebilsek”niyetlerini içlerinde yaşattıkları sürece kazanırlar. Efendimiz’in (sav) bir beyânıyla izâh edeyim, buyuruyorlar ki, “Bir insan yürekten, ihlâsla şehâdeti talep ederse, yatağında ölse dahi şehit olur.”Evet bir insan, sadece ve sadece Allah da’vâsı için, Rabb’imizin yüce adının en ücrâ yerlerde dahi şehbâl açması için, kafasında hicret kurup duruyorsa, “Gidelim, görelim, gezelim, anlatalım, İbrahim’lerin yolunda, Musa’ların, Mesih’lerin (Alâ Nebiyyinâ ve aleyhimusalâtu vesselâm) yolunda ve insanlığın İftihar Tablosu’nun yolunda, biz de bu vazifeyi yapalım”düşüncesiyle yatıyor, kalkıyorsa, o kimse memleketinde de kalsa, orada ölse, ümit ediyoruz ki Allah (cc) bu düşünce sahibini muhacirler defterine kaydeder. Rabbim, boyunduruğun yere konduğu bu devirde, İslâm dünyasına sahip çıkanları hem muhacirlikle, hem de şehâdet sevabıyla serfirâz kılsın! Evet bu yönüyle de “Mukaddes Göç”çok önemlidir ve üzerinde daha çok şey söylenebilir…

M. Fethullah Gülen

İnsanımıza Okuma Alışkanlığını Nasıl Kazandırabiliriz?

Herkes söylediği ve dinleyenlerde de bir ülfet ve alışkanlık meydana getirdiği için artık vicdanlardaki ma’nâsına denk te’sir uyaramayan ve artık klâsikleşen bir söz var: İslam’ın ilk emri “Oku”.

 Oku; mâhiyet i insaniyeyi, kâinat kitabını ve bunlara tercüman olan Kur’ân’ı oku!.. Allah Resulü nün hayatını tetkik et! Yeni yeni terkiplere ulaş ve vardığın neticeleri tekrar tekrar oku!..

Vahdâniyete delil olan bütün tecellileri araştır, ma’rifet merhalelerinde her an bir öteye sıçra ve bir türlü kanmayan susuzluğunla “Hel min mezid-Daha yok mu?”de ve durmadan oku! İster kâinat kitabını, isterse onun bir fihristi olan insan mâhiyetini, Allah Rasulü’nün nurlu beyânları içinde okumaya çalışan bir insan gönül dünyâsında öyle derinleşir ki, okyanuslar dahi bu derinlik yanında sığ kalırlar. İşte, orada: “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf”hakikatı aynelyakin anlaşılıp idrâk edilir ve idrâktan âciz olmadaki idrâk merhalesine erilir.

Âcizane kanaatım, bizim dünyamız, İslamın bu emrinden de uzaklaşmış bulunuyor. Bu ta’biri kullanırken, yani bizim dünyamız derken bununla sadece içinde bulunduğumuz ülkeyi kastettiğim zannedilmesin. Ben bir zamanlar bizim olan bütün yerleri, bizim dünyâmız olarak kabul ediyorum. Evet, bizim dünyâmız asrrlarca şan ve şerefle, âfâkında Muhammedi rûhun şehbâl açtığı Mısır, Sudan, Fas, Tûnus, Cezâyir; bütün mağrip memleketleri, Buhârâ, Semerkant, Taşkent ve bütün Orta Doğu memleketleri gibi daha nice ülkeleri içine alan koskoca bir dünyadır. İşte bizim insanımız, bu ilim irfâna açık bizim dünyâmızda bütün diğer dünyâ insanlarına kıyasla zirvelerde taht kuran ve başkalarını kendisine hayran kalan bir mübârekler topluluğudur.

Önce Haçlı Seferleriyle işgâle uğrayan bu yerler daha sonra da emperyalist düşüncelerin işgâl ve saldırısına ma’ruz kaldı. Belki bir süre sonra onları da bertaraf edip ülkemizden çıkardık; ancak kaldıkları süre içinde içimizden çaldıkları zayıf karakterli insanları yetiştirdiler ve birer düşünce azmanı olarak aramıza salıverdiler. Onlar da, bizim ebedi hasımlarımızın ifsatlarını devam ettirebilecek nesiller yetiştirdiler. Bunu yaparken de öyle şuûrlu davrandılar ki, bir evvelki icrâatları bir sonrakini gerektirecek şekilde ortaya çıkıyor ve böylece tahribat, zincirleme birbirini ta’kip ediyordu. Derken onlara âit bir fikir dünyâsı meydana geldi ve bununla bizim cephemizin dağınık ve ferdi teşebbüslerine galebe çalındı. O kadar ki, bugün artık, bunların bütününü ortadan kaldıramadıktan sonra, kendi ruh dünyâmıza dönmemiz, onunla bütünleşmemiz, yeniden kendimizi bulmamız çok zor hatta imkânsız gözükmektedir. Bize vurdukları en önemli darbelerden biri bizi, belli yollarla, mâzimizden târihimizden, milli kültürümüzden, harsımızdan uzaklaştırdılar ve bizleri kendi kitap dünyâmıza karşı yabancı haline getirdiler. Ve böylece bir nesli asırların birikiminden mahrum ettiler. İş bununla da kalmadı, beşinci kol faâliyetlerini serbest bırakarak, gençliğin gönlünü şehevâni meselelerle doldurdu ve onları başka şey düşünmez hâle getirdiler. Nesiller, kıskıvrak bohemlik düşüncesine yakalandı ve düştüğü bu girdapta boğuldu. Kimse de çıkıp böyle bir fecâata “dur”deme cesâretini gösteremedi veya ekseriyet itibâriyle öyle diyebilme mevkiinde bulunanlar vaziyetlerinden memnundular, onun için de bir şey demediler.

Aynen Efendimizin (sav) mirâçta bazı günah işleyenleri, çektikleri azap keyfiyetleriyle müşâhedesi gibi, biz de o gün cemiyeti böyle bir tablo içinde görüyorduk. İçki, kumar, zinâ, rüşvet, ihtikâr, fâiz ve daha nelerin içine gömülmüş nesiller, ciddi bir maneviiyat boşluğu içinde zift gibi karanlık düşüncelerle, âdetâ bir başka varlık, bir başka şahsiyetle aramızda dolaşıyorlardı. Kalb dünyalarıyla askıya alınmış ve sarkaçlar gibi sağa sola gelip giden yığınların anarşi ve teröre kurban olması için herşey hazır hâle getirilmiş ve tıpkı eli kolu bağlanıp denize atılan sonra da arkasından “sakın ıslanma”diye bağırılan birisi gibi, sefâhet içine itilen bu nesillere, faziletli olmaları çağırışındâ bulunuluyordu. Evet, o günkü nesle, ahlâklı ol, anarşi çıkarma, vatanını sev, milletini koru, bayrağını aziz tut gibi teklifler, muhteva bakımından farklı olsa da şekil bakımından aynı şeylerdi. Denize atılanların ıslanmamaları, bunların da faziletli olmaları mümkün değildi.

Daha sonra yeni bir anlayış türedi. Hangi akla hizmet ettiği belli olmayan ve gençliği anarşiden kurtarmak için bütün şehvet kanal ve barajlarını sonuna kadar açmayı yeğleyen bu zihniyet, bu tuhaf anlayışlarıyla, gençleri zararlı bazı saplantılardan kurtarmak ve onları başka şey düşünmez hale getirmek istiyorlardı. Halbuki, bugünkü anarşi de öyle bir vasatta yetişmiş ve bir canavar haline gelmişti.

Bütün bu iç ve dış tesirlerle çok yaralı hâle gelen nesiller, her gün biraz daha okumâdan ve düşünmeden uzaklaşıyor ve âdetâ hezeyan yığınları haline geliyordu. Zannımca, bu uzaklaşma ve hezeyânlaşma bugün de devam ediyor. Bu arada dilimize sokulmak istenen nesepsiz kelime yığınları da okuduğunu anlamaya karşı indirilen ayrı bir darbe oldu. Biz onların, onlar da bizim dilimizi anlamâz hâle geldiler. Bugün aynı kuşağın insanları dahi birbirini zor anlar durumdadır. Ve bunun önü alınmazsa, bu da düşünce dünyâmız adına, en az diğerleri kadar yıkıcı olacaktır.

Evet bugün okumuyoruz ve okumadığımızın utandırıcı neticeleri de meydandadır. Düşüncede sığ, yeni terkipler yapmaktan mahrûm bir yığın haline geldik. Okumaya karşı sadece iştahsız değil, aynı zamanda nefret eder durumda bir çoğumuz. Okuyanımızın bir kısmı da âdetâ her şeyi yüzünden okuyor ve fikir adına yeni bir şey üretemiyoruz.

Bütün faziletlerde olduğu gibi okumayı da bizden öğrenen dünün karanlık ruh, karanlık akılları, bugün okuyor, anlıyor ve düşünüyorlar. Evde, arabada, otobüs durağında, çantasında taşıdığı kitabı açıp okuyor ve kendi ölçüleri için zamanını en iyi şekilde değerlendiriyorlar.

Mes’eleyi biraz daha dar çerçevede mütâlâa edecek olursak, önümüzde çığır açmış büyüklerimiz, kendi yazdığı bazı eserleri, seksen defa, bazılarını da yüz defa okuduklarını söylüyor ve bizlere fiilen okumanın lüzumunu göstermiş oluyor.

İrticâlen söylediği ve kendi karihasının mahsûlü eserleri, kendisi bizzat bu kadar okuduktan sonra da, talebelerinin başında duruyor ve “okuyun”diyor. Böylece devrimizde en mühim ve en onulmaz bir yaraya parmak basıp tedâvi yolunu göstermiş oluyor. Bu çığırı tâkip edenler okumalıdırlar. Devirlerinin kültürüyle mücehhez olarak, daha önce edindikleri malûmatı hallaç etmeli ve muhtaçların yanına böyle bir kültür birikimiyle gitmeliler. Tâ ki, anlattıkları kabûl görsün ve aynı zamanda hasımlarımızın eline de koz verilmemiş olsun.

Okumuyorsak, ihânet içindeyiz; demektir. Kendimiz boşlukta bocalarken, başkasına nasıl itminân üfleyebiliriz ve menfi akımlardan nesilleri nasıl kurtarabiliriz. Halbuki bu bizim hayatımızın gâyesi ve ilk vazifemiz. Öyleyse, İslam’ın ilk emri “oku”fermanına herkesten evvel, icâbete en muhtaç bizleriz…

M. Fethullah Gülen

Rabb’imizi, Dinimizi Anlatmak İçin İlimlerden İstifâde Lüzumlu mudur?

Bu soruya, “üç yönden lüzumlu, fakat üç yönden de mahzurludur”diye cevap vermek, herhalde yerinde olacaktır. Lüzumludur, hem de faydalıdır. Çünkü:

1) Nasıl, Rabb’imizin Kur’ân kitabını okuyarak düşünce, his, inanç ve hareketlerimize istikâmet veriyorsak, aynı şekilde, kâinat kitabının satır, cümle ve sayfalarında da bir yandan kendimizi bulup öğreniyor, bir yandan da nazar, tefekkür ve ilimlerle Rabb’imizin icraatını, hikmet ve san’atını hayret ve hayranlıkla seyredip, “Sübhânallah, Bârekallah, Allahu Ekber”diyoruz. İbâdettir bu, hem de bir saatlik tefekkürüyle belki iki bin secdeden üstün bir ibâdettir.

2) Her ilim esasen, ayrı bir dil olarak Rabb’imizi anlatmaktadır; dolayısıyla biz de o dillerle bir bakıma, Rabb’imize tercüman olmuş oluyoruz. Sonra, bugün her açıdan ilimleri kullanmaya mecburuz da; çünkü, ne Fatih veya Kanunî devrinde yaşıyoruz, ne de zikr ü cezbe ve istiğrakların hâkim olduğu bir devrede bulunuyoruz. Öyle bir günde yaşıyoruz ki, Rabb’imiz’in icraatı, san’atı âdeta Rabb’imize karşı kullanılmaktadır. ‘Îmanın mihrabı’ diye tavsif edilen tıb gibi ilimler bile Allah’ı (cc) ve mukaddeslerimizi inkârda bir vasıta telâkki edilmekte ve bugün ilimlere rehberlik yapan ve bilinmezleri haber veren Kur’ân’a saldırılmaktadır. Bu sebeple, maddecilerin madeyi ve ilimleri küfür adına kullanmalarına mukabil, fiziği, astrofiziği, kimyayı, biyolojiyi, tıbbı, matematiği.. kısaca Allah’ın isimlerinin tecellilerinden meydana gelen ve O’nun koyduğu kanunların ruhlarının oluşturduğu bütün ilimleri ve ilmî hakikatleri, kendilerine gerçek manâ ve fonksiyonlarını vererek îman adına kullanmak sevaplı bir hizmet olsa gerektir.

3) İlimler bugünkü seviyesiyle asıl ve nihaî hakikatler olmadıkları gibi, belki de ileride kazanacakları en üst seviyede dahi hiçbir zaman ‘hayret’ ufkunu geçemeyerek, sadece O’nu gösteren birer vasıta ve kalbe, kafaya konan tozu-toprağı süpürmek için birer vesile olduklarından, ancak vasıta ve vesile mevkiinde kalmalı, kendilerine şüphe ve tereddütleri bir bakıma izâle edici, düşündürücü ve fikir verici olmanın dışında aslî vasıf verilmemeli ve insanı ayakta tutan esas kâidenin, yani Allah Kelâmı’nın ve îmanın yerine asla geçmemelidir. Bu çerçevede kullanıldıkları sürece, îman ve İslâm adına her zaman ilimlerden istifâde edebiliriz.

İlimleri kullanmanın yol açabileceği üç önemli muhatara:

1) İlimler, ilim adına ilim yapmak için ve çalım satarak anlatılmaz. Evet orijinalite yapma hava ve edâsı içinde Kur’ân ve îman adına ilmî hakikatlerden bahsedilmez. Böyle bir tavır, anlatan için günah olacağı gibi, dinleyen için de zarardan hâli kalmayacaktır çünkü böyle bir yaklaşım gizli gizli muhatabı mat etme, ilzam etme, susturma ve bilgisizliği içinde hapsetme gayesi taşıyacaktır. Muhatap da, bu tavır karşısında, toparlanma, bilgisini takviye etme ve susturulmayı hazmedememiş olmanın verdiği hisle mukabil hamleye hazırlanma ihtiyacı duyacaktır.

2) İslâm dünyasının son yüzyılda maruz kaldığı yıkımın ve çok mühim şahısların bile içine yuvarlandığı fikrî, ruhî krizin temelinde bir bakıma, pozitif ilimler karşısında aşağılık kompleksine kapılma yatmaktadır. Evet, “şu ilmî hakikat Kur’ân’da da geçiyor; İslâm bunu 14 asır önce ortaya koymuş”gibi aşağılık kompleksinden kaynaklanan tavır ve davranışlar içine girmek, Kur’ân ve îman adına büyük bir hatadır. Bu öyle bir durum ki, biz de zaman zaman aynı hataları işlemiyor ve falan amerikalı, filan avrupalı bilim adamından destek aramıyor değiliz. Dolayısıyla da, Kur’ânî ve îmanî hakikatları, henüz nihaî hakikatlara varamamış ilimlerin terazisinde tartmak sûretiyle en büyük hatayı irtikap etmiş oluyoruz. Günümüzde ilimleri ön plâna alıp, Kur’ân’ı ikinci plânda düşünmek ve O’nun sanki ilimlerin tezkiye ve tebriesine muhtaçmış gibi gösterilmesi o kadar yaygın ki, görüp duydukça insan kahrolup gidiyor.

3) Fenâ fi’l-ilm, yani ilimde fâni olup, Allah (cc), kalplerimiz ve vicdanlarımızda unutulmamalıdır. Hep ilimlerle meşgul olup, vicdan ve kalbin katmanlarına seferler tertip edememe insanı maddeci ve naturalist bir kabuk içine sıkıştırabilir. İlimleri birer süpürge, anahtar, basamak ve vasıta bilip, yerli yerince kullandıktan sonra onlardan sıyrılamamak, kalben ve ruhen terakkiye mânidir. Evet, bir noktadan sonra her şeyi bırakıp doğrudan Kurân’ın aydınlatıcı tayfları altında kalbin nurlu ikliminde yürümek, mesafe almak ve Allah’a (cc) îmanla baş başa kalmak esas olmalıdır.

M. Fethullah Gülen

“İrade İle İmtihan Olma”Mes’elesini Nasıl Anlamalıyız?

İnsanın fizyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun maddî, cismanî varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade, vicdan, şuur, his gibi manevî yönleri de âlem-i emr içinde mütâlâa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün haricinde latife-i Rabbaniye ve onun içinde önemli birer yer işgal eden sır, hâfî ve ahfâ da yine âlem-i emr içinde değerlendirilir.

Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan doğruya ruhla irtibatlıdır. Bunların “seyr ü sülûk”da, bizim dünyevî hayatımız adına da, uhrevî hayatımız adına da va’dettiği şeyler vardır.. ve tabiî ki, bunların insana ihsan edilmesiyle birlikte, onlarla hedeflenen bir nihaî gaye, bir finalite de söz konusudur ki, insan dünya hayatında hep bu gayeye erişebilme peşinde koşar.

Yalnız şu husus da kat’iyen unutulmamalıdır ki, insanın bu gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alâkalıdır. Şayet gaye, cismanî arzuların tatmini veya cennet nimetlerinden istifade, Cemalullah’ı müşahede ise, insanın bu sonucu elde edebilmesi, kendine lütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidât ve kabiliyetleri kullanmasına bağlıdır. Bu da ancak amel etmek ve çok temrinâtla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim Cîlî’nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği “İnsan-ı Kâmil”olmakla duyup hazzedebilecek ve vâridâtına erebilecektir.

Evet, “fıtratın gayesi, hilkatin neticesi imân-ı billahtır”; onun ardından muhabbetullah, peşi sıra zevk-i ruhanî, onun bir devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hasıl ettiği şevk; hatta bu mevzuda hayrete dalma, kendinden geçme makamı sayılan vecd, vecde girmek için bazen tevâcüd, vecdin katlanmış şekli olan mevâcîd.. ve bunlardan bir girizgâhla ayrılıp farklı bir varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı incizab.. ve incizabın son sınırı “Yakîn gelip çatıncaya kadar ibadet şuuru.”Evet işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir.

İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o âlem-i emr içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir. İrade, Bediüzzaman Hazretleri’nin sehl-i mümteni’ diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi “bir meyelân (eğilim) veya meyelândaki tasarruftur.”Evet Üstad’ın, çok veciz ve kısa bir şekilde dile getirdiği bu hakikatı, Seyyid Şerif Cürcânî, Teftâzânî gibi kelâm ilminin dâhi imamları, kitablarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir.

Evet irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide, sebeple-müsebbeb arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile aydınlanma veya koskoca sistemlerin yıkılması veya teessüs edilmesinin, sizin bir üfürüğünüze bağlanması ve sırf sizin üfürüğünüzle o sistemin yıkılması veya kurulması gibi.

Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice arasında münasebet, kat’iyen söz konusu değildir. Aslında ve normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana getirmesi imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki iradeye, sair kelâmcılar gibi “nisbî, kisbî irade”adını veriyor.

Şimdi bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma mes’elesini incelemeye çalışalım:

1) Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Halbuki, sebeple müsebbeb arasındaki münasebetin, aklî ve mantıkî buudlarda olmaması, bize O’nun büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu gösteriyor. -Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade ettiğinden, bunun Allah’a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise Rabbim affetsin- Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi.. hepsi Allah’ın kudretinin, kuvvetinin birer tecellisidir. İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki rolü ne ise, bizim iradelerimizin de yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki -ne kadar büyük olursa olsun- rolü odur. Aslında bütün bunlar “Allah-u Ekber”gerçeğinin birer göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle minarelerde 30 defa Allah-u Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta “-Daha yok mu?”ufkunda dolaşan mü’minler, bunu kafi görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa “Allahu Ekber”diyerek bu hakikatı bir kere daha ilân ediyorlar.

2) İradenin mahiyeti ne olursa olsun, madem ki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek lazımdır. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üzerine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plân ve proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mu’tezilîler gibi ifrata, ne de Cebrîler gibi tefrite düşmeden, iradeye gerçek değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları “doğduğumdan bu yana hep O’nun dediği oluyor”deyip iradenin hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, bazıları da iradeyi her şey görüp, hatta “O’nun haricî vücudu bile vardır”diyerek imtihanı kaybediyorlar. Ehl-i Sünnet’e gelince onlar, “irade itibarî bir varlıktır. Madem Allah (cc), irade üzerine çok şeyleri bina etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın, yaratı-lanın büyüklüğüne bakıp aldanmamalı”diyor ve böyle bir düşünce ile; veya düşüncede istikameti yakalamakla imtihanı kazanıyorlar. İşte biz, bu çerçevede iradeye gerçek değerini verip Ehl-i Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakıyoruz.

3) İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir. Meselâ sizler, savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin hakkını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz, kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezseniz birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve irade faktörünü hesaba katmadan, “hizmet için sokağa dökülecek, silahlı mücadele yapacak, siyasî yolları deneyecek, âlemle yaka-paça olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz”der, ayak diretirseniz, irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayılırsınız. Halbuki irade, mantıkî ve hissî boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade, mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe ulaşacak ve mehbit-i vahy-i İlâhî veya ilhâm-ı İlâhî olan lâtife-i Rabbaniye, irade hesabına harekete geçebilecektir. İşte o zaman vahyin veya ilhamın aydınlatıcı tayfları altında irade, ister ubudiyet isterse hizmet alanında çok farklı buudlara ulaşacaktır ki, Allah da yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden yapılan böyle iradî hizmetler neticesi imtihan da kazanılmış olabilir.

4) İrade-imtihan münasebeti açısından mes’elenin bir diğer buudu da şudur: Bizim kendimize ait vazifeleri yapıp kat’iyen şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da yine bir irade mes’elesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzûdur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da, yine Üstad’ın eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyız. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde; harbe giderken vezirleri Celâleddîn Harzemşah’a demişler: “Sen muzaffer olacaksın”, o da onlara: “Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlub etmek Allah’ın vazifesidir”diye cevap vermiş. Aslında buna “vazife”demeli mi, dememeli mi çok bilemiyorum? Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında birçok kelâm uleması kullanmıştır. Belki mukabelenin bahis mevzuu edildiği bir yerde “Allah’ın vazifesi”demekte şer’î bir mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenab-ı Hakk’a ait noktada, “şe’n-i Rububiyet”demeyi tercih ediyorum. O büyük Üstad ve diğerleri beni affetsinler!

Evet, bu ülkede yakın geçmiş itibariyle Mehmed Akif, Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip Fazıl’ın tabiri ile “milletin künde künde üstüne”yediği o dönemde, bu devâsâ kâmetleri ümitsizliğe iten herhalde bahsini ettiğimiz mes’eleyi bütünüyle kavrayamamaları olsa gerek..

Netice itibariyle bize kulluk yapmak düşer. Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, sen böyle yapar mısın?..”türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak çok yakışıksız şeylerdir ve kat’iyen kulluk sınırları içinde mütâlâa edilemez. O halde biz, bize düşeni yapıp şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız söz konusu olduğu halde, aksine bir şey söylememiz mümkün değildir.

Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: “İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?”Evet, irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için iradenin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir”diyerek bu hakikate parmak basar. İnsan, Hz. Sâdık-ı Masduk’un hadîslerinde ifade buyurduğu ve cehennemin kendisi ile çevrili bulunduğu şehevâtla, yani yeme-içme, yatma-kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, düşüncelerle ihata edilmiş ve çepeçevre sarılmıştır. Öyle ki, insanın bu istikamette bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadîste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha umumî ve küllî mânâdadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-i emel, yeme-içme, gereksiz gezme-dolaşma da, şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanır gider.. ve gün gelir tamamen onun esiri ve zebûnu olur. İşte bütün bunlara karşı istiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsım haline gelir.

Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hal-i hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak.. ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak demektir.

Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “-Dua edin, duanıza icabet edeyim.”(Mü’min/60) “-Eğer kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım..”(Bakara/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle kullarım sakın ye’se düşmesinler; zira, bir kere ben onlara şah damarlarından daha yakınım.. onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua etsinler.. onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yönelsinler; yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler, onları tatmin etmiyorsa, vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salıvererek şöyle diyebilirler: “Allah’ım, ben şu mes’elede 30-40 cümle ile senden bir şeyler istedim. Halbuki enbiyâ, asfiyâ, evliyâ, mukarrebîn ve ebrârın istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi bu mülâhazaların hepsini birden nazara alıyor, bütün ruhumla sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tokmağına dokunup inliyorum.”Evet, himmetimizi âlî tutup, mülâhazalarımızın derinliği ile Rabbimizin kapısına aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her gün bin cennet verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Gani-yi ale’l-ıtlâk’a müracaat ediyor gibi gitmeli.

Ayrıca “- Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var)”(Furkan/77) âyetinin ifade ettiği hakikate göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir. Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, sum’aya açıktır, bazıları da zahirî sebepler çerçevesi içinde zorakî yapılabilir. Halbuki dua, esbabın bi’l-külliye sukûtu noktasında, insanın başvurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nisbette riyaya ve sum’aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gönlüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atar, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana-yakıla yalvarır durur.

İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Nitekim Allah Rasulü (sav), farklı rivayetlere göre günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye.. varıncaya kadar, değişik durumlarda hep dua ediyor. Aynen bunun gibi bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa zamanla hem duanın, hem de istiğfarın çocuğu haline gelebiliriz. İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubudiyet buudlu imtihanlardır.

M. Fethullah Gülen

İnanıp, İnandığı İstikamette Hizmet Eden İnsanlar Olarak Karşılaşabileceğimiz En Önemli İmtihan Çeşitleri Nelerdir?

Allah Rasulü (sav) döneminden başlamak suretiyle, günümüze gelinceye kadar, İslam davasına sahip çıkan hemen her ferd, çeşitli imtihanlara muhatap olmuştur. Olabildiğine çeşidi çok olan bu imtihan unsurlarının başında, hiç şühpesiz, ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün baskısı, mü’minlere düşünce ve niyetlerini anlatma imkan ve fırsatının verilmemesi, ölüme ve öldürülmeye kadar uzanan eziyet ve işkenceler gibi hususlar gelir. Bu hususlarda mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i kiram’a aittir. Gerçi Ashab-ı kiram’dan önce de davaları uğrunda, Efendimiz’in Habbab b. Eret’e ifade ettiği: “İnananlar, sırf inançları yüzünden çukurlara yatırılır, testere ile vücutları ikiye ayrılır, demir taraklarla etleri kemiklerinden sıyrılırdı da, onlar yine dinlerinden dönmezlerdi.”şeklinde resmedilen kahramanlar da vardı ama, ihtimal ki yine de mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i kiram hazerâtına aittir.

Daha sonraki dönemlerde de, Sahabe misal eziyet ve işkencelere maruz kalanlar olmuştur. Mesela, bizim dünyamızda bir Ebu Hanife, bir Ahmet bin Hanbel bir Serahsi, bir Gazali ve bir Bediüzzaman Hazretleri buna önemli misaller teşkîl ederler. Ve bu zatlarla, aynı çizgide eziyetlere maruz kalan kişiler de, dava düşünceleri, hayat felsefeleri, aksiyon ve fedakârlıkları bakımından aynı arenanın kahramanları sayılabilirler.

İmtihan unsurlarından en önemlisi -bana göre- Kur’an’ın, “bazınızı, bazınız ile imtihan ediyoruz.”(En’am/53) ayetinde ifade buyurduğu, hizmet insanlarının kendi aralarında imtihan olmalarıdır. Böyle bir imtihan, imtihanların en korkuncu ve kazanma kuşağında kaybetmeye en yakın olanıdır. Sahabe-i kiram, imtihanın bu türlüsü ile defaatla karşı karşıya gelmiş ve Allah’ın inayetiyle hemen bu imtihanların hepsini de kazanmıştır. Mesela; Mu’te savaşında Abdullah b. Revaha, Cafer b. Ebi Talib, Halid b. Velid gibi arabın soylu evladları ve askerlik dâhileri varken, Allah Rasulü (sav), azadlı kölesi Zeyd b. Harise’yi kumandan ta’yin etmiştir. Yine Nebiler Serveri, vefatından az önce, içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi insanların da bulunduğu orduya, Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame’yi kumandan olarak nasbetmiştir. Her iki vak’ada da, bir-iki cılız ses hariç, hiç kimseden itiraz çıkmamış ve Nebiler Sultanı’nın bu tasarrufunu bütün Ashab gönülden kabullenmiştir. Daha sonraki devrelerde bu tür imtihanların ardı arkası kesilmemiştir. Mesela Hz. Ömer, meşhur Cisr savaşında Müsennâ gibi askeri tecrübesi müsellem, yaşlı-başlı bir zat varken, 20 yaşında bıyıkları henüz terlemeye başlamış Ebu Ubeyd’i komutan intihap etmiştir. Şimdi bunların nedenleri ve hikmetleri bir tarafa, bu hadiselerin bir imtihan olduğunda şüphe yoktur.

Bizler de günümüzde, aynı türden fakat değişik şekilde bu tip imtihanlarla her zaman karşı karşıya kalabiliriz. Mesela çeşitli vazifelerin taksiminde halk tabiriyle “ün görmüş, gün görmüş”nice tecrübeli, yaşlı-başlı insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen arka planda tutulabilirler. Bu, onlar için kaybetmenin de, kazanmanın da bahis mevzuu olduğu bir imtihandır. Hakeza, ön planda koşan gençler de, yaşlılarla olan münasebetlerinde imtihan olmaktadırlar. Şayet onlar da kalkar, “bizim her şeye aklımız yetiyor. Zaten bu vazifeye getirilmemiz de onun şahidi. Öyleyse “ne diye işi bitmiş bu kişilere gidip, soracağız?”derlerse imtihanı kaybederler. Bu hizmet içinde herkesin yeri ve o yere göre yapacağı işler vardır. Sedef kakmalı bir kapıda veya kürsüde, ahşaba da, abanoza da ihtiyaç vardır, sedefe de.

İmtihan çeşitlerinden bir diğeri de tenperverlik, hâneperverlik, çocukperestlik, torunperverlik.. vb. şeylerdir. Hizmetin ilerleyen seyri içinde, özellikle bir zamanlar önde bulunan insanlar için her zaman söz konusu olan bu imtihan, şimdilerde çoklarının elenmesine sebep olabilir. “Bizler çok çalıştık. Artık gençler koşsun. Biraz biz, istirahatımıza bakalım. Evimiz, çoluk ve çocuğumuzla ilgilenelim”düşüncesi, böyle bir imtihanın başlangıcı sayılabilir. Bununla ilgili olarak, Ebu Eyyüb el-Ensari’nin (ra) İstanbul kuşatması esnasında “Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”(Bakara/195) ayeti münasebetiyle beyan buyurduğu hakikat her zaman şayân-ı mutalaa olmalıdır.

Kuşatma esnasında bir kısım askerler, kendilerini göz göre göre ölüme atan arkadaşlarına: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”ayetini okuyarak onları uyarırlar. Bunun üzerine Mihmandar-ı Rasul Ebu Eyyüb Hazretleri “ayeti doğru okuyor, fakat yanlış tevil ediyorsunuz.”der. Ve devamla “biz Ensar topluluğu, Mekke fethinden sonra “artık İslam aziz oldu. Biz de malvarlığımızı muhacirin ile paylaşmış, bahçelerimizi bağlarımızı ihmal etmiştik. Şimdi biraz da kendi başımızın çaresine bakalım.”dedik. O esnada bu ayet nazil oldu. Yani “mallarınızı Allah yolunda infak edin. İnfak etmemek süretiyle kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.”Görüldüğü gibi Kur’an’ın beyanıyla, böylesi düşünceler de bir imtihan sayılabiliyor.

Şahsen ben ölümü arzu etmenin de bir imtihan olduğu kanaatindeyim. Kavuşabiliriz, kavuşamayız bu ayrı bir mesele ama, Allah Rasulü (sav), Ashabı, Tabiin, Tebe-i tabiin ve günümüze gelinceye kadar nice büyüklerle kavuşmayı arzu etme çok güzel bir şey. Ancak, bunun, hizmetler dolayısıyla çekilen sıkıntılar yüzünden olmadığını nereden bileceğiz! Mesela, benim başımdan geçen son olay. Susurluk hadisesi münasebetiyle açıklanan listede ismimin zikredilmesi… Daha önce de bir vesile ile arz ettiğim gibi ben bu olayı ifk hadisesine benzer bir iftira olarak kabul ettim. Hem üzüldüm hem de öteleri özledim. Hayatım boyunca iffetli yaşamaya çalışmış, bu konuda hassasiyetin zirvesine erme gayreti içinde bulunmuş, bunun için de, öz kardeşlerim “kût-u lâ yemut ; ölmeyecek kadar yiyecek”le yaşasın diye Rabbine dua dua yalvarmış bir insan olarak, tutarsız bile olsa bu isnat çok ağır gelmişti. Zira benim için hizmetimin itibarı önemliydi. Şimdi benim, böyle bir ortamda, ölüm arzusunda bulunmam, beni üzüntüden üzüntüye sevk eden bu meş’um hadise münasebetiyle olmadığını nereden bileceğiz! Eğer öyleyse hafizenallah kazanma kuşağında kaybediyoruz demektir.

Hasılı; hizmet erlerinin başına musallat olmuş dünya kadar imtihan çeşitleri vardır. Mühim olan, hakikat erlerinin bunun farkında ve şuurunda olarak, kulluğun gerektirdiği tavrı takınabilmeleridir.

Unutmayın ! “Vazife cümleden a’lâ, nefis cümleden edna.”

M. Fethullah Gülen

Dinin yaşanamayacağı bir ortamda nasıl hareket etmeliyiz?

İnanan insanlar, namaz kılmayı ve onu hafife almayı, oruç tutmamayı ve onu sıkıntılı bulmayı, sokaklarda avare gezmeyi ve şuna-buna dalaşmayı –bazıları bunları hürriyetin gereği görseler de- lâahlakilik saymaktadırlar. Binaenaleyh biz Kur’ân-ı Kerim’in ışığı altında ve onun prensipleri çerçevesinde analiz ederek ahlaki, lâahlakiliği; terbiyeyi ve ondan ne anladığınızı ortaya koymaya çalışacağız.

Ahlâkın en önemli esası inanç ve akîdedir. Ancak her şey, sadece akîdeden ibaret de değildir. Akîde eğer pratik hayatla, yani amelî aktivite ile takviye edilmez ve insan, inandığı şeylere gire bir çizgi takip etmezse, o inanç sadece bir kanaat olarak kalır. Bu durum ferdin ne şahsi hayatında ne de ailevi ve içtimai hayatında bir tesirinin olmadığı gibi yönlendirici de olamaz. Gerçi iman bir ışık ve kuvvet kaynağı, imansızlık bir zaaf, bir boşluktur ama, hakiki iman, gücünü amelle ortaya koyar. İnanmamış bir insanın toplumuna faydalı olduğu görülmemiştir; faydalı olanlar da o kadar nadirdir ki, sayıları parmakla gösterilecek kadar azdır denebilir. Mesela, biri inanmaz ama, iffetlidir. Temel kıstaslarımız açısından böyle zatlar faziletli sayılır mı sayılmaz mı bilemiyeceğim. Çünkü gerçek fazilet, imana ve muhasebe duygusuna dayalı olan fazilettir. Evet Allah’a, ahirete, kitaplara, haşre ve neşre, cennet ve cehenneme iman, hayatımızı biçime koyan ve ona melekler seviyesinde bir şekil veren, sonra düzenli yaşamamızı temin eden çok önemli unsurlardır.

İnanılan bu hususların gereğini yerine getirmek çok hayâtîdir. Ahiret, dünyada var oluşun hesabını vermenin mahkemesi, burada bizi insan olarak yaratan ve en mükemmel biçime koyan Allah’a şükredip etmediğimizin hesap mahallidir. Dünyada yığın yığın zalim, nankör ve Cenab-ı Hakk’ı anlamamada, O’nun gözler önüne serip teşhir ettiği sanatlarını görmeme hususunda ısrar eden, hatta gözlerini kapayıp görülecek onca güzelliği görmezlikten gelen;binlerce renk, ses, desen, şive, nizam ve ahenge rağmen bir hayli de körler, sağırlar, kalpsizler var.. Allah, işte hem bunlar için hem de inananlar için haşr u neşir yapacak, cennetini, cehennemini hazırlayacak; iyi, faziletli, kalbî ve ruhî hayata açık, maâliyâta (yüceliklere) müştak hislerle yaşayan insanları, hesapları görüldükten sonra, bu dünyada nasıl “a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyet”e çıkmış, mükemmel, faziletli kimseler olarak yaşamışlarsa, ahirette de faziletli insanlara vadedilen cennetlerle serfiraz kılacaktır.

Evet mümin, işte bunları düşünen ve hayatını ona göre tanzim eden insan demektir. Bu itibarla evvela, hem fertle hem de cemiyette akîde ‘inanç) çok sağlam olmalıdır ki, saptırılan değişik hisler karşısında imanın gücüyle istikamet korunabilsin. Bazen inanıyor bazen inanmıyor görüne fertlerin teşkil edecekleri ailede de, toplumda da hayır yoktur. Böyle bir cemiyette ve onların teşkil edeceği millette de hayır yoktur. İnsanlar evvela çok iyi inanmalıdırlar ki; dahası, yarına çıkacağına inancından daha kat’i bir şekilde dünyanın yarını olan ahirete gidileceğine inanmalıdırlar ki, Allah’a yakın, topluma da yararlı birer unsur haline gelebilsinler.

Evet hemen her fert, çalışmadığı zaman aç kalacağı endişesini taşıdığı kadar; amel etmediği, iş yapmadığı ve pratikte inancını yaşamadığı zaman Allah’ın huzurunda ağır bir sorguya çekileceğine inanacak kadar sağlam bir akîdeye sahip olması çok önemlidir. Böyle bir imana sahip olan fert, bu kanaatın meydana getireceği bur kuvve-i ani’l-merkez (merkez kaç kuvveti) ile salih amellere yönelecek ve yüzünün akı ile Allah’ın huzuruna çıkabilmek için yüz defa yerlere yüz sürecektir.

Böyle fertlerden meydana gelen aileler konusunu ayrı bir bölümde; ailenin çeşitli yönlerini, aile içinde yetişecek gençlerin, delikanlıların, küçüklerin, daha küçüklerin nasıl ahlâk-ı Kerim’den ayetler ve sünnetten bazı hadislerin ışığı altında ele alacağız.

Evet ve mal dünyanın süsü, zinetidir. (Kehf/46) Değerlendirilebilirse, ahiretin de zâd-ı zahîresidir. Allah (cc), insanların gönüllerini bunlarla sevince, sürura ulaştırır. Bunları göze zinet, kalbe gıda yapar. İnsan bu zinetleri gördükçe, pratikte dünya mutluluğunu, ümitlerinde de ötelerin saadetini duyabilir. Ne var ki siz bu zinetleri eğer bâkîleştiremezseniz, mutlu olamazsınız; olsanız da buruk yaşarsınız.. evet evladınız, torununuz, dünyanız sizi rahatsız edebilir. Aksine fâni ve zâil olan bu şeyleri bâkileştirip kâinatın yaratıcısı adına bakıp gördüğünüz, O’nun yolunda ve O’nun istediği istikamette kullandığınız ve geliştirdiğiniz zaman, son zannedilen her noktanın bir başlangıç olduğunu göreceksiniz. Dünya hayatının hitâma erip kapanmasıyla biten bütün fâni ve zâil zinet, debdebe, ihtişam öbür âlemin açılmasıyla en mükemmel şeklinde bürünerek orada da devam edecektir.

M. Fethullah Gülen

Günümüzde Kişisel Gelişim Programları Enaniyeti Artırır mı?

Benlik ve enaniyetlerin dizginlenemez olduğu bir dönemde özgüven ve ” ben yaptım” deme gibi değişik tabirlerin gölgesinde nefislerin ukalalaştığını ve küstahlaştığını düşünüyorum. İnsan karakteri, kabiliyet ve istidatları ortaya çıkarılmalı, onların gelişmesine tabiî ki gayret gösterilmelidir. Fakat, böyle bir neticeyi elde etmek için kullanılacak üslup ferdi şımartacak ve onu bencillik girdabına düşürecekse ondan uzak kalınmalıdır. Çünkü, meseleyi şahsın dar imkanlarına, sınırlı iktidarına ve güçsüz iradesine bina etmek herşeyi daraltma ve zayıf bırakma olur. Her meselede ” ben” diyen insan, artık nefsini merkeze kor, onu esas kabul eder, yaptığı her iş ve elde ettiği her başarıyla enaniyetini biraz daha besler. Nefis merkezli ve kendine çok güvenen öyle bir insan azıcık sürçüp düştüğü bir yerde ise bütün bütün ümitsiz kalır, tutunacak yer bulamaz ve bir daha da doğrulamaz.

Aslında, insan böyle bir vartaya düşmeden de özgüven sahibi bir kimseden beklenen şeyleri ortaya koyabilir. Her şeyden önce Allah Teâlâ’ya güvenip O’na sığınarak Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği kabiliyetleri kullanır, fakat başarıları kendi nefsine değil de Yüce Yaratıcı’nın inayetine bağlar, onların Allah’tan geldiğini bilip daha sonraki muvaffakiyetlerin de yine O’nun kudret elinde olduğuna can u gönülden inanır.. inanır ve bu iman gücünü de yanına alır, onunla hedefe yürür ve Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği her nimete karşı mutlaka şükür mukabelesinde bulunur ve bu şekilde yeni nimetlere de davetiye çıkarır. Kendi nefsinden ziyade Allah’a güvenir ve özgüvenle hareket edenlerin çok ötesinde bir moralle çok büyük başarılara imza atar. Böyle bir insan da güçlüdür, ama güç kaynağının Kudret-i İlâhi olduğunun farkındadır.. o da zengindir, ama Rahmet hazineleriyle beslendiğinin şuuru içindedir.. dünyalara meydan okuyacak cesarettedir, ama “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” cümlesinin mâsadakıdır; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” silahıyla savaşmaktadır.

Evet, insan Cenab-ı Hakk’a güvenir, sa’ye sarılır, hikmete râm olur, kendi vazifesini eda ederse ve elde ettiği başarıları bir şükür vesilesi olarak değerlendirirse kendine güvenenlerin çok ötesinde bir performans gösterir, çok büyük başarılara ulaşabilir. Fakat, her başarı onu yeniden bir kere daha yeni bir şükür koridoruna sürükler; enaniyet ve bencillik bataklığına düşmekten muhafaza eder. Diğerlerinin geçtiği yollardan geçer, ama düşmeden, yarı yolda pes etmeden, nefsin hevâ ve heveslerine takılmadan…

M. Fethullah Gülen

Kâinatta renk nasıl oluşur?

Güneş ışığı (beyaz ışık) birçok rengin karışımından oluşur. Bunu avizenin bir kristalindeki renklenme (gökkuşağı) ile anlayabiliriz. Beyaz ışık maddelerin üzerine düştüğünde maddeler kendi yapılarına göre ışığın bir bölümünü emer ve bir kısmını dışarı yansıtır. Biz bu dışarı yansıyan kısmını görürüz. Yansıyan kısım hangi renkse madde o renkte görünür. Ayrıca bütün renklerin ana renklerin karışımı olduğunu hatırlayalım. Bu açıklama basit ve genel bir açıklamadır.

Daha teknik bir açıklama enerji ile yapılır. Işık bir enerjidir ve her bir rengin kendine ait bir enerjisi vardır. Madde enerjinin bir kısmını emer bir kısmını yansıtır. Yansıyan enerji hangi renge ait ise madde o renkte görünür. Konu bunlar ile daha detaylı olarak açıklanabilir. Ama bazı temel kavramların bilinmesi gerek.

Riya’dan nasıl kurtulabilirim?

Riyadan kurtaracak çok sebep var. En başta, sık sık ölümü hatırlamak gelir. Kabre gireceğini, orada yalnız başına kalacağını düşünen insan riyadan bir derece kendini kurtarır. İkincisi, ihsan duygusudur. Yani, Allah beni görüyor, O, bana bakıyor diye düşünmektir. Bu da bir derece insanı kurtarır. Üçüncüsü, tefekkürdür. Yani, insan kendisinin nereden geldiğini, bir damla sudan nasıl yaratıldığını, nereye gideceğini, nasıl bir akıbetle karşılaşacağını, kendi hesabını mutlaka kendisinin vermek zorunda kalacağını, başkasının yardımının söz konusu olamayacağını düşünerek riyadan sıyrılabilir. Dördüncüsü, tabiî davranmaktır. Yani nasılsanız öyle hareket etmeniz de riyadan kurtulmanıza yardımcı olur. Beşincisi, duadır. Dua ederek riyadan kurtulmak için Allah’a sığınırsınız. Daha başka yollar da bulunabilir. Allah yardımcınız olsun.

Günah bataklığından nasıl kurtulabilirim?

Açıklama: Büyük günahlardan birini defalarca hiç utanmadan rabbimin bana verdiği onca nimete rağmen işledim. Bu fasit daireden nasıl kurtulacağımı gerçekten bilmiyorum. Allah’ın cc rahmetinden ümidimi kesseydim herhalde bir daha toparlanamazdım. Ben bunun kefaretini nasıl ödeyeceğim?

Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem, sizin gibi derdini ve günahlarını sebep göstererek, nasıl affedilirim ki diyen Hazreti Vahşi’ye yazmış olduğu mektuplarda hep ümit ve rahmet dolu ayetleri göndermiş, Vahşi de teslim-i silah ederek gelmiş ve hidayete ermişti. Aynı şeyler bizler için de geçerli. Ne kadar günah işlesek de ümide ve Allah’ın rahmetine sığınarak geri döneceğiz inşallah. Bu mevzuda Zümer Suresinin 53. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır).”

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem, bu ayet hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu âyeti, dünyaya ve dünyada bulunan şeylere değişmem”

Bu ayet Kur’an’daki en ümit verici ayet sayılır. Ancak, insan nefsine güvenmemeli. Çünkü nefis, bazen insanı Allah’ın rahmetiyle de kandırabilir ve günah işletir. Ayette şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının!

Öyle bir günden çekinin ki o gün hiçbir baba evladına asla fayda veremez, evlat da babasına fayda sağlayamaz.

Allah’ın vâdi elbette gerçektir. O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin!”(Lokman Suresi, 31/33)

Dolayısıyla sizin yapacağınız şey, bu ayetlere sımsıkı sarılmak, samimi tevbe etmek, yalnız kalmamak, hep Allah yolunda bir şeylerle meşgul olmak, hizmet etmek, devamlı dua etmek, özellikle secdelerde Allah’a dua dua yalvarmak, ibadetleri, özellikle de namazı aksatmamaktır. Güzelce abdest alınarak, Allah huzurunda olma şuuruyla kılınan namaz insanı kötülüklerden alıkor. (Ankebut, 29/45)

Bunların dışında kitap okumak, maneviyatı güzel olan arkadaşlarla beraber bulunmak gerekir. Bunu iradi olarak yapmalısınız. Hele sizin bulunduğunuz yerlerde güzel arkadaşlarla beraber bulunmada ısrar etmelisiniz. Güzel arkadaş da insanı günahlardan uzaklaştırır. En azından utancından insan günah işleyemez.

Ümitsizlik küfür sıfatıdır ve şeytanın oynadığı en büyük oyunlardandır. Onun için sakın bittim demeyin. Daha ümit var deyin ve tevbe banyolarına koşun.

Bu dünyada yasaklanan ne kadar şey varsa, ahirette mükâfat olarak onların en âlâsı verilecektir. Şarap içmeyin deniyorsa, öbür tarafta şaraptan ırmaklar verilecektir. Kadınlara yaklaşmayın buyruluyorsa, iffetli yaşandığı taktirde ahirette nice huriler insana verilecek ve insan onlarla öyle tatmin olacak ki, iliklerine kadar doyacak. Zaman zaman bu mükafâtları hatırlayarak sabretmelisiniz.

Son bir teklifimiz, eğer okul okumuyorsanız, sizi oraya bağlayacak ciddi bir durum yoksa tayin isteyin ve oradan ayrılın. Daha salim ve sade bir yere geçin. Eğer orada kalmanız gerekiyorsa evlenin. Okuyorsanız bile evlenin. Allah bir genişlik verir inşallah. Çünkü günaha düşme durumunda olanların evlenmesi farzdır. Allah yardımcınız olsun. Sıkıştığınızda yine yazarsınız.

İnsan öfkelenince ne yapmalı?

Peygamberimiz kızgın insanın abdest almasını tavsiye buyuruyor. Çünkü genellikle insanın kızmasına sebep olan şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateşi söndüren şeylerin başında ise su gelir. Bundan başka, oturmak, eûzüyü okumak, toprağa temas etmek, mekan ve meşguliyeti değiştirmek de tavsiye edilebilir.

Hadisler şöyle: “Öfke şeytandandır, şetyan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.”Ebu Davud, Edeb 4, (4784)”Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne ala, geçmezse yatsın.” Ebu Davud, Edeb 4, (4782

İki kişi Resulullah (sas)’ın huzurunda kavga ettiler. Birbirlerine olan öfke yüzlerinden okunuyordu. Resulullah (sas): “Ben bir kelime biliyorum, eğer onu söyleyecek olsa, kendinde görülen öfke giderdi; Euzu billahi mineşşeytanirracim!”buyurdular. Tirmizi, Da’avat 53, (3448); Ebu Davud, Edeb 4, (4780)

Bir adam gelip, “Ey Allah’ın Resulü! Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun olmasın ki unutmayayım”demiş ve bu isteğini birkaç kere tekrar etmişti, Aleyhissalatu vesselam Efendimiz (bir kelimeyle): “Öfkelenme!”cevabını verdi. Buhari, Edeb 76; Tirmizi, Birr 73 (2021); Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 11, (2, 906)”Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teala Hazretleri, Kıyamet günü, mahlukatın başları üstüne davet eder; ta ki, (onlardan önce) dilediği huriyi kendine seçsin.

Yemin bozmanın keffareti nedir?

Açıklama: Bir olay neticesinde, “Eğer annem, sana (eşime) veya bana büyü yaptırdıysa ŞART olsun bir daha onunla konuşmayacağım, yanına gitmeyeceğim ve görüşmeyeceğim”sözlerini maalesef sarf ettim. Böyle bir durumda annemin büyü yaptırıp yaptırmadığını bilmem veya ispat etmem çok zor. Annem de yaptıysa bile söylemez. Bu işlerle uğraşanların sözlerine de ne kadar güvenilir bilemiyorum. Çok çaresiz kaldım. Araştırmalarım; “Anne baba hakkı ve eşimle benim durumum ne olacak?”şeklinde oldu. Sözlü olarak kimseye soramadım. Yanlış bir durum (yemin) olduğu için KEFFARET ve Eşimle de NİKÂHIN tazelenmesi (Talak ın 2 ye düşmesi) sonucuna ulaştım. Sizin de beni bilgilendirmenizi istirham ediyorum.

İslam’ın meşru gördüğü bir şeyi yapmamak üzere yemin eden kimse, yeminini bozar ve keffaret öder. Anne ve babayı ziyaret etmek, hal ve hatırlarını sormak, ihtiyaçlarını gidermek sadece meşru bir iş değil aynı zamanda Allah’ın bir emridir. Dolayısıyla yemininizi bozacak ve keffaret ödeyeceksiniz. Keffaret ise, bir fakiri on gün yedirmek veya on fakiri bir gün yedirmek ya da buna güç yetmiyorsa üç gün ard arda oruç tutmaktır.

Büyü meselesine gelince; bir anne gelinine büyü yaptırabilir ama kendi öz evladına yaptırması çok zor bir ihtimaldir. Öncelikle sizde normal olmayan bir şeyler var mı ona bakın. Geçimsizlik, huzursuzluk vs.. varsa ağzı dualı, dua etmeyi bir ticaret haline getirmeyen zatlar vardır. Onlara sorarsınız. Sizden isim alırlar ve dua ve yakarışlarla sizde bir şey olup olmadığını tespit ederler. Eğer bu tür şeyler yoksa, büyü araştırmasına girmemek lazım. Anne gibi en yakınınız hakkında boşuna suizanna girmiş olur ve annenizden soğursunuz.

Bu durumda yapılacak şey; Allah’a sığınmak, Fatiha ve Ayete’l Kürsi’yi okuyarak Allah’tan şifa dilemek, akşam yatarken avuçlarınızı açık şekilde birleştirerek İhlas, Felak ve Nas surelerini 11’er defa okuyup avuçlarınıza üflemek ve vücudunuza sürüp yatmak, hayatınızda sürekli Allah’a yakın olmaya çalışmak, Kur’an’la meşgul olmak, kendinize ve insanlığa faydalı işlerle meşgul olarak maneviyatınızı sağlam tutmanın yollarını aramak ve tabi ki annenizle alakanızı kesmemektir.

Gayri müslimin gıybeti yapılabilir mi?

Müslüman memleketinde yaşayan bir gayri müslimin (zimmînin) gıybeti mekruh görülmüştür. Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından biri olan Reddü’l Muhtar’da gıybet şöyle tarif edilir: “Gıybet, bir Müslümanın veya bir zimmînin (Müslümanların idaresinde yaşayan Hıristiyan ve Yahudi’nin) gizli bir kusurunu arkalarından söylemektir. Ehli bidatin (açıktan günah işleyenlerin ve dinde olmayan şeyleri ortaya atanların) ve daru’l harbilerin (Müslüman memleketinde olmayan gayri Müslimlerin) gıybeti gıybet olmaz”

Hükümden de anlaşıldığı gibi, zimmî olmayan gayri müslimlerin gıybetini yasaklayıcı bir unsur yoktur. Ancak, gerekmediği halde onların da gıybetini yaparak ağzımızı kirletmemek lazım. Bazen insanları irşad etmek ve içimizdeki kin ve nefret duygularımızı, Allah hakkında yalan yanlış inançlara sahip olanlara karşı kullanılması meşru görüldüğünden dolayı kullanmamız için onlardan bahsedilebilir ama bunun dışında meşgul olmak, vakit kaybına sebep olur. Hele bir de bu insanlarla komşuluk ve iş arkadaşlığı yapıyorsak, arkalarından konuşup onları kendimizden nefret ettirmemek gerekir. Dilimiz, fikirlerimiz ve hareketlerimizle onlara örnek olmalıyız.

Köpek necis midir?

Önce bazı bilgiler verelim:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Av, tarla, bahçe, sürü köpekleri müstesna olmak üzere köpek besleyen kimsenin sevabından her gün bir miktar (kıyrât) eksilir.”(Buhârî, zebâih 6; Müslim, müsâkat 46, 50, 56-58).

Köpek bulunan eve meleğin girmediğini bildiren hadisler de (Ebû Dâvûd, K. et-Tahârah, 89; Buhârî,bed’u’l-halk 7, 17; libâs 77; Müslim, libâs 81) yukarıdaki hadise eklenince çıkan netice şudur: Korunma ve avlanma gibi bir ihtiyaç bulunmadan evlerde köpek beslemek İslâm’da menedilmiştir; çünkü:

a) Köpek besleyecek kadar imkânı olanların bakım ve harcamalarına yoksul, kimsesiz insanlar daha lâyıktır.

b) Tıbbın kesin açıklamalarına göre köpeklerden insanlara geçen birçok tehlikeli hastalık mevcuttur.

c) Köpek yoldan gelip geçeni, misafiri ve bir şey istemek için geleni korkutur, rahatsız eder…

Bununla beraber zararı olmayan köpekler yok edilmez; her canlıya merhamet edilir, yardım edilir ve ecir alınır. Bir kuyunun başında susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkârın ilâhi afva mazhar olduğunu Resûlullah haber vermiştir.. (Buhârî, şürb, 9; edeb 27; Müslim, selâm, 153)

Dinimizin bu tür emirlerinde bize düşen şu şekilde inanmak ve hareket etmektir: Dinimin yasakladığı bu şeyde benim bildiğim bilemediğim binlerce hikmet vardır. Bu hikmetleri ben şu an bilemiyorsam bu bana ait bir husus. Zira benim aklım, idrak ufkum, bilgim her şeyi bilebilecek bir konumda değil, sınırlı. Dolayısıyla ben dinimin bildirdiği bu hususa inanır ona göre davranırım. Hikmetlerini de bulmaya çalışırım. Ayrıca bu türlü emirler bir imtihan vesilesi de olabilir. Zira sırf Allah emrettiği için yapılan dinin emir ve yasaklarına dinimizde “taabbudilik”denir. Yani, bir emre, emir verenin emri olduğundan dolayı itaat edilir. Onda fayda ve zarar sorulmaz, sadece hükme teslim olunup, anlaşılabildiği kadar hikmetleri araştırılır. Önceki kavimlerde de bu böyle olmuştur. Kimileri deveyle imtihan edilmişler, kimileri bir yudum suyla.. Bizde de domuzun ve domuz kadar olmasa da köpeğin böyle bir yönü vardır. Bununla beraber, köpeğin taşıdığı mikroplar, hastalıklar da hesaba katılabilir. Onun yemek yediği kap yedi defa yıkanmadıkça temiz kabul edilmemiştir. Demek ki, yaydığı bir hastalık var. Buna karşılık kedi temiz kabul edilmiş ve beslenmesine müsaade edilmiştir. Bunların tıbbî yönü bugün daha iyi ortaya çıkmaktadır. Dindar doktorlardan bilgi alınabilir. Köpeğe dokunmak, Hanefiler’e ve Malikiler’e göre abdesti bozmaz. Haneiler’e göre köpeğin kendisi değil salyası ve artığı necistir. Maliki mezhebi’nde köpek temiz kabul edilmiştir. Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise köpeğin kendisi bizzat necistir. Dolayısıyla bu mezheplerin nokta-i nazarına göre köpeğe dokunmakla abdest bozulur. (el-Mevsuatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “kelb” mad.,35/129).

Dinimizin organ nakline bakışı nasıldır?

Kur’an, insanın kerim (çok şerefli ) yaratıldığını bildirir. (İsra Suresi, 17/70) Bunun yanında insan kendi vücuduna malik değildir. İstediği gibi tasarrufta bulunamaz. O, Allah tarafından insana verilmiş bir emanettir. Dolayısıyla, şerefli olarak yaratılan ve emanet bir vücudun emanetçisi bulunan insan, etini, kemiğini başkalarına satamaz. Organ ticareti kesinlikle haram kılınmıştır.

Organ bağışı meselesine gelince, alimlerimiz konuya, dinî, ahlakî, toplumsal ve psikolojik açıdan yaklaşmışlardır. Bu açılardan bakılıp tespit edilen ölçüler korunmak şartıyla fetva verenler olsa da mesele, henüz bütün hatlarıyla ortaya konabilmiş değildir. Bu yüzden de kestirip atılamaz ve caizdir ya da caiz değildir denemez.

Zaruret halinde organ naklini caiz gören alimlerimizin düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz.

1- “Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanların hayatına vesile olmak manasına geleceği”(Maide Suresi, 5/32) prensibinden hareketle caizdir demişlerdir.

2- İslam’ın kolaylık dini olmasını göz önünde bulundurmuşlardır.

3- Kan nakli bugün caiz görülüyorsa organ nakli de -insanın hürmetine uygun hareket etmek şartıyla- caizdir mantığı da yürütülmüştür.

4- Organını bağışlayan kişi, organını verdikten sonra yaşayamayacaksa buna katiyen cevaz verilmemiştir. Çünkü, bir canı kurtaralım derken diğer canı öldürmek caiz değildir.

5- Yaşayan birinin böbreklerinin ve gözlerinin biriyle, kan ve dişlerinin bağışlanması, o şahsın iznine tabidir. Razıysa, verir.

Bu görüşlere karşı deliller getirerek temkinli yaklaşımlarını ortaya koyan ve organ nakli konusunu daha tedbirli ele alan alimlerimiz de fikirlerini şöyle belirtmişlerdir:

Mesele, insanın çok şerefli, onun vücudunun da bir emanet olduğu hakikatine bağlı olarak değerlendirilmelidir. Buradan hareketle, organ bağışı, hemen içine girilecek bir iş olarak değil, son çare olarak düşünülmelidir. Çok mecbur kalındığında, iki zarardan biri tercih edilerek, ölmektense, bir insanın organıyla yaşamak tercih edilebilir. Buna da yine, hem dini alanda hem de tıp ve psikoloji alanında işin mütehassısları tarafından karar verilmelidir.

Önemli bir mesele de şudur: Organ naklini son çare olarak görmemek gerekir. Bugün insanın kendi kök hücresinden organ yapılabilmektedir. Bu tür yollar da görünmeye başlamışken, çareyi sadece organ nakline bağlamak, makul olmasa gerek.

Özetle: Kesin bir hüküm mevcut değildir. Somut örneklere göre hareket etmek ve konuyla alakalı her sahanın mütehassıslarına danışmak gerekir. Ayrıca, organ naklini son çare olarak düşünmemek, daha makul bir yaklaşım olur.

Nazar değmesi nasıl önlenir?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Nazar, haktır.”Buyurur. (Müslim, Selam, 42; Tirmizi, Tıb, 19) Evet, nazar gerçektir ve haktır. Sebeplerle izah edemeyeceğimiz bir kuvveti vardır. Bundan dolayı da nazardan korunmak ve kurtulmak için maddi sebeplerden ziyade, dua ve Allah’a sığınma gibi manevi vesilelere kuvvetle sarılmak gerekir.

Nazardan korunmak için şu yollara başvurmak gerekir:

1- Fatiha, Ayete’l Kürsi, Felak, Nas surelerini okumak

Humeyd b. Kays’dan: Cafer b. Ebi Talib’in iki oğlu Resûlullah’m (sas) huzuruna getirildiğinde onların bakıcılarına (dadı¬larına): “Bunları zayıf görüyorum, neden?”diye sordu. O da: “Ya Resûlullah, onlara göz değiyor. Uygun görüp görmeyeceğinizi bilmediğimiz için onları okutmadık.”deyince Resûlullah aleyhissalatü vesselam Efendimiz: “Onları okutunuz, çünkü eğer kaderin önüne bir şey geçecek olsaydı bu, nazar olurdu.buyurdu. (Tirmizi, Tıp, 17)

2-Halkın nazarlarını çekecek, onları aşırı beğenmeye ve kıskançlığa sevk edecek giyinmelerden uzak durmak. Özellikle bazı insanların nazarı değer. Bu tip bildiğiniz insanlar varsa onların yanında daha dikkatli olmanızda fayda var. Orta halli giyinmek gerekir. Kendi kabiliyetlerinizi de yer yer saklamak, daha doğrusu “”bunları bana Rabbim lütfetti””inanç ve düşüncesiyle mütevazi ve gösterişsiz olmak da çok önemlidir.

3-Kendisi hakkında beğenisini belirten insanlara, “”maşaallah, barekallah””demesini tavsiye etmek.

4-Nazarı değecek şahıslardan ve nazarın çok olduğu ortamlardan ihtiyaç olmadığı taktirde uzak durmak. İhtiyaç halinde, o ortamlara Allah’a sığınarak girmek..

Nazar değmiş bir insana gelince;

Eğer nazarı değen insan biliniyorsa, onun abdest alması ve nazar değen kişinin bu suyla yıkanması icap ediyor. Bu konuda Peygamberimizin Sahabeye bizzat yaptırdığı tatbikatı vardır. Eğer nazarı değen insan bilinmiyorsa, yapılacak şey yine dualara sığınmaktır. Dualara sığınmak, Allah’a teslim olmak, her şeyi O’ndan istemek demektir. O’nun her şeye gücü yeter. Duayla tedavi yapmaya “”rukye””denir. Hazreti Cebrail aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’e gelerek, nazar hakkında Hadis kaynaklarından Müslim’de geçen şu rukyeyi öğretir: “”Allah’ın adıyla.. Sana eza veren her şeyden, her nefsin ve her hasetçi gözün şerrinden sana rukye yapıyorum. Şifayı Allah verir. Ben Allah’ın adıyla rukye yaparım.””(Müslim, Selam, 40)

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hanımı Ümmü Seleme’nin evine girmişti. Orada bir çocuk ağlıyordu. Ona göz değdiğini söylediklerinde Resûlullah (sas):””Ona göz değmesinden (korunmak) için okutsaydınız.””buyurdu. (Buhari, Tıp, 35)

Bu hadisi şerifle göz değmesinden dolayı okumanın caiz olduğuna işaret edilmektedir. Ancak okunan şeyler, İslam’ın öğrettikleri çerçevesinde Kur’an ve Hadis’te geçen dualar olmalı, bu duaları okurken de meşru ölçüler kullanılmalıdır. Cenab-ı Hak, fiziki sebeplerden meydana gelen hastalığın devasını, o hastalıklara uygun gelecek bir takım ilaç ve dualarda yarattığı gibi, manevi sebeplere dayanan bazı hastalıkların şifasını da, manevi yollardan var eder. Yukarıdaki hadislerde görüldüğü üzere, Resûlullah (s.a.v.) okumayı emretmiştir. Böyle durumlarda, göz değene okumakta, herhangi bir mahzur yoktur. Ancak okunacak şeyler, Allah’ın adıyla, onun kitabı ve zikriyle okunmalıdır. Allah’ın adıyla ve Kur’an Hadis kaynaklı olmayan dualar, bazen insanı küfre sokacak efsun türü sözler olabilir. (Bâcî, el-Münteka, c. 7, s. 258). Dolayısıyla, İslam’dan başka çareler aramak, aksiyle tokat yemenize sebebiyet verir. İslam, bizim her şeyimize yeter. Allah, İslam’dan razı olmuş ve başka dinlerden meded ummamızı yasaklamıştır. Yapacağımız tek şey, gösterilen duaları okurken tam bir teslimiyetle okumaktır.

Tecrid-i Sarih tercümesinde, büyük muhaddis ve Sahih-i Buharî şarihi Hattabi’den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas)’in nazara ve göz değmesine karşı okunmasını emrettiği âyet el-kürsi gibi Allah’ın isim ve sıfatlarını ve O’nun zikrini içine alan âyetler, temiz kalb sahiplerinin diliyle, göz değme¬sinden rahatsız olan hastalara okunmalıdır. Bu bir ruhi tedavidir. Meşru olmayan efsun ise, bu işi meslek haline getirerek kazanç sağlayan cincilerin yaptığı iştir. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, c.12, s.90’dan özetle)”

Geçmiş ümmetlerin uzun ömürlü olmasının hikmeti nedir?

Açıklama: Arkadaşım bir soru sordu:”Peygamberler çok uzun hayat yaşamış, mesela 800-900sene gibi. Bu nasıl oluyor?”Lütfen açıklayabilir misiniz?

Nuh aleyhisselam’ın ömrünün 950 sene olduğunu bize Kur’an bildiriyor. (Ankebut Suresi, 29/14) Eskiden insanlar uzun yaşıyorlardı. Dolayısıyla peygamberlerin de uzun yaşaması normaldir. Sahabe’ye, geçmiş ümmetlerin uzun ömürlerinin olduğunu anlatan Peygamber Efendimiz’e, Cenabı Hak Kadir Suresini indirerek, bu ümmetin de uzun bir ömrün neticesini bir gecede kazanacakları müjdesini vermiştir. (Kadir Suresi’nin tefsirine bakabilirsiniz)

Müslüman’a bıçak doğrultmak sadakayı gerektirir mi?

Müslüman’ın diğer Müslüman’a silah doğrultması doğru değildir. Efendimiz bunu hadiste şiddetle yasaklamaktadır. Ancak bu durumda bu iki kişiden birinin sadaka vermesi gerekir diye bir husus yoktur. Böyle bir iş yapan kimsenin yapacağı şey, karşıdakinden helallik dilemektir.

Sadaka verme gibi bir mecburiyet olmamakla beraber her fırsatta sadaka vermek, Cenab-ı Hakk’ı hatırda tutmak ve Efendimiz’in “Küçük bir hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun”hadisini hayata geçirme manasına gelir.

İslam’dan haberi olmayan insanlar nasıl bir hesaptan geçecekler?

Açıklama: İlkel kabilelerde hala bazı eski inançlar sürmekte (ateşe tapma, tabiat kuvvetlerine inanma vs.) bu insanlar şu an değil dini bilgi vermek, onlar yaşamaktan acizler ve okuma yazmaları yok. Bu insanlar öldükten sonra ahirette nasıl bir hesap sürecinden geçecekler..

İslâm akaidinde “fetret”diye bir kavram vardır. Fetret dönemi ise insanların bir peygamberin getirdiği dinden haberdar olmadıkları zamana denir ve bunun üzerine bazı hükümler bina edilir. Bu devir, Allah Resulü gelinceye kadarki dönemde olduğu gibi, O’ndan sonra da olabilir. Soruda bahsettiğiniz şekildeki bir kabile hakkında onlar fetret dönemi insanları olarak muamele görürler diyebiliriz. Çünkü Cenab-ı Hak, “Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.”(İsra, 17/15) buyuruyor. Bu insanların ise Efendimiz son peygamber olduğu için bir peygamber görme şansları yoktur. Ancak o yörede yüzyıllar önce gelen bir peygamberin anlattığı hakikatlerden kalıntılar olabilir ki, asliyeti kaybolduğundan insanlar onu inanılmaz bulabilirler. Nitekim bazı yerlerde bunu görüyoruz.

Esasen günümüz insanı da bir nevi fetret devri yaşamıştır. Bazı memleketlerde İslâm güneşi tamamen söndürülmeye çalışılmış, Allah Resulü’nün ismi silinmiş, gürül gürül Allah’ı anlatan şeyler inkarcıların elinde Allah’ı inkarda kullanılır hale gelmişti. İmanı takviye etmek için binlerce hikmeti muhtevi ilim, imanı insanların kalbinden alma aleti olarak kullanılmıştı. İşte, gençlik, böyle bir küfür gayyası ve dalâlet anaforu içinde mabedin yolunu bütün bütün unutmuştu. İlim mahfillerinde, Darvinizm sanki bir gerçekliği olabilirmiş gibi sunulmuştu. İnsanları ifsat etmede sefahet, serserilik ve baş kaldırma bir felsefe durumuna gelmişti. Bütün bunlarla muhatap olan insanlar yavaş yavaş bir kıskaca alınmış, zehirlenmiş ve özlerinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştı. Bütün dünyada yıllarca bir baştan bir başa gazete, mecmua ve kitaplar da hep aynı havayı estirdiler. Bu itibarla, günümüz insanı, bütün bütün fetret devrinin dışında kabul edilemez. Aksini düşünmek, vakalara ve realitelere göz yummak olur.

Cennet havariliği yapmak kimsenin hakkı olmadığı gibi hiç kimse de cehennem zebaniliği yapmaya girişmemelidir. Bu konuda son sözü söyleyecek olan “Rahmetim, gazabımı geçmiştir”buyuran Allah’tır. Fetret ehlinin akıbetini hakkıyla sadece Allah bilir. Biz şimdi genel olarak fetret ehli insanların dini yönden durumlarını inceleyebiliriz:

Maturidî mezhebine göre, akıl belli konularda karar verebilir. Mesela, kendisinin yaratılmış olduğunu, hiçbir şeyin kendi kendine olamayacağını, her ne kadar ismini bilemese bile bir yaratıcının olduğunu kabul eder. Kısaca o temel doğrularla temel yanlışları ayırt edebilir. Akın iman konusunda böyle olduğu konusunda amelle ait hükümleri bilemez. Bu yüzden fetret ehli ibadetlerden sorulmayacaktır. Onlar sadece genel olarak imandan sorulacaklardır. Yani ağaca, taşa, yıldıza.. tapanlar bundan sorumludurlar.

Eş’ariler ise onları imanla sorumlu tutmazlar. Zira onlar ayette anlatıldığı şekliyle onlara bir peygamber gelmemiştir. Bu konuyu ele alan Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat’ta kendisine Peygamberimiz’in ebeveyni ile alakalı olarak onların bir dine tabi olup olmadıkları sorusuna onların Hz. İbrahim’den kalan bir dinin bakıyyelerini yaşadıklarına dair rivayetlere dikkati çektikten sonra şöyle bir açıklama yapar: “Zaman-ı fetrette ve “Peygamber göndermedikçe bir kavmi helak etmeyiz”(İsra, 17/15) sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatalarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eşarîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i ilâhî irsal (peygamber göndermek) ile olur ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, geçmiş peygamberlerin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Çünkü mahfî (gizli) kaldığı için hüccet olamaz.”(28. Mektup)

Evet, ehl-i sünnet vel cemaatin anlayışına göre onlara dinin teferruatına dair hükümler sorulmayacaktır. Onlar sadece Allah’tan başka şeylere tapıp tapmadıklarından, bir Yaratıcıya inanıp inanmadıklarından sorulacaklar. Hatta İmam Eş’ari onların bundan da sorumlu tutulmayacaklarını söyler.

Kerahette uyumanın hükmü nedir?

Bir ibadeti geçirmedikten ve kaçırmadıktan sonra herhangi bir saatte uyku haram değildir. Ancak bazı vakitler var ki, onlarda uyumak hoş karşılanmamıştır. Bunlara kerahet vakitleri denir ve bu vakitlerde uyumanın mahzurları vardır. Kerahet vakitlerinden mesela sabah namazından sonraki uyku rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine -hadisçe- sebebiyet verir. Çünkü rızık için çalışmanın en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakitte uyumaklar sünnete aykırı hareket edilmiş olur. Zira, Allah Resulü (sas) bu vakitte uyumazdı.

Diğer bir kerahet vakti de ikindi namazından akşama kadar olan vakittir. O vakitte uyuyanların çok sersem kalktıkları görülmüştür. Efendimiz bu vakitte uyuyan kimseyi kınamıştır.

Yukarıda anlatılanları dikkate aldığımızda kerahet vaktinde uyumanın haram olmasa bile bütün hayatı bizim için örnek olan Allah Resulü’nün sünnetine aykırı olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten bu vakitlerden birisi çalışıp dinç olma vakti, diğeri de uyuyan insanın iyice sersemlediği bir vakittir. Kısaca bu uykular en azından sünnete aykırıdır.

Kırda Bulunan Arının Balı Alınabilir mi?

Bulunan arı kırda ise alınabilir. Birinin tarlasında, arazisi içinde ise alınamaz. Zira arı, av hayvanından değildir. Av hayvanından olmayınca kimin tarlasında ise onun olur, başkası sahiplenemez. Lâkin tarlada yabanî bir tavşan, yahut geyik yakalansa, bunlar yakalayanın olur. Çünkü bunlar av hayvanıdır, avlayanın malı olur.

Ahmet Şahin

Zekeriyya Sofrasının Aslı Var mıdır?

Bazı hanımlar Zekeriya sofrası adında kırk çeşitli bir sofra hazırlıyor, dost ve komşularıyla bu sofra bahanesiyle sohbet ediyorlar. Böylesine zengin çeşitli bir sofra âdeti var mıdır, İslâmî örfte? Çeşidi kırkı bulan bu israflı sofra, geçim sıkıntısı çeken dindarlar için kötü bir örnek, israflı bir âdet olmaz mı? Bunu yaymak ise kötülüğü yaymak, israfı örnek vermek mahiyeti taşımaz mı?

 Zekeriyya Aleyhisselâm’a isnat edilen böyle israflı bir sofra âdeti yoktur İslâm’da. Olmasına da hem lüzum yoktur. Bilâkis, olmaması için gerekçeler vardır.. Zira helâl kazancın çok pahalı olduğu günümüzde geçim sıkıntısı içinde çırpınan dindarların çeşidi kırkı bulan sofra hazırlayıp konu komşuyu davet ederek, israflı bir toplantı yapmaları herhalde israfı yaymak, kötü örnekliği propaganda etmek olur. Bu anlayış, sünnet olan tek yemekli sofrayı zor bulan mü’minleri, sünnet dışı israflı alışkanlıklara itmek mânâsı taşır, hiçbir şekilde tasvip edilmez.

Resûlullah Efendimiz bize yegâne örnek ve en sağlam rehberdir. Onun sofrasında çoğu zaman tek çeşit bile zor bulunur; hattâ bulunmadığı sabahlarda da “öyle ise ben de bugün oruca niyet ediyorum”diyerek bizlere sabırda ve iktisatta örnek olurdu. Bahsedilen kırk çeşitli sofra hazırlamaları, Resûlullah’ın bu sünnetiyle asla bağdaşmadığı gibi, yasakladığı israftan kaçınmakla da bağdaşması mümkün değildir.

Bu bakımdan, gösteriş ve riyâkârlığa değer vermeyen akıllı kadınlar, mütevazi sofralarla konu komşularını ağırlamayı düşünürler, israflı bir tutumla kötü örnekliğin yayılmasına sebep olmazlar.

Aslında birbirlerine israfta, lükste, gösterişte örnek olan hanımlar, şahsiyetini henüz kazanamamış hanımlardırlar. Gösterişe ehemmiyet vermemeli, kötü örnek olmamalı, iktisatta ve tutumlulukta nûmûne hanımlar halinde dikkati çekmeliler. Örnek hanımların sofra çeşidi az olur. Ama güler yüzlü, tatlı dilli olurlar. Misafirlerini yemek israfıyla değil bu vasıflarıyla memnun ederler.

Ahmet Şahin

İnsan Uzuvları Gömülür mü?

İslâm insanı muhterem bilir. Hürmete lâyık görür. İnsanın muhteremliği, hürmete lâyık oluşu âyet ile sabittir. Nitekim bir âyette: Biz Âdemoğlu’nu mükerrem, yâni muhterem olarak yarattık, buyurulmuştur. Bu sebeple, Âdemoğlu nasıl muhterem ve mükerrem ise, onun bütün uzuvları da öyle muhterem ve mükerremdir. Bundan dolayıdır ki, insanın hiçbir uzvu para ile satılmayacağı gibi, pis yere atılmaz, hürmete münafi mahalle terkedilmez. Zira insanın muhteremliği uzvuna da sirayet eder, uzvunun da muhteremliğini ifade eder. Parmak uçlarından kesilen tırnaklar, baştan tıraş edilen saçlar, hep bu anlayış içinde düşünülür, ona göre münasip olan yere atılır. Pislik ve necaset içine atılması mekruh olarak görülür. İnsan başından ayrılan saçlar, erkek değil de kadın saçı olursa, daha çok dikkat etmek gerekir. Zira, kadın saçı kesildiğinde de mahremdir. Teşhir edilmesi hem hiss-i zahirîye, hem de fıkhî hükümlere aykırıdır. Eskiden böyle mahrem şeyler mutlaka bir sağlam maddeye sarılır, kimsenin göremeyeceği yerlere gömülür, böylece toprak altına konularak, insanın aslı gibi cüz’ü de aynı hürmetli muameleye tâbi tutulurdu. Bugün bâzı muhit ve köylerde bu mümkünse de, artık bir karış boş toprak parçası kalmayan şehirlerde o imkân da yok olmuştur. Bu imkânın yok olduğu yerde, sağlam şekilde kâğıt paketler içine koyup kolay çözülmeyecek şekilde bağladıktan sonra çöp kutusuna atmak, görünmeyi önleyerek hiss-i zâhirîyi rahatsız etmemek en iyisidir. İmam-ı Birgivî, bu mevzuda bilgi verirken, gömülerek kimseye gösterilmeyecek dört şey sayar ve şöyle sıralar: “Tırnak, saç, (muayyen hâlde) kullanılan kirli bezler ve benzeri eşya. Bunların necasetin toplandığı yere atılmasını mekrûh gören imam, bunun da helâle yakın mekrûh olduğunu ifade eder. Anlaşılan günün zaruretleri, görülmeyecek şekilde sarıp çöp kutusuna atmayı mübah kılmaktadır. Maksat görülmemesi, hiss-i zâhirîyi rahatsız etmemesidir. Bu satırlarla okuyucumun sormakta zorluk çektiği suallerin cevabını arz ettiğimi sanıyorum. Okuyucum her halde mes’elenin cevabını bulmuştur. Daha fazla bilgi almak isterse ismini arz ettiğim eseri inceleyip bilgisini genişletmelidir. Burada ancak bu kadarı izah edilebilir. Daha fazlasına hem zaman, hem de zemin müsait değildir. Gerçi, Âişe validemiz, Medine hanımlarını medhederken onların mahrem sualleri kolayca sorduklarını hatırlatarak:

Ensar kadınları ne iyi kadınlardır. Utanma hisleri, dinlerini öğrenmelerine mâni olmadı, demiş, böylece, utanma hissinin bir takım dinî hususları öğrenmeye mâni olmaması gerektiğini de ifade etmiştir. Ama günümüzde rastgeldiği herşeyi istediği yerde yemekten çekinmeyen bir zümre vardır ki, böyle insanî ve İslâmî şeyleri öğrenip, yazmayı hoş karşılamaz, dillerine dolamaya yeltenirler. Bir kısım ilmihal bilgilerini öğrenmemize bile bön bön bakarken, okullarda her türlü cinsî bilginin verilmesini de savunmaktan çekinmezler… Her neyse… Gerçek olan odur ki, utanma hislerimiz İslâmî ve insanî hususları öğrenmemize mâni olmamalı, cahillikte kalmaktansa bilgili olmayı tercih etmeliyiz.

Ahmet Şahin

Tesbih Çekme Âdeti Nasıl Başladı?

Âyet-i kerîmede, sabah ve akşam Rabbimizi tesbih etmemiz emredilmektedir. Hadîs-i şerifte ise her namazdan sonra otuz üçer defa tesbih, tahmid ve tekbir etmemiz tavsiye edilmektedir. Demek ki, mü’minler için bir zikir sayısı bahis mevzuudur. Otuz üçer defa Rabbini tesbih, tahmid ve tekbirle yâd edeceklerdir. Bu sayı nasıl bilinecek, ne ile tespit edilecektir? Bunun cevabını hadîs kitaplarında bulabilmekteyiz. Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve Hakîm’in kaydına göre Resûl-i Ekrem Efendimiz bu zikirlerini parmak eklemleriyle yapardı. Yâni sağ elinin parmaklarını, tesbih sayısını tespit için kullanırdı.

Nitekim muhacir bir kadına tesbihlerini sayma hususunda fikir veren Efendimiz: — Parmaklarının eklemleriyle tesbihlerini say. Çünkü parmaklar âhirette ne iş yaptıklarından sual olunacaklar, onlar da tesbih ettiklerini söyleyeceklerdir, buyurmuştur. Demek ki Resûl-i Ekrem Efendimiz parmakları tesbih esnasında kullanmış, böyle tavsiyelerde de bulunmuştur. Ancak yine sahih eserlerin kaydından anlamaktayız ki, ashabtan birçoğu zeytin çekirdeği, ufak taşlar gibi maksada yardım eden şeyleri ceplerine, keselerine doldurup tesbih sayısını tesbitte kullanmışlar, Resûl-i Ekrem Hazretleri de bunları menetmemiştir. Nitekim Hazret-i Ebû Hüreyre’nin bir ipe birçok düğüm düğümleyip tesbih yerine kullandığı, Hazret-i Safiyye validemizin bir zenbil içine çakıl taşları koyup zikir ve tesbih için kullandığı Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bilgisi dahilinde olmuş, bunlara mani olmamıştır. Demek ki Müslümanlar baştan tesbih yerine parmaklarını, yahut çakıl taşlarını veya ipe sarılmış düğümleri kullanmışlar. Bu hâl, ikinci hicrî asra kadar devam etmiştir. ikinci asır başlarında ise bugünkü tesbihlerin geliştirilerek kullanılmaya başlandığını görmekteyiz. Uzun tesbihlerden bahseden o günkü Arab şâiri Ebû Nüvas hapishanede yazdığı şiirinde ” tesbih kolumda, mushaf boynumda” diyerek tesbihlerin kullanılmaya başlandığını anlatmaktadır. Nitekim üçüncü asrın velîsi Cüneyd-i Bağdadî’ye tesbih kullanma sebebini sormuşlar: — Sen bunca fazîlet ve meziyetlerine rağmen tesbih kullanıyorsun, bu nasıl olur? Şöyle cevap vermiş: — Bu tesbih, beni Rabbime ulaştıracak zikrimin vesilesinden başka bir şey değildir. (Risâle-i Kuşeyriyye). Yine aynı zamanın velîlerinden Ebû Müslim Havlânî’nin de tesbih kullandığı, âlimlerin buna ses çıkarmadıkları anlaşılmaktadır. Müslümanlar arasında beşinci asırda şâyi olan tesbih kullanma âdetinde şu iki şıkkı hatırlamalıyız:

1 — Resûl-i Ekrem Efendimiz tesbih ve zikirlerini parmaklarıyla yapmış, bunu tavsiye buyurmuştur. Ama diğerlerini menetmemiş, mani olucu beyanda bulunmamıştır.

2 — Parmakların yaptıklarından sual olunacaklarını da bildirmiştir. Böylece tesbih çeken parmaklar, yine gayelerine uygun hareket etmiştir. Zira eldeki tesbih kendiliğinden dönmez, parmakların döndürmesi gerekir. Tesbihi çeken parmaklar vazifelerini yine ifa etmiş olurlar. Demek ki, isteyen, şaşırmayan parmaklarıyla tesbih ve zikrini yapar, dileyen de tesbih kullanır; ipe dizili tanelerle ibadetini kolaylaştırır.

Ahmet Şahin

Küfür Kelimeleri Söyleyenlerin Tevbeleri Kabul Olur mu?

Küfür…. İnsanı mânevî felâketlere atan sözlerden biri de budur. Nasıl, bir kibrit bir evi yakarsa; kendi küçük olduğu halde neticesi felâket derecesinde büyük oluyorsa küfür de öyledir. Kendisi bir iki kelimeden ibaret olduğu halde sahibini mânen mahveder, (Allah korusun) imandan, İslâm’dan uzaklaşmasına sebep olur. Okuyucularımdan biri küfredenin durumunu sormuş, hem de Yaradanına küfreden… Allah muhafaza eylesin, bir insanın Zât-ı Ulûhiyete karşı saygısızlıkta bulunması, hele bu saygısızlığını küfür sayılan kelimelerle ifâde etmesi, onu dinden çıkarmış, imandan uzaklaştırmış olur. Bir anlık bir öfkeye kapılan, sinirine mağlûp olan adamın böyle kelimelerle gazabını teskine çalışması kadar kötü ve fecî bir alışkanlık olamaz. Mü’min, dilini küfür kelimelerine asla alıştırmamalı, günah olmayacak sözlerle öfkesini geçiştirmeye gayret etmelidir. Şayet, böyle bir kelime ağzından kazara çıkar, dilinden dökülüverirse yapacağı ilk iş, hemen tevbe, istiğfar etmek, o küfür kelimesinden vazgeçip, pişmanlık duymaktır. Aksi hâlde imandan mahrumiyet bahis mevzuu olur. Okuyucum, böyle bir küfürbazın tevbesi kabûl olur mu? diye de soruyor. Âyette Rabbimiz: — Allah, kendisine şirk koşanın dışında her günah sahibini afveder, (yeter ki samimî tevbe, kesin istiğfarda bulunsun) buyurmaktadır. Burada müfessirler diyorlar ki: — “Allah şirkin dışındakileri afveder”sözünden, şirk koşanı afvetmez, şeklinde bir mâna anlaşılıyor. Bu açık bir hükümdür. Ancak burada şirk koşandan maksat, koştuğu şirkinde devam eden kimsedir. Şirkinde ısrar ederek ölürse Allah onu afvetmez. Şâyet Allah’a bir zaman şirk koşmuş, küfürde ısrar etmiş, sonra günün birinde gerçeği anlamış, hakkı idrâk etmiş, samimî şekilde tevbe istiğfarda bulunmuş. Bu eski müşrikin tevbesi kabûl olur mu? Âlimler diyorlar ki: — Evet, müşrikin dahi tevbesi kabûl olur. Yeter ki, samimî olarak dönmüş olsun. Bundan da anlaşılıyor ki hiç kimse, tevbesinin kabûl olmayacağını zannetmesin. Müşriki afveden Rabbimiz, merhamet ve afvını ondan hafiflerinden esirgemez. Yeter ki küfür söyleyen de hemen tevbe etsin, pişmanlık duysun. Esas olan, büyük-küçük ne olursa olsun, günah işlememek, günaha yaklaşmamaktır. Her ne kadar afvedilecek bile olsa, bir leke, bir günah kiri yine ruhta bâki kalmaktadır. Tıpkı hiç yazı yazılmamış bir kağıdın temizliği ile defalarca yazılıp da silinen kâğıdın durumu gibi.. Birinde hiç leke bulunmaz, diğerinde ise ne de olsa silinmelerden eser kalır, siyahlıklar görünür.

Ahmet Şahin

Kariyer ve para kazanmak istiyorum. İslam bunu yasaklıyor mu?

Açıklama: Müslüman bir gencim. Evlenme konusunda hiç de acele etmiyorum, kariyer ve para kazanmak istiyorum. İslam bunu yasaklıyor mu?

Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da “nikah”ı mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerle kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır.

İzdivaç veya nikah meselesini farz, vacip, sünnet, haram, mekruh kategorilerinde mütalâa etmiş ve biraz da şahısların özel durumuna bağlamışlardır. Bu, şu demektir: Herkes gelişigüzel evlenemez; bir seviyeye gelen insan evlenme mecburiyetinde; hatta bazı kimselerin evlenmesi vacip iken; bir başka vaziyetten ötürü bir diğerinin evlenmesi mekruhtur.

Binaenaleyh, bunları hiç hesaba katmadan, sadece cismânî durumu nazar-ı itibara alarak izdivaç yapan bir insanın, ileride cemiyete yararlı bir aile veya bir çocuk kazandıracağı da şüphelidir.

İslâm hukukçularından Hanefiler ve Malikiler bu konuda birbirlerine yakın sayılırlar; aradaki farklı düşünceler teferruata aittir. Bu büyük İslâm hukukçularının tespitleri ile arz edecek olursak, nikahla alâkalı, ana hatlarıyla aşağıdaki gibi bir tasnif ortaya çıkar.

a) Farz Olan Evlilik

Zinaya düşme ve haram irtikap etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi farzdır.

Yani harama düşmemek için evlenmek esastır ve haramla yüz yüze gelen birinin başvuracağı tek çare evlenme olmalıdır. Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, tabiatla savaştır ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.

b) Vacip Olan Evlilik

Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir “endişe” olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de vaciptir. Bu tevcih de yine bazı fakihlere aittir, umumun görüşü ve içtihadı değildir.

c) Sünnet Olan Evlilik

Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de sünnettir.

d) Haram Olan Evlilik

Evlenmekle haram irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşrû kazanç yollarına girecek, irtikap, ihtilas, rüşvet.. gibi muharremâtı irtikap edecekse, bu insanın evlenmesi de haram ya da en azından mekruhtur. Zevcesine zulmedecek kadar dengesiz biri için de aynı mütalâayı serdedenler vardır.

e) Mekruh Olan Evlilik

Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat’î değil de ihtimal dahilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de mekruhtur.

f) Mubah Olan Evlilik

Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güce ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da memduh veya mubahtır. Böyle birisi ister evlenir, isterse evlenmez.

İmâm Şafiî (radıyallâhu anh) diyor ki: Nikah, haddizatında bir muamele, yani mubah bir iştir. Fakat haramdan kaçınmak için vacip olur. Aslında burada Şafii mezhebi de Hanefilerin mülâhazalarına yakın bir görüş ortaya koymaktadır. İmâm Ahmed b. Hanbel, geçimini temin edebilsin, edemesin; ailesini geçindirsin, geçindiremesin, mihir verebilsin, veremesin; zinaya düşme tehlikesi karşısında herkesin evlenmesinin farz olduğu görüşündedir. Esasen bu görüşler tetkik edildiğinde birbirlerine çok da uzak olmadıkları görülecektir.

Bu hususlarla, izdivaçta dinin nasıl bir kısım gayeler takip ettiğini, evlenmenin basit, hissî bir mesele olmadığını göstermeye çalıştık. Şayet bu önemli iş, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet vermeyecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir izdivacı haram, mekruh gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır.

İslam, insanın çalışıp kazanmasına, gerekirse kariyer yapmasına mani olmaz.  Mani olmak bir yana hatta çalışmayı emreder. İnsana ancak çalıştığının karşılığının verileceğini bildirir. (Necm Suresi, 53/39) Eli ayağı tutan, çalışma imkânı olanların başkalarından dilenmesini haram kılar. Bununla beraber İslam, kazancın helal olmasını şart koşar. Haram yollardan kazanmayı yasaklar. Kazandıklarımızdan, belirlenen ölçülerde belirlenen yerlere Allah rızası için verilmesini ister. Bu verilen şeye, zekatı da içine alacak şekilde genel manada “sadaka” denir.

Bitkisel hayattayken fişin çekilmesinin hükmü nedir?

Diyanet işleri başkanlığının bu konuda bir açıklaması oldu. Onu aynen veriyoruz:

İslâm’a göre kişinin kendi canına kıyması yasak olduğu gibi tıbbî verilere göre yaşama ümidi kalmamış veya şiddetli acılar hisseden bir insanın hayatına bir başkası eliyle son verilmesi demek olan ötenazi de yasaktır.

“Yaşam destek ünitesi”ne bağlı bir kişi;

a) beynin kesin olarak bütün fonksiyonlarını yitirdiğine,

b) bu durumdan geri dönüşün artık imkânsız olduğuna uzman tabiplerce karar

verilmesi şartıyla fişi çekilebilir.

Organ nakli caiz mi?

Açıklama: Organ nakli caiz mi? Organ nakli hangi aşamada gerçekleştiriliyor yani insan ruhunu teslim edince mi yoksa teslim etme den mi?

1- Kur’an, insanın kerim (çok şerefli ) yaratıldığını bildirir. (İsra Suresi, 17/70) Bunun yanında insan kendi vücuduna malik değildir. İstediği gibi tasarrufta bulunamaz. O, Allah tarafından insana verilmiş bir emanettir. Dolayısıyla, şerefli olarak yaratılan ve emanet bir vücudun emanetçisi bulunan insan, etini, kemiğini başkalarına satamaz. Organ ticareti kesinlikle haram kılınmıştır.

Organ bağışı meselesine gelince, âlimlerimiz konuya, dinî, ahlakî, toplumsal ve psikolojik açıdan yaklaşmışlardır.  Bu açılardan bakılıp tespit edilen ölçüler korunmak şartıyla fetva verenler olsa da mesele, henüz bütün hatlarıyla ortaya konabilmiş değildir. Bu yüzden de kestirip atılamaz ve caizdir ya da caiz değildir denemez.

Zaruret halinde organ naklini caiz gören âlimlerimizin düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz.

1- “Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanların hayatına vesile olmak manasına geleceği” (Maide Suresi, 5/32) prensibinden hareketle caizdir demişlerdir.

2- İslam’ın kolaylık dini olmasını göz önünde bulundurmuşlardır.

3- Kan nakli bugün caiz görülüyorsa organ nakli de -insanın hürmetine uygun hareket etmek şartıyla- caizdir mantığı da yürütülmüştür.

4- Organını bağışlayan kişi, organını verdikten sonra yaşayamayacaksa buna katiyen cevaz verilmemiştir. Çünkü bir canı kurtaralım derken diğer canı öldürmek caiz değildir.

5- Yaşayan birinin böbreklerinin ve gözlerinin biriyle, kan ve dişlerinin bağışlanması, o şahsın iznine tabidir. Razıysa, verir.

Bu görüşlere karşı deliller getirerek temkinli yaklaşımlarını ortaya koyan ve organ nakli konusunu daha tedbirli ele alan âlimlerimiz de fikirlerini şöyle belirtmişlerdir:

Mesele, insanın çok şerefli, onun vücudunun da bir emanet olduğu hakikatine bağlı olarak değerlendirilmelidir. Buradan hareketle, organ bağışı, hemen içine girilecek bir iş olarak değil, son çare olarak düşünülmelidir. Çok mecbur kalındığında, iki zarardan biri tercih edilerek, ölmektense, bir insanın organıyla yaşamak tercih edilebilir. Buna da yine, hem dini alanda hem de tıp ve psikoloji alanında işin mütehassısları tarafından karar verilmelidir.

Önemli bir mesele de şudur: Organ naklini son çare olarak görmemek gerekir. Bugün insanın kendi kök hücresinden organ yapılabilmektedir. Bu tür yollar da görünmeye başlamışken, çareyi sadece organ nakline bağlamak, makul olmasa gerek.

Özetle: Kesin bir hüküm mevcut değildir. Somut örneklere göre hareket etmek ve konuyla alakalı her sahanın mütehassıslarına danışmak gerekir.  Ayrıca, organ naklini son çare olarak düşünmemek, daha makul bir yaklaşım olur.

 Organ naklinde, kişinin canlı veya ruhunu teslim etmiş olması, nakli gerçekleştirilecek organa göre değişecektir. Çünkü bazı organlar vardır ki, kişi ölmeden onların alınarak başka bir kişiye naklinin yapılması mümkün değildir.

Cebr-i Lütfi ne demektir?

Açıklama: Sık sık “cebr-i lütfî” tabirini kullanıyorsunuz. Cebr-i lütfî ne demektir ve cebr-i lütfînin buudları nelerdir?

Cebr-i lûtfî, insan irade ve ihtiyarı söz konusu olmadan Rabbisinin ona ihsan buyurduğu lütuflar adına kullanılan bir tabirdir. Bu bağlamda insanın sahip olduğu her şey, cebr-i lütfî platformunda değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir de. Ademden vücud sahasına çıkmak, hayvan, bitki,… vs. olmayıp insan olmak, Müslüman bir ülkede dünyaya gelmek, sağlam ve bir fizikî yapıda yaratılmak… Yani A’dan Z’ye saymakla bitmeyecek bu nimetlerin hepsine cebr-i lûtfî denebilir.

 Cebr-i lütfînin buudlarına gelince, önce imân üzerinde durmak icap eder. Evet, imân insanlara Allah’ın bir lütfudur. Bu açıdan biz imâna cebr-i lütfî nazarıyla bakıyor ve ona göre değerlendiriyoruz. Zira bazen kilisenin gölgesinde “la ilahe illallah” diyenleri gördüğümüz gibi, caminin gölgesinde “70 yaşına kadar ateist olarak yaşadım, bundan sonra imân ettim diyemem” veya “ileri yaşlarda bunayıp imân adına bir şeyler söylersem, sakın ona itibar etmeyin” diyenlere de rastlıyoruz. Bu ise bize, imânın bir cebr-i lütfî ve apaçık bir İlâhî inayet olduğunu göstermektedir.

Aslında bizler, umumî mânâda, cebr-i lütfîyi Müslümanlık adına, başta imân olmak üzere hemen her sahada yaşamaktayız. Bakınız etrafınıza, sokaklarda âvâre gezen nice akıllı insanlar var. Ama dünkü inhirafları, mes’eleye yanlış bakış ve değerlendirişleri, onları çok şeylerden mahrum ettiği gibi, bugün de onlar, yılların vebali o yanlışlıkların meydana getirdiği kamburdan dolayı bir türlü doğrulup, doğruyu göremiyorlar.. görmeleri kolay da değil. Evet, yıllarca yanlış düşüncelerin, yanlış zihniyetlerin arkasında dolaşmış, Marks, Lenin, Engels, Mao deyip durmuş kişilerin birden bire Müslümanlığı kabul etmeleri elbette kolay değil. Hele bu insanlar lider konumunda kimseler ise bunların, bunca zikzaktan sonra arkalarındaki kitlelere; “bunca zamandır hayatımızı hep yanılgı içinde geçirmiş ve sizleri yanlış şeylere yönlendirmişiz” demeleri oldukça zordur. İşte bizden çok daha akıllı olan insanların imân noktasında doğru yolu bulamayıp şaşkınlık ve dalgınlık içinde sağda-solda dolaşmalarına mukabil, bizim imânla tanışmamız; tanışıp onunla bütünleşmemiz elbetteki cebr-i lütfî içinde mütalâa edilmelidir. Bizi bu ulvî tepelerde dolaştıran Rabbimize canlar kurban!

Cebr-i lütfînin bir başka buudu, imân ve Kur’ân hizmetini Hz. Bedîüzzaman’ın gösterdiği birleştirici, uzlaştırıcı bir çizgi ve çerçevede yapmamızdır. Evet, o vaz’ ettiği ve hayata geçirdiği esaslarla “…cılık,…culuk” denerek yapılan ayrımları gündemimizden kaldırmış.. hizmet eden kim olursa olsun ve hangi seviyede bulunursa bulunsun, hepsini kabul etmemiz, ayakta alkışlamamız ve kat’iyen tenkit etmememiz hususunda bizleri uyarmış ve sık sık tahşidatta bulunmuştur. Süleyman Efendi, Samî Efendi, Es’ad Efendi, Mehmed Efendi, Mahmud Raşid Efendi, Hacı Hulusi ve daha niceleri.. evet, dünyanın değişik yerlerinde Müslümanlık hesabına, İslâmî duygu ve İslâmî düşünceyi örgüleyen bu büyük insanların hizmetlerini kabul etmemiz, hizmetlerine “hizmetimiz” dememiz, başarıları karşısında sevinip onları alkışlamamız gerektiğini, defaatle hatırlatmış ve defaatle vurgulamıştır. İşte gerçek mânâda Bedîüzzaman’ın arkasından gitme ve ona talebe olma bu düşünceyi hayata geçirmeye bağlıdır.

Evet, İslâm herkese bağrını açan İlâhî bir sistemdir. Herkesi meşrebi, mezakı, mezhebi, his ve duyguları vs. özellikleri ile kabullenen bir sistem. Onu, sertleştiren, sert gösteren bizleriz. Dar bir çerçeve içine sıkıştıran, büzen, küçülten ve başkalarına hayat hakkı tanımayan bir din olarak algılanmasına sebep olan bizleriz. İşte bu katı anlayış ve bu dar düşünceden kaynaklanan davranışlarımız, öteden beri İslâm’ın bütün enginliği ile anlaşılmasına engel teşkil etmiş ve başkalarını çeşitli endişelere sevk etmiştir.

Yakın tarihimiz bunun farklı örnekleriyle doludur. Ve bize karşı duyulan endişelerin büyük bir bölümü de bu düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu itibarla da, bir bardak suda fırtınaların koparıldığı, dahilî ve haricî düşmanların birleşip inananları yokluğa, hiçliğe mahkûm etmek istedikleri bir dönemde yeniden böyle bir şeye sebebiyet vermeye hiç mi hiç hakkımız yok. Onun için Bedîüzzaman’ın bu düşüncesinin pratiğe aktarılmasına her zamankinden daha çok muhtacız.

Aynı çerçeve içinde mütalâa edilebilecek cebr-i lütfînin bir diğer buudu ise; Hasanî ruh ve düşüncenin temsilidir. Evet, yakın bir gelecekte bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden hasbî, diğergam ve fedakâr bir kısım ruhların müstağni davranmasıyla pek çok fitne önlenebilecektir. Başkalarının kapışmak için mücadeleye gireceği öyle bir ortamda onlar, bunların hepsini ellerinin tersiyle itecek ve “bize lazım değil” diyerek ömürlerinin geri kalanını bir mağarada geçirmesini bileceklerdir. İşte bu inanç, bu düşünce, hem İslâmî cemaatler adına bir lütuf, hem de bu cemaat adına bir meziyettir. Evet onlara karşı kavga çıkartmak isteyenler, ellerini havaya kaldırdıklarında muhatap bulamayacaklardır. Zira, onların kesin kararı şudur ki; Müslümanlarla sebebi ne olursa olsun, kavga edilmez, onlar her zaman “zamanımızda haklı dahi olsa kavga çıkaran haksızdır” düsturu içinde hareket ederler.

Cebr-i lütfînin en önemli buuduna gelince Rabbimizin ihsan ettiği bunca lütuf ve ihsanlarda irademizin bahis mevzuu olmaması gerçeğidir. Aslında en önemli mes’elelerde bile irade, şart-ı âdidir. Fakat bu lütuflarda, irademizin var olduğunu söylemek bir hayli zordur.

Bir kere, kâinat içindeki mahlûkatın en üstünü sayılan insan olarak yaratılmışız. Bununla kalmayıp insan-ı kâmil mertebesine çıkabilecek bir zeminde meydana getirilmişiz. İçinde bulunduğumuz hizmet itibariyle, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir-i Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî olmaya namzet bir yerdeyiz. Yani bizi bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır.. ve bunların hepsi, irademiz haricinde bizlere yapılan birer ihsan ve birer lütuf olduğundan şüphe yok. Öyleyse insan, bunları rastgele yolda bulmuş gibi değil de, biri tarafından verilmiş kıymetli birer emanetmiş gibi kabul etmeli; sonra da bu lütufların devam ve temadisi için elden gelen her şeyi yapmalı. Her mazhar fert, kendi idrak ve şuuru ile bunların etrafını çevirmeli, karantinaya almalı ve kat’iyen bu nimetleri elden kaçırmamaya bakmalıdır. Velayete giden yolun ilk basamağı bile olsa, bu size gösterilmişse; İslâmî ilimlere açılan kapı size aralanmışsa; eğitim ve öğretim adına birilerine bir şeyler anlatma imkânı size verilmişse.. evet bunların hepsinin kadr ü kıymeti bilinmeli, Allah’ın bunca nimetine karşı şükürle mukabelede bulunulmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz