“İrade ile imtihan olma” mes’elesini nasıl anlamalıyız?

İnsanın fizyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun maddî, cismanî varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade, vicdan, şuur, his gibi manevî yönleri de âlem-i emr içinde mütâlâa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün haricinde latife-i Rabbaniye ve onun içinde önemli birer yer işgal eden sır, hâfî ve ahfâ da yine âlem-i emr içinde değerlendirilir.

 Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan doğruya ruhla irtibatlıdır. Bunların “seyr ü sülûk”da, bizim dünyevî hayatımız adına da, uhrevî hayatımız adına da va’dettiği şeyler vardır.. ve tabiî ki, bunların insana ihsan edilmesiyle birlikte, onlarla hedeflenen bir nihaî gaye, bir finalite de söz konusudur ki, insan dünya hayatında hep bu gayeye erişebilme peşinde koşar.

Yalnız şu husus da kat’iyen unutulmamalıdır ki, insanın bu gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alâkalıdır. Şayet gaye, cismanî arzuların tatmini veya cennet nimetlerinden istifade, Cemalullah’ı müşahede ise, insanın bu sonucu elde edebilmesi, kendine lütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidât ve kabiliyetleri kullanmasına bağlıdır. Bu da ancak amel etmek ve çok temrinâtla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim Cîlî’nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği “İnsan-ı Kâmil” olmakla duyup hazzedebilecek ve vâridâtına erebilecektir.

Evet, “fıtratın gayesi, hilkatin neticesi imân-ı billahtır”; onun ardından muhabbetullah, peşi sıra zevk-i ruhanî, onun bir devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hasıl ettiği şevk; hatta bu mevzuda hayrete dalma, kendinden geçme makamı sayılan vecd, vecde girmek için bazen tevâcüd, vecdin katlanmış şekli olan mevâcîd.. ve bunlardan bir girizgâhla ayrılıp farklı bir varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı incizab.. ve incizabın son sınırı “Yakîn gelip çatıncaya kadar ibadet şuuru.” Evet işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir.

İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o âlem-i emr içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir. İrade, Bediüzzaman Hazretleri’nin sehl-i mümteni’ diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi “bir meyelân (eğilim) veya meyelândaki tasarruftur.” Evet Üstad’ın, çok veciz ve kısa bir şekilde dile getirdiği bu hakikatı, Seyyid Şerif Cürcânî, Teftâzânî gibi kelâm ilminin dâhi imamları, kitablarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir.

Evet irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide, sebeple-müsebbeb arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile aydınlanma veya koskoca sistemlerin yıkılması veya teessüs edilmesinin, sizin bir üfürüğünüze bağlanması ve sırf sizin üfürüğünüzle o sistemin yıkılması veya kurulması gibi.

Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice arasında münasebet, kat’iyen söz konusu değildir. Aslında ve normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana getirmesi imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki iradeye, sair kelâmcılar gibi “nisbî, kisbî irade” adını veriyor.

Şimdi bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma mes’elesini incelemeye çalışalım:

1- Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Halbuki, sebeble müsebbeb arasındaki münasebetin, aklî ve mantıkî buudlarda olmaması, bize O’nun büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu gösteriyor. -Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade ettiğinden, bunun Allah’a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise Rabbim affetsin- Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi.. hepsi Allah’ın kudretinin, kuvvetinin birer tecellisidir. İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki rolü ne ise, bizim iradelerimizin de yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki -ne kadar büyük olursa olsun- rolü odur. Aslında bütün bunlar “Allah-u Ekber” gerçeğinin birer göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle minarelerde 30 defa Allah-u Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta ” -Daha yok mu?” ufkunda dolaşan mü’minler, bunu kafi görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa “Allah-u Ekber” diyerek bu hakikatı bir kere daha ilân ediyorlar.

2- İradenin mahiyeti ne olursa olsun, madem ki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek lazımdır. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üzerine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plân ve proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mu’tezilîler gibi ifrata, ne de Cebrîler gibi tefrite düşmeden, iradeye gerçek değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları “doğduğumdan bu yana hep O’nun dediği oluyor” deyip iradenin hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, bazıları da iradeyi herşey görüp, hatta “O’nun haricî vücudu bile vardır” diyerek imtihanı kaybediyorlar. Ehl-i Sünnet’e gelince onlar, “irade itibarî bir varlıktır. Madem Allah (cc), irade üzerine çok şeyleri bina etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın, yaratılanın büyüklüğüne bakıp aldanmamalı” diyor ve böyle bir düşünce ile; veya düşüncede istikameti yakalamakla imtihanı kazanıyorlar.

İşte biz, bu çerçevede iradeye gerçek değerini verip Ehl-i Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakıyoruz.

3- İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir. Meselâ sizler, savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin hakkını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz, kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezseniz birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve irade faktörünü hesaba katmadan, “hizmet için sokağa dökülecek, silahlı mücadele yapacak, siyasî yolları deneyecek, âlemle yaka-paça olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz” der, ayak diretirseniz, irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayılırsınız. Halbuki irade, mantıkî ve hissî boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade, mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe ulaşacak ve mehbit-i vahy-i İlâhî veya ilhâm-ı İlâhî olan lâtife-i Rabbaniye, irade hesabına harekete geçebilecektir. İşte o zaman vahyin veya ilhamın aydınlatıcı tayfları altında irade, ister ubudiyet isterse hizmet alanında çok farklı buudlara ulaşacaktır ki, Allah da yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden yapılan böyle iradî hizmetler neticesi imtihan da kazanılmış olabilir.

4- İrade-imtihan münasebeti açısından mes’elenin bir diğer buudu da şudur: Bizim kendimize ait vazifeleri yapıp kat’iyen şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da yine bir irade mes’elesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzûdur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da, yine Üstad’ın eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyız. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde; harbe giderken vezirleri Celâleddîn Harzemşah’a demişler: “Sen muzaffer olacaksın”, o da onlara: “Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlub etmek Allah’ın vazifesidir” diye cevap vermiş. Aslında buna “vazife” demeli mi, dememeli mi çok bilemiyorum? Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında birçok kelâm uleması kullanmıştır. Belki mukabelenin bahis mevzuu edildiği bir yerde “Allah’ın vazifesi” demekte şer’î bir mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenab-ı Hakk’a ait noktada, “şe’n-i Rububiyet” demeyi tercih ediyorum. O büyük Üstad ve diğerleri beni affetsinler!

Evet, bu ülkede yakın geçmiş itibariyle Mehmed Akif, Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip Fazıl’ın tabiri ile “milletin künde künde üstüne” yediği o dönemde, bu devâsâ kâmetleri ümitsizliğe iten herhalde bahsini ettiğimiz mes’eleyi bütünüyle kavrayamamaları olsa gerek..

Netice itibariyle bize kulluk yapmak düşer. Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, sen böyle yapar mısın?..” türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak çok yakışıksız şeylerdir ve kat’iyen kulluk sınırları içinde mütâlâa edilemez. O halde biz, bize düşeni yapıp şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız söz konusu olduğu halde, aksine bir şey söylememiz mümkün değildir.

Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: “İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?” Evet, irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için iradenin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir” diyerek bu hakikate parmak basar. İnsan, Hz. Sâdık-ı Masduk’un hadîslerinde ifade buyurduğu ve cehennemin kendisi ile çevrili bulunduğu şehevâtla, yani yeme-içme, yatma-kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, düşüncelerle ihata edilmiş ve çepeçevre sarılmıştır. Öyle ki, insanın bu istikamette bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadîste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha umumî ve küllî mânâdadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-i emel, yeme-içme, gereksiz gezme-dolaşma da, şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanır gider.. ve gün gelir tamamen onun esiri ve zebûnu olur. İşte bütün bunlara karşı istiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsım haline gelir.

Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hal-i hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak.. ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak demektir.

Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: ” -Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min, 40/60) ” -Eğer kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım..” (Bakara, 2/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle kullarım sakın ye’se düşmesinler; zira, bir kere ben onlara şah damarlarından daha yakınım.. onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua etsinler.. onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yönelsinler; yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler, onları tatmin etmiyorsa, vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salıvererek şöyle diyebilirler: “Allahım, ben şu mes’elede 30-40 cümle ile senden bir şeyler istedim. Halbuki enbiyâ, asfiyâ, evliyâ, mukarrebîn ve ebrârın istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi bu mülâhazaların hepsini birden nazara alıyor, bütün ruhumla sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tokmağına dokunup inliyorum.” Evet, himmetimizi âlî tutup, mülâhazalarımızın derinliği ile Rabbimizin kapısına aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her gün bin cennet verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Gani-yi ale’l-ıtlâk’a müracaat ediyor gibi gitmeli.

Ayrıca ” – Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var)” (Furkan, 25/77) âyetinin ifade ettiği hakikate göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir. Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, sum’aya açıktır, bazıları da zahirî sebepler çerçevesi içinde zorakî yapılabilir. Halbuki dua, esbabın bi’l-külliye sukûtu noktasında, insanın başvurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nisbette riyaya ve sum’aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gönlüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atar, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana-yakıla yalvarır durur.

İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Nitekim Allah Rasulü (sav), farklı rivayetlere göre günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye.. varıncaya kadar, değişik durumlarda hep dua ediyor. Aynen bunun gibi bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa zamanla hem duanın, hem de istiğfarın çocuğu haline gelebiliriz. İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubudiyet buudlu imtihanlardır.

Bu uzun faslı Yunus Emre’nin irade ile alâkalı mısralarıyla bitirelim:

Aciz kaldım zalim nefsin elinden

Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.

Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin

Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhî gaflet gömleğin giyene,

“Müslüman” der misin nefse uyana?

Kazanıp kazanıp verir ziyana

Hakk yoluna bir pulunu kıyamaz.

İlâhî, gafletten uyar gözümü,

Dergâhında kara etme yüzümü

Yunus eder, gelin tutun sözümü

Dünya seven, ahireti bulamaz.

M. Fethullah Gülen

Milletleri Yaşatan Üç Unsur Hangileridir?

Açıklama: “Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet ve kuvvet” buyuruyorsunuz. Bunu izah eder misiniz?

Evvelâ, dini tarif edecek olursak, din, insanları kendi ihtiyarlarıyla hayra sevkeden İlâhî sistem demektir. Bu icmalî tarif, kelimesi kelimesine Kitap ve Sünnet’de yok ise de, Kitap ve Sünnet’in rûhuna uygun bir tariftir. Dîn, İlâhî bir sistem veya sistemler mecmûasıdır. Onu, beşerî sistemlerden ayıran en önemli esas, onun vaz’-ı İlâhî olmasıdır. Bu itibarla da berikilere “vaz’-ı beşerî” veya “kavânîn-i vaz’iye” yani beşerin koyduğu kanunlar denmiştir. Dîn vasıtasıyla hayra sevk, tamamen Allah’a aittir ama, bu sevkte insan iradesinin nefyi de söz konusu değildir. İnsanlar, cüz’î de olsa, irade sahibi bulunduklarından, herhangi bir noktadan herhangi bir noktaya, cemâdât gibi sevkedilmezler. Netice olarak dîn; Kitap, Sünnet ve ayrıca selef-i salihîn’in Kitap ve Sünnet’e dayanan sâfî ictihadlarından müteşekkil İlâhî ve küllî bir sistemdir.

 “Hikmet”e gelince onun şimdiye kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bir yerde, Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz (sav)’e, Kitab’ın yanı sıra hikmetin de verildiğinden bahseder ve orada hikmet Kitab’a atfedilir. Bu yüzden de, pek çok yorumcu, hikmet Kitab’ın aynısı değildir demişlerdir. Bir diğer âyette: “Kime hikmet verilmişse, ona bol hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269) buyurulmaktadır. Sünnet, her yönüyle Kur’ân’ın icmâlini tafsil, umûmunu tahsis, husûsunu ta’mîm, mutlakını takyid ve mukayyedini de ıtlak ettiğinden, biri bin yapan, sistemi enginleştiren büyük ve bol bir hayır kaynağıdır. Bu sebeple muhaddisler, hikmetten maksat, Sünnet olduğu şeklinde kanaat izhar etmişlerdir. Ayrıca; namazın, zekâtın, haccın, orucun tafsili de Sünnet’le sabittir. Dolayısıyla Sünnet, bir hayr-ı kesîrdir ve bu hayr-ı kesîrden ilk ve en büyük hisse alan da Efendimiz (sav)’dir.

Hikmet aynı zamanda, Üstad’ın da işaret buyurduğu gibi, bize bir hak ve gerçek olarak ta’lim edilen İslâmî mes’elelerin, daha sonra, keşf ve müşahede yoluyla görünmesi ve eşyanın perde arkasının kavranması mânâsına da hamledilmiştir. Biz, çevremizde sadece kapı, pencere ve dört duvar görüyoruz ama, Hz. Sâdık-ı Masdûk (sav), “Sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum. Semâ bir tınlayışla tınladı ki, eğer gördüğümü görseydiniz ve bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız” buyurur. Bu mânâda, eşyanın perde arkasına ıttıla’ da hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmiştir. Bu ıttıla’, keşif ve müşâhedeyle de olduğu gibi, sezginin inkişafıyla da, hayalin vüs’atiyle de olur… Ehlullah, bizim akılla istidlâl edip, ilmelyakînle bildiklerimizi, vicdanlarında yeniden bir defa daha keşfeder, duyar ve hatta onu hissetmenin de ötesinde yaşarlar ki, bu da bir hayr-ı kesîrdir.

Bazıları hikmeti felsefe mânâsında kullanmıştır. İslâm muhakkikleri, büyük çoğunluğu itibariyle ötedenberi felsefeye cephe almışlardır. Bu cephe alışta bazı dönemlerde gevşeklikten, bir kısım felsefî düşüncelerin içeri sızması söz konusu olsa da, kelâm yoluyla, bu sızmalara karşı, tıpkı antibiyotik nev’inden bazı ilaç ve muâleceler sayesinde, o mikrop ve virüslerin yok edildiği de bir gerçektir. Meselâ, felsefeciler teselsülden bahsetmişlerse, kelâm ulemâsı teselsülün butlanıyla buna karşı koymuş ve felsefecilerin delil diye ileri sürdükleri aynı şeyleri, çok rahat onlara karşı kullanmasını bilmişlerdir.

Felsefî çarpıklıklara karşı, İmam-ı Gazalî gibi muhakkik âlimlerin mücadelesi dillere destandır. Evet, felsefecilerin tehâ-fütlerini göstermek, yani onların tutarsızlıklarını, sukûtlarını gözler önüne sermek için İmâm-ı Gazâlî önemli bir simadır. İşte, eski-yeni bir kısım akılcı ve pozitivistlere karşı İmâm-ı Gazâlî ve Bedîüzzaman gibi üstün dimağların keşfiyât ve manevî müşâhede dışı yol ve usûllerle; bizim “akliyât” ve “mantıkiyât” diyebileceğimiz, değişik ilimlerle alâkalı mes’eleleri o ilmin uzmanları gibi değerlendirmeleri de şayet felsefe kabul edilecekse, bu bize göre felsefedir ve aynı zamanda, hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmesi mümkündür.

İmâm-ı Gazâlî, gerçi filozofları tekfire kadar gitmiştir ama; filozofların da, nassları olduğu gibi kabul etmeyi aptallık sayma, ilm-i İlâhî’yi sınırlama, filozofları peygamberlerden üstün tutma, haşr-ı cismânîyi kabul etmeme gibi küfre götürücü inanç ve düşünceleri taşıdıkları da bir gerçektir. Şu kadar var ki, onların bu tavırları bir cihetten de, Zahirîlere reaksiyondan ileri gelmiştir. Evet, olabildiğince temkin, hüsn-ü zan ve selefi hayırla yâd etme anlayışı içinde bile olsa, “Ehl-i Sünnet’in donmuş kafaları ve eblehleri” diyebileceğimiz, insan düşüncesini bütün bütün donduran, hattâ öyle ki birbirine zıt rivayet ve nasslar arasında bile tercih yapamadan, hepsine “doğrudur, amel edilmeli” dogmasıyla yaklaşan, bu buzdan kafaların ifratları, felsefecileri tefrite götürmüştür.

Şimdi bu “dalâlet-âlûd” felsefeye hikmet gözüyle bakamasak bile, yukarıda arzettiğimiz gibi, bunlar karşısında, zamanımıza ait mes’eleleri, aklî bir çerçeve içinde ele almaya, yani fünûn-u müsbete ve içtimâî ilimlerin prensiplerine göre düşünüp, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bir “akliyât” ve “mantıkiyât” sistemini de hikmet sayabiliriz.

Ayrıca kâinat kanunlarının, insan hayatının kanun ve prensipleriyle mutabakatının araştırılması, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasındaki uyumun sezilip ortaya çıkarılması da hikmet mefhumunun içinde mütalâa edilmiştir. Evet eğer, Kur’ân-ı Kerim ile kâinat arasında fikrî zıtlıklar yaşanıyor ve biri hep diğerine zıt görülüyor ve gösteriliyorsa, böyle bir anlayış içinde olanlar ehl-i cennet olsalar dahi, dünya hayatı adına herhangi bir muvaffakiyet elde edebilmeleri mümkün değildir. Kur’ân ile kâinat arasındaki tetâbukun kavranması ve bunun insan hayatına ve bu hayatın kanunlarına tatbik edilmesi, dînî hayatın da, dünya ve ahirete ait muvaffakiyetlerin de en önemli bir rüknüdür. İslâm’daki tefakkuh ve bu ameliyenin önemli bir ürünü sayılan “fıkıh” bu buluşma ve vahdetin ehemmiyetli bir tezahürü kabul edilebilir. Düşünün ki, en çok kıyas ve ictihad Hanefî fıkhında yapılmıştır. Hattâ, Hanefîler bu mevzûda bir hayli tenkide de uğramışlardır. Ancak bu ekol, dîn-insan-kâinat münasebetini en iyi ortaya koyan, Selçuklu, Osmanlı, hattâ Abbâsî gibi büyük devletlerin idaresinin dînî-hukûkî temellerini teşkil eden bir fıkıh ekolüdür ve gelişmeğe, açılmaya da fevkalâde müsaiddir. Ben şahsen İmam-ı Malik’i çok ama pek çok severim. Ne var ki, Muvatta ile bugün Erzurum’u bile idare etmenin mümkün olamayacağına inanırım. Hanefî fıkhının genişliği ve umûmî hakikatlar çerçevesindeki esnekliğidir ki, kıt’alara hükmeden Müslüman devletler hep onu esas almış ve onun üzerinde yürümüştür. Osmanlı döneminde bile kanun adına ortaya konan şeyler hicri altıncı asırda yapılan tedvînatın bir adaptasyonundan başka bir şey değildir. İşte bu da, hikmetin bir diğer yönüdür.

Dîn ve hikmetten sonra kuvvet gelir. Hikmetin kanunları, dînin ve devletin düsturları kuvvetle techiz edilmezse, herşey kağıt üzerinde kalır ve insanlar üzerinde beklenen tesiri icrâ edemez. Ayrıca, hikmetin hayata tatbiki de kolay kolay mümkün olamaz. Kuvvet olmazsa, önümüzdeki yığın yığın kitabı, kitaplar veya zihinlerdeki, ruhlardaki dantela dantela hikmeti hayata nasıl geçirirsiniz? Nitekim geçiremiyoruz da. Zira müsaade etmiyorlar. Öyleyse, kuvvetin de bir yaratılış hikmeti vardır. Bu sebepten, hikmet kadar kuvvete de önem verilmezse, din adına da, diyanet adına da birçok şey havada kalır. Evet hikmet, kitaplarda yazılı olarak kalabilir, fantezi olsun diye kütüphânelerde muhafaza edilebilir, fişlemelere konu olabilir, toplantı salonlarında anlatılabilir, fakat kat’iyen hayata geçirilemez.

Ayrıca, din, hikmet ve kuvvet üçü bir arada ve ittifak içinde olmalı. Aksi halde, dinsiz ve hikmetsiz kuvvet sırf bir zulüm ve baskı aracı; dinsiz hikmet fırıldak çarkı, kuvvetsiz din de sırf bir “vicdan işi” haline gelir; dolayısıyla da yaratılma ve insanlara ulaştırılma maksadı da tam olarak yerine getirilmemiş olur.

M. Fethullah Gülen

Büyüklerin sohbetlerinden istifade için neler yapılmalıdır?

Açıklama: Büyüklerin sohbet meclislerinden azamî derecede istifade edebilmek için ne tür kalbî ve ruhî hazırlıklar gerekir?

Bu mes’eleyi birkaç açıdan ele alabiliriz:

1. Soruda bahsi geçen kutlu zatların sohbetlerinden istifade edebilmek için önce o şahsa güven ve itimadın tam olması gerekir. Aksi halde büyüklük psikozlarıyla, kibir, gurur ve çalım içinde ve herkese, her şeye tepeden bakarak sohbete katılmakla insan hiçbir şey elde edemez. Hatta “vakit kaybı olacak ama ne yapayım, falanı kıramadım…” şeklindeki düşüncelerle iştirak edilen bir sohbetten insanın istifade etmesi mümkün değildir. Evet, Kur’ân bu küllî hakikatı anlatırken diyor ki: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım..” Evet, yeryüzüne sağnak sağnak, Allah’ın varlığıyla, birliğiyle alâkalı âyetler akıverse, kibirlenen, böbürlenenlerin bunlardan istifade etmesine imkân yoktur. Bir yerde Allah Rasûlü (sav) de, “kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez” buyurarak bu hakikate parmak basar. Evet, kibir ve gururla âlûde bir insanın, yani Allah’a ait “izar” ve “ridayı” kendine aitmiş gibi kullanan bir kişinin imâna uyanması, imânî hakikatlardan istifade edebilmesi imkânsızdır. Zira Allah’a ait azamet ve kibriya gerçeği, asliyetinin gereği olarak, zıllıyet küstahlığını cezalandırır. Allah’ın cezalandırdığı birisi ise, imândan tam nasibini alamaz ve imânlıların yurdu cennete giremez.

 2. Haddi tecavüz etme de sohbetten istifadeye mani hususlardandır. Ne var ki, haddi tecavüz, insanlara zulüm şeklinde olabileceği gibi, kendini has veliler şeklinde görme suretiyle de olabilir. Hatta bir adım daha ileri giderek kendisinde keşf ü keramet olmadığı veya ezvak ve mevâcidi bilmediği için, o velileri kendi seviyesine indirme şeklinde de tezahür edebilir. Yani “onlar da benim gibi insanlardır. Onların sık sık bahsettikleri keşf, keramet, zevk.. vs. şöyle şöyle de yorumlanabilecek türden şeylerdir” diyerek bunların inkârına gitme de mahrumiyet sebebidir. Aslında böyle bir anlayış günümüzde, AIDS ölçüsünde tehlikeli bir hastalıktır. İmam-ı Azam’ı, Şah-ı Geylanî’yi, İmam-ı Rabbanî’yi kendi seviyesine indiren bir insanın, onların fuyuzat, yümün ve bereketlerinden istifade etmesi mümkün değildir.

Ayrıca bu düşünce, insanın yol almasına ve belli bir seviyeye ulaşmasına da manidir. Zira böyle birinin önünde seviyeli örnek alınacak kutlu zatlar yoktur ki, onları yakalamak, onlara ulaşmak için gayret göstersin. Daha açık bir ifadeyle “İmam-ı Azam da kim? Bu dönemde olsaydı ben onu ikna ederdim” veya “İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Geylanî de kim oluyor ki?” zihniyetinde olan insanlarda gaye-i hayal olmadığı için, bunlarda zihinler, benlik kesilir ve her şey enaniyet (ego) etrafında döner. Her şeyini kendi benliği etrafında örgüleyen bu tür insanlar, kendilerini aşamaz ve kendilerinden başka hiçbir şey göremezler. Artık isterseniz siz böyle bir insana, nefsinin altında kalıp ezilmiş “nefiszede”, enaniyetinin öldürücü yumrukları altında kalmış “enaniyetzede” diyebilirsiniz. Bu tür insanların, bırakın şunun-bunun sohbetinden istifade etmesini, Sultanlar Sultanı, İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dan istifade etmesi bile düşünülemez. Hatta böylelerine, Cenab-ı Hakk’ın envar-ı kudsiyesi bile açılmaz, muhal farz açılsa da, o bundan istifade edemez, hatta feyz-i akdese giden yol onun kalbine bağlansa dahi bir adım mesafe alamaz.

Evet, “herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi”, altın değerinde anonim bir sözdür bu. Herkesin âsâr-ı feyzden istifadesi, istidat ve kabiliyetine göredir.

3. İnhiraf da bu tür sohbetlerden istifadeyi engeller. İnhiraf, kenardan, köşeden bakma, çevreyi miyop görme, bir şeye takılıp kalma, köhneleşmiş zihniyetinin ya da şartlı bakışının tesirinden kurtulamama demektir. Bedîüzzaman’ın Mesnevi’sinde dediği gibi, tavus kuşu yumurtadan çıkıp, o elvan elvan göz kamaştırıcı haliyle salınıp durmasına rağmen, miyop bakışlılar, bu güzelliği görmez de, bu kuş şu yumurtadan çıktı derler. Yani yumurtaya takılıp kalırlar. Evet bu, çok ciddi bir inhiraf ve yanılmadır. İşte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’ndan gerek Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi muasırlarının, gerekse daha sonra gelenlerin istifade edememesinin en önemli sebebi bu olsa gerektir. O, bütün insanlığı nura boğacak bir mesajla gelmiş, bataklıkta çırpınan insanlığı hakiki mânâ ve mahiyetine uyarmış, varlığın yüzüne bir nur çalmış ve o nurla bize onun gerçek yaratılış sebebini öğretmiş, geleceğin -inançsızların dediği gibi- karanlıklar içinde olmadığını anlatmış… ve daha yüzlerce, binlerce hakikati gönüllerimize duyurmuş; ama gel gör ki, onlar bu küllî hakikatleri hiçbir zaman görmemiş, görememişler; görememişler de, “niye Velid b. Muğire, niye Urve b. Mes’ud değil de Ebu Talib’in yetimi” demişler. “Niye çok kadınla evlendi?” vs… ye takılıp kalmışlar. Halbuki “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır..”(Zuhruf, 43/32) âyetince peygamberlik taksimini yapan ve bunu Hz. Muhammed (sav)’e lütfeden Hz. Allah (cc)’tır.

Bedîüzzaman da bu inhiraflı bakışlardan nasibini almış zatlardandır. Ne var ki bunun zararı, Hz. Bedîüzzaman’a değil, ona bakan ve bu gözle değerlendiren kişilere dokunmuştur. O bir okka balı arkadaşları ile aralarında eşit olarak paylaşan ve ardından “onlar kendi hisselerine düşen balı civanmertlik duygusu ile, iki-üç günde yiyip bitirdiler. Ben ise hisseme düşeni bütün Ramazan-ı Şerif’te, birer kaşık da onlara vermek suretiyle kullandım. Hem ben, hem onlar balsız kalmadı” diyen insan. O “şu sakoyu (palto) eski olarak 300 kuruşa aldım ve 10 yıldır giyiyorum” diyen insan. O, içinde üç-beş şehriyenin bulunduğu, sözde şehriye çorbasının suyunu içerek karnını doyuran ve tanelerini aç karıncalara veren insan. Evet “iktisatta bereket vardır. İsraf ise bereketin kesilmesine sebeptir” diyerek bunu hayat düsturu olarak kabul eden insandır o. O, böyle biri ama, bir gün miyop bakışlı bir gazete onun hakkında şunları yazıyor: “Bedîüzzaman’ın evine yapılan baskın neticesinde, bir torbanın içinde birçok yumurta kabukları çıktı.” Eğer haber doğruysa, Bedîüzzaman’ın tarz-ı telâkkisine göre gayet normaldir bu. Kendisine yumurta veren tavuğa ve verdiği yumurtaya saygısı sebebiyle yapmıştır bunu. Rica ederim o öyle bir insan ki; “bana her gün yumurta veren tavuğun 5-6 aylık bir yavrusu vardı. Annesi yumurtadan kesilince, o yumurtlamaya başladı. Kış gününde beni yumurtasız bırakmadı. Öyle mübarek hayvanlardır bunlar..” der tavuğa bile böyle bakar. Ben hayatımda gerçekten mübarek olarak yaratılan insanların en mübareğine bile böyle yaklaşan az insan tanıdım. Ama, ona bakın ki, tavuklarını mübarek olarak nitelendiriyor. Ve yine o, “tavuğumun tüylerinden birini koparmaya gelseler, bana bir ay hapis cezası verin, fakat tavuğumun tüylerine dokunmayın” diyecek kadar incelerden ince bir zattır. İşte böylesi vasıflarla serfiraz bu insan, ihtimal o yumurta kabuklarını bir yere gömmek için küçük bir torbanın içinde saklıyordu. Ama gelin görün ki, miyop bakış, çarpık düşünce mes’eleyi şöyle değerlendiriyor: “Bu zahiren yemiyor gibi gözüküyor ama, bir okka balı olduğuna göre veya birçok yumurta kabuğu evinde çıktığına göre, demek ki bizi aldatıyor… vs.” Ve işte bu kabil bir inhiraf ve küçük şeylere takılıp kalma, onların Bedîüzzaman’dan ve eserlerinden istifade etmelerine mâni olmuştur.

Evet, bir kırık plak gibi duygu ve düşüncesi ile inhirafa açılmış insanların, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’ndan istifade edemediği gibi, İmam Gazalî, İmam Rabbanî, Şah-ı Geylânî, Mevlânâ Halid, Bedîüzzaman… ve emsali şahsiyetlerden istifade etmeleri de imkânsızdır. Öyleyse bir insanın büyüklerden istifade edebilmesi ve anlatılanların onun kalp ve kafasında ma’kes bulması için eğri-büğrü duygulardan sıyrılması, şartlanmışlığı, kibiri, kendini beğenmişliği ve tecavüzün her çeşidini bırakması lâzımdır.

Bakınız Asr-ı Saadet’e Ebu Cehil, en azından Halid b. Velid kadar akıllı bir insandı. İkisi de Beni Mahzum oymağından ve amca torunları. Fakat biri kibirine, gururuna, inhirafına takılıp kalıyor ve bu surette kapının öbür tarafında kalarak esfel-i safilîne sukût ediyor. Diğeri ise tevazû ve mahviyetinin kanatlarında “evc-i kemal-i insaniyet”e çıkıyor, Raşid Halifeler arkasında yer alıyor ve A’lâ-yı İlliyyîn’e yükseliyor.

Netice itibariyle büyüklerin sohbetlerinden kâmil mânâda istifade, önce inanma, her türlü tecavüzden sakınma ve inhirafın her çeşidinden tecerrüt etmekle mümkündür.

M. Fethullah Gülen

Pozitivizm ve Rasyonalizme karşı duruşumuz nasıl olmalıdır?

Açıklama: Batı dünyasında bilginin kaynakları kabul edilen pozitivizm, rasyonalizm gibi düşünce akımları hakkında genel tavrımız ve düşüncemiz ne olmalıdır? Bu akımlar ne kadar gerçeği ifade etmektedirler?

İslâm’a göre ilmin sebepleri üçtür: Bunlardan ilki, havass-ı selime dediğimiz, eskilerin ifadesiyle mubsırât, mesmûât.. gibi duyu organları ve onların ilgi alanı içine giren şeylerdir. Bunu bilginin tek kaynağı kabul eden anlayışa göre; duyu organlarımızla alınamayacak hiçbir şey bilgi ve tecrübe konusu olamaz. Batıda pozitivizm diye adlandırılan bu ekol, her şeyi duyu organları ve tecrübe üzerine bina ettiğinden, yer yer sarsıntıya maruz kalmıştır. En basit bir örnekle bunlar, güneş şuaları altında suya sokulan bir çubuğun, eğik ya da kırık şekilde görülmesini hakikat kabul edip, buna muhalif olan her düşünceyi yerden yere vurmuşlardır.

İlmin sebeplerinden bir diğeri ise, selim akıldır. İslâm’da akılcılık denilen ve günümüzde rasyonalizm diye tarif edilen şeydir bu. Rasyonalizm, kadimden beri devam edegelen ve bilginin yegâne kaynağı olarak insan aklını, zihnini kabul ve müdafaa eden bir anlayıştır. Burada selim vasfı, herhangi bir şeye karşı şartlandırılmamış, eşyayı saf ve yalın haliyle algılayıp değerlendirebilen akıl demektir. Ne var ki, rasyonalizm de gerçek ilme ulaşmada tek başına yeterli bir kriter değildir.

O halde her iki ilim sebebinden kaynaklanan yanılgıları, tashih edecek başka bir kaynağa ihtiyaç vardır ki, o da haber-i mütevatir yani vahiydir.

Haber-i mütevatir İslâm’a göre ilmin sebeplerinden üçüncüsüdür. Bu iki ayrı kategori içinde mütalâa edilebilir. Birincisi; yalan üzerinde ittifakı imkânsız denecek ölçüde insanların verdiği haber. Meselâ Amerika’ya gidip görmediğimiz, oranın keşfinde bulunmadığımız halde varlığından şüphe etmemekteyiz. Çünkü biz orayla ilgili haberleri bu tür bir kaynaktan almakta ve öyle değerlendirmekteyiz. İkincisi; semavî vahiy, yani Kur’ân’-dır.

Evet, insanlar bazen akıllarının altında kalıp ezilebilirler, pozitivizm karşısında nakavt olabilirler. Fakat meseleleri bir de vahy-i semavînin tayfları altında değerlendirdiklerinde, daha sağlam ve yanılmaz bir bilgiye ulaşacaklardır. İlim dünyası bu şekilde örgülenip işlendiğinde, ilimden beklenen şey ancak o zaman hasıl olacaktır. Öyleyse gerçek bilgiye ulaşmak için, bu üç esasın birden ele alınması ve kriter olarak kabul edilmesi gerekir.

Aksi halde ikinci asırda Ömer Hayyam’larla başlayan ve sonraları “İslâm Rasyonalizmi” adı altında devam edip giden her şeyin temeline akıl ve mantığı oturtan anlayış esas alınacak olursa, Kur’ân’ın bir kısım âyetlerinin reddedilmesi, ya da yanlış teviller içine girilmesi kaçınılmazdır. Veya sadece his-tecrübe esas alınırsa “gördüğümden, duyduğumdan.. başka bir şeye inanmam” denilmek zorunda kalınacaktır. Bu ise, aklın ortaya koyacağı her şeye başkaldırmak anlamını taşır. Aslında her iki durum bir cihetle Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu kâinatta insanların, kendi akıl, mantık ve his hendeselerine uygunluk arayışı içine girmeleri demektir. Buna göre akıl-mantık-his kriterlerine uyan şeyler doğru, uymayanlar da yanlıştır. Oysa ki Allah (c.c), “göklerin ve yerin yaratılışına insanları şahit tutmadık” (Kehf, 18/51) demekle, semavî vahyin hesaba katılmadığı her iddianın zan ve tahminden ibaret olacağına işaret etmektedir.

İşte bu kriterlerin bir bütün olarak ele alınmaması sonucu reddedilen nice Kur’ân âyeti ve hadîs vardır ki, ilmin gelişmesine paralel, onların gerçek olduğu yine ilmî verilerle te’yid edilmiştir. Mesela, Kur’ân-ı Kerim’de, ceninin anne rahminde geçirmiş olduğu embriyolojik safhaların anlatılması. Mûtezilî mânâda rasyonalist olan Ömer Hayyam’a bu mesele sorulduğunda, bu âyetlerde asıl anlatılmak istenen şey bu değil deyip, Kur’ânî gerçeklere karşı çıkmıştır. Veya bir kısım ulema, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, haşre, kıştan sonra baharın gelmesi kat’iyetinde inanılması mümkünken, “akıl mikyası ile ölçülecek bir şey değil, sadece inanılır” demişlerdir. Zira bunlar, bahsi geçen olaylarda aklı ve müşahedeyi esas almış, temel esasları bile tevil yönüne gitmişlerdir. Farabî, İbn-i Rüşd gibi dâhi kişiler bile, bir takım Batılı felsefe cereyanlarının etkisi altında kalıp, peygamberlik ve vahyi anlatırken -haşa- bunlara bir kurgu olarak bakmakta ve sonra da bunu dışarı aksettirmektedirler.

Bazıları da feylesofların, akıllarını kullanarak ihraz etmiş oldukları makam itibarıyla, peygamberlerden daha üstün olduklarını kabul etmişlerdir. Onlar Allah’ın; peygamberlerin dünyada vazife yaparken şakaklarını zonklatırcasına, göbeğini çatlatırcasına bir performans sergileyeceklerini bildiği için peygamberliği bir avans olarak onlara verdiğini düşünememiş, bu espriyi kavrayamamışlardır. Bu yönüyle feylesoflar Aristo’nun birer nakilcisi ve çırakları kabul edilebilir.

Fakat İslâm dünyası bir bütün halinde mütalâa edilecek olduğunda, bu tür vartalar içine düşmeyen insanların da var olduğu görülecektir. Meselâ, Zehravî, Ali Kuşçu, Celaleddin Devvanî, Gelenbevî.. gibi İslâm âlimleri olabildiğine mütedeyyin olmakla beraber, hayatlarında bu türlü sakim anlayışlara girmemiş ve kendi zamanlarında ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Molla Hüsrev, Harizmî.. gibi insanlar pozitivist mânâda ilimlere hakim oldukları gibi, kullandıkları alet ve eserlerle de asırlarca Batı ülkelerinde ilimde öncülük yapmışlardır ve bunlar % 95 itibarıyla istikametlerini koruyup mütedeyyin yaşamışlardır.

Netice olarak; ilmin sebeplerini bir bütün halinde alıp neticeye gitmek gerektir. Bu sebepleri birbirinden bağımsız olarak ele almak, ilmî verileri yegâne kaynak kabul etmek, insanlığı yanılgılar içine düşürmüştür. Bu böyle devam ettiği müddetçe de düşürmeye devam edecektir. İnsanoğlu dün yanlış dediğine, bugün doğru demek zorunda kalacaktır. Halbuki bilginin temeline vahyin konulması, havass-ı selime ve akıl ile çerçeve altına alınması bu konuda yegâne ve yanıltmaz bir yoldur.

M. Fethullah Gülen

Müslümanların İktisadi-İctimai Alanda Kalkınmaları İçin Neler Yapılması Gerekir?

Açıklama: Müslümanların iktisadî, içtimaî siyasî vb. alanlarda mahkûm konumdan kurtulabilmesi mümkün müdür? Bu hususta ne gibi esaslara riayet edilmesi gerekir?

İslâm, kendisine tâbi olanların hem dünya hem de âhiret saâdetlerini garanti eden bir dindir. Niyet esas olmak üzere, İslâm için hizmete gönül vermiş her fert; ferdî, ailevî, içtimaî hayatının her ânını ibadet haline getirebileceği gibi, iş hayatını hizmet yörüngesine göre tanzim ettiği takdirde, ömrünü de bütünüyle ibadet haline getirebilir.

 Müslümanlar, dünyanın her yerinde ve her zaman hem zengin hem de hakim güç olmalıdırlar. Çünkü günümüzde Müslümanların iktisadî ve ilmî açıdan bir üstünlük sağlamadan cihanla hesaplaşmaları mümkün değildir.

Allah (c.c), Kur’ân-ı Kerim’de: “Mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyeceğini” (Nisa, 4/141) ifade buyurur. Yani kâfirlerin mü’minler üzerinde hakimiyet kurmalarına razı olmadığını, hem de kudsî bir üslupla hatırlatır. Buradan hareketle mü’minin; ister fert ister cemaat olarak, kâfirlerin muvazenelerine tâbi olmalarının bir vebal olduğu söylenebilir.

Meselâ, dünyadaki iktisadî hayatı hep başkaları belirliyor ve biz yerimizde sayıyorsak.. ve bu fakirlik ve mezelletten kurtulma cehdi, gayreti yoksa, sürekli günah işliyoruz demektir. Çünkü tefsircilere göre, Allah (c.c), burada, zahiren tarihî bir gerçeği haber vermektedir. Ne var ki tarihte pek çok defa mü’minlerin, kâfirlerin sultası altına girerek esaret hayatı yaşadıkları da bir gerçek. Öyle ise, onların bu hali Kur’ân’ın haber verdiği gerçekle çelişki içinde demektir. Halbuki Kur’ân, her zaman doğru söyler ve doğruyu haber verir. Bu itibarla da âyetteki ifade, bir vakıayı haber verme cümlesi değil, bir hedef gösterme, bir gaye belirleme yani bir inşa cümlesidir. Bu açıdan mü’minin; her alanda kendisini üstünlüğe taşıyabilecek dinamikleri kullanması ve üstünlüğe sıçraması şarttır. Üstad Bediüzzaman’ın tesbitleriyle, dünyada her şey ilme bağlıdır. Geçenlerde bunu futurist Toffler de söylemişti. Bu açıdan, cehalete karşı ilim dinamiğini elde edemeyen bir toplum, içinde yaşadığı çağa ve teknik gelişmelere nakavt olacağı gibi, vifak ve ittifakı yanına alıp tefrikaya karşı savaşmayan bir toplum da muasırlarına yenik düşecektir. Evet bu dünya, Batı Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği gibi birlikleri te’sis ederken; kendi içindeki çekişme ve sürtüşmeleri yenemez ise, kendine karşı gerçekleştirilen birlikler karşısında fazla dayanamayacak ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.

Bir diğer taraftan, fakirlik ve zarurete karşı zenginlik yollarını araştırmayan bir millet, er-geç başkalarının sultası altına düşmeye mahkûmdur. Böyle bir mahkûmiyete düşmüş Müslüman bir millet, kâfirlerin sultası altına girdiğinden dolayı Allah indinde de mes’ul ve günahkâr sayılır. Onun için her zaman Müslümanlara düşen vazife, dîn-i mübin-i İslâm’ın prensiplerine inkıyad ile beraber şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına da riayet etmektir. Zira şeriat-ı fıtriyeye riayet etmek, sedd-i zerai açısından -ki fıkha ait bir disiplindir- vacip hükmündedir.

Bu temel düşünceden hareketle her mü’min, -meşru dairede olmak şartıyla- mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır. Gerektiğinde sermayeler birleştirilmeli, yurtdışında, yurtiçinde, yatırımın geçerli ve rekabete açık olan türlerinde mutlaka yatırıma gidilmelidir. Müsbet ve dinî ilimlerle yetişmiş insanlar vasıtasıyla gelecek asırları kucaklamak ve zamanı her yönüyle bizim lehimize çevirmek için ekonominin bu mevzudaki müessiriyeti unutulmamalı ve şimdilerde iktisadî güç ona sahip olan ellerden mutlaka alınmalıdır. Allah (c.c), Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün salih insanlara miras kılındığını haber vermektedir (Enbiya, 21/105). O halde mü’minler, kendi bilgisizlikleri ve koordineli çalışmamaları sebebiyle başkalarına kaptırdıkları muvazenedeki yerlerini geri almak mecburiyetindedirler. Bu açıdan mü’minlerin yurtiçinde ve yurtdışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır. Zira her şeyleriyle hizmete kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları, parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmadaki korku gibi birer sevap vesilesi olabilir. Çünkü hayır yolunda, bazen kötü gibi görülen işler bile hayır olabilir.

Meselâ mü’minin içindeki şeyleri ıtrah edip namazını huzurla kılmak için def’-i haceti.. dışarıya çıkınca da “Sübhânek” veya “/ufrânek” demesi.. abdestini sıhhatli almak için istibra yapması ve ezanı dikkatle dinleyip namaza konsantre olması.. evet bunların hepsi birer ibadettir. Çünkü fukahaya göre, hayır yolunda ve o hayra vesile olacak hemen her meşru sebep bir ibadettir. Öyleyse bu ülkenin ekonomi ve eğitim açısından kalkındırılması, birlik ve beraberliğimizin temin edilmesi, Müslümanların devletler muvazenesinde o önemli yerlerini ihraz etmeleri mülâhazasıyla yapılan sınaî, iktisadî her teşebbüs bir ibadet hükmündedir.

Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de meslekî kuruluşların ciddi organizasyon ile birbirleri arasında dayanışmalarıdır. Evet her bir meslek erbabı, kendi aralarında birleşmeli, organizeli çalışmaya gitmeli ve -Allah’ın izniyle- aşılamayacak bir güç haline gelmelidirler. Gerçi bizim hiç kimseyle rekabet etme gibi bir niyetimiz yoktur. Fakat birbirini seven ve kendi kazandığı kadar kardeşinin de kazanmasını arzu eden, aynı düşünceye sahip insanların bir araya gelmesi çok önemlidir.. ve tabiî böyle bir beraberlik başka türlü ve başka niyetlerle bir araya gelmelerden de çok farklıdır. Böyle bir farklılığın ortaya konulabilmesi için de bu türlü teşebbüslere ihtiyaç vardır. Mesela Japonya’da olduğu gibi ülkemizde de genç, olgun ve ihtiyar işadamları bir araya gelebilir, kamplar ve seminerler tertip edip işleriyle alâkalı meseleleri derinlemesine müzakere edebilirler. Yapılacak bu müzakereler neticesinde, içte ve dışta gerçekleştirecekleri bütün ekonomik hamlelerde birbirlerine destek olabilir ve ferdî teşebbüslerin yerine kolektif şuuru hakim kılarak onun rehberliğinde zirvelere yürüyebilirler.

M. Fethullah Gülen

Işık evler ne demektir?

Açıklama: “Işık Evler”, çok sık kullandığınız bir kavram. Bununla ne kasdediyorsunuz? Işık evlerin mahiyeti ve misyonu adına neler söyleyebilirsiniz? Beklentileriniz nelerdir?

Şimdiye kadar en çok konuştuğum, düşüncelerimi gayet net bir şekilde ifade etmeye çalıştığım konulardan biridir ışık evler. Onları bütünüyle hatırlamam ve sistematik bir halde tekrar etmem mümkün değil. Ama madem ki tekrar soruldu, hiçbir tertibe tâbi tutmadan, tabiî bir akış içinde düşüncelerimi arzedeyim.

 Bugün sahip olduğumuz bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, açılan küçücük hücreler, ardından ışık evler ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed (s.a.s)’in nurunun bir sperm mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkîl ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.

İlk dönem itibarıyla, İslâmî tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcına baktığımızda, Allah Rasulü (s.a.s) de bu işe, bu tür evlerle başlamıştır. Evet, bir evle başlamıştır Nebiler Serveri (s.a.s).. ve derken “yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine de bir minber” haline gelmiştir. Dünyada yediden-yetmişe kadın-erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati ve bu irşad ve tebliğ mektebinin de istidatlı birer talebesi olmuşlardır.

Hatta sonraki dönemlerde de hep aynı metod takip edilmiştir. Meselâ bozulmaya yüz tutmuş Emeviler’de, Ömer b. Abdülaziz etrafına aldığı üç-beş insanla ve mini bir hücreyle işe başlamıştır.. başlamış ve iki buçuk sene gibi kısa bir süre içinde, yüz yıllara sığdırılamayacak kadar icraatını, böyle küçük bir mekân ve birkaç ferd üzerine bina etmiştir.

İmam Gazalî de aynı yolu takip etmiştir.. evet o da halkasına çağırdığı birkaç insana hizmet felsefesini anlatıp, dinî ilimlerin “ihyâ” yolunu göstermiş ve bu gayeye matuf olarak da bir taraftan “el-Münkızu mine’d-Dalâl”i kaleme alırken, diğer taraftan da “İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn” kitabıyla mü’minlerin gönüllerinde İslâmî hayatın diriliş meş’alelerini yakmıştır.

Aslında ilk ışık çağından İmam Rabbanî’ye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman Hazretlerine kadar, belli dönemlerde ümmet-i Muhammed’e mürşidlik yapan bütün üstün kâmetler hep aynı yolu takip etmişlerdir.

Evet, şu kocaman varlık âlemi; galaksileri, sistemleriyle küçük küçük atomlardan meydana geldiği gibi, bu büyük dâvâlar da hep bir kulübecikle başlamış ve bu dâvânın gönüllere aksettirilmesi ölçüsünde de, her şey mânâlı bir kitap veya çok mânâlı ve muhtevalı meşherler halini almıştır.

Bize gelince; Nur suresindeki bu nur; “Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; Onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler..” (Nûr, 24/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğunu zannettiğim bu ışık evler, Müslümanlığın yeniden bir kez daha gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife görmüşlerdir. Zaten bu işin başındaki zat da kendini anlatırken “13. asrın minaresinin başında durmuş, sureten medenî, sireten geri insanları camiye davet ediyorum” demiyor mu? Aslında o, herhangi bir minarenin başına çıkarak ellerini kulaklarına koyup bağırmış değildi. Ama o, Barla’daki minaresi ve o minarede bir şerefe rolünü üstlenen -bugün de hâlâ bütün heybetiyle ayakta duran çınar ağacının yanındaki- mübarek âramgâhından sesini insanlığa duyurmaya çalışmıştı. Bu, -bana göre- İbnü’l-Erkam’ın evi, Allah Rasulü’nün saadethanesi ve Gazalî’lerden, İmam Rabbanî’lerden geriye kalan ve her yanıyla nuraniyet ifade eden bir minare şerefesiydi.

Bu ışık evlerin kendine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların, insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin sürekliliğinin sağlandığı ve neticede Üstad’ın “hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir” dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kudsî mekânlardır.

Zaten bugün, dünya fethinin, eskiden olduğu gibi at üstünde; elde kılıç, belde pala, sırtta sadakla değil, aksine bir elde Kur’ân, diğerinde mantıkla insanların gönlüne girmekle olacağı bedîhîdir. İşte bu ışık komplekslerinde yetişen ruh ve mânâ erleri, ruhda, mânâda dünya fethine giden bu yolda Allah’ın, vâridât adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse bu evler; yolsuz-yöntemsiz, değişik câzibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip kendi ruh ve mânâ köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgah veya birer mekteptirler.

Hususiyle tekye ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesiydi. Bu evler, içinde barındırdığı insanlara fünun-u medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de öğreterek, tekye ve zaviye rolünün yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktı. Aslında âyet bunların hepsine işaret etmektedir: Bir de “Büyutün” kelimesinin nekre olarak kullanılması, kelimenin mescid dışında başka bir mânâ için kullanıldığını göstermektedir. Yani bunlar minareleri olup ezan okunan herkesin bildiği mescidler, camiler değil; daha bir belirsiz yerlerdir. Bu evler zuhur zamanı itibarıyla de belli değildir. Zaten belirli olamaz çünki; oraya girip-çıkacak insanlar yakın takiptedirler.

Ama belli olan bir şey var ki, o da; yaşanılan talihsiz bir dönemde, ard arda açılan bu evler, o döneme, yeniden talih ve şeref kazandıracaklarıdır. Bunlar itimad edilmeyip, bakılıp geçilecek basitlikte mukassi görünümlü, muallâ işlere gebe ve minarelerde ezanın susturulup, mâbede giden yolların kapatıldığı bir zaman diliminde Allah (c.c)’ın, “şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve anılsın” izniyle serfirâz, içinde kitapların okunduğu, hakkın müzakere edildiği müstesna mekânlardır. Artık geçmişte camide yapılan dinin ruhunun müzakereleri bu evlerde bir araya gelinerek yapılacaktır. Bu itibarla da bu evler, “hakâyık-ı âliye’nin mahall-i tercümanı” mübarek yerlerdir.

Bu evlerin durumunu, Hz. Ebu Bekir (r.a)’in şu sözüyle irtibatlandırmak her zaman mümkündür: “Evlerimizden içeriye girerken, dışarıya çıkacağımızdan emin değildik, dışarıya çıkarken de içeriye gireceğimizden..” evet içeride ders okurken, her zaman derdest edilip götürülmeniz muhtemeldir; dışarıya çıktığınız zaman da meçhul bir arabanın bu evin sakinlerini bir meçhuliyete götürmesi… İşte bundan dolayı da sabah-akşam yüreklerini çatlatırcasına “Senin eşin, menendin, şerikin yoktur.. bütünüyle varlığın zimamı senin elindedir. Sen şer dokundurmazsan, şerler dokunamaz. Sen korursan, kimse kimseye ilişemez..” deyip O’na sığınılır ve bu evlerde her şey O’nun teminatına havale edilir. Bütün şeriklerin hapsedilip, Allah’a teslimiyet ve tevekkül edilmesi ve bir mânâda hep O’nunla oturup, O’nunla kalkılması, bu ev sahiplerinin tabiî halleridir.

Ayrıca bu âyet-i kerimede ilk dönem itibarıyla dâvâya çok az kadının gönül vermesi veya Arapçadaki tağlip mülahazasıyla, “O evlerde oturan öyle erkek oğlu erkekler, öyle yiğitler vardır ki, ne alış-veriş, ne çarşı-pazar.. onları, yapmak istedikleri şeylerden alıkoyamaz” (Nur, 24/37) denilerek sadece erkeklerin ismi zikredilmiştir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi, burada tağlib tarikiyle kadınlara da işaret edilmiştir. Öyleyse “ricâlün” aynı zamanda “erkek oğlu erkek kadınlar” demektir. Yani âlem, makam-mansıp deyip şöhrete kilitlendiği, tenperverliğe gömülüp bakışların bulandığı, çoluk-çocuk deyip evlere takılıp kaldığı ve bu duygu, bu düşünce ile şahlanmış, iradeli erkeklerinki kadar güçlü erkek oğlu erkek kadınlar da var denmektedir.

Evet ilk dönem itibarıyla, Sıddık Süleyman, Hulûsi Efendi, Hüsrev Efendi gibi kahraman erkeklerle beraber, az da olsa bizim bile tanıdığımız bazı kadınlar vardır ki, Bedir’de, Uhud’da.. kahramanca savaşa iştirak eden Nesibe Hatun ve Sümeyra Hanım’ın gölgeleri gibiydiler. Evet işte bunlar, kadınlıklarına rağmen, bu yüce dâvâya sahip çıkıp erkeklerden geri kalmamışlardı. Bugün de ışık evler yine bu kahramanlara dâyelik yapmaktadır.

Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe, bu evlerle, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetiştirilecektir. Abdülkadir Geylanî’lerle beraber Gelenbevî’ler Ali Kuşçu’larla beraber Molla Hüsrev’ler, Molla Güranî’ler ve Ebussuud’larla beraber İbrahim Hakkı’lar yetişecektir. Aksi halde buraların -hafizanallah- bir miskinler yuvası haline dönüşmesi de melhuzdur. Zannediyorum benimle beraber aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların pek çoğu, böyle bir hale şahit olmaktansa, ölmeyi tercih edeceklerdir.

Asr-ı Saâdet’te başlayıp çeşitli dönemlerde aynı gayeye matuf açılarak devam edegelen İbn-i Erkam evi mânâsındaki evlerin, bugün de hâlâ misyonu devam etmektedir. Bu evler, üçüncü dirilişe yelken açıldığı şu günlerde, diriliş erlerinin techiz ve donanım yerleri olacaktır inşâallah..

Bir dönemde çok önemli vâridât kaynakları sayılan tekye ve zaviyeler, başlarındaki ışık şahsiyetlerle Anadolu’yu ihya etmiş ve belli ölçüde fonksiyonlarını yerine getirerek bizim için bereket kaynağı olmuşlardı. Şimdilerde sadece Anadolu değil; bütün dünyanın ihyasına açılan bugünün ruh ve mânâ erlerinin de, aynı evleri, tıpkı bir medrese, tekye ve zaviye gibi değerlendirmeleri çok önemlidir. Bu evlerdeki ricalûllahın, fünun-u müsbetenin bütün kısımlarını; hadis, tefsir, fıkıh.. başta olmak üzere, İslâmî ilimlerin her dalını öğrenmekle beraber, İslâm’ın ruhî hayatını bütün enginliği ile yaşayarak, o eski, fakat eskimeyen ruh ve mânâyı temsil etmeleri elzemdir. Aksi halde eve de, ev sahibine de, evin arkasındaki Erkam’a da ve evin sahibine o mânâyı kazandıran Hz. Muhammed Mustafa’ya da ihanet edilmiş olacaktır.

Bu ruhu temsilin sırf bir derinliği olarak başımızı yere koyduğumuzda, “Allahım keşke kaldırmayı müyesser kılmasan da, bu secdem sana kavuşmakla noktalansa!” diyecek kadar, engince namaz kılma.. gözünü başka şeylere kaydırmayacak ölçüde Allah’ın huzurunda samimiyetle durup mâlâyanî şeylere kapalı kalma ve âdeta cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ediyor gibi bir konsantrasyona girip ellerini dizlerine bitiştirerek, ene’den, nahnu’dan sıyrılarak Hüve’ye bakan bir göz olma.. evet bu ölçüde O’na yönelme..

Evet ya, “Ezan okundu, birkaç defa yatıp-kalkmam gerekiyor, o halde şu namazı çabucak aradan çıkarayım” düşüncesiyle; veya Mirac’a yürümek için adetâ bir rampaya yürüyüp kendinden geçmek ve fenâ fillaha, bekâ billaha ulaşıp, kendini düşünemeyecek kadar maiyet atmosferini duyarak namaz kılma… Yani Zübeyr Gündüzalp’lerin, Hüsrev Efendi’lerin yürekleri çatlarcasına yöneldikleri gibi Rabbe yönelme.. ve evrad ü ezkâr, tesbih ü takdisle, Kur’ân’ın aydınlık vesayeti altında Allah’a ulaşmak için bu ışık evleri, alternatif kabul etmeyen birer rıhtım, birer liman haline getirme.. evet, böyle olunabildiği takdirde ufkî Allah’a ulaşılır; vilayet ve -maddî-manevî vâridata mazhar olma adına- devletler üstü devlet olmaya erilir.

Bugün, dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu evlerin füyuzatından beslenmek zorundadırlar. Onca zaman bu kudsî mekânlarda kalıp da Allah’a uyanamamış, O’nun aşkına, şevkine erememiş olanlar, bir ölçüde bedbaht ve talihsizlerdir. Bu halleriyle onlar, anne kucağında meme tutmayan bahtsız çocuklara benzerler. Esasında böylelerinin, ne kendilerine ne de insanlığa kazandıracakları birşey de yoktur.

Yeri gelmişken burada bir hissimi ifade etmek istiyorum. Namazda iken gözlerini sağa-sola gezdiren insanların -tabir caizse- sanki Rabbimin izzetine dokunmuş olduklarını hissediyor gibi oluyor ve “keşke bana hakaretlerin en büyüğünü yapsalardı da böylesine münasebetsiz davranmasalardı” diyorum. O münasebetsiz yatıp-kalkmalar yanında bu söylediğim ağır sözün, hafif kalacağı kanaatindeyim. Evet, Rabbin huzurunda durmuş olmanın şuurundan mahrum insanların bu hareketini şahsen ben, O’na karşı yapılan bir hakaret kabul ediyorum. Hem öyle bir hakaret ki, eğer bu insanlar, o esnada bir hançer çıkarıp sîneme saplasalardı, belki katil olacaklardı ama ben, elimi açıp “Allahım bu insanları affetmeden -elimde ise- senin huzuruna gelmek istemem” diye yalvaracaktım: Görüldüğü gibi, ben şahsen namazında herhangi bir insanın gösterdiği laubalilikten fevkalâde müteessir oluyorum.

Namazsız-niyazsız veya namazı ruhuyla eda etmeksizin gerçek mânâda mü’min olmak mümkün değildir. Allah (c.c), “Kurtulan mü’minler, yürekleri çatlarcasına namazı eda edenlerdir” (Mü’minun, 23/1-2) buyurmaktadır. Bu kudsî evlerde kalanların da namazları, namazsız cihanları fethetmelerinden çok daha mühimdir. Zaten onların, namazlarını hayatlarının en önemli meselesi haline getirmedikçe muvaffak olmaları da düşünülemez.

Hasılı ben bu hususta hep dertliyim. Büyük bir tarihî ihmali telafi etmeye matuf açılan ışık evlerin, ne kadar bu gayeye uygun değerlendirildiğini bilemeyeceğim ama, “arkadaşlarım bunun hakkını veriyorlardır” diyerek hüsn-ü zan etmek istiyorum. Unutmayın dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumî bir ihya adına bu evlerde yetişen irşad erlerini beklemektedir. Ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir.

O halde gelin -Allah aşkına- hakkıyla namaz kılalım.. oruç tutalım.. Hem öyle kılalım, öyle tutalım ki, yaratıldığı günden beri rükudan başını kaldırmayan melekler “vay be böylesi de varmış” desinler. Öyle bir zikir ve fikirle bütünleşelim ki, bizi gören mele-i a’lanın sakinleri ancak bu insanlar dünyayı ihya edebilir” desinler. Talihli insanlar ya da birer Hak eri olarak binbir türlü feyizlerle muhat o evleri, o meme musluklarını çok iyi değerlendirelim. Ahmak insanların yaptığı gibi kahkahalarla, dünya-ukbâ adına hiçbir mânâsı olmayan laf ü güzaflarla vaktimizi heder etmeyelim. Ve ışık evleri bütün dünyayı ışıklandıracak birer ışık kaynağı haline getirelim. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun!

M. Fethullah Gülen

İnsan mantık ve his dengesini nasıl ayarlayabilir?

Mantık ve his her insanda bulunan iki melekedir. Bu melekeler, büyük ölçüde insanın yaşamış olduğu çevre, aldığı terbiye, okuduğu kitaplar, münasebet kurduğu arkadaşlar vb. unsurlarla şekillenir. Mantığın veya hissin şekillenmesinde rol oynayan bu unsurlar sayesinde insan, bazen mantık yönü ağır basar ve hiç farkına varmadan kendini rasyonalizmin kucağında bulur. Hatta İhsan-ı ilâhi olarak insana verilen sair vâridat kaynakları nazar-ı dikkate alınmassa, o insan karşımıza müfrit bir rasyonalist olarak çıkar. Bazen de his ağırlık kazanır. Bu takdirde insan, aklı, mantığı, muhakemeyi feda edercesine hep hisleri ile yaşayan, vehimleri ile oturup-kalkan, “duyguyu” her şey kabul eden biri haline gelir. Bana göre bunların her ikisi de potansiyel bir tehlikedir ve insanların mutlaka aşmaları gerekli olan bir çukurdur.

 Bu tehlike, İslâm’ın bilginin kaynakları (esbâb-ı ilim) olarak kabul ettiği, “haber-i mütevatir”, “akıl” ve “havass-ı selime”nin doğru algılanması ve kullanılması ile aşılabilir. Daha farklı bir yaklaşım ile hâdiseleri, bu bilgi kaynaklarını mahrutî, müşterek -şimdilerde buna bütüncül diyorlar- biçiminde kullanarak mütalâ etmek ile aşılabilir. Yani böyle bir düşünceyle ulaşılmış hayat felsefesi, dünya görüşü, eğitim ve öğretim medotları aynı değerleri benimseyen arkadaş çevresi ve yine bu esaslara göre yazılmış kitaplarla insan bu vartadan kurtulabilir. Aksi takdirde dengesizlikler içinde bocalar-durur, ifrat ya da tefritlere düşer ve hayatın da, dünyanın da ahengini bozar.

Buraya kadar arzettiğimiz bu hususları biraz daha açacak olursak; mantık, aklın bir boyutudur. Bizler onu ilk defa tasavvurî yönüyle tanımışızdır ve tanırız. Bu bir ölçüde arkasında Yunan filozofu Aristoteles’in bulunduğu yaklaşım demektir. Ne varki, mantık telâkkisi tarih boyunca hep değişkenlik arzetmiştir. Decart, Becan, Bernald Rassel, vb. Batılı düşünürler, Aristo’nun tasavvurî mantık anlayışından başka bir de tatbikî mantık, riyazî mantık gibi kavramlarla ifade edilen alternatif mantıklar üzerinde durmuşlardır. Bizim dünyamızda, Bediüzzaman Hazretleri “Kızıl İcaz” kitabında tatbikî mantık ile riyazî mantık arası yeni bir anlayış ortaya koymuştur. Bana göre medreselerde hâlâ, Aristo’nun tasavvurî mantığının kem-küm edildiği bir dönemde, Üstad Hazretleri’nin bunu aşarak yeni bir mantık anlayışı ortaya koyması, onun çağının çok çok önünde olduğunu göstermektedir.

Mantığın tarihî gelişim süreci, temsilcileri, eserleri, sistemi vb. yönlerini bir kenara bırakarak şimdi biraz da, “Mantık ve boşluk” kavramları arasındaki münasebet üzerinde duralım: Bugüne kadar birkaç defa ifade etmeye çalıştığım bu husus, özellikle günümüzde daha da önem arzeden bir konu haline geldi. Bir kere, İslâm’ın gerçek hüviyetiyle çok az bilindiği bir devirde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde ilahî kaderin sevkiyle dünyaya gelen bizlerin gerek ferdî gerekse içtimaî alanda başarıya ulaşması büyük ölçüde, mantık, muhakeme ve his boşluklarına meydan verilmemesine bağlıdır. Bu ifadeyle, önümüze çıkan her meseleyi, daha umumî ve mutlak mânâda sebeb-sonuç ilişkisi içinde düşünme ve değerlendirmeyi kasdediyorum. Buna göre, mantıkî olma, akla ait bütün fakülteleri % 100’e varan boyutlarda kullanma demektir. Tıpkı peygamberler gibi. Gerçi bizler peygamberlerin akıllarını ve ona ait sair fakülteleri nasıl ve ne kadar kullandıklarını tam bilemiyoruz. Acaba onların akıllarının kaçta kaçı fizik dünyaya, kaçta kaçı metafizik âleme açıktı?

Yine kaçta kaçı Mekânımla mekân oldu

Bu cismi cümle cân oldu!

Nazar-ı hak ayân oldu

Özüm mest-i lika gördüm.

kıt’asıyla ifade edilen ufka açıktı? Bu mevzuda hiçbir peygamberin dimağına girme ve onu tahlil etme imkanımız olmadığından söylenecek her sözün gözü kör, kulağı sağır, ayağı topal ve kolu da felç demektir. Yani herhangi bir kıymet-i ilmiyesi yoktur. Şu kadar var ki, nasıl peygamberlerin eliyle meydana getirilen harikulâde şeyler, beşer tekamül ve terakkisinin son sınırını teşkil ediyor, öyle de mantıkîlik adına da aynı şey sözkonusu olabilir. Bizim istılah olarak “fetanet” dediğimiz bu şey, onlara has derinlikleriyle başkaları tarafından kat’iyen idrak edilemez. Zira bu seviye son sınırdır ve tamamiyle peygamberlere hastır ve o noktaya gelince artık âdiyât biter; fevkalâdelikler, harikulâdelikler başlar.

Evet nasıl ki, cismaniyet, manevî yapımızın kılıfıdır; haricî varlığı bulunan kalb, kalbî hayatın dış yüzüdür; beyin de gerçek aklın, mantık ve muhakemenin zarfıdır.. Ve işte bu zirve kâmil mânâda peygamberlerle temsil edilmektedir.

Yalnız burada bir endişemi de izhar etmeliyim; hergün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji insan dimağını belli ölçüde pasifize etmektedir. Bugünün talebeleri cep ve saat bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadır. Bu ise beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insanlık, mutlaka teknik ve teknolojik imkânlardan istifade etmelidir ama, dengeyi bozmamak şartıyla. Mesela; yukarıda bahsettiğimiz çarpım tablosunda olduğu gibi, hafıza ihmâl edilmemeli, basit problemlerde kat’i surette bilgisayar kullanılmamalı; bilgisayar bir yandan hafızanın işini kolaylaştırırken diğer yandan da mutlaka zihine jimnastik yaptırtacak şekilde hazırlanmalı ve programlanmalıdır.

Bu hususu ehemmiyetine binaen ilgi ve ihtisas saham olmamakla birlikte, kaba-taslak bilgilerim ışığında tıp alanı üzerinde yoğunlaştırarak biraz açmak istiyorum: Bugün tıp ilmi, çok değişik alanlara ayrılarak, ciddi bir ihtisaslaşma süreci yaşıyor. Hariciye, dahiliye, cildiye, göz, kulak, burun, boğaz vs. Halbuki insan “küllü la yetecezza” yani parçalanmaz bir bütündür. Dolayısıyla kulaktaki sağırlık, çınlama vb. hastalıkların sebebi şayet böbrek üstü bezlerdeki bir arıza ise, KBB uzmanlarının bunu ihtisas alanı bilgilerine dayanarak teşhis etmesi oldukça zordur. Zira bunu teşhis edebilme ancak, insan vücuduna bir küll olarak bakma ve cüzler arasındaki münasebeti kavramakla mümkündür. Bu da KBB ihtisasının- yanısıra, sair alanlarda en azından ansiklopedik seviyede bilginin verilmesini gerektirir. Veya ihtisas alanı dışındaki sahalarda mevcud olan boşluk, bilgisayar teknolojisi ile kapatılmalıdır.

Evet insan küçük bir kâinattır; nasıl kâinat tecezzi ve inkisam kabul etmeyen bir küll’dür; öyle de insan ağzı, dili, gözü, kulağı ve bütün uzuvları ile bir bütündür.

Bu meselenin akıl-mantık-muhakeme bazında bir diğer yönü; her şeyin maddeye incirar (indirgeme) ettirilmesi suretiyle kaos’a sebebiyet verilmesidir. Halbuki her şey maddeden ibaret değildir. Bediüzzaman’ın enfes yaklaşımı ile “her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyatta kördür.” İşte gözün kör olduğu bu sahada basiret devreye girmelidir. Şimdi labaratuvarlarda ölesiye araştırma yapan insanların, fizikî âleme ait keşf ve icatlarının yanında, bugüne kadar -istisnalar hariç değil-metafizik, anti madde, anti nötron dediğine ben şahid olmadım. Yani onlar metafizik âleme karşı olabildiğine kapalılar. İşte her şey bu şekilde maddeye inhisar ettirilince, mantık ve muhakeme pekçok yönüyle ihmâle uğruyor demektir. Bir meşhergâh olan kâinata bakılıyor ama, mülâhazalar hep dar bir çevrede kalıyor. Bir düşünürün ifadesiyle: “İlimsiz din topal, dinsiz ilim kör” hakikatı bütün netliği ile ortaya çıkıyor ve tam anlamıyla bir mantık ve muhakeme boşluğu yaşanıyor.

Bu faslı kapatırken, Allah Rasulü (s.a.s)’in, hayatını bir de bahsini etmeye çalıştığımız mantık, muhakeme ve his açısından derinlemesine incelemenin faydalı olacağı inancımı ifade etmeliyim. Evet, O bizim için bir hayat kaynağıdır. Dolayısıyla inanç, düşünce ve davranışlarında onu örnek almayan, O’nun arkasında yürümeyen birisinin gerçek hayatı anlaması mümkün değildir.. değildir çünkü bu insan gerçek hayat kaynağını bulamamıştır. Bu bir tarafa, o insanın dünyada kaybettiği gibi, ahirette de kaybetmesi muhtemeldir. Onun için dünya ve ahirette kaybetmek istemeyenler, Hz. Muhammed (s.a.s)’in rehberliği ışığında yürümeye çalışmalıdırlar.

M. Fethullah Gülen

İnsâniyet-i Kübrâ ne demektir?

“Kübrâ” kelimesi “büşrâ”, “suğra’.. gibi dişi varlıklar için kullanılan “müennes” bir kelimedir. “İnsaniyet” ise, “insan’ isminden bir yapma mastardır. Dil kuralları açısından “insan-ı ekber” değil de, insaniyet-i kübra denmiştir. Hem Üstad, hem İmam Rabbani, hem de Şah Veli gibi zatlar, bunu hep “İnsaniyet-i kübrâ” şeklinde kullanmıştır.

“İnsaniyet-i kübra’ terkip olarak, büyük insanlık mânâsına gelir. İnsana büyüklük kazandıran şeyi, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz alimler farklı şekillerde izah etmişlerdir. Onların kendi mütalâalarını kabul etmekle birlikte, daha farklı bir mülâhazayla meseleye yaklaşacak olursak; insan hem bedenen, hem de aczi, fakrı gibi bazı zaafları itibarıyla küçük bir varlıktır. Ona büyüklük kazandıran şey Kur ân-ı Kerim de: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir” (Ahzâb, 33/72) şeklinde bildirildiği üzere, ihsan-ı İlahî tarafından büyük ve kudsî bir vazifenin altına çekilmesidir. Cenab-ı Hakk, insanın zalimliğine ve cahilliğine rağmen, istidat ve kabiliyeti müsait olduğundan bu kudsî vazifeyi onun omuzlarına yüklemiştir. O, bu vazifeye sahip çıkıp ona omuz verdiği oranda hem cahillik ve zalimlikten kurtulacak, hem de büyüyüp değerler üstü değerlere ulaşacaktır…

Evet, insan bir taraftan â’lâ-yı illiyyine çıkmaya, diğer ta raftan da hayvanlardan daha aşağı bir konuma inmeye namzettir. Bu durum, onun kendisine verilen istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirip-ettirmemesiyle yakından alâkalıdır. İnsan, insan olarak kaldığı müddetçe, ona “insan-ı suğra; küçük insan’ demek icab eder ki bazen o, bu mertebeyi bile koruyamayabilir; koruyamayıp daha aşağılara düşebilir. Bu takdirde o insan, İlahî hakâikin fihristi ve timsali olma özelliğini de kaybeder. Evet, insan iç ve dış bütünlüğüne kendisini ulaştıracak malumatla donanmazsa, dışı süs içi pis plastize bir varlık haline gelir. Bu durumda insanın hayvandan farklı bir yanı da kalmaz. İnsanın gerçekten “ahsen-i takvim”e mazhar olması, kendi istidatlarını inkişaf ettirip “insan-ı kâmil” olmaya endeksli bir hayat yaşamasına bağlıdır.

Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: İnsanın mahiyeti, olduğu yerde kalmaya müsait değildir. O, yüksek bir ideale talip olmadığı zaman bir taraftan şehvet, gadap, kin, nefret, inat, haset, hırs vb. duygularla örgülenen nefis mekanizması, öbür taraftan da şeytan unsurunun değişik fenalıkları değerlendirmesi yüzünden hayvanlardan daha aşağı; ayetin ifadesiyle “bel hüm edall” konumuna düşer. Kur’an-ı Kerim’de bu hususa birçok işaret vardır. Şüphesiz insanı hayvanlardan ayıran özelliklerden biri, kendisine verilen duygulandır. O, bu duygularını muvakkat dünya hayatı için kullanamaz. Nasıl kullanabilir ki! Onlar, kendisine uhrevîlik ve semavîlik kazandıracak bir sermaye olarak verilmiştir. Dolayısıyla her insan, onları, yerli yerince kullanmak zorundadır. Üstad, bu duyguların işletilmesiyle elde edilecek makamı, göklere doğru yükselen bir kuleye; onlar olmaksızın sükût edilecek yeri de, onun aksi istikametinde bir çukura benzetir. Onun bu sükûta maruz kalmaması için, daima hareket halinde olması ve hayatını iman hakikatlerinin etrafında örgülemesi gerekir. Cenab-ı Hakk, Saadet Asrı’na yemin ederek başladığı Asr sûresinde şöyle buyurur: “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir..” (Asr, 103/1-2) Görüldüğü gibi tekid tekid üstüne kullanılarak, insanın doğduğu gibi kalması halinde mutlak surette hüsrana maruz kalacağı bildirilmektedir. Bu ifadelerin hemen akabinde, iman edip salih amel işleyenlerin, birbirlerine karşı hakkı ve sabn tavsiye edenlerin bu halden müstesna oldukları anlatılır ki, bu yol aynı zamanda insaniyet-i kübra ya götüren yoldur. Sahabe Efendilerimiz, surenin bu engin mânâsından dolayı, onu başlarına tâc yapıp hemen her sohbetten sonra okumuşlardır.

İnsaniyet-i kübrâ ya uzanan bir diğer yol -ki yukarıda zikredilen esaslarla yakından irtibatlıdır- marifet-i kübrâ yı elde etme yoludur. Allah (c.c), Necm sûresinde: “Andolsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü” (Necm, 52/18) buyurmak suretiyle işte bu duruma işaret eder. Efendimiz (s.a.s), kendisine bahşedilen miraç yolculuğu boyunca zahirî ve batınî duygularını, zerrelerden sistemlere kadar bütün kâinat üzerinde işlettirmiş ve marifet-i kübrâ’yı elde etmiştir. O, Miraçta ayağını nazarının ulaştığı yerin ötesine koymuştur ki, tasavvufta buna kadem ve nazar birliği denir. Kur’ân-ı Kerim bu yeri “kâb-ı kavseyni ev ednâ” sözleriyle ifade eder. O’ndan sonra gelen veliler, ayaklarını ancak kendi nazarlarının ulaştığı yere koyabilmişlerdir ki, bu da kademin nazara ulaşamamış olması demektir. Üstad, Efendimiz’in ulaştığı o makamı nazarî olarak bildiğinden, eserlerinde âyet-i kübrâ’nın destanını yazmış ve hayatı boyunca O’nun ulaştığı makama ulaşmaya çalışmıştır.

Görüldüğü gibi insan, Cenab-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu istidatları değerlendirip inkişaf ettirmesi sonucu, insan-ı ekber olmaya namzet olmaktadır. Ayrıca bu makam, insanın kendi duygularını işletmesine göre değişiklik arzetmektedir. Şöyle ki; mesela bir insanın, hayatı boyunca, bildiği şeylerle iç ve dış âlemini dizayn edip hayatını ona göre şekillendirmesi, ilme’l-yakin çizgisinde bir yol almadır ve insan-ı ekber olmanın bir alt makamıdır ve buna “insan-ı asgar/küçük insan” demek mümkündür. Diğer taraftan, şe’n ve şe’n-i Rubûbiyetin veya eşya ve hadiselerin perde arkasını müşahede ediyor gibi hayatını semavileştiren insan, ayne’l-yakin makamına ulaşmış ve insan-ı ekber olmaya adım atmış demektir. Bir başkası da gerçekten eşyanın perde arkasına açılıp şe’n-i Rubûbiyeti bütünüyle müşahede ederek insaniyet-i kübra konumuna yükselmiş olur ki, bu insan, insanın yaratılmasındaki asıl maksadı yakalamış yani insan-ı kâmil olmuş demektir.

Meseleyi hulâsa edecek olursak; Cenab-ı Hakk insanı yaratırken, başta onu insan-ı kâmil olmaya namzet kılmıştır. Dolayısıyla her insanın, insaniyet-i kübraya ulaşması bir hedeftir. İnsanın bu mertebeye ulaşması için, evvela kendisini bu yüksek gayeye programlaması ve onu elde etmek için daima “hel min mezid/daha yok mu?” ufkunda hareket etmesi gerekir. Yani her gün kainatın çehresinden bir nikab açarak, her defasında onu yeni görüyor gibi tanıması, yeni bir marifetle Allah’ı daha farklı duyması; aşk u şevk ve muhabbetle O’nun yolunda olması icap eder. Aslında insan, yaratılış itibarıyla hep iyi şeylere tevcih edilmiş ve bir dûn himmet olarak yerinde kalmasına müsaade edilmemiştir. Zaten o sadece yeme, içme, evlenme.. gibi fıtrî şeyler için de yaratılmamıştır. İnsan, bu bilinçle hareket edip, Allah (c.c) ve O’na ait yüce hakikatlere bütün benliği ile kilitlendiği an, asıl gayesini bulmuş; dolayısıyla insan-ı kâmil olma yoluna girmiş sayılır.

M. Fethullah Gülen

Nevruz ne demektir, mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Soru: Son yıllarda Nevruz günü, geleneklerimizin haricinde çok farklı biçimlerde kutlamalara sahne olmaktadır. Bu çerçevede bize Nevruz’un kaynağı ve kutlamaları adına bilgi verir misiniz?

Nevruz Bayramı, Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu topraklarında yaşayan tüm toplumların geleneksel bahar bayramıdır. Ne var ki Anadolu da bu bayramı önceleri Aleviler, son zamanlarda ise bazı ayrılıkçı örgütler sadece bir “Kürt Bayramı” olarak değerlendirmektedirler.

Bazı ansiklopedi yazarları, Nevruz’u, Hıdırellez, yani Hızır ve Tevrat’taki “Elyas” sözü ile anlatılan İlyas’ın buluşması ile alâkalı bir gün olarak kabul etmektedirler. Şahsen ben bunun yanlış bir tespit olduğu kanaatindeyim.

Bazı kimseler, Zerdüştlük’le olan irtibatını da göz önüne alarak Nevn.ız’u dinî bir gün olarak değerlendirmekte.. ve büyük bir ekseriyet ise Cemşit Şah’ın tahta cülûsu ile irtibatlandırmaktadırlar. Bundan başka İran tarihinde, göklerin ve yerin yaratılması, Nevruz’a rastlamış gibi gösterilmektedir. Yine İrari daki Şüler, Hz. Ali (r.a)’nin doğumundan vefatına kadar her şeyini Nevruz’la irtibatlandırarak onu, Hz. Ali (r.a)’nin hayatında çok önemli değişim ve dönüşüm noktalan olarak kabul etmektedirler. Bu yönüyle de nevruz, onların nazarında dinî bir gün gibi kutlanmaktadır.

Aynı zamanda Nevruz, güneşin eskilerin “Hamel Burcu” dedikleri, Koç Burcuna girdiği ana rastlar ki, bu da bahar günlerinin başlaması demektir. Bizim dünyamızda ilk modern medreseleri açan Nizamülmülk, bu meseleyi meşhur Nizamiye Medreseleri’nde ele alarak astronomik olarak tesbit ettirmiş ve bu günü “baharın başlangıç günü” olarak resmileştirmiştir. Bu yanıyla da Nevruz, dinî bir gün olmaktan daha çok, bir “takvim günü” demektir.

Fakat halk tarafından bir Bahar Bayramı halinde kutlanan Hıdırellez, Türk toplumunun her kesimi tarafından benimsenmemiş, sadece medeniyetten uzak yerlerde yaşayan yörükler ve özellikle de İran menşeli olan Türkmenler ve Türklere münhasır kalmış ve zamanla da unutulup gitmiştir.

Ancak unutulan bu gün, Safevi Devleti tarafından Şiilik prensipleriyle biraz daha geliştirilerek yeniden gündeme getirilmiş ve dînî bir hüviyet kazandırılarak ona büyük bir önem atfedilmiştir. Bu dönemde Nevruz, ya Zerdüşt’ün dinî öğretilerinden birisi olarak ya da Cemşit Şah’ın cülûsuyla “Nevruz-u Hâs”, “Nevruz-u Âm” ünvanları altında yeniden ihya edilmiştir.

Çaldıran zaferinden sonra Safevilerle olan münasebetlerimiz neticesinde, Osmanlılar da Nevruz gününü benimsemişlerdir. Bu tarihten itibaren Nevruz, Osmanlılar’da saray dahil olmak üzere her yerde bir bahar bayramı şeklinde tes’id edilmeye başlanmıştır.

Bu mevzuda edebiyatımıza baktığımızda Divan Edebiyatı içinde çok sayıda “Nevruziye” görürüz.

Ayrıca şimdilerde yılbaşında tebrik amacıyla gönderilen hediyeler gibi, o zaman da Nevruz günlerinde “Nevruziye” adı altında hediyeler gönderilirdi.

Yine Nevruz münasebetiyle Sultan, bazılarına pâyeler verir ve ona da “Nevruziye” denirdi ki, Nevruz, Asya milletleri kadar olmasa da, Osmanlılar tarafından da benimsenmiş ve tes’id edilegelmiştir.

Ne var ki, meseleye bir başka zaviyeden bakınca Nevruz, bizim açımızdan bir “dînî gün” değildir. Meselenin dînî yönü, Zerdüşt’ün zuhur ettiği dönemde ve çok eski tarihlerde yaşamış İran Şâhı Cemşit’le irtibatlı olarak Müslüman olmamış İranlılar’la alakalıdır ve ihtimâl Şah İsmail de bunu İranî tesirlerle ortaya atmıştır.

Nevruz Bayramı, Alevi’si, Sünni’si, Kürt’ü ve Türk’üyle bize ait toplumlarda dînî naslarla belirlenen ve din kaynaklı bir bayram değil, yukarıda da arzettiğim gibi o daha çok Nizamülmülk’ün benimseyerek ortaya koymuş olduğu bir “Bahar bayramı”dır. Ve kaynaklarımızda da, o ilk dönemler itibarıyla Güneydoğu’daki vatandaşların ve Kürtler’in bu bayrama katıldıklarına ve tes’id ettiklerine dair fazla bir şey bulunmamakta ve o sadece Türklerin ve Türkmenlerin bir bayramı olarak kaydedilmektedir.

Meseleyi bu şekilde tespit ettikten sonra, tekrar başa dönecek olursak; eğer Nevruz, Zerdüşt dininden kaynaklanıyor veya Cemşit Şah’la benimsenip yaşanıyorsa dînî ve İranî bir mesele demektir. Böyle bir meseleyi, bir kısım hülyaları gerçekleştirmek için vesile olarak kullanmağa çalışmak, Nevruz günü yürüyüş yapmak, değişik yerleri tahrip etmek, belli kesimlere yüklenmek.. çok çirkin bir hadisedir ve koskoca bir tarihi tahriftir. Değişik bir ifadeyle, bizim dinimizde olmasa bile dînî olan bir hakikati, böyle davranmakla, bir bakıma vahşet ve bedeviyet hesabına kullanmak demektir.

İkinci yanıyla Nevruz, şayet Nizamülmülk’ün ortaya koyduğu bir yılbaşı, bir yeni gün ise, bence bu yeni yıla veya yeni güne, hâlâ Afrikâ da bir kısım yamyam, bedevi ve vahşiler gibi kan dökerek, kan düşünerek, kan konuşarak değil; medeni insanlar gibi, sevinç, neşe ve sürurla girilmeli ve kutlanmalıdır. Evet Nevruz, halkın bayramıdır.. ve eğer kutlanacaksa halkla içiçe kutlanmalıdır ki, şimdilerde devlet de bu meseleye sahip çıkma gibi bir tavır sergilemektedir.

Üçüncü tespitten hareketle meseleye bakılacak olursa; Osmanlılar bu meseleyi Safeviler’den sonra bir hediye ve hediye teatisi günü olarak benimsemişler ve bunda da herhangi bir mahzur görmemişlerdir; görmemişlerdir zira militarizme kilitli bir idarenin, memleketin değişik yerlerinde yürüyüş yapılmasına, kan dökülmesine ve değişik entrikalar çevrilmesine müsaade etmesini düşünmek mümkün değildir. Bu açıdan tarihin de şehadetiyle denebilir ki, Osmanlıların Nevruz’u kabul ettikleri günden itibaren, değil bu türlü hadiseler, bı.i hadiselerin en küçüğü bile zuhur etmemiştir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, nevruzda insanlar, Hıdırellez’de olduğu gibi, sadece kırlara dökülmüş, ateş yakmış ve eğlenmişlerdir. Esasen ateş yakma da, İran kaynaklı olmasından dolayı ateşgedelerin (ateşe tapanlar) işidir, ama Türk toplumu, buna bir ibadet değil de eğlence mülâhazasıyla yaklaşmış ve bu türlü basit şeyler üzerinde durmamıştır.

Bu açıdan günümüzde, bir yönüyle tarihî geleneklere de ters olan bir kısım yeni şeyler icat edilmeye çalışıldığını ve böylece tarihin tahrif edilmek istendiğini söyleyebiliriz. Onun için Alevisi, Sünni’si, Kürt’ü ve Türk’üyle toplumumuzun her kesimi basiretli davranmalı, menşe itibarıyla teröre tamamen kapalı bulunan bir bahar bayramını, bir Zerdüşt veya bir Cemşit Şah gününü kötüye kullanıp kan dökmeye, kan düşünmeye, kan konuşmaya alet etmek ve böylece tarihi tahrif etmek isteyenlere kesinlikle fırsat vermemelidir.

Şefkat tokadı ne demektir. İzah eder misiniz?

Şefkat tokadı; sevenin, sevdiğine, sevgi eksenli, onu doğru yola getirme maksadıyla, kulağını çekme, azarlama mânâsına gelen tatlı bir ikazdır. Bediüzzaman Hazretleri, bu anlamdaki şefkat tokatlarına çok ehemmiyet vermiş ve Onuncu Lem’a’da, “Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir” (Âl-i İmran, 3/30) âyet-i kerimesi ışığında bu mevzuyu o günkü örnekleriyle izah ediyor.

Şefkat tokadı, herkesin, tokadını yediği zatın nezdindeki yerine göre cereyan eder ve şekil alır. Mesela; iman ettiği halde, Allah ile ciddi münasebet içinde olmayan bir kişi, mükellef olduğu ibadetlerinde bir kusuru olduğu veya akidesine ters bir düşüncede bulunduğu takdirde, malına veya evlad ü iyaline bir zarar isabet etmesi şeklinde, bir şefkat tokadı yiyebilir. Böyle bir tokat, o insanın ders almasına ve istikamet kazanmasına vesile olabilir. Bu zaviyeden meseleye bakıldığında buna her ne kadar şefkat tokadı adı verilse de, bunun bir lütuf ve ihsan olduğunda şüphe yoktur.

Gönlü iman ve ümitle par par yanan, dimağı her lahza yığın yığın sentezlerle ayrı iklimlere doğru kanat çırpıp yükselen bir kamet, “Falan şahıs nasıl böyle ileriye gidebiliyor. Neden ben onun kadar ilerleyemiyorum?” şeklinde menfi bir tasavvur içinde bulunsa, hemen şefkat tokadı yiyebilir. Çünkü bu seviyeyi yakalamış bir insanın aklından bu türlü fena şeylerin geçmesine müsaade edilmeyebilir.

Gecenin zifiri karanlığında kalkıp, başını seccadeye koyan ve âhireti adına ihtiyat akçesi kabul ettiği birkaç damla gözyaşını seccadesine bırakan bir insan, gaflete dalıp bir gece onu yapmadığı zaman, ertesi gün akşama kadar içinde simsiyah bulutların gezip dolaştığını hissedebilir. Bu, o seviyedeki bir insan için şefkat tokatıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onu o seviyeye yükseltmiş ve âdeta sefinenin dümenine getirmiştir. Şimdi, böyle birinin bu ölçüde ulvî bir sefinenin dümenini ihraz ettikten sonra, “ben basit tayfalar gibi kömür atacağım ve yelkenlerle meşgul olacağım” demesi, bir sukuttur. Allah’ın böyle bir sukuta rızası yoktur. Onun için Allah, engin merhametinin ifadesi olarak o şahsa kendine gelmesi için bir uyarıda bulunur ki, biz buna şefkat tokadı adını veriyoruz.

Şefkat tokatlarının örneklerini Asr-ı Saadet’te de müşahede etmek mümkündür. Peygamber Efendimiz (s.a.s) Uhud savaşının arefesinde ashabıyla yaptığı istişarede, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmaları fikrini öne sürmüştü. Halbuki çoğunluğu temsil eden genç Sahabiler, taarruz harbi yapmak istiyorlardı. Vakıa Sahabe bu düşüncelerinde fevkalade samimiydi. Düşmana haddini bildirmekten başka da bir niyetleri yoktu. Hatta bu samimi niyet, “Müminlerden Allah’a verdikleri sözde sadık olan nice erkekler vardır. Onlardan şehit olanlar ve şehadeti bekleyenler vardır. Ve onlar ahitlerini hiçbir şekilde değiştirmediler.” (Ahzâb, 33/23) ayetinin inmesine sebeb olmuştu. Ancak, böyle bir duygu ve düşünce içinde olan Sahabenin aşk ve heyecanları, emre itaattaki inceliği kavramalarına mani olmuştu. Ayrıca, düşmanın arkadan gelmesini engellemek üzere vazifelendirilen okçular, Efendimiz (s.a.s)’in “Siz, bizim arkamızı koruyun.. ve zinhar yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terketmeyin. Ve yine bizim cesedlerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!” emrine rağmen yerlerini terketmişlerdi. Bütün bunlardan sonra İslâm ordusu, muvakkat da olsa bir geri çekilme ve hezimete düçar olmuştu ki, işte bu da bir şefkat tokatıydı. Daha sonra buradaki ikazı anlayan Sahabe hemen Efendimiz (s.a.s)’in etrafında toplanmışlar ve düşmanı takibe alarak yeniden zelleyi sevaba, hezimeti de zafere çevirmişlerdir.

Kutlu Nebi’nin davasına gönül vermiş zamanımızdaki hakikat erleri için de şefkat tokatları her zaman söz konusudur. Zira bu dava çok şerefli bir davadır. Evet, bu dava, Allah’ın yeryüzünde en çok ehemmiyet verdiği meselelerden biri veya daha doğru bir tabirle en birincisidir. Şayet bundan daha önemli birşey olsaydı, Allah peygamberlerini onunla vazifelendirirdi. Hatta diyebilirim ki, Hz. Cebrail’i bile şerefli kılan, başını arş-ı kemâlâta ulaştıran, böyle büyük bir davada vazifeli olmasıdır. Bu açıdan küçük de olsa, ona zarar verecek her bir davranış o şahsın Allah yanındaki derecesi ve dava şuuruna göre tokat yemesine vesile olabilir. Evet, hiç kimsenin bu yüce davanın bir tek parçasından dahi feragat ve fedakârlıkta bulunmaya hakkı yoktur. Hz. Peygamber, vazifelendirildiği her şeyi bütünüyle yerine getirmiştir. Zaten “Ey Peygamber! Rabbin tarafindan sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun.” (Maide, 5/67) ayeti de bunu âmirdir. O da bunu harfiyyen yerine getirmiştir. Ardından bu vazifeyi başta Sahabe olmak üzere, Ömer b. Abdülaziz, Gazali, Şah-ı Geylani, İmam Rabbanî, Mevlânâ Halid-i Bağdadi, Bediüzzaman gibi yüce kametler üzerlerine almış ve yaşadıkları asırda en güzel şekilde o işin bayraktarlığını yapmışlardır.

Zamanımızda ise bu kudsî hamûleyi üzerine alanlar, bu nimetin şuurunda olarak, üzerlerine tevdi edilen vazifelerinde ülfet, ünsiyet ve ihmale kat’iyen yer vermemelidirler. Aksi takdirde şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur. Zira mazhar olunan nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en güçlü bir vesiledir. Bu ise ancak her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele etmek ve o nimetleri artırma yollarını araştırmakla mümkündür.

M. Fethullah Gülen

“Akla kapı açılır, irade elden alınmaz” sözünü izah eder misiniz?

Kâinat; Allah’ın ilim programına göre kudret, irade ve meşiet kalemiyle yazdığı bir kitaptır. Bu kitabın en önemli özelliği her yönüyle Allah’ı anlatıyor olmasındadır. Bu kitap, aynı zamanda insanı Allah yolunda sonsuz bir aşk, şevk ve heyecanla araştırmaya sevk edecek, onun içinde tecessüs duygularını şahlandıracak, araştırma, tahlil ve terkipte bulunma hususiyetlerini coşturacak, sonra da marifete, takdire dönüşerek insanın bütün benliğini saracak zenginlik ve muhtevada bir kitaptır. Böyle muhteşem bir kitabın arkasında ahiret gibi ebedî ve sermedî bir âlem olmasa, bu kitabı yazan kâtibin -hâşâ- abes, gâyesiz ve hikmetsiz iş yapıyor olması lazım gelir ki, O Zat (celle celâluhu) hikmetsizlikten münezzeh ve müberrâdır. Kainat kitabının özü, esası, mürekkebi ise Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurudur. O’nun sönmeyen sesi, tükenmeyen solukları olmasaydı insan, ne kainatın ihtivâ ettiği sırlara muttali olabilir, ne de Mebde-i ûla O Mübdi’i tanıyabilirdi… Binâenaleyh bu mânâda, ibtida ile intihayı cemeden, başlangıçla sonu bir araya getiren, en mübtediyâne ile en müntehiyâneyi bir arada yaşayan hakikat-i Ahmediye Aleyhissalatü Vesselâm‎, bizim için de varlık için de her şeydir.

Her zaman ifade ettiğimiz gibi bu kainat kitabı gürül gürül Cenâb-ı Hakk’ı anlatmaktadır. Ancak, bu kainatta varlık ve hadiseler, sebeplere bağlı cereyan etmektedir. Meselâ, çocuğu anne karnında yaratan Allah’tır ama, bu yaratma, yumurta, sperm ve rahmin bu işe müsait olması gibi zahirî sebeplere bağlanmıştır. Gerçi kâinattaki her şey, bir şiir ahengi içinde, gayet ritmik olarak cereyan etmesi, kainat çapında her şeyi idare eden bir Nâzım-ı A’zâm’ın mevcudiyetine delalet etmektedir. Ama, Cenâb-ı Hak, kapkara bir ruh olan Ebû Cehil’i, bîhemtâ bir elmas mahiyetindeki Ebû Bekir’den ayırmak için bu imtihan meydanında her şeyi sebeplerle irtibatlandırmıştır. Bu açıdan iradesini ve aklını kullanan kimseler ancak hakikatlere ulaşabilecek ve aklını kullanıp vicdanını dinleyenler sonuca ulaşabileceklerdir. Nebi’nin solukları, onların vicdanlarını uyarma bakımından bir ezan sesidir; bu sesi duyanlar uyanacak, uyananlar da kurtulacaktır. Evet irade ve akıl, “İş ve davranışlarda sırf O’nu isterler.” [1] hakikati gereğince, Hak yolunun yolcuları için bir iç dinamik ve sonsuza yelken açanlar için de önemli birer esasdırlar. Bu dinamikleri yerinde kullanıp bu esaslardan tam yararlanabilenler yolda kalmazlar.

Hidayeti yaratan da, dalaleti icat eden de Allah’tır. Ancak, bu iki hâdise ile insan aklı ve iradesi arasında hiss-i bedâhetle anlaşılabilecek bir münasebetin olduğu da açıktır. Hârika lütuf ve ihsanlar bu genel kaideyi bozmaz.. harikaların üstünlüğü, müsellem olsa da, hükümler onlara bina edilmez. İşte bir harika ve harika müessiriyet: Bir gün Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bedevîye İslâm’ı anlatır; ancak bedevi bu nurlu teklifi kabul etmeyip yoluna devam eder. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile bedevî arasında şöyle bir konuşma cereyan eder:

– Nereye gidiyorsunuz?

– Ailemin yanına gidiyorum.

– Sizi daha hayırlı bir yola yönlendirmek istesem gitmek istemez misin?

– Nedir o yol?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yol üzerindeki bir ağaca yanına gelmesi için işaret eder. Ağaç Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına gelir ve herkesin duyacağı şekilde, “Muhammedü’r-resulullah” der. Böylece bedevî daha hayırlı yolun hangisi olduğunu anlar ve İslâm’ı seçer.

İmanı takviyeye bazı gözleri açmaya matuf, bine bâliğ mucize, akıl ve irade üstü hususî birer lütuf ve o mucizeler kahramanı için de birer belgedir. Evet, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her mucizesi ile birçok gönlü açmış bir hârikalar insanıdır. Ama O’nun en büyük hizmeti iradeyi harekete geçirip aklı uyarması olmuştur. Mucizeler, ilk vesile ve bir tembih, akıl ve irade ise sonuna kadar bu uyanmanın hakkını edâ edip, o tembihe saygılı kalmanın esaslarıdırlar.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bütün akla kapıları açmış ama insanların iradeleri ellerinden alınmamış ve onları hiçbir zaman cebren imana zorlamamıştır. Zira bazen onlar mucizeleri bile “Bu apaçık bir sihirdir, bir göz yanılmasıdır.” türünden ifadelerle kendilerince izah yoluna gitmişlerdir. Her halde akla kapı açma ve ihtiyarı elden almama mülâhazası da bu çerçevede anlaşılmalıdır.

Evet, kâinat bir kitaptır ve ona bağlı hakikatler de bize Rabbimizi anlatan birer muarrif (tanıtıcı)dır. Kur’ân ise harika muhtevâsıyla ayrı bir muarriftir ki, hem Rabbimizi hem de o kitabı getiren Nebiler Sultanı’nı anlatmaktadır. Ne var ki bütün bunların hepsinde birer ince perde vardır.. ve ancak bir nur, saf ve temiz bir yürek ve O’na tam teveccüh etmek suretiyle işin hakikati anlaşılabilir. İnat, tenkit ve teşvişle ona el uzatan ve ona kuşkuyla bakan kimseler, kat’iyen ondan istifade edemezler. Bunlar karanlık gezer, karanlık dolaşır, karanlık yaşar ve ebedî olarak karanlıklar içinde kalır giderler.

M. Fethullah Gülen

Hakk’a hizmet eden herkesi kucaklamanın yolu nedir?

Açıklama: İnsanları, hakkı sadece kendi meşrebi içinde görmeye iten sâikler nelerdir? Hakk’a hizmet eden herkesi kucaklamanın yolu nedir?

Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret vb. duygularla donatmıştır. Bu duygulardan kötü olanlar fenalıklara sebebiyet veriyor diye, onların insanda bulunmamasını istemek, insanlığın da olmamasını istemek olacaktır. Zira insana, insan olma özelliği kazandıran bu ve benzeri duygulardır. Dolayısıyla her şeyden önce bu duyguların bilinmesi, hem insan benliğinin keşfi hem de onların kaynağının Cenâb-ı Hak olması yönüyle kanaatimce büyük önem arz etmektedir. “Nefsini bilen, Rabbini bilir.”, bu hususu ifade eden güzel bir özdeyiştir. Sokrates’in, bu düşünceyi ifade eder mahiyette olan “kendini bil” sözünü, okulunun girişine astırdığı söylenir. Bir yandan insan benliğine ilan-ı harp eden tasavvufçular, diğer yandan “fenâfillah” düşüncelerini sağlam bir zemine oturtmak için benliği kazanma sırları üzerinde durmuş ve konuyla alâkalı nice kitaplar yazmışlardır…

Evet insan, kendisinde bulunan bu duygular vasıtasıyla yerinde “ben” deyip, sadece kendini görebilir; görebilir zira bu duygu, onun tabiatında vardır. Haddizatında bu özellik olmadan onun hak bildiği dâvâda ısrar etmesi ve bağlandığı şeylere sağlam bağlanması da mümkün değildir. Meselâ, insan kendi araştırmaları sonucu ve tesiri altında kaldığı kültürün etkisiyle, aklî/mantıkî yönden Hanefi mezhebinin daha doğru olduğunu kabul edip benimseyebilir. Zaten böyle bir kabulleniş olmadan, ondan istifade etmesi de mümkün değildir. Aynı durum, İslâm’a hizmet için seçilen metodlar için de geçerlidir. Bu açıdan bir insan, Üstad’ın ifadesiyle: “Benim mezhebim/meşrebim daha iyi, daha güzeldir.” demeli; ama “güzel ve iyi sadece benim yolumdur.” dememelidir. Bu meselede insanın dengeyi tam yakalayabilmesi, öncelikle kendi duygularını istikamet üzere temsil etmesine bağlıdır. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte: “Her insanın bir şeytanı vardır. Benim de bir şeytanım var. Ne var ki, benim şeytanım bana teslim olmuştur.” buyurur. Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâdan hareketle, nefis ve ona bağlı duyguların da ıslah edilmesi her zaman mümkün görünmektedir. Aksi halde bu duygular ıslah edilmez ve istikâmet üzere olunmazsa, nefse ait bu duygular, şeytanın çok rahatlıkla işletebileceği birer duygu haline gelebilirler. İşte o zamandır ki, meydana gelecek ifrat ve tefritler, insan hayatında birer boşluk halinde tebârüz eder ve onun yolda takılıp kalmasına vesile olurlar. -Allahu a’lem- Şeytanın, henüz ruh üflenmeden Hz. Adem’in (aleyhisselâm) cesedinde keşfettiği boşluklar da bunlar olsa gerek!

Meselâ, bu duygulardan şehvet, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşrû isteklere karşı tavır almakla olur. Keza ona, inat duygusu hakta sebat için; hırs duygusu da dünyayı imar için verilmiştir. O, bütün duyguları yerli yerinde kullanabildiği takdirde aşırılıklara sürüklenmeden istikamet içinde kalabilecektir.

Bu hususta diğer önemli bir âmil de, insanın kendi kültür ve terbiye anlayışıdır. İnsan, duyguları pes şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır. Zaten terbiye deyince de, bedene yönelik terbiyeden çok, duygu ve düşüncenin terbiyesi akla gelmektedir. Evet, hepimizde nefis vardır; bu yüzden de iltizam ettiğimiz bir şeye karşı daha fazla alâka duyup, alternatif düşüncelerden rahatsız olabiliriz. İşte bu tür rahatsızlıkların her hissedilişinde insan, “O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler..” [1] âyetini esas alıp; “Madem bu insanlar bizim insanımıza hizmet veriyor; dolayısıyla müttefikimizdir. Diğer taraftan Allah’ımız bir, Kitab’ımız bir, Peygamber’imiz bir, Kâbe’miz bir.. binlerce bir’de müşterekiz. Ve madem berzahta, mahşerde, sıratta ve -inşallah- cennette beraber olacağız; o halde onlara karşı kin duymamız doğru değildir.” diyerek bütün olumsuzlukları kendi enginliği içinde eritebilir. Bu mantık ve bu anlayışıyla hareket edip, hissiliğimizi yendiğimiz oranda, bağrımıza basamayacağımız kimse kalmayacaktır.

Hâsılı; dine hizmet eden her insanla iyi geçinme hususunun, en az cihad etme kadar önemli bir mesele olduğunu bildiğimiz an, bütün insanlara sinelerimizi açmamız mümkün olacaktır.

M. Fethullah Gülen

[1] Âl-i İmrân, 2/134

Bir İnsanda İki Kalp Olmaz Ne Demektir?

Açıklama: Ahzâb sûresinde bahsedilen, bir insanda iki kalb olmaması ne demektir, nasıl anlamalıyız?

Kur’ân Ahzâb suresinde “Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadı.” [1] buyurur. Öteden beri müfessirler, bu âyete farklı yorumlar getirmişlerdir. Bazıları, cahiliye döneminde yaygın bulunan ve çok kimselerin akıl erdiremediği, çözüm bulamadığı meselelere aklı eren, çözüm getiren kişilerin “benim iki kalbim var” iddialarına karşı Kur’ân, bu âyeti ile bahsi edilen yaygın kanaati zihinlerden silmek istemiştir. Bazıları, Nadr b. Hâris’in iddialarıyla alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da Zeyd b. Hârise ile irtibatlandırmak istemişlerdir. Kur’ân’ın bu âyeti ile bu ve daha farklı mülâhazalar da söz konusu olabilir… Ancak ben bu âyete, surenin genelini nazara alarak daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği kanaatindeyim.

Şöyle ki; Ahzâb suresi, ele aldığı konular itibarıyla hep tevhid hakikatını vurgulamaktadır. Gerek bu mesele, gerek peygamberlerden alınan söz, gerek Hendek Savaşının safahatı, gerek tesettür meselesi, gerek kadın-erkek bütün müslümanlara, Allah ve Rasulünün hüküm verdiği şeylerde ihtiyar hakkının tanınmaması, gerek Hz. Peygamber ile münasebette bulunmanın âdâbı ve gerekse ahirete ait ahvâl.. evet bütün bu mevzuların hepsi Allah’ın birliği etrafında örgülenmektedir. Bu bize Mekkî surelerin genel karakterini hatırlatmaktadır. Ne var ki, Ahzâb suresi Medenîdir. Medine’de nâzil olan surelerde, bu türlü şeyler istidrâdîdir. Ahzâb suresinde ise, bu hususiyetler surenin mihverini oluşturmaktadır. Öyleyse bahsi geçen âyeti “tevhid” zâviyesinde ele almakta zaruret var. Evet tevhid, her ne kadar “lâ ilâhe illah” deyip, Allah’ı birleme olsa da, bu, işin nazarî olanını ifade etmektedir. Bunun amelî plâna çıkması ya da mârifet olarak “ilme’l yakîn”, “ayne’l yakîn” mertebelerine onu da aşıp “hakka’l yakîn”e ulaşması da, meselenin diğer yönünü teşkîl etmektedir.

Bazı insanlar vardır, “Allah birdir” der, ama, sebeplere tesîr-i hakikî vermeden de geri durmaz. Hatta Allah’ın icraatından tam hoşnut olmayabilir; hayatını dizaynda beşerî mülâhazaları tercih edebilir. Bunların hepsi, aslında tevhidin muhtevâ ve mânâsına ters şeylerdir. Evet böyle bir insan “Allah birdir” dese de, tevhid hakikatına tam ulaşamamış, “fenâ fi’t-tevhid=tevhid’de fâni” olamamıştır. Onun tevhidde fâni olabilmesi önce, ibadet, ubûdiyet ve ubûdet şuuruna ulaşması ve onu hayatına hâkim kılması ile mümkün olur. Sonra da o bunu, vicdanı ile hisseder. Hatta zaman gelir öyle bir yakîne ulaşır ki, tevhide götüren delilleri bile zâid bulur. Ve nihayet bu yolda ilerleye ilerleye “keşf” derecesine ulaşarak, tevhid hakikatını, hissin ve vicdanın ötesinde keşf ederek yaşar. Fakat hemen ifade edeyim ki, bu seviyeye gelinceye kadar kişi, çarpıklıklara girmekten, düal yaşamaktan, düal düşünmekten kurtulamayabilir.

Evet, gerçek mânâda “la ilâhe illallah=Allah’tan başka Mâbud-u bi’l-Hak, Maksud-u bi’l-istihkak yok.” demektir. Bu Arapça ifadesiyle “la cemile, la hâlika, la müşerria, la münşie… illallah” mânâsına da gelebilir. Ehlullahın, namaz tesbihatlarında okudukları; “Ya Cemil Ya Allah…” bu hakikatın yani isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud, mechul zâtın ilanından ibarettir. Bunu şuurluca söyleyen kişi, Allah ile karşılıklı bir mukaveleye imza atmış sayılır. Bu mukavelede icmalen şunlar vardır; “Allahım, duygu ve düşüncelerim içine Senden başkası girmeyecek. Tasavvur, davranış ve tavırlarım, hep Senin razı olduğun istikamette olacak. Aileme, çocuklarıma ve dünyama bakışımda Senin hoşnutluğun esas alınacak, Senin düşünülmediğin yerde düşünceler zihinlerde kir sayılacak. Bu bir bakıma Üstad’ın, bir başka yerde, “Allah için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme ve Allah için konuşma” ölçüsü ile tam uyum arz eder. Şimdi, “bir insanın içinde iki kalb olmaması” gerçeğine bu zâviyeden bakacak olursak; bu âyet, herhangi bir kimse, tevhid hakikatına inandığı halde, düşünce, tasavvur, tavır ve davranışlarında o çizgiyi koruyamıyorsa ona bu önemli hususu hatırlatmaktadır. Bir insanın hem tevhid deyip, hem de ona ters davranması, iki kalblilik demektir ki, böyle bir şey bir tenâkuzdur ve bir müminde olmamalıdır.

Evet her insan, inanmalı ve inandığını da yaşamalıdır. Yani hayatını da o birlik etrafında örgülemelidir. Zaten gerçek inanmışı tarif eden ehl-i tahkik “davranışları ile Allah’ı hatırlatan insan” demekte ve bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedirler. Buna göre, mümin yemesinden içmesine, konuşmasından oturmasına varıncaya kadar her şeyde, hep başkalarında “inanan insan imajı”nı uyarmalıdır. Namaz kılıp, faiz yeme, oruç tutup, karaborsacılık yapma insanın iki şahsiyet, iki kalb, taşımasıdır ki bu tevhide aykırıdır. İki yüzlülüğün, bozuk şahsiyet ve karakterin göstergesidir. Bu kişiler herhalde ahirette, iki yüzlü olarak haşr ü neşr olacaklardır.

Burada çok acı, acı olduğu kadar da gerçek bir hâtıramdan bahs etmek istiyorum. Eski yıllarda -zannediyorum 25 yıl kadar önce -borcunu bilerek ödemeyen birine alacaklının şikayeti üzerine hatırlatma mahiyette iki satırlık bir mektup yazmıştım. Ondan uzun bir mektup aldım. Mektup da kendini ve ileri gelen biri olduğunu vb. anlattıkdan sonra: “ben o borçları falan-filan olarak değil, tüccar sıfatım/kimliğin ile yaptım.” diyordu. Hâlbuki bir insan’ın böyle “iki” şahsiyetli olması, âyetin ifadesiyle “iki kalb” taşıması imkansızdır. Sen ya “O” sun, ya da “bu”. Bana göre helâl-haram mevzuunda bu denli yalpası olan birine bırakın müslüman demeyi, insan deme bile oldukça zordur. Keşke bu insan, “fıtratımı zorluyorum, hile yapmaktan, başkalarını kandırmaktan, zimmetime hak geçirmekten kendimi kurtaramıyorum.” dese… Belki bu kişiyi Allah o sonsuz rahmetiyle affederdi… Ama yanlışlıklarına, mahmil bulmaya çalışan ve “onu falan-filan olarak değil, tüccar kimliğimle yaptım.” diyeni ciddî hesaba çeker. Misalleri çoğaltmak mümkündür.

Hâsılı, bu âyete, surenin genel karakterini esas alarak yorumlar yapmak, lafzî yorumlardan ve parça parça yaklaşımlardan daha iyidir ve bizi daha sağlıklı sonuçlara ulaştırır.

M. Fethullah Gülen

[1] Ahzâb, 33/4

Kâbe, bütün insanlara kıyam olma özelliğini nereden alıyor?

Açıklama: Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları insanların (maddi ve manevi yönlerden) belini doğrultmaya sebep kıldı..” (Mâide, 5/97) buyuruyor. Kâbe, bütün insanlara kıyam olma özelliğini nereden alıyor?

Kur’ân-ı Kerim’de mastarlar, bazen sıfat gibi anlatılır. Meselâ; “Âdil” değil de, “Adl” denir. Yani o kadar âdil ki, sanki adaletin ta kendisi. Yukarıdaki âyet-i kerimede de Kâbe ve diğer esaslar için “kıyam” tabiri kullanılmıştır ki, bu kelime burada bir hususiyet arzeder. “Kıyâm” kelimesi, “kâme”den mastardır ve ayakta durmak veya bir şeyi ayakta tutmak demektir. Buna göre Kâbe, küre-i arzı ayakta tutan bir “amûd-i nûranî” ve onu bir peyk gibi güneş etrafında çeviren mânâ ve ruh gücü demek olur. Zira yeryüzünde henüz Hz. Adem yokken o vardı. İbn Kesir’in, el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde naklettiğine göre, melekler bir defasında Hz. Adem’le muhavere ederken, “sen henüz yaratılmadan biz burada çok tavaf ettik” demişlerdi…

Evet, Kâbe hakikati, sadece etrafı taş duvarlarla çevrili mekân değildir; o, aynı zamanda yerle göğü birbirine irtibatlandıran nurlu bir bağdır. Mi’raç’da, Efendimiz’in gözünü, hiçbir şey değil, arzın merkezinden semaların üstüne kadar yükselen ve Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanan bu amûd-i nûranî kamaştırmıştı. O, bu iltisak noktasında bütün güzellikleri farklı bir televvün içinde görmüş ve âdeta bir yeşillikler banyosu yapmıştı. Zaten, her zaman melekler, bu renkler cümbüşünü durmadan tavaf eder dururlar da, bir kere dönene bir daha sıra gelmez. İşte bu mânâda Kâbe, tâ arzın merkezine kadar, yeryüzünde Sidretü’l-Müntehâ’nın bir izdüşümüdür. Bu yönüyle mânâ âleminde Sidretü’l-Müntehâ ne ise, yeryüzünde veya madde âleminde de Kâbe odur ve âdeta o, varlığın temel taşı gibidir. Eğer âlemler yeniden bir kere daha terekküp ve teşekkül edecekse, bu mübarek “buk’a” zerrât-ı asliye mesabesinde varlığın yeniden teşekkül ve tekevvünü için nüve olacak ve her şey onun üzerine örgülenecektir.

Ayrıca, evrensel bir dinin evrensel mesajları, ilk defa orada nâzil olmaya başlamıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir vesileyle, “… ne diye beni kıskanıyorsunuz, Âişe’nin evinde bana vahiy geliyor?” buyurur. Demek ki vahy sağanağı da bazı yerleri daha fazla tutuyor. Öyle ise, Kâbe’nin de ayrı bir hususiyeti var demektir ki, bu da ‘göklerin ve hatta gökler ötesinin yerle irtibatı O’nunla sağlanıyor’ şeklinde anlaşılabilir. Cenâb-ı Hak, insanlık cemaatine, peygamberlikle insanın peygamberliği temsil keyfiyetine bakarken sanki, Sidretü’l-Müntehâ, -semalar- Kâbe (avamca ifadesiyle bu, gez-göz-arpacık) zâviyesinden bakar. Bu açıdan denebilir ki, nasıl Kur’ân bir mânâda yeryüzünün kıyamı veya kayyimidir; her şey zahiren onunla ayakta durmaktadır; öyle de, şayet yeryüzünde her şey ayakta ise, bu Kâbe’den dolayıdır. Belki bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’nin yıkılmasını kıyametin en önemli alametlerinden biri olarak görmektedir. Çünkü Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünde dinin, imanın kalmadığı anlamına gelmektedir ki ondan sonra küre-i arzın ayakta kalmasının da bir mânâsı yoktur.

Yine bu açıdan, Kâbe’nin yeri ve şekli de çok önemlidir. Onun bu öneminden dolayıdır ki, bugüne kadar Kâbe üzerinde en küçük değişikliğe izin verilmemiştir. Meselâ Efendimiz döneminde Kâbe’den olduğu söylenen fakat imkan olmadığı için onun sınırları içine alınmayan Hatim, Abdullah İbni Zübeyr döneminde Kâbe içine alınınca, “herkes kendine göre bir şekil verirse, Kâbe hiç durmadan şekil değiştirir” gerekçesiyle Emevi döneminde tekrar yıkılarak eski haline irca edilmiştir.

Diğer taraftan Kâbe, yeryüzünde gerçek cemaat mânâsına esas teşkil eden çok mübarek bir mekândır. Müslümanlıkta her insan, ferdî Müslümanlığı ile kendi dinini yaşar ve belli ölçüde Allah’ın rızasını kazanabilir. Ancak ferdî olarak elde edilebilecek bütün kazançlar hep kayıt ve şartla ifade edilir. Yani bir mü’min, ferdî olarak Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olabilir ve cennete girebilir. Fakat kâmil mânâda Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhariyet, ancak cemaatle mümkün olabilmektedir. “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih, 48/109) “Allah’ın eli cemaatle birliktedir.” sözleri, İlahî inayetin, hıfzın, kelâetin cemaatle birlikte olduğunu ifade eden çok önemli iki esastır. Dünyanın dörtbir yanından bütün insanlar, Kâbe’ye doğru yönelirken, hep birlikte aynı noktaya yönelmiş olmanın kazandırdığı bir cemaatleşme şuurunu yaşarlar. Bu ise, çok önemlidir; Üstad bir yerde, şüphe ve tereddütlere karşı o yöne yönelme insanda şöyle bir duygu hâsıl ettiğini ifade sadedinde: “Nasıl ben şu anda Kâbe’ye yöneliyorum; benimle birlikte dünyanın dörtbir yanından o ebedî mihraba yönelen milyonlarca insan var ve bunların içinde yüzlerce veli, asfiya, ebrar da var” der ve bu düşüncelerin insandaki bir kısım vehimleri izale edeceğini söyler. Bunu, hakka’l-yakîn olarak bizzat yaşadığımı söyleyebilirim; şöyle ki, bir kısım vesveselerin dimağıma hücum ettiği bir anda, kendi kendime: “Senin bulunduğun şu saf, Kâbe’nin etrafında bir halka teşkil ediyor. Onun arkasında ayrı bir halka, onun arkasında ayrı bir halka.. ve bu halkalar küre-i arzın son noktasına kadar devam ediyor. Kimbilir bu safların arasında İlahî esrara açık nice insanlar var ki sen onların eline su bile dökemezsin” dedim ve üzerimdeki bütün o vehimlerden sıyrıldım. Evet, esas bu yönüyle de Kâbe, âdeta manevî iplerle insanları birbirine bağlayan bir kuvvettir ve Cenâb-ı Hak onu insanlar için bir kıyam noktası kılmıştır denebilir.

Burada arz etmeyi düşündüğüm diğer bir nokta, esas şer’î tarifi içinde Kâbe, bir kısım menâsikin (ibadetlerin) yerine getirilmesi için, şeâire esas teşkil etsin diye vaz’edilmiş bir yer olduğu hususudur. Hac menâsikinin, -imamlar arasında ihtilaflı olsa da- üç esası vardır; bunlardan biri de Kâbe’yi tavaftır. Bu açıdan hem Müzdelife’de durmak, hem Mina’da şeytan taşlamak, hem de Arafat’ta bulunmak sanki Kâbe’nin etrafında bir dantela gibi örülmüş tâlî nakışlar gibidirler. Biz, âdeta her şeyi o amûd-i nûranîye iliştirerek, kulluğumuzu bir dantela gibi örgüleriz. Bu açıdan da hac farîzası, Kâbe etrafında örgülenen bir ibadet nakış gibidir. Bilindiği gibi hac ibadeti, Müslümanlar arasında yapılan yıllık bir kongre ve bir kurultay niteliğini taşır. Bu kongrede, eda edilmesi gerekli ibadetlerin yanında, gözetilmesi gerekli olan meseleler gözetilemediğinden, yeryüzünde tam bir İslâmî heyetin oluştuğu söylenemez; söylenemez çünkü hac farîzası için dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlar, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da bir araya gelip vazifelerini yaptıkları gibi, âlem-i İslâm’ın kaderini düşünerek evrensel bir kongre akdediyor şuurunda bulunsalar bu kıyamın çok önemli esaslarından birini daha yerine getirmiş olacaklar. Bir yerde Üstad’ın da ifade ettiği gibi, namazın, orucun, zekatın belli bir dönemde aksatılmasından dolayı, beş-altı yıl cephelerde açlığın, susuzluğun, yoksulluğun sefaletini yaşamanın yanında, birliğimizin çok önemli bir vesilesi sayılan haccı gerektiği gibi değerlendiremediğimizden dolayı da, dağınıklığa düşmüş ve devletler arası muvazenede bulunmamız gerekli olan konumda bulunamamışızdır. Oysa Cenâb-ı Hak, bu kudsî mekânı âdeta bütün insanlığın kıyamı için çok önemli bir esas olarak vaz’etmiştir. İmam Rabbânî’ye mensup önemli bir kutbun bu mevzudaki hususî bir tespiti vardır. Şöyle ki o zat, Kâbe’yi tavaf ederken, dünyada olan isyanlardan ötürü Kâbe’nin temessül edip yükseldiğini görür. O, kendi kendine: “Bu insanlar artık Allah’a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum” der ve yükselmeye durur. Bu büyük zat, Kâbe’nin eteklerine yapışır ve etme eyleme diye ağlamaya başlar.. derken ilâhî atâ kazanın önüne geçer ve her şey olduğu gibi kalır. Evet, Kâbe tavafla, yani kendi hilkati ile alâkalı mânâyı bulamayınca, “küllü şey’in yerciu ila aslihi; her şey aslına döner” fehvâsınca, kendi aslına avdet edecektir. Bu yüzden de eğer âlem-i İslâm için bir kıyam söz konusu ise, evvela Kâbe’nin kendi değer ve kendi kriterleri ile yeniden duyulmasına, hissedilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.

Hâsılı; İslâm evrensel ve âlemşümul bir dindir. Herkes daha doğarken mahiyeti ile İslâm’a yönelmeye, O’nu anlayıp yaşamaya ve temsil etmeye müsait olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla bu davet, herkese açık bir davettir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’e: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde sana (Kâbe’ye) gelsinler.” (Hacc, 22/27) buyurmaktadır. Görüldüğü gibi bu davet, İslâm’ın âlemşümul derinliğine uygun olarak, sadece inananlara değil, “nass” tabiriyle bütün insanlığa yapılmıştır. Şayet insanlar şartlanmışlıktan başlarını kaldırıp bu rehbere kulak verselerdi, bu sesi duyacak ve dünyanın dört bir yanından koşarak oraya geleceklerdi. Buna siz vicdandaki “nokta-i istinad” ve “nokta-i istimdad” nazarı ile bakıp, meseleyi Bergson’un sezgisi şeklinde anlayabilirsiniz. Çünkü vicdan yalan söylemez. Ya da acz ve zaafınızın dili ile bir Kudreti Sonsuz’a ihtiyacınız açısından bunu duyabilirsiniz. Siz, böyle bir ihtiyaç tezkeresi ile müracaata hazırlandığınızda, kulaklarınızda birdenbire bu sesin tınladığını duyacaksınız. Milyonlarca insanın bu davete icabet etmesinde bu sesin tesiri çok büyük olduğu kanaatindeyim. Kâbe’nin bütün insanlığın kıyamı olma özelliğini de işte burada aramak gerekir.

M. Fethullah Gülen

Okuma alışkanlığını nasıl kazanabiliriz?

Açıklama: Kitap okumaya zorlayıcı faktörler nelerdir? Okuma alışkanlığını nasıl kazanabiliriz?

Kitap okumak çok önemlidir; hususiyle de insanı Rabb’ine ulaştıracak, onu gâye-i hayâl saydığı neticeye bağlayacak, kâinatın gerçek mânâda fethine vesile olacak, kendisi için kapalı meseleleri açacak; dahası kara delikleri cennetin birer koridoru haline çevirecek ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden yürüyebilmesini temin edecek kitapları okumak çok önemlidir.

Yukarıda belirtilen türden kitapları okumakla metafizik gerilim, birbirini destekleyici mâhiyette “sâlih daire” teşkil ederler. Zira iyi bir kitap, metafizik gerilime; metafizik gerilim de o kabil kitapları okumaya sevk eder. Evet, insan kitap okudukça ondaki gerilim daha da artar ve o, gerilim arttıkça fırsatları kitap okuyarak değerlendirir. Bu sayede inançla gerilmiş aydınlık ruhlar, küfür ve dalâlete karşı hep donanımlı olur, aydınlanır ve başkalarını da aydınlatırlar.

Asrımızda, küfür ve ilhada sürükleyen kitaplar okutulmak suretiyle masum dimağlar baştan çıkarılmış ve büyük Allah’tan uzaklaştırılmışlardır. Komünizm, ateizm, nihilizm vb. gibi küfür ve anarşiyi besleyen zararlı cereyanların yedeğinde hep bu menfûr ideolojiler -bunlara da ideoloji denecekse- ve hareketler vardır. Bunlara karşı insanları Allah’a yaklaştırmanın ve ona yönlendirmenin yolu, onlara bizim dünyamıza ait kitapları okutma olmalıdır.

İnanan herkes, şuurlu bir şekilde ve lüzumunu ruhunda derinlemesine hissederek mutlaka kitap okumak mecburiyetindedir. Zira bizi dinsizliğe zorlayan millet ve çevreler, aynı zamanda bizi doğruya götüren vesilelerden de mahrum etmek istemektedirler. Şimdiye kadar bu hasım ruhlar, böylesi hain emellerine ulaşabilmek için değişik yolları denemiş, dili berbat etmek suretiyle kütüphanelerdeki kitaplarımızı okunmaz ve anlaşılmaz hale getirmiş ve belli ölçüde de olsa neticede nesilleri birbirinden koparmayı başarmışlardır(!). Böyle bir talihsizliğe maruz kalan günümüzün zavallı insanı tabiî olarak kendi ruh köküyle alâkalı değerleri bilememekte ve bundan dolayı da her geçen gün biraz daha kendisinden uzaklaşmaktadır.

Bu itibarla, millî değerlerimize gönül vermiş muhabbet fedâilerinin okuma mevzuunda da, umumî seferberlik ilan edercesine kendilerini okumaya vermeleri gerekmektedir. Devlet başta olmak üzere gönüllü sivil toplum kuruluşları ve vakıflar tarafından bu önemli meselenin gerektiği şekilde ele alınıp alınmadığı meselesinin her zaman münakaşası yapılabilir; ama, okumak bizim için artık bir zaruret halini almıştır. Vâkıa okullarda insanlara okuyup yazma öğretilmektedir; ancak esas önemli olan husus, öğrencilere kitap okuma şuurunun kazandırılması ve faydalı kitapların okutulmasıdır. Eğer o körpe dimağlara sadece boş, fuzûlî ve onu baştan çıkaran romanlar hikayeler okutuluyor, fakat bizi asırlarca yücelten ve büyük insanların yetişmesine vesile olan yayınlar hep ihmal ediliyor ve neslimize iyi bir rehberlik yapılmıyorsa, onların bir şey okumuş oldukları söylenemez. Nihilist ve anarşist nesillerin yetişmesinde kötü yayınların okutulması, faziletli nesillerin yetiştirilmesinde de millî ruh eksenli yayınların okutulmasının tesiri büyüktür. Binâenaleyh her ferdin, evvelâ bu mevzuda, neyi bilmesi gerektiğini çok iyi belirlemesi, daha sonra da, başta kendi aile efradı olmak üzere ulaşabildiği herkese iyiyi, doğruyu ve güzeli öğrenme yollarını göstermesi gerekmektedir.

Bir mümin, İslâm’a, imana ve Kur’ân’a ait meselelere sahip çıktığını söylediği halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa, onun samimî olduğunu söylemek çok zordur. Oysaki içte ve dışta dine karşı olan kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin, kendilerine ait meseleleri çok iyi bildikleri görülecektir. Meselâ bir nihilist, bir anarşist, bir din düşmanının vb. fikirlerinden istifade ettiği kişilerin eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır. Aynı zamanda onlar, demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte ve karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna çevirmektedirler. Evet bâtıl yolun talihsiz yolcuları, kendi ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler. Bir şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfân değildir ama ruhları karbonlaşmış bu talihsizler, kendi dâvâlarında bayraktarlık yapmış pek çok dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler.

Ne acıdır ki, yüce bir dâvâya gönül vermiş Mü’minlerin pek çoğu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hulefâ-i Râşidîn’in (r.anhüm) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler. Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden habersizdirler. Bunlar bir yana, akıl ve mantık ölçüleri içinde müsbet ilimlerden de istifade ederek anlatma imkanı varken Allah’ı, Peygamber’i, Kitab’ı ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar. Onlar, fünûn-u müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur’ân-ı Kerim sayesinde, belli ölçüde de olsa haberdarken, bütün bunlardan gerektiği gibi istifade edememektedirler. Nitekim Kaptan Kusto, Cebel-i Târık boğazında Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışmadığını tespit edip bunu büyük bir buluş olarak neşrettiğinde onun niyeti ne olursa olsun hepimizde bir hayranlık hissi uyardı. Zira o, bizim kitabımızın bir faslını dile getiriyordu: “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.” Biz bunları yabancıların, çarpıtarak vermelerinden mi öğrenecektik? Kur’ân’da bunun gibi daha pek çok ilmî hakikatler vardı ama, maalesef Müslümanlar bunlardan habersizdi.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle, Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır. Evet en az, bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar, bir Mü’minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir. Biraz olsun onur ve gurur sahibi her Mü’min, başkalarının kendi batıl ilhad ve küfürlerini anlattıkları kadar, her mevzuyu akla ve mantığa dayalı, o tertemiz, dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup ve okutmalıdır. Öyle ki o, “-inşaallah- elime aldığım her insanı, duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına ilim, kalbine iman yerleştirmek suretiyle, hem onun cennete gitmesini; hem de kendimin kurtulmasını sağlayacağım.” gibi.. duygu ve düşünceler harekete geçerek kitapları cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul edip, bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır.

Okumak bu kadar önemli iken bir Mü’min yine de okuyup düşünmüyor ve okuyup düşünenlere destek olmuyorsa, onun dînî değerlere karşı alâkası da işte o kadar demektir. Yani Allah’ın, Kur’ân’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzîde Ashabının (radıyallâhu anhüm) anlatılıp-anlatılmaması sanki onun nazarında müsâvîdir. Bir seçim, bir spor müsâbakası kadar bu meselelere alâka duymayan bir Mü’min, sevip alâka duyduğunu söylediği zevatla işte o kadar alâkalı demektir. Hele bir Mü’min, bütün âlemleri ve kendisini hiçten, yoktan yaratan Hz. Allah (celle celâluhu) hakkında bir insanı aklen ikna edecek kadar malumâta sahip değilse ve Rabb-i Kerîm ü Rahîm’ini anlatamıyorsa, -ben diyemem ve dememeliyim de- fakat o kendi kendine “yazıklar olsun” demelidir.

Evet kitap okumama, kanaat-i âcizânemce, bizim neslimizin en büyük eksikliklerinden biridir. Bu eksikliği gidermek için devamlı ve çok okumalı, her gün bir şeyler öğrenmek için çalışmalı, ev ve iş yerlerinde, hiç olmazsa belli bir süre de okumaya ayırmalıyız. Neslimize bu mevzuda da iyi bir örnek olmalı, değişik vesile ve metotlar geliştirerek onlara okuma yollarını açmalı ve onların, İslâm’ı anlama-anlatma aşk ve şevklerini geliştirmeliyiz.

M. Fethullah Gülen

Müminin, Rabbinden gelen lütuf ve ihsanlar karşısındaki tavrı nasıl olmalıdır?

Mümin, kendisine gelen bütün lütufları, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir ifadesi olarak görür. Bizdeki faziletler, lütuflar, ihsanlar, hep O’nun bağının gülleri ve çiçekleridir. Biraz tefekkür ettiğimizde bunların kat’iyen bizden kaynaklanmadığını hemen anlayıveririz. Evet, bizim yapıyor göründüğümüz her şeyi aslında O yapmaktadır. Zaten bunun aksine inanmayı da şirk kabul ederiz. Akidelerini “Sizi de ef’âlinizi de yaratan Allah’tır.”, “Allah dilemezse siz bir şey dileyemezsiniz.”, “Allah neyi dilemişse o olur, olmasını dilemediği şey de olmaz.” beyân-ı nebevisinin şekillendirdiği insanlar, Allah’ın lütfettiği bunca nimetleri, öyle inanıyorum ki, kendilerinden bilmez ve kendilerine mal etmezler.

Allah’ın bu lütufları bizi, fahra, gurura, kibre değil; hamde, senaya ve Cenâb-ı Hakk’a itimada sevketmelidir. Kaldı ki, zannediyorum vicdanlarımız, Allah’ın bizleri hizmete muvafık kıldığı gibi muhatapları da muvaffak kılacağı gibi görünmektedir.

Müsaade ederseniz burada size bir hissimi arz etmek istiyorum:

Bir vesileyle Avustralya’ya gittiğimde, aynı duygu ve düşüncenin bir araya getirdiği orada yaşayan bir kısım hamiyetli insanımız bir yurt temeli atmayı plânlamışlar, rical-i devleti çağırmışlar ve benim de konuşmamı istemişlerdi. Her ne kadar kaçtı isem de daha sonra bir-iki kelime konuşmak zorunda kalmıştım. Kürsüden indiğimde beni, o anda orada bulunan mübarek bir toplumdan bazı arkadaşlarla tanıştırdılar. Birdenbire başım döndü ve içim burkuldu ve, “Ya Rabbi, keşke bu topluluk onlara gelmiş olsaydı ve ben onları böyle mahzun görmeseydim. Keşke bunlar, bu yurdun kendilerine ait olmadığı hissini duymasalardı. Keşke ben onların yerinde olsaydım, onlar benim yerimde olsalardı.” hissine kapıldım ve iki büklüm oldum. Ben şahsen bütün arkadaşlarımızın da, insan olmamıza ve bu sebeple bir kısım hırslarımız bulunmasına rağmen böyle bir duygu ve düşünce içinde olmalarını arzu ederim. Evet, değil başkalarını hor-hakir görmek, onları kendilerinden daha iyi görmeli ve daha iyi bilmelidirler.

Kaldı ki zahiren hizmette muvaffak olmak, Allah indinde faziletli olmanın tek alâmeti ve şiarı da değildir. Bazen bir tek adamın hidayetine vesile olmak, binlerce insanın hidayetine vesile olma, binlerce müessese kurma kadar hayırlı ve bereketli olabilir. Üstad’ın ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” Bu itibarla başkaları zahiren bizim kadar muvaffak olmamış gibi görünebilir; ama işin bâtınında onların, fersah fersah bizlerden daha iyi durumda olmaları da mümkündür. Bu itibarla biz, mutlaka herkesi kendimizden daha iyi görmeli, daha iyi bilmeli ve herkesin hizmetini alkışlamalıyız.

Öte yandan müminin hizmet anlayışı, fahirlenmesine müsait değildir. Devâsâ kamet de, bu büyük hakikatleri hiçbir zaman kendisinin temsil ettiğini kabul etmemiş ve “Hem deme ki, ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memerr olursun.” demiştir. Aynen bunun gibi bizim üzerimizde görünen güzellikler de tamamen o Güzeller Güzeli Yüce Yaratıcıya aittir. Üstad, başka bir yerde de, “Sen müzekkâ olmadığından kendini “Allah bu dini bazen fasık ve fâcirlerle de teyit eder.” hadisinde anlatılan o racul ü fâcir bilmelisin.” diyerek mevzuya ayrı bir buud kazandırmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük hizmetler lütfettiği bu büyük insanlar, hizmette kendilerini böyle bilirlerse, bize nasıl düşünmek icap eder, onu sizin takdirlerinize havâle ediyorum.

Bize fahr, gururlanma, kibir, ucbun altında kalıp ezilme değil; tevâzu, mahviyet, hacâlet ve

“Değildir bu bana layık, bu bende,

Bana bu lütf ile ihsan nedendir.” (M. Lütfi)

demek yaraşır.

Evet bize göre şirkin en hafifi “nahnu”, hiç şirke girmeme de “hüve”dir. Yatarken, kalkarken, otururken, düşünürken, gözlerini açarken-kaparken hâsılı hayatın her safhasında hep “O” deyip durmalı ve her lahza vahdet-i şuhûtçuların ifadesiyle “Heme ezost=Her şey O’ndan.” duygu ve düşüncesi içinde olmalıyız.

M. Fethullah Gülen

Sekîne ve çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz?

Sekîne; sükûn kökünden, vakâr, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhda dalgaların dinmesi ve sâkinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır. Sekîne, tasavvuf erbâbınca; gaybî vâridatla kalbin oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollaması ve üns esintileri soluklaması hâlidir.

Sekînenin nazil oluş keyfiyeti farklı farklıdır. Şimdi, biraz da icmalî olarak sekînenin değişik keyfiyetleri üzerinde durmaya çalışalım:

1- Her şeyden önce sekîne, eşref-i mahluk olan insan için, ukbâ buudlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine kût, kuvvet ve iradesine fer veren öyle İlâhî bir te’yiddir ki, hemen her devirde ona sık sık müracaat edilmiş ve bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve Cenâb-ı Hak tarafından da bu isteğe çok defa cevap verilmiştir. Meselâ, Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Hendek Savaşı’nda, Kur’ân-ı Kerim’in “… Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuşdu da öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla beraber bulunan mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı…”(Bakara, 2/214) ifadeleriyle anlattığı ciddî bir sarsıntı geçirmişlerdi. Sekîneye çokça ihtiyaç duydukları böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak “Feenzil sekîneten aleynâ=Bizim üzerimize sekîne indir.” duasında bulunmuşlardı. Kur’ân-ı Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı “zülzilû” tabiriyle anlatmaktadır. Çünkü Müslümanlar, Hendek Savaş’ında, zelzelenin merkez üssü durumunda olan Medine’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikâta maruz kalmış ve sarsılmışlardı; sarsılmışlardı ama, tazarru’ ve niyazları üzerinde nâzil olan sekîne ile de hiçbirinde korku namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak gönülleri itminanla doldurulmuştu.

Başka bir imtihan meydanı olan Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür. Şöyle ki, Müslümanlar düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede, etrafındaki birkaç yakın Ashabıyla yapayalnız kalan Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ben peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Allah’ım bize yardım gönder.” diyerek dua etmiş ve Allah’dan nusret dilemişti ki bunu müteakip üzerlerine semadan melekler inip Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashabını teskîn etmişlerdi. Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşı’nda Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlar üzerine indirdiği sekîne ile onları nasıl rahatlatıp sînelerini inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır: “Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Rasulünün ve Mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmışdı (bozguna uğratmıştı)…” (Tevbe, 9/25-26)

Sekîne metafizik bir hâdise olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izâh etmek mümkün değildir. O; Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nâzil olduğu gibi, Uhud Savaşı’na katılan insanlara da inmiştir. Zira Ashâb-ı Kiram, Uhud’da küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir şey olmamış gibi, bir kısım diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine kadar kovalamışlardı. Düşman ise, sözde Uhud’da üstlerinden vurup altlarından çıktıklarını sandıkları bu sekîne ile gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanlar karşısına bir daha çıkmama korkusuyla Mekke’ye kadar kaçmışlardı.

2- Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru’ ve niyaza icabet olmaksızın, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccânen lütfedilir.. sekînenin bu çeşidi bazıları tarafından “melâike”, bazıları tarafından da “rûhânîler” olarak da isimlendirilegelmiştir. Ama ister melâike, isterse ruhânîler olsun, inişleriyle insanlarda itmi’nân hasıl ettikleri ve onların maruz kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, sekîne ile aynı mânâya gelmektedir.

3- Sekîne, bazı zamanlarda -Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’ı Kur’ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu şeylerin bürümesi gibi- iner ki; bu da, “İmanlarına iman katmak içi mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur” (Fetih, 48/4) âyetiyle anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan Mü’minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere İlâhî bir te’yiddir. Bu te’yide mazhar olmuş bir Mü’min, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda sekîneyle iç ve dış ahenge ulaşır; ulaşır ve o bir huzur insanı haline gelir. Burada müsadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hâtırasını arzetmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, şer güçleri tarafından ciddî şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, şer odakları, bir gün, onun bulunduğu binaya geliyor ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi (Bkz. Tevbe, 9/40) onunla öbürleri arasında, az bir mesafe kaldığı ve biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları; hatta çevresinde dolaştıkları; her dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamaları; dahası, bünyesi alerjik ve yara-bere içinde olmasına rağmen sürekli terlediği halde hiç kaşınmaması ve rahatsızlık duymaması ve bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sarması ve âdetâ cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına bir inşirâha ermesini tekrar tekrar anlatıvermişti.

4- Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecelli edebilir. Bu, biraz da Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecelligâhın liyâkat ve istidadına göre zuhur eder. Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecelli etmiş; zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (celle celâluhu), meleklerin “bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) sekîneyi, meleklerin çevik-çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle zuhûr ediyordu.

Yahudilerin sekînesi ise, -Kur’ân-ı Kerim’de işaret edildiği üzere- hep, “Tâbût” (sandık) içinde götürülüyordu. (Bkz. Bakara, 2/248). Ancak, sekîneye vesile bu tâbûtun içinde ne olduğu da tam bilinmemektedir. Bazıları onun içinde, Hz. Yusuf’tan kalma hatıralar, başka peygamberlerden kalma değerli eşyalar, peygamberlerin resimleri veya Tevrat parçalarının bulunduğunu söylemekte ise de, anladığımız kadarıyla, tâbût içinde bulunan objeler birer perde idi; asıl o mahfaza derûnunda İsrailoğulları’na moral kaynağı olacak “sekîne” vardı. Kanaat-i âcizânemce bu da, bazı hârik şeylerin zuhûru için esbabın perdedarlığı gibi bir şeydi. Yani nasıl ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek parmaklarına dökülen bir miktar su, koca bir deryaya kaynak olabilecek mahiyete dönüşüyordu; öyle de, tabutun içindeki nesneler de, Cenâb-ı Hakk’ın harikalar yaratması için perde türünden birer malzemeydi. Ama konu İsrailoğulları tarafından fizikî dünyada bir tâbût ve içindekiler de, esrar ifade eden bir kısım metafizik buudu olan aksesuardı. Bunun da, o cemaatin karakteristik yapısıyla derin bir alâkası vardı. Evet, insanlar ba’zen bir kısım inhiraflarla Allah’ı bile fizik dünya içinde, tıpkı her hangi bir nesne gibi tasavvura kalkışdıklarından, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ya “Allah’ı bize göster, eğer O’nu bize göstermezsen sana inanmayız.”(Bakara, 2/55) diyebiliyorlardı.. “Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişler, “Allah’ı bize açıkça göster!” demişlerdi…” (Nisa, 4/153) âyeti de bunun bir başka versiyonunun ifadesidir. Bu âyet, böylelerinin, bütünüyle bedene, maddeye ve fizikî dünyaya kilitlenmiş olduklarını ne güzel gösterir!.. Elbetteki, bu anlayışta olan kimselere inecek sekîne Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a gelen veya Bedir’dekilere inen ya da İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na nâzil olan sekîne gibi olmayacaktır; zira bu her şeyden önce onların karakterlerine uygun değildir. Böylesine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilen Hz. Mesih (aleyhisselâm), onların maddeye endeksli düşüncelerini belli ölçüde ta’dil edip bir ölçüde onları Müslümanlığa hazırlamış; Nebiler Serveri ise, madde ile mânâ arasındaki dengeyi tam tesis eden düşünceleriyle insanlığı daha ileri ufuklara yönlendirmiştir. Bu meseleyi peygamberlerle alâkalı yönüyle ele alacak olursak, -Allahu a’lem- Hz. Mesih, mânâ ağırlıklı mesajlarıyla kendi döneminin; Hz. Musa da risaletinin hususî televvünü ile kendi devrinin peygamberi idi.. evet her peygamberin, genel durum ve kavminin özel durumu itibarıyla kendi üslubunu kullanması gerekir. Aksi takdirde, meselâ İsrailoğulları, kendi anlayışlarından uzak, mânâ eksenli mesajları yadırgar ve Hz. Mesih gibi birini dinlemezlerdi. Kaldı ki, belli bir dönemde, Hz. Musa’nın terbiyesi ile bir hayli mesafe almış insanlar bile; “Benim size söyleyecek daha çok şeyim var, ama onları, Faraklit (Nebiler Serveri) geldiğinde haber verecek” diyecek kadar söyleceği her şeye dikkat eden ve fevkalâde bir temkin ve tedbir insanı olan Hz. Mesih’in mesajları karşısında onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi.

Bu açıdan Hz. Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarının anlayış ve idraklerine göre bir üslup kullanıyordu. Dolayısıyla onlara gelen sekîne de, onların düşünce dünyaları ile te’lif edilebilir, fizikî buudlu olması gerekirdi. Ayrıca tâbût, onların bazılarına duygu ve düşüncelerinin ölü olduğunu gösteren bir ‘remiz’ de olabilir. İşte o tâbûtun içindeki sekînenin, geçmiş peygamberlere ait bir kısım bakiye ile remizlendirilmesi ve ecsâmla temsil edilmesi de yine onların belli ölçüdeki maddeci düşünceleri ile irtibatlandırılabilir.

Hâsılı sekîne, İsrailoğullarına tâbût, Hz. Musa’ya yağmur, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem)’na meleklerin velvelesi, Üseyd b. Hudayr (radıyallâhu anh)’a duman şeklinde ve daha başkalarına da başka şekilde tecellisi, herkesin ruh dünyasına göre değişik tecelli dalga boyunda zuhûr edegelmiştir. Ve her insanın, görmediği halde ruhun mevcudiyetine inandığı gibi, Rabb’isiyle arasındaki irtibatı ölçüsünde de hiç görmediği halde alâmetleriyle mevcudiyetine inanacağı bir sekîne tecellisi yaşaması her zaman mümkün görünmektedir.

M. Fethullah Gülen

Yenilenen dünyanın gerisinde kalmamak için neler yapılmalıdır?

Açıklama: Yeniden yapılanmakta olan dünyanın dışında kalmamak ve bir kıyıya itilmemek için insanımıza düşen vazifeler nelerdir?

Dünya şimdiye kadar çok kereler yenilenmiş, içtimâî metamorfozlar yaşamış ve kabuk değiştirmiştir. Ne var ki ben bu tarih boyu gerçekleşen yenilenmelerin, batılıların tasniflerine uygun bir biçimde, İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ vb. dönemler şeklinde gerçekleştiğine inanmıyorum. Batı tarihindeki bu çağ taksimleri tamamen izâfîdir. Bu bana, insanın, âdeta eline bir testere alıp, hiçbir dayanağı olmaksızın rastgele zamanı dilimlere ayırması gibi geliyor. Ne var ki mesele‎ye enbiya-yı izamın bi’setleri ile yaklaşacak olursak, tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde sürekli bir yenilenmenin yaşandığını kabul etmek yerinde olur.

 Seyyidinâ Hz. Adem’le başlayan bir sistem ve düşünce tarzı, ilk mürselînden olması itibarıyla Hz. Nuh’a kadar devam etmiştir. Her ne kadar Hz. Adem’e de on sahife verilmiş olduğu Sünnet-i sahîha’da sabit olsa da, Hz. Nuh, insanlığın ikinci babası olması itibariyla onun ayrı bir hususiyeti vardır. O’nu mürselînin ilki yapan, insanlığa bir yenilik, bir değişiklik sunmuş olmasıdır. Bu değişikliği takip edemeyen küfür yobazları ve ilhat mürtecîleri ise O’na başkaldırmış ve kendi isyanlarıyla yok olup gitmişlerdir. Evet bir tufan hadisesi gerçekleşmiş; yeryüzü yıkanıp yeniden ter ü taze ve dengeli hale gelmiş.. derken yeni bir dönem yani Nuh dönemi başlamış..

Ardından, Kur’ân-ı Kerim’in “ve inne min şîatihi le İbrahim; Şüphesiz İbrahim de Nuh’un milletinden idi.” [1] ifadesiyle belirtilen Hz. İbrahim’in dönemi başlamış. Âyetteki “min şîatihi” sözcüğünden Hz. İbrahim’in, Hz. Nuh’un duygu, düşünce, sîret açısından bir sürgünü ve devamı olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber Hz. İbrahim de ayrı bir yenilikle geliyor. Bu yenilik O’nun hanîflik (tevhit) düşüncesinde, gelmiş-geçmiş peygamberlerin hepsinden daha hassas olması ve bu düşünceyi yüksek debili iki önemli mecrâda akıtması şeklinde anlamak mümkündür. Bunu bir ölçüde, Efendimiz’in getireceği mesajın alt yapısını hazırlama olarak da kabul edebiliriz. Zaten Allah Rasulü de Hz. İbrahim için peygamberler içinde kendisine en çok benzeyen bir peygamber olduğunu ifade etmektedir.

Daha sonra ise, Hz. İbrahim’in sunduğu mesajın, bir toplumu harekete geçirecek ve şekillendirecek kanunlar mecmuası haline gelmesi söz konusudur ki bu da, Hz. Musa’nın eliyle gerçekleşecektir. Böylece Hz. Musa da beşer tarihinde ayrı bir yenilenmenin mimarı olacaktır.

Görüldüğü gibi, zamanı değişik çağlara bölmesek de, bu şekilde tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde, onda, inişlere çıkışlara ve yenilenmelere açık daha farklı değişimleri görmek de mümkündür.

Asrımıza doğru gelirken, birinci cihan harbiyle, yine bir yenilenme süreci yaşandığı söylenebilir. Evet O zamanlar, herkesin dilinde pelesenk haline gelen söz, “Dünya süratle yenilenmeye gidiyor.” sözcüğü idi. Tabiî ki güçlü devletler bu süreci kendi çıkarları adına çok iyi değerlendirdiler.

İkinci Cihan Harbine gelindiğinde, Hitler’in kafasında ayrı bir yenilenme düşüncesi vardı. O’na göre dünyanın yenilenmesi nazizme teslim olmasıyla gerçekleşecekti. Çünkü Alman felsefesi ve düşüncesine göre dünya, bir bakıma natural seleksiyonla gerçekten yaşama hakkına sahip en güçlü, en dinamik, en saf bir ırkla idare edilmeliydi. Tabiî ki bu ırk Alman ırkıydı. Allah onlara o fırsatı vermeyince Amerika ve Rusya’nın fikir halîtası dünyada müessir olmaya başladı. Esasta bu iki kutuplu dünyanın ikisi de materyalist idi. Vâkıa birisi açıktan bazı şeyleri nefyediyor, birisi de sûrî olarak onları kabul ediyor görünüyordu. Bu da dünya adına ayrı bir talihsiz yenilenme dönemi sayılabilirdi!..

İçinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğunun çözülmesi önemli bir hâdisedir. Elbette, bunun da beraberinde getirdiği bir yenilenme süreci olacaktı. Ancak, batılıların devamlı ifade ettikleri ve sahiplenmek istedikleri bu yenilenmenin ne türlü bir yenilik olduğunu anlamak oldukça zordur.

Kanaat-i âcizânemce, bundan sonra ırk meselesi içtimâî coğrafyada, eskiden olduğu ölçüde tesirli olamayacak. Bu da, her yenilenmenin arkasında, şöyle-böyle felsefî bir cereyanın bulunması esasına binaen, önümüzdeki büyük değişimle de, dinlerin, yeniden içtimâî coğrafyada hâkim hâle gelecekleri kanaatini kuvvetlendirmektedir. Evet, herkesin kendi mabedine doğru koştuğu şimdilerde, peşi peşine yeniden yapılanmalar, yeniden din motifli oluşumları netice verecektir. Haliyle bu da dünyanın, şimdiye kadar olandan farklı bir yeniden şekillenmeyi beraberinde getirecektir.

Bütün bu yenilenmelerin yanında, ayrı bir yenilenme daha söz konusudur ki o da, dünyada ilim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak duyguda, düşüncede yeni bir medeniyet telâkkisinin oluşmasıyla her halde, bir kısım süpriz tekevvünler halîtası şeklinde kendisini hissettirecektir. Buna, değişik kültürlerin birikiminden oluşan, zenginleşmiş yeni bir medeniyetin telâkkisi de diyebiliriz. Bugüne kadar dünyada değişik yapılanmalar olurken, bu yenilenmeler içinde milletimizin bir katkısı olmadığından biz dünya devletleri arasında hep yabancı kabul edildik; dahası kendimizi de hep yabancı hissettik.

Bu şekilde bir hissediş ve edilişte şüphesiz, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak yakın tarihimize kadar bir köşeye kıstırılıp pasifize edilişimizin rolü büyük olmuştur.. öyleki uzun süre bir fanus içine konularak hep bir tecrit hayatı yaşadık.. şu anda da farklı bir durumda olduğumuzu söylemek oldukça zordur.

Eğer önümüzdeki günlerde, duyguda, düşüncede, histe, felsefede, mantıkta, dînî anlayışta, medeniyet telâkkisinde yeni yeni kültürlerin doğuşunda yenilenmeler yaşanacaksa, Türk milleti de kendi ruhunun ilhamlarını dünyanın dört bir yanına götürüp tanıtmalı, onu umumi oluşumun hamuruna katmalıdır ki bu yeni dünyada kendini o dünyaya yabancı hissetmesin.. ve tabiî bu yeni oluşuma da bir katkıda bulunsun, tam yönlendirici olmasa da, belli bir katkısının olması ve “bazı meseleleri biz de biliyoruz” demesi rüştünü isbat adına çok önemli olsa gerek.

Ayrıca, gidilen yerlerde görülen ve müşahede edilen bir husus da değişik milletlerin böyle zengin bir kültürü kabullenmeye hazır oldukları vak’asıdır.

Türk milletinin, değişik dönemlerde tarihi tekevvünlere (oluşum) katkısı olduğu gibi, telekomünikasyonun baş döndürücü bir hızla geliştiği, küreselleşmenin, tekârub-ü zaman ve tekârub-ü mekânın hayatımıza hükmetmeye başladığı bir dönemde bizim dünyanın yeniden şekillenmesine daha fazla katkıda bulunacağımızda şüphe edilmemelidir. Tulû’ eden şafağın emarelerinden anlaşılan da, bu yenilenmenin çok farklı bir yenilenme olacağı merkezindedir. Bu yenilenme, Hz. Musa döneminde olduğu gibi Tih’den Eyle’ye kadar uzanan bir yenilenme olmayacaktır. Bu yenilenme, yeryüzünde insanın olduğu her yerde kendini hissettirecektir. Her ne kadar bu yayılmanın keyfiyeti farklı olsa da! Evet, bu yenilenme, Yunus’un “Süleyman var Süleyman’dan içeru” dediği gibi, bir yenilenme var yenilenmeden içeru! iphamı çerçevesinde gerçekleşecektir.

M. Fethullah Gülen

[1] Saffât, 37/83

Büyük Zatlara Muhabbette Ölçü Nasıl Olmalıdır?

Açıklama: Allah ve Resûlü’nü seven ve onlara itaat eden zatlara karşı sevgi ve muhabbette ölçü nedir?

 Soruda iki husus söz konusu: Allah’ı seven zatlar ve bu zatları sevmede ölçü. Allah sevgisi, Allah’a iman etmenin, iman ettikten sonra da Zât-ı Ulûhiyeti tam tanımanın bir semeresidir. Allahu a’lem, Cenâb-ı Hak böyle bir iman ve mârifet sayesinde ayrı bir lütuf olarak muhabbetini insanın kalbine atıyor ve onu imandan sonra bir de muhabbetle şereflendiriyor. İşte böyle bir mârifet sayesinde ayrı bir lütuf neticesi olarak da insan, muhabbet-i ilâhiyeye ve bu muhabbete bağlı bir lezzet-i ruhaniyeye mazhar oluyor.

Dünyada elemsiz, kedersiz bir muhabbet varsa o da Allah’a olan muhabbettir. Daha sonra da O’ndan ötürü olan muhabbetlerdir. Zât-ı Ulûhiyetten ötürü olmayan muhabbetlerin neticesi elemdir, ızdıraptır ve mahbupları kaybetmenin neticesi de kederdir, ızdıraptır. Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan muhabbettir ki, mebdei huzur ve hazz-ı mânevî, neticesi de dâr-ı cinândır. Evet, böyle bir muhabbet ta ahiret âlemine kadar uzayıp gider. Orada Cemal-i İlâhî’yi müşâhede etmenin ve daimî bir değişiklik içinde zevk-i ruhanî yaşamanın tek vesilesi de burada Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan işte böyle bir muhabbettir. Ne var ki, ruhunda ve vicdanında ummanlar gibi muhabbeti duymayan bir insana bu muhabbet ve zevk-i ruhanîyi anlatmak da mümkün değildir.

Cenâb-ı Hakk’a muhabbet çok yüksek bir pâyedir. Pek çok âlim Kur’ân’daki itaat âyetlerini muhabbetle tevil ve tefsir ederler. Bu âyetlerdeki Allah’a itaat etmek, Allah’a karşı muhabbet etmek demektir. Haddizatında muhabbet ile itaat birbirinin lâzımı gibidir; bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir insan Allah’ı seviyorsa O’na itaat edecektir. Râbia-i Adeviye’nin dediği gibi: “Çünkü seven sevdiğine itaat eder.” Bir yerde buyruluyor ki: “İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister.”1 Hepimiz kılık ve kıyafetimizle dahi, kendisinin hayranı olduğumuz birisine benzemeyi arzu ederiz. “Keşke burnum, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) burnuna benzeseydi. Gözlerim ve kulaklarım da O’nunkiler gibi olsaydı.” arzusu Aleyhissalâtü vesselâm’a karşı muhabbet duyan hemen her ferdin içinden geçer. “Keşke şekil ve şemailimde olsun O’nunla müşterek bir tarafım olsaydı.” demeyen mü’min yok gibidir.

İşte bu, sevenin sevdiğine şeklen dahi benzemeye çalışmasının ifadesidir. Binaenaleyh bir insanın Allah’a karşı içinde böyle delice bir muhabbet varsa, mutlaka Cenâb-ı Hakk’a itaat edecektir. Biz itaatle sevgiyi birbirinden ayrı düşünemiyoruz. Bu bakımdan sualin içinde, Allah’ı seven ve Allah’a itaat edenler deniyor ki, burada birbirinin lâzımı olan iki şey anlatılmış oluyor.

Böyleleri, Kur’ân’da veliyi tarif sadedinde vârid tarife uygun insanlardır:

“İyi bilesiniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.”2 “Zira benim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün iyi kulların koruyucusu olup onları korur.”3 “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad edilen Cennet’le sevinin!’ derler.”4 “Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar olan nebiler, sıddîkler, şehitler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”5 ferman-ı sübhanileriyle anlatılanlar yani, Allah’a ve Resûlullah’a itaat edenler, iman edip istikamet içinde yaşayanlar, dürüst olanlar ve aynı zamanda Allah’a velilik mertebesine yükselenler ve dolayısıyla da dünyada ve ahirette kendilerinden korku durumu kalkmış olan kimseler, işte bunlar daima Cenâb-ı Hakk’ın nazarında ve nezdinde yüce bir makama sahiptirler. Kudsî bir hadise göre bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın zimmetinde himaye-i ilâhiyede bulunduklarından dolayı, bunlara karşı adavet edenler iflah olmazlar. Bunlara karşı ilân-ı harp edenler Allah’a karşı ilân-ı harp etmiş sayılırlar ve onları Allah kıskıvrak kıstırır ve mahv u perişan eder. Bunlar evliyâullah, yani Allah dostlarıdırlar. Kerametleri olur veya olmaz, hakikî veliler keramete tâlib ü râğıb değil; belki ondan râğıbdırlar yani yüz çevirmektedirler. Çünkü keramet, kulluklarına karşı dünyevî bir ücret gibidir. Onlar bütün hasenatlarının neticesini Allah’tan beklerler ve onların bütün dertleri, davaları da Cenâb-ı Hakk’ın kendilerinden hoşnut olmasıdır.

İşte bunlar, müstesna ve mümtaz bir zümre oldukları için, bir insanın bunları Allah hatırına sevmesi çok mühimdir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde bu kadar kıymetlidirler ve insanlar için hep bir yâd-ı cemil olarak zihinlerde yaşayacaklardır. Bunlara karşı saygı, dolayısıyla Allah’a karşı bir saygıdır. Meselâ “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın mümtaz bir kulu ve resûlüydü.” diyoruz. Dolayısıyla da O’na karşı bir muhabbet duymaya başlıyoruz. Biz, Hz. Hamza’ya karşı da derin bir saygı duyarız. Çünkü Seyyidinâ Hz. Hamza Resûlüllah’ı seviyordu ve bu sevgisi Allah’tan ötürüydü. Zira o, Efendimiz’le emsal idi; süt kardeşiydi, amcasıydı, çocuklukları beraber geçmişti ama aslanlara meydan okuyan işte bu insan, gururunu kırmış gelip Efendimiz’e inkıyat etmişti. Biz de gönüllerimizde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmiş ve bu davaya omuz vermiş herkese yaptıklarından ötürü alâka duyarız.

Meselâ, bize, Seyyidinâ Hz. Hamza Efendimiz Fizan’da zuhur etmiş dense, öyle tahmin ediyorum ki birçoğunuz, sanki hacca gidiyormuş gibi derin bir iştiyak ile onu görmeye koşarsınız. Bunun için yapılabilecek her şeye katlanır ve bu rüyayı gerçekleştirirsiniz. İşte bu sevgi Rabbimiz’den ötürüdür. Vâkıa bizde insanî kemalâta, olgunluğa ve eksiksizliğe karşı bir alâka vardır ama, bu alâka Hz. Hamza’ya, Hz. Ali’ye, Ka’kaa’ya ve Sa’d İbn Ebî Vakkas’a (radıyallâhu anhüm) duyduğumuz hayranlık gibi değildir. Biz bunları delicesine severiz. Ama bu muhabbet, Allah ve Resûlullah’tan ötürüdür. Binaenaleyh, insanlığın ayları ve güneşleri sayılan, eskilerin ifadesiyle bu kümmelîni (eksiksiz, kusursuz insanları) sevmek doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyete karşı bir sevginin ifadesidir.

Bu arada bazıları ifrata gidebilirler. Bu da doğrudan doğruya Allah’ı hiç düşünmeden o şahsın -bazı Şiîlerin Hz. Ali’yi sevdikleri gibisevilmesidir. Kendisinde mutlak kemal ve fazilet gördüklerinden dolayı Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç bakmadan Hz. Ali’yi sevebilirler. Bu bir yanlışlıktır ve bir ifrattır. Onlar bu sevginin mükâfatını görmezler ama biz, ölçülü olarak, Allah’ın sevdiği kullara ve Allah’a itaat eden kullara duyduğumuz sevginin mutlaka faydasını görürüz.

“el-Mer’ü maa men ehabbe İnsan sevdiği ile beraber olur.” ifadesi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek bir hadisidir. Bir sahabi, Aleyhissalâtü vesselâm ile beraber bulunamama endişesinden ötürü bu meseleyi sormuştu: “Yâ Resûlallah, burada hep sizinle beraberiz; oturuyoruz, kalkıyoruz, doyuyoruz ve doygunluğa ulaşıyoruz. Acaba öbür âlemde durumumuz nasıl olacak?” Allah Resûlü onun bir ateş hâline gelmiş âdeta yanan sinesine su serper mahiyette: “el-Mer’ü maa men ehabbe – İnsan sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyorlardı. Burada seviyorsanız orada da beraber olursunuz. Burada cismaniyet itibarıyla idrak edemediğimiz, fakat gönüllerimizde yaşattığımız o zatlarla beraber yaşıyoruz. Bu, bizde sevgi ve alâka adına ikinci bir fıtrat meydana getirecek ve ahiretteki münasebetler de bunun bir uzantısı olacaktır. Gideceğiz, ahirette ve “Yâ Rabbi! Onlar bizim dostlarımızdı.” diyeceğiz. Rabbim oraya imanla gitmeye ve bu Allah dostlarını sevmeye muvaffak etsin!

M. Fethullah Gülen

DİPNOTLAR

  1. Fussilet sûresi, 41/30.
  2. Nisâ sûresi, 4/69.

Korku hissinin irade insanlarına bakan yönüyle tehlikesi var mıdır?

İrade insanını tehdit eden hususlardan biri de insandaki korku hissidir. Evet, iradenin zafer duygusunu felç eden bir his varsa o da korkudur. Ehl-i dünya, mü’minlerin bu damarından her zaman istifade etmiştir/etmektedir. Bediüzzaman “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler ve onunla korkakları gemlendiriyorlar. Evet, bunlar avamın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifade ediyorlar, onları korkutuyorlar ve evhamlarını tahrik ediyorlar.” diyerek bu hakikate işaret eder. İrade insanı, bu tür bir tehdide takılıp kalmadan, Allah’a teslim ve tevekkül içinde, iradesindeki teslim gücüyle mutlaka onu aşmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle bir tehdit ve hücumun en şiddetlilerine maruz kalmıştır. Hatta bir gün, O’nu müşriklerin saldırılarından koruyan amcası Ebû Talib’in ölümünü müteakip perakende hücumların toptan hücum hâline dönmesi üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkisar içinde şunları söylemişti: “Bağrını açıp beni koruyordun. Yokluğunu ne kadar da çabuk hissettirdin!” Ancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o güne kadar olduğu gibi, ondan sonra da hep “Allah, vekil olarak bize yeter.” demiş ve bütün engelleri aşarak yoluna devam etmişti.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinden bir tablo daha arz ederek mevzuu noktalamak istiyorum:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir öncesi ashabını, maddî ve mânevî yönden çok iyi motive etmişti. Gözü dönmüş müşrikler, yürüdüğü yolda hep O’nun önünü kesmiş ve kalblere iman taşımasına müsaade etmemişlerdi. Bu sebeple Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabı kendilerinden birkaç kat daha büyük bir orduyla savaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Böyle bir muharebe için muhacirînin gerilimi tam ve yerindeydi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ensarın da bu mevzuda kanaatini öğrenmek için onlara, “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demiş; bunun üzerine ensarın ileri gelenlerinden Sa’d İbn Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin yâ Resûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz.”[1][5] demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Resûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alâkanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep seninle beraber olacağız.” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sa’d İbn Muaz’ın bu yürekli tavrı ve bu cesaret dolu sözleri üzerine memnuniyetini izhar sadedinde tebessüm etmişti. Bu tebessüm, aynı zamanda Bedir zaferini muştulayan bir tebessümdü.

Cenâb-ı Hak, sayılan bu mânialara takılıp kalmaktan günümüz neslini muhafaza buyursun ve Kur’ân talebelerini bunlara takılıp mahvolmadan muhafaza eylesin.

M. Fethullah Gülen

Aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye nasıl inkılâp eder? Bunun sırrı nedir?

Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazî aşk açısından- melâhet, müşâkele… gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana gelen insandaki fıtrî bir hâldir. İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez; sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kâfirlerin Allah’ı sevmemesi ve Resûl-i Ekrem’e karşı saygısız olmaları, tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktır.

Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer mânâda aşk, mahbubundaki kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve herkesin üstünde kabul etme hâlidir. Meselâ kişinin, güneşin güzelliğini mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, “Mahbubum benim yanımda olursa Cennet’in hurilerini istemem.” demesi veya “Cennet başkalarının olsun. Bana mahbubum yeter..” gibi iddialar, âşık mırıltıları ve mecazî aşk açısından da akıl ve mantıkla telif edilmeyecek bâlâpervazane iddialardır. İşte bu aşktır ki, Mecnun’u sahraya salmış ve Ferhat’ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.

Allah’tan başka -neye olursa olsun- gönül vermek, onu sevmek, âşık ve müptela olmak mecazî aşktır. Meselâ Mecnun’un, Ferhat’ın ve Zeliha’nın muhabbeti, birer mecazî muhabbettir. Bir de fart-ı muhabbetin fıtrî, garazsız, ivazsız olanı vardır ki, buna da anne ve babada bulunan şefkati misal verebiliriz. Esasen şefkat, Allah’ın Rahmân ve Rahîm isminden gelmektedir. Allah’ın insanlara ve mahlukata karşı olan mukaddes ve münezzeh sevgisinin, değişik malul yanlarıyla insanlarda olanına şefkat denir.

Evet, Mâbud-u Mutlak’tan gayrıya gönlün kaptırılması, sevilip aşk u alâka gösterilmesi mecazî aşktır. Hakikî aşk ise gönlün Allah’a verilmesi ve Allah’ın deli gibi sevilmesidir. Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, Allah’ı sevmek, bir pâye meselesidir. Mü’minler, Resûl-i Ekrem’i severlerse, mü’minlik mertebesinde, daha doğrusu mü’minlikteki muhabbet mertebesinde önemli bir noktaya ulaşmışlar demektir. Fakat bu, en kâmil mertebe değildir. Meselâ Resûl-i Ekrem’i andığınız zaman kararınız kalmayabilir; ama bu zirvenin ötesinde bir de şahika vardır. Resûl-i Ekrem’i, O’na ait hatıraları ve ashab-ı kiramı sevme mertebesi, muhabbetin ilk mertebelerindendir. Çünkü bunlar beşerî kıstaslarla anlaşılan, duyulan, takdir edilen ve ölçülen şeylerdendir. Demek ki sizin kabınız, hissedilen şeyleri ölçüp değerlendirip size bir fikir verebiliyor. Siz bu fikirle o mahbubu gönülden seviyorsunuz. Onun halkasına tam girip ve onun gözüyle ötelere, ötelerin de ötesine bakınca, aşk u muhabbetinizde daha derin lâhûtî bir buuda ulaşıyorsunuz.

Allah’ı sevmek, her türlü alâkanın ötesindedir. Bu sevgiyi vicdanında biraz olsun hisseden neler neler duyar… Cenâb-ı Hakk’ı sevmenin başladığı andan itibaren her sevgi dolaylılık rengine bürünür. Ayrıca Allah’ı sevdiğiniz nispette mâsivâya karşı aşk u alâkanız yavaş yavaş küsuf tutmaya yönelir. Siz artık her şeyi ondan dolayı sevmeye başlarsınız. Meselâ Hz. Ali’yi, damad-ı Resûlullah, O’nun Haydar-ı Kerrarı, Şah-ı Merdanı, muharebe meydanlarının kükreyen aslanı olduğu için seversiniz. Allah’ı sevme zirvesine ve şahikasına yükseldiğiniz zaman Resûl-i Ekrem’i Allah’ın elçisi olduğu için seversiniz. O’nun karşısında yeri, konumu ve risaletini görüp okudukça bu derinlikten sevgi, bir hayranlığa dönüşür. Bu bir zevk ve hâl meselesidir. Bunu tadan bilir; tatmayan bilmez.

İnsanın Allah’ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle Allah’ı tam bilebiliyorsa O’nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latîfe-i rabbâniye gösterir, irade O’nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde muhakeme, yürek ise ona önemli derinlikler kazandırır.

Bir insan, bütün bütün mecazî aşkla meşbû ise ve aşk-ı hakikîden mahrumsa mutlaka bir şeyler yapılarak onun yüzü hakikî aşka döndürülmelidir. Böyle bir insan, kendisine fâni matlubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, içinde Bâki-i Hakikî ve beka arzusu uyararak.. iman ve mârifet hususunda derinleşerek.. sözün-sohbetin hep evrilip çevrilip O’nunla irtibatlandırıldığı meclislerde bulunarak.. kalbin kiri-pası sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak’la alâka kurabilir; kurabilir ve alâkasını güçlendirerek her şeyden elini eteğini çekip لاَاُحِبُّ اْلاٰفِل۪ينَ “Ben, batıp gidenleri sevmem.”[1]; Bâki bir yâr isterim deyip O’na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) gibi yıldız, ay, güneş… hepsini tulû, gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin alâkasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, camid ve cansız nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman onu görsün, duysun, dinlesin ve isteklerine cevap versin.

Evet hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin.. dünyevî-uhrevî taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şâd etsin.. benim gibi bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. bana işte böyle bir mâbud, sevgili, yâr-ı vefâdâr ve her hâlime nigehban bir dost lâzım. Öyleyse buna aşk u alâka kurmak gerekir.

Molla Cami, bu hususu anlatırken, “Yalnız Bir’i iste, başkaları istemeye değmiyor. Bir’i çağır, başkaları imdada gelmiyor. Bir’i talep et, başkaları lâyık değiller. Bir’i gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Bir’i bil, mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Bir’i söyle, O’na ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.” demek suretiyle hakikî aşkın Allah’a karşı olan aşk olduğunu, insan Allah’tan gayri neye gönlünü verirse versin, içinde bir burkuntu ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, herkesin meşk edip tekrarlaması icap eden bir husustur.

Hulâsa-i kelâm, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alâkasına değmediğini göstermekte ve hakikî mahbub arayan gönle,”Allah sevilmelidir.” ihtarını yapmaktadır.

M. Fethullah Gülen

[1]    En’âm sûresi, 6/76.

Mevlidin yazılış ve okunuş gayesi nedir? Mevlit okutmak bid’at mıdır? Mevlit veya Kur’ân okuma karşılığında para alınabilir mi?

Bugüne kadar Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğumunu ve hayatını konu edinen ve O’nu senâ eden, “Mevlit” adıyla pek çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlit merasimlerinde, mevlithanlar tarafından okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçe’de en meşhuru Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-necât” adındaki mevlididir. Bugün ülkemizde yapılan mevlit merasimlerinde sadece bu mevlit okunmaktadır.

Süleyman Çelebi Bursa’nın o saf ve dupduru devrinde tepeden tırnağa coşkun bir aşkla yetişmiş bir insandır. O, bu aşkını hem nazım, hem iç heyecanı, hem de Ehl-i Sünnet’in düsturlarını nazara alarak mevlidiyle halka mâl etmiştir ve bu manzum eser, halk arasındaki deyişler ve duyuşlar gibi halkın malı olmuştur. Mevlithanlar, “Mevlid-i Şerif’in müellifi Süleyman Çelebi’nin ruhuna Fatiha.” demeseler, onun yazarının Süleyman Çelebi olduğunu kimse bilemezdi. Mevlit o kadar halka mâl olmuştur ki, akide, aşk, heyecan ve Resûl-i Ekrem’e alâka bakımından o âdeta halkın dinî hissiyatının terennümü gibidir. Süleyman Çelebi’ye isnadı şüpheli olan bazı yerlerini ayıracak olursak Mevlit’te, çok ciddî bir safvetle işlenmiş bir aşk u vuslatın mevcudiyetini görürüz.

Mevlidin, dinin ruhuna uygunluğu bakımından Devr-i Risaletpenâhî’de emsali vardır. Allah hakkında medh u senâ, Allah’ı takdis, tesbih ve tahmid etmek, her zaman teşvik edilen ve öteden beri memduh sayılan şeylerdendir. Bunun dışında Devr-i Saadet’te Resûl-i Ekrem’i sena etmeye ve Allah’ın (celle celâluhu) O’nun üzerindeki nimetlerini dile getirmeye müsaade edilmişti ve bu yapılıyordu. Meselâ “Bânet Suadu” şairi Huzur-u Risaletpenâhî’de Efendimiz’i peygamberliğiyle senâ ederken, Allah Resûlü onu dinlemiş ve istihsan buyurmuşlardır.

Resûl-i Ekrem, onun okuduğu kasidede وَالْعَفْوُ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ مَقْبُولُ ifadesini duyduğunda çok mahzuz olmuş, o güne kadar Müslümanlar ve Müslümanlığın karşısında olan bu zatı Allah Resûlü af ve kabul buyurmuş, onun “makbûlü” sözüne O da “makbûlü” sözleriyle ses katmış ve sırtındaki cübbesini çıkarıp “Bânet Suadu” şairine vermişti. Muhtemelen o cübbedir ki, Hz. Muaviye’ye, ondan da daha başkasına intikal etmiş ve derken Yavuz tarafından getirilip Topkapı Sarayı’na konmuştu.

Evet, o devirde de bunlar ve daha binlercesi okunuyor ve dinleniyordu. İmam Bûsîrî’nin yazdığı elden ele, dilden dile dolaşan Kaside-i Bür’e bunların en meşhurlarındandır. Halk arasında yanlış olarak “Buride” diye bilinen bu kasideye Kaside-i Bürde veya Kaside-i Bür’e de denir. İmam Bûsîrî Kaside-i Bür’esiyle, Efendimiz’i medhetmiş, ümmet-i Muhammed de bunu istihsan ederek o gün bugün terennüm edip durmuştur.

Bu kaside asırlarca okunduğu gibi, asırlarca sonra samimî bir Türk âlim ve âşığı da:

                Allah adın zikredelim evvelâ,

                Vacip oldur cümle işte her kula

sözleriyle başlamış, “Merhaba”sıyla O’na hoşâmedi etmiş, Vilâdet hâdisesini seslendirerek

                Âmine Hatun Muhammed ânesi

                Ol sadeften doğdu ol dürdânesi

demiş, Miraç konusunu işlerken sesiyle sözüyle O’nu zirveleştirmiş ve bu geleneği devam ettirmiştir. Bu yönüyle ben, Mevlid-i Nebevi’yi okumayı istihsan ediyor, hatta müstehaptır diyorum. Çünkü burada, Allah’ı medh ve senâ, Resûl-i Ekrem’i tebcil ve tebrik etme var.

Bu sebeple mevlit okutmaya, okumaya bid’at demek uygun olmaz. Bid’at olarak kabul edilse bile ona bid’at-ı hasene denilmelidir ve onun reddedilmemesi gerekir. Ancak mevlidin içinde reddedilmesi gereken şeyler de yok değildir.

Evvelâ, mevlidin para karşılığında okunması tasvip edilemez. Mevlit okuyana hediye verilmeli, ancak okuyan kişi o hediyeyi kerhen almalıdır. Eğer mevlit, Allah’ı ve Resûlullah’ı senâ ise -ki, öyledir- bu mânâda mevlit okuyan kişinin, “Allah’ı ve Peygamber’i methettim. Bana para verin.” mânâsına o beklentiye girmesi, hemen paraya elini uzatması, Allah’a ve Resûlü’ne karşı yakışıklı düşmemektedir. Mevlit okuyan kişi bunun karşılığını beklemediği hâlde farkında olmadan cebine bir şey konulmuşsa, bence mümkünse bunu yememelidir.

İkinci olarak, mevlit samimî ve içten gelerek okunmalıdır. Meselâ bir kimse, “Her ne zaman Seni anarsam gözyaşlarım ceyhun olur.” veya “Her kaçan Seni ansam kararım kalmaz.” der de öyle olmazsa, yalan söylemiş ve riyakârlık yapmış olur.

Kur’ân-ı Kerim’i para karşılığı okuma meselesine gelince, o, daha fazla hassasiyet isteyen bir husustur. Zira Müslümanın, onu okuması ve mânâsını anlatması, muallimin vazifesi cümlesindendir. Bunu medar-ı maişet yapmak, Kur’ân’ın hikmet-i nüzulüne zıttır. Kelâmullah, insanlar, sırtından para kazansın diye indirilmemiştir. Kur’ân, hayat ona uydurulsun, ona göre tanzim edilsin, insanlar Allah’ın istediği düzen içine girsinler diye inmiştir. Cenâb-ı Hak, nerede, “Biz Kur’ân-ı Kerim’i indirdik.” diye Kur’ân’ı anlatmışsa, hemen arkasından ona uymayı emretmiş, Kur’ân’ın hikmet-i nüzulüne dikkati çekmiştir. Bunların içinde de “Siz Kur’ân-ı Kerim’i okurken karşılığında bir şey alabilirsiniz.” şeklinde bir hüküm yoktur.

Ancak halef fukahâ, “Bir kimse Allah rızası için hatim okursa, o kişiye hediye verin ve onu memnun edin.” demişlerdir. Kur’ân okuyan kişinin vazifesi herhangi bir şey talep etmemek, hatta bunu kalbinden dahi geçirmemektir. Çünkü bu, zaten onun vazifesidir. Dinleyenlerin vazifesine gelince, o kişi Kur’ân okumuş, hem kendisi sevap kazanmış, hem de kendisini dinleyenlere sevap kazandırmıştır. Böyle bir kimse hususiyle de ihtiyacı varsa mümkünse hoşnut edilmelidir. Fakat bunu da mutad hâle getirmemek ve bir esasmış gibi ele almamak gerekir.

Bu, çok su götürür bir hamurdur. Muvazeneyi bulamaz da yanlış bir söz söylersem meslektaşlarımı ve kardeşlerimi kırarım ki, bundan Allah’a sığınırım. Her şeyin terk edildiği bir devirde bir camia, bu işe Allah’ın lütfuyla sahip çıkmış, çok az şeye kanaat etmiş, mescitleri açmış ve namaz kıldırmışlardır. Günahımız ve günahları vardır, Allah affetsin. Ancak bu iş yerde kalmamış ve onlar bu vazifeyi bugüne kadar götürmüşlerdir. Vâkıa ihlâs, irşad ve tebliğdeki şuur gibi ciddî eksiklikler vardır. Bu zamana kadar bu işi yarım yamalak getirenlere dua edelim. Dileyelim ve dilenelim Cenâb-ı Hak tamını lütfetsin ve bizi tam ihlâsa mazhar eylesin.

M. Fethullah Gülen

Mutezilenin Hadis Hakkındaki Şüphelerine Ümmetin Cevabı Nasıl Olmuştur?

Peki, Mutezile ne yaptı? Mutezile, öncelikle, hadis hakkında şüpheler ortaya attı. Bu açıdan diyebiliriz ki, günümüzde hadisi reddedip: “Hadisler, ancak Hicrî üçüncü asırda toplanıp, yazıya geçirildi; dolayısıyla, her şey aslıyla muhafaza edilemedi.” diyenler, çok orijinal bir fikir ortaya atmış olmuyorlar. Belki onlar bu düşünceleriyle sadece Neo-Mutezile unvanını hak ediyorlar.

Aslında Mutezile bu tür fikirleriyle ortada iken ve tesiri en geniş bir dönemi yaşarken, hadisler, devâsâ imamlar tarafından, hem de tarihte eşi-emsali görülmedik derecede muhteşem ve itiraza mahal olmayan en ilmî usûllerle tespit ediliyor ve kitaplara geçiriliyordu. Hatta çok daha erken bir dönemde Ömer b. Abdülaziz’in emriyle, resmî olarak İbn Şihab ez-Zührî hadisi tespitle vazifelendiriliyor ve resmî tedvin dönemini başlatıyordu. Ayrıca, Abdullah İbn Ömer’in mevlâsı, İmam Malik’in hocası, Leys İbn Sa’d’ın da şeyhi olan Nâfi ve bizzat Leys İbn Sa’d da hadisleri tespit ediyorlardı. Bunlardan daha önce, Ebû Hüreyre’nin talebesi Vehb İbn Münebbih de hadisleri toplayanlardandı. Muhammed Hamidullah Hoca, bu zatın, bilhassa Ebû Hüreyre’ye dayanarak tespit ve neşrettiği hadisleri yayınlamış ve onların mukayeseli bir kritiğini yapmıştı.

Mustafa el-A’zamî de, yaptığı araştırmalarla, çok erken bir devirde bizzat sahabe ve tâbiîn tarafından hadislerin yazıldığını tespit etmiştir. O kadar ki, bu zatın tespitlerine göre, daha Hicrî birinci asırda talebelerine hadis dikte eden sahabi sayısı elliyi buluyordu.

Hadisler, İslâmî iffet ve ismeti dorukta temsil eden devâsâ kametler tarafından yazılmış, tespit edilmiş ve çok emin kanallarla Buhârîler, Müslimler gibi bu alanın dâhi imamlarına intikal etmiş ve bu üstün fıtratlar bir kere daha hadisleri, metin ve senet kritiğine tâbi tutarak ayıklanması gerekenleri ayıklamış ve teksif-i himmet edilmesi gerekli olan “sahih”ler üzerinde himmetlerini yoğunlaştırmışlardır.

Meselâ İmam Buhârî, elinin ulaştığı bütün sahihleri toplamaya çalışmış, bu sahihlerden meydana getirdiği eserine “el-Câmiu’s-Sahih” ismini vermiştir. Bilahare gelen bu sahanın üstadları, Buhârî’nin sahih hadislerle ilgili şartlarını taşımakla beraber, bu büyük imamın kendi zamanında ulaşma imkânı bulamadığı sahih hadisleri ihtiva eden istidrakler yazmışlardır. Bunların başında, Şafiî mezhebine bağlı, allâme ve mütebahhir Dârekutnî gelir ki, bu sahada yazdığı Sünen’i meşhurdur. Aynı sahada bir diğer meşhur eser de, Hâkim en-Neysâbûrî’nin Müstedrek’idir.

Hulâsa, diyebiliriz ki, hadisler, ta Devr-i Risaletpenâhî’den itibaren tespit ediliyordu. Daha sonra resmî tedvine izin verildi; hatta teşvik edildi ve derken pek çok istidat o alana yöneldi. Vâkıa, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir zaman bazılarına, “Benden Kur’ân’dan başka bir şey yazmayın.” demişti ama bu, belli bir dönem için söz konusuydu. Nitekim Buhârî’nin Kitabü’l-İlm bölümündeki bir hadiste, Allah Resûlü, Veda Hutbesi’nin kendisi için yazılmasını isteyen Ebû Şah karşısında ashabına: “Ebû Şah için yazın!” buyurarak bir döneme son veriyordu. Ayrıca, Allah Resûlü’nün, Abdullah İbn Amr İbn Âs’a bir münasebetle, “Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz.” buyurduğunu, Buhârî, Müslim ve Ebû Davud kaydediyorlar. Ehlinin bildiği ve bizim de bir nebze “Sonsuz Nur” isimli kitabımızın son kısmında arz etmeye çalıştığımız üzere, sahabe (Allah hepsinden razı olsun), Allah Resûlü’nün hadislerine, dinî bir gayretle sahip çıkmış ve dolayısıyla da daha önceki ümmetlerin başına gelen nebevî mirasın korunamaması felâketi, bu ümmetin başına gelmemiştir.

Ayrıca, Sünnet hakkında gerek müsteşriklerin, gerekse içimizde bazılarının ortaya attıkları şüphelere karşılık cevap mahiyetinde bugüne kadar bir hayli kitap yazılmıştır. Sünnet’e karşı, istişrak (oryantalizm) kaynaklı bu hareketler ilk defa sistemli şekilde Mısır’da ortaya çıktığından, oranın ulemâsından gereken cevabı almıştır. Bu konuda ilk yazılan eserlerden biri Merhum Mustafa Sıbâî’nin, “es-Sünnetü ve mekânetühâ fi’t-teşrîi’l-İslâmî” isimli eseridir. Ardından “Hucciyyetü’s-sünne”, “es-Sünne kable’t-tedvin” vb. kitaplar birbirini takip etmiş, hatta sadece Ebû Hüreyre’nin çok rivayet ediyor diye tenkit edilmesine karşılık, “Râviyetü’l-İslâm Ebû Hüreyre” adıyla hususî kitaplar yazılmıştır. Ne var ki, hadise ve Sünnet’e yapılan itirazlar, ilk günden beri hadis tarihi açısından defalarca cevaplandırılmış olmasına rağmen, orijinal bir şey gibi bu bayat bilgiler tekrar tekrar ortaya atılmış ve zihinler bulandırılmak istenmiştir. Günümüzde Batılı kaynaklarda gördükleri itirazları yeni zanneden bazı müstağripler, bu eski şeyleri yeni bir şey keşfetmiş gibi kitaplara dökmüş ve sâfi zihinleri yeniden bir kere daha ifsat etmişlerdir. Hâlbuki bu itirazların bir kısmı, daha İbn Kuteybe döneminde cevaplandırılmış, kalanları da, ortaya çıktıkları dönemde hemen reddedilmiş, ciddî bir mantığa dayanmayan vâhî iddialardır.

Daha ilk dönemde, hadislerin sahihi, zayıfı, tenakuzların telifi, mevzû rivayetlerin ayıklanması gibi bütün ihtilaflı meseleler hakkında ciltlerle kitaplar yazılarak, hadis konusundaki bütün problemler halledilmişti. Meselâ, büyük âlim İmam Tahâvî, “Müşkilü’l-âsâr” ve “Şerhu maâni’l-âsâr” isimli eserlerini bu konuya tahsis etmiştir. Okumak için bir hayli zaman ayırmamız gerekecek kadar hacimli olan bu eserler, hadis meselesiyle alâkalı yazılmış kitaplardan sadece iki tanesidir. Tahâvî gibi dev imamların, hadis etrafında yazdıklarını okumaya bile ömürler yetmez…

Yahya b. Saidü’l-Kattan gibi, Buhârî gibi nice hadis dâhileri, Allah Resûlü’nün mesaj ve hidayetiyle alâkalı insanlığa sunduğu hadisleri bir iki tekrar ettiklerinde dudaklarını birbirine dokundurur ve “Vallahi, bunun içinde ilâhîlikten başka bir şey yok.” derlerdi. Bu dev insanlar bir yana, daha sonrakiler bile, hadis diye rivayet edilen, fakat hadis olmayan böyle bir sözle karşılaşınca, “Bu, Peygamber sözüne pek benzemiyor.” demiş ve farklı yöntemlerle bu dediklerini ispatlayabilmişlerdir.

Allah Resûlü’nün sözleri bellidir ve bunlar, hadis uzmanları tarafından, Kur’ân’dan sonra belli bir yere oturtulmuş; hem öyle bir yere oturtulmuştur ki, onun üzerinde beyan, olsa olsa ancak Kur’ân olur. Kur’ân’ın sinelerdeki yeri mahfuz, edipler, belâgatçiler, kendilerine onun altında bir yer peyleyebilmek için yarışıp durmuşlardır.

Umum bu mülâhazaları birden nazara alınca, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Hadisle alâkalı bu iddia sahipleri, ezbere konuşmaktadır. Hemen hiçbiri ilgili temel kaynakları tanımamaktadır. Ve bu eserlerde hangi kriterlerin kullanıldığını, hadislerin ne türlü imbiklerden geçirilerek bir araya getirilip insanlığın istifadesine sunulduğunu, ister metin, ister senet açısından her şeyin nasıl inceden ince bir teste tâbi tutulduğunu kat’iyen bilmemektedir.

M. Fethullah Gülen

Klasik kaynaklarımızdan tam olarak nasıl istifade edebiliriz?

Açıklama: Günümüzde klasik temel kaynaklarımıza yaklaşımlarda ifrat veya tefritlere düşülebiliyor. Yeni düşüncelere de kapıyı kapatmadan geçmiş müktesebattan istifadede orta yolu bulma adına neler tavsiye edersiniz?

Klasik temel kaynaklarımızın mütalâasında, ya onlara “eski” damgasını vurup reddetme veya Kur’ân ve Sünnet makamına çıkarma gibi bir ifrat ve tefrit hâli, bugün İslâmî ilimlerin inkişafının önünde bir engel gibi durmakta. Geçmişin zengin müktesebatı, doğru anlayamama barajına takılmış gibi. Aslında, yapılması gereken şey, kendi dönemlerinin çocukları (ibnü’l-vakt) olan bu insanların anlaşılıp, orijinalliklerinin ve tespitlerinin avlanması, ama o bilgileri sadece fişleyip işleyerek ilhamlarımızın önünün kesilmemesidir.

Meselâ, tefsir okunurken sarih olarak Kur’ân veya Sünnet’in emri değilse, tefsircinin yorumlarına dikkatli yaklaşılmalıdır. Çünkü her insanın üzerinde, içinde yaşadığı çağın ve o çağın kültürünün mutlaka bir tesiri vardır. Nitekim tefsir sahiplerinin yaşadıkları dönemler nazar-ı itibara alındığında, kendilerine ait yorumlarda çok isabetli görünseler bile kendi çağlarının tesiri altında kaldıkları müşâhede edilecektir. Meselâ evrim teorisinin zirvede olduğu dönemlerde yazılan bazı tefsirlere bakıldığında, Kur’ân’da yaratılış inancı müsellem olduğu hâlde, yine de evrim nazariyesine mümâşâtın yapıldığı görülecektir.

Muasır İslâm düşünürlerinden Allâme Hüseyin Cisr, kendisine evrim teorisi hakkında soru sorulduğunda, “Bu mesele henüz bir nazariyedir. Pozitif olarak ortaya konduğunda ben bunu Kur’ân âyetleri ile telif edebilirim.” cevabını vermiştir. Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, insanlar ne kadar devâsâ olurlarsa olsunlar kendilerine ait yorumlarında çağlarının tesirinde kalabilmektedirler. Ancak burada şunu da ifade etmeliyim ki; bizim için birer ayaklı kütüphane hükmünde olan bu tür âlim zatların eserleri mutlaka okunmalı, ama kendi ilhamlarımızın kolu ve kanadı kırılmamalıdır. Çünkü bizim de çağın ilim ve idrak anlayışına göre bazı orijinal yorumlar getirmemiz her zaman mümkündür.. ve bu tür yeni yorumlar ortaya koymak da, nassları sarsma ve onları farklı anlama demek değildir. Elverir ki, bu iş samimî ve ehliyetli insanlar tarafından yapılsın.

Mecelle’nin meşhur kaidesine göre “Ezmânın tegayyuru ile ahkâmın tegayyuru inkâr olunamaz.” Zamanla gelen ahkâm, zamanla değişir. Zamanı aşarak, zaman üstü gelmiş ve ebede gitmeye namzet olan şeylere gelince, onlar asla değişmez. Dinde, örf, âdet ve an’aneye bağlı verilmiş hükümler vardır. Bu hususlar hakkında ne Kitap’ta, ne de Sünnet’te delil yoktur. Bunlar zamanın ilcaatıyla ortaya konmuş hükümlerdir ve bir başka zaman da kaldırılabilirler. Bunun gibi şahıslara ait, zamanın, içinde bulunulan devrin gereği ve zorlamalarıyla ortaya konmuş bazı yorumlar vardır ki, bunlar ilme ve fünuna açık yorumlardır ve günümüzde de bu kabîl pozitif neticeler oldukça çoktur. Bu itibarla günümüzün insanı belki bir ölçüde daha şanslı sayılabilir ve vereceği kararlarda daha rahat olabilir. Ancak bu, “Bütün bütün kitaplara sırtını döneceksin, eskiyi atacaksın, yeniyi alacaksın.” düşüncesi demek de değildir.

Burada hemen şunu da ifade etmekte fayda mülâhaza ediyorum: Hayırlı seleflerimizin kaleme aldıkları ve günümüze kadar gelen, bizim de çokça istifade ettiğimiz eserler, büyük birer emek mahsulüdürler. Şüphesiz ki onlar samimî ve ehliyetli kimselerdi; en azından İslâmî terbiyemiz bizi böyle düşünmeye sevk etmektedir. Nitekim Hz. Musa, peygamber olduğu hâlde Hz. Hızır’dan ders almış ve hatta Hz. Hızır ona muvakkat da olsa rehberlik yapmıştır. Aslında, ilim ve fikir dünyamızın şekillenmesinde, okuduğumuz eserlerin katkılarını görmezlik de nankörlük olur. Hayırlı seleflerimize saygı, Kur’ân ahlâkının bir gereğidir de aynı zamanda.[1] Ayrıca ben, kültür mirasımızın tam mânâsıyla tetkik edildiğini ve onların çok iyi anlaşıldığını zannetmiyorum. Özellikle de fıkıh ve fıkıh metodolojisinin her yönüyle orijinal, zenginleşmeye açık ve asırları kucaklayabilecek bir vüs’atte olduğu kanaatindeyim.

Ancak eskiyi anlarken eskice anlamayıp ona yeni buudlar kazandırmak lâzım. Öyle eskiler vardır ki beşerin fikir muhassalasıdır ve bugünkü insanların onu sırtlarına almaları ayıptır. Ancak, bazı eskiler de vardır ki eskimez kaynaklardan geldiği için hep yenidir, âdeta zamanla yarışır gibidir ve hâlâ terütazedir. Burada yine insanın dimağı, muhakemesi, bilgi ufku ve ilhamlarına çok şey düşmektedir.

Evet, kitapları okuyup didik didik etmek, gereken yerleri fişlemek, daha sonra bunların üzerinde durmak bizim için bir vazifedir. Mutlaka yazılan her şeyin kadri bilinmelidir ve bu aynı zamanda bir kadirşinaslıktır.

Bütün bunların yanında insanın, sadır ve sinesi de, her zaman okunmaya açık tutulması gerekli olan ve bu mevzuda kadirşinas davranılması gerekli olan bir kitaptır. İnsan böyle bütün bütün dimağını, ilhamlarını dışlayıp zekâsının ulaşabileceği derinliklere karşı kapalı kalırsa, kendi his, şuur ve ilhamlarına karşı kadirnâşinaslık yapmış olur. Burada müşahhas bir örnek olması açısından Bediüzzaman’ı zikretmek mümkündür. O, kendinden önceki seleflerinin eserlerini okumuş, onlardan a’zamî derecede istifade etmiş, ancak her meselede onların arkasından gitmemiş ve kendine göre Kur’ân ve Sünnet’e dayalı bir sistem kurmuştur. Bunu eserlerinin tamamında görmek mümkündür. Meselâ Haşir Risalesi’nde haşir akidesini, seleflerinden farklı olarak, esmâ-i ilâhiye pencerelerinden bakarak değerlendirip izah etmiştir. Bu konuda kendisine ilham kaynağı olan Râzî’nin Tefsir-i kebir isimli eserinden istifade eden Bediüzzaman, esmâ-i ilâhiye yörüngeli bir haşir akidesini, Haşir Risalesi isimli eserinde nakış nakış dokumuştur. O, haşrin her meselesini Allah’ın değişik isimlerine atıflar yaparak izah etme yoluna gitmiş ve bu sayede de tıpkı mütekabil aynalar odasında olduğu gibi ele aldığı meseleler ayrı bir derinlik kazanmıştır. Haşir Risalesi çok okunduğunda zannediyorum bu derinlik daha iyi anlaşılacaktır.

Hâsılı insan, fizikten kimyaya, astronomiden astrofiziğe ondan Kitap’a ve Sünnet’e uzanan çizgide daima ilhamlarının gemini gevşek tutmalı ve onları mahmuzlayarak yeni ufuklara koşmalıdır.

M. Fethullah Gülen

[1]   Bkz.: Haşr sûresi, 59/10.

Kendi temel kaynaklarımızı iyi bildikten sonra başka kitapları okumakta bir mahzur görüyor musunuz?

Bir insan, kendi temel kaynaklarını çok iyi bildikten sonra, başka kitapları okumasında bir mahzur olmasa gerek. Başka bir ifadeyle, esas kendine ait terminolojiye, kendi kıstas ve kriterlerine vâkıf olduktan; yani din nedir, iman nedir, Allah’a, peygamberlere, haşr ü neşre ait inancı nasıl olmalı sorularına kâmil bir şekilde cevap bulduktan ve Kur’ân’ı anlamada takip edeceğimiz metot iyi belirlenip tespit edildikten sonra, diğer eserlere geçebilir. İsterseniz bunu biraz daha açabiliriz:

Meselâ, pozitif ilimlerin felsefeden ayrılmadığı dönemde -ki eskiden bu ikisi müşterek mütalâa edilir ve birbirinin müteradifi lafızlarla ele alınırdı- fen, henüz araştırmalar ve pozitivist kriterler açısından günümüzde ulaştığı vuzuha ulaşamamış, ilim namına söylenen şeyler de, büyük ölçüde nazariyeler mecmuası olarak görülüyordu. Bunun karşısında felsefe ise, Necip Fazıl’ın tarifi ile, bir insanın parmak ucu kadar glikoz veya şeker ihtiyacını karşılamak için bir çuval keçiboynuzunu yemesi gibi bir şeydi.

Evet, işte böyle bir dönemde Şark’ın feylesof olarak isimlendirilebilecek müthiş insanı Hafız’ın, ulûhiyet tanımlamalarına baktığımızda, onda panteizmin etkilerini görürüz ve bu etki onda başka şeylerin çok önündedir. Yine onun düşüncesinde varlık, âdeta vahdet-i vücud telakkisine göre örgülenmiş gibidir. Dolayısıyla eğer siz, meseleyi kendi özünden öğrenip sağlam bir itikada sahip olmadan, Hafız’ın bu düşüncelerine, yine bu dönemde kaleme alınıp klasikler içinde tercüme edilen Hallac’ın “Tavâsîn”ine, Bedreddin Simavî’nin “Vâridât”ına -ki, o da kaskatı bir monizm mülâhazası içindedir ve ukûl-ü aşereciliğin olumsuz bütün neticelerine kâildir; tabiî bu hâliyle de, Efendimiz’den daha çok Hegel’e yakındır- şerh edilmemiş şekli ile Muhyiddin İbn Arabî’nin Fusûs’una ve hatta Cîlî’nin İnsan-ı Kâmil’ine müracaat ederseniz, Nesimî’nin, “Veli söylediğim hâldir / Bu ne kîldir bu ne kâldir.” dediği gibi, her biri birer duyma, birer haz, birer zevk olan bu hâlleri, birer realite olarak alır ve -hafizanallah- sapıtırsınız.

Bu açıdan, neyin öncelikli olarak okunması lâzım geldiği hususunda dengeyi çok iyi ayarlamak gerekir. Eğer siz insanlara, “Her şeyi okumayın, kafanızı karıştırmış olursunuz.” derseniz, bu yanlış olur. Çünkü başkaları okuyor ve belki kafaları da karışıyor; hâlbuki bizim insanımız kendi meselelerini onlar karşısında savunamıyor ve bir fikir kısırlığı yaşanıyor. Diğer taraftan da herkes önüne gelen her şeyi okusun dediğiniz zaman, fikirler bulanıyor ve bir kısım yanlışlara düşme ihtimali doğuyor.

Öyle ise, bu yanlışlara girmemek için evvelâ bize ait şeylerin dikkatle okunması lâzımdır. Yani önce; tefsirde, hadiste, fıkıhta, kelâmda kendi usûlümüze göre kendi düşünce dünyamızı örgülememiz ve ona tutunup her türlü derinliğe dalabileceğimiz müktesebatımız her şeye yetecek kadar zengin ve sağlam olmalıdır ki boğulmayalım. Meselâ sağlam bir akide, sağlam bir Kur’ân telakkisi ve peygamberliğe ait gerçeklerin anlatıldığı Ebû Hanife’nin Fıkh-ı Ekber’i, İmam Maturîdî’nin Tevhid’i, Eş’arî’nin Makâlât’ı, Bediüzzaman’ın Risaleler’i gibi temel kaynaklarımızı mutlaka okumalıyız. Ondan sonra istenirse Hallac’ın “Tavâsîn”inin, Sühreverdî’nin “Heyâkilü’n-Nur”unun, Cîlî’nin “İnsan-ı Kâmil”inin okunmasında zarar olmayabilir; hatta yarar bile melhuzdur.

Evet, her şey okunmalı, ancak her şeyden evvel bizim için her şey sayılan kendi kitaplarımız okunmalıdır. İşte o zaman çizgiyi korur, şirazeden çıkmaz ve Allah’ın izniyle sapıtmayız ve onlar sayesinde Şark’ın da Garb’ın da birikimlerini değerlendirebilecek bir fikrî seviyeye ulaşırız.

Biz, bugün hâlâ bu ölçüde bir fikrî olgunluğa erememiş, yüzüp gezen ve zebil olup giden bir sürü insanla karşılaşıyoruz. Onlar, saplandıkları materyalist felsefe ile sabah bir cereyana takılıp onun arkasından koşuyorlar; akşam ayrı bir hezeyanın dümen suyuna giriyor ve sürekli mihrap değiştirip duruyorlar. Maalesef bu hâl, bizim neslimizin bir tali’sizliğidir; onlar, Kur’ânî hakikatlere hep ön yargılarla yaklaşmış ve hiçbir zaman da işin hakikatini öğrenme lüzumu duymamışlardır. Sadece bir kısım müsteşriklerin ve onların dümen suyundaki kimselerin, kendilerince bir altından bir üstünden kopararak, püf nokta deyip -ki, hâşâ ne Kur’ân’ın, ne Sünnet’in, ne de onların şerhleri içinde püf nokta yoktur- neşretmek suretiyle zihin bulandırdıkları şeyleri okumuş; okumuş ve onlarla bizim insanımızın karşısına çıkıp demagoji yapmışlardır. Aslında diyalektik türünden bu kabîl şeylerin, şimdiye kadar belki elli defa cevabı verilmiş. Onların bu hâlini Âkif’in şu sözleri ne güzel ifade eder:

Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.

M. Fethullah Gülen

Bir milletin yıkılışına sebep olan şeyler, dirilişine de sebep olur mu?

Yıkılışa sebep olan şeyler, doğrudan doğruya dirilişe sebep olmaz; dolayısıyla yıkılış kendi sebepleriyle geldiği gibi, diriliş de kendi sebep ve kendi dinamikleriyle gelir. İsterseniz bunu biraz daha açabiliriz.

Yıkılma, bir şeyi ayakta tutan erkânın veya şartlardan bir tanesinin fıkdanı (kaybolması) ile gerçekleşebileceği gibi, bütünün birden yok olması ile de gerçekleşir. Yeniden dirilişe gelince durum tamamen farklıdır. Ben, varoluşla yıkılış sebepleri arasındaki irtibatı hep erkân ve şeraitiyle namaza benzetirim; nasıl ki namazın namaz olabilmesi için, onun içindeki ve dışındaki şartların eksiksiz yerine getirilmesi bir esastır. O şart ve rükünlerden bir tanesinin eksik olması hâlinde namaz, namaz olmaktan çıkar; aynen öyle de, varoluş ya da diriliş için bütünü meydana getiren parçaların bulunmasının şart olmasına mukabil, yıkılış ve çözülüş için o cüz ve parçalardan bir tanesinin bulunmaması yeterlidir. Bunu tamir ve tahrip münasebeti çerçevesinde de ele alabiliriz: Şöyle ki; tamirde bir şeyin vücudu neye mütevakkıf ise, onun varlığı söz konusu olduğunda o vücudu meydana getirecek bütün esasat ve şartların bulunması lâzım gelir. Tahripte ise, sadece bir rüknün fıkdanı yeterlidir.

Kur’ân-ı Kerim, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok yerde bir “mütrefîn” grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış aristokrat bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukbâ tamamen unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hâle gelmiş, insanlar beden ve cismaniyetlerine takılmıştır. Artık böyle bir toplum için çöküş kaçınılmaz olmuş demektir. Zira insanlığın yaratılışından gaye bunlar değildir; gaye, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîdir. Bunların dışındaki muhabbet-i beden, muhabbet-i dünya gibi şeyler, bu gayeye ters düştükleri sürece, onlara karşı alâka ve muhabbet söz konusu olmamalıdır. Üstad’ın verdiği ölçüler içinde ifade edilecek olursa; onlara alâka, ifade ettikleri mânâdan, yani esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tecelligâhı, tezahürleri olmasından, yine ahirete bakan bir tarla vazifesi gördüğünden dolayı olmalı; ama kat’iyen kendilerinden dolayı olmamalıdır.

İşte eğer bir toplumda mütrefîn hayat anlayışıyla bu kriterler altüst olmuşsa, insanlar mânâsız yaşıyor demektir ki, zaten kıyamet de bundan dolayı kopacak ve o günü idrak eden insanlar, bu mânâsızlığın altında kalıp ezileceklerdir. Evet, yeryüzünde Allah diyen insan kalmayınca, küre-i arzın da bir mânâsı kalmamış ve her şey bir hiç etrafında dönüp duruyor demektir. Oysaki Allah, abes hiçbir şey yaratmamış, her işte mutlaka bir hikmet veya pek çok hikmet gözetmiştir.

Bana göre yıkılış sebeplerinden biri de zulümdür. Gerçek mânâdaki bir zulüm, aslında imana da mânidir. Kur’ân, onu değişik âyetlerde küfrün sebeplerinden biri sayar. Bundan dolayı da diyebiliriz ki eğer yeryüzünde bir millet başkalarına zulmediyorsa, er-geç Allah (celle celâluhu) o milleti mutlaka yıkar ve yıkmıştır. “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.” ne hoş sözdür.

Bundan başka, insanlar arasında çalım, caka satma; yani insanları istihkar etme, kendini üstün görme, başkalarına köle muamelesi yapma, hakkı kuvvette görme, sürekli kendi doğrularını halka dayatma, milletleri yıkan âmillerin başında gelir. Bunun en güzel örneklerini, bu vasıflarından dolayı Allah’ın kendilerini yıkıp yok ettiği firavunlarda ve Roma diktatörlerinde görmek mümkündür.

Bütün bunların dışında ilhat ve inkâr kaynaklı başka sebeplerden de söz edilebilir. Ancak şurası da bir gerçektir ki, sosyologların ifadesine göre, nasıl ki insanların malum, tabiî birer ömürleri vardır ve zamanı geldiğinde bir bir buraya geldikleri gibi bir bir gitmeleri de muhakkak ve mukadderdir. Aynen öyle de, milletler için de her zaman bir yıkılış söz konusudur. Onlar da, fertler gibi doğar, büyür ve ölürler. Hiç kimse bu devvâr u gaddarın elinden kurtulamaz. Ünlü sosyolog Ali Şeriati’den Gibb’e, ondan Hamilton’a kadar hemen herkes bunun değişmez bir hakikat olduğunu ifade ederler. Tabiî şartlarına riayet edilerek bazen bu ömür, oksijen çadırında bir insanın ömrünü -Allah’ın izniyle- uzatma gibi uzatılabilir. Bana göre, meselâ Osmanlı devleti ömrü uzatılmışlardandır. Bu da yine esbap açısından o devletin arkasındaki baş döndürücü firaset, kiyaset, fetanet ve zincirleme dehalara bağlanabilir.

Bu yönüyle, ömr-ü tabiî dediğimiz şey -ki, bu tabiri Üstad insanlar için de kullanıyor- milletlerin yıkılması için önemli bir faktör sayılabilir. Ben, hem vicahî görüşmelerimde, hem yazılarımda, hem de vaazlarımda -ki ihtilalden evvel Bornova Camiinde son vaazım bunun üzerine idi- bu meseleyi belki en çok işleyenlerden biriyim; evet tıpkı yer fiziğinde olduğu gibi, bazen en yüksek zirveler çukurlaşır deniz olur; bazen de denizlerin dibinden fışkırarak yeni zirveler ortaya çıkar. Nitekim küre-i arz, -Yunus Emre’nin diliyle ifade edecek olursak- yedi kez dolup boşalmış, belki elli defa şekil değiştirmiş, kabuklar kırılmış ve yeni tekevvünler meydana gelmiştir.

İşte yer fiziğinin bu değişmez kanunu ve bu esbab-ı âdiye, insan toplumları için de aynıyla olmasa da misliyle söz konusudur. Yani bir millet bittiği, tükendiği bir yerde, aynı çizgide ya da az farklı bir çerçevede yeni bir başlama olmaktadır. Zira dünyada hâdiseler, hatt-ı müstakim gibi değil, dairevî cereyan etmektedir. Bu ise sonla başın yan yana gelmesi demektir. Başka bir ifadeyle Cenâb-ı Hak, servet-sâmân, mal-menal ve hâkimiyet gibi şeyleri birinden alır, başka birine verir. Dolayısıyla bugün birilerine bayramsa, yarın da başkalarına bayram olacaktır ve bu, Allah’ın değişmez kanunudur.

Bu kanun zaviyesinden bakılınca denebilir ki, her son aynı zamanda bir başlangıç demektir. Ancak böyle bir başlangıcı başlatıp götürecek ve temsil edecek yürekli, kafaları kadar kalbleri de olan, ilimleri kadar Allah’la münasebetleri kavî bulunan, hisleri derin insanlara ihtiyaç vardır. İşte bu mânâda bir yapılanma ve dirilişi, başta peygamberler, daha sonra da mücedditler temsil edegelmişlerdir. Bu yok oluş ve tahripler, onlarda bir ba’sü ba’de’l-mevt düşüncesi, ba’sü ba’de’l-mevt azmi, ba’sü ba’de’l-mevt cehd ve heyecanı meydana getirir ve bu duygularla onlar yeni bir dirilişe koyulurlar. Ve onu -biiznillah- gerçekleştirirler.

Buna bir örnek vermek gerekirse, meselâ bir İngiliz müstemleke nâzırının, elinde Kur’ân, gazetecilere poz verip, “Bu Kur’ân Müslümanların elinde olduğu sürece onları yenmek mümkün değildir. Öyle ise, İslâm dünyasını dize getirmek, çökertmek için Kur’ân’ı onların elinden almak lâzımdır.” demesi ve taraf olduğu milletleri bu yöne yönlendirmesi; onların da, pompaladıkları şeylerle Müslümanları bölüp parçalamaları, birbirleriyle vuruşturmaları hep Kur’ânsızlık dönemlerine rastlar. Elbette o nâzırın bu sözlerinden ötürü bir hayli gayret-i diniye sahibi insan harekete geçmiştir, ama o süreç de belli ölçüde devam etmiştir. Ben burada o gayret-i diniye kahramanlarından sadece birinin kükreyişini verip konuyu noktalamak istiyorum.

Bu kahraman, ruhunda: “Kur’ân’ın sonsuz ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.” demiş ve yeni bir diriliş sisteminin temellerini atmıştır. Bu durum, yıkılma döneminde ruhen diri olan bir insanın, yıkılmaya karşı baş kaldırışı ve yeni bir tekevvün arzusuyla ortaya atılışı demektir ki, bizler için henüz şafak horozlarının dahi ötmediği o dönemde, onun yazmış olduğu eserlere bakıldığında, onun hakikaten diri olduğu ve gezdiği her yerde çevresindeki insanlara hayat ve diriliş üflediği görülür.

İşte yıkılma bazen böyle bir duygu da meydana getirebilir insanda. Yoksa yıkılmaya sebep olan şeyler, doğrudan doğruya dirilişin sebebi olmaz.

M. Fethullah Gülen

Dünyevileşme Kavgaya Sebep Olur mu?

Açıklama: Milletimiz, cahiliye devrinde olduğu gibi canicesine boğuşmalara girmemesine rağmen maddiyat ve refah açısından oldukça çok imkânlara sahip oldu/oluyor ve olacak. Bu his ile Asr-ı Saadet sonrası hâdiselerin meydana gelmesi söz konusu mudur? İnsanlar elde ettiklerini kaybetmeme uğruna birbirlerine girerler mi?

Evvelâ, bu türlü meseleler hakkında bir şey söylemek, keramet, sezme ve keşfe vâbestedir. Bu hususlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın hususî lütuflarına mazhar kimselere mahsustur ve bizim boyumuzu aşan meselelerdendir. Dolayısıyla da o vadide söz söylemeyi hem Hakk’a, hem de size karşı saygısızlık sayarım.

İkinci mesele, dünyada en sevmediğim insanlar; kâhinler, cinden-periden bahsedenler ve “Cinlerim haber verdi” diyen medyumlardır. Nasıl severim ki onları! İnsanlığın İftihar Tablosu, “İsabetli bile olsa birisi gaybten haber verse -hafizanallah- küfre girer. Bir diğeri de onu tasdik etse o da küfre girer.” buyurmaktadır. Bu sebeple böyle bir meseleye karşı onlara ne alâka duymamız, ne tasdik etmemiz, ne taraftar olmamız, ne de o işin yanında bulunmamız söz konusudur. Biz, Kur’ân’ın ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanındayız. Rabbimiz, bir kısım yanlış tavır ve hareketlerimizden ötürü O’nu bize kaybettirmesin.

Bu açıdan söylenecek şeyleri kâhinler gibi söylemem de mümkün değildir. Zira ben, yukarıda da ifade ettiğim gibi kehanetten, cinlerden haber vermekten, medyumluktan fersah fersah uzağım. Her ne kadar onlar, başımı aşan mevzular olsa da ben Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) intisabım itibarıyla onlara asla tenezzül etmem. Farzımuhal bana ekstradan perde-i gayb açılsa ve oradan bazı hakikatlere muttali olsam, yine de oradan gelen bilgiler için, Efendimiz’in ortaya koyduğu kriterlere saygımın gereği rahatlıkla “Yerin dibine batsın.” diyebilirim.

Bir diğer mesele de, içtimaînin (sosyolojinin) kendisine göre bir kısım prensiplerinin bulunduğu ve tarihî tekerrürler devr-i daimisinin varlığıdır. Siz bugün bazı hâdiselerin çehresine bakarak onların çehresinde gelecek adına da tahminler yürütebilirsiniz. Efendimiz’in bazen tarihî tekerrürler devr-i daimi çizgisinde, bazen de mucizevî olarak verdiği haberler vardır. Şüphesiz ki, O’nun verdiği haberler kehanetten münezzeh ve müberradır. Ama bahsettiğim şu iki şey sadece O’nun için söz konusudur. Aynı zamanda önemli bir sosyolog diyebileceğimiz Hz. Bediüzzaman’ın da, Allah’ın ikramı olarak söylediği bazı hakikatler vardır. Ayrıca bazı içtimaî prensipler tıpkı fiziğin kanunları gibidir; bunlarla da bir kısım sonuçlara gidilebilir. Yani “Şartlar şöyle olursa, şu şartlar içinde, tahminî, istatistikî şöyle netice elde edilebilir.” denebilir. Marks’ın mutlak cebrî determinizması çerçevesinde bazı yaklaşımlar doğru kabul edilmese de, o çizgide dar çerçeveli bir kısım neticeler elde etmek mümkündür…

Günümüzdeki genel temayüller de bu istikamettedir. Yani şimdilerde Karl Marks’tan ziyade bir İbn Halduncu tarih felsefesi daha çok hüsnü kabul görmekte ve daha fazla alâka uyarmaktadır. Bu açıdan bu türlü içtimaî prensiplere ve özellikle geçmişte yaşanan hâdiselerin mantığına dayanarak bazı şeyler söylenebilir. Şahsen ben de bu türlü hususlarda fikir beyan ederken, sesim, soluğum pürüzsüz çıkar ve tereddüt etmeden konuşurum. Çünkü Allah Resûlü’nün sözlerine dayanıyorum. O’nun terbiye ettiği cemaat, dünya kendilerine güldüğünde, makam ve mansıptan ötürü birbirlerine düşmüşlerse; korku onların bir kesiminde tesirini icra etmiş, şöhret duygusu, içtihat mülâhazası ve “Ben daha iyi idare ederim.” düşüncesi, onların bazılarının gönlünde yer bulmuşsa -bütün bu saydıklarım eğer birer günahsa, elbette ki bizim günahlarımız gibi değildir- öyle olmayan ve hiçbir zaman öyle olacak insanın bulunmayacağı dönemlerde evleviyetle o türlü hususların yaşanacağına her zaman ihtimal verilebilir.

Allah Resûlü bir hadislerinde, “Evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum.” buyururlar; bence bu, şu demektir: “Şunu katledecek, bunu öldüreceksiniz. Her iki cephenin de davası hak olduğu hâlde birbirinize gireceksiniz. Kan gövdeyi götürecek ve birbirinize düşeceksiniz.” Sosyoloji ilminin kurallarına göre; menfaat, makam-mansıp hissi insanları birbirine düşüren marazlardır. İslâm ümmeti arasında tâbiîn dönemine girilirken işte böyle bir fasıl yaşanmıştır. Hatta sahabenin çile çekmemiş olanları da bu kabîl hâdiselere belli ölçüde katılmışlardır.

Onlar, Allah’ın özel teveccühüne mazhar olduklarından, doğrunun peşindedirler ve içtihatlarına göre davranmışlardır. İçtihat hatasında sevap da olduğundan onlar aynı zamanda sevap işlemiş sayılırlar. Bundan dolayı da onlar muaheze edilmemeli; zira hepsi Cennetliktir. Bu itibarla da biz buna ne karışabilir, ne de onları kritiğe tâbi tutabiliriz. Ancak şöyle düşünmek mahzursuz olsa gerek: Onların bu davranışları kendilerine göre ve kendilerince değildi. Çünkü onlar mukarrabîndi. Sahabenin kendine göre hatası vardı, ama bu hatalar bizim sevaplarımız türündendi. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lâzım ve konuya “Hasenâtü’l-ebrar seyyiâtü’l-mukarrabîn” fehvâsınca yaklaşmak gerekir.

Asıl konuya dönelim: O zaman bazı olumsuz şeyler olduysa, bundan sonra da aynı şartlar söz konusu olduğunda -hafizanallah- yine aynı neticeler doğabilir. İşte biz de meseleye bu açıdan bakıyoruz.

Bir başka açıdan, Allah Resûlü’nün sözlerine binaen, bir şey daha eklemek istiyorum: Sahabe, dünya zimamını ele geçirmiş ve bütün dünyaya hükmediyordu. O günün dünyasındaki Bizans ve Sasaniler gibi iki büyük süper gücü dize getirmiş, yeryüzünün üç büyük kıtasında at oynatıyorlardı. O dönemde değişik devletler kurulmaya başlanmış, Afrika fethedilmiş, Anadolu içlerine kadar girilmiş, Amuderya’ya ulaşılmış, Çin Seddi’ne gidilmiş.. hâsılı çok şey elde edilmiş, ancak bunların yanında önemli bir şey de kaybedilmişti; o da vahdet-i ruhiye idi. İşte bunu düşündükçe onlar geçmişi hatırlayıp kendi kendilerine, “Hey gidi günler!” diyorlardı. Ne günlerdi, keşke o günler bir daha olsa!.. Yani Mekke günleri; o günler giyecek elbise, yiyecek bir şey bulamadığımız, çarmıha gerilip aç-susuz bırakıldığımız günlerdi.. o günlerde duygular ne saf, düşünceler ne duru, büyüme, çoğalma ve hep yükselme şeridinde daima Hakk’ın rızasını araştırarak hayrı takip etme mülâhazası ne güzeldi!. Hey gidi günler!..

İşte o günler, onlara göre daha hayırlıydı. Vâkıa, yukarıda da ifade edildiği gibi bir dönemde dünya fethedilmişti, İslâm artık hâkim bir güçtü ve devletler muvazenesi adına yerini almıştı ama Allah indinde hora geçen önemli bir husus vardı ki, o hususta belli ölçüde, sahabe-i kirama göre bir kayıp yaşandığı söylenebilirdi. Tekrar ediyorum; çünkü onlar mukarrabîndi.

İşte bu mülâhazadan hareketle günümüze gelerek, burada kıtmirane mülâhazalarımı arz etmek istiyorum: Bir gün gelecek biz de “Hey gidi günler!” diyeceğiz. Ne günlerdi o dupduru günler!. Herkeste sadece hizmet duygu ve düşüncesi vardı.. kimsede şöhret hissi, makam arzusu yoktu.. korkunun sözü edilmez.. câh sevdası akla gelmez.. menfaat ve çıkar mülâhazası da asla düşünülmezdi.. sadece milleti i’lâ mülâhazası vardı.. hedefte insanımıza insanlık adına âdâb u erkân öğretme düşüncesi vardı…

Evet, biz de bir gün işte bunları düşünerek ellerimizi dizlerimize vuracak, tıpkı Sıffin, Cemel, Nehrevan, Kerbela ve daha sonra aynı durumda olan insanlar gibi “Hey gidi günler!” diyeceğiz. Ben şimdilerde bir yandan, “Allah o günleri bana göstermesin.” diyor, diğer yandan da Allah Resûlü gibi tenbihte bulunuyor ve “Aman hazırlıklı olun, dünyaya meyl ü muhabbette bulunmayın!” deyip inliyorum.

İki Cihan Güneşi, bir gün Hz. Hasan Efendimiz’i kucağına alarak minbere çıkarıp halka işaret eder ve: “Benim şu yavrum, efendiler efendisidir. Allah bununla birbirine düşmüş iki İslâm cemaatinin arasını bulacak ve önemli bir sulh gerçekleştirecektir.” demek suretiyle belli bir dönemde sulhün ne kadar önem arz ettiğini gösterir. Ve o zat -elhak- “Hz. Muaviye ile savaşa gir!” denilince, Müslüman kanı dökülmesin diye hilâfetten feragat edip “Varsın o olsun.” diyerek Müslüman kanının dökülmesine meydan vermez. Evet, günü gelince Hz. Hasan, elinin tersiyle makamı, mansıbı, pâyeyi itmiş ve pek çok mü’min kanının dökülmesine meydan vermemiştir. Allah Resûlü daha o günlerde gelecek bu tehlikeli günler adına, “Aman birbirinize düşmeyin, birbirinize girmeyin, kılıcınızı kırın, sadece dine sahip çıkın, hakkın yanında olun ve hakkın hatırını âli tutun.” diyerek hep tahşidat yapmıştır.

Bize düşen şey de, insanları bu istikamette hazırlamaktır. Ben hâlihazırda Türkiye’de ve dünyanın değişik yerlerinde hizmet eden kimselerin en büyük avantajı olarak milletimize olan güveni görüyorum. Asırlar boyu geçmişinde de hep böyle olmuştur ve böyle kalacağını ümit ediyorum. Dünyanın muhtelif yerlerinde makama, mansıba, menfaate bağlı hareketlerin sürdürüldüğü bir dönemde, mü’min kardeşlerine karşı, tâbiiyyeti metbûiyyete tercih ederek onlara: “Mademki ehl-i haksınız, varın siz yürüyün!” diyecek ve kat’iyen rekabete, sürtüşmeye girmeyeceklerdir. Bu durum bütün Müslümanlar adına bana çok önemli geliyor ve önemsenmelidir de. Bunlar benim genel mülâhazalarım. Bu mülâhazalar mutlaka korunmalıdır. Bu mülâhazaları değiştirmek bana göre orucu bozmak kadar büyük bir cinayettir. Vefatımız bizim iftar zamanımızdır. İftar zamanımızı idrak edeceğimiz âna kadar Allah, kulluğumuz adına bize bu mülâhazaları bozdurmasın!

 Arkadan gelenler va’de vefada o kadar sadık olabilirler mi? Ahd ü peymâna bu denli sadık kalabilirler mi? Onu da bilemeyeceğim. Allah Resûlü bir yerde “Hz. Mesih gibi derim.” dediği gibi ben de öyle diyeyim: “Hep söylemeye çalıştım. Aman dünyaya meyletmeyin.. bu türlü şeylerden dolayı birbirinize düşmeyin.. mü’minlerin aleyhinde olmayın.. onları karalamaya kalkmayın… Ne bileyim Allah’ım! O günleri bize gösterme ve o günlere kadar bizi yaşatma.. ama biz çekip gittikten sonra, çıkarlar, menfaatler Müslümanların safvetini bozacak, makam sevdası, mansıp düşüncesi Kur’ân hadimlerinin duruluğunu, sadeliğini bulandıracak ise, Sen onların da Rabbisin, onlar da Senin kulların. İster affeder, istersen azap edersin…” Gerçi haddimi aşarak bir mülâhazaya temasta bulundum ama, her zaman gelecek adına aşamayıp takıldığım oldukça ciddî endişelerim var.

Demokrasi günümüzde gerçek mânâsıyla yumuşak bir hava oluşturacak, tansiyonları aşağıya çekecek bir sistemdir. Keşke iman, İslâm ve Kur’ân düşmanları da ona sadık olsa, onu yaşasalardı. Bence insanlar, demokrasilerden öte demokrat davranarak gelecekte mukadder bir kısım gaileleri aşabilirler. Herkesi kabul ederek, her kabiliyet ve istidada saygılı olarak, her hizmeti alkışlayarak, faydalı herkese destek vererek, bu ülke ve bu millet yararına olduktan sonra, herkesle iyi geçinmeye kararlı olarak, herkese sinesini açarak bu işten yararlanabilir ve kavgaya giden yolları kapayıp huzura giden yollar açabilirler. Fakat bunun yolu da yine insan olmaktan, kendini aşmaktan, kâmil insan olmaya kilitlenmekten, dövene elsiz, sövene dilsiz ve küfredenlere bile kırılmadan, gönül koymadan yaşamaktan geçer. Bu bizim genel mülâhazamızdır. Allah inayet edince niye olmasın ki!

                “Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder.

                Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.”

Bugün bunun emareleri var, Allah’ın inayeti de var, temsil eden bazı insanlar da var, katedilen mesafeler de var; ancak hâlâ yürünecek o kadar çok yol var ki… Bu yollardan herhangi birinin durağı, konağı veya menzilinde dünya kadar şeytanlar, onların insanları idlal etmesi, baştan çıkarması da var. Yiğit olmak gerekiyor ki, bu handikaplar ve terslikler aşılabilsin. Ben şahsen endişelerimin vârid olmamasını dilerim.

M. Fethullah Gülen

Tahdis-i Nimet ölçü ne olmalıdır?

Açıklama: Yaptığımız hizmetleri anlatırken bazen ölçüyü kaçırıyoruz. Ne buyurursunuz?

Evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın bizlere vermiş olduğu lütufları idrak edip onların şuurunda olmamız ve yer yer onları başkalarına anlatmamız, وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!”[1] fehvâsınca bir tahdis-i nimet sayılır. Rabbimiz şimdilerde bir kere daha milletimize çok büyük lütuflarda bulundu; yoklukta varlık cilvesi gösterme imkânı verip ona yeniden var olma yolları lütfetti. Her an bunların şükrünü eda etme duygusu içinde yaşamamız ve bu uğurda vilâyetin Şah-ı Geylânîcesine, Muhammed Bahâuddin Nakşibendîcesine, Muhyiddin İbn Arabîcesine, İmam Rabbânîcesine; zühdün Fudayl İbn İyazcasına, İbrahim Ethemcesine; ihlâs-ı kâmilin Bediüzzamancasına ve Mevlâna Halidcesine talip olmamız gerekir. Aksine bizi bunca nimetlerle perverde eden Zât’a karşı nankörlük etmiş oluruz.

Ancak bu nimetleri tahdis-i nimet sadedinde ifade ederken dikkat etmemiz gereken belli ölçülerin olduğu da bir gerçektir. Her şeyden evvel o nimetlerin, bizim acz ve fakrımıza rağmen Cenâb-ı Hak tarafından bizlere lütfedilmiş olduğunun bilinmesi çok önemlidir. O zaman, onları kendi nefsimizden bilerek fahre ve gurura düşmemiz önlenmiş olacaktır. Üstad bir misalle bu meseleyi şöyle izah eder: “Nasıl ki, murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşâallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ ben neyim? Bu nedir? Nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen, ‘Evet ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir…’ “

İkinci bir husus ise, anlatılan şeyler, mübalâğaya kaçmadan ve sadece doğru olanın ifade edilmesine münhasır kalmalıdır. Bilindiği gibi mübalâğa zımnî bir yalandır. Meselâ bir yerde yüz talebeye bakmış, onlara burs vermişseniz, “Yüzlerce talebeye burs veriyoruz.” demeniz; yine beş-on insanı master/doktora için Avrupa’ya, Amerika’ya göndermişseniz, “Onlarca talebeyi gönderiyoruz.” demeniz birer zımnî yalan olur ve Allah yalanı sevmez. Bazen bir meseleyi çözelim, bir-iki insanın gönlüne girelim diye hep aynı hatayı irtikâp ediyor, meseleleri abartarak anlatıyoruz. Böyle bir üslûbun faydası olmak bir yana dünya kadar zararı oluyor. Mekke’yi fethedip Taif’e yönelen Allah Resûlü’nün ordusu için Kur’ân: “O günkü sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu size fayda vermemişti.. ve olanca genişliğine rağmen dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.”[2] buyurmaktadır. Demek azıcık kendi işini beğenme, arkasından bozgunu da beraberinde getiriyor. Evet, siz, birtakım sloganlarla bir propaganda yapar, bir şeyler anlatırsınız ama arkadan gelecek daha güçlü bir propaganda onu yıkıp yok edebilir. Ancak hâl ve davranışların hâsıl ettiği imajı yıkmaya kimsenin gücü yetmez…

Evet, içinde bulunduğumuz fikrî bir cereyanı bir cereyan olarak anlatmaktansa o hareketin vefalı bir azası olarak çok iyi bir performans sergileme, iyi bir seviye ortaya koymak suretiyle kaliteli bir temsil çok daha önemlidir. Bence bizi en iyi anlatacak şey de, işte böyle mükemmel bir hâl ve seviyeli bir temsil olmalıdır. Bunun için de öylesine ahlâk, fazilet, hoşgörü ve müsamaha insanları olmalı ve onlara kilitlenmeliyiz ki, elli defa deneyip sondajlasalar dahi aldıkları netice hep aynı olmalıdır. Zannediyorum bugün Müslümanların en çok yanıldıkları hususlardan biri de, işaret edildiği gibi bazı meseleleri propaganda malzemesi yapıp çeşitli sansasyonlara girmeleri oluyor. Bence şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız: Doğru insan, doğru hedefe eğri büğrü yollarla ulaşamaz. Davranışlarımız, bizim gölgelerimiz olmalı, biz de düşüncelerimizin asıl temsilcileri.. eğer bunlardan biri eğriyse neticenin düz çıkmayacağı açıktır.

Üçüncü bir husus da, biz sadece ve sadece Allah rızası için milletimize ve ülkemize hizmet etmeyi düşünmeliyiz. Hırsla, ille de şuraya varmamız için bizi tanımaları ve kabul etmeleri gerekir şeklindeki ifadeler çok defa maksadın aksiyle neticelenebilir. Yine bu mânâda başkalarının bizim hakkımızda, şöyle yapıyorlar, böyle düşünüyorlar, demeleri de çok önemli değildir. Eğer onlar, bizi kendi hareket çizgimizde tanır, anlar ve öyle kanaat getirirlerse ne âlâ; değilse kendimizi anlatmayı, eda etmeye çalıştığımız hizmetimize karşı vefasızlık sayarız. Eskiler, her şeyin bir vakt-i merhunu vardır derlerdi. Vakti gelince, ne isek ve Allah nazarında ne kadar değerimiz varsa o derece biliniriz.. ona da talip değiliz.

Dördüncü husus ise, meşrebi, mezhebi nazara verip anlatma, karşımızdaki insanda bazen antipati uyarabilir. Bizim gibi düşünmeyen kimseler için “Onun işi bitmiştir, başının çaresine baksın, gayyada kendisine bir yer hazırlasın..” gibi ifadeler, bizim bu hususta hamlığımızın ve sahip olduğumuz değerlerin bizde bir iz bırakmadığının işaretidir. Böyle azap melekleri gibi davranmakla insanları -müspet de olsa- belli bir çizgiye çekmek mümkün değildir. “Falancı, filancı ol kurtul!” deme yerine “Müslüman ol kurtul!”, hatta daha evrensel mânâda “Hakikî insan ol kurtul!” deme çok daha önemlidir. Çünkü o da Müslümanlıktan geçer.

Burada “Bu mızrak çuvala nasıl sığacak?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Ama Allah dilerse Bektaşi akidesiyle deveyi küçültmeden, iğnenin deliğini de büyültmeden deveyi o iğnenin deliğinden geçirir. Hizmet vetiresinde böyle bir yol takip edilirse, Kur’ân’da haber verilen Ashab-ı Kehf’in çarşıya gönderdikleri arkadaşlarına, “..nazik davransın ve sizi kimseye sezdirmesin”[3] dedikleri gibi, sizin mevcudiyetiniz de dahilî ve haricî kimseyi kine, nefrete, kıskançlığa sevk etmez ve kimse sizden rahatsız olmaz.

Buna bir şey daha ilave etmek gerekir: Eskiden mü’minlerden sadece hasımlar rahatsız oluyor ve ehl-i imanla onlar uğraşıyordu. Şimdilerde ise dost dünyanın rahatsızlığı da söz konusu. Onlar sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşıyor olmalarına rağmen “Bu işleri bizim yapmamız lâzımdı. Biz yapamıyoruz, ne diye bunlar yapıyorlar?” deyip rahatsızlıklarını çeşitli şekillerde izhar ediyorlar. Nitekim bugün dünyanın dört bir yanına ekonomik, kültürel alanda yatırım için giden insanların bazı takıntılarının olması ve belli noktaları aşamamaları başka şeyden değil bundan kaynaklanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, dostlar tahrik edilmiş; onun için belli rahatsızlıklar söz konusu. Eskiden sadece zülf-ü ağyâr vardı şimdi zülf-ü yâr da işin içine girdi. Dolayısıyla çok zülüf hesabı yapmak icap ediyor.

Son bir hususa daha temas etmek istiyorum: Bizler, şahısların gücü ve kuvveti yerine Allah’ın inayetini görmek ve sadece O’na yönelmek konumunda bulunuyoruz. Allah’ın yaptığı şeyleri nefsimize mâl edip biz yapıyoruz mülâhazasına girmek başımızı aşkın işlere sahip çıkmamız mânâsına gelir ki bu bize her zaman kaybettirir. Biz, sebepleri sonuna kadar kullanacak ve o işte yapılması gerekli olan hiçbir şeyden geri durmayacak; ama neticeyi de sadece Allah’tan bileceğiz. Zira güç de kuvvet de O’nun elindedir. O bize iş gördürürse görürüz, imkânları elimizden alırsa o zaman da hiçbir şey yapamaz ve yollarda kalırız. Objektif olmayabilir ama ben “Falan falan şahısla bu iş çok güzel oluyor.” deyip, ilâhî kuvvet ve kudretin yerine birilerini koyduğum her defasında Cenâb-ı Hak onların eliyle beni tokatlamış, başımı döndürmüş ve dünyamı harap etmiştir. Buna yüzlerce misal verebilirim…

Yine bu çerçevede başkalarının takdirkâr sözlerini, yerinde Cenâb-ı Hakk’ın bir nimeti, yerinde de bir ibtilâ olarak görmek lâzımdır. Başkaları bizleri farklı görebilir. Ve bunu ifade etmek için nefsimizi okşayıcı sözler söyleyebilir. Ama asıl olan, insanın kendini nasıl görmesi gerekiyorsa öyle görmesidir. Haddimizi bilme mevzuunda Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu en önemli ihtarlardan biri, “İnsan, atılan bir sudan yaratıldı.”[4] âyetidir ki, buna göre o, daima kendi yaratılışına bakmalı ve asla fahre ve gurura girmemelidir.

Hâsılı insan, Allah’ın nimetlerini daima yâd etmeli ama bunu yaparken de ne dostu hasede, kıskançlığa sevk etmeli, ne düşmanı tahrik etmeli, ne de Allah’a karşı saygısızlıkta bulunmalıdır. Ye’se ve inkisara düşmeden sürekli hizmette bulunmalı ve başarıları da Allah’tan bilmelidir.

M. Fethullah Gülen

[1]   Duhâ sûresi, 93/11.

[2]  Tevbe sûresi, 9/25.

[3]   Kehf sûresi, 18/9.

[4]   Târık sûresi, 86/6.

Aynı müessesede çalışan insanlar arasındaki problemler nasıl çözülmelidir?

Açıklama: Aynı müessesede çalışan insanlar arasında küçük de olsa bazı problemler çıkabiliyor. Bunun neticesinde ise gevşemeler olabiliyor. Çözüm adına neler buyurursunuz?

İnsanların birbirleriyle imtihan olması gayet tabiîdir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: “…Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik.”[1] buyurmaktadır. İlk insan Hz. Âdem (aleyhisselâm), Cennet’te Hz. Havva ile, şeytanla ve kendi mahiyetinde meknî (saklı) bir kısım duygularla imtihan olmuş ve yeryüzüne indikten sonra da bu imtihanlar devam etmişti. Hz. Âdem’in soyundan gelen insanlar da kendilerine rehber olarak gönderilen peygamberlerle imtihan olmuş, ihtilafa düşmüş, bunların bir kısmı da putlara tapmada ısrar edip onların arkasından gitmişti. Bunların örneklerini bugüne kadar insanlık tarihiyle alâkalı yazılmış eserlerde görmek mümkündür.

Demek insanlık için bir yönüyle enbiyâ-i izâm ve Kur’ân da imtihan vesilesi olmakta; hatta bir kısım üdebâ ve füsehâya göre Kur’ân’ın, herkes için imtihan olabilecek yanlarının dışında, hususî mahiyette bazı âyetlerinin de imtihan sebebi olması söz konusudur. Meselâ, kaide ve dil prensiplerine göre Zemahşerî onu bir tarafa çekmiş, Nazzam bir tarafa çekmiş, Câhız bir başka tarafa çekmiş ve “Şöyle midir-böyle midir?” demişlerdir. İşte bu durum, bazılarını sürükleyip dalâlete götürebilmiştir. Ve tabiî temkinli ruhlar da her zaman onun nurefşan âyetleri karşısında, “Bunlarda beşer aklının idrak edemediği bir şeyler var, biz de idrak edemiyoruz.” demiş ve ona olduğu gibi inanmışlardır.

İşte bu imtihanlar silsilesi içinde önemli bir imtihan da, insanların birbiriyle olan imtihanlarıdır. Bu kabîl imtihanlarda bazen kaybeder ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bu kayıplar bazen mizaçlarla, meşreplerle, bazen de Üstad’ın, “Umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur.” dediği gibi, şeytanlardan kaynaklanabilir. Müslümanları, şeytanların musallat olduğu kişiler olarak tavsif etmekten hicap ederim; ancak gerçek olan şu ki, hepimiz insanız ve birer nefis taşımaktayız.

Nitekim, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde: “Herkesin nefsi vardır. Benim de nefsim var…” buyurur. Bundan sonra artık isterse insanlar, bizim nefsimiz veya mahiyetimizde şeytanın oklarına hedef olabilecek lümme-i şeytaniye diye bir mekanizma yok desinler!. Bunlar hiçbir şey ifade etmez. Kaldı ki, hadisin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), uzun zaman onunla mücadele edip onu hizaya getirdiğini ve neticede kendisine teslim olduğunu bildirir.

Dünyada kim bilir daha nice insanların nefis ve şeytanı kendilerine teslim olmuştur. Ama, şu da bir gerçek ki bu, kat’iyen bir anda olmamıştır. Tasavvufî bir üslûpla ifade edecek olursak bu, kademe kademe, nefs-i emmareden nefs-i levvameye, ondan nefs-i mülhemeye, nefs-i mutmainneye, nefs-i râdiyeye (Allah’tan hoşnut olma mertebesi), nefs-i mardiyyeye (Allah’ın hoşnutluğuna erme) ulaşmışlar.. ve daha sonra da sâfiye, yani enbiyâ-i izâm ve asfiyânın nefislerine yakın müstesna nefisler mertebesine yükselmişler ve neticede öyle bir noktaya gelmişler ki, artık ondan öte nefisleri kendilerine her zaman iyilikle emreder olmuştur…

Buradan hareketle, herkesin daha baştan bir nefse sahip olduğunu kabullenmesi gerekir. Bu onun ömrünün sonuna kadar imtihan olacağını kabullenmesi de demektir. Böyle bir kabul bize şunu ifade eder: İnsanların birbirine düşmesi, birbiriyle uğraşması için bu kadar çok sebep ve faktör olduğuna göre, evvelâ bu işi beşeriyetin icabı olarak kabul etmekte yarar var. Bizler beşeriz; nasıl bizim doğup büyümemiz, büyüyüp yaşlanmamız, yaşlanıp çürük bir enkaz gibi çökmemiz; sonra da kendi enkazımız altında kalarak unutulup gitmemiz bizim için fıtrî ve tabiî bir yol; öyle de, birbirimizle çekişmeye, hırgür etmeye müsait bir fıtratta yaratılmış olmamız da, bizim tabiat ve fıtratımızın gereğidir.

Ne var ki bizim için her zaman bu tür duyguları hayra çevirmek de mümkündür.. ve bize düşen de işte bunu yapmaktır. Biraz daha açalım; meselâ bir insan, kendi mahiyetine yerleştirilen şehvet hissi sayesinde veli olabilir.. evet o insan eğer üzerindeki şehevânî istek ve arzuları karşısında namus ve iffetini kemal-i hassasiyetle koruyabiliyorsa, aynı durumda olmayan başka birinin bin rekât namazla ulaşamayacağı seviyelere ulaşır. Çünkü bu kimse, o kadar şehvetle donatılmış olmasına rağmen, nefsini frenleyip onu zapturapt altına alabiliyor. Evet, tehlikenin buudları nispetinde mükâfat söz konusudur. Hatta bazen böyle birinin terakkisi o kadar hızlı, o kadar amudî olur ki, başkaları vilâyet yolunda kat’iyen ona yetişemezler.

Bu hususa bir şey daha ilave etmek istiyorum. Meselâ, bazı insanların hemcinslerine karşı fıtratlarında fazla bir temayül vardır. Eğer o insan bir hayat boyu o temayülünü gemleyip meşru dairede kalabilse o öyle bir yükselir ki, hiçbir kimsenin buna yetişmesi mümkün olamaz. Görüldüğü gibi şehvet başlangıçta öldürücü bir ağ iken irademizin hakkını verme sayesinde insanı yükselten nurdan bir helezon hâline gelebilmektedir.

Gazap duygusu da böyledir. Evet, bu duygu da, denge üzere temsil edilmesi hâlinde insanı yükselten, onu hakikatlerle buluşturan ışıktan bir merdivene dönüşebilir. Böyle bir his, ihkak-ı hak edip hakkı bulma şeklinde ortaya çıktığı takdirde adalet şeklinde tecellî eder. Hz. Ömer (radıyallahu anh), Müslüman olmadan evvel insanlar arasında sert mizaçlı tanındığı için, Hz. Ebû Bekir tarafından devlet başkanlığına tavsiye edildiğinde sahabe, “Allah’ın huzuruna gittiğin zaman sana, bu insanı başımıza getirdiğin sorulursa, ne diyeceksin?” şeklinde itiraz eder; Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), Ömer’deki o duygunun ihkak-ı hak ve adalet şeklinde tecellî edeceğini bildiği için, emin bir edayla, “Ben, benden sonra insanların en hayırlısını insanların başına getirdiğimi söylerim.” demiştir.

Evet, ilk halife isabet buyurmuşlardı; Hz. Ömer hiç de bazılarının görüp değerlendirdiği gibi değildi; ondaki sertlik, adalet hâline gelmiş ve hilafeti boyunca kılı kırk yararcasına bir istikamet içinde yaşamıştı. Bazen zâhirde mizaç sert görünebilir; ama her zaman onun Ömerî bir hâl alması mümkündür.

O hâlde aynı müessesede çalışan insanlar kendi aralarında “hırgür”e vesile olabilecek bu türlü madenlerle donatılmış bulunduklarını düşünerek demeliler ki, bunları mahiyetimize Allah koydu, dolayısıyla onlar yer yer tesirlerini icra edecekler. Ne var ki eğer dişimizi sıkar da katlanabilirsek amudî veli olma yolları da açık demektir.

Yine bu gayeye uygun olarak yeme-içme konusunda da dengeli olmalı, duyguların öldürücü ağına düşülmemeli ve dünyevî nimetlerden istifadeyi şükre bağlamalı ve Allah’ın inayetiyle, keremiyle amudî olarak vilâyete ulaşma yolları araştırılmalıdır. Yani insanlar bunlarla Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine, vilâyete giden bir yol açtığını düşünmeli, konumlarını ona göre değerlendirmeye bakmalıdırlar.

Keza, arkadaşlarından gelecek şeylere karşı da peşinen sabırla mukabele etmeye kararlı olmalı ve “Gelse sizin celâlinizden cefa, yahut cemalinizden vefa, değil mi ki mü’min kardeşlerimizsiniz, her ikisi de cana safa. Sizden gelecek cevir de hoş, cefa da hoş.” demelidirler.

Yapılacak ikinci bir önemli husus da, önde bulunan ve o işte tecrübesi olan insanların, arızaları baştan keşf ve tespit etmeleri, daha sonra da o meselenin üzerine gitmeleridir. Zira aynı müessesede görev yapan insanlar arasında zuhur eden bu türlü problem ve arızalar, vücutta çıkan bir yara gibidir ve ne kadar erken müdahale edilirse, çözüm de o kadar kolay olur. Bu tür arızalara, değil günler, haftalar, aylarla ömür biçmek, “İnsanların en hayırlısı, üzerinde günahın en az ömürlü olanıdır.” fehvâsınca bunlara hiç yaşama hakkı tanınmamalıdır. Ve günah işleyen bir insan, beş dakika sonra başını seccadeye koyup “Ey Hayy u Kayyum, rahmetine sığınıyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle baş başa bırakma. Bir düştüm, bir kere daha düşürme…” dediği ve günaha hakk-ı hayat tanımadığı gibi, mü’minler olarak aralarında çıkan arıza ve kusurlara da kalıp kronikleşme hakkı verilmemelidir.

Evet, eğer vaktinde üzerine gidilmezse, bu arızalar zamanla büyüyüp gelişir ve öyle bir hâl alır ki, onulmaz bir yara gibi bir daha da tamir ve tedavisi mümkün olmayabilir. Unutmayalım ki bizler, esbap dairesi içinde yaşıyoruz ve bu daire içinde yaşadığımız sürece de maddî-mânevî zuhur eden arızalarda sebeplere riayet etmekle mükellefiz.

Şayet problem onu görüp hissedenlerin üstesinden gelemeyeceği bir boyut kazanmışsa, o işe müdahale edebilecek başka insanlar bulunmalı ve onların müdahaleleri temin edilmelidir ki, onlar hâdiseyi teşrih masasına yatırsın, kessin, biçsin ve tedavi etsin…

Üçüncü ve önemli bir mesele ise, başta da söylediğimiz gibi bizler beşeriz, dolayısıyla birtakım kusurlarımızın olması gayet normaldir. Öyle ise böyle bir durumda önemli olan, insanların kusurlarından daha çok, iyi yanlarını görüp takdir edebilmektir. Keşke bu tür arızalar olduğu zaman gözsüz, kulaksız, dilsiz olabilsek de o kusurları görmesek.. ve Allah’ın bizi affettiği, Peygamber’in affa âmâde olduğu ve affedenlerin affettikleri gibi bizler de herkesi affedebilsek. Ve “O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler..”[2] sırrıyla serfiraz olabilsek.! Ne var ki, çoğu zaman bir türlü bunu yapamıyoruz. Ama zannediyorum az kendimizi zorlasak bu tür bir âlicenaplıkta bulunabiliriz…

Son bir husus da, şayet bir problem ortaya çıkmış ve çözülememişse, mesele temelli çözümsüzlüğe sürüklenip kangren olmadan, hâdiseye sebep olan insanların, surî olarak biribirlerinden uzak durmaları sağlanmalıdır. İhtimal bu insanlar yeni yerlerinde eski tecrübelerini işletir, eski olaylardan ders alır, dolayısıyla aynı kusurlar tekrar etmez ve gökten inmiş birer insan gibi terütaze görevlerine devam ederler.

Tabiî gönül arzu eder ki, insanlar kendi aralarında imtihan olmasın, imtihan olup da birbirlerini çürütmesin ve en önemli sermayeleri olan itibarlarını yitirmesinler; yani görev yaptığı yerdeki insanların nazarında sukut etmesin.. arkadaşları nazarında değerini düşürmesin.. hep sahip olduğu itibarla kalsın ve onu kullanarak büyük işler başarabilsinler..!

M. Fethullah Gülen

[1]   En’âm sûresi, 6/53.

[2]   Âl-i İmrân sûresi, 3/134.

Eğitimden Beklenen Gaye Nedir?

Arkadaşlara bir iki defa sordum: “Hocalarınız size, bir kere olsun, ‘Arkadaşlar! Bizim okumadan maksadımız, hakikatlerin gurup ettiği ufka gözleri takılıp kalmış, bitevî şaşkınlık yaşayan ve yitik ülke Atlantis’in yetim çocukları olan insanlığa dinimizin güzelliklerini anlatmaktır’ dediler mi? Allah aşkına, ‘Evet’ deyin; müsbet cevap verin; ‘Evet’ deyin; çünkü o zaman, ben de ferahlayacak ve rahatlayacağım. Dediler mi bir kerecik de olsa, ‘Biz, bütün siyasî ve politik kavga ve gayelerden uzak kalarak, dinimizi sadece ve sadece Allah’ın rızası için öğrenecek ve sonra da dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, gerekirse taş kırıp alnımızın teriyle ekmeğimizi yiyecek; ama her halükârda ‘O’nu anlatacak, muhtaç sinelere Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Kevser misal adını taşıyacağız!… Hilkatimizin gayesi Allah’ı (celle celâluhû) tanımak ve başkalarına tanıtıp sevdirmektir, varlığımızın hikmeti budur; bunu yapmıyorsak yeryüzünde durmamızın, nefes alıp vermemizin de bir mânâsı yoktur, yaşamamız abestir; öyleyse gelin, abesle iştigal etmeyelim’ dediler mi?” Keşke ben, bu soruları sorarken müsbet cevaplar alabilseydim!… Ne olurdu keşke, “Evet” sesleri duysaydım!…

Eğer, “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” vazifelilerinin kaynağı olacak ocaklarda bile ateş bu kadar sönmüşse, demek ki, bu mesele tamamen durmuş. Kaldı ki o okulların arkasında koskocaman bir milletin himmeti vardı. Yani, hayırsever ve civanmert insanlar, kapı kapı, fabrika fabrika dolaştılar; âdeta para dilendi ve İmam Hatip yaptılar. Hiçbir fedakârlıktan geri kalmadılar. Şimdi, milletin bu mevzudaki bu ciddî tehâlükü karşısında en azından oradaki talebeler ve hocalar, “Bu insanlar, sadece maaş düşünen birileri olalım diye okutmadılar bizi… Sadece kariyer düşünelim, kademe ve derece arkasına düşelim diye okutmadılar. Yıkılmış din abidemizi yeniden ikame etmemiz için okuttular” demeli ve ona göre hareket etmeliydiler. “Bu olmadı, denmesi gerekeni demediler ve yapılması gerekeni yapmadılar” demeyeceğim. Böyle bir düşünce su-i zan olur. Kim bilir, o mübarek müesseselerde de ne yiğitler, ne dertli sineler ve nice i’lâ-yı kelimetullah âşıkları vardır. Ne var ki, genelde, olması gerektiği ölçüde bir tebliğ ve temsil şuuru olduğunu ve bu şuurun bir aksiyona dönüştüğünü de söyleyemeyeceğim.

Erzurumluların bir tabiri vardır, “Çubuk geme kondu” derler. Dövenin üzerine çıkan, dövene binen insan çubuğunu oraya koyarsa, bu “Artık çalışmıyorum, bu işi yapmayacağım” demektir. İşte, bugün iyiliği emretme ve çirkinliklerden sakındırma ya da bir başka ifadeyle i’lâ-yı kelimetullah vazifesi mevzuunda da çubuk geme konmuş ve her şey durmuştur. Öyleyse, şu anda bu vazife çok önem arz etmektedir. Üstad Hazretleri, bu vazife için, şöyle böyle yapıldığı dönemde bile “farzlar üstü farzdır” diyor, “farz der farz” tabiriyle ifade ediyor bunu. Dolayısıyla, günümüzde “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” vazifesi çok önem kazanmış ve çok öne çıkmıştır.

“Emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” daha önce de ifade ettiğim gibi, iyiliği, doğruluğu, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini anlatmak ve eğri olan şeylerden, kötülük ve çirkinliklerden insanları vazgeçirmek demektir. Bu rükün yerine getirilmezse din binasının bir direği yıkılmış olur. Zira, dinin ayakta durabilmesi için iki esasın toplum içinde daima canlı tutulması lâzımdır. Bu iki esastan birincisi, “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker”dir. Diğeri ise, rekâik okumaktır; yani, kalbi yumuşatacak, gözün yaşarmasına sebep olacak konuları, öldükten sonra dirilmeyle, insanın Cenâb-ı Hak’la münasebetiyle ve zühd mülâhazasıyla ilgili mevzuları mütalâa etmektir. Selef-i salihîn rekâikle sürekli meşgul olurdu. Onlar “emri bi’l-mâruf” teşviki yapma ihtiyacı duymuyorlardı; çünkü “emri bi’l-mâruf, nehyi ani’l-münker” adına zaten ciddî bir metafizik gerilim içindeydiler. Hadisleri rivayet eden insanların hayatlarıyla alâkalı malumat bulabileceğiniz rical kitaplarına bir göz atsanız, kendisini “i’lâ-yı kelimetullah”a bir aşk derecesinde bağlamış insanlar görürsünüz. Mesela, Abdurrrahman b. Müll Ebû Osman en-Nehdi bunlardan biridir. Tamamını birden sırtında taşıyabileceği kadarcık bir mala sahip Şehir şehir dolaşıyor. Bir yere çardağını kurup ibadet ü tâatıyla meşgul oluyor; evrâd ü ezkârını okuyor, âyetlerin tefsirini yapıyor, hadis-i şerifleri rivayet ediyor ve halkı irşad görevinde bulunuyor. O, bu salihâtla meşgulken, bir emir geliyor; falan yere sefer olacağı haber veriliyor. Çardağını söküyor, bağlıyor atının sırtına, sürüyor o tarafa… O vazifesini tamamlar tamamlamaz da tekrar bir başka beldenin yolunu tutuyor, bir kere daha çardağını kurup i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin ayrı bir yönünü edâ etmeye koyuluyor…

M. Fethullah Gülen

Müslümanlığı Üstadın Bakışıyla Yeniden Nasıl Okuyabiliriz?

Meselenin bir diğer yanı da şudur. Şimdilerde “Müslümanlığı bir kere daha okuyalım” deniliyor. Kanaatimce, Müslümanlık mutlaka yeniden okunmalı ve anlaşılmaya, yaşanmaya çalışılmalıdır; fakat onu okurken kullanılacak üslup çok önemlidir. Bu okuma mutlaka Üstad’ın ortaya koyduğu şekilde yapılmalıdır. Onun okuma tarzında şu husus çok önemlidir: Kur’ân-ı Kerim’in, muhtevâsı, mânâsı ve derinlikleriyle anlaşılması nasıl zarurî ise; tekvinî emirler diyeceğimiz kâinat kitabının veya kâinat meşherinin (sergisinin), en azından onun yeryüzü salonunun okunup anlaşılması da zarurîdir. O kâinat ki, Kur’ân-ı Kerim onların tercümesi, sözlü açıklayıcısı ve açık bir delili olmuştur. İşte Kur’ân ve kâinat iki kitaptır ve ikisi beraber okunmalıdır.

Evet, bu iki kitabın okunması da birer vecîbedir. Kur’ân-ı Kerim’in yanında, kâinatın ve tekvinî emirlerin de çok iyi tahlil edilmesi, hayatın bütün kanunları ve kurallarıyla bu Kur’ânî ve tekvinî emirlere göre şekillendirilmesi şarttır. Bununla beraber, teşriî emirlerin karşılığı büyük ölçüde ahirette verilir. Yani, Kur’ân-ı Kerim’le gelen emirlere uymanın ücreti öteye bırakılır, riayet etmemenin cezası da yine ahirette verilir. Tekvinî emirlerin cezası ise büyük ölçüde dünyada tatbik edilir, kısmen de ahirete bırakılır.

Tekvinî emirlere uymanın ahirette de cezası olduğunu sürekli söylüyorum. Çünkü onları iyi okuma, değerlendirme ve uygulama; terakkiyat-ı hâzıranın, dünyadaki zenginliğin önemli yanlarından, esaslarından ve argümanlarından biridir. Size başkalarının bakışı, hakkınızdaki takdirleri ve sizi kabul etmeleri de çok önemlidir. Çünkü o bakış, takdir ve kabule göre sizi değerlendirir, size saygı duyar ya da duymaz, sizi dinler ya da dinlemezler. İşte, eğer sizin-bizim ihmalimizle yeryüzünde Müslümanlar sefaletin temsilcisi gibi görünürlerse ve bundan dolayı da kimse onları dinlemez, onlara değer vermezse, inananlar inandırıcı olamazlar. Bu sefalet, İslâm’a ve Kur’ân’a fatura edilir. Dine sıcak bakan, yakın duran birkaç insan varsa onlar da bizim halimize takılır. Bu açıdan da, tekvinî emirlerin çok iyi okunup değerlendirilmesi, onun yanında teşriî kurallara da hassasiyetle riayet edilmesi çok önemlidir.

Ayrıca biz, “takvâ” mülâhazamızı da, bu iki emrin ikisine birden riayet etmeye bağlıyoruz. Bize göre, Kur’ân-ı Kerim’den tam istifade etmek, hem tekvinî emirleri çok iyi okumaya hem de teşriî emirler karşısında çok hassas yaşamaya bağlıdır ki, zaten insan ancak bu hususa dikkat ederse hakikî muttakî olur.

Çok defa üzerinde durduğumuz gibi, “takvâ” kelimesi, “vikaye” kökünden gelir; vikaye de “gayet iyi korunma ve sakınma” demektir. Şer’î ıstılahta takvâ, Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle onun azabından korunma cehdidir. Ayrıca, bazen korku, takvâ tabiriyle; bazen de takvâ, korku sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Bir de az önce ifade ettiğimiz üzere, takvânın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki; o, dinî prensipleri tam bir hassasiyetle görüp gözetmeden şerîat-ı fıtriye kanunlarına riayete; cehennem ve cehennemi netice veren davranışlardan cenneti semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki çağrıştıran şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder. İşte bu mânâda takvâ insan için biricik şeref ve değer kaynağıdır ki: “Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvâda en derin olanınızdır” (Hucurât, 49/13) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.

İşte, klasik tarifiyle takvâ, haramlardan kaçınma, farzları yerine getirme ve şüpheli şeylerden tevakkîde bulunma, hatta daha ilerisinde bazı mübahları “Şüphelidir” diye terk etme şeklinde yorumlanır; ahlâk ve tasavvuf kitaplarında bu şekilde anlatılır. Fakat eğer tekvinî emirlerin okunması, yorumlanması, değerlendirilmesi o kadar önemli ise, takvânın mutlaka onunla da irtibatlı olması lâzımdır. Tekvinî emirlerin de takvâ adına riayet edilmesi gereken kurallar olarak kabul edilmesi gereklidir.

Tekvinî emirlere dair kurallar vardır ve insan, o kurallara riayet etmezse cezalandırılır. Mesela, akrobasi yapan birisi, yerçekimini hesaba katmazsa tabiatın bağrına konan o kural affetmez o akrobatı. Allah’a (celle celâluhû) karşı yaptığınız bir kusur ve kabahatı, ihtimal Tevvâb u Gaffâr affeder; cezalandırmaz sizi; fakat harikulâdeden bir şey olmazsa, sebepler planında o akrobat yerçekimine saygı göstermemesinin, ona hürmet etmemesinin cezasını görür. Öyleyse, kurallara riayet ederek Allah’a (celle celâluhû) sığınma, onun vikayesine girme de takvâ demektir.

Kâmil mü’min, bu iki kitabı beraberce mütalâa edip emirlerine uyan mü’mindir. Bu hususta eksikleri olan insanın, mü’minliğinde de o derece eksikliği ve kusuru vardır. Bu kusur ötede sorulur mu, sorulmaz mı? Müslümanlığa getirdiği olumsuz yanları itibarıyla sorulabilir. Tekvinî emirler bile sorulabilir. Mesela, hicrî üçüncü dördüncü asır, bir yönüyle belki bizim Rönesans’ımız sayılır; o tedvin dönemi çok göz alıcıdır. O dönemde, müthiş beyin fırtınaları yaşanmıştır. Allah (celle celâluhû) mü’minlere, “Neden bu meseleyi daha dördüncü asırda öldürdünüz, ileriye getiremediniz?” diye sorabilir. “Neden verici iken dilenci haline geldiniz? Neden sizin bir yere kadar getirdiğiniz şeyleri Batı aldı değerlendirdi de, siz onlara karşı gâfilâne yaşadınız?” diye sorabilir. Çünkü bu mevzudaki eksiğimizin gediğimizin hepsi İslâm’a fatura edilmiştir/edilmektedir.

Evet, biz tekvinî emirleri de tahlil etmeli ve sebeplerin hakkını da vermeliyiz. Bu mevzudaki ölçümüz de şu olmalı: Sebeplere öyle riayet edeceksin ki, dıştan bakanlar seni bir determinist sanacaklar. Fakat her işin sebeplerini yerine getirip neticeyi öylesine Allah’tan (celle celâluhû) bekleyeceksin ki; öyle bir tevekkül, öyle bir teslim sergileyeceksin ki; hatta öyle bir tefviz ve öyle bir sikaya tutunacaksın ki; bu halini görenler “Bu adamın sebeplere saygısı hiç yok” diyecekler. Yani, bu iki hususun bir yönüyle kesiştiği nokta mü’minin duracağı noktadır; sebeplere riayette hiç kusur etmemek ve her işin neticesini Allah’tan beklemek, ona vermek.

Üstad Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, mârifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimizle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira, husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur” diyor.

Bu sözü, Meşrutiyet yıllarında, daha Cumhuriyete gelinmemişken İstanbul’da söylüyor. “Üç düşman: Cehalet, fakirlik ve bir de iftirak (ayrılmak, bölünmek)” diyor. Hiç değişmiş midir bunlar? Senelerdir düşman cephesi aynı cephedir ve bu, koskoca bir İslâm âleminin derdidir. Zamanında batılılar, bizi parça parça etmiş; Osmanlı’nın bir kasabası olan Ürdün’ü devlet yapmışlar. Bir eyalet olan, başında sadece vali bulunan Suriye’yi, bir valiyle idare edilen Irak’ı devlet yapmışlar. Böyle parçalanınca, istenildiği gibi idare etmenin de kolay olacağını düşünmüşler. “Onları zaman zaman birbirleriyle vuruştururuz; birini diğerinin aleyhine destekler, onu öbürünün üzerine süreriz” demişler.

Bizi hem iftirakın pençesinde paramparça etmiş, birbirimizle boğuşturmuş hem de fakr u zaruret içinde âleme dilenci yapmışlar. Devlet-i Âliye bir taraftan iç ve dış hasımların baskılarıyla, balyozlarıyla parçalanmış; diğer bir yandan da duyûn-u umûmiye altında ezilmiş. Bazı yerleri harp tazminatı olarak verip oralardan çekilmiş. Edirne bu şekilde feda edilen yerlerden biriydi. Sonra istirdat yaşadı o güzelim şehir. Oranın yaşlılarından defaatle dinlemiştim, “Üç yüz küsur cami vardı” derlerdi. Ben oradayken yirmi tane ibadete açık cami vardı. Hatta, bir zamanlar fakülte vazifesi görmüş, İkinci Murad tarafından yaptırılmış ve belki Fatih’in de orada eğitim gördüğü yerler maalesef harabe olmuştu.

Fakr u zaruret, ihtilaf ve cehalet marazlarımız bugün de değişmedi. Bugün de cehalet baş belamız. Fakirlik ve âleme karşı el açıp dilencilik yapma kaderimiz. O gün duyûn-u umumiye ile yıkılmışız, bugün de maalesef belimizi çatırdatan borçtur. Belki bir gün, belki şu anda da öyledir, borçlarımızın faizlerini ödemeye bile gücümüz yetmeyecek. Faiz terâkümüyle o borç daha da kabaracak ve şişecek. Bu açıdan da, her Müslüman’ın dünyayı iyi bilmesi lâzımdır. Elden geldiğince hırsa girmemeli; ama milleti ve dini için zengin olmaya çalışmalı; “Ben çok zengin olmalıyım, Allah’ın izni ve inayetiyle bu sayede dinime hizmet etmeliyim, başkalarına da örnek olmalıyım” demelidir.

İhtilafa gelince, maalesef o da hâlâ bize düşman. Yakın ve uzak komşularımız hâlâ eski anlaşmazlık ve kavgaları sürdürüyor ve onları günümüze taşıyorlar. Mesela, Ürdün ve Suriye televizyonları, Cemal Paşanın zatında Türkleri karalayan filmi ısıtıp ısıtıp sürekli gösteriyor. Siz, “Devlet-i Âliye’nin yıkılması, bölgede muvazenenin bozulması açısından tarihte işlenmiş en büyük cinayettir” diyorsunuz; bundan sorumlu olanlar ve onların torunları hatalarını anlasın, “Geçmişte hata ettik; ama şimdi ettiklerimize nadim olduk, ağlıyoruz” desin diye bekliyor ve gelecek adına ümit besliyorsunuz; fakat onlar geçmişte kin ve nefrete sebebiyet vermiş o hâdiseleri dipdiri günümüze taşıyorlar, yeniden o duyguları tahrik ediyorlar. Arkadan gelen nesillere “Aman, sakın birbirinizle dost olmayın, birleşmeyin; bakın, bunlar size neler yapmışlar” diyorlar.

Geçen akşam haberlere bakmak istemiştik, bir Ürdün televizyon kanalında aynı filmin değişik bir versiyonuna tevafuk ettik. Maalesef, filmde Osmanlı erleri gavur gibi ve tavırları da hile, hud’a, insanları istihkar etme ve ahlâksızlık şeklinde gösteriliyordu. Kendi atalarını da sürekli “Allah” diyen, dillerinde hep “Lâ ilâhe illallah” bulunan insanlar olarak gösteriyorlardı. Ve maalesef, gelecekte de o birliği bozmak için lâzım gelen her şeyi yapıyorlardı.

İhtilaf da hâlâ saldırma zemin ve zamanı arıyor bizim dünyamızda; boğuşmak, yaka paça olmak ve birbirini vurup kırmak için zemin yine hazır. Düşmanlık adına, gereğinin çok üstünde bir gerilim yaşanıyor dört bucakta. Belki halklar olarak birbirimize sempati duyuyoruz; ama idare edenler ve onları idare edenler, birbirimizi kabullenmemizi, konumlarımıza saygılı olmamızı istemiyorlar. Ve binlerce teessürle ifade etmeliyim ki, yeni senelere de yine o iftirak ve ihtilaf düşünceleriyle ve birbirimizi yemekle gireceğiz; yine fakr u zaruret içinde, borç altında ezileceğiz. Ve yine cehalet ağa, elinde asası, başımızın üzerinde dönüp duracak.

İşte, Bediüzzaman Hazretleri, bu tehlikeye karşı bir çare gösteriyor; san’at, mârifet ve ittifak silahlarıyla düşmana karşı koymayı teklif ediyor. Müslümanların, bir taraftan kendi aralarında vahdeti tesis ederken, diğer taraftan sebepleri yerine getirmek suretiyle zengin olmayı düşünmeleri gerektiğini ve bir başka taraftan da eğitim seferberliği yaparak, seviyeli bir eğitim ortaya koyarak cehaleti yenmenin lüzumunu belirtiyor.

Kendisi yapamazdı bunu. Çünkü, o gün Üstad, ne bu derdi dinleyecek insanlar, ne fedakâr öğretmenler, ne okul yapma, açma imkânları ve ne de kitap basmak için para bulabilirdi. Ama günümüzde onun işaret ve iş’arları altında bütün bunlar yapılabilir. Bugün ülkemizde bir sıkışıklık ve maddî zorluk vardır; ama sıkışmadan da olmuyor ve hiçbir devirde sıkışmadan da olmamış. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduğunda kalkanı bir Yahudi’de rehindi. Kalkanını rehin vermiş, üç beş kuruş para almıştı ve onu ödeyemeden gitmişti. Sonra kendi hakkına düşen şeylerden onu ödediler ve Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) kalkanını istirdad ettiler. Fakat söylemek istediğim odur ki, “Kâinatın İftihar Tablosu” bile çok zor günler geçirmiş, bazen pek çok meşakkate katlanması gerekmiştir. Bugün ise, ekonomik krize ve maddî sıkıntıya rağmen, ülkemiz finansman ve eğitilmiş insan açısından zannediyorum yeterli kadroya ve imkânlara sahiptir.

Öyleyse, bizim insanımız, ellerindeki bu imkânları iyi kullanmalı, eğitim seferberliğine destek olmalı; okullar açmalı, burslar vermeli ve istidatlı her talebenin okuyabilmesi için şartlar hazırlamalı; bunu yaparken bir birlik tesis etmeli ve bu birliği insanlık paydalarında buluşma şeklinde evrensel hale getirmeli ve tekvinî kanunları gözeterek fakr u zaruretten de kurtulma yolları aramalı ve bulmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Günah Hayra Vesile Olur mu?

Günah, çok kötü bir şeydir; ancak bir yerde iyi sayılabilir. O da, kulun bir günaha girdikten sonra bir ömür boyu onun için âh u vah etmesi halidir. Mesela, bir harama im’anı nazar ile (dikkatlice) bakan, fakat yıllar sonra bile onu hatırladıkça iki büklüm olup “Rahmet Kapısı”na yönelen bir kul için o günah pek çok hayırlara da gebe olabilir.

M. Fethullah Gülen

İnsan zaaflarıyla nasıl mücadele edebilir?

Biz kendimize takılıyoruz. Takıntı nefsimizde. Hücumât-ı Sitte’deki virüslere müptelayız. İnsan, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerle yükselebilir; fakat onu çileden çıkaracak bir şey karşısında gayzını tutabilmesi, bir şehvet karşısında bedenindeki o güce karşı koyabilmesi, onun ibadetlerle elde ettiği yüksekliklerden daha da yukarılara çıkmasına vesile olabilir.

Dişini sıkmasını becerebilirsen, sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebilirsen, elde edeceğin güçle, füze hızından daha aşkın bir hızla evc-i kemale vâsıl olabilirsin. Senin aklın çok ileri bir diyalektiğe, cerbezeye sahipse; o aklını arkadaşlarına karşı kullanmayarak hak ve hakikat adına onun cerbezesini dizginleyebilirsen, hak rızası için kullanabilirsen, iradenle o aklı, senin için bir şerr-i cüz’i iken hayr-ı küllîye çevirebilirsin.

Cenâb-ı Hak, beni hiçbir hâdise karşısında zaaf göstermeyen melekler ve rûhânî varlıklar gibi olmakla insan olmak arasında muhayyer bıraksaydı, “Rabb’im, beni şu anda yarattığın gibi yarat!” derdim. “Alabildiğine taşkınlıklarım olsun; ama bana neticede sana râm olan, senin rızana koşan öyle bir irade ver ki, ben o iradenin kemendi ile sana yükseleyim. Evet, senin zaaftan ârî mahlûkun da var; ama ben insan olmak istiyorum” derdim. İçimde çok taşkınlıklar olabilir. Belki bunlar beni harap da ediyordur. Ama ben bu harâbiyet içinde iradenin gücüyle Allah’ın muradına varabileceksem, Cenâb-ı Hak bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim.

Allah’ın sana verdiği her şeyi memnuniyetle karşılamanın yanında, sana düşen, bütün negatifliklerini, zaaflarını, günahlarını aşarak, yanlış tavırların esaretinden kurtularak Cenâb-ı Hakk’a tam mânâsıyla râm olabilmektir. Allah (celle celâluhû) seninle farklı bir espri ortaya koymuştur. Seninle bir şey yapmak istiyordur. Yeter ki sen zaaflarının, boşluklarının zebûnu olma; onları aşmasını bil.

Ne bahtiyarız ki, Nebi-yi Server’imiz var, aleyhissalâtu vesselâm. Kur’ân’ımız var. Hiçbir şeyimiz olmasa, Kur’ân’ımız bize yeter.

M. Fethullah Gülen

Akıl mı yoksa kalp mi önemlidir, ikisi arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl, yerine göre önem arz eder. Ancak, kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl, İnsanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl, burada kalbe “Haydi top senin çevgan senin artık.” der.

Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler Cebrail aleyhisselam’a aklı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o, Miraç’ın bir noktasında “Buradan daha ileri gidemem.” demiş; Efendimiz (sav) yalnız olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun bulmuyorum; ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben her gün Cebrail’e salat u selam okuyorum. Fakat, bazen düşünüyorum, “O bir melek, terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade edecek?” Yine de okumaya devam ediyorum.

Kur’an’da “akıl” kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile “ya’kilûn, ta’kilûn” (Bkz.: Bakara, 2/44, 73, 76) buyrulur. Muzarî fiilin özelliğine bakılacak olursa şu mânâ düşünülebilir: “Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen pratik akıl.” Dediğimiz mânâdaki “akıl”, mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü mâzîlikte durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir yerde geçer o da konumuz dışındadır.

Berzah aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah (cc) yardımcımız olsun. Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allah’a güvenmeli. Sizin vesileliğinizle milyonlarca İnsan Müslüman olsa bile bunlara değil sadece Allah’a güvenmeli. Çünkü, mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis denen bir şey var.

Namazda iki şahıs arasında boşluk kalmamalı. Bu konu çok hassas ele alınmış ve Sahabe Efendilerimiz onu titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken İnsanın kendi ayakları arasında bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda, ister namaz dışında kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki boşluktur. Çünkü o “fürücât min şeytan” dır.

Bilen İnsan çok; fakat, bildiğini temsil eden İnsan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmemesi bizim eksikliğimiz.

“Menkıbelerde asla değil de fasla bakılır.” prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Cenâbı Allah, Hz. Musa’ya “Bana mahlukatın en hakîrini bul, getir.” diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revân oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura varıyor. Cenâbı Allah, “Ya Musa! Önceki halde gelseydin seni helak ederdim.” buyuruyor.

İmam Azam’ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı. Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün, hepsi müçtehit bu İnsanların. İşte, İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca İmam’ın önce “şöyledir” deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün “Sizin görüşünüz doğruymuş, ben görüşümden vazgeçtim.” dediği pek çoktu. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu durum cereyan etmiştir.

Bir İnsan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olsa da danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki, kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep çukur İnsanları bulundurur; etrafında kabiliyetli İnsanlara hakkı hayat tanımaz.

Merhum Bekir Berk’den bir hatıra: Hür Adam Gazetesi’nde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad’ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor. Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan yazıda Üstad’ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir rüya görüyor. Rüyada, kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor. Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki: “Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!”

Ramazanın son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve teravihleri uzun uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazanı Şerif’in son on gecesinde talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmelerini istermiş.

Her bir günah, kendinden önceki bir günahın çocuğu, kendinden sonraki birisinin de annesidir.

M. Fethullah Gülen

Allah Teâlâ’dan Maddî-Manevî Terakkiyâtı Beraber mi İstemeli? Manen Yükselme Madden Zenginleşmeye Mani midir?

Usulü fıkıh ifadesiyle söyleyecek olursak; dini emir ve yükümlülükler zarurî, hâcî ve tahsinî olarak üç kısma ayrılır. Zarurî olan maksatlar (Zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. Zarûriyyat da beş bölüme ayrılır; Dinin korunması, nefsin korunması, neslin korunması, malın korunması ve aklın korunmasıdır.

Hâcî olan maksatlar (Hâciyyât), zarurî olmasa da kendisine ihtiyaç duyulan ve bulunmadığı zaman sıkıntı ve zorluklara sebep olan hususlardır. Mesela, ibadetlerdeki, hasta bir insanın oruç tutmaması gibi ruhsatlar hâcidir.

Tahsîniyyât ise, mekârimi ahlakı meydana getiren şeylerdir. Ahlakı haseneye uygun davranışlar ve selim vicdanların kerih göreceği hallerden uzak kalmayı sağlayacak hususlardır. Yemeiçme âdâbı gibi..

Ayrıca, bu üç mertebenin de tamamlayıcı unsurları vardır ki biz bunlara mükemmilât deriz. Hâciyyat, zarûriyyât için tamamlayıcı bir unsurdur. Tahsiniyyât da hâciyyâtı tamamlar.

Anlaşılacağı üzere, din de namaz, oruç gibi mutlaka yerine getirilmesi gereken emirler vardır. Bunlardan taviz verilemez. Zaruri şeylerin neler olduğunu kendilerinden öğrendiğimiz fukahâdan (fıkıh alimlerinden) bazıları “Namazda huşû da vaciptir.” demişlerdir. Öyleyse, insan namazı vicdanında duyarak kılmalıdır. Şekil ve formül olarak bir kalıbı ortaya koymak namaz kılmak demek değildir. Bu zarurî ve hacî şeylerden sonra geriye kalanlar tahsinî ve tekmilî emirlerdir. Mesela, bir kulun, insanî derinliklere ulaşma adına göstereceği ziyade cehd ve gayret zarurî bir sorumluluk değildir, tahsînîdir, tekmilîdir. İnsan onunla mükellef değildir; ama yaparsa terakkî eder.

İşte, bir insan dinin zaruriyyât kısmına giren meseleleri mutlaka yerine getirmelidir ve bu maddî terakkiye, zenginleşmeye mani değildir. İkinci dereceden önemli olan (fürûat) meseleleri yapması, maddî terakkiye mani midir, değil midir meselesi üzerinde tartışılabilse de, ben mani olmadığı kanaatini taşıyorum. Eğer, mesai iyi tanzim edilirse, işler bölümlere ayrılır, güzelce taksim edilirse, teavün (yardımlaşma) düsturu uygulanır ve herkes birbirine yardımcı olursa, dinin tahsîniyyât kısmı arkasına düşmek de malmülk sahibi olmaya, zenginleşmeye mani değildir. İnsan hem en büyük bir âbidzâhid ve hem de en zengin bir işadamı olabilir.

Mesela, Hz. Osman mescidde yatıp kalkıyor, bazen evine gitmeyi bile zaman adına israf sayıyordu. Fakat, o dönemin en büyük zenginlerinden birisiydi. O’nun ibadet ü tâatı, kendini kulluğa vermesi ve dine hizmete adaması o ölçüde zengin olmasına mani değildi. Bunun münakaşası yapılabilir. Fakat, sorumluluk meselesine gelince, Allah’ın (cc) bize farz ve Hanefî ıstılahına göre vacip kıldığı şeyleri yaparız. Haram kıldığı veya kerahet saydığı şeylerden de içtinap ederiz. Böylece, mükellefiyetlerimizi yerine getirmiş oluruz, bunun yanında dünyevî işlerde de kusur etmemeye bakarız.

Aslında, niyetleri ve ideallerindeki yüceliğe göre müminler işin madde ve mânâ boyutunu beraber değerlendirebilirler. Bir insanın evine, çoluk çocuğuna götürdüğü her lokma, helalinden kazanırken döktüğü her damla ter, dinin esaslarını gözeterek ayırdığı mesainin her dakikası ibadet hükmüne geçebilir. Öyleyse, müminler bir taraftan manen terakkileri adına dua ederlerken, diğer taraftan da, nefsâniyeti aşıp yüksek idealleri uğruna zenginleşmeyi istemeli, malmülk sahibi olmak için kavlî ve fiilî dua etmeli; fakat, her halükarda ahiret nimetlerini esas bilip hayatını ihlas ve istikamet üzere sürdürebilmek için Cenâb-ı Allah’a sığınmalıdırlar. Bir taraftan kendi aralarında bir ve beraber olup elele kalbin zümrüt tepelerine yürürken, diğer taraftan da sebeplere riayet ederek zengin olmayı düşünmelidirler.

M. Fethullah Gülen

Başkanlık Kimin Hakkı? Siyasete bakışımız nasıl olmalıdır?

Açıklama: Tasavvufla alâkalı kitaplarda, insanı en çok tesir altına alan kötü huylardan birinin riyâset tutkusu olduğu ifade ediliyor. Bu tehlikeli istek belli seviyedeki idarecilerle mi alâkalıdır yoksa herkes için mi söz konusudur? İdarî bir vazife ile karşı karşıya kalma durumunda düşünce istikameti nasıl olmalıdır?

“Riyâset” kelimesi, bir işin idaresini üstlenmek, önde bulunmak, başkanlık yapmak, reis olmak ve başı tutmak gibi manaları ihtiva etmektedir. Aslında riyâset denilince, genellikle devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık, valilik, kaymakamlık gibi idarecilikler akla gelmektedir. Fakat, dünden bugüne Hak dostları, tanınan, bilinen ve herkes tarafından anılan ünlü, namlı ve makbul bir insan olmayı da riyâset çerçevesinde değerlendiregelmişlerdir. Değerlendirmiş ve baş olma sevdasını Allah dostları için çok büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir. Hatta, önde olma ve başı tutma isteğini “riyâset şehveti” olarak ifade etmiş ve onu diğer beşerî zaaflardan daha helak edici bulmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, selef-i salihîn arasında “Evliyânın kalbinden en son çıkan kötü huy riyâset tutkusudur!” sözü pek meşhur olmuştur.

Tanınan, bilinen ve sözü dinlenen bir insan olma isteği, hemen herkeste az-çok bulunur. Fakat bazıları mülâhaza ufuklarını daha önemli meselelerle donatır, nazarlarını daha kıymetli hedeflere bağlar, sürekli daha yükseklere bakar ve bu sayede o hissi baskı altına alırlar. Evet, şayet insan meâlîye müştaksa, zihnini yüce fikirlerle aydınlatmış ve gönlünü ulvî hakikatlerle mamur kılabilmişse, bu âlemin geçici lezzetlerine değil de ahiretin ebedî güzelliklerine meftun olmuşsa, onun için dünyevî makam ve mansıplar çok önemsiz kalır. Mesela, Hakk’a kulluğu en büyük pâye kabul eden, Allah’ın rızasını kazanmayı yegâne hedef olarak belirleyen ve o hedefe ulaşmanın biricik yolunun da i’lâ-yı kelimetullah olduğuna inanan, dolayısıyla rıza-yı ilâhîyi tahsil istikametinde i’lâ-yı kelimetullaha ve nâm-ı celîl-i Muhammedîyi bütün cihana duyurmaya kilitlenen bir kul, kendisine riyasetlerin en büyüğü bile teklif edilse, asla dönüp bakmaz, ona kat’iyen meyletmez ve yürüdüğü yolu değiştirmeyi hiç düşünmez. Ne var ki, böyle bir istiğnâ ve ferâgât ancak ehl-i iman için söz konusudur. Dünya tâliplerine gelince, onların hemen hepsi, en küçük bir makam için hayatını feda edecek kadar şöhretperestlik hissiyle dopdoludur.

Gerçi, idarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevketmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lazımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır. Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz “Şu emirlik (idarecilik) hususunda insanların en hayırlıları, idareci olmazdan evvel idareciliği pek fena gören ve onu hiç arzu etmeyen kimselerdir.” buyurmuştur. Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.

İmametin Kureyş’e Ait Oluşu

İstidradî ifade edecek olursak; Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer başta olmak üzere bazı sahabe efendilerimiz, halifenin, Mekke’deki topluluğun ceddi kabul edilen Kureyş kabilesinden seçilmesini istemiş ve bu konuda ısrarcı davranmışlardı ama onların bu talebi kat’iyen kendi şahıslarıyla alakalı değildi. Kureyş üzerindeki ısrarları hem “İmamet Kureyş’tedir” hadis-i şerifine bağlı bir mülahazaydı, hem de Kureyş’in bilinen, kabul edilen ve güvenilen bir kavim olmasından dolayıydı. Mekkeliler, ticaret için yazın kuzey tarafına, Şam’a gidiyor; kışın da güneye doğru, Yemen’e kervanlar düzenliyorlardı. O koca coğrafyada hemen her kabile ile münasebetler tesis ediyorlardı. Kâbe’ye hizmet ettikleri için de diğer Araplar onlara hususî saygı duyuyorlardı. Fil hadisesinden sonra bu güven ve saygı daha da artmıştı. Bunlar ufukları açık insanlardı; güzel konuşma kabiliyetlerini ve şiire olan istidatlarını vicahî kültürle iyice beslemiş ve birer entellektüel haline gelmişlerdi. Dolayısıyla, Şam, Yemen ve Kahire halkları başta olmak üzere bölgedeki herkes Kureyş’i iyi tanıyor ve onları kabule açık duruyordu. Daha çok çiftçilikle iştigal eden ve ziyadesiyle içe dönük yaşayan Ensar ise, diğer topluluklarla çok fazla münasebete geçmemişlerdi ve Mekkelilere nazaran çok az tanınıyorlardı.

İşte, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (radiyallahu anhüma), meseleyi Peygamber Efendimiz’in irşadı istikametinde Kureyş’in bu üstünlüğü zaviyesinden ele almışlardı. İslam’ı temsil etme meselesinde Kureyş’in itibar ve kredisini de değerlendirmeyi düşünmüş; insanların tabiatını da hesaba katarak Kureyş’in şan u şöhretini bu hususta kullanma ileri görüşlülüğünü sergilemişlerdi.

Aslında, onlar, Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz’in “Size idareci olarak tayin edilen insan saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahî bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin.” dediğini biliyorlardı. Tarihî gelenekleri itibariyle Kureyşli bir efendi için, siyahî bir köleye itaat mümkün olmasa bile, Efendimiz üstünlük iddiası gibi bütün Cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak için gelmişti. Ayrıca, O’nun bu ifadeleri, “İmam mutlaka Kureyş’ten mi olacak, yoksa Habeşli bir köle de imam olabilir mi?” meselesine de cevap teşkil ediyordu. Demek ki, Habeşli bir köle de halife olabilirdi. Ne var ki, o zamanki şartlar ve konjonktür, -müslümanlar mutlaka kendisine biat edecek olsalar bile- Habeşli bir kölenin ya da Ensar’dan birinin bölgede hüsn-ü kabul ile karşılanmasına müsait değildi. Bunu herkes sezemese de Hulefâ-yı Raşidîn efendilerimiz, o engin ufuklarıyla meseleye yaklaşmış ve halifenin Kureyş’ten seçilmesi hususunda ısrar etmişlerdi. Bu itibarla da, onların bu talebi şahısları adına değil umum ümmetin maslahatı hesabına bir talepti.

Riyâset, Hak İddia Etmeyenindir!..

Evet, Allah Rasûlü’nün bu vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn-i Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Rasûl-ü Ekrem efendimizin riyâset konusundaki îkazlarını pek iyi biliyordu.

Nitekim, Ebû Zerr (radıyallahu anh) “Yâ Rasûlallah! Beni bir göreve tayin etmez misin?” diyerek idarecilik isteyince, Sevgili Peygamberimiz, mübarek ellerini onun omuzuna koyarak şöyle buyurmuştu: “Ebû Zerr! Sen zayıfsın, bu vazifeyi kaldıramazsın. Oysa, vazife bir emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylık sebebidir.”

Bir başka defasında, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Abdurrahman b. Semüre’ye (radıyallahu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.

Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâset mevzuundaki bu nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazret-i Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), onları Hazreti Ali’ye de hatırlatmış ve mevzuyla alakalı şu ölçüyü dile getirmişti: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

Makam Hırsının Akıbeti

Ebû Musa -radiyallahu anh- da idarecilik vazifesi talep eden bir insana Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, biz bu işe onu tâlep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz.”

Evet, riyâset, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmez. Çünkü, riyâset talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevkedebilir. Onun için, siyasette bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar. Çünkü, yükselme sevdalısı kimseler, sürekli daha üst bir rütbeyi ya da makamı düşünür ve o anki kredilerini hep yarınları hesabına harcarlar; o sermayeyi sadece hakkı tutup kaldırma adına kullanamazlar. Kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar; zira, bir taraftan vazifenin hakkını vermeye çalışsalar da, diğer taraftan da sürekli ferdî ikballeri için yatırım yapma hususunda kendilerini mecbur hissederler. Kalemin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet yolunda bazı şeyler çizseler de, diğer yanıyla da şahsî istikballerini garanti altına alabileceğini zannettikleri hususlarla alakalı imzalar atarlar. Dolayısıyla, tam bir hizmet insanı olduklarını söyleseler de, bu takıntıları sebebiyle hep yarım bir insan olarak yollarına devam etmeye mahkumdurlar.

Oysa ki, insanın bir aklı ve bir kalbi vardır; bunlar ne kadar sâlim olursa olsun, şayet insan bunları böler, bir kısmıyla başka şeyleri peylemeye kalkarsa, sermayesinin bir parçasını başka yerlere sarfetmiş ve asıl gayesinden uzaklaşmış olur. Mesela; bir milletvekili bakan olmak ya da bir bakan başbakanlığa sıçramak arzusuyla yanıp tutuşuyorsa ve bu yolda bir kısım hırslara girmişse, tekyeden, zaviyeden hiç çıkmasa, sürekli halvetî yaşasa ve elinden tesbihini hiç düşürmese de, kalbinin ve aklının bir kısmını o türlü beklentilerle meşgul ettiğinden dolayı gerçekten önemli olan meseleleri gerektiği gibi ele alamaz, değerlendiremez. Her ne kadar “Biz hakka hizmet ediyoruz, Allah için çalışıyoruz” dese de, ileriye matuf herhangi bir beklentisi olan ve bir üst makama yürüme gibi bir hedefi bulunan böyle biri, bir kısım hesaplarını da o istikamette yapıyor ve adımlarını ona göre atıyordur; artık aklının ve faaliyetlerinin yarısını o işe emanet etmiştir. Dolayısıyla, o eksik bir adam sayılır ve hayatî bir meselede emanete ne derece riayet edeceğini sadece Allah bilir.

Bu açıdan da, Ehlullah’a göre, siyasetin içinde bulunanlar arasında müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta Râşid halifeler olmak üzere çok az insan başarabilmiştir. Bu denge kahramanları, riyâsetle beraber kalbî ve ruhî hayatın gereklerini de gözetmiş; dünyevî işlerde dehayı bütün buudlarıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar-ı itibara almayı da ihmal etmemişlerdir. Aklın yanında kalbe de değer vermiş; hisle beraber muhâkemeyi de değerlendirmişlerdir. Bir gözleriyle bu dünyaya bakmışlarsa bile, diğer gözleriyle de hep ahirete müteveccih yaşamışlardır.

İşte, bu ölçüde istikamet üzere olmak herkese müyesser değildir. Çünkü, idare ile alâkalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır ve onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur. Riyâset tutkusu, en sağlam kimseleri bile aşındırır, karakter kırılmalarına sebebiyet verir. Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan kimse, hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer.

Bu açıdan, akıl, kalb ve his selametiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu, idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaya, onu mesuliyeti büyük bir emanet olarak görmeye ve riyâset mevzuunda istekli olmaktan, arzu izhar etmekten uzak durmaya bağlıdır. Ara sıra, başka mülahazalar buğu buğu gelip zihni ve hayali saracak olsa, hemen seccadeye koşup “Allah’ım, bağışla beni; boş hülyalara daldım, özür dilerim. Ben Seninim ve Sana döneceğim. Gerektiğinde her şeyimi al ama beni Sensiz etme!” diyerek sadece Allah’ın rızasına talip olmaya, aklı, kalbi ve hissi bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna tevcih etmeye vâbestedir.

Hizmet Erlerinin Riyâsetle İmtihanı

Diğer taraftan, sözlerimin başında da ifade ettiğim gibi, riyâset dediğimiz mesele sadece cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ya da herhangi bir seviyedeki resmî idarecilikle sınırlı değildir. Önde olma ve başı tutma isteği, bazen “abilik” unvanı altında da kendini hissettirir; kimi zaman “kıdem” itibariyle önde gelme ve turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insanı esir edebilir; bazen de bir yönetim kurulunda söz sahibi olma ya da onun başında bulunma isteği şeklinde gönüllere girebilir. İşte, bu türlü duygular da, insanın ruh dünyasında tesir icrâ eder; kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün bütün baskı altına alır. Hep sözünün dinlenmesini arzu eden ve baş olmayı isteyen bir insan, iman ve Kur’an hizmeti dairesinde de olsa, bazı hakları çiğneyebilir, bir kısım hakikatları gözardı edebilir, kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir ve kendi haksızlıklarını hak gibi görebilir.

Bu itibarla, insan riyâsetin en küçüğüne bile asla tâlip olmamalı; şayet, başkaları tarafından öyle bir vazifeyle görevlendirilirse, o zaman da kerhen kabul edip emanet olarak ele aldığı o işin hakkını vermeye çalışmalıdır. İstemeye istemeye o işin altına girerken kendisini liyakatli görüp vazife tahmil edenlere, “Ben bu işin ehli değilim, ama ille de benim yapmamı istiyorsanız, bu vazifeyi kerhen üstleneceğim. Fakat, rica ederim, her zaman benim yanımda bulunun; yanlışlarımı hemen düzeltin. Bir kıblenümâ gibi bana doğruyu gösterin. Ne olur, kıblemi ve mihrabımı korumama yardımcı olun; beni tutun, destekleyin ve devrilip gitmeme müsade etmeyin!” diyecek kadar mert olmalı ve öyle bir vazifeye razı olmayı şarta bağlamalıdır.

Haddizatında, insan böyle bir meselede kararı kendi tercihine değil de onun durumunu daha objektif değerlendiren ve meselelere daha bütüncül bir nazarla bakan kimselerin tayinine havale etmelidir. Kendisinin ne yapıp ne yapamayacağını dostlarının, büyüklerinin ya da âlî bir heyetin takdirine bırakmalı ve her türlü istihdama hazır olmalıdır. Aynı zamanda, onun belli bir vazifeyi götürebileceğine inanan ve onu istihdam eden insanların hüsn-ü zan edip yanılmış olabileceklerini de daha baştan kabullenmelidir. Evet, bir heyetin yanılma ihtimali ferdî kararlardaki yanılma nisbetine göre daha azdır; fakat, icmada da küçük çapta dahi olsa yanılma payı vardır. Dolayısıyla, kendisine bir iş teklif edilen insan, o takdirde bulunan kimselere hitaben “Hakkımda hüsn-ü zan edip beni bu vazifeye getirdiniz; ama şayet bu işi götüremediğimi görürseniz, vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin; ne olur beni kırmamayı değil, sadece hakkın hatırını gözetin; beni bu vazifeden almanız icap ederse sakın çekinmeyin. Nasıl ki bu işin altına sizin tayininiz, yönlendirmeniz ve iş’ârınızla girdim; aynen öyle de, küçük bir işaretinizle hemen ayrılabilir ve emaneti daha ehil birine tevdî edebilirim.” diyebilmelidir.

İşte, böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir. Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise, hep bencillikten kaynaklanır. “Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi…” şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek kat’iyen doğru değildir; zira, bencillerin isabetli karar vermeleri imkan haricindedir. Onlar isabetli karar veremezler; çünkü, onların Hak’la münasebetleri yoktur, varsa da çok zayıftır; vicdanları duru değildir, his dünyaları bulanıktır. Dolayısıyla, onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz, sürekli kendi hevâ ve heveslerini seslendirirler; herhangi bir seviyedeki riyâseti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için bir basamak olarak kullanırlar.

Yüz Elimiz de Olsa…

Mevzuyla alakalı bir hususa daha değinmek istiyorum: Evet, siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lazımdır; bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmaları içtimaî bir ihtiyaçtır. Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur’an hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz. Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız; bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz. Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız; herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü’l-hâkimîn’e bırakırsınız. Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilahîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız.

Bu hususa dikkat çeken Nur müellifi, “İki elimiz var; eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” demiştir. Evet, iman ve Kur’an davasına gönül vermişseniz, yüz tane eliniz de olsa, kendi vazifenize ancak kifayet edeceğine inanır ve vazifeniz haricinde herhangi bir garaz taşımayı büyük bir aldanmışlık sayarsınız. Çünkü, i’la-yı kelimetullah başka hiçbir işi düşünmeye fırsat vermeyecek kadar büyük ve ağır sorumluluklar yükler insanın omuzuna. Bu yolda ondan başka şeyler düşünen insan himmetini dağıtmış olur. Himmetini dağıtan insan da, iki şeyde birden başarılı olamaz. “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” atasözü bu hakikati ne de güzel ifade eder!..

Bir Kalbde İki Sevda

Söz gelmişken, affınızı istirham ederek Hazreti İbrahim Edhem’in oğluyla alakalı menkıbesini bir kere daha zikredeceğim: Rivayetlere göre, İbrahim Edhem (rahmetullahi aleyh) Belh’in prensiymiş. Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş; “Allah’ım beni maiyyetinden mahrum etme; şu aciz kulunu Firdevs’inle şereflendir. Allah’ım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş. O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş. Hemen, “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış. Çatıdaki adam, “Merak etmeyin efendim; bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş. İbrahim Edhem, “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış: “A be sersem; sen Allah’ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!.. Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!”

İşte, bu sözler İbrahim Edhem’e yetmiş. Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış; duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş. O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terketmiş ve varıp Mescid-i Haram’a “cârullah” olmuş.

Aslında, “cârullah” tabiri, büyük bir dil üstadı, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessir olan İmam Zemahşerî’nin (1075 – 1143) lakabıdır. Zemahşerî, Mekke’de Beytullah’ın yakınında uzun süre ikamet ettiği için “Allah’ın komşusu” manasına “Cârullah” unvanıyla meşhur olmuştur. Fakat, İbrahim Edhem de bir cârullahtır; çünkü, saltanatı arkada bırakıp Kâbe’ye koşmuş, câr-ı Belh olmaktansa, câr-ı Kâbe olmayı yeğlemiş; cârullah olmayı cârunnâs olmaya tercih etmiştir.

Hani, Rabiâ Adeviye’ye “Dâr!..” deyip cenneti hatırlatıyorlar da, o “Câr” diye inliyor; “Komşu var mı orada; Dostumu görebilecek miyim? Dostu göremeyeceksem Cennet’in ne önemi var!” diyor. Yunus Emre de, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni!” diye içini döküyor. Gördüğünüz gibi, âşıklarda ses hep aynı çıkıyor, kalb hep “Dost, dost” diye atıyor. İşte aynı mülahaza İbrahim Edhem’i de Kâbe’ye taşımış ve onu cârullah yapmış.

İbrahim Edhem hazretleri bir gün, “Allahım, Senin uğruna her şeyi terkettim; burada rahmetinin tecellilerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım; artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır.” mülahazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe’nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür. Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır; göz göze gelir ve bir süre bakışırlar. Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur. İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret’in his dünyasına büyük bir tûfan halinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder. Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır. Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir: “İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Edhem’den bir çığlık kopuverir: “Muhabbetine mani olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır.

Siyasete Meyletmeyi Kendi Adıma Döneklik Sayarım

Evet, İbrahim Edhem bir söz vermiştir Rabbine; “Beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacak!” demiştir. O vefa abidesi, mukarrebîndendir. Mukarrebînin en mümeyyiz vasfı, her an Allah’ın huzurunda olduklarını idrak etmeleri ve bu yakınlığa göre bir duruş sergilemeleridir. Onların gözleri rahmet tecellilerinden başka şey görmez, kalbleri rıza-yı ilahîden başka bir şeyle uzun süreli meşgul olmaz. Onlar, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine mani olabilecek ne varsa, hepsini Allah için feda edebilirler. O Hazret de oğluyla meşgul olmayı bile huzurun edebine muhalif görmüş ve aldığı bir ikazla “Araya giren perdeyi kaldır Allahım!” niyazında bulunmuştur.

Bu menkıbeyi hatırlatışımın ve şu sözlerimin manası, tabii ki “Herkes Allah’a ulaşmak için oğlunu, kızını, eşini-dostunu, evini-barkını terketmeli!” demek değil.. Fakat, bir ufuktan bahsediyorum; makam, mansıp, rütbe, pâye, mal, mülk… gibi dünyalıklar bir yana, Allah’tan alıkoyan her ne olursa olsun ona karşı kalbin kaymamasının lüzumunu, masivaya gönül bağlamamanın gereğini anlatmaya çalışıyorum.

Heyhat ki, genel düşüncem bu istikamette olmasına rağmen, bazıları hâlâ siyaset sahnesinde rol alma, devleti ele geçirme ve idareye hâkim olma sevdası gibi isnatlarda bulunuyorlar. Oysa, ben “kullardan bir kul” olarak Allah’ın rızasını kazanmaktan başka her türlü düşüncenin ve hele fâikiyet (üstünlük) mülahazasına bağlı olarak idarî, siyasî bir pâye devşirmenin karşısında olduğumu defalarca ifade ettim. Daha 25 yaşımdayken o fırsatın ayağıma kadar geldiğini ama onu elimin tersiyle ittiğimi kaç kere söyledim. Değil parlementerlik, çok küçük bir idarecilik bile istemediğimi belirttim. Aslında, kanımın delice aktığı o gençlik dönemimde dahî bu ölçüde bir istiğna sergilemiş olmam, genel karakterimi ortaya koyma açısından yeterli görülmeliydi.. o tavır ve tutumum neye tâlip olduğumu, ne istediğimi ve neyin arkasında koştuğumu merak eden ehl-i vicdana kâfî gelmeliydi. Neylersiniz ki, yüzlerce defa bu duygumu ikrar etmeme rağmen, bir kesim hâlâ duymazlıktan geliyor ya da duymak, anlamak istemiyor. Belki de o kesimin literatüründe rıza-yı ilahî ve ebedî saadet gibi kavramlar bulunmadığından dolayı, söylediklerimi anlayamıyorlar.

Fakat, onlar anlamasalar da, ben bir kere daha şu mülahazamı seslendirerek mevzuyu noktalayacağım: Teşvikçisi olduğum hizmetlerde dünyevî hiçbir hedefim yoktur; Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkanlarıyla getirip bana teslim etseler de, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih etmeyi ve makama-mansıba, mala-mülke temayülde bulunmayı döneklik sayarım. Göz ucuyla da olsa, dönüp ona bakmayı Rabbime karşı vefasızlık ve davama da ihanet kabul ederim.

Evet, benim de iki elim var, şayet yüz elim de olsaydı, onları i’lâ-yı kelimetullahtan başka bir gaye için kullanmayı asla düşünmezdim. Muhalfarz, öyle bir düşünce bir bulut halinde zihnime aksa, hemen seccademin başına geçer, tevbe eder ve İbrahim Edhem gibi “Allahım, ya canımı al ya da Senin muhabbetine perde olan mülahazaları gönlümden söküp at!” diye dua ederdim.

M. Fethullah Gülen

Birbirimizle İmtihan Olurken Nasıl Hareket Etmeliyiz?

İşte, temelinde bu espri bulunan İslâmiyet’i yaşarken bizim de, o birliğe ulaştırabilecek tavır ve davranışları iradî olarak sergilememiz lazımdır. Unutulmamalıdır ki; biz başka vesilelerle olduğumuz gibi birbirimizle de imtihan oluyoruz. Yani, Cenâb-ı Allah bizi bir kısım hadiselerle ve şerirlerin şerleriyle imtihan ettiği gibi kendi kardeşlerimizle de imtihan ediyor. Kur’an-ı Kerim de, “..Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik..” (En’am, 6/53) buyuruyor. Öyleyse biz, diğer müminlerle aramızdaki her münasebeti imtihanın ayrı bir yönü olarak ele almalı, bütün menfî duygu, düşünce ve tavırları imtihan unsurları olarak görmeliyiz.

İnsan bir imtihanda olduğunu daha baştan kabul etmezse, en yakın daireden küfür dairesine kadar herkesin onunla uğraştığına, elini attığı her dalın kırılıp her yerin sarsıldığına, herkesin ona karşı düşman vaziyeti aldığına inanır. Oysa, bunların birer imtihan vesilesi olduğunu kabul etse, o türlü bütün mülahazalar eriyip gidecektir. Sürekli şoku yaşanan çirkin yüzlü toslamalar gayet mûnis, inşirah veren hadiseler haline gelecektir. Ama biraz katlanmak gereklidir.

Bizler beşeriz, dolayısıyla bir kısım kusurlarımızın olması gayet normaldir. İnsanları teker teker deşeleseniz; az konuştursanız, bir psikanalize tâbi tutsanız, hemen herkesin kendi arkadaşlarına karşı neler neler döktürdüğünü görürsünüz. Bu beşer tabiatında vardır. Onun için, biraz sadrı geniş, sinesi yumuşak bir insan olmaya çalışmalı. Önüne çıkan dağları tepeleri aştığı gibi dost ve arkadaşlarının kusurlarını da kulluk yolundaki akabeler olarak görmeli ve onları da sabır, hoşgörü ve hilmin kanatlarını kullanarak aşmaya gayret göstermelidir.

İnsan ebedî saadete talip olduğundan, en başta şunu düşünmesi gerekir: Biz ucuz bir şeye değil, ebedî saadete talibiz. Üstad Hazretleri’nin Yirminci Mektup’ta verdiği ölçüler içinde “Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatına; ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyeti cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîli Zülcelâlin dairei rahmetine ve mertebei huzuruna.” talibiz. İşte, ardına düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nisbetinde de ceremeye katlanmamız, mağrem altına girmemiz iktiza eder. O büyük hedefe yürüdüğümüz yolda birer tepe şeklinde önümüze çıkan sevmediğimiz tavır, söz ve davranışları o kutlu hedef hatırına baştan kabul etmek, imtihan vesilesi bilmek ve güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmak gerekir.

Öyleyse, keşke insanların kusurlarından daha çok, iyi yanlarını görüp takdir edebilsek.. keşke başkalarının hatalarına karşı gözsüz, kulaksız ve dilsiz olabilsek de o kusurları görmesek, duymasak ve dile dolayıp mukabelede bulunmasak.. ve Allah’ın bizi affettiği, Peygamber’in affa âmâde olduğu ve bazı has kulların affetmeyi tabiat haline getirdiği gibi bizler de herkesi affedebilsek.

İslâmiyet, insanların kusurlarını araştırmamayı, gayri ihtiyarî olarak gördüğümüz zaman da göz yummayı ve onları affetmeyi sadaka saymıştır. Affı esas alan insanları senâ makamında Kur’an-ı Kerim: “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutar ve insanları affederler..” (Ali İmran, 3/134) demektedir.

M. Fethullah Gülen

Su-i Zan ve tecessüsün hükmü nedir?

Fakat, ilim talibi olmak ile insanların gizli yanlarını ve kusurlarını araştırmak çok farklı hususlardır. “Bilmediğin şeyin peşine düşme!” şeklindeki emr-i ilahi “tecessüs”ü, yani, insanların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasaklamıştır. Bir başka ayet-i kerimede de “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) buyurulmuştur.

“Hakkında kesin bilgin olmayan konular arkasına düşme” mealindeki ayette geçen “kafâ” kelimesi “bir şeyin izini sürmek, adım adım takip etmek, peşine düşmek” manalarına gelmektedir. Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkanın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen “hırsız” hükmünü verir. Çünkü, kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak’a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara ifrağ eder ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar.

Oysa, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), “Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin içyüzünü araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” buyurmuş; tecessüsten, su-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamız ikazında bulunmuşlardır.

Öyleyse, gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız ama mü’minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.. icap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkum edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.

Bir başka münasebetle de anlattığım gibi, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme’ deyip çek git.” diyor. Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, gördün ki, bir mü’min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet” demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın.

M. Fethullah Gülen

Büyük Ortadoğu Projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin, bu projeye karşı tavrı nasıl olmalıdır?

Büyük Ortadoğu Projesi, son zamanlarda dünya gündemini meşgul eden ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Fakat, projenin tarihi tâ 70’li yıllara dayanır. Daha önceden de bu tür projeler hazırlanmış ve uygulanmıştır. Mesela; bir dönemde Devlet-i Âliye’yi bertaraf etme, bölgeden silme, devletler arası muvazenedeki dengeyi bozma, o muvazenede ağırlığı bulunan bir devletin yerine başka devletleri geçirme hususunu gerçekleştirmek için kabileler tahrik edilmiş, Araplar Osmanlıya karşı kışkırtılmış, Devlet-i Âliye’ye karşı ayaklandırılmıştır. Irkçılık rüzgarlarıyla ve ulusal devletler kurma hülyalarıyla komşu milletler arasına kin ve nefret tohumları atılmıştır; ve hâlâ o devletlerin başındaki idarecilerin gönüllerinde ve dillerinde diğerlerine karşı kin vardır, nefret vardır. Dahası kendi içlerinde Arapçılık oyunu oynayan insanlar arasında bile birbirlerine karşı kin, nefret ve düşmanlık duyguları hakimdir. Bütün bunlar 1900’lü yılların başında uygulanmaya başlayan bazı projelerin neticeleridir.

Daha 70’li yıllarda, bir mecmuada, Ortadoğu’da ve yakın çevrede 20 devletin bölünme planından bahsediliyordu. Bu konuyu hacda iken bir mecmuada okumuş ve gelir gelmez de bu mevzudaki endişelerimi arkadaşlara arz etmiştim. Daha sonra bu bölgeyle alakalı bazı planlar uygulanmaya başlanınca hiç şaşırmadım. Bunlar daha önce planlanmıştı ve belki 30 senedir fırsat kollanıyordu. Bu bölünmeler, birileri tarafından mutlaka gerçekleştirilecekti. Bölünüp parçalanacak yerler arasında Suriye de vardı, Mısır da; Ürdün de vardı, İran ve Irak da vardı. Güney Doğu’yu sürekli kurcalamaları itibarıyla hemen anlaşılacaktır ki, aslında orası da prespektifte vardı ve halen vardır.

Şu kadar var ki, Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projeleri şeklinde dile getirilen mülahazalarla dün bu mevzuda serd edilen mülahazalar farklı farklıdır. Şimdilerde, dile getirdikleri düşüncelerde bölgeyi kendilerince bir huzur adası haline getirmeyi hedeflediklerini söylüyorlar. Ama dün böyle demiyorlardı. İhtimal bölge veya bölge dışı ülkelerden aldıkları açık-kapalı bir kısım tepkiler bu şekilde yön değiştirmeye zorladı proje sahiplerini. Bölgede huzur ve emniyeti tesis etme, o bölgeye komşu devletlere zarar verilmemesi için uygun bir ortam hazırlama gibi şeylerle biraz daha yumuşatarak meseleyi farklı bir üslupla yeniden gündeme getirdiler.

Evet, birileri bu türlü projeleri seslendirirken bölgeyi demokratlaştırma gibi mülahazalara dayanıyorlar. Her şeyden önce, bu ifade ve niyetlerin samimi olup olmadığının bilinmesi lazım. Gerçekten samimiler mi bu mevzuda? 1911’de Bingazi’yi işgal edenlerin başındaki adam da “Sizi medenileştirmeye geldik” diyordu. Belki Devlet-i Âliye’yi parçaladıkları zaman bile, “Daha sağlam bir zemine ayak basmanızı sağlamak için geldik, hürriyetinizi temin etmek için buradayız” diyorlardı. Şimdilerde dillere pelesenk olan iddia: bölgeyi demokratlaştırma… Demokrasiye kimse bir şey demez ve demokrasi sözü hakikaten arkasından gelecek çok şeyleri de mazur gösterecek kadar yumuşatıcı bir ifade. “Demokrasi için insan gerçekten bir kısım fedakarlıklara katlanmalı” bahanesi de tam şeytanca bir mülahaza. İkincisi; bazı kimseler, başkalarını da yanlarına alarak, bölgede etnik çatışmaları körüklemeyi, bir kısım farklı kültürden insanları birbirine kırdırmayı, dînî grupları birbirine düşürmeyi.. ve bu suretle bölgedeki durumlarını pekiştirerek oraya ve bölgenin kaderine hâkim olmayı düşünüyor olamazlar mı? Dahası, böyle masum kelime ve vaadlere dayanarak o bölgeye şöyle-böyle müdahele etmeyi kendileri hakkında meşrûlaştırmak sûretiyle oraya girip, bir yönüyle hakemliklerini sağlama almayı düşünüyor olamazlar mı?. Yani o proje ve faaliyetler, orada değişik etnik ve dini gurupları birbirleriyle çatıştırdıktan sonra “Bölge kendi kendine huzur ve istikrarını temin edemiyor; bir yerde bir huzursuzluk kaynağı olunca, o şöyle-böyle bütün dünyaya da aksediyor.. öyleyse, böyle bir huzursuzluğun önünü almak bizim için insanî bir vazifedir, bir vecîbedir.” gibi masum görünen düşünce ve mülahazalarla bölgeye girme ve hakemliklerini pekiştirmeye mâtuf olamaz mı? Batının düşüncesi bu olabilir, daha ötekinin ve daha berikinin gaye ve hedefi de…

Bununla beraber, bana göre, ister evvelki isterse son şekli itibarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projesi ya da varsa Uzakdogu projesi gibi projelere, sadece proje olarak karşı çıkmak doğru değildir. Çünkü burada asıl önemli olan husus, bu projelerin kimler tarafından planlanıp ortaya sürüldüğü ve bu projelerin önünde, arkasında ne tür mülahazaların var olduğunun bilinmesidir. Eğer, bu projenin sahipleri Ortadoğu ülkeleri değil de, Ortadoğu’ya hükmetme düşüncesinde olan bir kısım süpergüçlerse, Amerika, Avrupa, Rusya hatta Çin ve Hindistan ise, projenin önünde-arkasında, başında-sonunda neler düşünüldüğünü bilmediğimiz ve baştan itibaren projenin içinde bulunmadığımız için buna sahip çıkmak doğru değildir. Projenin herhangi bir safhasında işin içine girip sahiplenme, o işin içinde baştan beri olmadığımızdan, oyunun kuralları başkaları tarafından belirlendiginden dolayı bugün için yararımıza görünse dahi tarih karşısında bizi sorumlu duruma düşürecek şekilde çok kötü neticeler doğurabilir.

Keşke bu projeyi hususiyle o bölgede şuuraltı müktesabatı itibarıyla yüksek bir krediye sahip olan Türkiye, değişik strateji merkezleriyle, Ortadoğu ülkelerinin de iştirakiyle hazırlasaydı ve ardından o süpergüçlere teklif etseydi. Avrupalılara, “Benim böyle bir planım var, siz terörden korkuyorsunuz, Ortadoğu insanından endişe duyuyorsunuz. Aksine biz burada bir güven, bir teminat kaynağıyız. Burada olduğumuz sürece size kimse ilişmez” deseydi. Nitekim bölge ülkelerinden bazıları Turkiye’nin bu konumu ve nüfuzunu sezdiğinden dolayı “Şöyle ya da böyle veya hangi ölçüde Türkiye’nin desteğini alırsam kârdır” diyor ve münasebetleri iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü bu beraberlikle bölgede güçlenmiş olacak. Ne de olsa Türkiye’nin müslüman bir geçmişi var. Halihazırda müslümanlığa müsamaha ile bakan bir demokrasi anlayışına ve bir rejime sahip. Ortadoğu ülkeleri ile müşterek bir geçmişi var. Bin sene beraber yaşamış bu dünya ile. Dolayısıyla, ülke olarak, şuuraltlarında çok önemli bir krediye sahibiz. Evet; bizim birkaç bin senelik bir tarihimiz, şanlı bir geçmişimiz var. Avrupa’nın yarısına kadar hükmetmiş bir milletiz. Bugün fakir olsak da, ekonomik durumumuz iyi olmasa da, bazı yönlerimiz itibarıyla Batı ülkelerinden çok geride bulunsak da, yine de bölgede itibarlı bir devletiz. Bir manada, bizimle beraber çalışan, bizim vasıtamızla o dünyaya da hükmedebilir. Hatalı yanlarımıza rağmen bölge ülkeleri nezdinde bir fâikiyetimiz var. Eğer illa bir şey yapacaksak bu itibarı kullanmalıyız. Bölge insanlarının bize olan teveccühlerini değerlendirmeliyiz.

Bundan dolayı, keşke hesap ve plan baştan itibaren bize ait olsaydı. O argümanları biz hazırlasaydık. Oyunun kurallarını biz belirleseydik. O zaman zarar etmezdik. Plan bize ait oldugu icin istediğimiz yerde, istedigimiz sekilde tashih etme imkanımız da olurdu. Mesela, Irak’a müdahale hususunda daha akl-ı selimle hareket etme davetinde bulunabilir; binlerce sivilin, masumun ölmesine mani olabilirdik. Ama böyle olmadı maalesef. Şimdi bu projenin dümeninde başkaları oturuyor. Tayfası da başkaları. Dolayısıyla acaba nasıl yapsak da kâr etsek, nasıl davransak da kârlı çıksak, bunları kestirmek çok zor. Belki bugün kısa vadede kâr edebiliriz, fakat yarın karşımıza ne çıkar bilemeyiz.

Şu hususu da unutmamak lazım: Türk milleti şerefli bir millettir. Ben hiçbir zaman, benim için bir kısım hayırlar vaat etse bile, o bölgede başkalarının emellerine hizmet etme istikametinde figüre edilme aşağılığına rıza gösteremem. Benim şanlı bir geçmişim var. Necip bir soyum, sağlam bir köküm var. Bu gün fakir isem de, Allahın izniyle genç nesillerle, aktif dimağlarla, bir kere düşmekle on türlü kalkmasını öğrenmiş, alternatif doğrulma ve kalkma yolları geliştirmiş bir millet olarak, er-geç devletler muvazenesinde yerimizi alacağımıza inancım tamdır. Dolayısıyla figüre edilmek onuruma dokunur benim. Alet olamayız, olmamalıyız biz. Hatta çok isabetli ve bize hazineler getirecek bile olsa, şu bozuk ekonomimizi çok iyi bir duruma getirecek bile olsa, bence ulu-orta bir oyunun içine işin yarısından ve figüre edilebilecek bir şekilde girmek doğru değildir.

Bazıları, bizim başka devletlerle stratejik ortaklığımız olduğunu ve bu projenin de ortaklık gereği desteklenmesinin lazım geldiğini söyleyebilir. Oysa, stratejik ortaklık birileri tarafından planlanan bir şeyi uygulamada onlara iştirak etme demek değildir ki! O projenin hazırlanmasında bizim fikirlerimize neden müracaat edilmedi? Neden, siz ne düşünüyorsunuz bu mevzuda, denmedi? Neden, bu mevzuda şunları yapalım mı, siz buna evet diyor musunuz, diye sorulmadı? Bize hiçbir şey sormadan yıllar önce hazırladıkları bir projeyi önünüze koyuyor ve “gelin destek olun bize” diyorlar. Bunun manası düpedüz şudur: “Gelin, siz İslam dünyasındaki şuuraltı müktesebatınızı bir kredi olarak bizim emrimize verin. Biz onu kullanalım, size de şu imkanları sunalım.”

Diğer taraftan, projeye aceleden “hayır” dememiz de çok yanlış olabilir. Kim bilir, büyük bir zararı önlemeye kalkmadığımızdan, bir yanlışı bertaraf etme teşebbüsünde bulunmadığımızdan dolayı hata etmiş de olabiliriz. Meseleye hemencecik “hayır” deyip kenara çekilmek de doğru bir şey değildir. O meselenin çok ciddi analitik mülahazalara bağlanması ve “evet” ya da “hayır” kararının o mülahazalarla verilmesi lazımdır. Bu açıdan da, bana göre aydınlarımıza çok iş düşüyor. Meseleyi evvela analitik olarak ele almak; “Neye binaen böyle bir mülahaza ortaya attınız? Bununla nereye varmak, ne yapmak istiyorsunuz? Bölgeyi demokratlaştırma mevzuunda gerçekten samimi misiniz; yoksa bölgeye girip daha rahat hareket etmeyi mi düşünüyorsunuz? Bölgeye girdikten sonra orada etnik grupları birbiriyle vuruşturmak suretiyle hakemliğinizi pekiştirmeyi mi hedefliyorsunuz?” demek, meseleyi derinlemesine tahlil etmek lazım. Bu da yine büyük ölçüde devlete düşen bir vazifedir. İstibaratçılarımızın seferber olmaları, değişik yerleri çok iyi dinlemeleri lazımdır.

Hasılı, Türk siyasi hayatını yönlendirenler, devlet kademelerinde bulunanlar, iktidarıyla-muhalefetiyle, askeriyle-siviliyle bu meseleyi çok iyi düşündüler mi, sıcak bakıyorlar mı bilemiyorum. Ama, şahsen ben, proje en başından itibaren bizim tarafımızdan gözden geçirilmediği için ve projenin muhtevasını tam bilemediğimizden dolayı onun bizim hayrımıza olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin ve bölge halkının faydası düşünülerek ortaya atılmayan, bizim içinde bulunmadığımız ve kuralları bizim tarafımızdan vaz’ edilmeyen bir projede bizim çıkarlarımızın söz konusu olması düşünülemez. Onun için de devlet kemal-i hassasiyetle bu mesele üzerine eğilmeli, bu işi çok iyi gözden geçirmeli, evet mi yoksa hayır mı diyecek, ondan sonra diyeceğini demelidir. Ben buradan “hayır” diyebilirim; ama Türkiye devreye girerse, o projenin rengini, şeklini ve desenini değiştirebilir; değiştirebilir ve mesele hem Türkiye’nin hem de o bölgenin hayrına da olabilir. Dolayısıyla, milletimiz tarih nazarında bir yâd-ı cemîl olur, yâd-ı cemîl olarak anılmayı bir kere daha hak eder. Ama hâl-i hazırdaki durum itibarıyla “evet” demem ve tasvip etmem mümkün değildir. Evet, bu aceleye getirilecek bir mesele değil, hem bugünleri hem de yarınları alakadar eden ciddi bir meseledir. Onun için bunu devlet kurumları, bürokrasi, askeriye, iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının biraraya gelip müştereken görüşmeleri ve karar vermeleri gerekir.

M. Fethullah Gülen

Geçim Standardı Neye Göre Belirlenmelidir?

Televizyon haberlerinde dönem dönem 4 kişilik ailenin aylık geçim standardı adına rakamlar veriliyor. Esas alınan ölçüler nelerdir tam bilmiyorum ama verilen rakamlara bakınca bu standartları, hele bizim ülkemizdeki insanların yakalaması çok zor. Bununla beraber bu rakamların sürekli tekrarı, haberdeki üslûbun tam olarak ayarlanamaması insanları şükürsüzlüğe, kanaatsizliğe itiyor. Ben hatırlıyorum çocukluğumda insanlar sadece yoğurtla kahvaltı yapıyorlar ama tarlada, bağda, bahçede hamarat gibi de çalışıyorlardı. İnanın, hiç mubalağa etmiyorum; çünkü ben de onlardan biriydim. Yoğurtla kahvaltı ediyor, akşama kadar hayvanları güdüyordum. Sabun bulamıyorlardı insanlar, kil ile çamaşırlarını yıkıyorlardı. Bit salgınından kırılıyordu millet. Veba salgını geldiğinde yediden yetmişe bir çok insan ölüyordu. Çokları bir öğün yemek yiyordu. Evet -Allah o günleri bir daha yaşatmasın- şartlar çok zordu ama hiç kimse de halinden şikayet etmiyordu.

Hayır hayır, yanlış yaptığımız kanaatindeyim. Bu haberlerle, daha doğrusu bu yaklaşımla milleti şükürsüzlüğe sevkediyoruz. Allah’a karşı şikayete yönlendiriyoruz. Yeni bir üslup bulmalıyız haberlerin veriş tarzında. Hem yalan olmamalı, gerçekleri yansıtmalı, halkı doğru bilgilendirmeli hem de bulduğuna kanaat etmeli, nankörlüğe girmemeli insanlar. Aksi takdirde ne verirseniz verin, isterseniz iki-üç milyar verin doyuramazsınız siz onları.

İsraf… Bütün insanlığın iktisadi anlamda belini büken bir kanser o. Geçenlerde sordum arkadaşlara banyolarda kullandığımız kağıt havluların fiyatlarını. Bir rakam söylediler, ucuz veya pahalı önemli değil, önemli olan onun tam-tekmil kullanılması, israf edilmemesi. Bilmem medâr-ı fahr olur mu ama örnek olması açısından söylemekte mahzur görmüyorum; burada mecburiyetten dolayı kullandığımız kağıt havluların her bir parçasını üç-dört kere kullanıyorum ben. Önce elimi-yüzümü siliyorum, sonra ayaklarımı kuruluyorum, sonra da banyo tabanını siliyor, sonra atıyorum. İsraf olur diye lüzumsuz yanan ışıkları hemen söndürüyorum. Ama aynı hassasiyeti her yerde göremiyorum. Yemeden içmeden tutun, giyinmeye kadar herşeyde israf hakim hayatımıza.

Bediüzzaman Hazretleri’nin İktisat Risalesinde ortaya koyduğu düsturlara bakın. Hapishanelerde işkenceler, sıkıntılar, açlıklar, susuzluklar ve bunların karşısında sarsılmaz bir iman, ahirete bakış, kadere rıza… Ve sonra bakıyorsunuz, o sıkıntılara maruz kalan insan sürekli şükürle, Allah’a hamd u senayla dimdik ayakta. Bizim de aklı başında, iyi yetişmiş, maksadını güzel ve takılmadan ifade eden insanlara ihtiyacımız var. Ta ki çıksınlar televizyon programlarına bu örnekleri dile getirsinler, girsinler halkın içine mazhar olduğumuz Allah’ın lütuflarını nazara versinler, insanları nankörlükten kurtarsınlar, O’nun bize olan lütuf ve ihsanları karşısında tam bir kulluk sergilememiz gerektiğini anlatsınlar.

Bazıları benim Amerika’da dört senedir sürgün olduğumu söylüyor. Ne sürgünü Allah aşkına? Asıl inançsızlık hesabına hareket eden insanlar yapayalnız, tecrid-i mutlak yaşıyorlar ya da yaşamışlar. Mesela; Troçki’yi düşünün. Meksika’da tecrid-i mutlak içinde, bahçeli büyük bir villanın arkasındaki kulübecikte yaşamış yıllarca. Stalin’in korkusundan dışarı çıkamamış. Fakat kaderin garip tecellisi, o kulübecikte de bulmuşlar ve öldürmüşler adamı.

Evet, Allah bir gurbet yaşatıyor burada bize, size ve hepimize ama bu gurbet ahirette bir kurbet (yakınlık) vesilesi olabilir. Öyleyse niye şikayet edeceksin ki? İnsanî hisler, vatan, memleket, eş-dost, akraba diyorsanız, elbette.. İnsanın bunları özlemesi kadar tabii bir şey olamaz. Ama bunları özlerken Allah’ın sağnak sağnak üzerimize gönderdiği lütuf ve ihsanlara karşı nankörlük yapmamamız lazım. Biz hiç bir zaman mahrumiyet denilen şeyi kamil manada yaşamadık. Mesela Bediüzzaman Hazretleri’nin çektiğinin onda birini ne ben çektim ne de siz. Baksanıza şu ifadelere; “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı. Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.” diyor; deyip vak’ayı rapor ediyor ama halinden hiç şikayetçi değil. “Huz mâ safâ da’ mâ keder – safâ vereni al, keder vereni bırak.” diyerek herşeyin iyi ve güzel yanını görüyor. Bardağın boş değil dolu tarafına bakıyor.

Hasılı, Allah’ın nimet ve ihsanlarına karşı şükürle mukabelede bulunmak zorundayız. Elimizdeki bütün imkanları hep O’nu anlatmaya, O’nu sevdirmeye, O’nu takdir etme ve ettirmeye matuf kullanmak mecburiyetindeyiz. İnsanların içlerinde her hâlukârda memnun olma duygusu uyarmalıyız. Hastalık-sıhhat, ızdırap-rahat, zenginlik-fakirlik.. her hâlukârda… İşin özü: insanların iniltilerinde bile şükür nağmesi, şükür terennümü duyulmalı.

M. Fethullah Gülen

Eğitim, Hoşgörü ve Diyalog Faaliyetlerinin Makro Plandaki Yerinden Bahseder misiniz?

Açıklama: Ramazan boyunca ekrana yansıyan eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” dediniz. Bu sözü nasıl anlamalıyız?

Televizyonda seyrettiğim ve bazılarından dinlediğim hadiseler o kadar aşkın şeyler ki, bunları sadece insanların cehd ve gayretine vermek bakış açısını ayarlayamamak ve yanlış görüp yanlış değerlendirmek olur. Bir insanın, yalnızca Allah’a itimat ederek, okul açmak için adını bile bilmediği bir ülkeye gitmesi, daha uçaktayken, gideceği yerde mutlaka müracaat etmesi gereken insanla tanışması, uçaktan iner inmez hiç tanımadığı biri tarafından karşılanması, karşılayan şahsın “Ne zamandır sizi bekliyorduk, nerede kaldınız?” demesi ve oraya vardıktan üç ay sonra okul açmaya muvaffak olması, gönüllere girmesi, kendini ve temsil ettiği değerleri sevdirmesi… bütün bunlar ihtimal hesaplarıyla açıklanamayacak kadar sırlı hadiselerdir.. ve bu türlü hadiseler üç beş tane de değildir; fedakâr ve samimi eğitim gönüllülerinin, sevgi kahramanlarının gittiği her yerde benzeri hadiseler yaşanmıştır.

Dolayısıyla, meseleyi geniş dairede, bir makro plan olarak ele aldığınız zaman, onun insan dehasını, beşerî plan, proje ve tedbirleri çok çok aştığını görürsünüz. Şu olmasaydı şöyle olmazdı, şöyle olmayınca da bu netice çıkmazdı… şeklinde arka arkaya sıralayacağınız o kadar çok sebep vardır ki, bu sebeplerin herbirinin yerli yerine oturması ve bugünkü tabloyu meydana getirmesi Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve lütfundan başka hiçbir şeyle kesinlikle açıklanamaz.

Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile Allah’tan bilmeli. Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına da mal etmeli. Bazen “Bunlar Allah’tan!..” dersiniz, ama bu nazarî bir kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında, vicdanın “Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış olurum, her şey Sen’den!” diye inlemesidir. Mesela, insanlar size itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz “Şöyle yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım.” türünden mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip “Ya Rabbi, şirkten Sana sığınıyorum!” demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok nazik bir konudur. Bir lütf-u ilahî olarak sa’ye terettüp eden muvaffakiyetler de O’ndandır ve siz kat’iyen onlara sahip çıkamazsınız. Evet, “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır” hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da, sebepleri yaratan da Allah’tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki, mesele iktiran içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne çıkmaktadır. İşte, soruda dile getirdiğiniz cümle de, her şeyin Allah’tan olduğunu ifade etme ve tevhid yolunda yürürken şirke düşmeme niyetinin seslendirilmesinden ibarettir.

Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız, İbrahim Hakkı hazretleri gibi,

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, Ve suretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah. Şeriki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak, Ehaddir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah.”

diyeceksiniz; diğer taraftan da “Öyle bir anlattım ki, herkes mest oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi.” şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en münafıkça bir edayla, “İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin döndüğünce anlatıyoruz.” diyerek iyice nifaka bulayacaksınız. Evet, en münafıkça laflar, “estağfirullah” gibi bir mübarek sözle ambalajlanan, tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış laflardır. İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-ı Hakk’a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, “Allah tektir, eşi-menendi yoktur” diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib yerine koyacak, O’na bir sürü eş koşacak ve “Yaptım, ettim” diyerek bir de kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb u erkânına aykırı hareket etme ve kendinizle çelişkiye düşme demektir.

Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah’tır ve her varlık O’nun var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her şey ancak Cenâb-ı Hakk’ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen kabul edilmesi de çok önemlidir. Bu kabul insanın bütün söz ve tavırlarına da yansımalıdır. Her şeyi Allah’tan bilme ve öyle ikrar etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah’tan gelen nimetleri ve bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.

Hasılı, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” demek de hem bir hakikatin ifadesidir hem de o nimetlere karşı şükür duygusunun seslendirilişidir. Şayet, biz de nümunelerini gördüğümüz nimetlerin devam etmesini istiyorsak, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanları karşısında her zaman müteyakkız insanlar gibi düşünmeli; tasavvur ve tahayyüllerimizi tevhid anlayışıyla test etmeli; söz ve tavırlarımızda tedbirli ve temkinli davranmalı ve tevhid yolunda şirke girmemeye, hatta şirk şaibesine bile düşmemeye azamî özen göstermeliyiz.

M. Fethullah Gülen

Keyfiyet ve Kemmiyet ne demektir?

Nicelik ve nitelik manalarına gelen kemmiyet ve keyfiyet üzerinde şimdiye kadar yüzlerce defa konuşmuş, yazmış ve düşüncelerimi dile getirmişimdir. Madem bir kere daha bu konu gündeme geldi, sohbet ortamının müsaitliği, bakışlarınızın bana verdiği ilham istikametinde hiçbir ön hazırlık olmadan ve belli bir sıralamaya tabii tutmadan aklıma gelen şeyleri arza çalışayım.

Keyfiyet, müslümanlığın insanın tavır, davranış, söz ve düşüncelerine aksetmesi; tabir-i diğerle, müslümanlığı özümsemesi, kendi tabiatına maletmesi, onda derinleşebildiği kadar derinleşmesi demektir. Eskiler bu manayı ifade için lazım-ı gayr-ı mufarık tabirini kullanırlardı. Buna göre keyfiyet, müslümanlığın insan fıtratının lazım-ı gayr-ı mufarıkı yani ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ve getirilmesi anlamına gelir.

Kemmiyet ise tek kelime ile adet, sayı demek. Bana göre her ikisi de ayrı öneme sahip. Üstad eserlerinde ısrarla keyfiyete vurgu yapar. Fakat bu demek değildir ki kemmiyetin önemi yok. Bence Üstad’ın keyfiyete yaptığı vurgudan dolayı kemmiyete bu nazarla bakanlar hata ediyorlar. Üstad bu vurgusu ile bir; olgunlaşamamış, kıvamına ulaşamamış insanlara karşı temkinli olmayı, meclisin nâdânlara açılmasını engellemeyi ve böylece çeşitli suistimal ve yorumlara kapı aralanmasına sebebiyet vermemek için hassas olunmasını istiyor. İki; gösterilen onca gayret ve çaba, harcanan onca emek ve alın teri karşısında “İnsanlar niye gelmiyorlar, niye alaka göstermiyorlar, havanda su mu dövüyoruz?” gibi mülahazalara karşı tenbihte bulunuyor ve demek istiyor ki : “İnsanların dinlemesi, adetlerinin çok olması önemli değil; önemli olan Allah’ın rızasıdır. Allah indinde sadece bir insanın hidayete ermesi bile sizin kurtulmanıza vesile olmak için yeterlidir.” Üç; Üstad talebelerinin teker teker derin insan olma, halis, hasbi ve ehl-i ihsan olmaları üzerinde ısrarla durmuş. Necip Fazıl’ın tabiriyle ‘sıkıştırılmış mümin’ yani konsantre bir şeker küpü gibi deryalara attığınızda onun suyunu içemeyeceğiniz kadar tatlı bir şerbet haline getirecek kıvamda olmalarını istemiş. Çünkü onun düşünce ve inancına göre manevi değerler açısından sıkıştırılmış mümin bütün dünyaya tek başına yetebilir. Rica ederim: “Bir yerde benim bir talebem varsa, orayı ben kendi hesabıma fethedilmiş sayarım” sözünü başka türlü nasıl anlayabilirsiniz? Dolayısıyla Üstad’ın kemmiyet ve keyfiyet hakkındakı düşünce ve mülahazalarını değerlendirirken arz etmeye çalıştığımız bu hususların bir bütün halinde gözetilmesi lazım. Aksi takdirde yanlış anlamalar olabilir. Dört; Üstad’ın bu sözü bir şey yapamayan kişiler tarafından bir mazeret, bir bahane ya da bir teselli gibi kullanılıyor olabilir.

Evet, Üstad’ın beyanları içinde imanın hayat seviyesine çıkması, hayata hayat olması kemmiyet olmadan olur mu? Keyfiyetin önemine yapılan vurgunun bahse medar şekilde anlaşılması bu mülahazalar ile bir çelişki değildir de ya nedir?

Bu konuda düşüncemi bir cümle ile yukarıda söyledim; her ikisi de ayrı öneme sahip dedim. Bir şeyin perakendeciliğinin yapılması, onunla belli kazançlar elde edilmesi, bu işin toptancılığının yapılmasıne engel değil ve olmamalı. Bir kişinin elinden tutma, bin kişinin elinden tutmaya, onları teker teker müslümanlık adına derinleştirmeye niye engel olsun ki? Hele dünyanın global bir köy haline geldiği, teknik ve teknolojinin istifademize sunduğu imkanlarla bunu yapmanın alabildiğine kolay olduğu günümüzde! Başkaları batıl duygu, düşünce ve sistemleri adına bu imkanları kullanırken bizim kullanmamamız mesuliyeti mucip olmaz mı?

Fakat kemmiyete doğru yelken açarken keyfiyet katiyyen unutulmamalı ve kıvamı koruma üzerinde hasssasiyetle durulmalıdır. İslam ile tanışan herkesin onda derinleşmesi, vefalı birer müslüman olmaları sağlanmalıdır. İman, İslam ve ihsan çizgisinde hiç kusur edilmemelidir. Çünkü bu üç kavram kıvamı elde etmede mutlaka uğranacak duraklardır. İman, terke ve ihmale uğraması tecviz edilmeyen bir hakikat. İslam, imanı ayakta tutan bir değer. İhsan ise inanılan ve yaşanan değerlerin vicdanda duyulmasıdır. Bu üçü birbirinin adeta lazım-ı gayr-i mufarıkıdır. Başka vesilerle söylediğim gibi önce inanacaksın, sonra inandığın şeyleri pratik hayata dökecek ve onları işleye işleye fıtratın haline getireceksin ve ardından Allah’ın inayetiyle Allah’ı görüyor gibi kulluk yapar hale gelecek ve son adımda O’nun tarafından her an görülüyor olma mülahazalarına yükseleceksin. İşte keyfiyet denince anlaşılması gereken mana budur.

Bu ufka ulaşmak, ulaştıktan sonra da muhafaza etmek için ne yapmalıyız? Bence keyfiyete ehemmiyet verelim derken kemmiyet ihmal edilmemeli. Ama kemmiyet üzerinde dururken de keyfiyet mülahazaları derinleştirilmelidir. İman ve Kur’an adına yazılmış temel eserler yürekten, candan ve sıkça okunmalı, müzakere edilmelidir. İnanıyorum ki en sıkışık anlarda dahi bu eserleri okumak, mütalaa etmek Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne vesile olacaktır. Zira bana göre o zata dehalette, onu kabullenmede ve ona teveccühte bir mazhariyet var. Onun için bu mevzuda bir kopukluğun yaşanmaması gerekir. Zira ondan kopan daha yüksek zatlardan da kopar ve manen kopuk hale gelir ki böylelerinin uzun boylu yaşayamaması, yıkılıp gitmeleri mukadderdir.

Biz zaman ayarlamasını yapamıyoruz. Mutlaka yapılması gereken hayati ve harici işlerle, sosyal aktivitelerle meşgul olurken düşünmeye zaman ayıramıyoruz. Bundan daha tehlikelisi -ümid ederim böyle değildir ama bana sanki böyleymiş gibi geliyor- sevk ve idare içinde yer alan, etrafı görüp-gözetenler sanki okumadan, düşünmeden, ibadet ü taattan kendilerini müstağni görmekteler. Bir zamanlar “Siz göbek şişiriyorsunuz, biz mücadele ediyoruz!” diyenlerin sahip olduğu yanlış ve sakat mantık -ki altı kelimelik cümlede aşikar- sanki burada da geçerli gibi. Bir yanlış var ortada ve bu yanlışın düzeltilmesi lazım. “Biz bu meselenin ön saflarında yer alıyoruz. Vaktimiz olmuyor, hayati işleri yapmaktan fırsat bulamıyoruz, ya da yazıyoruz, çiziyoruz, birilerine bir şeyler anlatıyoruz vs.” gibi şeytanın dürtüleriyle kendi kendimizi aldatıyor ve hata ediyoruz. Halbuki düşünmeyen, okumayan, ibadet u taati olmayan, evrad u ezkarı bulunmayan insan kuru bir insandır. Hayatında bunlara yer vermeyen kim olursa olsun kurumaya mahkumdur.

İşte bu duruma düşmemek icin Üstad’ın o veciz üslubu ile söylediği “tanzimu’l-mesai, taksimu’l-a’mal ve teshilu’t-teavun” formülünü hayatımıza tatbik etmek zorundayız. Bu olursa Allah’ın tevfik ve inayetiyle hem kemmiyete, hem kemmiyet içinde keyfiyete yürünür. Onun için bir kere daha söylüyorum, bu yanlışın düzeltilmesi lazım. Aksi halde bu yanlış onların işini bitirir.

Kemmiyet ve keyfiyet meselesinin bir de psiko-sosyolojik yanı vardır. O da şu; kemmiyet keyfiyete, keyfiyet de kemmiyete rağmen gelişir. Keyfiyet dengeli gelişmemişse kemmiyeti yontar götürür, kemmiyet de anormal bir hızla ilerlerse keyfiyeti götürür. Öteden bu yana sahabe, sahabeyi sorgulama manasına gelebilecek mevzularda çok hassas davranmaya çalışırım ama bununla birlikte kapalı bir tek cümle söyleyeyim; sahabe döneminde dahi bunu görmek mümkündür. Hazreti Osman’ın şehit edilmesi gailesine sebebiyet verenler de Cemel, Sıffin ve Nehrevan’da Hazreti Ali’nin karşısına çıkanların çoğunluğu da hep çoluk çocuktur. Efendimiz’i görmemiş, hazır ve işleyen bir sistemin içine girmiş, o sistemin kurulması ve bu seviyeye gelmesi için ne göz nuru dökmüş, ne beyin sancısı yaşamış, ne de çeşitli ızdıraplara maruz kalmış insanlardır. Allah bizi affetsin, mirasyedilerdir bunlar. Tevarüs ettikleri şeyleri kullanırken suistimale giren insanlardır. Ama saff-ı evveli teşkil edenlere bakın; ne yalancı peygamberler onlardandır, ne de irtidat edenler.

Emevi ve Abbasi dönemleri için de aynı şeyleri söyleyebilirsiniz. Gerek Emevilerin gerekse Abbasilerin kuruluş aşamasında saff-ı evveli teşkil edenler dava ve düşüncelerinde hassas ve sadık kişilerdir. Belki bazılarında hassasiyetlerinden kaynaklanan yanlışlıklar vardır. Ama sonra gelenler halk tabiriyle ‘har vurup harman savurmuşlardır.’

Osmanlılar da farklı değil. Bidayette çok saf ve çok durudurlar. Amma, bir devlet haline gelince o keyfiyet ve saffet korunamamıştır. Küçücük su akıntıları koca deryalar haline gelince işin tadı tuzu kaçmıştır. Tat-tuz diye diretenlerse tekkelere, zaviyelere kapanmış, sokağı terketmişler ve denge bozulmuştur.

Hasılı, keyfiyet üzerinde ısrarla durmak lazım. Hayatın her alanında her mekanın, her fırsatın değerlendirilmesi lazım. İlim irfan yuvası olmalı her yer. Mescid gibi, mektep gibi, medrese gibi işlemeli, işletilmeli. İnsanların keyfiyette derinleşmesi adına elden gelen her türlü gayret gösterilmeli. Gönül, his, ruh, kalb ve tabii ki düşünce dünyamızı zenginleştirecek, bilgimize bilgi katacak, kalbimize zümrüt tepelerde otağ kurduracak eserler okunmalı, müzakere edilmeli. Evrad u ezkar adına gece-gündüz demeden her dakika, her saniye ve her an Allah’a teveccüh eden insanlar olmalı. “Allah’a teveccüh olmazsa gök kubbe başımıza yıkılır, yer yarılır yerin dibine gireriz.” mülahazası hakim olmalı.

Evet, insanların meslekleri adına elde ettikleri başarılar alkışlanmalı. Fakat bence bir insanın esas alkışlanacak yanı Allah ile irtibatıdır. Bir insan Allah karşısında ne kadar iki büklüm ise o kadar alkışa layıktır. Ama bu dünyevi alanda başarılı olmasına, ilerlemesine mani değildir. Ne güzel der Yunus:

“İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmessen Ya nice okumaktır.”

M. Fethullah Gülen

“Müminlere karşı zillet, kafirlere karşı izzet” içinde bulunmayı izah eder misiniz?

Genel bir değerlendirme yaparak başlayalım isterseniz; öncelikle bir hususun bilinmesi gerekir; Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha bu türlü ifadeleriyle aslında ideal mü’minin vasıflarını söylüyor ve bizler için hedef gösteriyor, tabir caizse “Böyle olmalısınız” diyor. Ardından bu noktaya ulaşmak için imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmaktan nefis ile mücadeleye kadar değişik yollar ve yöntemler gösteriyor.

Kur’an ve sünnetin genel anlamda gösterdigi bu prensipler tarih içinde değişik İslami ekollerde değişik formlar kazanmış. Mesela tarikatlarda bu mesele bir mürşidin vesayetinde olmalı denilmiş, mürşid her safhada müridine yol göstermiş. Sahabe mesleğini meslek edinen topluluklarda ise bu daha değişik formüllerle hayata konulmuş. Burada insanın tefekkürü, Allah karşısındaki durumu, Allah’ın insan üzerindeki şefkati misali başkalarına aynı şekilde muamele etmesi, acizliğini ciddi olarak mülahazaya alması, ihtiyaçlarının sonsuzluğu ile fakirliğini müşahade etmesi gibi hususlar ön plana çıkmış. Bütün bunlarla aslında insanların arzu ettikleri ortak bir nokta vardır; izafi ve hakiki anlamda kamil insan olma.

Evet, her bir insan için izafi veya hakiki insan-ı kamil olma muhtemel ve mukadderdir. Ama günümüz insanına bu pencereden bakıldığında acınılacak bir haldedir. Ne tasavvuf terbiyesi, ne de sahabe mesleğinin ölçüleri günümüz insanının gündemine bile girmemiştir. Ne tefekkür, ne acziyet ve zaafiyet, ne mürşidin vesayetinde bulunma.. bunlar bizim hayatımızda yok bugün. Bütün bunların olmaması, olmayacak anlamına gelmemeli. İnsan ümidini yitirmemeli, inkisara düşmemeli ve her zaman kamil insan mertebesine ulaşma azim ve gayreti içinde bulunmalıdır.

Yalnız unutulmamalı ki, bu seviyeye sabahtan akşama ulaşılamaz. Uzun ince bir yoldur bu. Sağlam bir niyetten sonra seçilen yolda sürekli temrinat ister. Bir seviyeye ulaştıktan sonra da aynı çizgide fasıla vermeden devam ister. “Şu noktaya ulaştım, benim işim bitti” diyemez insan, dememeli. Zira bu yolda bugün yapılan şey, yarın yapılacak şeyin başlangıcıdır. Öncekiler sonrakilerin derinlik kazanmasının hem nedeni hem de sonucudur.

Şöyle düşünmeli insan; “Elhamdülillah ben şu mevzuda nefsini tezkiye etmemek suretiyle bir tezkiye duygusuna ulaştım. Demek ki devamlı öyle yapmam lazım. Nefsimi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini anladım. Sıfırın kıymetsizliği ise beni sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaştırdı. Öyleyse ben bu hali, bu bakış açısını muhafaza etmeliyim.”

Evet, insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Allah’ın üzerindeki mevhibelerinden herhangi birisini nefsine isnad ettiği zaman çok yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu düşünce yapısına sahip bir insanın terakki etmesi de mümkün değildir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi insan başını kaldırıp İsrafil’in azametli heykelini bile görse kendisini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak görmüyorsa başaşağı düşüyor demektir. Bu açından sürekli bir operasyon, sürekli bir muameleye- ki ehlullah kulun Allah ile münasebetine muamele demişler- ihtiyaç var.

Mumin’in aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Ayet bu hususu genel olarak mü’min ve kafir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kafirlere karşı izzet ve azamet. Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allaha olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle “Allah’ın kulu ve kölesiyim” diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet Efendimiz aleyhissalatu vesselama raci olur. Halbuki mü’minin O’na olan intisabı onun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de müslümanlar tavırlarını izzet-i İslamiye’den taviz vermeyecek şekilde ayarlama zorundadırlar.

Evet, bizlerin her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i salihinin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız.Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kafirlere karşı zelil davranıyoruz. Özellikle azıcık okumasını-yazmasını-konuşmasını bilen insanlar başkalarına tepeden bakmaya başlıyor. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hor ve hakir görüyorlar. Kendisini Gazali’ye, Şah-ı Geylani’ye eşit görmeye başlıyor. Büyük insan görmemişliğin getirdiği boşluk bu. İnanıyorum onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık utancımızdan yerin dibine girerdik.

Diğer taraftan kafir/kafirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var; ümidim o ki bu terslik bazı terbiye yuvalarının eski dönemde bizlere verdiği terbiyeyi elde etmemiz ölçüsünde dengelenecektir.

Üstad’ın Sünûhât’ta verdiği bir ölçü var. Buna göre hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler, boyu kısa olanlar da görünmek için tetâvül ederler. Büyük olmanın Allah indinde gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. İnsanın şekli dahi olsa en büyük anı secdedeki anıdır. Dolayısıyla Allah’a en yakın olduğu an da o andır. “Akrabu mâ yekûnü-l abdü min Rabbihî fehüve sâcid” buyuruyor Allah Rasûlü; öyleyse “fe eksirû fihâ edduâ’.” Ama boşsa bir insan, aşağılık duygusuyla, belli komplekslerle hareket ediyorsa, kimin ne dediğini bilmiyor, sadece nasara-yensuru demesini öğrenmişse o boşluğunu başkalarına çalım çakarak kapatmaya çalışır.

Evet, bu bir ölçüdür: kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, çeşitli beklentiler içindeyse, alemin kendi başarıları(!) karşısındaki alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa o boş bir insandır. Hususiyle Allah’la münasebeti açısından kopuğun tekidir.

M. Fethullah Gülen

Tecdit ne demektir, Teceddütle farkı nedir?

Tecdit ve teceddüt hakkında değişik zamanlar değişik vesilelerle düşüncelerimi dile getirmiştim. Her şeyden önce tecdit/yenileme ameliyesi tarihi geçmişimizde mevcut olan bir şeydir. Tecdit hareketleri, tecdit dönemleri bu süreci ifade için kullanılan terimlerdir. Tecdit, yenileme işini gerçekleştiren müceddidin hem kendini hem de toplumu yenileme hamlesine verilen isimdir ve bu tecedütten yani yenilenmeden hatta yenileniyor görünmeden -ki ben buna yenilenme fantezisi diyorum- bütün bütün farklıdır.

Ebu Davudun Süneninde Allah Rasulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “İnnallâhe yeb’asü li hâzihi’l-ümmeti alâ ra’si külli mieti senetin men yüceddidü lehâ dînehâ – Her yüz senede bir, bu dini tecdid edecek bir insanı Allah gönderir.” (Ebu Davud, Melâhim, 3740) İslam alimleri hemen her asırda bu hadisin mana ve muhtevası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hatırladığım kadarıyla en ciddi ve en geniş duran İmam Suyuti, ondan sonra da İmam Rabbani Hazretleridir.

Hadiste geçen ba’s tabirini hadisin umumi muhtevasını nazara alarak şöyle yorumlamak uygun olur zannediyorum: Allah dipdiri bir insanı ölü bir toplum içinde neş’et ettirir ve onun eliyle o toplumu yeni bir dirilişe mazhar kılar. Bu diriliş bazen geniş bazen de dar alanlı olur. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından günümüze kadar bütün tecdit hareketlerine bakıldığında bazılarının dar, bazılarının çok geniş olduğunu görürsünüz.

İlk müceddid kimilerine göre Hazreti Ebu Bekir’dir. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Hatta bu yaklaşımın gereksiz bir inat uğruna, başka birine müceddid dememek için ortaya konduğunu zannediyorum. Esasen Hazreti Ebu Bekir’in vazife yaptığı dönem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yeni vefat ettiği bir dönemdir. Sahabe aynı sahabe, toplum aynı toplumdur. Bu açıdan Hazreti Ebu Bekir’in yenileyeceği bir şey yoktur. Onun için Hazreti Ebu Bekir’e müceddit demek yerine “Allah Rasulü’nün (sav) getirdiği dinî esasları bütün yeniliği, taraveti, halaveti ve canlılığı ile korumuştur; eskilerin ifadesiyle, çok iyi derpiş etmiş birisidir.” dense daha doğru olur. Hulefa-yi raşidin arasında illâ birine müceddit denecekse bence o Seyyidinâ Hazreti Ömer olmalıdır. Fakat genel kabul ilk müceddidin Ömer bin Abdülaziz olduğudur. O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in ehl-i beytine karşı olan Emevi hıncını, kinini, nefretini durdurmaya calışmış, dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır. Minberlerde Hazreti Ali dahil Raşid Halifelerin adlarının okunmaz hale geldiği o dönemde her Cuma minberden “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” ayetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün suiistimallerin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır. Öyle ki Velid döneminde onbin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdulaziz. “Yeğenim, onbin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin -ki milletin malı- durumu ortada. Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!” Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor. Tefessüh etmiş bir devlete zühd, yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor. Onun döneminde insanlar ilk defa resmen “hadis tedvin”ine açılıyorlar.

Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak İbn Süreyc, İbn Dakiku’l-Îd, İmam Gazzali, Fahruddin Razi, İmam Nablusi, İmami Rabbani sıralanıyor. Bunların umumiyet itibariyle mücedditlikleri İslam alimleri tarafından kabullenilen insanlar. Yoksa mücedditler elbette bunlarla sınırlı değil. Evet bu isimlerin hepsi çeşitli zamanlarda dar ya da geniş alanlı tecdit hareketlerinin öncülüğünü, temsilciliğini yapıyorlar. Bu faaliyetlerle insanlar dini yeniden, bir kere daha taptaze semadan inmiş gibi bütün taravetiyle duyuyor ve hayata taşıyorlar.

Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duyması lazım. Bugünkü ruhta, kalpte, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün farklı olmalı. Böylece Zat-ı Uluhiyeti farklı delillerle vicdanınızda duymalısınız. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin: “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan çok önemlidir. Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da, İslam mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.

Bir misalle açalım: insan hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır. Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır. Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır. Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir. Bir başka tabirle o bir “hel min mezid” kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, marifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır. Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi. Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var. Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.

Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: dini duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da -ki bunlar Kitab, Sünnet, bir manada icma, bir manada fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır- şartların ve konjönktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti de inkar edilmemeli. Zira şartlar ve konjönktür insanın üslubuna aksettiği gibi insanın karakteri, tabiatı ulaşılan sonuçlarda ciddi rol oynar. Mesela teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi, ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.

Teceddüte gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini alemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırd etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’an’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Mesela, Kur’an’ın asıl hedefi güzel ahlak, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlaka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekat ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir akli ve dini temele dayanmayan düşünceler…

Şimdi bu tür fantastik şeyleri ortaya atanlara müceddit değil müteceddid denilir. Reformist demek daha uygun. Aslında bunların yaptıkları dinin ruhunu hırpalamaktır. Diğerleri ise dinin esasına, usulüne, ümmehatına dokunmadan, muhkemata sadık kalarak onu yeniden, ter ü taze duyurma peşindedirler. Yani aradaki mesafeleri aşarak, -Üstad’ın Reşahatta dediği gibi- Asr-ı Saadet’e gidip, O Zat’ı vazife başında görerek, icraatına bakarak, onu yeniden hissetme. Çünkü yenilenme ihtiyacı olan din değil insanlardır.

Evet, fertler her gün farklı bir menfezden dinî hakikatları temaşa etmeliler; etmeliler ve her gün ayrı bir neşve duymalı, ayrı bir huzur soluklamalılar. Sofilerin de, Üstad’ın da yaptığı ve yapmak istediği şey budur. Ama onların halefleri yenilenme vetiresini gerektiği gibi yakın takibe almış mıdır, bunun her zaman münakaşası yapılabilir.

M. Fethullah Gülen

Tahdîs-i Nimet Ne Demektir, Cenâb-ı Allah’ın lütuflarını başkalarına anlatırken dikkat etmemiz gereken hususlar nelerdir?

Nimet; iyilik, ihsan, lütuf ve rızık gibi manalara gelir. Bütün güzelliklerin kaynağı olan İslâm en büyük bir nimet olduğu gibi sıhhat, âfiyet ve dünyevî imkanlar da birer nimettir. Tahdîs, rivayet etmek, anlatmak ve birinden görülen iyiliği herkese söylemek demektir. Tahdîs-i nimet ise, Allah’ın nimetlerine karşı şükür duygusuyla dolmak ve O’nun lütuflarını ilan etmektir. Bir başka ifadeyle, tahdîs-i nimet, Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verilen nimetleri düşünmemiz neticesinde onları bahşeden Rabbimize karşı içimizde minnet hislerinin coşması ve bu hamd ü senâ duygusunun şükür nağmeleri olarak dudaklarımızdan dökülmesidir. Rızık, evlâd u ıyâl ve barınacak mekândan îmân, irfan ve rûhânî zevklere kadar pek çok nimet vardır ki, bunlar, Mün’îm-i Hakikî nazara verilerek ciddi bir minnet hissiyle ilan edilmelidir.

Leyl-i Yeldâdan Apaydın Bir Gündüze

Cenâb-ı Allah, güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vaktine yemin ederek başladığı Duhâ sûresinin son ayetinde “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!” buyurmuştur. Bir önceki Leyl sûresiyle Duhâ’nın peşpeşe gelmesi çok manidardır. Çünkü, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) leylini yaşadığı ve etrafı karanlığın sardığı bir zaman diliminde Cenâb-ı Hakk bütün zamanı kaplayan bir geceden (leyl) bahsetmiş ama Leyl’den hemen sonra da güneşin kuşluk vaktindeki parlak hali ile ortalığa verdiği aydınlığa yemin ederek Duhâ’yı müjdelemiştir. Bu iki sûre arasında Besmele olmasa sanki aynı sûre devam ediyor gibidir. Artık gece, gündüze dönmüş; leyl, duhâ olmuştur. Allah Teâlâ, “Ey Rasûlüm! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” diyerek, kısa bir süreliğine de olsa vahyin kesintiye uğramasının bir terkedilme emaresi olmadığını ifade etmiştir. Bu ayet, dünkü leyl-i yeldâyı bir duhâya çevirmiş ve aynı zamanda bitip tükenme bilmeyen apaydın bir gündüzü müjdelemiştir. Değişik dönemlerde o gündüzün çehresine zift çalmak isteyenler çıksa da, onların fırçaları ellerinde kalmış ve bütün komplocular sonunda büyük inkisarlar yaşamışlardır.

“Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır.” ilahî beyanıyla, Peygamber Efendimiz’in bulunduğu ve bulunacağı her halin başlangıcına nazaran sonunun ve dünyaya nazaran âhiretin daha hayırlı olacağı, yani O’nun daimi bir yükseliş kaydedeceği belirtilmiştir. Zaten, hem dünya da hem de ahirette akıbetin hayır olması önemlidir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de bize, “Allahım, bütün işlerimizin neticesini hayırlı eyle; bizi dünyada perişan olmaktan ve ahirette azaba uğramaktan muhafaza buyur” duasını öğretmiştir. “Akıbet hayır ola!” şeklindeki Türk atasözü de sonucun hayırlı olmasının önemini vurgulamaktadır. Bugün hadiseler size tebessüm edebilir, imkanlar yüzünüze gülebilir. Fakat, sonuçta bir falso söz konusu ise, başlangıcın iyi olması inkisarınızı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bundan dolayı, Efendimiz’in her anının ve her işinin öncesine nazaran daha hayırlı olacağı ifade edilmiş; verilen müjdeler bir perde daha yükseltilerek “Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsan edecek, öyle bir veriş verecek ki, sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacak ve sürekli rıza soluklayacaksın.” mealindeki ayetle de Allah Rasûlü’nün dünyada dini yüceltme ve hakkı yayma vazifesinde muvaffak olacağı, âhirette ise Şefaat-ı Uzmâ’ya ve Makam-ı Mahmud’a ulaşacağı belirtilmiştir.

Duhâ sûresinin devamında, Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’in ilahî rahmet ve inayetle çepeçevre kuşatıldığını misalleriyle anlatıp nimetlerinin büyüklüğünü nazara verme sadedinde, “Seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni dinin hükümlerinden habersiz insanlar arasından kurtarıp cahiliye karanlığı senin üzerine hiç düşmeden dosdoğru yola koymadı mı? Seni muhtaç bulup ihtiyaçlarını gidermedi mi?” buyurmuş ve böylece sağanak sağanak yağdırdığı nimetlerini Peygamber Efendimiz’e tam duyurmak için meseleleri farklı fasıllar içinde sunmuştur. Eğer Allah Teâlâ, lütuflarını hissettirecek hatırlatmalarda bulunmasa ve sadece büyük nimetler verdiğini söylemekle iktifa etseydi, Allah Rasûlü yine inanırdı ama nimetleri duyması ve şükür duygusuyla dolması aynı enginlikte olmayabilirdi. Çünkü, sağlıklı bir insan sıhhatin nasıl bir nimet olduğunu bir hasta kadar bilemez. Gençlik guruba meyletmeden gençliğin ne büyük bir nimet olduğu hissedilemez. İnsan biraz yalnız ve sahipsiz kalmadan himaye edenlerin ve destek verenlerin kıymetini tam takdir edemez. Rızık konusunda hiç sıkıntı çekmeyen bir insanın “Elhamdulillah ya Rabbi, bize bu nimeti Sen verdin” demesiyle, çölde günlerce bir şey yemeden, bir yudum su içmeden dolaşmış bir insanın hiç beklemediği bir anda bulduğu yiyecek ve içecek karşısında “Elhamdulillah” demesi ve o nimeti duyması aynı değildir. Ancak nimetin yokluğunu tadan ya da şöyle böyle o yokluğu tasavvur edebilen insan onun kadrini kendine has derinlikleriyle bilebilir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun enginliğini anlayabilir.

İşte, Allah (celle celâlühu), bir zamanlar yokluğunu biraz tattırdığı o büyük lütuflarını öyle fasıllar içinde sunmuştur ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in onları vicdanında çok derince duymasını sağlamış; O’nu nimetten in’ama, in’amdan da Mün’îm’e yürütmüş, O’nun hamd ü senâ duygularını coşturmuş ve sonunda “Öyle ise, Rabbinin nimetlerini anlat da anlat!” buyurmuştur.

Tahdîs-i Nimette Ölçü

Ayet-i kerimede “Fehaddis” denilmektedir ki, bu, “anlat, söyle, dile getir ve yâd et” demektir. Demek ki, nimetin farkında olmak ve onu dile getirmek esastır. Zaten, şükrün hakiki olanı, nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir; zira nimetin kaynağının bilinmesi ve onu verenin takdir edilmesi büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır. Her şeyden önce nimetlerin birer lütuf olduğu derince duyulmalı; daha sonra da, yerinde ilan edilmeli yerinde de sineye gizlenmeli ve bir sırr-ı uluhiyet olarak saklanmalıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetleri ilân etmenin ve tahdîs-i nimette bulunmanın bazen gurura ve kibre dönüşebileceğini söyler. Bazen de, tevazu kastıyla o nimetleri ketmetmenin küfrân-ı nimet olabileceğini hatırlatır. Nimetleri ilan etme ya da gizleme hususunda ifrat ve tefritten kurtularak istikamet üzere olmak için, meziyet ve kemâlâtın varlığını kabul etmek fakat asla onlara sahip çıkmamak, kendine mal etmemek ve hepsinin Mün’îm-i Hakikî’nin lütufları olduğunu ikrar etmek gerektiğini vurgular. Meseleyi daha da açmak için bir misal verir: Bir insan sana çok güzel bir elbise giydirse ve o elbise sana çok yakışsa, insanlar da, “Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.” dese; eğer sen tevazukârâne, “Hâşâ, nerede güzellik nerede ben?” desen küfrân-ı nimette bulunmuş ve o güzel elbiseyi sana giydiren mahir san’atkâra karşı hürmetsizlik yapmış olursun. Eğer müftehirâne “Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var?” desen, o vakit de, mağrurâne bir fahre girmiş olursun. İşte, hem gurur, kibir ve kendini beğenmişlikten hem de küfrân-ı nimetten kurtulmak için, “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik elbisenindir ve dolayısıyla o elbiseyi bana giydirenindir; benim değildir.” demelisin.

Evet, tahdîs-i nimetin gürül gürül seslendirileceği yerler de vardır, kelâm-ı nefsiye havale edilip bir duygu seli halinde kalbe hapsedilmesi gereken yerler de. Hadd-i zatında, kulluğumuzu yerine getirirken de bazı ibadetlerde hafî, bazılarında da cehrî olmamız icap eder. Mesela, cemaatle namaz kılarken, imam akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rek’atında; sabah, cuma, bayram ve terâvih namazlarının da her rek’atında Fatiha ve zammı sûreyi cehrî, yani yüksek sesle okur. Sâir namazlarda ise, hafî, yani alçak sesle, içinden okur. Görülünce ve duyulunca Allah Teâlâ’yı hatırlatan “şeâir” dediğimiz şeyleri seslendirirken de adeta haykırırız. Bayram günlerinde tekbirlerimiz ve hacda bütün ovayı-obayı inleten “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk” seslerimiz Rabbimizin azametini ve nimetlerini ilan keyfiyeti içinde gürül gürüldür. Şeytanları kaçıran ve bir manada melekleri ve ruhânîleri de celb eden ezanımız da en gür bir sadâ ile okunur. Biz ezan sayesinde, her vakit bir kere daha Allah’ın büyüklüğünü ilan eder ve O’nu bize tanıtan Zât’a karşı minnet duygumuzu seslendiririz. İşte, ibadetlerimizde sesimizi yükselttiğimiz ya da nefeslerimizi tuttuğumuz yerler olduğu gibi, tahdîs-i nimet mevzuunda da cehrîliği tercih edeceğimiz ya da hislerimizi sükûta havale edip hafîliği seçeceğimiz yerler vardır.

Şirk İhtimaline Karşı Yükselt Sesini!..

Mesela, dünyanın dörtbir yanına birer irfan meşalesi taşıyan eğitim gönüllülerinin fedakarlıklarını yad etmek ve başarılarını alkışlamak bir kadirşinaslıktır. Bununla beraber, eşyanın, hadiselerin ve her şeyin verasında Cenâb-ı Hakk’ı görmek bir esas olduğu gibi o başarıları da Allah’ın inayetine bağlamak lazımdır. Evet, kainattaki her şey O’nu anlatan bir dildir; her nimetin arkasında da O’nun rahmet ve inayetini müşahede etmek gerekir. Her nimette O’nu görmek, O’nu okumak ve O’nu temaşa etmek bir yönüyle vicdanî bir şükür olduğu gibi, ortaya konan hayırlı faaliyetlerin ve başarıların arkasında Cenâb-ı Hakk’ın inayetini görmek de kalbî bir şükürdür. Böyle bir şükür duygusunun sadece kalbde ve vicdanda duyulması kâfîdir; bu hususta kelâm-ı nefsîyle yetinmekte de bir beis yoktur. Fakat, öyle bir an gelir ki, güzel neticeler, muvaffakiyetler ve başarılar muhavere mevzuu olur, onlardan bahsedilir ama her cümlenin sonunda “yaptık, ettik” sözleri de duyulur. İşte o zaman kalbî ve vicdanî şükür yetmez; tahdîs-i nimeti kelâm-ı nefsîye havale etmek kâfî gelmez; orası Allah’ın nimetlerini gürül gürül ilan etme makamıdır; “Bunları bize lütfeden Allah’tır; bu hayırlı neticelerin ardında inâyet-i ilâhiye vardır.” diye haykırma anıdır. Orada “fehaddis”i kelâm-ı nefsî değil de kelâm-ı lafzî ile seslendirmek esastır.

Cenâb-ı Hakk’ın ikramları ve hususi lütufları, insanların şevkini kamçılamak için umuma mal edilerek anlatılabilir. Mesela, “Allah’ın üzerimizde çok büyük lütufları var. İhsan-ı ilâhî olarak hizmet-i imaniye ve Kur’aniye omuzumuza yüklenmiş. Va’de vefada hulfetmezsek bu kudsî vazife bizim kurtuluş fermanımız olabilir” demek mahzurlu olmasa gerektir. Ayrıca, na’tların hemen her mısraında “Yâ Rasûlallah, yâ Rasûlallah” dendiği gibi, böyle bir hamd ü senâ hissi ifade edilirken de her cümlenin başında ya da sonunda “Allah’ın inâyetiyle oldu, bunların hepsi O’nun lütfu!..” denmeli ve iş asıl sahibine verilmelidir. Hadiseleri sahibinden tecrid ederek sacede birer vak’a olarak ifade etmek, onlardaki nuraniyeti alır götürür; o işlerin derinliğini sığlaştırır ve vicdanlarda da haşyet adına hiçbir şey hasıl etmez. Oysa, biz Allah’ın nimetlerini anlatırken hem Rabbimizi anlatmış olmalı hem de gönülllerde Allah’a karşı güven ve tevekkül duygusunu, aşk u şevk hislerini uyarmalıyız. Hasıl olan güzelliklerin bizim güç ve kuvvetimizle olmadığını, bütün planların bizi görüp gözeten bir Zât’ın inâyet ve keremiyle gerçekleştiğini ve sırtımızı bitip tükenme bilmeyen bir Cennet hazinesine dayadığımız için de sermayemizin asla sona ermeyeceğini öyle bir üslupla anlatmalıyız ki, hem bağrı yanık ehl-i iman kevser yudumlamış gibi olsun, hem ümitsiz insanlar rahmet kapısına yönelip yeisten kurtulsun ve hem de şahlanan azimler sayesinde inananların kuvve-i maneviyesi kuvvet bulsun.

Bu hususta küçük bir tavzihte daha bulunmak istiyorum: Aynı mülahazaları paylaşan ve aynı mesleğin temsilcileri olan insanlar kendi aralarında konuşurken, şevke medar olması için bazı ikram ve ihsanları seslendirebilirler. Fakat, böyle bir tahdîs-i nimette bulunurken de asla mübalağalara girmemeli; meseleyi aidiyet mülahazasına ve cemaat enaniyetine bağlamamaya da çok özen göstermelidirler. Aralarında az da olsa meslek, meşreb ve mezak farklılığı bulunan kimseler, kendi meşreplerini öne çıkarmak suretiyle diğerlerini gıptaya, hasede sürüklememeli ve kıskançlık damarlarını tahrik etmemelidirler. İnsanların şevkini arttırmak çok kıymetli olduğu kadar mü’minlerin kalblerini kazanmak, birlikte atmasını sağlamak, beraberce daha geniş dairede bir vifak ve ittifak ufkuna müteveccih olmak da çok önemlidir. Kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek, kimseyi küstürmemek, hiçbir kalbi kırmamak, herkesin gönlünü kazanmak, her mü’minin duasını almaya çalışmak ve herkesin bir çeşit yakınlık hissetmesini sağlamak da tahdîs-i nimette bulunurken dikkat edilmesi gereken hususlardandır.

“Bu Uğursuz Gecenin Yok mu Sabâhı?”

Bazen de etrafımızda küfrân-ı nimete düşen ve nankörlüklere giren insanlar olur. Bunlar, Allah’ın lütuf ve inâyetlerini hiç görmez; yapılanları küçümser ve tam bir felaket çığırtkanı gibi davranırlar. Mesela, çok sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz M. Akif’in, felaket günlerinde yazdığı şiiri dillerinden hiç düşürmez ve şöyle derler:

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun! “Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında, Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında, Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm; Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

…………………….

İslâm’ı elinden tutacak kaldıracak yok… Nâ-hak yere feryâd ediyor. Âcize hak yok! Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî? Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!

Bu sözler, bir milletin künde künde üstüne yıkıldığı bir dönemde o toplumla bütünleşmiş bir vicdanın sesi soluğudur. Bu çığlıklar, kırılmış bir kalbin feryadıdır. Dolayısıyla, onu o inkisarları içinde mazur görmek lazımdır. Fakat biz aynı sözleri söyleyemeyiz. Bunları biz söylersek nankörlük etmiş ve küfrân-ı nimete girmiş oluruz. Ben bu yanık mısraları çevirip “Allahım, nur istiyoruz, sağanak sağanak yağdırıyorsun. ‘Yandık’ diyoruz, melekleri ruhânîleri, ins u cinni, tulumbacılar olarak yangınımızı söndürmeye gönderiyorsun.” diyorum. Başka türlü söyleyemeyiz ki!.. Bunca lütuf ve ihsanlarını görüyorken,

“Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun! / “Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!” dememiz sezâ mı bizim; mü’min olarak bize yakışır mı bu şikayet? M. Akif’e bir şey demiyorum; az önce de ifade ettiğim gibi, onu inkisarları içinde mazur görüyor ve bu sözleri bir dertlinin yanık nağmeleri olarak kabul ediyorum. Fakat Allah’ın, komployu, tuzağı ve hileyi çok iyi bilen, aynı zamanda tahribin avantajlarını da değerlendiren o kadar hasım ruhlu şerir karşısında İslam’ı, Kur’an’ı, sizi, bizi muhafaza ettiğini gördükten sonra şükür hisleriyle dolmamamız ve hâlâ o yıkılış devrinin ağıtlarını seslendirmemiz müslümanca bir tavır olmasa gerektir. Evet, ortada inkar edilemez bir nimet vardır ve o nimeti falana-filana mal etmek şirktir. O, bütün kalbleri fetheden Hazreti Müfettihu’l-ebvâb’a aittir. İşte, öyle bir nankörlüğün, küfrân-ı nimetin ya da şirke düşme tehlikesinin olduğu yerde, insanlara düşünce selametini göstermek için, minarenin şerefesinde Hakk’ı ilan eden müezzin gibi tahdîs-i nimeti en gür sadâyla seslendirmek gerekir.

Sırlarınızı Koruyun!..

Ayrıca, bir insan, kendi şahsına özel bir kısım iltifatlara mazhar olabilir. Mesela, Cenâb-ı Hak birinin ufkunu açar, onu yarınlara ait plan ve projelerde isabetli kılar ve hep doğruya irşad buyurur. Bu bir mazhariyettir ve Allah’ın hususi bir lütfudur. O insan mazhar olduğu o ilâhî ihsanları tahdîs-i nimet olarak başkalarına söyleyebilir; ama eğer, onları diğer insanlarla paylaşırken kendi nefsine bir pay çıkarmayacağından ve caka yapmayacağından emin değilse, açığa vurmaya mecbur kalmadıkça onları sinesine gömmesi ve bir sır olarak saklaması daha uygun olur. Fakat o, kendisine bahşedilen ekstra lütuflar karşısında sessiz kalınca, bazı insanlar onun hakkında “Bu zat şuna da mazhar, buna da mazhar” gibi sözler söylüyor ve bir insan dimağının planlaması mümkün olmayan şeyleri ona mal ediyorlarsa, işte o zaman Allah’ın nimetlerini tek tek sayıp dökmesi ve onlara sahip çıkmanın -hâşâ- uluhiyet iddiasında bulunmak gibi bir şey olduğunu söylemesi gerekir. Orada nefsine pay çıkarmadan nimetleri anmalı ve nazarları Mün’îm-i Hakikî’ye tevcih etmelidir ki, insanlar ondan dolayı şirke düşmesin.

Keşke, Allah’ın sizinle olan hususi muamelelerini ve özel lütuflarını gizleseniz; mecbur kalmadıkça, onları ifşâ etmeseniz ve o ilâhî teveccühleri kendi derinlikleriyle bıraksanız. Çünkü onları orada burada anlatmak, rüyaları rastgele tevil ederek onları daraltmak gibidir. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk bir kısım rüyalar yoluyla bazı insanlara ihsanda bulunur ve çok engin şeyler adına ipuçları verir, sinyaller gönderir. Şayet o insan, o rüyayı ve sinyalleri kendi sınırlı havsalasıyla yorumlamaya kalkışırsa, çok engin manaları daraltmış olur. Hazreti Yusuf’un, hapishane arkadaşlarına hitaben “İşte yorumunu istediğiniz iş, böylece halledilip sonuçlandırılmıştır.” (Yusuf, 12/41) dediği gibi onun rüyası da kendi dar tevilleri çerçevesinde hükme bağlanır. Fakat, o rüyayı Alîm u Hakîm’in engin ilmine havale etse, hüküm de o enginlik içinde cereyan eder. Aynen öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın size bir kısım hususi teveccüh ve iltifatları varsa, sizin hissettiklerinizin, bir bütünün sadece kendi ihsaslarınıza dokunan kadarı olduğunu bilmelisiniz; alıcılarınıza çarpan teveccühlerin o küllün akıl, mantık ve hislerle algılanabilecek dalga boyundaki bir cüz’ü olduğunu düşünmelisiniz. Dolayısıyla, o iltifat ve teveccühleri herkese açmamalı, onlar hakkında bir hüküm vermemeli, onları Allah’ın takdirine havale etmeli ve tahdîs-i nimeti kelâm-ı nefsî ile seslendirmelisiniz.

Hasılı, başınıza gelen musibetlerden mücelletler dolusu ders ve ibretler çıkarmalı; bir damla nimet karşısında da yüz defa şükürle gürleyerek hep minnet hisleriyle oturup kalkmalısınız. Küfrân-ı nimetten kaçmalı; meziyet, kemâlât ve hususi iltifatların varlığını kabul etmekle beraber onlara sahip çıkmamalı, kendinize mal etmemeli ve hepsinin Allah’ın lütufları olduğunu gönlünüzde duymalısınız. Yerine ve şartlara göre, bazen onları gürül gürül ilan etmeli, bazen de hamd ü senâ hislerinizi kelâm-ı nefsîye emanet etmekle yetinmelisiniz.

M. Fethullah Gülen

Tertipli ve Düzenli Yaşamanın Gönül İntizamıyla Bir Münasebeti Var mıdır?

Açıklama: Tertipli ve düzenli yaşamanın gönül intizamıyla bir münasebeti var mıdır? Özellikle birkaç talebenin beraber kaldığı bazı evlerde, özel ya da resmi pansiyonlarda ve kredi yurtların bazı odalarında görülen dağınıklık oralarda kalb ve ruh hayatının istenen seviyede olmamasından mı kaynaklanmaktadır?

Tertip; sıralama, tanzim etme, usûl, nizâm, tarz ve düzen gibi manalara gelmektedir. İnsanların ölçülü, dengeli ve düzenli bir hayat sürmeleri için en uygun kural ve kaideleri vaz’ eden İslam adeta bir tertip dinidir. Her işi sırasına göre ve bazı kâidelere bağlı olarak yapma disiplini de diyebileceğimiz tertip, hemen bütün ibadetlerin içine de sinmiş ve onların önemli bir rüknü olmuştur. Abdest esnasında uzuvları Kur’an-ı Kerîm’de belirtilen sıraya göre yıkamaktan ezan ve kâmet cümlelerini bir usûlle söylemeye, tekbir almadan rükua gitmemek ve rükua varmadan da secde yapmamak gibi namazdaki hareketlerde bir sıra takip etmekten namaz kıraatinde sureleri Kur’an’daki dizilişlerine uygun şekilde okumaya ve Hac’da Safa ile Merve arasında sa’y ederken önce Safa’dan başlayıp Merve’de bitirmekten Akabe Cemresini taşlamanın akabinde önce kurban kesip daha sonra tıraş olarak ihramdan çıkmaya kadar ibadetlerin hemen hepsinde bir tertip söz konusudur.

İnsan Mahiyetindeki Nizâm Çekirdeği

Düzen kelimesi de, bir usûle tâbî tutmak, dağınıklıktan kurtarmak, sistem, uyum ve nizâm manalarını ifade etmektedir. Aslında, bütün bu manaları birden ihtiva eden “nizâm” tabiri daha şumüllüdür; “düzen” sözü, “nizâm” kelimesini tam karşılamaz ama bugün bunlar birbirinin müteradifi (yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime) olarak kullanılmaktadır.

İster tertip ve düzen diyelim istersek de daha kuşatıcı olan nizâm kelimesiyle ifade edelim, kainata baktığımızda bir ahenk, uyum ve intizam görürüz. Her varlık kendi azalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendini meydana getiren parçalarla mükemmel bir âhenk ve bütünlük içindedir. Kâinatı bir nizâm ve intizama göre var eden Allah Teala insanın tabiatına da düzen ve nizâm ruhu koymuş; onu mahiyet itibarıyla çok düzenli ve çok mükemmel yaratmıştır. İnsana, kendini okuduğunda, mahiyetine yerleştirilen nizâm ruhunu görebilecek ve dolayısıyla çevresini de kendine benzeterek düzenli bir hayat sürebilecek bir istidad bahşetmiştir.

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Her çocuk, İslam’a yatkın olarak, selim fıtrat üzere dünyaya gelir.” buyurmaktadır. Demek ki, Allah Teala insana, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Fıtratını korumuş ve bozulmamış her insan iyiden yana tavır almaya ve Allah’ın ayetlerini akıl ve kalb yoluyla kavramaya meyillidir. Şeytanların hücumlarına maruz kalarak onlara yenik düşmeyen her insan İslam üzere yaşayacaktır. Zira, İslam bir manada intizamın, düzgünlüğün ve ahengin adıdır; insan da düzgünlüğe ve istikamete açık yaratıldığından dolayı, İslam onun fıtratındaki icmâlin tafsîli manasına gelmektedir.

Bu zaviyeden, düzen duygusu ve intizam ruhu insanın mahiyetinde mündemiçtir. O duygu ve ruh bazı kimselerde çabucak inkişaf eder. Bazen, daha yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk yatağını düzeltir, elbiselerini toplar ve odasına çeki düzen verir. Çünkü, o çocuk, tabiatında var olan nizâm çekirdeğinin inkişafı için uygun bir zemin bulmuştur. Düzenli ve tertipli bir ailede yetişmiş ve annesinden bir kere görünce o da intizam düşüncesini beslemiştir. Neticede, kendinden beklenmese bile, şayet mutfakta dağınık duran kap kaçak varsa onları düzenlemeye, elinden geldiği kadar etrafı derleyip toplamaya alışmıştır.

Ailede Tertip ve Düzen

Evet, nizâm ruhunun inkişaf etmesi için insanın neşet ettiği çevre çok önemlidir; çünkü her insan kendi yetiştiği kültür ortamının çocuğudur. Bazen bir insanın ruh yapısı itibarıyla düzene açık bulunması, onun bir nizâm insanı olması için kâfî gelmeyebilir. Onun az da olsa bir terbiyeden geçmesi, mahiyetinde mündemiç bulunan o mevzuyla alakalı sistemlerin inkişaf etmesi, yani tabiatındaki icmâlin bir tafsîl görmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, bir insanın özünde düzen duygusu olsa da, o duygunun hal, tavır ve hareketlere yansıması bir düzen ortamında büyümesine, görgülü bir aile veya aileler topluluğu içinde, düzenli bir pederşâhî veya cedşâhî yuvada neş’et etmesine bağlıdır. Bir insanın, çocukluktan itibaren düzenli bir hayata alıştırılması, gelecekte yükleneceği vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmesi bakımından çok mühimdir. Ailenin, yeme-içme ve yatıp-kalkma hususlarında, tatbîk ettiği ve uyageldiği bir düzeni varsa ve insan, büyüklerinde bir nizâm ve intizam görüyorsa, onun hayatı da, evde ve evin dışında fevkalade âhenkli olarak sürer gider. Yoksa, büyük bir ihtimalle o, evden aldığı bu âhenksizliği toplum içinde de uğradığı her yere götürür ve hep bir huzursuzluk kaynağı olur. Belli bir yaşta, nizâm ve intizâm şuuruna ulaştırılamamış nesiller; ne kadar kabiliyetli olurlarsa olsunlar, bütün hayatları boyunca, tek-elli, tek-ayaklı gibi yaşarlar. Çok defa bu âhenksizlik, onların rûh ve kalbine de işleyerek, zevk-i ruhaniyi kaybetmelerine de sebebiyet verir.

Haddizatında, bir insan hangi ilim sahasında ihtisas yaparsa yapsın, şayet bir bakkal dükkanı civarında ya da bir kahvehane etrafında neş’et etmişse, onun fiziğinin, kimyasının veya biyolojisinin içinde o bakkaldan bir çeşni bulabilir, o kahvehaneden bir tad, bir renk veya bir desene şahit olabilirsiniz. İnsan ilahiyat tahsili yapmış olsa bile, eğer çiftçilikle meşgul olunan bir yerde büyümüşse, onun dünyasında ve o ilahiyat ikliminde saban, çomak, boyunduruk ve Erzurum ifadesiyle, samı, sambağı görebilirsiniz. Yani, o kültür ortamı insanın tahsil hayatına da tesir eder. Dolayısıyla, her insanın ruhunda mündemiç olan düzen duygusunun tafsîl edileceği ve açılma imkanı bulacağı bir çevreye ihtiyaç vardır. O çevreyi bulamayanların nizâm insanı olmaları da bir hayli zordur.

Ayrıca, bir insan bir takvime göre yaşamaya alışmış ve kendini programlı bir hayata alıştırmışsa, o insan bulunduğu yerin tertip ve düzeni hususunda da hassas davranır. Mesela, her gün namaz kılan ve ibadetlerini hiç aksatmayan insanın bir ibadet düzeni var demektir. Bu düzenin mutlaka hayatın diğer alanlarında da tezahürleri olacaktır. Cenâb-ı Hak’la münasebetlerini kavî tutan, evrâd ü ezkârını hiç aksatmayan, duaya ayırdığı vaktine sadık kalıp her gün bir müddet Cenâb-ı Hakk’a münacatla ömrünü bereketlendiren, gece ve gündüzünü belli kurallara bağlı geçiren ve kalbî-ruhî hayatını böyle bir nizâma göre programlayan insanın sair zamanlarda düzensiz ve rastgele yaşaması düşünülemez. Kalb ve ruh hayatı adına düzenli bir insanın, dışa vuran zahiri yanları itibariyle kendine ters hareket etmesi ve dağınıklığa düşmesi söz konusu olamaz. O insan, ibadet ü taatinde her şeyi yerli yerine koyduğu gibi, maddi dünyasındaki eşyayı da kendi yerlerine koyar ve tertip, düzen ve ahenk içinde yaşamakta hiçbir zorluk çekmez.

Miskinler!…

Bir Türk atasözünde, “Arslan yattığı yerden belli olur” denir. Evet, tilkiler de kendi inlerinden bellidir. Kalb ve ruh dünyası adına bir düzene ulaşamamış insanın -büyük çoğunluk itibariyle- maddi dünyada nizâm ve intizama alışması da çok zordur. Böyle bir insan hep bekler ki, çevresindeki düzeni başkaları sağlasın.. halâyıkları olsun onun, kapı kulları ve hizmetçileri etrafında dört dönsün.. masasını bir başkası silsin, odasını biri gelip temizlesin.. hatta evindeki kap kaçağı bile başka insanlar yıkayıp dizsin. Sürekli başkasının iş yapmasını bekleyen bu tembel ruh, kendi ellerini hiçbir şeye dokundurmak ve hiçbir işin ucundan tutmak istemez. Çoğu zaman bu hal ve hareketlerinin arkasında büyük bir gurur ve kibir vardır. Kendini çok daha önemli ve fevkalâde işlerin adamı olarak görür. Mesela; fihrist okuyup kitap telif etme konumunda muallâ, müzekkâ ve müberrâ bir insan olduğunu düşünür; diğer işleri ayak takımı kimselerin yapması gerektiğine inanır ve içine düştüğü ukalâlık sebebiyle, o türlü şeylere tenezzül etmeyen bir mütekebbir gibi davranır. Dolayısıyla, onda düzen duygusu inkişaf etmez, nizâm kabiliyeti gelişip hal ve hareketlerine yansımaz. Neticede o, yatar kalkar bir hizmetçi arar; yatağından doğrulduğu an “Ah keşke bir insan olsa da, şu yatağı-döşeği düzeltse, şu çarşafı-yorganı katlasa!” düşüncesiyle dolar. Bağışlayın, işte bu türlü insanların haline denebilecek bir şey varsa, o da “miskinlik” olsa gerektir.

Oysa, bütün mübarek uzuvlarıyla uhrevî alemlere açık olan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ellerini suya daldırıp evinin kabını-kaçağını yıkamaktan geri durmuyor, ev işleriyle de meşgul oluyordu. Hazreti Aişe validemizin ifadesiyle, “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.” O, bir taraftan savaşa katılıyor ya da tebliğ vazifesinin gereklerini yerine getiriyor; diğer yandan da, çocukların terbiyesi ile meşgul oluyor ve ev işlerinde ezvâc-ı tâhirâta yardım ediyordu. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. Keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işleri yapmıştı. Zira O, bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Hatta, öyle bir tabiatı vardı ki, el-âlem bir iş yapıyorsa, O da mutlaka o işin bir ucundan tutuyor; mesela, kırda yemek yapılacaksa, O da “Bari, ben de odun toplayıp bir ocak yakayım” diyordu. Mescid yapımında, herkes bir kerpiç taşırken O iki kerpiç taşıyordu. Allah Rasûlü, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle tanzim etmişti ki, çok mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. Aynı zamanda bu, Rasûl-ü Ekrem efendimizin ruhundaki düzen aşkının ve nizâm heyecanının dışa vurması demekti.

İç-Dış Münasebeti

Evet, insanın amel ve davranışlarıyla iç hayatı arasında birbirini destekleyici ve düzenleyici bir münasebet vardır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan talihliler, hep Yaradan’ın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru yol alırlar; onların pusulaları daima aynı mihraba işaret eder, hareket ibreleri de hep aynı rotayı gösterir. Onlar, en ince teferruatına kadar, fevkalâde bir titizlikle bütün mükellefiyetlerini yerine getirirler; iç âlemleri itibarıyla durmadan bir buhurdanlık gibi tütmekle beraber, dış dünyalarında da nizâm ve âhenkle yaşarlar. Ruh dünyasındaki düzen ile hayatın değişik sahalarında bir nizâm insanı olma arasındaki münasebetin en güzel örnekleri selef-i salihîn efendilerimizin halleridir. Mesela, Hazreti Ömer efendimizin kalb ve ruh alemindeki tertip ve düzen içtimaî hayatına da aksetmiştir. O her alanda tam bir nizâm insanıdır. Onun, İslam müesseseleri tarihine hediye ettiği adalet sistemi, ordu düzeni ve modern devlet yapısının esası, çekirdeği sayılabilecek teşkilatlar onun gönül intizamının birer yansımasıdır. Temelini attığı müesseseler Hazret-i Ömer’in ruhundaki düzen aşkınının ve nizâm heyecanının dışa vurmasının neticeleridir.

Gönül intizamına ulaşamamış insanlar ise, sürekli düzensiz, nizâmsız, derbeder ve perişan kimselerdir. Onlardan birini bir yere koyduğunuz zaman orayı çöplük haline getirir. Onun ibadetlerinde bir intizam olmadığı gibi kaldığı yerde de düzen namına hiçbir şey görülemez. O, namazı çok zorlanarak kılıyor ve orucu da kerhen tutuyordur. Evrâd ü ezkârı başından savarcasına okuyor; okuduklarını ruhunda hiç duymuyor ve duymamayı dert de edinmiyordur. Allah’a yaklaşma diye bir hedefi ve derdi yoktur; çünkü ruhunda nizâm yoktur.

Ne var ki, iç-dış münasebetini ve için dışa aksetmesini de mutlak manada ele almamak gerekir. Bazen, tertip ve düzen insanı olmaya istidadı bulunanlardan kimileri, öyle bir kültür ortamında yetişmediklerinden dolayı bazı kabiliyetlerini geliştirememiş, içlerine icmâli olarak konunan nizâm duygusunu tafsîle taşıyamamış ve inkişaf ettirememiş olabilirler. Bununla beraber, selef-i salihîn bu zaviyeden değerlendirilirse, hemen hepsinde aynı intizamın görüleceği bir gerçektir. Mesela, Hazreti Bediüzzaman’ın, belki sağlam bir sergisi bile olmamıştır; fakat, bir hasır olsun bulabilmişse onu mutlaka düzenli tutmuş; yamalı yorganını ve birkaç yerinde tamir izleri bulunan eski seccadesini katlama, bir kenara koyma tarzına varana kadar hep bir nizâm sergilemiştir. Çalışırken elbisesi kirlenmesin diye kollarına kolluk gibi bir şey takmış; iş görürken adeta bir mihnet urbası giymiştir. Cübbesi yamalıdır ama kat’iyen kirli ve şekilsiz değildir. Kitaplarının, tashih nüshalarının ve hatta dua kitabının yerleri de bellidir ve çok düzenlidir.

Yemekleri Siz Yapın, Bulaşıklar Bize…

Küçük bir evi birkaç arkadaşla paylaştığım dönemlerde talebe arkadaşların kaldığı bazı evlere de gider, misafir kalırdım. Beraber olduğumuz bazı arkadaşlar vardı ki, belki senelerce gidip gelmeme rağmen onlara bir yemek yapmasını bile öğretememiştim. Hatta, aralarında “Hocam, siz yemek yapın, kapları biz yıkayalım” diyenler vardı. Onları kınamıyordum; çünkü, o hallerini, yetiştikleri kültür ortamına, aile muhitine ve eğitim seviyesine veriyor; o zamana kadar onlarda düzen duygusunun inkişaf etmemiş olduğunu düşünüyor ve gücüm yettiğince tertip ve düzene alıştırmaya çalışıyordum. Tertip ve düzene alışmamış talebelerin kaldığı bazı evler derbederdi ve münevver insanların meskûn bulunduğu bir ev olma havasından uzaktı. Fakat, oralarda da kitaplarla içli dışlı olunuyordu ve ilme açık duruluyordu. Her yanları mâmur değilse de, mâmur olan bu yanları vardı ve onun hatırına eksiklerine katlanılıyordu.

Fakat, öyle evler de vardı ki, her bölümü “gelin odası” gibiydi. Onların her köşesinden evrâd ü ezkâr sedası yükselir ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan ve lezzet dolu duygularla başlarlardı. Kalblerinin balansını, imana ve Kur’an’a göre ayarlamış bu talihliler, içlerindeki tertip ve düzenin akislerini evlerinin bütün köşelerine yansıtır ve misafirlerine sundukları ikramlarla beraber onlara göz zevkini de tattırırlardı.

Tertip ve düzen, özellikle toplu kalınan yerlerde kul hakkı zaviyesinden de çok önemlidir. Dikkatsiz yaşayanlar diğer insanları rahatsız ederler. Dağınıklık, hassas ruhlarda huzursuzluğa sebebiyet verir. Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mezarın kazılması sırasında elinde kazma bulunan şahsa işaret ederek “Şuraya iki kazma vursanız” gibi bir söz söyler. O sahabi efendimiz “Bu şekilde kalmasının bir mahzuru mu var ya Rasulallah?” deyince Rasûl-ü Ekrem efendimiz “Gözü tırmalıyor” der. İşte bazı körler vardır; gözü mü yok, yoksa tırmalanmayı mı hissetmiyor bilinmez, onlar dağınıklıktan rahatsız olmayabilirler. Fakat, o düzensizlik hali bir başkasını rahatsız ediyor ve onda gerilim yapıyorsa, ona sebebiyet veren insan kul hakkına girmiş olur. Bazen de “Başkası temizlesin, başkası düzenlesin” türünden duygu ve düşüncelerin neticesi olarak hareketsiz kalmak ve işin ucundan tutmamak diğer insanları -affedersiniz- akılsız ve aptal yerine koymak gibi olur ki, bu da çok büyük bir saygısızlıktır ve aynı zamanda kul hakkını çiğnemek sayılır.

Nizâm ve Göz Zevki

Cenâb-ı Hak, müttakî kullarına Cenneti müjdelerken “Orada canınız ne isterse, gözleriniz hangi manzaralardan hoşlanırsa hepsi var! Hem siz burada devamlı kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71) buyurmakta ve nefislerin iştihalarını şahlandıracak ve gözlerden içeriye lezzet olup akacak manzaralardan bahsetmektedir. Demek ki, nimetlerin suretlerinin de bir lezzet olarak gözden içeriye akması ve kalbe dökülen o görüntülerin insanın arzularını şahlandırması hem çok önemli bir husus hem de ayrı bir nimet. Evet, leziz bir yemek, hoş bir koku, muhrik bir ses nimet olduğu gibi güzel bir manzara da nimettir; bunlar sayesinde dil, burun ve kulak zevk aldığı gibi gözün de zevkten payı vardır. Göz zevkini tatmin eden en önemli unsurların başında da tertip ve düzen gelir.

Hasılı, Hazreti Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi, sürekli çalışan büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir misafirhane olan bu kainat, çer-çöple ve süprüntülerle çok çabuk kirlenip içinde durulmaz hale gelmesi gerektiği halde, son derece parlak ve temizdir; adeta onda hiçbir lüzumsuz madde bulunmamaktadır. Kuddüs ismi şerifiyle bu kainatı küçük bir oda gibi temizleyen, tanzim ve tanzif eden Cenâb-ı Hak, tabiatın her sayfasını, seyretmeye doyulmaz bir güzellikle donatmakta ve bütün yeryüzünü güzel bir tablo gibi önümüze sermektedir. Bu manzarayı gören insanlar, özellikle de kainat kitabını okumaya ve esmâ-i ilahiyedeki bazı sırları anlamaya namzet bulunan mü’minler de gönül intizamıyla tertip ve düzeni buluşturmalı; birer nizâm insanı olarak yaşamalıdırlar.

M. Fethullah Gülen

Bedir ashabı neden büyüktür?

Seleflerimiz, “Bir insan Bedir ashabının isimlerini herhangi bir maksadı için şefaatçi olarak zikretse, Allah o maksudunu hasıl eder” demişlerdir.

Ad ve isim mühim değildir. Mühim olan o müsemmayı hatırlamaktır. Siz: “Allahümme bi seyyidina Hamza” dediğiniz zaman, Hazret-i Hamza’nın mübarek ruhanîyatı orada hazır bulunacaktır. Geçmişteki büyüklerimizin ittifak ettikleri bu hususta pek çok rivayet de vardır. Ve onların adları Cebrail’in, Mikail’in İsrafil’in, Azrail’in ve diğer bütün meleklerin adlarından önce gelen adlardır.

O gün, Bedir ashabı babaları, kardeşleri, akrabaları, evlatları ve aşiretleriyle karşı karşıya geldiler. Yani birlikte neş’et edip birlikte büyüdükleri, kimi zaman acılarını kimi zaman sevinçlerini paylaşarak hayat sürdükleri şahsî dostlarını, Allah ve Resûl’ü için terk edip karşı karşıya geldiler. Ebu Ubeyde babasıyla karşı karşıya geldi. Hazreti Ali, kardeşi Akil’in karşısında durdu. Hazreti Ebu Bekir atını sürüp oğlu Abdurrahman’ın saflarını yardı. Hazreti Ömer, hiç tereddütsüz, dayısı As İbni Hişam’ın boynunu vurdu…

Abdurrahman, Müslüman olduktan sonra bir gün, babası Ebu Bekir’e şöyle dedi: “Bedir savaşında, birdenbire gözüme iliştin. Önüne gelen herkese kılıç sallıyordun. Seni başkalarına bırakıp, bir başka tarafa gittim. O’nu başkası öldürsün dedim.” Ebu Bekir ise oğluna: “Oğlum sen o gün karşıma çıksaydın, vallahi senin gibi yapmazdım. Allah ve Resûlü için oracıkta öldürürdüm seni” dedi. Her baba evladını sever. Hazreti Ebu Bekir gibi bir baba ise çok daha fazla sever. Ama Allah’ı ve Resûlullah’ı her şeyden çok sever.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna genç, filiz gibi bir delikanlı geldi: “Ya Resûlallah bir cemaat içinde, senin bahsin geçti. Babam da söze karışıp, hakkında uygunsuz sözler sarf etti. Başım döndü. Tahammül edemedim. Kılıcımı bağrına saplayıp, öldürdüm O’nu” dedi. Resul-ü Ekrem sükût etti. Biraz sonra başka bir genç geldi. “Ya Resûlallah, babam, senin hakkında uygunsuz sözler söyledi. Baba katili olmak istemedim, başkasına havale ettim. O da babamı öldürdü. Sana uygunsuz söz söyleyen, seni tanımayan, takdir etmeyen bir baba yakışmaz bana. Sana bağlı isem, öyle bir babayı istemem” dedi. Resûlullah yine sükût ettiler. Birinci gence “Neden öldürdün?” demedikleri gibi, ikinci gence de “Neden öldürmedin?” demediler.

Hakkında ayet nazil olunan, daha enterasan hadise ise; Ebu Ubeyde Hazretleri’nin başından geçen hadisedir. Allah Resûlü O’na “Ümmetin emini” buyurmuşlar, Cennet’le müjdelemişlerdi. Ümmetin arasındaki huzursuzluklar, hoşnutsuzluklar ve geçimsizlikler çok defa O’nun eliyle giderilirdi. Hazret-i Ömer vefaat edeceği zaman: “Hayatta olsaydı, size, O’nu tavsiye ederdim” demişti.

Ebu Ubeyde, çok şefkatli ve merhametli, babası Cerrah ise, gözü dönmüş bir haindi. Bedir harbinde, birdenbire, oğlunun karşısına çıkıverdi. Ebu Ubeyde, karşısında babasını görünce, kendisini bırakmasını söyledi. “Baba, beni bırak, başka tarafa git, başkalarıyla savaş” dedi, hemen safların bir başka tarafına geçti. Babası tekrar karşısına dikilince: “Baba benimle uğraşma” diyerek yine yerini değiştirdi. Babası kafir bile olsa, bir baba katili olarak Resûlullah’ın huzuruna gitmek istemiyordu. Ama babası, tekrar, öyle bir yerde karşısına çıktı ki, yerini değiştiremedi, kaçamadı, kılıcını babasının sinesine sapladı. Cerrah, oracıkta yıkılıp öldü. Ebu Ubeyde ağlaya ağlaya Resûlullah’ın huzuruna geldi. “Ya Resûlullah. Ben istemeyerek babamı öldürdüm” dedi.

Baba insanın velinimetidir. Babayı öldürmek de çok mühim bir hadisedir. Fakat, Allah ve Resûlullah’ın karşısına çıkarsa, Allah ve Resûlü babaya tercih edilir. Hadise üzerine Cenâb-ı Hakk, şu ayeti inzal buyurdu: “Sen Allah’a ve ahirete îman eden, Allah ve Resûlullah’ı seven, bağlanan o kimselerden hiçbirisini Allah’a karşı böyle bir tahaddide (meydan okumada), Allah düşmanlarına karşı müsamahakar göremezsin, bulamazsın. Onlar, Allah ve Resûlü’nün karşısına çıkan hanımlarını, çocuklarını, torunlarını, baba ve atalarını terk eder, Allah’ın ve Resûlü’nün rızasını tercih ederler.”

Bu ayet Ebu Ubeyde’nin sinesine su serpmiş, yüreğindeki ateşi söndürmüş, aynı zamanda da itidal tavsiye etmişti. Ayetin ruhunda, insanın babasını o vaziyette öldürmeyip, başkasına havale etmesinin olacağı, fakat Allah ve Resûlü için öldürürse de muahaze edilmeyeceği mündemiçtir.

Bizi de Allah ve Resûlü’ne ciddi bir sadakatin ifadesi olan aynı şeylerle imtihan etseler, bilmem ki o imtihanı kazanır mıyız? Deseler: “Resûlullah hanenize gelecek, şereflendirecek.” Acaba mü’minler, O’nun gelmesini istemeyen kızları, hanımları, babaları veya oğulları varsa, onları evlerinden temizleyip, hanelerini Resûlulah’ın teşriflerine hazırlarlar mı?

Eğer, evlerini önceden temizleyip Resûlullah’ın teşriflerine hazırlamışlarsa, onlar sadıklardandırlar. Sadakatlarını ifade etmişler demektir. İslâm’ın, Kur’ân’ın ve Allah’ın rızası uğrunda sizden istenenleri yerine getiriyorsanız, siz de sadıksınız demektir. Aksi halde sadakattan uzaksınız demektir. Hainlik veya hiyanet içindesiniz diyemiyorum. Çünkü kalpte burkuntu yapar. Ama mefhum-u muhalifi odur.

Cenab-ı Hakk (c.c.) bizleri onların şefaatine nail eylesin. Amin

M. Fethullah Gülen

Bıyık uzunluğu ne kadar olmalıdır?

Bıyıkları kesmek hadislerde fıtri bir fiil ve temizlik olarak zikredilir: Efendimiz (sas), şöyle buyurmuşlardır: “Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, etek tıraşı yapmak, koltuk altını yolmak, tırnakları kesmek, bıyığı kısaltmak.”[1] Benzer diğer hadislere de baktığımızda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bıyıkların kesilmesi, kısaltılması üzerinde önemle durmuştur. Bıyığın kısaltılmasıyla ilgili ifadeler farklı geldiğinden âlimlerimiz de bıyığı kökünden mi kesmek lazım yoksa kısaltmak yeterli mi, bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bıyığın kesilmesini kısaltılmasından efdal görürken, diğer bir kısmı da bıyıkların kökten kesilmesine mahzurlu gözüyle bakmışlar, bunu mekruh ve bidat saymışlardır. Fakat bıyığın dudakları örtecek şekilde uzatılmasının mekruh olduğunda ittifak vardır.

“Bıyıkları kesin, sakalı salıverin de Mecûsi’ye muhalefet edin!” [2] , “Müşriklere muhalefet edin, sakalı çoğaltın, bıyıkları iyice kırkın” [3] gibi hadislerde de görüldüğü gibi, Efendimiz (s.a.s) sakal, bıyık ve giyim tarzı gibi hususlarda müşriklere benzememeye özen göstermiştir. Günümüzde bunların çoğunun bıyıklarını kestiğini düşündüğümüzde ve bir de erkeği kadından ayıran bir özelliğin de bıyık olduğunu nazara aldığımızda herhalde bıyık bırakmak, bu konuda vârid olan hadislerin ruhuna daha uygun olacaktır.

Ayrıca, herhangi bir sebepten dolayı sakal bırakamayan insanların, bu durumuna suizanla bakılmamalı, sünnet olan bir hususu yapmadığından/yapamadığından dolayı Müslüman kardeş hakkında yanlış düşünerek, haram olan suizanna girilmemeli. Sakal bırakamayanlar da, başkalarına benzememe esprisini göz önünde bulundurarak en azında bıyık bırakmalı ve bıyığının şeklini de hadislerde geçtiği üzere dudakların üzerine gelmeyecek şekilde ayarlamalıdır.

[1] Buhari, Libas 63; Müslim, Tahare, 49, 50, 56

[2] Müsned, 2/365, 386; Müslim, Taharet, 55

[3] Buhari, Libas, 64; Müslim, Taharet, 54

Buluntu mallarda nasıl hareket edilmelidir?

Açıklama: Bir kimse başkasına ait bir eşyayı kaybediyor ama kaybettiği yerde yeni bir eşya buluyor. Bu eşyayı alarak eşyasını kaybettiği kimseye verebilir mi?

Bir kimse bir yerde başkasına ait bir eşya bulursa eğer zayi olmasından korkuyorsa onu almalı ve aldığını çevresindeki insanlara ilan etmelidir. Eğer güvenilir bir yerde ve zayi olmasından korkmuyorsa almayabilir. Eğer kimse almaya gelmez ya da bulduğu yerde kimse yoksa ya da beklediği zaman zayi olmasından korkuyorsa bu eşyayı orada bırakmaz, alır ve tasaddukta bulunur. Fakat başkasından aldığı eşyanın yerine veremez. Burada kişi yeni bir eşya almalıdır. Çünkü önceki kaybedilen yerde bulunan eşya, lukata (buluntu mal) hükmündedir. Dolayısıyla bu eşyayı bulan kişinin, sanki kendi malıymış gibi, eşyasını kaybettiği kişiye vermesi uygun değildir. Bunun yerine bulunan bu eşyanın sahibi bulunmaya çalışılmalı ve sahibinin bulunması için yeteri kadar ilan verilmelidir. Fıkıh kitapları bu ilan müddetinin bir yıl olduğunu ifade etmişlerdir. Bu konudaki delil alınan hadisi şerif şöyledir: Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, bir adam Hz. Peygamber (s.a.s)’e gelerek lukatanın hükmünü sordu. Peygamber Efendimiz: “Onun mahfazasını ve bağını belle, sonra bir yıl ilân et! Sahibi gelirse verirsin. Aksi takdirde onu nasıl istersen öyle yap” buyurdu. Adam, “Koyunun hükmü nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Onu al. O ya senin yahut din kardeşinin veya kurdundur” dedi. Adam, “Kaybolmuş devenin hükmü nedir?” diye sorunca da, Efendiler Efendisi, “Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde. Sahibi rastlayıncaya kadar suya gider ve ağaçları yer” şeklinde beyan etti. (Buharî, Lukata 1-11; Müslim, Lukata,1-9…). Bazı yeni hukukçularımız, bu müddetin, malın sahibinin bulunma ihtimaline göre de değişebileceğini belirtmişlerdir. Sizin en son yapmanız gereken şey, bir taraftan bulunan bu eşyanın sahibini ararken, diğer yandan kaybedilen eşyanın bedelini sahibine ödemenizdir.

Abimin Sütkardeşliği Beni Etkiler mi?

Açıklama: Benim abim dayımın büyük kızıyla sütkardeştir. Ben dayımın küçük kızıyla evlenmek istiyorum evlene bilir miyim?

Abiniz, dayınızın büyük kızıyla sütkardeşse küçüğüyle de sütkardeş olur. Fakat süt akrabalığında temel kaideye göre “süt emenin nefsi süt emzirenin nesline haram” olmaktadır. Yani süt akrabalığı abiniz için geçerli olup sizin için geçerli değildir. Dayınızın kızıyla evlenebilirsiniz.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz