Dünya nimetleri ahiret nimetlerini azaltır mı?

Açıklama: Dünya nimetleri ahiret nimetlerini azaltır mı? Bir insan dünya nimetine şükrederse, dediği Elhamdülillah ahiret nimeti olur diye biliyorum. Ama ayni zamanda o nimet ahirette alacağını azaltır mı?

Öncelikle sorunuza isnat teşkil eden ayeti hatırlayalım:

“Gün gelecek, kâfirler cehennem ateşinin karşısına tutulurken şöyle denilecek: Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz.”(Ahkâf Suresi, 46/20)

Bu ayet hakkında müfessirlerin yorumlarını kısaca özetleyecek olursak: Bu ayet kâfirlere yönelik olarak inmiştir. Yani siz dünyada iman etmeyip Allah’ın nimetlerine karşı şükürde bulunmadınız, iman ve itaati bırakıp dünya arzuları ve onun zevkleri ile meşgul oldunuz. Gençliğinizi ve size verilen nimetleri inkâr ve isyan içerisinde yok ettiniz. Dolayısıyla buraya hiçbir şey bırakmadınız.

Fahreddin Razî şöyle der:Bu ayet nimetlerden yararlanmanın yasak olduğunu göstermez. Çünkü bu ayet kâfirler hakkında gelmiştir. Kâfir dünya nimetlerinden faydalanıp da iman ve itaat ederek bunlara şükretmediği için Yüce Allah onu kınamıştır. Mü’mine gelince, o iman etmek suretiyle, nimeti verene şükrünü eda eder. Dolayısıyla, nimetten faydalanıyor diye kınanmaz. “De ki, Allah’ın, kulları için verdiği süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? (A’raf sûresi, 7/32) mealindeki âyet bunun delilidir. Evet, refah içinde yaşamaktan sakınmanın daha iyi olduğu inkâr edilemez. Hz. Ömer’in (r.a.) şu sözü de bu manaya yorumlanır: “İsteseydim, elbette en güzel yemekleri yiyeniniz ve en güzel giyeniniz olurdum. Fakat ben güzel nimetlerimi âhiret hayatıma bırakmak istiyorum.” (Tefsîr-i Kebîr, 28/25)

Bu ayet, takva sahibi mü’minler için öğüt verici niteliktedir ve her ne kadar kafirler hakkında inmiş olsa da mü’minlere fısıldadığı şeyler de vardır.

Yani bir Müslüman kendi konum ve seviyesine göre bu ayeti ölçü alarak, kendisini bu ayete muhatap kabul ederek Hz. Ömer’in davranışında olduğu gibi dikkatli olabilir. Zira O, Efendimiz’den (s.a.s) böyle görmüştü. Müslim’in Sahih’inde ve başkalarındaki rivayete göre Hz. Ömer (r.a), Peygamberimiz (s.a.s), hanımlarından ayrılıp odaya çekildiği sırada huzuruna girmiş ve ona şöyle demişti: Ey Allah’ın Rasûlü! Sen Allah’ın Rasûlü ve en seçkin kulusun. Diğer taraftan Kisra ve Kayser’in ince ve kalın ipekler içerisinde olduklarını görüyoruz. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s) doğrulup, oturdu ve şöyle dedi: “Sen şüphe içinde misin ey Hattab’ın oğlu? Onlar, hoş ve temiz şeyler dünya hayatında kendilerine acilen verilmiş olan kimselerdir.” Ben: Benim için mağfiret dile dedim, O (s.a.s) da: “Allah’ım onu mağfiret buyur” diye duada bulundu. Evet, onlar böyle bir terbiye çerçevesinde yetişmişler ve bunu da hayatlarına uygulamışlardı.

Nimetlerden ihtiyaç fazlası istifade etmekten kaçınmanın daha evla olacağı inkâr edilemez. Çünkü nefis nimetlerden istifadeyi alışkanlık haline getirdiğinde, artık onlardan uzak durması ve kendini gemlemesi zorlaşır. Bu durumda insan, kendini tatmin etmek için hoş ve güzel olmayan şeylerden istifadeye meyleder. Bu da insanı günaha sürükler.

Semerkandî, tefsirinde şöyle söylemiştir: Aklı olanlar bu ayetten ibret alıp dünyayı bir gaye olarak değil, bir vasıta olarak kabul etmelidirler. İşte o zaman insan bu dünyada ahireti kazanır, oranın nimetlerinden istifade eder, cehennemin korkusundan emin olur.”

Hasılı, dünya ahiretin tarlasıdır. Ne ekilirse o biçilir. Şükreden, daha fazla nimetlerle karşılaşır. Şükretmeden yaşayan, elindekini de kaybeder. Hem dünyada hem ahirette rezil olur. Bu, dünyayı, ahiret merkezli yaşayan ve elindeki imkânları dinin gösterdiği istikamette kullanan Müslüman, hem dünyada hem de ahirette nimetlere nail olur ve hiçbir zaman mahcub edilmez..

Öyleyse, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp ahiret merkezli bir hayat yaşamaya çalışmak mü’minin karakteri olmalıdır.

Sol Elle Yemek Yemek Haram mıdır?

Açıklama: Doğuştan solak olan bir insanın sol el ile yemek yemesi dinen doğru mudur?

Sağ elle yemek yemeye dair şu mübarek beyanları görüyoruz:

Ömer b. Ebî Seleme (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulundu: “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.”[1]

“Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer.”[2]

“Her biriniz sağ eliyle yesin, sağ eliyle içsin, sağ eliyle alsın, sağ eliyle versin. Zira şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer, sol eliyle verir, sol eliyle alır” buyurdular.”

Bu hadisi şeriflerden şu neticeleri çıkarabiliriz:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu üç hadislerinde yemek adabından bilhassa “sağ elle yeme” üzerinde durmaktadır. İslâmî adapta sağ elle yemek, solla yemek yememek mühim bir esastır. Bu hususun ehemmiyeti hadislerin muhtevasından ve emrin te’kidli bir üslupla ifade edilmesinden anlaşılmaktadır.

Sağ elle yemek yemenin hükmü konusunda birkaç görüş vardır.

Şafiîlerden çoğu mendub demiştir. İmam Gazali ve İmam Nevevî de böyle hükmetmiştir. Ancak İmam Şafiî er-Risale ve el-Ümm’de vacib olduğuna hükmetmiştir.

İbni Arabî de: “Şeytana nisbet edilen bütün fiiller haramdır.” kaidesinden hareketle sol elle yemenin haram olduğuna hükmeder.

Kurtubî, sağla yemenin mendub olduğuna hükmeder. Hadisteki emri “sağı, sola teşrif etme” kabilinden görür. “Çünkü der, sağ el umumiyetle soldan daha kuvvetli, işe daha yatkın, her çeşit işi yapmada daha erken davranandır. Sağ (yemin) kelimesi, yümn (uğur) kelimesinden türemiştir. Cenâb-ı Hakk da ehl-i cenneti sağa nisbet edip ashabu’lyemîn (defteri sağından verilenler) diyerek sağı şerefli kılmıştır…” [3]

Bütün bu açıklamalardan sonra sağ elle yemenin Efendimiz (sas)’in bir sünneti olduğunu ve bu konuda Efendimiz (sas)’in çok hassas davrandığını görmekteyiz. Bu açıdan sağ elle yemeye hassasiyet göstermeliyiz. Âlimlerimizden “menduptur” diyenler olduğu gibi sol elle yemenin haram olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu durum, meselenin hassasiyetini daha da teyit etmiş oluyor. Solak olan bir kimsenin sağa alışması imkânsız bir şey değildir. Bunun için, usulünce, anlatarak, ikna ederek ve biraz da zamana bırakarak alıştırmaya çalışmak gerekir.

[1] Buhârî, Et’ime 2, 3; Müslim, Eşribe 108; Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 32; Ebu Dâvud, Et’ime 20

[2] Müslim, Eşribe 106; Muvatta, Sıfatu’n-Nebiyy 5; Ebu Dâvud, Et’ime 20

[3] Kütüb-i Sitte, İbrahim Canan

Zulüm karşısında nasıl davranmalıyız?

Açıklama: İham Kaynakları adlı eserin 158. sayfasında, 22. hadisin açıklamalarında, güzel ahlakın en aşağı mertebeleri sıralanırken 2. maddede “Zulmedenlere karşılık vermemek” ibaresi geçiyor. Zulme rıza da bir nevi zulüm değil mi? Zulüm karşısında susmak dilsiz şeytanlık değil mi? Bu maddeyi nasıl anlamalıyız?

  İlham kaynaklarında geçen ifadeler şu şekildedir:

Güzel ahlâkın en aşağı mertebesi:

1- Dostların cefasına katlanmak.

2- Zulmedenlere karşılık vermemek.

3- Zulmedenlere ya merhamet veya adâlet etmek.

4- Zulmeden ve düşmanlık yapanlar için istiğfar etmek.

5- Bütün insanlığın ıslahını istemektir.

Aslında burada anlatılmak istenen şey, zulme zulümle karşılık vermemektir. Yoksa zulmü durdurmama, zulüm karşısında sessiz kalma demek değildir. Zira zulme rıza zulümdür. Bir müminin vazifelerinden biri de zulmü durdurmaktır. Bunu da gücü yetiyorsa gücüyle, yetmiyorsa, diliyle, onu da yapamıyorsa en azından kalbiyle buğz etmek ve Allah’a dua etmek suretiyle zulme karşı olduğunu bildirerek yapar. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et.”  Bir adam: “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım ederim. Ama zalimse ona nasıl yardım edebilirim ki?” diye sorar. Peygamberimiz şöyle cevap verir:  “Zalimi, zulmünden vazgeçirirsin veyahut ona mâni olursun. Şüphen olmasın ki bu davranışın o kardeşine yardımdır.” buyurdu.  (Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 6)

Eğer insanlar kendilerine yapılan her bir haksızlığı ve kötülüğü affetmeyerek, buna hemen o türden bir karşılık verecek olsalar, bu yapılan zulümlerin katmerleşmesine ve daha da artmasına sebep olacaktır. Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri de “mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle” diyerek yapılana aynen karşılık vermenin adını, zalim bir kaide olarak gösteriyor. Mesela, düşman yurdumuzu basmış kadın, çocuk ihtiyar demeden öldürüp gitmişse, biz de onların köylerini basalım, kadınlarını, çocuklarını, ihtiyarlarını öldürelim diyemeyiz. Burada, bizim bize ait ölçülerimiz vardır ve bu ölçüleri Kur’an ve Sünnet koymuştur. Nitekim, düşmana ancak yaptığı kadarıyla karşılık verileceği beyan buyrulduktan sonra, “Eğer sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır” buyrulmakta ve inananlar sabra teşvik edilmektedir. (Nahl Suresi, 16/126)

Aslında bu beş madde birbiriyle alakalıdır. Bu beş maddeyi hususiyle de ikincisini değerlendirdiğimizde, burada zulme rızadan ziyade kendisine yapılan zulümlere misliyle mukabelede bulunmama, af ve sabır yolunu seçme söz konusudur.

Diğer bir husus, insanın karşılık vermeyip sabretmesi istenen zulüm, kendi şahsına yapılan zulümdür. Böyle bir zulüm karşısında insan, nefsinden fedakârlıkta bulunarak sabreder ve sabrının sevabını kazanır. Yoksa başkalarına veya inandığı değerlere zulüm yapıldığında kişi aynı müsamahayı gösteremez ve bu zulmü ortadan kaldırma yollarını araştırır.

Diğer yönden meseleyi değerlendirdiğimizde zulmeden kişiye karşılık vermemek, pek çok zaman görüldüğü gibi o zalimi ya zulmünden döndürür, ya da daha sonra pişman olmasına vesile olur. Yani zulmü ortadan kaldırmanın bir çeşidi affetmek ve sabretmektir. Fakat bu kolay bir yol değildir. Yani yüce bir ruh, engin bir gönül ister. Bundan dolayı da, muhataptan gelen ve zulüm sayılabilecek haksızlıklara, eza ve cefalara katlanmak ahlakın bir yönü kabul edilmiştir.

Ebced hesabı nedir, nasıl yapılır, ebced hesabıyla dua olur mu ve bunun dinde bir yeri var mıdır?

Ebced kelimesi aslında, alfabedeki harflerin kolaylıkla hatırda tutulmasını sağlamak için eski dönemlerde geliştirilmiş bir formül olan ve gerçekte bir anlamı bulunmayan sekiz kelimeden ilkini oluşturan kelimenin adıdır.

Ebced hesabında esas olan; alfabenin her harfine bir rakam değeri vermek ve bir kelimeyi teşkil eden harflerin toplam rakam değerini, anlatılmak istenen bir hadisenin tarihine denk düşürmektir.

Ebced sistemi, İslâm dünyasında özellikle tasavvuf, astronomi, astroloji, edebiyat ve mimari alanlarında, vefk ve cifre ait konuları geniş anlamda içine alan havas ilminde, ayrıca sihir ve büyücülükte kullanılmıştır.

Ebced hesabı İslam’dan önce de bilinen ve yaygın olan bir ilimdir. İmam Buhari’nin tarihinde, İbni Kesir’in Tefsirinde ve daha başka kaynaklarda da yer alan, Efendimiz zamanında meydana gelen bir olay da bunu göstermektedir. Hadise özetle şöyledir; “Efendimiz’e  (s.a.s.) Âl-i İmrân Sûre-i Celile’si nazil olmuştu. Yahudi âlimlerinden Ebû Yasir bin Ahtâb, Resulullah’ın yanına geldi. Resul-ü Ekrem’in “Elif Lâm Mîm” diye Kur’an-ı Kerim okuduğunu görünce bu baştaki mukattaa harfleri ona şifreli ve sırlı geldi. Bunu kardeşine ve yanındaki cemaate anlattı. Bunun üzerine Efendimizin yanına geldiler. Efendimiz “Elif Lâm Mîm” deyince Hay bin Ahtab şöyle dedi: “Senden evvel çok peygamber olduğunu söyleyenler oldu. Bunların hiçbirinin nübüvvetlerinin müddetini biz bilemiyoruz. Ama senin peygamberliğinin müddetine bakıyorum ki, belli.” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Nereden anladın belli olduğunu?” deyince, Hay bin Ahtab, “Çünkü Elif bir, lam otuz, mim kırk yapar. Bunların toplamı da yetmiş birdir. Yetmiş bir sene peygamberlik için ben sana uymam” cevabını verdi. “Daha var mı?” diye sorunca, Efendimiz buyurdu ki, “Elif Lâm Mîm Sâd. ” Yahudi dinledi ve “bu da az” dedi. “Bana göre. Elif bir, lam otuz, mim kırk, yetmiş bir. Doksan da sâd yapar, yine az!” Daha var mı diye sordu. Var dedi Efendimiz ve “Elif lam mim râ. ” dedi. Adam, Elif bir, lam otuz, mim kırk, ra iki yüz dedi. İki yüz yetmiş bir yapar” diye hesapladı. “Daha var mı” deyince Efendimiz diğerlerini de okudu. Yahudi, “iş karıştı dedi, bunların hangisinin müddeti senin peygamberliğin müddeti bilemeyeceğim” dedi. Ebû Yasir dedi ki, “Belki de bütün bu mukattaatın müddetidir, sûrelerin başında ne kadar mukattaat varsa belki Ümmet-i Muhammed’in ömrü o kadar olacaktır.” Bunun üzerine Yahudi “iş karıştı, ben tabi olamayacağım” dedi.

Görüldüğü gibi ebced, İslam’dan önce de Âramîler, Süryanîler, İbranîler ve Yahudilerce bilinen bir şeydi. İslam âlimlerinden de birçok önemli zat bu ilmi kitaplarında kullanmışlar, hatta Kuşeyri’nin Kur’an üzerine yazdığı tefsiri gibi, bu alanla alakalı yazılmış müstakil eserler bile bulunmaktadır. Bunlara kesin nazarıyla bakılmasa bile katiyen bir kenara atılmamaları da doğru değildir. Çünkü bizler biliyoruz ki Kur’an’da her zaman sarih olmasa da remiz, işaret, tariz yoluyla her şey bulunmaktadır. Pekâlâ, Allahu Teala, mahbit-i ilham-ı ilahi olan gönle, bir kısım ilhamlarını gönderir ve gelen bu esintiyle bir takım ebcet hesaplamaları olur ve vakti geldiğinde de bu tarih meydana gelirse buna kimsenin söyleyeceği bir şey olmamalıdır. Mesela; Elmalılı M. Hamdi Yazır, tefsirinde Molla Câmi’den naklederek Sebe sûresinin on beşinci âyetindeki “Beldetün Tayyibetün” (iyi bir belde) ifadesi ile İstanbul’un fethinin kastedildiğini ve İstanbul’un fetih tarihinin (857 H. yılının) bu cümlenin ebcedi ile haber verildiğini yazmaktadır.

Tarih boyunca ebced harflerinin değişik sistemlere göre farklı şekillerde sayı değerleri ortaya çıkmıştır. Çeşitli hesaplama usullerine göre farklı isim ve değerlere sahip olan birçok ebced hesabı bulunmaktadır. Fakat bunların nasıl hesaplandığı noktasında bir kısım şeyler söylenmişse de bu konuda ortaya konan net bilgiler bilmiyoruz. Zira ebced sisteminin tarihçesiyle, ebced hesabının nazariyatından bahseden güvenilir müstakil eserler yok denecek kadar azdır.

Ebced sisteminin İbrânîce ve Ârâmîce’nin de etkisiyle Arapça’ya geçtiği kabul edilmektedir. Çünkü harflerin ebced tertibinde dizilişi bu dillerin alfabelerindeki sıraya uygundur ve harflerin sayı değerleri de onlarınkilerle aynıdır.

Peygamberlerin ebced hesabını kullanıp kullanmadığını bilmemekle beraber şunu söyleyebiliriz ki; Onlar hususi bir donanıma sahip olup bizlerden çok farklıdırlar. Her şeyden önce vahiyle müyyettirler ve gökler ötesi âlemlerden haber almaktadırlar. Bunun için peygamberlerin bu tür hesaplara girmeden doğrudan Allahın bildirmesiyle gelecekten haber vermeleri ve bize kapalı olan bir kısım hususlarda söz söylemeleri mümkündür. Efendimiz hakkında gelen rivayetlerde, bunun birçok örnekleri bulunmaktadır.

Büyünün gerçek olduğunu bizler Kur’an’da anlatılan Hz. Süleyman aleyhisselamla ilgili kıssadan anlıyoruz. Ayrıca Efendimize de büyü yapıldığı hadislerde bize nakledilen bilgiler arasındadır. Fakat ittifakla büyü dinimizce büyük günahlardan kabul edilmiş ve Efendimiz de bunu helak edici yedi büyük günah arasında saymıştır. Konuyla ilgili daha başka hadisler de vardır. Bunun keyfiyetine gelince, bu bazı şifreleri kullanmak, belli kelimeleri belli sayılarda tekrar etmek veya yazmak, bunu yaparken de pekâlâ ebced hesabından faydalanmak suretiyle yapılabilir. Burada şunu belirtmek gerekir ki “vasıtalar neye hizmet ediyorsa onun hükmünü alır” genel kaidesince biz ebced hesabını böyle bir yolda kullandığımızda bunun da haram olacağı ortadadır.

Sayıların eşyayla ve hadiselerle alakası, ilk çağlardan itibaren kurulmaya çalışılmıştır. Hatta kâinattaki mükemmel olan nizam ve dengeden etkilenerek Pisagor gibi, her şeyin temelinin sayılardan ibaret olduğunu söyleyenler bile olmuştur. Sayıların esrarından yola çıkarak her şeyi sayılarla açıklamaya çalışan Hurufilik gibi bazı batıl ve sapık fırkalar da yine buradan çıkmıştır. Dinimizde de bazı surelerin okunmasında, farklı zikirlerin söylenmesinde bir kısım sayılar zikredilmiştir. Mesela namazlardan sonra çektiğimiz “sübhanellah” elhamdülillah” “allahüekber” lafızlarının 33’er defa olması bunlardandır. Bilemiyoruz belki de bunların sayısınca söylenmesi tıpkı anahtarın dişlerinin tam olduğunda kilidi açması gibi bazı feyizlerin, yümünlerin gelmesine sebep olacaktır. Yani sayıların hayatımızda etkileri vardır. Ama bunu Hurufilerin yaptığı gibi esrarengiz bir surete bürüyerek dönüp dolaştırıp her şeyi sayılara bağlamak doğru bir davranış olmayacaktır.

Yine bazı büyüklerimiz gerek Allah’ın isimlerinden yola çıkarak bunların ebced hesabıyla karşılıklarını bulma şeklinde olsun, gerek kendilerince buldukları farklı yöntemlerle olsun bazı dua ve zikirleri bir kısım sayılara bağlayarak onların tekrar edilmelerini istemişlerdir. Hususiyle bu yöntem tarikatların adapları içinde yer almaktadır. Bizler bunların tam hikmetini kavrayamamakla beraber güvendiğimiz âlimlerden bize gelen bu tür dua ve zikirleri söylememizde bir mahzur yoktur. Allahu A’lem.

Bize enaniyeti geniş biçimde ele alarak anlatabilir misiniz?

Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık, eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da veren “ene”; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaikı ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşyâ ve esrâr-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” -ben ve ego da diyebilirsiniz- insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur.

Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hânümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır. O, imanla doğru okunmadığı, mahiyetine acz u fakr esaslarına göre bakılmadığı veya kendini kendine mâlik saydığı, sayıp aynadaki sureti hakikat sandığı durumlarda kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları aratmamış, şehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamış ve kendi kendinin meshûru olmuş, çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü; şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünmeyen/düşünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir. Kendini güçlü hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir nemrut ve Allah, Peygamber tanımayan bir nankördür. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, kapıkulu saydığı kimselerin bile ayaklarına kapanacak kadar zelillerden zelil zavallının tekidir.

Aksine o, Allah’a imanla tenevvür edip acz u fakrını kavradığı, beden ve cismâniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiği, şevk u şükürle şahlanıp Hak rızasına kilitlendiği takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha dönüşür ve öteki yanı itibarıyla bütün fena huyların menşei olmasına mukabil bu derinliği açısından güzel ahlâkın (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline gelir.

Şimdiye kadar pek çok mutasavvıf ve kelâmcı, bazen “ene” unvanıyla, bazen de “nefis” namıyla bu konu üzerinde durmuş ve önemli açıklamalarda bulunmuşlardır. Mevzuun tafsilatını onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad Bediüzzaman’ın bu hususla alâkalı mülâhazalarına temas etmek istiyorum:

O, Kur’ân-ı Kerim’deki emanet hakikatinin1 pek çok yönlerinden birinin de “ene=ego” olduğunu ifade sadedinde; “ene”nin Âdem (aleyhisselâm) zamanından günümüze kadar insanlık âleminin etrafında dal-budak salmış hem nuranî bir Tûbâ-i Cennet hem de müthiş bir Zakkum-u Cehennem çekirdeği mahiyetinde olduğunu vurgular ve ona bu iki âlemin de kapılarını açacak bir anahtar nazarıyla bakar. Ona göre “ene”nin bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu temsilcilerin teşkil ettikleri cereyanlar da vardır. Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyanı, diğeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır. Din tanımayan ve diyanete baş kaldıran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum ağacı gibi çevrelerine her zaman şirk ve dalâlet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın ufkunu karartmışlardır. Onlardan, aklı biricik esas kabul edenlerin dünyasında dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn… gibi kimseler yetişmiş ve bunlar saf yığınların baştan çıkarılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Kuvvet ve şiddeti öne çıkaranların atmosferinde Nemrut’lar, Şeddad’lar, Firavun’lar boy atıp gelişmiş ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere bağlı götürenlerin çizgisinde insanın süflî hislerini gıcıklayan tanrıçaları, totemleri ve putlarıyla bohemliğe açık ruhların başlarını döndürmüş ve yığınları akla-hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir.

Nübüvvet cereyanına gelince o, “kuvve-i akliye” dalında enbiyâ, mürselîn, evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirmiş; “kuvve-i dâfia” dalında âdil hakimleri, melek gibi melikleri semere vermiş; “kuvve-i câzibe” dalında da suret ve sîret güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarının gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu açıdan, peygamberlik ufku itibarıyla “ene”nin bir kulluk unvanı ve esrâr-ı ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede “ene” kendini bir abd bilir, Yaratan’ın hizmetinde olduğunu düşünür; O’na karşı hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O’nu hoşnut etme arkasından koşar. Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalâa edenler, dolayısıyla da, Hakk’a kul olacaklarına değişik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarından başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, “ene”deki sırrı anlayanlar yürürler Hakk’ın inayet gölgesinde O’nun rıza ufkuna doğru…

“Ene”nin olumsuz yanıyla alâkalı bir derinlik sayılan Frenkçe “egoizm” de dediğimiz “enâniyet”, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini bir kısım şahsî çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülâhazasıyla ele alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır. Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara girer -üzerinde durulabilir- hırsla kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve “onlar” dediği kimseleri karalamak için elinden gelen her mel’aneti irtikâp eder.

Bazı kimselerde, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz görme, hatta kendine “gaye insan” nazarıyla bakma, aptalca hüsnüzan ve teveccühlere takılarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralık diyebileceğimiz fantezilere girme ve “ben” merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf enâniyet anlamında “egosantrizm” sözcüğüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her hâdiseyi kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde ele alır, değerlendirir; sonra da, kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da dayatmaya çalışır. Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki, kendilerinden başkasını görmez/göremez, kendi hülyaları dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yâd etmezler. Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazır bir hâlleri vardır. Hele bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsisler bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve mütemâdi hır-gür çıkarırlar.

Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi gelişmemiştir; onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğine kibirli ve gururludurlar; herkesi hafife alır ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdî bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa -buna “cemaat enâniyeti” de denebilir- daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik fenalıklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle “Ben sizin en yüce rabbinizim.”2 sözleriyle hırlamış, bir başkası “Ben de ihya eder ve öldürürüm.”3 deme cür’etinde bulunmuş; bir diğeri ise “Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim.”4 hezeyanlarıyla gürlemiştir. Günümüzde çokça bulunduğu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi telâffuz etmediği/edemediği “Ben Mehdiyim.”, “Ben Mesihim.”, “Ben kutbum, kutb-u irşadım”, “Ben gavsım”… türünden saçmalıklarda bulunmuş; sürekli ben merkezliliğin karakteristik hırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasını ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan acz u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâlet… gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iğfal etmişlerdir.

Aslında bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep aynı şeylerdir: Şeriat mantığından habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma, şöhretperestlik ve bohemce yaşama arzusu… gel gör ki, bu zelil insanlar, her zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan, hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini kat’iyen kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım müdâhinler varsa -ki her zaman var olmuştur- bunlar öylesine bir büyüklük hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için “mük’ap bencillik” sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en uygun isim “megalomani” olacaktır.

Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çıkar. Sever kendini Allah’ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar.. tapar hevasına putperestlerin tanrıçalarına taptığı seviyede.. yanında Peygamber’den bahsedildiğinde dahi rahatsızlık duyar; “O’nun temsilcisi ve izdüşümüyüm.” gibi hezeyanlarla -kendi inanmasa da- çevresini bir kısım muğlak ve müphem şeylere inandırmaya çalışır. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir. Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin her şeyine gözünü dikerek, meşru ve gayri meşru bütün arzularının yerine getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini yakar-yıkar, şuna-buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve altından kalkılamayacak, is’âf edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur.. gıybetle, iftira ile boşalır.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar; “Ne kendi eyler rahat ne halka verir huzur.” (Anonim) Yıkılıp gitse de cihandan mirasçıları onu kabre kadar götürür. (Fethullah Gülen, Sızıntı Dergisi, 1 Mayıs 2005)

Dipnotlar

1. Ahzâb sûresi, 33/72

2. Naziat sûresi, 79/24

3. Bakara sûresi, 2/258

4. Kasas sûresi, 28/78

Günde kaç saat televizyon izlemeliyiz?

Televizyon izlemede, bunu bir saatle sınırlama yerine, bu konudaki ihtiyaçlar ve faydalı olma önde tutulmalıdır. Yani izleyeceğimiz kanal ve televizyon programlarını iyi seçerek, bizlere bir faydası olan programları izlemeliyiz. Yoksa sırf vakit geçirmek ve eğlenmek için saatlerce televizyona bağlı kalmak son derece yanlıştır ve vakit israfıdır. Özellikle de çocuklarımızla beraber televizyon izlerken bu konuda daha bir hassasiyet göstermeliyiz. Ama ne olursa olsun, televizyon izlemeyi sınırlamayı bilmeli ve bunun yerine vaktimizi daha faydalı olacak meşgalelerle geçirmeliyiz. Mesela her gün bir miktar kitap okumalı, faydalı sohbetlerde bulunmalıyız.

“Adem şerr-i mahz, vücud hayr-ı mahzdır.” deniliyor. Açıklar mısınız?

Adem (yokluk) “şerr-i mahz”, vücud (varlık) da “hayr-ı mahz”dır, doğru ancak ben şeytanı susturacak iktidarda değilim. Bu meseleyi belki tam mânâsıyla anlamamız da biraz zordur. Meselâ, “İnsanlar öldükten sonra dirilmeseler ne olur? Mesele o kadar da garip değil.” diye karşımıza çıkabilirler. O zaman deriz ki, “Ebediyen yok olma, mahz-ı şerdir; insan azap çekse bile var olmak ister.” “Allah bizi yaratmasaydı ne olurdu? Kim yaratılmak istedi ki?” diye bazıları işin diyalektiğini de yapabilirler.

Meseleyi tasavvurî ve tahayyülî olarak ileriye götürüp anlamaya çalışmak yerine, ben bir soru sorayım: Hayatının her dakikasında, hatta zevkler içinde bulunduğun zaman dahi yoklukla varlığı eşit tutabiliyor musun? Çocuklarının cıvıl cıvıl yemek sofrasının başında koştuğu hengamda ve sofra en leziz nimetlerle donandığı bir hâlde, hanımın başında bir Cennet hurisi, bir kadınefendi olarak kadınlığa has bütün zarafetiyle arz-ı didar ettiği bir anda.. evet işte o zaman yoklukla varlığı eşit tutabiliyor musun? Bu durumda “Yok olsaydım da olurdu.” diyebilir misin?.. öyle ise bırakalım şakayı da biraz daha ciddî konuşalım.

Yokluk varlıkla müsavi (eşit) değildir. Belki insan bazı ahval ve şerait altında yokluğu tercih ediyor görünebilir. Bu, tıpkı intihar eden bir insanın durumu gibidir ki, hâdise ancak o ânın, akıl ve mantık dışı verdirdiği kararla değerlendirilebilir. Bazen arzu ettiği kişiyle evlenemediğinden dolayı intihar etmiş insanları duyarız. Burada mantık yoktur, çünkü onun aşağısındaki bir tanesi ile yine evlenebilirdi. Ancak bu onun verdiği hissî bir karardır ve yanlıştır. Ölüm daha beterdir, çünkü elde edemediğinin daha aşağısındakini de kaybettiriyor. Yani bu insan, en iyisini elde edemedim diye en kötüsünü bile kaybediyor. Bunun gibi buhranlı, stresli ve istikrarsız bir anda verilen karar da isabetsiz bir karardır. İşte adem ve vücud mevzuunda verilen karar da böyle bunalımlı bir anda verilmiş karardır.

Bu hususta müşahhas misaller de arz edebilirim: İnananlar arasında böyle bir iddia ile ortaya çıkan olmaz ama, mülhidlerden biri karşıma çıksa ona, “Madem yoklukla varlığı müsavi görüyorsun; git kendini bir tepenin başından aşağıya at ve varlıktan kurtuluver.” deyiversem, acaba nasıl davranacaktır!..

Ben iki defa ruhanî reis unvanıyla idam vak’asında bulundum. Askerlikten evveldi ve o zamanlar daha heyecanlı, daha cesur, daha gözü pek ve herkese dinimi anlatma gibi bir sevdam vardı. Bundan dolayı da takibin ve tahkikin eksik olmadığı bir devreyi yaşıyordum ve çok defa yetkililerle karşı karşıya geliyordum. Yaş itibarıyla da küçük olduğumdan bir sürü nasihat dinliyordum. Dinliyordum ama kafamdan kendi kendime “Ben yine bildiğimi yaparım.” diyor, dinimi anlatmaya çalışıyordum. Bir gün emniyet müdürünün camiden içeriye girdiğini gördüm. “Gani Bey seni istiyor.” dediler. Polis değil, emniyet amiri geliyor. “Hayırdır inşâallah” dedim ve gittim. Gani Bey beni tanıyordu ve camiden, cemaatten haberi vardı. Bana: “Bir idamlık mahkûm var, asılmasında ruhanî reis olarak senin bulunmanı istiyoruz.” dedi. Esasen oradaki en genç imam bendim ama ben seçilmiştim ve bu teklifi hemen kabul ettim. Netice itibarıyla istintak edilmeyecek; sadece bir adam asılırken yanında bulunacaktım. Sonra pratiğini de öğrendim o işin. Cübbemi giydim, hapishaneye gittim. Hâdisenin üzerinden kaç sene geçtiği hâlde hâlâ idamlık zatın adını unutmadım: Rasim Dik. Baltayla bir aileyi kesmiş ve o günlerde meclis de idamını tasdik etmişti.

Üç Şerefeli Cami’nin önüne idam sehpası kuruldu. O zaman henüz teşhir yasak edilmemişti. Halk seyretmek için toplanmıştı, güya ibret alacaklardı!. Hücresine onu getirmek için gittiğimde elleri bağlıydı. Şuurunda ihtilâl vardı. Buna rağmen beni görünce birdenbire değişiverdi. Hâlâ hayatta kalmanın yollarını arıyordu. Yaşasa da müebbet hapis yaşayacaktı. Belli bir seviyeye kadar yaşamış ve bir ailenin bütün fertlerini öldürerek kanlarına girmişti. Devamlı “Atatürk gelecek ve eve gideceğiz.” diyordu. Ben telkin edeyim dedim. O bunları hiç dinlemiyordu bile. Aksine hep kurtulma yollarını arıyordu. Hayatı tamamen bitmişti. Kendi de biliyordu ki, artık onu kimse bu dünyada durduramazdı. Vicdanımla onun bu ızdırabını çok iyi hissediyordum. Hayatını belli bir seviyeye kadar yaşamış ve hayatta kendisine tebessüm edebilecek hiçbir şey kalmamış olmasına rağmen o, burada çok sıkıntılı müebbet hapsi, yok olmaya tercih ediyordu…

Benzer bir hâdiseyi de bunun hemen arkasından yaşadım. Başka bir idamlık oldu. Yine beni çağırdılar. Bu defa teşhir yasaklanmıştı. Boylu boslu Mehmet adında bir çocuktu. O da bir çobanı kestiği iddiasıyla idama mahkûm edilmişti. Yanına gittim, bana hürmet etti. Ona “Seyyidül-istiğfâr”ı okumaya çalıştım. Abdest aldırayım dedim, olur dedi ama ayaklarını yıkayamadı; zira takati kesilmişti. Yaşayacağını yaşamıştı. Hayatı da sadece çobanlıktan ibaretti. Fakat buna rağmen yokluğa gitme var ya! İşte o bitiriyordu her şeyi. Kaldı ki, Allah’a da inanıyordu; haşre de, neşre de. “Ya olmazsa”ya gelince o da binde bir ihtimaldi.

“Ölüme gidiyor gibi” derler ya, hakikaten onun ölüme gittiğini gördüm bizzat. Ben istiğfarı ona tekrar ettirirken, ara sıra duruyor “Yahu beni bir daha mecliste görüşseler veya adlî tıbba gönderseler… Ne olur bir daha adlî tıbba gönderin.” diyordu. Adli tıbba verilse de karar bozulmayacaktı. Bütün bunları en fazla bir ay daha yaşayabilmek için yapıyordu. Ben sanki bizzat onun içine girmiş ve onun hafakanlarını beraber yaşıyordum. Evet, onun vicdanında öteye gidişinin ızdırabını onunla beraber yaşadım. Aradan bunca sene geçmiş olmasına rağmen o tablo hâlâ ürperti hâsıl eder bende.

Bu konuda emsali o kadar çok vak’a var ki; en büyük kimseler, hatta cihanpesendâne mücadele verenler dahi ölüme götürüldükleri zaman felç olmuşlardır. Evet, yokluk, o kadar rahatlıkla kabul edilecek bir şey değil.

İşte bu noktadan hareketle mutlak yokluğa şerr-i mahz diyoruz. Muvakkaten ölme, hem de ondan sonra dirilmenin söz konusu olduğu bir yerde, o, bu kadar şer sayılır ve şer gibi görünürse, insan, mutlak yok olma mevzuunu tasavvur ettiği zaman şerr-i mahz olduğunu zannediyorum hemen anlar.

Bir de rüyamı anlatayım. Birkaç defa rüyamda kıyametin koptuğunu müşâhede ettim. (Kıyametin kopması pek hayra alâmet değildir ama gördüm ben.) O anda atomik bir kafa ile kendi kendime tasavvur ediyor ve diyordum: “Şimdi Hz. İsrafil sura üfleyecek, bu küre-i arz parçalanacak, her şey toz duman olacak, belki elektrik dalgaları hâline gelecek, şerareler hâlinde sağa sola saçılacak.. vs. Bu esnada içimde duyduğum öyle müthiş bir ızdırap var ki, bunu hiç unutmam. Biliyorum ve inanıyorum ki, bizi yaratan ve bu kıyameti yaşatan tekrar diriltir ama, önümüzde olan fırtınalı yolculuğu düşündükçe hâlden hâle giriyordum. Orada ademin, yokluğun ne kadar korkunç bir canavar olduğunu bütün vicdanım ve hissiyatımla hissettim.. evet muvakkat bir yokluk dahi müthiş bir ızdırap veriyordu…

Kim vicdanını dinlese “Ebed, ebed!” dediğini duyacaktır. Binaenaleyh mutlak yokluk esasen mahz-ı şerdir. İnsan var olmak için Cehennem’i bile arzu eder. “Cehennem’de kalır, azap çekerim ama, var olarak azap çekerim, buna razıyım.” der.

Vücuda gelince o, mutlak hayırdır ama bu, biraz da insanın değerlendirmesine bağlıdır. Vücud, mutlak hayırdır; çünkü vücutta evvelâ, Cenâb-ı Hakk’ın sanatı olarak enzâr-ı âleme arz edilme vardır. Vücutta Cennet’i kazanma, Cemalullah’ı müşâhede etme vardır. Yine vücutta dostların ve ahbapların varlığıyla mütelezziz olma vardır ve bunların hiçbiri ademde yoktur. İnsan her şeyin yok olacağına inanıyorsa, kendi yokluğu ile beraber başkalarının yokluğuna da inanacak ve ızdırap çekecektir. Öldükten sonra dirilmeye inanmayan bir insan, anne ve babasının da, ecdadının da dirileceğine inanmayacaktır. Dolayısıyla kendi ızdırabına onlarınki de eklenecektir. Yokluk işte bu kadar müthiş bir hâdisedir. Varlık ise Cehennem’de olsa dahi ayn-ı rahmettir ve mutlak hayırdır.

M. Fethullah Gülen

Bitkisel hayat gibi durumlarda fişin çekilmesi katl sayılır mı, hükmü nedir?

Diyanet işleri başkanlığının bu konuda bir açıklaması oldu. Onu aynen aktarıyoruz:

İslâm’a göre kişinin kendi canına kıyması yasak olduğu gibi tıbbî verilere göre yaşama ümidi kalmamış veya şiddetli acılar hisseden bir insanın yaşamına bir başkası eliyle son verilmesi demek olan ötenazi de yasaktır.

Yaşam destek ünitesine bağlı bir kişi;

a)  beyin kesin olarak bütün fonksiyonlarını yitirdiğine,

b) bu durumdan geri dönüşün artık imkânsız olduğuna uzman tabiplerce karar verilmesi şartıyla yaşam destek ünitesinden çıkarılabilir.

Bir kızı seviyorum nasıl hareket etmeliyim?

Birincisi, esasında birini sevmek kalple alakalı bir husustur. Kişinin bu tür kalbî sevgilerinin önüne geçmesi ise zordur. Tabii ki, bu tür sevmeler kişinin suiistimalinden kaynaklanıyorsa bunu da düşünmek lazım. Yani devamlı bayanlarla haşir neşir olan, gözünü gönlünü günahtan korumayan bir kişinin halini ayrıca ele almak icap eder.

İkincisi, sevmenin niçin olduğu da önemlidir. Evlenmek üzere mi seviyorsunuz, evlenme niyetiniz olmadığı halde sırf hoşunuza gittiği için mi ilgi duyuyorsunuz yoksa evlenme maksadınız yok, ilgi de duymuyorsunuz, sadece Allah’ın güzel bir kulu olduğu için, iyi bir mümin olduğu için mi seviyorsunuz. Hüküm bu üç duruma göre değişir. Birinci ve üçüncü durumlarda mahzur yok. Ancak, üçüncü durumda, sevgimizi seslendirerek yanlış anlamaya yol açmamak gerekir. İkinci durum ise mahzurludur. Yani, ortada bir sebep yokken bir bayana kalbi alaka duymak ve bunu daima kalpte daima beslemek, insanı tehlikeli bir neticeye sürükleyebilir. Bu yüzden caiz değildir.  Bu durumu, daha başından kestirip atmak ve hiçbir zaman tehlike sath-ı mailine girmemek gerekir.

Evlenme maksadıyla sevme meselesine gelince; bu konuda her adımımızı dinin isteklerine uygun olarak atmalıyız. Buna göre, eğer biz gerçekten bir kızdan hoşlanıyorsak, bu sevdiğimiz kızla evleneceksek, öncelikle bunu büyüklerimize danışmalı ve meseleyi sadece hissi planda ele almak yerine mantıki olarak da sağlam bir zemine oturtmalıyız. Eğer karşı taraftan da müsbet cevap gelirse, sözlenme, nişanlanma derken sevdiğiniz o kızla evlenebilirsiniz.

Ayrıca belirtelim ki, evlenmeden önce, sevdiğiniz kıza hiçbir şekilde temas caiz olmadığı gibi, onunla kimsenin olmadığı yerlerde yalnız kalmak da caiz değildir. Yani bir kişi evlenmek istediği bir kızla, ihtiyaç ölçüsünde ve onu tanımaya yetecek ölçüde konuşabilir.

Büyük zatlar sinemada canlandırılabilir mi?

Açıklama: Ben tarihimize mal olmuş bazı insanların hayatlarını sinema filmi olarak çekmeyi düşünüyorum. Bu hususta hangi ölçülere riayet etmek gerekir?

Peygamberleri, bir oyuncunun suretiyle canlandırmak caiz değildir. Bir silüetle veya bir yansımayla, animasyonla canlandırmak gerekir. Sahabeye gelince, o büyük zatları oynayacak insanların iyi seçilmesi, seçilenlerin de canlandıracakları zatların hayatlarını, yaşadıkları o hassaslardan hassas dinî hayatı iyi bilmeleri ve iyi konsantre olmaları gerekir. Antony Kuin, Hazreti Hamza’yı oynamadan evvel, aylarca o coğrafyaya gidip hem tarihi hem de tecrübi bilgi topladığı, halkıyla kaynaştığı, onların örf ve adetlerini öğrendiği söylenir. Çok da güzel oynadığını bugün hepimiz teslim ediyoruz. Eğer yapamayacaklarsa, hiç başlamamaları daha uygundur. Çünkü eksik ve yerine oturmayan bir rol, o büyük zatların kudsiyetine halel getirmiş olur ve zihinlerde olumsuz izler bırakır. Çarpık bir bakışla peygamberlere bakanların, Hazreti Musa’yı canlandırmalarında olduğu gibi… Hiç olmayacak tavırları o büyük peygambere izafe etmişler.

Allah’ın isimleri insanlara verilebilir mi?

Allah’ın kullarına vermiş olduğu cüzî özelliklerle alakalı olan isimler, insanlara da verilebilir. Mesela, Latif, Kerim, Cemil gibi.. Bu isimlerin aynı zamanda Allah’a nispet edilen isimler olması dolayısıyla başlarına, köle manasına gelen “abd” kelimesini koymak edep gereğidir. Ecdadımız bu uygulamaya hassasiyet göstermiştir.

Fakat Allah’a has olan bazı isimler vardır ki bu tür isimleri, âlimlerin ittifakıyla insanlara nispet etmek haramdır. Mesela; Hâlik (yaratan), Rezzak (rızık veren), Samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan) gibi isimler hiçbir şekilde insanlara nispet edilemez. Bu ism-i şeriflerin başına bir “abd” ekleyerek Abdürrezzak, Abdüssamed, Abdurrahman vs. isimler konulabilir.

Hat sanatında “vav” harfi ne manaya gelir?

“vav” harfi ebced hesabına göre “6” sayısını gösterir. İki “vav” yan yana geldiğinde ise 66’ya tekabül eder. “Allah” lafza-i celali de 66’ya tekabül eder. Aynı şekilde “Lale ve Hilal” de 66’ya tekabül etmektedir. Bündâr bin Hüseyin, “Vav” harfi, sevgi ve vefaya delalet eder demiştir.

Bazı Sofilere göre, iki “vav” Allah’ı gösterir. Çünkü ebced değerleri aynıdır. Hatta halk arasında işini 66’ya bağlamak tabiri de buradan gelmektedir.

Bunun dışında “vav” harfi, Allah’tan başka her şeyi (masivayı) terk etmek manasına gelir.

Tarladan yola sarkan meyveler yenebilir mi?

Açıklama: Tarla ya da bahçelerin sınırlarındaki ağacın yola ya da komşu tarlaya sarkan dallarından meyvelerini yemenin hükmü nedir. Eğer yenilebiliyorsa belli bir miktarı var mıdır?

Bir bahçe duvarla çevrilmiş; meyve de, ceviz ve benzerleri gibi, duracak, bekleyecek cinsten ise; bu durumda, onu alıp yeme ruhsatı yoktur. Ancak, sahibinin, kendine helâl edeceği iyice bilirse, o zaman yiyebilir. Bu hüküm meyvesi yere dökülen ağaçlar için geçerlidir.

Meyveleri toplanmış ağaçlara gelince, âlimlerin bu hususta bazı görüşleri vardır: Bazıları, “Yasaklığı belli edilmemişse, geride kalan meyveyi yemekte bir beis yoktur.” demiştir.  Ancak, takvaya daha yakın olan ve tercih edilen görüş, sahibinin razı olacağını iyice bilmeden herhangi bir meyveden yememektir. (Fetavay-ı Hindiye)

Meyveli ağaçları bulunan bir bahçenin yanından geçen kişi, zaruret halinde ve kıymetini ödemek şartıyla, oranın yaş meyvesinden, etrafı duvarla çevrilmiş dahi olsa, yiyebilir.

Şayet yemesini gerektirecek bir zaruret yoksa fakihlerin cumhuruna göre, yoldan geçen kimsenin sahibinin izni olmaksızın oradan bir şey alması caiz değildir. (Reddü’l- Muhtar, 5/238, el-Mühezzeb, 2/251, el-Mizan, 2/59) Nitekim oradan beraberinde bir şeyler alıp taşıması da caiz değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman’ın malı gönül rızası ile olmadıkça helal değildir.” Peygamberimiz (s.a.s.) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki şu gününüzün hürmete değer olması gibi, kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize haramdır.” Görüldüğü gibi bu görüş, vera ve takvaya daha uygun ve dinen daha ihtiyatlıdır.

Hanbelîlere göre: Açlık ve ihtiyaç halinde iken bir meyve ağacının yanından geçen kimsenin beraberinde bir şey götürmemek üzere ondan yemesi caizdir. İmam Ahmed şöyle demiştir: Eğer bahçenin etrafı duvar ile çevrili değilse ve kişi de aç ise ondan yiyebilir, aç değilse yiyemez. Peygamberimiz’in (s.a.s.) ashabından birden fazla kişi bunu yapmıştır. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 339)

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde özet olarak şunu söyleyebiliriz: Bir insan kendi tarlasına veya bahçesine komşusunun tarlasından sarkmış olan ağacın meyvesini ondan izinsiz yiyemez, yememeli. Hatta kendi bahçesine dökülenleri alıp komşusuna vermeli. Etrafı çevrilmiş bahçelerden, ölüm, açlık gibi bir zaruret olmadan yemek caiz değildir. Etrafı çevrilmemiş olan bahçelerin sahibi varsa yine zaruret olmadıkça, izinsiz yenemez. Eğer sahibi yoksa ve umuma açık bir yerse yemek caizdir. Bu konuda, örfün belirleyici özelliği vardır. Yani halkın yaşadığı örf, oradan yemeyi mahzurlu görmüyorsa yenebilir. Ayrıca, yine örfe bağlı olarak, sahibinin razı olacağı kesin olarak biliniyorsa, o bahçeden de yemek caizdir. Ancak bu konuda da ölçüyü kaçırmamak gerekir. Ölçü de, doymak değil tadına bakmak veya açlık zaruretini gidermektir.

İslam’da yeşil renk ne manaya gelir?

Gözü dinlendiren, insana inşirah salan, ruha olumlu tesirler bırakan bir renktir yeşil. Hakim olduğu mekanlarda, insanlar huzur bulur ve sükûnete ererler.

Bu türlü özelliklerinden olsa gerek, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bazı durumlarda yeşil rengi tercih etmiştir.  Dolayısıyla, Efendimiz (s.a.s.) giydiği için yeşil renkli elbise giyildiğinde sünnet sevabına nail olunur.

Sahabe’den Ebu Resme (r.a.), Allah Resulü’nün üzerinde iki yeşil giysi gördüm” diye rivayet ederken (Ebu Davud, Libas 19; Tirmizi, Edeb 48) bir diğer rivayette şöyle denilmiştir: “Allah Resulü (s.a.s.) yeşil bir hırkaya bürünmüş olarak tavaf etti.” (Ebu Davud, Menasik 50; Tirmizi, Hacc 36)

Günahlarının ızdırabını duymayanlara ne tavsiye edersiniz?

Allah’ın büyüklüğünü, Peygamberimizin, evliya ve asfiyanın günahlar karşısındaki tavırlarını, ölümü, hesabı, mahşerin sıkıntısını, cehennem azabını, kul oluşun hassasiyetini, işlediğimiz günahlarla cennetin güzelliklerini nasıl kaybettiğimizi sık sık hatırlayamayışımızın neticesi olarak günahlar karşısında ürperti duyamıyoruzdur. Dolayısıyla, bu saydığımız mevzuları tekrar tekrar, bir hayat boyu tefekkür etmek ve düşünmek zorundayız.

Güzel elbise giyildiğinde bu kişinin hoşuna giderse riya olur mu?

Riya iş, söz ve davranışlarda, gösterişe yer verme; bir iyiliği veya salih bir ameli Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapmadır. Bu davranışta bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.

Riya kişinin güzel giyinmesi değil, güzel giyinip bununla başkalarına caka satması, tefevvuk (üstünlük) hislerine kapılması, başkalarını küçük görmesi ve hakka karşı saygısızlıkta bulunmasıdır. Nitekim Efendimiz bir hadisi şeriflerinde:

“Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!” buyurmuştu. Bir adam: “Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: “Allah Teala hazretleri güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın ibtali, insanların tahkiridir” buyurdular.” (Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29)

Bu konudaki diğer hadisi şerifler ise şöyledir:

“Kim izarını kibirle yerde sürürse, Allah Kıyamet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.” (Muvatta, Libas 12)

“Bir adam, nefsinin hoşuna giden bir takım elbise içinde saçları da yapılmış olarak giderken yürüme sırasında kibre düşmüştü ki, birden yere battı. Kıyamet kopuncaya kadar orada zorlukla batmaya devam edecek.” (Buharî, Libas 5; Müslim, Libas 49)

Diğer yandan Efendimiz (s.a.s) kişinin güzel ve temiz giyinerek insanların göz zevkini bozmamasına önem vermiş ve bu hususta ashabını uyarmıştır:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adam gördü, saçları darmadağınıktı.

“Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şeyi bulamadı mı?” diye memnuniyetsizlik izhâr etti. Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da: “Şu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?” diye söylendi.” (Ebû Dâvud, Libâs 17)

Fakat bununla birlikte, her ne kadar riya ve kibir şekil ve görünüşten ziyade kalple alakalı hususlar ise de, görünüşün de sade ve kişiyi riya ve ucba götürecek şekilde göz alıcı olmaması önemlidir. Bunun için Efendimiz elbisenin saçaklarını yerde sürüyerek yürümekten menederken başka bir yerde de giyim şekliyle ilgili şöyle demektedir:

“Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki:

“Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevazı giyinmek imandandır, mütevazı giyinmek imandandır!” (Ebû Dâvud, Tereccül 1)

Genel olarak riya ve giyim kuşamla ilgili özet bir bilgi verdikten sonra sorunuza dönecek olursak şunları söyleyebiliriz:

Giyinmek fıtri olduğu gibi güzel giyinmek ve insanların göz zevkine hitap etmek de fıtridir. Aynı zamanda bu Allah’ın nimetlerini kişinin üzerinde izhar etmesidir.

Müslüman hayatının bütün yönlerinde olduğu gibi giyim-kuşamda da orta yolu tutmalıdır. Giydiği elbiselerle farklılık mülahazasına girmemelidir.  Başkalarına karşı elbiseyle üstünlük sağlamaya çalışmamalı ve güzel ve yeni elbiseler giydiğinde gurur ve çalıma girmek yerine Rabbine verdiği nimetlerden dolayı şükran hisleriyle dolmalıdır.

Hemcins insanların birbirine karşı ilgi duyması nedendir?

Açıklama: İnsanlar birbirine ilgi ve alaka duyan farklı iki cins halinde yaratılmıştır, bayan ve erkek. Ve bu iki farklı cinsin birbirine ilgi duyması normaldir. Ancak nasıl oluyor da, aynı cins kişiler de birbirine meylediyor. Yani Allah insanı yaratırken ona böyle bir meyil de mi koydu? Yani insanın karşı cinse ilgi duyması normal hatta gerekli, ancak kendi cinsine ilgi duymasını nasıl açıklayabiliriz?

Soruda da ifade ettiğiniz gibi Allahu Teala kâinattaki her şeyi çift yarattığı gibi insanı da bir bayan ve erkek olmak üzere çift yaratmıştır. Ve neslin devam etmesi için bunların her birine, karşı cinse karşı bir meyil vermiş ve bu ihtiyacın giderilmesinin de meşru yolunu evlilik olarak göstermiştir.  Bunun dışında meydana gelecek gayri meşru ilişkileri zina kapsamında değerlendirmiş ve “Sakın zinaya yaklaşmayın; Çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.” (İsra Suresi, 17/32) ayetiyle bunun büyük günahlardan biri olduğunu ifade etmiştir. Bunun dışında Kuran-ı Kerim, kişinin kendi cinsiyle yapacağı böyle bir ahlaksızlığı, Lût kavminin helak edilmesinin sebebi olarak göstermiş ve Efendimiz hadisleriyle bunu yasaklamış ve çok çirkin bir günah olduğunu ifade etmişlerdir.

Esasen selim fıtratta yaratılan bir insanın böyle bir davranışa tevessül etmesi düşünülemez. Ama insan yaratılış itibariyle içinde bulunan iyi ve kötü duygulardan hangisini işletir ve kullanırsa o yönü gelişecektir. Asrımızda rahatlıkla anne babasına karşı gelen hatta onları döven ve öldüren, çocuğuna kıyan, insanlara hayat hakkı tanımayan ve şefkat duyguları tamamen tefessüh etmiş insanları gördüğümüzde biz bunu daha iyi anlıyoruz. Yani kişi yaratılış istikametinde bir hayat yaşamaz ve dinin yasaklarını işlemeye devam ederse, bunun sonucunda insanda bulunan vicdan mekanizması asıl fonksiyonunu eda edemez duruma gelirken fıtrat da bozularak normalde büyük cürüm olan bazı davranışları normal görmeye başlayabilecektir.

Nasıl ki günümüzde yalan söylemek, insan aldatmak, bazı insanların neredeyse vazgeçilmezi haline geldi. Fakat bunlar sahabe devrinde yapılsaydı kişinin imanından bile şüphe edebilirlerdi. Çünkü onlara göre imanla bunların bir arada bulunması imkânsızdı.

Aynen bunun gibi özellikle asrımızda her şeyi dünyadan ibaret gören ve bunun içinde her zevki tatmak isteyenler, bunun sonucunda biraz da merak saikasıyla bu tür şenaatleri işlemektedirler. Yoksa bunların bu gayri fıtri davranışları insanın böyle bir cürmü işlemeye meyilli yaratıldığını göstermez. Siz imanlı kâmil bir müslümanın yanında bu tür şeylerden bahsettiğinizde onun yüzü değişecek ve bahsettiğiniz bu davranış onun içinde bir tiksinti hâsıl edecektir.

Kısaca özetlersek, özellikle günümüzde yaygınlaşan bu fena haslet, selim insan fıtratının bir yanını oluşturmaz. Ancak kişi bu tür hayvani isteklerini işlete işlete zamanla meşru yolla tatmin olmayacak ve bu türden birçok şenaat ve denaati işlemeyi kendince normal kabul edecektir. Yoksa dinin aydınlık vahyi altında yürüyen ve fıtratına uygun bir hayat yaşayan bir Müslümanın hiçbir zaman bu tür arzu ve istekleri olmayacaktır.

Hemşirelerin hastaların mahrem yerlerine bakmaları caiz midir?

Açıklama: Bir bayanın hemşirelik vazifesini ifa ederken hastaların avret yerlerini görmesinde bir mahzur var mıdır?

Mümkünse, kadın doğum ve kadın hastalıkları bölümlerini tercih edip oralarda çalışsın. Mümkün değilse, mesleğini icra ederken mahrem yerlere bakmasından bir mesuliyet doğmaz.

İşin ayrı bir tarafı: Mahrem yerlere bakmanın cevâziyeti olsa da mecburen yaptığı bu işin bir de kefareti olması açısından, hastalarla yakından ilgilensin. Onlara moral versin. Manevi katkıda bulunsun. Böylece, en muhtaç durumda bulunup her türlü telkine açık olan o hastaların, manevi hayatlarının kurtulmalarına vesile olabilir. Bu kendisi için de büyük bir kazanç olur inşaallah.

Her şeyde bir hayır var mıdır?

Önce bazı ayet meallerine bir bakalım.

“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara Suresi,  2/216). “Yerde ve göklerde olan her şeyi bilir” (Âl-i İmran Suresi, 3/29).  “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) Onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır” (Hûd Suresi, 11/6).“Allah, onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir; onlar ise O’nu ilmen ihata edemez” (Tâ-Hâ Suresi, 20/110).  “Allah, insana bilmediklerini öğretti” (Alak Suresi, 96/5). “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan her şeyi bilir” (En’am Suresi, 6/59). “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi” (Kehf Suresi, 18/110).

“Her şey”de hayır olup olmaması bundan ne kastedildiğine bağlıdır. Mesela günah işlemeyi de bu sözün içerisine dâhil edersek mesele değişir. Zira günah işlemenin bir hayır içermesi söz konusu değildir. Fakat günah bile eğer insana tövbe etmeyi öğretiyor ve tövbe etmekte daha başka günahlara girmemeyi netice veriyorsa sonuçları itibarıyla günah işlemekte bile bir hayır olduğu söylenebilir. Bunu “günah işlemek hayırlıdır” diye anlamamak gerekir.  Diğer bir örnek, şeytana uymakta da bir hayır olduğu söylenemez. Zira o insanı cehennemin gayyalarına yuvarlamaya ant içmiştir. Şeytanın yaratılması şer değil şeytana uymak şerdir. Ateş örneğinde olduğu gibi. Ateşi iyi işlerimizde kullanır onunla yemek pişirir ve daha birçok ihtayacımızı gideririz. Ateş elimizi yaktığında “ateş” şerdir diyebilir miyiz? Bu meyanda örnekler çoğaltılabilir. Meselenin özü anlaşıldıysa uzatmanın bir manası yoktur.

Hayatın akışı içerisinde gerçekleşen olaylarda bazen bizim bir dahlimizin olmadığını görmekteyiz. İşte insanlar bu tür durumlarda “vardır bu işte de bir hayır” sözünü kullanırlar. Bu manada “Elhayru fî mahtârahullah” sözünü esas alabiliriz. Bu söz, “Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır” manasına gelir; Cenâb-ı Hak kullarını neye sevk ederse etsin ve nasıl bir neticeye ulaştırırsa ulaştırsın, O’nun takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğunu hatırlatır.

Evet, insan şart-ı âdi planında bir irade sahibidir; yani, Allah (azze ve celle) kuluna, iki şeyden herhangi birini seçme söz konusu olduğunda bir cehd ve gayret ortaya koyma, bir çeşit eğilim veya eğilimde tasarruf ile bir hususu tercih etme, bir şeyi isteme ve dileme kâbiliyeti vermiştir. Bu irade kâbiliyetinden dolayıdır ki, insan bazı hususları iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, faydalı yahut zararlı görebilir ve birkaç şey arasından birini seçebilir. Fakat bazen insan seçiminde isabetli olamaz ve beklemediği, istemediği bir netice ile karşılaşabilir. İşte, “Elhayru fî mahtârahullah” hakikati, insanın kendi arzularına başkaldırmasını, her meselede Hakk’ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda O’nun takdîrine razı olmasını ifade eder.

Bu sözün Peygamber Efendimiz’in mübarek dudaklarından döküldüğünü söyleyenler ve onu hadis olarak rivayet edenler de olmuştur; fakat muhaddisler bu şekilde bir hadis-i şerife rastlamadıklarını belirtmişlerdir. Öyle de olsa, bu cümle çok şümullü bir hakikatin ifadesidir. Bazı âlimlerin, değişik ilâhî ve nebevî emirlerden süzerek bu türlü disiplinler ve genel kaideler ortaya koydukları malumdur. Bu açıdan, kelimesi kelimesine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den rivayet edildiğine dair sağlam bir bilgi mevcut olmasa bile, bu söz, manası ve mefhumu itibarıyla Allah Rasûlü’ne nispet edilebilir.

Allah Teâlâ’nın takdirinin her zaman kul için en hayırlı seçim olduğunu vurgulayan bu câmi’ beyan, bazı kitaplarda küçük kelime farklılıklarıyla zikredile gelmiştir. Genellikle “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur. Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir. Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 2/216) meâlindeki ayet-i kerimenin bir meyvesi olarak değerlendirilmiştir.

Bu açıdan, insan, hoşuna gitsin gitmesin, her meseleyi dini ölçülere göre ele almalı; her hadiseyi “Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu şeydedir” hakikati zaviyesinden değerlendirmeli ve her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tercihi istikametinde tercihte bulunmaya çalışmalıdır. Sebeplere riâyet ettikten sonra neticeyi Allah’ın takdirine bırakmalı; kendisiyle alâkalı tasarruflarında Rahmeti Sonsuz’a inanıp O’na güvenmeli ve O’nun yaptığı her şeyden hoşnut olmalıdır. Evet, kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla karşılamak ve her hadiseye “Bunda da bir hayır vardır; bu da geçer!” inancıyla yaklaşmak mü’min olmanın gereğidir.

Her şeyde hayır var derler; kötü bir olayımızda da mı hayır vardır?

Açıklama: Her hangi bir kötü olay yaşadığımızda veya istemediğimiz bir durumla karşılaştığımızda bunlarda da hayır var mıdır? Her şeyde hayır var derler; kötü bir olayımızda da mı hayır vardır?

Müslüman, her zaman iyilik için çalışır, iyiliklerle karşılaşmayı ümid eder. Başına gelen her hadisenin güzel tarafından bakar. Dünyada, bazı hadiseler dış görünüşlerinin tersiyle neticelenirler. Görünüşte hayırlı olan çok şey, arkasından bazı şerleri getirebilir, şer gibi görünen hadiseler de pek çok hayırları içinde barındırabilir. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Olur ki hoş­lan­ma­dı­ğı­nız bir şey si­zin için ha­yır­lı olur. Olur ki se­vip ar­zu et­ti­ği­niz bir şey si­zin için şer­li olur. Ger­çe­ği Al­lah bi­lir, siz bil­mez­si­niz.” (Bakara Suresi, 2/216) “On­lar­la (kadınlarla) hoş­ça, gü­zel­ce ge­çi­nin. Şa­yet on­lar­dan hoş­lan­ma­ya­cak olur­sa­nız, ola­bi­lir ki bir şey si­zin ho­şu­nu­za git­mez de Al­lah on­da bir­çok ha­yır tak­dir et­miş bu­lu­nur.” (Nisa Suresi, 4/19)

İşin bir diğer yönü de şudur: Biz Allah hakkında suizanda değil hüsnü zanda bulunuruz. Zaten Allah da kullarının kötülüğünü istemez. Bilakis Allah (c.c.), kullarını affetmek, onları güzelliklerle buluşturmak için fırsatlar yaratır. Öyleyse Allah hakkında her zaman hüsnü zanda bulunmalıyız ki Allah da (c.c.), kullarına düşündükleri gibi muamelede bulunsun. Bu hakikat bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hak­kım­daki düşüncesine bağlıdır (Ona rahmetimle muamelede bulunacağımı umarsa onu bulur).” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19)

Peygamber Efendimiz de şöyle buyururlar: “Sizden her biriniz başka değil ancak Azîz ve Celîl olan Allah tarafından bağışlanacağı ümidiyle ölsün.” (Müslim, Cennet 81,82)

Evet, Allah (c.c.), bizim hakkımızda hayır murad ettiğine ve bizim de Allah hakkında iyi düşünceler içinde olmamız gerektiğine göre, meydana gelen hadiselerin ekşi olan dış yönüne bakarak olumsuz düşünüp hayatımızı karartmaktansa, her hadisenin iyi yönlerine bakıp, güzel düşünüp ömrümüzü hep güzellikler içerisinde geçiririz.

Dolayısıyla kötü gibi görünen her hadisenin hayır tarafını araştırmamız, nefsimizi sorgulamamız, istiğfar etmemiz, yapılan hataları tespit ederek gelecekte aynı hatalara düşmemeye çalışmamız, mü’mince bir davranış olacaktır.

Hızır (a.s.) kimdir ve ne gibi bir görevi vardır?

Hz. Musa döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyettir.

Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Hızır’ın (a.s.) isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Suresi’nin 60–82. ayetlerinde yer alan Hz. Musa ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul…” (18/65) diye sözü edilen şahsın Hızır (a.s.) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir(bk. Buhârî, İlm 16, 44, Tefsîru’l-Kur’ân, Tefsîru Sûrati’l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174).

Bu rivayetlere göre bir gün Hz. Musa (a.s.) İsrail oğulları arasında vaaz ederken ona kendisinden daha hikmet ve ilim sahibi kimsenin olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Musa: “Hayır, yoktur!” diye cevap verince Cenâb-ı Hak bir vahiyle Hz. Musa’ya Mecme’u’l-Bahreyn’de (iki denizin kavuşum yerinde) kullarından salih bir kul olan el-Hadır’ın (Hızır) kendisinden daha âlim olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Hz. Musa hizmetinde bulunan genç bir delikanlı ile Hızır’ı bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, yolculukta yemek üzere azık olarak yanlarına aldıkları balıklarını unutmuşlardı ve balık bir delikten kayıp denizi boylamıştı. Hz. Musa oradan bir süre uzaklaştıktan sonra yemek için delikanlıdan balığı çıkarmasını istediği zaman balığın denize dalıp kaybolduğunu fark ettiler. Hz. Musa’nın Hızır’ı bulmasının alâmeti, bu balığın kaybolması olduğundan derhal oraya geri döndüler ve orada Hızır’ı (a.s.) buldular. Bundan sonra Hz. Musa’nın Hızır ile Kehf Suresi 66–82. ayetlerinde anlatılan yolculuğu başladı.

Hz. Musa’nın yolculuğunda azık olarak taşıdığı balığın Mecme’u’l-Bahreyn’de denize dalıp kaybolması, bazı rivayetlerde ve çeşitli İslâm milletlerinin folklorunda, bu arada Türk folklorunda da bu suyun âb-ı hayat olduğu, ölüleri bile canlandıran, içenleri ölümsüzleştiren bir hayat iksiri olduğu şeklinde izah olunmuş, burada balığın canlanıp denize dalması meselesinde bir peygamberin hayatının ve Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin söz konusu olduğu unutulmuştur. Buna bağlı olarak, Mecme’u’l-Bahreyn bölgesinde yaşayan birisi olarak Hızır’a da (a.s.) ölümsüzlük isnâd edilmiş ve kendisine beşer üstü güçler ve yetkiler verilmiştir.

Hızır aleyhisselâma verilen ilmin mahiyetini anlayabilmek için Musa (a.s.) ile olan yolculuğunu Kur’ân-ı Kerîm kısaca şöyle anlatır: Hızır (a.s.), yolculukta karşılaşacakları olaylara Musa peygamberin sabredemeyeceğini kendisine hatırlatmış ve O’ndan sabır için söz almıştır (Kehf Suresi,18/66–70). Önce deniz sahilinde, yolculuk için bir gemiye binmişlerdi. Hızır (a.s.) bir balta ile gemiyi delince kaptan tamir için geri dönmek zorunda kalmıştı. Musa (a.s.) sabredemeyip şöyle dedi: “Gemiyi, yolcularını boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın”. Yolculuğun sonunda, ilk bakışta görünmeyen ve perde arkası bilgi niteliğindeki sebebi Hızır (a.s.) şöyle belirtir: “O, deldiğim gemi, denizde çalışan birkaç yoksulundu. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü gemi yolculuğa devam ederse, ileride her sağlam gemiye el koyan bir kral (deniz korsanları) vardır”. Yolculuk sırasında, Hızır aleyhisselam, diğer çocuklarla oynamakta olan bir çocuğu öldürdü. Musa (a.s.): “Kısas olmadan, masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu çok kötü bir iş yaptım, dedi” Küçük çocuğun bu erken yaşta vefat ettirilme sebebi Hızır (a.s.) tarafından şöyle açıklandı: “Öldürdüğüm erkek çocuğa gelince; onun anne ve babası mü’min kimselerdi. İleride onları isyan ve inkâra sürüklemesinden korktuk ve istedik ki, Rabbileri bu ölen çocuk yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametli birini versin”. Burada Cenâb-ı Hak’kın, anne-babanın hayırlı kimseler olması sebebiyle, ileride kendilerini üzecek, büyük sıkıntılara sokacak bir çocuğu erken yaşta vefat ettirip, onun yerine daha hayırlı bir evladın verilmesinin, gerçekte o aile için ” hayır” olduğuna işaret ediliyor.

Yolculuğun üçüncü merhalesi Kur’an’da şöyle anlatılır: “Musa ve salih kul yollarına devam ettiler. Sonunda bir köye varıp, halkından yiyecek istediler. Halk ise onları misafir etmek istemedi. Hazreti Musa ve salih kul, orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler, Salih kul hemen onu doğrultuverdi. Bunun üzerine Musa: “İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın, dedi. Salih kul şöyle dedi: İşte bu seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin içyüzünü sana anlatacağım”. Evi, ücretsiz tamir etmesini salih kul (Hızır aleyhisselam) şöyle açıklar: “Bu ev, şehirde iki yetim çocuğun idi. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine vardı. Bunların babaları salih bir kimseydi. Rabbin, onların rüştlerine erip, hazinelerini bizzat kendilerinin çıkarmalarını istedi. Bu Rabbinden bir rahmettir. Ben bunları kendiliğimden değil, Allâh’ın emriyle yaptım. İşte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur”.

Bu hikmetlerle dolu yolculuktan, insanların günlük hayatta karşılaştıkları bir takım olayların, bazen büyük felaketlerin bir görünen yüzünün bir de asıl perde arkasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bazen şer olarak görülen olayların arkasından büyük hayırların ortaya çıktığı görülmektedir. Âyet-i Kerîmelerde şöyle buyrulur: “Hoşumuza gitmediği halde, savaşmak size farz kılındı. Belki de hoşumuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz bilmezsiniz(Bakara Suresi, 2/216). “… Eğer karılarınızdan hoşlanmıyorsanız olabilir ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah, sizin için çok hayır takdir etmiştir. ” (Nisa Suresi, 4/19). Rasûlullah (s.a.s.), Hızır’ın (a.s.) ilmiyle ilgili olarak, gemi yolculuğu sırasındaki bir konuşmayı şöyle nakleder: “Bir serçe, denizden gagasıyla su alıp, gemiye konmuştu. Hızır (a.s.) bunu Hz. Musa’ya göstererek şöyle dedi: Allah’ın ilmi yanında, benim ve senin ilmin, şu serçenin denizden eksilttiği su kadar bir şeydir” (Buhârî, İlm, 44, (Enbiyâ, 27, Tefsîru Sûre 18/2; Müslim, Fezâil, 180; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 2/ 311, 5/118; bilgi için bk. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1985, 5/172–185). (Şamil İslam Ansiklopedisi – Hamdi Döndüren)

Peygamber olduğu konusunda kesin bilgimiz yoktur. Sadece tahmin edilmektedir. Böyle zatlara, peygamber demek de, değil demek de tehlikeli olduğundan, olabilir der geçeriz…

BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?

El Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler. Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir. İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler.

Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hatta makamât-ı velâyette bir makam vardır ki,  “makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.

Hz. Hızır (a.s.)’a, Kader dairesinde görevli olarak bakılabilir mi?

Açıklama: Hz. Musa ile olan kıssasından hareketle, Hz. Hızır (a.s.)’a, Kader dairesinde görevli olarak bakılabilir mi?

Kader dairesi değil de, melekût dairesi demek daha uygun. Bu, varlığın iç buudunu teşkil eden bir daire. Kader dairesi de bunun içinde mütalâa edilebilir ama, Hz. Hızır’ın vazifeli bulunduğu daire melekût dairesidir. Kur’an-ı Kerim’in kıssayı takdiminden çıkan sonuç şudur: Bu seyahat, Hz. Musa (a.s.) için Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın miracına benzer bir seyahattir. Hz. Musa’nın yanında balığın dirildiği noktaya kadar, fetâsı Hz. Yuşa da vardır. Balığın dirilmesi, Hz. Hızır’ın sahasına girildiğinin işaretidir. Orada her şey diridir. Seyahati anlatırken Kur’an-ı Kerim hep tesniye (ikil) zamiri kullanır. Bu da göstermektedir ki, artık bundan sonraki seyahatte Hz. Yuşa yoktur. Bu seyahat, maddî âlemde bir seyahat olmayıp, anlaşıldığı kadarıyla, misal veya melekût âleminde bir seyahattir. İhtimal, Hz. Musa Hz. Yuşa ile oturup, yemeklerini yer, yol ahvalinden konuşurken bu esnada seyahat başlamıştır. Bunu şöyle açabiliriz: Meselâ, bu yemekhanede hepimiz otururuz; ancak içimizden bazıları aynı anda başka âlemlerde, başka buudlarda seyahat ediyor olabilir. Başkaları bunun farkında olmayabilir. Zaten, bütün âlemler, içinde yaşadığımız şehâdet âleminin ötesinde veya üzerinde, hattâ onunla iç içe birer farklı buuddan ibarettir. Âhiret’te gideceğimiz Cennet de yine bu âlemin, Âhiret’e göre alacağı şeklin bir buudu, bir başka ifadeyle, semâlar kadar genişleyecek olan yeryüzünün Âhiret’e göre alacağı şekilden ibaret olacaktır. Ama, bu âlemin mikyaslarıyla Âhiret âlemlerinin tartılmayacağı da bir gerçek. Hz. Hızır’la olan bir başka buud veya melekût âlemindeki seyahatinde Hz. Musa’nın bedeninin de olmadığı söylenemez. Arz ettiğim gibi, bu seyahat, Efendimiz’in miracına benzetilebilir. Dolayısıyla, bu seyahatte Hz. Hızır’ın yaptıkları, melekût âleminin hükümlerine göredir. Hz. Hızır, bu dünyadaki işlerin iç yüzünü göstermiştir. Burada bizim yanlış veya hakkımızda şer gördüğümüz pek çok şeyin, aslında doğru ve bizim için hayırlı olabileceği vurgulanmıştır. Ne var ki, bu âlemdeki davranış kriterlerimiz bellidir ve biz, bu kriterlere göre davranır ve hükmederiz. İşin melekût yönünü bilemeyiz. Dolayısıyla, Hz. Musa’nın karşı çıkışları, bu âlemin ahkâmına göre yanlış değildir. (Fethullah Gülen’e ait bir Amerika’da Bir Ay, İsmail Ünal)

Hz. Nuh’un gemisine binenler kimlerdi?

Açıklama: Hz Nuh’un gemisindeki insanların hepsi Hz Nuh’un akrabası mı idi? Yoksa halktan insanlar da var mıydı? Çoğalma aynen Hz Adem aleyhisselam zamanında olduğu gibi mi oldu?

Kur’an’da, gemiye binecek olanlar için “aileni ve iman edenleri gemiye al” deniyor, akraba ayırımı söz konusu edilmiyor. Hem, sadece akrabalarını kurtarma düşüncesi, bir peygamber için asla söz konusu değildir. Onlar muhatab oldukları bütün insanların kurtuluşu için gönderilmişlerdir. Kaldı ki, iman etmeyip gemiye binmeyenler arasında Hazreti Nuh aleyhisselam’ın hanımı ve oğlu da vardır. Hatta Hud suresinde Hz Nuh’la (a.s.) oğlu arasında geçen diyalog şu şekilde anlatılmıştır:

“Gemi, onları dağ gibi dalgalar içinde yüzüp götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna, ‘Yavrucuğum! Gel bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerle birlikte olma!’ diye seslendi.

Oğlu şöyle dedi: ‘Bir dağa sığınırım, dağ beni sudan korur.’ Nuh, ‘Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına dalga giriverdi, o da boğulanlardan oldu. (Hûd süresi, 11/42–43)

Yine başka bir ayet-i kerime bunu bize açıkça söylemektedir:

“Nihayet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman Nuh’a dedik ki: «Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları (hanımın ve oğlun) hariç olmak üzere aileni, bir de iman edenleri gemiye al.» Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.”  (Hûd süresi, 11/40)

Hepsi akrabası olmadığına göre, nasıl çoğaldıkları konusunda da bir şüphemiz kalmıyor. Ayrıca, bu gibi meselelerin dünyevi veya uhrevi hayatımız adına doğrudan bize kazandıracağı bir fayda da yoktur.

Kâinatın altı günde yaratılması nasıl olmuştur, yani bunun mahiyeti nedir?

Kur’ân-ı Kerim’de kâinatın, semaların ve yerin yaratılması mevzuunda, altı güne tekrar tekrar vurgu yapıldığını görüyoruz. Bir yerde, “Biz gökleri ve yeri altı günde yarattık” diyor. (Kaf Suresi, 50/38) Başka bir yerde semaların iki günde yaratıldığını söylüyor. (Fussilet Suresi, 41/9) Bir yerde de, küre-i arzın dört günde yaratıldığını anlatıyor. (Fussilet Suresi, 41/10)

Bundan anlaşılıyor ki, bu sistemlerin kendi zamanlarına göre tabi bulundukları bir yaratılış keyfiyeti var. Yani izâfi zaman anlayışı içinde her yaratılan şey, hangi zaman ölçüsüne tabi ise, tabi bulunduğu o zamanın ölçülerine göre bir zaman diliminde yaratılmıştır.

 Küre-i arz, semalara nispet edildiği zaman, değeri, kıymeti itibariyle çok büyüktür. Çünkü mahlûkatın semeresi olan insana, bundan daha önemlisi de Hazret-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve selem) beşik olmuştur. Ama onun hacmi, cirmi ve büyüklüğü itibariyle aynı şeyi söyleyemeyiz. İşte küre-i arzın günleri de ona göre küçüktür. Meselâ bir günü belki eskiden on sekiz, on dokuz saatti. Şimdi yirmi dört saat olarak görüyoruz bunu. Yani dünyanın hareketi o kadar ağırlaşmış ve güneşin etrafındaki dönüşü o kadar yavaşlamıştır.  Kim bilir belki ileride günlerin boyu daha da uzun olacak. Belki bir günlük zaman dilimi otuz saate, kırk saate ulaşacak.

Ama biz kendi zaman anlayışımızla semalara yükseldiğimiz zaman, orada durumu çok değişik göreceğiz. Allah “semalar” diyerek ifade ettiği şeyle, şayet Samanyolu, daha ötesinde başka büyük sistemler, bunların hareketi ve kendilerine göre bir devir yapıp bir gün meydana getirmelerini anlatıyorsa, burada semalar için ayrılan iki gün, dünyanın tabi olduğu zaman ölçüsüyle belki trilyon seneler eder. Çünkü her şeyin zamanı kendine göre olur. Herhalde aya gidildiği zaman veya Venüs’e, Merih’e gidildiği zaman bizim dünyanın saati kullanılmayacaktır. Oralara göre bir saat yapmak gerekecektir. Yani onların dönüşüne, güneşle olan münasebetlerine göre zamanı tayin etme zorunluluğu doğacaktır.

Demek ki zamanımızı gösteren saat de bizim esas itibariyle zamanımız gibi izafîdir. Hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Öyleyse -Allâhu â’lem- Cenab-ı Hakk, küre-i arzı ve güneş sistemini, küre-i arz ve güneş sisteminin tâbi bulunduğu zaman prensipleri içinde dört günde yaratıyor. Gökleri de göklerin tabi bulunduğu zaman prensibi, zaman ölçüleri içinde iki günde yaratıyor. Ama öyle iki gün ki, küre-i arzın milyar defa milyarlarca gününü yutar yine de doymaz.

Burada meselenin temelini kavramak için, zamanın izafi olduğunu, gün derken, hafta derken bunların genel geçer birer kural mahiyetinde olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz. Kur’an’da da bu konuya açıklık getiren örnekler bulmak mümkündür.

Meselâ Allah (c.c) Yasin Suresinde, bizim kamerî günlerimizi tan­zim ederken, “Ay için de birtakım safhalar, duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet eski hurma salkımının çöpü gibi kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.” ayetiyle ayın hareketlerine dikkatlerimizi çekiyor. (Yasin Suresi, 36/39) Ve sonra da güneşin harekâtını anlatıyor. Bunlarla, bizim için bir gün, bir ay, bir zaman ölçüsü veriyor.

Başka bir âyet-i kerimede de, meleklerin semalara doğru yükselmesini anlatırken; “Sizin günlerinizle böyle bir gün, bin sene yapar” diyor. (Hac Suresi, 22/47) Başka bir ayet-i kerimede de yine meleklerin Allah’a urûcunu anlatıyor. Orda da diyor ki, “Sizin sayıp döktüğünüz günlerle elli bin sene yapar.” (Meâric Suresi, 70/4)

Bundan anlaşılıyor ki, nezd-i ulûhiyette, Kur’ân-ı Kerim’in içinde de esasen, sabit bir zaman ölçüsü olamaz. Kâinatı bir saat gibi kuran ve çalıştıran Allah (celle celâlühû) hangi daire kaç saatte, kaç günde, kaç ayda, kaç senede, kaç milyon senede devrini tamamlıyor bunu biliyor. Öyleyse orada ayrı bir saat kullanıyor. Yani güneşte ayrı bir saat, Samanyolu’nda ayrı bir saat, Herkül burcunda ayrı bir saat, küre-i arzda da ayrı bir saat kullanıyor. Zaman mevzuunda meseleyi herhalde böyle anlamamız muvafık olacaktır.

Altı gün meselesine gelince, Allahu âlem burada anlatılmak istenen bir devir meselesidir. İşte bu büyük zaman parçaları içinde Cenab-ı Hakk, iki devirde semaları yaratmış, dört devirde de küre-i arzı yaratmış. Kur’ân-ı Kerim’de bu mesele ele alınırken bir yerde semaların arzdan evvel yaratıldığı, başka bir yerde de arzın semalardan evvel yaratıldığı anlaşılmaktadır.

Büyük tefsircilerimiz, müdakkiklerimiz bu işin te’lifini yaparken şu açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir yönüyle semaların bir derece ve bir keyfiyette teşekkül ve meydana gelmesi arzdan daha evvel, küre-i arzın onlardan kopması, ayrılması daha sonradır. Ardından küre-i arzın hayata müsait hale gelmesi ve sonra semaların tesviyesinde ise yeryüzü, öncelik arz etmektedir. Yani yaratılmanın bir taraftan semalardan başlayıp adeta bir kavis çizer gibi gidip yine semalarda bitmesi söz konusudur. Çünkü Allah yerde şu işleri yaptıktan sonra, “Sümme’s-tevâ ile’s-semâ (Sonra iradesini semaya tevcih buyurdu.)” buyuruyor. (Furkan Suresi, 25/59)

Bundan anlaşılıyor ki, Allah (celle celâlühû) küre-i arz ve semâvâtı, hususiyle küre-i arzın bağlı bulunduğu güneş sistemini, -eğer birinci kat sema ise- bu semayı tanzim meselesini beraber yapmış. Belki bizim zamanımız içinde, aynı zaman içinde yapılmış bunlar.

Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hakk tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

İnanmış, muhlis müminler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun bir başka anlamı “vüdd” vaz’ edilmiş demektir onun için. “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânu vüddâ.” Ama ehl-i küfür, ehl-i dalalet tarafından beğenilme ve sevilmenin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onlar tarafindan sevilme çok defa bizim temelluklarımızdan, zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Dolayısıyla onların sevmesi de, alaka duyması da, ikramda bulunması da bizim için bir şey ifade etmez.

Onun için muhlis müminlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Fakat burada da çok dikkatli olmalı. Mesela ben kalksam desem ki; “Şunca insan beni seviyor, takdir ediyor” kendi kendimi aldatmış olurum. Halbuki ben şöyle düşünmeliyim; “Bunca halkın şu sevgisi benim için bir istidraçtır. Başkalarının sevmesi, takdir etmesi, kabulü, teveccühü, elde bir gülde bir etmesi Allah’ın bir mekridir” demeliyim. Bunlara “Senestedricuhum min haysü lâ ya’lemûn” ayetinin tecellileridir nazarıyla bakmalıyım. Çünkü ben beni biliyorum. Kendimi tanımak için başkasının tarifine, bakış açısına ihtiyacım yok.

Fakat ulvi bir gaye uğrunda biraraya gelmiş gönüllüler topluluğu için aynı şekilde düşünemem. Onlara Allah Rasulü’nün “Benim ümmetim dalalette ittifak etmez” ölçüsü içinde bakarım. Milyonlarca insan belli bir noktada birleşemez, uzlaşamaz, anlaşamaz, aynı hareket disiplinini paylaşamaz ama bunlar paylaşıyorlar öyleyse ilahi bir inayet var derim.

M. Fethullah Gülen

Bediüzzaman Hazretlerinin “Edipler edepli olmalı” sözünü nasıl anlamalıyız?

Bediüzzaman Hazretleri taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı” demiştir.

Aslında, edebiyatın kökü edeptir ve o, bir yönüyle edebin neseb-i sahih evladıdır. Bundan dolayı edebiyatla meşgul olan bir insanın duygu, düşünce, söz ve tavırda edep kurallarına uygun davranması gerekir. Onların sözleri, milletin genel hissiyatını seslendirmeli; yazıp konuşurken bağlı kaldıkları ilkeleri de vicdanlarındaki diyanet hissi ve halis niyet belirlemelidir.

Ne var ki, Üstad’ın Lemeât’ta ifade ettiği gibi, edepten mahrum gazeteci ve yazarlar, “Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz” der ama onu öyle bir tasvir ederler ki, okuyucunun zihnini bulandırır, iştahını kabartır, heva ve hevesini canlandırır; neticede akıl ve hissi söz dinlemez bir hale getirirler. İşte böyle bir edebiyat –bağışlayın– edepsizliğin ta kendisidir. Bâtılı tasvir ederek sâfi zihinleri bulandırmak, edebiyat adı altında edepsizlik yapmak demektir.

Söz ve yazıyı bir insanın gıybeti hesabına kullanma, ister nesir isterse de nazımla başkalarını hicvetme de bu kategoride düşünülebilir. Düşünce ve fikir hürriyeti diyerek şahsî hürriyeti seslendirirken başkalarının saygı duyduğu hakikatlere karşı saygısızlık yapmak da katmerli bir edepsizliktir.

Bildiğiniz gibi, rasyonalizm, realizm, sürrealizm, romantizm gibi farklı farklı edebiyat ekolleri vardır. Bunlar asıl itibarıyla felsefi cereyanlar olup zamanla birer edebiyat ekolü şeklinde seslendirilegelmiştir. Bunların kimisi sadece akıla, bazısı aklın hiçbir denetlemesini kabul etmemek ve hiçbir töre, ahlâk ve estetik anlayışının tesirinde kalmamak kaydıyla insan benliğinin kendi yorumuna, bir kısmı da aşka ve romantik konulara bağlanmıştır. Ne var ki, bu akımların büyük çoğunluğu edebiyat adına işlenen cinayetlerin vesilesi olagelmiştir. Çünkü edebiyatın aslı edeptir; bunlarda ise, öze karşı bir muhalefet, kökü tahrip ve asılla dal arasındaki bağı koparma vardır.

Meselâ, edepten mahrum bir edebiyat, dostların bulunmayışından ve sahipsizlikten kaynaklanan gamlı bir hüzün verir. Çünkü onun talebesi, âlemi bir vahşetzâr olarak görür; insanı, sahipsiz ve kimsesiz bir şekilde yabanîler içinde kalmış gösterir, geride hiçbir ümit ışığı bırakmaz. İslâm ahlâkıyla donanmış bir gazeteci veya yazarın ifadeleri de bir nevi hüzün verebilir. Fakat onun hüznü yetimâne değildir, âşıkânedir; dostsuzluktan değil, bir süreliğine dostlardan ayrılmış olmaktan kaynaklanır.

Evet, edipler, bütün söz söyleme yeteneklerini ve sanat kabiliyetlerini her zaman hakkın, iyinin ve güzelin emrine vermeli; temiz kalbleri bâtıl tasvirlerle yaralamamalı, insanların saf düşüncelerini çirkin hayallerle kirletmemeli ve nefsanîlikleri resmederek onları cismâniyetin köleleri hâline getirmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, “Edipler edepli olmalı” derken bu hususlara dikkat çekmekte, gazeteci ve yazarların, Kur’ân’ın teklif ettiği edep çizgisinde davranmaları gerektiğini vurgulamakta ve kaynağı itibarıyla insanî yanımızın önemli bir derinliği sayılan beyana karşı saygılı olmamızı tavsiye etmektedir.

M. Fethullah Gülen

Bazılarına yanlışlıkları gösterildiğinde “Ben değişmem, ben buyum. Benim fıtratım bu” şeklinde mazeretler ileri sürüyorlar. Bu mazeretlerin doğruluk payı var mıdır?

Öncelikle, “Ben değişmem, ben buyum” diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. “Ben değişmem, ben buyum” sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler. Çok ciddî presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hâlâ üzerlerinde barındırırlar. Yani, üzümün şırası, üzüm şırası olur; kayısınınki kayısı şırası… Arpanınki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruk tatları vardır. Birbirine benzerler; ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz “Herkes kendidir” mânâsına bir bakıma doğrudur. O kastediliyorsa, bu, insanın ruh haletiyle, psikolojik durumuyla alâkalıdır.

Fakat insanlar hiç değişmez de değildir. “Hiç değişmez” derseniz, peygamber gönderilmesinin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan seviyesine çıkarmak için gönderilmişlerdir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tâbi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler, hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidadı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. Herkes bir ölçüde yine eskilerin heyulâ dedikleri kaderî programa -kaderî çerçeve, kaderî kalıp demek daha uygun- göre şekillenir, ona göre kalır, değişmez; ama belli ölçüde işe yarayacak hale gelebilir.

Evet, her fert terbiye ile işe yarayacak hale, cennete ehil keyfiyete gelebilir. Her insan cehennemden kurtulabilecek seviyeye yükselebilir. Herkes, insanlara faydalı olabilecek dereceye çıkabilir. Enbiyanın gönderilmesi buna delalet eder. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerdeki emirleri, fermanları onu gösteriyor. İnsan potansiyel olarak ahsen-i takvîm (en güzel suret) üzere yaratılıyor. Fakat â’lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasında mahiyet-i insaniye ibresinin oynaması söz konusu. O, arada bir yerde durabilir. İşte o durma meselesi de, insanda şart-ı âdî mahiyetinde kabul edilen insan iradesine bağlanmıştır.

Meşiet-i Sübhâniye esas olsa bile Matüridî’ce bir mülâhazayla yaklaşıyoruz meseleye; insan iradesine Allah (celle celâluhû) o kadar değer veriyor ki, bu kâinatları var eden o müthiş, o muhteşem, baş döndüren kudret ve iradesini bir yönüyle ona göre hareket ettiriyor. İnsan iradesine değer verme… İster siz ona Üstad’ın Kader Risalesi’ndeki yaklaşımıyla bir meyelân deyin, isterseniz meyelândaki tasarruf deyin (iki tarafı eşit olan iki noktadan bir tanesi hakkında seçiminizi kullanma şeklinde bir tasarruf). Onu o küllî iradesinin tecellîsine ve illet-i tâmme diyebileceğimiz şeyin tezahürüne vesile yapmış. Onunla insan â’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkar. Ahsen-i takvîme hakikî mazhariyetini gösterir. Bu şekilde, potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar olan insan realite planında da ahsen-i takvîme mazhar olur.

Bu durumda yukarıdaki sözü, onu söyleyen insanın durumuna, karakterine, haline göre değerlendirmek lâzım. Fakat genel mânâda “Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış” diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz kat’iyen doğru değildir. Ama “Herkes kendi karakterinin gereğini ortaya koyar” şeklinde bir anlayışı seslendiriyorsa, bu doğrudur. Şâh-ı Geylanî de büyüktür, Muhyiddin b. Arabî de. Hasan Şazelî de büyüktür, İbni Beşiş de. Diğer aktâb-ı kirâm efendilerimizin hepsi de çok büyüktür. Fakat herkesin mahiyeti, bir yere kadar o kimseye yol verir. O şahıs da kendi arş-ı kemâlâtına kadar; kendi varış ipini göğüslediğinden daha ilerisinin olmadığını zannederek, “Dahası yok” diyebileceği noktaya kadar yükselir ve öyle der. Ve artık sanır ki, onun yükseldiği noktadan daha ileri giden olmamıştır.

Dava-yı nübüvvetin vârisleri belli ölçüde pâyelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibarıyla, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı “Benim üstümde daha çok mesafe var” derler. Onlar hakkında ikrâm-ı ilâhî ve ihsân-ı ilâhî, Allah’ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecelli ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî’nin yanına koysalar, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki; “Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım.” O hep mebdei (başlangıcı) görür. Allah (celle celâluhû) onu müntehâya (neticede varılan son noktaya) muttalî kılmaz. Hatta bazen öyle bir ıttılâ olsa bile o “Bu galiba benim için bir imtihandır” der. Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir.

Bu “Hiçbir mazhariyetleri yoktur” demek değildir. Belki mazhariyetlerin aldatmayanı vardır. Hele hususiyle günümüzde pek çok insanın öyle rüyalarla, yakazalarla aldandığı bir dönemde bence en büyük ihsân-ı ilâhî odur: İnsanın kendini sürekli mebdede görmesi. İnsanın kendini yolun başında, başlangıçta görmesi, onda daimî gerilim hasıl eder; tırmanma azmini çoşturur, şahlandırır. Aynı zamanda onu fahirden, kendini beğenmeden, bir şey olma mülâhazasından da uzak tutar. Böylece o, başka şeylere de talib olmaz. Allah (celle celâluhû) onu müşîr (general) yapar; fakat o hiç farkında değildir; kendini nefer olarak görür. Önüne bazen ekstradan çerezler saçılan bir nefer gibi görür. Halis olduğu zamanlar da “Ben bunları istemiyorum” der.

İnsan her zaman ihlasa bağlı olmasa bile, bazen çok hâlisâne zamanlar yakalayabilir. Öyle ki insan, dünyada verilebilecek en büyük pâyelere karşı dahi kapanır ve “Onun rızası dışında hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey…” der. Cennetin kapılarını açsalar, hurileri gösterseler de “İstemiyorum” der. Bunu, bizim gibi mübtedîler bile bazen hissedebilir. Çünkü vicdan bunları hissedebilecek mahiyette yaratılmıştır. Tamamını, her türlü dünyevî renk ve desenin dışında kavrama müntehîlere mahsustur.

Ben halimden memnunum. Mübtedîlik hoşunuza gidiyorsa siz de dilekçe verir orada kalırsınız. Dualarınız birer dilekçe olsun. “Allah’ım! Mebdede, müntehadakilere mahsus hâlisâne amele bizi muvaffak eyle; fakat bahtına düştük, bizleri kalben hep mebdede tut.”

M. Fethullah Gülen

Çok kitap okumak mı esas olmalı, yoksa belli kitapları çokça okumak mı?

Bazı kitaplar vardır ki, onlar temel ve esastır. Onları sürekli okumak lâzım. Bu seneki anlayış ve idrakinizle bir şey anlarsınız; iki sene sonra o günkü seviyenizle okursanız, o kitaplarda çok daha derin mânâlar görürsünüz. Mesela, Kur’ân-ı Kerim’i böyle bir okuma hususunda diğer kitaplarla beraber değerlendiremeyiz; ama malûmunuz, onu ayda bir hatmetmeyene seleflerimiz Kur’ân’ı terk eden adam nazarıyla bakmışlardır. Ayrıca, Risaleler sürekli ve çok okunmalıdır. İhlas Risalesi gibi on beş günde bir okunması çok faydalı olacak bölümler de vardır.

Bazen çok farklı kitaplar okuma insanı ukalâlaştırır. O insan farklı davranmaya başlar, malûmatfüruşluk yapar, bilgiçlik taslar. Bir başkası da önüne gelen her kitabı vize sormadan okur; çoğu zaman mâlâyânî şeylerle vaktini tüketir, zihnini dağıtır. Önemli olan, çok okumadan ziyade, kayda değer kitapları okumaktır.

Diğer taraftan, okurken, im’an-ı nazar; yani, mevzulara derinlemesine bakma, okuduğu mesele üzerine odaklanma ve yoğunlaşma çok önemlidir. Kitapta anlatılan şeyler üzerinde ısrarla durma; ele alınan konular arasındaki münasebetlere, o kitaptaki belli bahislerin başka yerlerdeki işleniş tarzına da bakma; yapılan ima ve göndermeleri, seçilen kelimelerdeki incelikleri yakalamaya çalışma da çok istifadeli olur.

Bir başka husus da özet çıkarmaktır. Üstad Hazretleri, okunan risaleleri talebelerine özetletirmiş. Zaten bu özetleme gayretlerini Lâhikalar’da açıkça görebilirsiniz. Mesela, Hulûsî Efendi ve Hoca Sabri Efendi gibi insanların özetlemeleri öyle hoştur ki, pek beğenirsiniz. Eserlere çok vakıftırlar, dilleri de çok güzeldir. Fakat sadece onlar değil; Üstad âdet edinmiş, bu yolla pek çok talebe yetiştirmiş. Onlar, okudukları yerlerden ne anladıklarını çok iyi kompoze etmişler. Bu sayede hem kendileri öğrenmişler hem de başkalarına risaleleri okutup öğretmişler. Evet, okunan kitapların özetlenmesi, en azından okunan her bahisten sonra insanın kendi kendine “Ben buradan ne anladım?” deyip zihnen özetlemesi azamî derecede istifadeyi sağlar.

M. Fethullah Gülen

Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde ne yapmalıyız?

Açıklama: Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde ne yapmalıyız; kitap mı okumalıyız, evrâd-u ezkârımızı mı artırmalıyız, nafile namaz mı kılmalıyız?

Belki bunların hepsini belli nisbetlerde yapmak icab eder. Her şeyden önce bir değişiklik, psikolojik tavır ve durum değişikliği gerekir. Psikologlar, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntı halini atabilmesi için bir hal, tavır ve durum değişikliğini tavsiye etmektedirler. Bazen insan ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayabilir. Öyle bir durumda Cenâb-ı Hakk’a çok ciddî teveccüh etmesi iktiza eder. Tevbe ve istiğfar ile ona yönelmesi gerekir. Bazen gönlün bir halvete girmesi, bir yere kapanıp yakarışa geçmesi, içini Rabb’ine dökmesi lâzım gelir. Bazen de insanın arkadaşlarıyla oturup kendi durumunu ortaya koymasına, başkalarının düşüncelerini de yanına almasına, kendisi olarak ayakta duramayacağı düşüncesiyle başkalarına dayanmasına ihtiyaç vardır. Bazı şeyleri müzakere etmeli; lahûtîliğe açılmalı; biraz gönlünün sesini dinlemeli; ruhu sıkan o dış sâikler biliniyorsa dıştan gelen seslere, gelip çarpan gürültülere karşı biraz daha kapanmalı; vicdanda bazı şeyleri görmeye, duymaya ve hissetmeye çalışmalıdır.

Eskiden kulaklarımızı iki yandan da kapadığımız zaman duyduğumuz gürültü ve uğultunun Kevser’in sesi olduğunu söylerlerdi. Espriyle karışık söylenen bu sözün bence derin bir mânâsı vardır. Dıştan gelen ses ve gürültülere karşı kapandığınız zaman kalbinizin kan pompalamasını, vücudunuzdaki gürül gürül kan deverânını duyarsınız. Oysaki normal durumda o sesi fark etmezsiniz. Parmaklarınızın ucunu kulaklarınıza ne kadar sıkı tıkarsanız, o sesi o kadar net duyarsınız. İşte imkân varsa insanlar, içlerindeki sesi duyabilmek için bir ortam hazırlamalılar; içlerine kulak vermeli, kendi özlerini dinlemeli ve oradaki Kevser çağıltısına ulaşmalılar.

Ayrıca bir kabz halinde yapılması gereken şey, şahıstan şahısa, durumdan duruma da değişebilir. Önce ruhun sıkılması, kalbdeki heyecanın pörsüyüp solması, ruh dünyasının matlaşması arkasındaki sâikler düşünülmeli ve mücadele o sâiklere uygun bir plan dahilinde verilmelidir. Ruhdaki matlaşmayı açma, onu yeniden yeşertme yolları bulma, o hali hazırlayan sebepler gözetilerek ele alınmalıdır. Her insan, dış yüzü itibarıyla hasta görüntüsü sergileyebilir. Eğer meselenin üzerine sadece bir hastalık şeklinde gidilirse tedavi zorlaşır. Oysa meseleye hastalık değil de “hasta” açısından yaklaşılırsa, daha isabetli teşhis konulup uygun tedavi yolları bulunabilir. Değişik münasebetlerle tekrarladığım “Hastalık yok, hasta var” prensibiyle her şahıs fert fert düşünülmeli, “Bu şunun, bu da şunun hastası” şeklinde o ferdin durumuna uygun bir tedavi yolu takip edilmelidir.

Öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklama, bıkkınlık, yılgınlık ve yorgunluk hali size ait meselelerden dolayı olmuş olabilir. Küçük bir lâtife ve bir nükte ile o kilitlenmeyi açmak gerekir. Yerinde alıp bir tenezzühe çıkarmak, tenezzüh ufku itibarıyla ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder. Bazen açıp bir kitap okumak, bir başka zaman da bazı şeyleri müzakere etmek faydalı olur.

Mesela, insanda ibadet-u tâata karşı bir ülfet hasıl olmuşsa ve bu hal kalbde bir sıkıntı meydana getirmişse, o noktada zorlamamak, muhatabın o durumda kaldıramayacağı şeyleri söylememek gerekir. O durumda daha yumuşak, ümit verici ve reca duygusunu canlandırıcı bir üslup kullanmak uygun olur. Hani ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Kur’ân-ı Kerim’in art arda gelen emirlerinin yüklediği mesuliyet karşısında çok etkilenmiş, kendi duyuşları ve hassasiyetleri ölçüsünde âdeta kemikleri birbirine geçmişti de o sırada Yusuf Sûresi nazil olmuştu. Ahsanü’l-Kasas (en güzel beyan) olarak nazil olan bu sûre, çok büyük hikmetler ihtiva ediyor, Hakîm ve Alîm isimlerinin gölgesinde enbiyâ-i izamla alâkalı bir serencâmeyi anlatıyor, ailevî ve içtimâî hayat için önemli dersler veriyordu. Veriyordu, fakat bütün o önemli dersler bir kıssa çerçevesinde anlatıldığından dolayı hem sahabe rahat bir nefes alıyor hem de ilâhî beyanın kendilerine verdiği mesajı kavrıyorlardı.

Evet, kabz halinin sâikleri farklı farklı olabilir. Bir insan bir günah işlemiş ve uzaklaşmıştır; bir başkası çok yakın olma fırsatı bulmuş, yakınlığın hakkını verememiş ve dolayısıyla uzak muamelesi görmüştür. Çok yakınlara celbedildiği halde, yakınların yapması gereken şeyi yapmadığı için uzaklara düşmüştür. Dolayısıyla o da kendini çok uzak görür. Böyle bir insanın içinde bulunduğu o ruh haleti mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

Bilinmelidir ki; Allah’ın izin ve inâyetiyle her kapalı ve kilitli insanı bir şekilde açmak mümkündür. Fakat bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvuftaki mürşidlik mânâsında demiyorum, az da olsa insanların genel ufkunu kavrayan bir rehberi kastediyorum. Bazen bir insan, birdenbire bütün duyguları dumura uğramış gibi, olumsuz, nâmüsait bir ortamda yapraklarını salan çiçekler gibi kendini salmış olabilir. Böyle bir durumda onu iyi dinlemeniz gerekir. Gücünüz yetiyorsa, gayet tatlı ve mülâyim bir eda ile onu dinlemek, bir psikanalize tâbi tutmak, içini okumaya çalışmak ve sonra da içinde bulunduğu ruh haletine uygun bir üslupla o sıkıntılı durumunu gidermesine yardımcı olmak iktiza eder. Bu mevzuyu Ziya Paşanın sözüyle şimdilik bitirelim:

Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,

Her merhemi her yâreye derman mı sanırsın.

En ummadığın keşfeder esrar-ı derûnun,

Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın.

M. Fethullah Gülen

“Kur’ân müslümanlığı” ifadesi doğru mudur?

Bir manada, hepimiz Kur’ân müslümanlarıyız. Çünkü, onun nuru sürekli hayatımıza akıyor ve bizi o besliyor. Evet, bizim can damarımız, havamız ve ziyamız Kur’ân’dır. Ebedlere kadar var olabilmemizin temel direği Kur’ân’dır. Kur’ân, bazen ciddî bir merak ve iştiyakla, kimi zaman da bir tereddüt ve ürperti ile beklediğimiz öbür âlemlerin haritası, tarifnâmesi ve rehberidir. O, insanî kemalât yolunda bizi asla yanıltmayan bir terbiye kitabı, bir mârifet mecmuası ve bir ilimler ansiklopedisidir. Bizim şahsî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasî ve idarî hayatımızı tanzim eden bir kanunlar külliyatıdır; ihtiva ettiği dua, zikir, fikir ve münâcâtlarla seyr ü sülûk rehberimizdir. Dahası Kur’ân, başta Sünnet olmak üzere diğer şer’î delillerin de kendisine dayandığı temel kaynağımızdır.

Bu zaviyeden, her müslim bir Kur’ân müslümanıdır; elhamdülillah, biz de Kur’ân’a göre müslümanız. Gerçi, Kur’ân’ı temsilde hatalarımız ve boşluklarımız bulunabilir; pek çok eksik ve kusurlarımız olabilir, belki bu açıdan sorguya da tâbi tutulabiliriz; en azından bazılarımız itibarıyla Kur’ân’ı hakkıyla temsil ettiğimiz söylenemez. Fakat, yine de -elhamdülillah- biz, Kur’ân’ın müslümanlarıyız.

Ne var ki, günümüzde “Kur’ân müslümanlığı” sözü ile, özellikle Sünnet’i ve diğer edille-i şer’iyeyi dışlayarak İslâm’ı yalnızca Kur’ân’a göre yorumlamayı esas edinen bir anlayış nazara verilmektedir. Bu açıdan da, bu tabiri masum bir isimlendirme olarak kabul edemeyiz.

Sünnet-i Seniyye’den Koparılan Kur’ân Mehcurdur!..

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Kur’ân ile nefes alıp verir, onunla göklerle irtibata geçer, onunla rahmet damlaları gibi yerdeki varlıkların imdadına koşar, onunla zulmetlerle savaşır ve onunla ışık olur her yana yağardı. Rehber-i Ekmel’in ilk muhatapları olan Sahabe efendilerimiz ashab-ı lisandı; onlar dili çok iyi bilir, neyin ne ifade ettiğini çok iyi anlarlardı. Fakat, nâzil olan ayetler arasında, o firaset ve fetanet insanlarının dahi kendi idrak ufuklarıyla halledemedikleri meseleler olurdu.

Dolayısıyla, Ashab-ı Kiram, içinden çıkamadıkları meseleleri hemen Hikmetin Lisan-ı Fasîhi’ne (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) sorarlardı. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Âişe validemiz (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi zeka, hafıza ve idrak seviyeleri itibarıyla içimizde hayranlık duygularını uyandıran büyük sahabiler bile, pek çok mevzuyla alâkalı “Ya Rasûlallah, bu ne demektir?” “Ya Rasûlallah, şunun manası nedir?” şeklindeki sualleriyle istifsarda bulunurlardı. Demek ki, Sâdık u Masdûk Efendimiz’in rehberliği, ışık tutması, şerhi ve izahı olmasaydı, dini kendilerinden öğrendiğimiz o Sabikûn u Evvelûn dahi Kur’ân’ı kendi başlarına tam olarak anlayamayacaklardı. Zaten, herkes Kur’ân’ı kendi kendine anlayıp ondan hükümler istinbat edecek olsaydı, bir peygamberin gönderilmesine ihtiyaç mı kalırdı?

Evet, hiçbir zaman bitip-tükenme bilmeyen o Kur’ân hazinesinin kapılarını açmaya yönelik soruların yanı sıra, Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisine tevcih edilen pek çok sual, halledilmesi gerekli olan pek çok müşkil, ümmetiyle alâkalı dînî, içtimâî, iktisâdî, siyasî pek çok mesâil vardı ki, Beyan Sultânı, kalb-i pâki ve lisân-ı nezîhi ile onların hepsini cevaplayıp müşkilleri hall, mübhemleri şerheder; Kur’ân ile gelen pek çok mutlak emri takyîd, mukayyedi ıtlâk, husûsîyi ta’mîm, umûmîyi de tahsîs buyurarak, Kur’ân mesajının yanında kendi ifade ve beyanlarının rükniyetini de ihtarda bulunurdu. Mesela; Kur’ân’da mücmel olarak zikredilen namazı bütün rükünleri, şartları, sünnetleri ve âdâbıyla; haccı ifradı, kıranı, temettü’ü ve bütün teferruatıyla; zekâtı nisâbı, nevileri ve edâ keyfiyetiyle ayrıntılı olarak anlatırdı. Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak ele alınan mevzuların istisnalarını gösterir; mutlak olarak zikredilen hükümleri takyîd ederdi. Bazen de ayet-i kerimelerde tek kelime ile dahi temas edilmeyen meseleleri müstakilen hükme bağlardı.

Binaenaleyh, ilk asırdan bugüne kadar, Sünnet-i Seniyye, din ve dînî hayata esas teşkil etmesi bakımından hep Kur’ân’la beraber mütâlaa edilmiştir. Öyleyse, ne onu Kur’ân’dan, ne de Kur’ân’ı ondan tecrîd etmek mümkün değildir. Vahy-i gayr-i metluv olan hadisleri devreden çıkarmak ve onları vahy-i metluv olan Kur’ân’dan koparmak da bir yönüyle Kur’ân’ı mehcur hale getirmek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın beyanını Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünnetini hesaba katmadan ele almak, bir manada, Allah’ın elçisinin vahye dayalı açıklamaları yerine beşerî ve nefsî yorumları ikâme etmek sayılır. Bu aynı zamanda, Kelâm-ı İlâhî’nin, Rasûlullah’a ittiba ile alâkalı emirlerini görmezlikten gelmektir ki, böyle bir anlayışı “Kur’ân müslümanlığı” addetmek de mümkün değildir.

Diğer taraftan, İslam uleması, dînî delilleri iki ana başlık altında mütalaa etmişlerdir: Birincisi; Kur’ân, Rehber-i Ekmel’in söz, fiil ve takrîrlerini ihtiva eden Sünnet, İcmâ (İslam fıkhına ait fer’î bir hükümde, muasır bütün müctehidlerin ittifak etmeleri) ve Kıyas (aralarındaki illet benzerliğinden dolayı, iki şeyden birinin hükmünün mislini diğerine de uygulama) olmak üzere “aslî deliller”dir. İkincisi ise, genel olarak Maslahat, Örf, İstihsan, İstishab, Şeru men kablena ve Sahabi kavli gibi şubelere ayrılan “fer’î deliller”dir.

Bütün bu delilleri hesaba katmadan Kur’ân’ı kendi enginliğiyle kavrayamazsınız. Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması için, onu Sünnet-i Seniyye’nin rehberliğinde okumak gerektiği gibi, ayetlerin tesbitinden onların hakiki manalarının tayinine kadar pek çok meselede o ilk safı teşkil eden ve ilahî takdire mazhar olan Ashab-ı Kiram’ın mütabakatlarına ve onların tefsirlerine vâkıf olmak da lazımdır. Kalbleri tir tir titreyerek, Allah’ın kelamından O’nun muradını anlamaya çalışan Sahabe efendilerimizin, üzerinde icma ettikleri meseleleri ve kıyas neticesinde ortaya koydukları hükümleri iyi bilmek icap etmektedir.

Ashab-ı Güzîn’den sonra da ilk asırlardaki selef-i salihîn efendilerimiz, zamanın değişmesiyle ortaya çıkan hayatla alâkalı boşlukları çeşitli istinbatlarla doldurmuşlardır. Duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle İlahi Kelam’a mürâcaat eden bu rabbânîler, icmâ ve kıyas sayesinde, dinin kendi gücünü bir kere daha ifade etmesine zemin hazırlamışlardır. Zamanı, konjonktürü ve değişen şartları gözeterek, içtihada ve istinbata açık yanlarıyla İslam’ı içinde yaşadıkları asrın idrakine göre daha bir gür sedayla seslendirmişlerdir. Bu açıdan da, biz Asr-ı Saadet’ten bugüne dek selef-i salihînin üzerinde hassasiyetle durduğu, yaşadığı, koruduğu, salıkladığı ve sonraki nesillere emanet bıraktığı müslümanlıkla müslümanız elhamdülillah.

Kur’ân’ın Hakikî Tercümesi Kâbil Değildir!

Öyle anlaşılıyor ki, bazıları “Kur’ân müslümanlığı” derken, bir dönemde muannid bir Kur’ân düşmanının, ona karşı dehşetli bir plân çevirmesi, “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” (!) demesi ve onun yerinde okunması için tercümesinin yapılmasını arzulaması misillü gizli bir maksat taşıyorlar. Zâhiren Kelâm-ı İlahî’ye inanıyormuş ve onu takdir ediyormuş gibi görünüyorlar; fakat, sözde Kur’ân dellallığı perdesine sığınarak hadis-i şerifleri, Sünnet-i Seniyye’yi ve sâir edille-i şer’iyeyi metruk kılmak için uğraşıyorlar.

Tabii ki, sathî de olsa bir malumat edinmek, belli mülahazaları öğrenmek ve zor anlaşılan bir kısım ifadelerle alâkalı bazı ipuçları elde etmek için Yüce Kitabımızın açıklamalı bir mealine müracaatta bulunmak her zaman faydalı olur. Selim akıl, selim his, selim kalb ve temiz vicdan sahibi bir insan tarafından hazırlanan böyle bir meâl, Kur’ân etrafındaki şüphe fırtınalarına ve vesvese rüzgarlarına karşı bir sera vazifesi görebilir. Fakat, hiçbir meal Kur’ân’ı bütün manaları, mazmunları ve muhtevası ile ihata edemez. Meallerden, şerhlerden, tevillerden ve tefsirlerden faydalanılır, ancak bunlar İlahi Kelam’ın yerine konamaz; dahası, Kur’ân sadece onlarla yeterince anlaşılamaz.

Goethe’nin Faust’unu ilk okuduğum zaman neredeyse hiçbir şey anlamamıştım; hatta o eserde bir derinlik göremediğim için bu meşhur edibin koca bir dünya tarafından takdir edilmesine de şaşırmıştım. Ne zaman sonra Ord. Prof. Sadi Irmak’ın şerhini de ihtiva eden bir Faust tercümesi okuyunca, işte o vakit bazı ifadelerdeki enginliği bir nebze kavrayabilmiştim. Şimdi şöyle bir düşünün; “Goethe kim, Shakespeare kim, Tolstoy kim? Nihayet bunlar birer beşer; onların eserleri Kelâm-ı İlâhî yanında ne ifade eder ki? Fakat, asıllarıyla aynı manayı ve tadı verecek şekilde onları dahi tercüme etmek mümkün değildir. Bir de söz konusu Allah Kelamı olunca, onu topyekün mana, mazmun ve muhtevası ile aksettirecek bir tercüme yapmak bütün bütün imkansızdır. İşâratü’l-İ’caz ve Yirmibeşinci Söz gibi eserlerde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in o kadar vücuhu ve öyle enginlikleri vardır ki, tercüme sayesinde onların tamamını ortaya koyabilmek muhaldir. Bu açıdan da, Hazreti Üstad’ın dediği gibi, “Kur’ân’ın hakikî tercümesi kâbil değildir; lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur’âniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunamaz!”

Bütün bu meseleleri nazar-ı itibara alınca, “Kur’ân müslümanlığı” ifadesinin ve bu ifadeyle ortaya konan anlayışın iyi niyete makrun bulunduğunu ve Kur’ân’a saygının ifadesi olduğunu zannetmiyorum. Bu anlayışın temsilcilerinin çoğunun fantezi peşinde koştuklarını, bir lüks zaafına düçar olduklarını ve hatta bazılarının, megalomaniye yakalandıklarını, herhangi bir farklılık ortaya koyarak kendini ifade etme kompleksi yaşadıklarını düşünüyorum. Bunların, İbn-i Cerir et-Taberi, Fahrüddin Razî, Âlûsî Bağdâdî, Celaleddin es-Suyûtî, İmam Kuşeyri ve çağımızın allamesi Hazreti Bediüzzaman misillü yüce kâmetler tarafından izah edilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden ele alınıp anlatılmış ulvî hakikatlere ters gibi görünen hususları dile getirmelerini “Ben de varım, ben de bilirim!” diyerek bir kısım lükslere başvurma zaafı olarak görüyorum.

Ayrıca, “Kur’ân müslümanlığı” diyen kimselerin ortaya koydukları müslümanlık tarifleri ve anlayışları da birbirini tutmuyor. Zaten, duygu duruluğundan ve kalb safvetinden mahrum kimselerin anlayışlarının aynı olması düşünülemez. Çünkü, merkezden ve ana hattan ayrılan kimse, tâli bir sürü yola sapmaktan kurtulamaz. Nitekim, Cenâb-ı Hak, “İşte Benim dosdoğru yolum. Ona tâbi olun. Sakın, sizi Allah’ın yolundan ayıracak başka yollara uymayın.” (En’am, 6/153) buyurmuştur. Evet, Kur’ân-ı Kerim’i ve Din-i Mübin’i, Sahabe-i kiramın anladıkları ve yaşadıkları gibi kabul etmeyenlerin, akla hayale gelmedik patikalara, farklı farklı yollara sapmaları kaçınılmaz olur. Zira, o takdirde herkes kendi kafasına ve hevasına göre uygulamalara dalar, düşünce inhiraflarına kayar.

Hâsılı; asıl “Kur’ân müslümanlığı”, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, Kur’ân ayetlerinin yanı sıra kendi ifade ve beyanlarıyla da tebliğ ettiği, sonra da İnsan-ı Kâmil oluşuna muvafık bir keyfiyette mükemmel bir temsille ortaya koyduğu ve Ashâb-ı Kiram efendilerimizin de Rehber-i Ekmel’den öğrenip uyguladıkları müslümanlıktır. Selef-i Salihîn tarafından, aslî ve fer’î bütün deliller gözetilerek çerçevesi belirlenen bu İslam anlayışını bırakıp, heva ve hevesine fikir sureti vererek Kelâm-ı İlâhî’ye sahip çıktığını iddia edenlerin yaptıkları, olsa olsa, Kur’an-ı Kerim’i mehcur tutmaktır.

M. Fethullah Gülen

Müslümanların geri kalmasının sebebini açıklar mısınız?

Açıklama: Üstad Hazretlerinin “Sanmayın ki Müslümanlar dünyayı bilmiyorlar” ifadesini ve bazı insanların bunu böyle zannetmelerini nasıl anlamalıyız?

Evet, Üstad Hazretleri, “Onyedinci Lem’a”da “Ey divane baş ve bozuk kalb! Zannedermisin ki, Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hisselerini unutmasınlar?” buyuruyor.

Müslümanların dünyayı bilmediği söylenemez. Ne var ki, onlar, dünyayı kendi akîdelerine ve Kur’ân’ın ölçülerine göre değerlendirirler. Dünya ve ahiret arasında bir denge gözetirler. Ellerindeki imkânları ahireti kazanmaya sarf ederlerken dünyadan nasiplerini de unutmazlar. Dünyanın “Esmâ-i İlâhiye”ye bakan yönünü ve ahiretin bir mezrası olması vechesini çok sever, onu sadece insanın nefsine ve şehvetine bakan yönüyle kerih görürler. Ben malûmunuz olan bu meselede uzun boylu durmayacak, başka bir hususa dikkatlerinizi çekeceğim.

Bizim dünyamızda, belli bir dönemde, tekvinî emirlerin okunması ve onların da dikkate alınması ihmal edilmiş. Takvanın çok önemli bir buudu saydığımız “tekvinî emirleri gözetme” ve “Kur’ân’dan istifade etmede de mühim bir faktör olan kâinat kitabını okuma” esaslarını iptal edince, onlara gereken değeri vermeyince kaybetmiş ve ezilmişiz. Dahası, Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve hatta her şeyden kat-ı nazar ederek onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüşüz. Batı’nın ilerlemesini ve başarısını, dünyaya im’ân-ı nazar etmelerine bağlamışız. Bu defa da, “Kevnî kanunları okuyacak, değerlendirecek ve onlara yetişeceğiz” demiş; ama çok garip bir şekilde, kendi elimizdeki mukaddes bildiğimiz değerleri bir kenara atarak işe başlamışız.

Geçenlerde bir tanesi –hâşâ- “Allah fay may işine karışmaz ki” diyor. Bakıyorsunuz, baştan dalâlete gidilmiş. Bir başkası, felâketli günlerimizde yazdığı bir kitapta, “Meseleleri dua ile falan halledeceğinizi zannetmeyin” diyerek ibadetle, iyi mü’min olmakla problemlerin hallolmayacağını söylüyor ve manevî dinamiklerimizi bütün bütün gözardı ediyor.

Oysa, iyi mü’min olmak çok önemli bir şeydir ve kâinat kitabını doğruca okumak ve tekvinî emirleri gözetmek de iyi mü’min olmanın bir gereğidir. Siz tekvinî emirleri okumayı, ilmî ve teknolojik gelişmeleri ele alırken, o mevzudaki ihmali giderme iddiasına girerken, beri tarafın ne kusuru var da kendi değerlerimizi tamamıyla bir kenara atıyorsunuz? Zannediyorum, karşı tarafın hokkabazlığı ve illüzyonu bizim insanımızı da tuhaf tuhaf konuşmaya sevk ediyor, çok farklı düşündürüyor.

İnanan insanlar söz ve ifadelerine dikkat etmeli. Mesela, bir onkoloğun bir hastası kansere yakalanmış, metastas olmayan yeri kalmamış. O doktora düşen, yine de kestirip atmamak, tedbirli konuşmaktır. Demelidir ki, “Esbab açısından şöyle görünüyor. Ama eskiden beri en kötü durumlarda bile söyleyegeldiğimiz üzere, Allah’tan ümit kesilmez” Evet, öyle bir durum olur ki, her şeyin bittiğini zannetiğimiz bir anda adam döner, elini kolunu sallaya sallaya geriye gelir. Temkinli, dikkatli konuşmak lâzım. Yoksa hiç farkına varmadan sebeplere te’sir-i hakikî vermiş oluruz. Müsebbibü’l-Esbab’ın güç ve kudretini her yerde ve her vesileyle hatırda tutmamız lâzım geldiği gibi, orada da hatırlamalı ve zikretmeliyiz.

Bu konuda, Cenâb-ı Hak için “müdahale” sözünü kullanmak yanlıştır; “müdahale” demek beni çok rahatsız ediyor. Çünkü, müdahale, ara sıra bir şeye el uzatma, parmak sokma demektir. Oysa, biz her zaman her şeyimizle Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindeyiz. Hatta bu hususa iyi uyanmış bir şuur, “Biz var mıyız, yok muyuz?” meselesinin münakaşasını yapar. Mustafa Sabri Efendi, cebr-i mutavassıta dönmeden önce bile bir kitabında, Haşim Nahit’in Musa Bigiyef’i göklere çıkardığı Türkiyedeki İ’tila Yolları adlı kitabına verdiği cevapta diyor ki; “Bir mübtedînin Kaderî, Mutezilî olmaması ve bir müntehînin de Cebrî olmaması mümkün değildir,”

Evet, eğer kalbinizin atışlarında bile Cenâb-ı Hakk’ın elini görüyorsanız nasıl “ben” diyebilirsiniz ki? O kalb atışını, damarlara, adelelere nasıl bağlarsınız ki? Şimdilerde, maalesef, naturalizm ve rasyonalizm öylesine öne çıktı ki; pek çokları bir mânâda, bir ölçüde tam bir determinist gibi düşünüyor ve konuşuyor.

Az önce de ifade ettiğim gibi, tekvinî emirlerin iyi okunmaması, yani takvanın o yanının ihmal edilmesi, Müslümanların zillete maruz kalmasını netice veriyor. Bu defa da, bir taraftan Müslümanlar aşağılık duygusu içine giriyor ve başkalarını taklide başlıyorlar. Bir fasit daire oluşuyor. Bir diğer taraftan da, başkalarına söz dinletmek zor oluyor. Batılı, bize tepeden bakıyor. Sanki ilmî ve teknolojik başarı, konuşmanın minberi, mihrabıymış gibi davranıyor. O minberde değilsen kimseye bir şey anlatamazsın. Aşağıdan bağırdığın sürece, söylediğin sözler Hz. Mesih’in solukları bile olsa yukarıda kimseye tesir etmez. Bu açıdan tekvinî emirlerin iyi okunmasının zaruret ve lüzumuna inananlardanım. Bu meselede ısrar ediyorum ve Üstad’ın işaretine de fevkalâde itimadım var.

Ancak unutulan bir şey daha var ki, her şey bu dünya demek değildir. Yenik olsanız ne olur? Ömrünüz zindanda geçse ne olur? Hiç başarılı olmasanız ne olur? Hz. Zekeriyya (aleyhisselam) başarılı mı olmuş! Hz. Yahya (aleyhisselam) başarılı mı olmuş! Meseleyi sadece dünyevî başarı ve muvaffakiyete bağlamak doğru değildir. O, Allah’ın bileceği bir husustur. Biz bir imtihan dünyasındayız. Burada seni ezer, öbür tarafta cennetine kor. Ölçü, şu kısacık dünya hayatındaki üstünlük, başarı ve rahat bir hayat değildir; burayı bir tarla gibi değerlendirip ahirette cennet meyveleri dermektir.

Bu mevzuyu da, daha önce arz ettiğim bir lâtifeyle bitireyim. Yahyâ Efendi, Niyazî-i Mısrî’yi devrin padişahına şikayet edince, Niyazî-i Mısrî bir adaya sürgüne gönderilir. Belli bir süre sonra Yahya Efendi de aynı adaya sürgün edilir ve üstelik, altlı üstlü aynı binaya düşerler. Şu kadar ki, Yahya Efendi üstte, Niyazî-i Mısrî alttadır. Niyazî-i Mısrî, Yahya Efendiye, “Ne haber, sen de sürgüne geldin” deyince, beriki, “Öyle; ama ben üst kattayım” der. Bunun üzerine, Niyazî-i Mısrî de şu cevabı verir: “Ne fark eder? Tebbet de İhlâs’ın üstünde!”

M. Fethullah Gülen

Alevilere isnad edilen “mum söndürme” hadisesinin aslı var mıdır, yoksa bu bir iftira mıdır?

Bu türlü ithamların ve iftiraların kaynağı çok eski devirlere dayanmaktadır. Aynı kültür ortamında yetişen insanları birbirine düşürmek için, bazen mezhep farklılıklarını, bazen etnik unsurları ve kimi zaman da meşrep ayrılıklarını kullanan kimseler, dünden bugüne insanların ya da yürüdükleri yolların bazı hususiyetlerini farklı yorumlayarak ve karşı tarafa farklı intikal ettirerek iftiraklara sebebiyet vermişlerdir. Tâ Hazreti Ali döneminden başlayan bu yanlış ya da kasıtlı yorumlamalar, farklılıkları kavga vesilesi yapıp kardeşi kardeşe düşürmeler ve bölüp parçalamalar günümüzde de aynı şekilde devam etmektedir.

Geçtiğimiz günlerde yabancı bir televizyonda yayınlanan, özellikle Alevî kardeşlerimize çamur atan ve dolayısıyla hepimizi çok derinden yaralayan çirkin dizi vasıtasıyla bir kere daha şahit olduğumuz gibi, aslında bu fitneler umumiyetle dışarıda planlanmakta, hariçte bir yangın gibi tutuşturulmakta ve sonra onun isi dumanı aramıza pompalanmaktadır. Şimdilerde sadece bizim ülkemizde de değil, hususiyle yakın çevremizde din, dil, mezhep, meşrep ve ırka bağlı bazı duygular tetiklenmekte, her farklılığın bir iftirak sebebi olması için halk tahrik edilmekte ve hatta bir ölçüde herkes şovenliğe çekilmektedir. Bu fitne, sadece Sünnî Şiî ayrılığının ya da etnik unsurların ve ırkî mülahazaların kanayan bir yara haline getirilmesinden ibaret de değildir. Bugün Şiîliğin şubeleri arasındaki mücadelelerde de görüleceği üzere, bazı esaslar aynı olsa bile, füruattaki her farklılık yumrukların sıkılmasına sebebiyet vermekte ve hatta Alevî-Sünnî çatışmasından öte, Alevîliğin değişik kolları da birbirine düşürülmektedir.

Öyle ki, aynı kültürün çocukları, aralarındaki farklılıkları bir zenginlik kaynağı sayabilecekleri, karşılıklı olarak konumlara saygılı davranıp hayatı paylaşabilecekleri ve kendilerine ters gibi görünen bazı hususiyetlere göz yumup ortak noktaları öne çıkararak birbirlerine bağırlarını açabilecekleri halde, asırlarca omuz omuza olduklarını ve bir tarihi beraberce yaptıklarını unuturcasına, şimdi birbirlerine sırtlarını dönmekte ve yumrukları havada kavga anını kollamaktadırlar.

Evet, belki her kesimin birbirine karşı bazı hataları olmuştur; fakat, daha kötüsü, kolaylıkla telafi edilebilecek bu hatalar, yer yer toplum içinde işlettirilmiş ve çok değişik boyutlara taşınmıştır. Hususiyle, dış güçlerin içteki bir kısım piyonları sayesinde, insanların başkalarına aykırı gibi görünen bazı sözleri ve tavırları çok farklı yorumlanmış, olabildiğine büyütülmüş ve herkesi öfkelendirecek bir tarzda sunulmuştur. Hem meselelerin böyle çok yanlış yorumlanması ve farklı sunulması, hem de gün geçtikçe büyütülmesi ve o yanlış yorumlarla beldeden beldeye, nesilden nesile intikal ettirilmesi neticesinde oldukça kabaran husumet duygularının sürüklemesiyle, bazıları “öteki” saydıkları kimseleri karalamak için aslı astarı olmayan bir kısım isnadlara ve iftiralara dahi tenezzül etmişlerdir. Bu isnat ve iftiralarla kendi haklılıklarını ve karşı taraftakilerin de bâtıl üzere olduklarını ispatlamaya girişmişlerdir. Heyhat ki, dış ve iç şerirlerin iyice alevlendirdiği bu meş’um fitne yüzünden vifak ve ittifak paramparça olmuş, uhuvvet ruhu dumura uğramıştır.

İşte, “mum söndürme” hadisesi de bu iftiralar cümlesindendir. Cem ayininin sonunda mumların söndürülmesi ve anne, kızkardeş, hala, teyze… kim rast gelirse gelsin, herkesin karanlıkta kendisine denk düşen kişiyle beraber olması şeklinde anlatılan, yani tam manasıyla bohemliğe ve ibâhiyeciliğe sapıldığı iddiasıyla dile dolanan böyle bir bühtanın gerçekmiş gibi algılanması ve milletimizin bir kesimine o nazarla bakılması çok büyük bir zulümdür, insanlığa karşı saygısızlıktır ve altından kalkılamayacak azim bir iftiradır. Alevîleri karalamaya ve onları yoldan sapmış göstermeye matuf olarak kullanılan bu iftira, bir kısım zâlimler tarafından ortaya atılmış; bazı saf insanların duyduklarına hemen inanmaları ve onu hakikatmiş gibi aktarmaları neticesinde bir kısım Sünnî camia içinde de yayılmıştır. Aslında, bazı mihraklar, Sünnîlerin yanına varıp onlara Alevîlerle alâkalı bin bir türlü yalan söylemişler; daha sonra Alevîlerle beraber olup bu defa da onlara Sünnîlerle ilgili gayr-i vaki beyanlar ileri sürmüşler ve böylece kardeşi kardeşe düşürmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.

Bu açıdan, mum söndürme meselesi gibi, bir zümreyi karalamaya ve insanımızı birbirine düşman kılmaya matuf olarak ortaya atılmış iftiralara ve uydurma beyanlara karşı çok ciddi bir tavır almak gerekir. Kulağa fısıldanan her sözü sağlam bir asla dayanıyormuş gibi hemen kabul etmek doğru değildir; hele o söz bir kesimi suçlayıcı ve küçük düşürücü ise, ona itibar etmek ve onu orada burada dile getirmek bir mü’mine asla yakışmaz. Binaenaleyh, ömrüm boyunca âlim ve ârif hiçbir insanın ağzından böyle bir bühtan duymadım; çocukluğumdan itibaren büyük pirlerin, üstadların ve meşayihin meclislerinde bulundum; fakat, onların sohbetlerinde ya da muhaverelerinde bu kabil bir güft u gûya rastlamadım. Öyle anlaşılıyor ki, bu türlü ithamlar, halk arasında, meseleleri ayağa düşüren kimselerin dedikodularından ibarettir; bunları yayanlar ve bu şekilde toplumun huzurunu kaçıranlar ise, ya cahil kimselerdir ya da ülkemizde düşmanlık duygularını kızıştırmaya çalışan hainlerdir.

Ayrıca, vicdanı çürümemiş bir kimse, böyle bir iftiranın gerçek olabileceğine de asla ihtimal veremez. Çünkü, bizim kültür ortamımızda yetişen insanların bu türlü bir bohemliğe ve bağışlayın, hayvanlığa tenezzül edeceğine ihtimal vermek hem mahiyet-i insaniyeye karşı saygısızlıktır hem de o insanlara hakarettir. Hele, “Eline, beline, diline sahip ol!” telakkisine bağlı yaşayan ve namusları uğruna çok defa mücadele vermiş bulunan insanların iffetlerini görmezlikten gelerek, onları gönülden yaralayacak isnatlarda bulunmak ve iftiralara ortak olmak değil Müslümanlığa, insanlığa dahi sığmayacak bir kötülüktür.

Ehl-i Kitab’a mensup bazı müfteriler de Hazreti Dâvud’a (aleyhisselam) iftira atmışlardır. Hâşâ, Kutlu Nebî’nin, Hitti Uriya adındaki komutanını kasıtlı olarak cephede ön safa sürdüğünü, onun öldürülmesini temin ettiğini ve böylece, geride dul kalan hanımı ile kendisinin evlendiğini söylemişlerdir. Bu uyduruk hikayenin kendi döneminde de yaygın şekilde anlatıldığını işiten Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) efendimiz, böyle bir iftira karşısında çok üzülmüş ve Dâvud Aleyhisselam hakkındaki bu yalanı diline dolayanları cezalandıracağını ilan etmiştir. Kim bu bühtana iştirak ederse, bir peygambere iftira atma cezası olarak, ona yüz altmış değnek vuracağını belirtmiştir.

İşte, haddizatında söz konusu yapmaya bile değmeyecek kadar asılsız ve çirkin bulduğum; fakat, müfterilere kanabilecek bazı kimseleri uyarma kasdıyla, hakkındaki düşüncelerimi ifade etmeyi gerekli gördüğüm böyle bir bühtan karşısındaki hislerimi özetleme sadedinde diyebilirim ki: Şayet bugün de Haydar-ı Kerrar dönemindeki gibi bir uygulama mevzubahis olsaydı ve karar verme salâhiyeti bana düşseydi, ben de “mum söndürme” iftirasını seslendirenleri cezalandırırdım.

M. Fethullah Gülen

Şehitlerin ölmediği doğru mudur, kaç çeşit şehit vardır?

Şehitlik, Hak katında nübüvvet ve sıddîkıyet makamlarından sonraki en büyük payedir. Kur’an-ı Kerim, şehitlere ölü denilemeyeceğini, onların mânen ölmediklerini, şehadet şerbeti içmeleriyle beraber farklı bir hayat mertebesine geçirildiklerini ve ötede pek büyük mükafat elde edeceklerini değişik ayet-i kerimelerde dile getirmiştir: “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154) mealindeki ilahî beyan şehitlerle alâkalı ayetlerden sadece biridir.

Evet, şehitler ölmezler; onlar bu mihnet yurdundan ayrılsalar da hâlâ canlıdırlar; fakat, hayatlarını bizim şuur alanımızı aşkın ve farklı bir buudda devam ettirdiklerinden dolayı biz onları göremeyiz ve fizikî olarak onlarla bir araya gelemeyiz. Merâtib-i hayatı anlattığı mektupta Nur Müellifi’nin de üzerinde durduğu gibi; şehitler, dünyevî hayatlarını Hak yoluna feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş değil de, daha iyi bir âleme gitmiş olarak bilirler; Allah’ın ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içinde, kemâl-i saadetle mütelezziz olur ve ölümdeki firak acısını, ayrılık elemini hiç hissetmezler. Bizim bazı rüyalarda bambaşka iklimlerde dolaşıp nefis nimetlerden istifade etmemize benzer bir şekilde onlar, Allah Teâlâ’nın nimetlerinden yer, içer ve oradan oraya uçup gider, neşe içinde seyahat ederler. Cenâb-ı Hakk’ın onlara lutfettiği nimetler öyle büyük ve güzeldir ki, bütün şehitler, henüz kendilerine kavuşmamış müstakbel arkadaşlarına, “gelecekleri yerde hiçbir korku olmadığına ve asla üzüntü hissetmeyeceklerine” dair müjde vermek isterler. İşte, şehitler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan önce Mevlâ-yı Müteâl’in onlara ihsan ettiği büyük makamla alâkalı bu hususiyetlerin nazara alınması gerekmektedir.

İslâm alimleri, şehitleri, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibarıyla üç kısma ayırmışlardır. İ’la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimseler hem dünya ve hem de âhiret bakımından şehittirler. Bu şehitler yıkanmaz ve kefenlenmezler; üzerlerindeki palto, parke, silah, mest gibi fazlalıklar çıkarılsa da kanlı elbiseleriyle gömülürler. Onlar mübarek kanlarıyla yıkanmışlardır; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, şehitlerin kanının ötede misk ü anber gibi kokacağını, dolayısıyla şehadete erdikleri hal üzere, vücutları yıkanmadan ve kanlı elbiseleri üzerlerindeyken gömülmelerini tavsiye etmiştir.

Kalben inanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların yanında savaşırken öldürülen kimseler de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayılırlar, yıkanmadan namazları kılınarak elbiseleriyle gömülürler. Fakat, bunlar, kalblerine nigehbân olamadığımız için dünya hükümleri bakımından şehit kabul edilseler de Allah katında şehit sevabı alamayacaklardır.

Bazıları da vardır ki, Hak katında şehittirler ve şehit mükâfatına nâil olacaklardır; ancak bunlar, diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar.” Ayrıca, aile ve çocuklarının geçimini sağlamak için helal yoldan çalışıp kazanırken ölen kimseler ve ilim yolunda can verenler de âhiret şehiti sayılmışlardır. Doğum esnasında ölen mü’mine kadın ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından ölen bir mü’min de şehit kabul edilir.

M. Fethullah Gülen

Unutkanlık hastalığını yenmek ve hâfızayı kuvvetlendirmek için hangi vesilelere başvurulmalıdır?

Açıklama: Hafızayı zayıf düşüren illetler nelerdir? Unutkanlık hastalığını yenmek ve hâfızayı kuvvetlendirmek için hangi vesilelere başvurulmalıdır?

Hâfıza; ezberleme, öğrenme ve hatırda tutma melekesidir; idrak edilen, algılanan, öğrenilen şeyleri zihinde koruma ve gerektiğinde hatırlama kabiliyetidir. Tıbbî araştırmalara göre, insan beynine milyonlarca nöron (sinir hücresi) yerleştirilmiştir. Cenâb-ı Allah, birer vasıta olarak yarattığı bu nöronlar sayesinde insana kütüphaneler dolusu malumâtı öğrenme ve zihinde depolama istidadı lutfetmiştir. İşte, hâfıza, bilgilerin nöronlarda depolanması diyebileceğimiz öğrenmeyi ve gerektiğinde depolanan o bilgileri yerinden çıkarıp kullanma olarak tarif edebileceğimiz hatırlamayı ihtiva etmektedir.

Hâfıza Dâhîleri ve Unutkanlar

Kudreti Sonsuz beyne öğrenme ve hatırlama faaliyetlerini yaptırırken icraât-ı sübhaniyesine bazı maddî sebepleri perde kılmış; beynin mükemmel donanımını, sinir liflerini ve şuursuz hücre atomlarını dünyalar kadar malumâtı alıp depolamaya vesile yapmıştır. Hâfızasını iyi kullananlara ve ondan azamî istifade etmesini bilenlere hemen her gördüklerini ve okuduklarını çok kısa bir sürede öğrenme ve aradan uzun vakit de geçse öğrendiklerini unutmama kabiliyeti vermiştir.

Nitekim, insanların zihin selametini görüp gözettikleri ve fıtrata uygun yaşadıkları dönemlerde pek çok hâfıza dâhîsi yetişmiştir. Duyduğu bir şeyi ikinci defa tekrar etmeye lüzum hissetmeden ezberleyen Hazreti Ebû Hüreyre; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emri üzerine onbeş-yirmi gün içinde mektup yazabilecek ve gelenleri de tercüme edecek kadar İbranice’yi öğrenen Zeyd İbn Sâbit gibi yüzlerce sahabi duyduklarını bir defada öğrenen ve bir daha da unutmayan insanlardı. Özellikle Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemleri hâfızasının hakkını veren insanlarla doluydu. Mesela; Ahmed İbn Hanbel, muhteva aynı olsa bile, farklı sened ve metinlerle nakledilen sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadisi ezberlemiş; kırk bin hadis ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüzbin hadisten seçerek meydana getirmişti.

Heyhat ki, zamanımıza doğru gelindikçe adeta hâfızalar da dumura uğradı. İnsanlar yirmi kere okudukları çok kısa metinleri bile hıfzedemez ve en basit mevzuları dahi anlayıp öğrenemez hale geldiler. Bulanık zihinler, dağınık fikirler ve kirli kalbler sebebiyle hem öğrenme süresi alabildiğine uzadı hem de çabucak unutma hastalığı ortaya çıktı. Bugün öğrenilenlerden yarın hiçbir eser kalmamaya başladı. Öyle ki, günümüzde hâfızasından şikayet etmeyen ve nisyandan dert yanmayan insan bulmak adeta imkansızlaştı. Belki her dönemde pek çok insan aynı derdi dile getirmişlerdi; fakat, mesela Tabiîn’den birinin şikayeti bir sayfayı artık bir kere okumayla ezberleyememektendi, günümüz insanının şekvası ise, bir metni otuz kere de okusa hâfızasına kaydedememek ya da çok kısa bir süre sonra hiçbir şey hatırlayamamak şekline büründü.

Zihin Kirliliği

Hâfızayı zayıf düşüren ve unutmaya sebebiyet veren pek çok illet sıralanabilir. Beyin ve hâfıza üzerinde çalışan uzmanlar, genellikle beynin ihtiyaç duyduğu oksijen, glikoz ve bazı enzimlerin yeterli miktarda sağlanamamasını, stres ve gerginlik gibi sebeplerle beynin enerjisinin hemen tükenmesinden dolayı çalışma akışının düzensizleşmesini, sadece bazı meseleler üzerine yoğunlaşmadan ötürü beynin bir bölümünün âtıl bırakılmasını ve sistemsiz düşünme alışkanlığını hemen akla gelebilecek sebepler olarak saymaktadırlar. Bazen de insanın fizyolojik yapısının ve fizikî durumunun hâfıza zayıflığına yol açabileceğini ve ileri yaşlarda vücut mekanizmasının bazı şubeleri yorgun düştüğü gibi beynin de onlara bağlı olarak bir kısım fonksiyonlarını eda edemez hale gelebileceğini belirtmektedirler.

Bununla beraber, dünden bugüne bazı İslam alimleri, haddinden fazla uykunun beyni hantallaştırdığını, sürekli dolu olan midenin zihne menfi tesir ettiğini, sabah kerahatinde uyumanın ve harama bakmanın da unutkanlığa sebep olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, zihin kirliliğinin hâfızayı zayıflattığına inandıkları için mâlâyânî işlerden, faydasız muhaverelerden, çer-çöp sayılabilecek bilgi kırıntılarından ve kontrolsüz hayal kurmaktan uzak kalınması gerektiğini vurgulamışlardır. Hatta, sistemsiz düşünme alışkanlığına yol açabileceği ve zihni işe yaramayan bilgilerle dolduracağı endişesiyle mezar taşlarını okumayı bile mahzurlu görmüşlerdir; mezar taşlarını okumayı adet edinmenin bugünkü reklam panolarının, araba plakalarının, televizyon ekranlarının ve gazete sayfalarının yaptığı tahribat çeşidinden zararlar verebileceğini düşünmüşlerdir. Gerçi, zihinleri kirleten, kalbleri bulandıran ve hafızayı zayıflatan onlarca unsurla her zaman iç içe yaşadığımız günümüzde, unutkanlığa sebep olmaması için mezar taşlarındaki yazılara bile mesafeli durulmasını anlamamız oldukça zordur; fakat, unutulmamalıdır ki, selefi salihîn meseleyi kendi nezih atmosferleri zaviyesinden değerlendirmişlerdir.

Zannediyorum, hâfızayı zayıflatan sebeplerin en tehlikelisi şehevî hisleri galeyana getiren ve behimî duyguları tehyiç eden faktörlerdir. Bugün, aile ve içtimaî çevre özellikle gençlerin güzel yetişmeleri hususunda yetersiz kaldığı gibi, bir de etraftan akıp akıp gelen ve ruhu örseleyen telkinler zihinleri adeta felç etmektedir. Televizyon programları, İnternet sayfaları, video oyunları, günlük haberler, siyasî polemikler, sporcuların ve sanatçıların büyük birer hadiseymiş gibi nakledilen hal ve hareketleri, sırf merak uyarma maksadıyla uydurulan yalanlar, tezvirler, her türlü aldatmalar ve sansasyonlar… zaten iyice zayıflayan dimağları tamamen işgal etmektedir. Ve hele kafalara pompalanan onca kir, hayvanî hisleri ve beşerî garîzeleri tahrik edip yüce duygular üzerine bir balyoz gibi inince, kudurtulmuş şehevî arzu ve ihtiraslar, çağımızın zavallı nesillerinde okumaya, öğrenmeye, düşünmeye hiç mecal bırakmamakta ve adeta hâfızaları bütün bütün kurutmaktadır. Evet, maalesef, günümüzün insanı haram dinleme, haram konuşma ve harama bakma… gibi günahların öldürücü dalgaları arasında çırpınıp durmaktadır.

Haram ve Nisyan

Ehlullah, harama nazarın nisyan sebebi olduğu hususunda ısrarla durmuşlardır. Gözlerine hâkim olamayan ve daimî surette şehevî duyguları kamçılayan manzaralara bakan bir insanın hâfızasının yavaş yavaş köreleceğini belirtmişlerdir. Nitekim, İmam Şafii Hazretleri, hocası Vekî’ bin Cerrâh’a hâfızasının zaafından şikayette bulununca, o büyük zat, İmam Şafii’yi en küçük günahlardan bile uzak durmaya çağırmış ve ona şöyle demiştir: “İlim, ilâhî bir nurdur; Cenâb-ı Allah, devamlı günahlara dalan kimseye nurunu lutfetmez.” Kaldı ki, İmam Şafii muhtemelen bir metni ilk defada değil de ikinci veya üçüncü kerede ezberleme durumuna düşünce hâfızasından şikayet etmiştir. Ayrıca, İmam Şafii gibi bir ruh insanının bilerek günaha girmesi de zaten hiç düşünülemez.

Üstad Hazretleri de yaşadığımız asırda oldukça yaygınlaşan açık saçıklığın unutkanlık hastalığını daha da azgınlaştırdığını dile getirmiştir. Harama nazardan sakınmayan insanların Kur’an’dan öğrendiklerini de unutacaklarını ve “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur’an nez’edilecek” mealindeki hadis-i şerifin te’vilinin bu hastalığın dehşetli neticelerinde aranması gerektiğini belirtmiştir.

Ümmetinin harama nazar etmemesi mevzuunda ikazlarda bulunan Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çevirmiş ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı olmuştur. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl’dır. Fakat, öyle bir şeyin adeta imkansız olduğu bir durumda bile, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Peygamber Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından çok ibretliktir.

Zehirli Oklar

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur” diyerek o ağulu oktan korunmanın lüzumunu belirtmiştir. Evvelen ve bizzat Hazreti Ali’ye, saniyen ve bilvasıta bütün ümmetine hitaben, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmiştir. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” iltifatkâr beyanını naklederek müslümanları gözlerini harama kapatmaya teşvik etmiştir.

Bu itibarla, harama nazardan ötürü zihin dağınıklığına ve hâfıza zaafına düşmemek için herhangi bir iş ya da iman hizmetine müteallik bir vazife söz konusu olmadığı sürece günahların seylap halinde aktığı çarşı-pazarlardan uzak kalmak lazımdır. Mutlaka dışarı çıkmak gerekiyorsa, o zaman da mayınlı tarlada yürüyor gibi dikkatli yol almak ve şeytanî hücumlara karşı teyakkuzda bulunmak icap eder. Bunu başarabilmenin iki şartı vardır; birincisi, çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreği hoplatacak, gözleri yaşartacak ve manevî hisleri harekete geçirecek bazı şeyler okumak ya da dinlemek; ikincisi de, bir yere giderken elden geldiğince yalnız olmamaya çalışmak ve gönlü hüşyar bir-iki arkadaşla beraber bulunmaktır. Onca gayrete rağmen yine de irâde haricinde sağdan soldan gelip bulaşan lekeler, kalb ve ruhu kirleten çamurlar olabilir. Bu türlü durumlarda ise, ilk fırsatta seccadeye koşup Cenâb-ı Hakk’a yönelmek gerekir. Namaz, sadaka, oruç ve dua gibi ibadetler -inşaallah- gayr-i iradî gelip çarpan günahlara keffâret olacaktır.

Aslında, harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. İnsan, biraz gayret etse, günaha sürükleyen manzaralara bakmamaya sabredebilir. Göze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; bir nazar oku gelip çarpacağı ilk anda gözü kapamaya irade gücü yeter. Hele insan harama her göz kapamanın kendisine bir vacip işlemiş gibi sevap kazandıracağını düşünürse, o ilk anda günahtan sıyrılabilir. Fakat, nazarını hemen haramdan çevirmez, kendisini o işe salar ve bir daha, bir daha bakacak olursa, artık geriye dönme ihtimali azalır. Bir de gözünden zihnine akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürse sahilden tamamen ayrılmış sayılır. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni!” sözüyle ifade ettiği gibi, Allah korusun, o günah deryası, sahilden o kadar uzaklaşan kimseyi dalgaları arasında evirir çevirir ve bir daha kıyıya çıkmasına izin vermez.

Hâfızayı Takviye Eden Âmiller

Hâfızayı zayıf düşüren illetlere mukabil, onu kuvvetlendirecek âmiller de mevcuttur. Bunların başında düzenli bir hayat, prensipli bir çalışma, sistemli bir düşünce ve zihni daimî çalıştırma gibi hususlar gelir. Uzmanlara göre, “Beyin çok çalışırsa yorulur” kanaati yanlıştır. Beynin yorulmasının sebebi onu çok çalıştırmak değil, yanlış kullanmak ya da onu âtıl bırakmaktan kaynaklanan hantallaşmadır. Evet, beyin çok çalışmaktan dolayı yorulmaz; aksine çalıştıkça gelişir, daha verimli hale gelir. Beyni yoran ve körelten çalışmak değil, boş durmak, düşünmemek, tefekkür etmemek ve iş yapmamaktır. Kullanılmayan organların köreldiği gibi hâfıza da doğru bir şekilde sürekli işletilmezse dumura uğrar.

Maalesef, her gün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji insan dimağını belli ölçüde etkisiz ve hareketsiz kılmaktadır. Bugünün talebeleri hesap makinelerine ve bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadırlar. Bu hazırcılıktan kaynaklanan atalet de beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insan, mutlaka teknik ve teknolojik imkanlardan istifade etmelidir ama dengeyi bozmamaya da özen göstermelidir; mesela, basit işlerde kat’i surette bilgisayar kullanmamalıdır ki hâfızasını ihmal etmiş olmasın. Ayrıca, bilgisayar bir yandan hâfızanın işini kolaylaştırırken diğer yandan da mutlaka zihne jimnastik yaptırtacak şekilde hazırlanmalı ve ona göre programlanmalıdır. İnsan, ezberlemekten ziyade öğrenmeye önem vermeli ve ona yoğunlaşmalıdır; fakat, bazı sahalarda ehemmiyetli bir kısım metinleri ezberlemenin de zihne talim yaptırma açısından çok faydalı olduğu gözardı edilmemelidir.

Diğer taraftan, uzmanlar, bazı besinlerin beynin çalışmasını doğrudan etkilediği üzerinde de dururlar. Sabah kahvaltısının beynin performansını artırdığını ve kahvaltı alışkanlığı olmayan kimselerde konsantrasyon kaybı olduğunu belirtirler. Unutkanlığı yenmek ve hâfızayı güçlendirmek için kuru üzüm gibi içinde beynin ana yakıt maddesi olan glikoz barındıran gıdaları tavsiye ederler.

Hıfz Namazı

Selef-i salihînden bazıları da hâfızayı güçlendirip unutkanlığı azaltma adına hem bir kısım dualar okumuşlar hem de her sabah 21 tane çekirdekli kuru üzüm yemeyi itiyad edinmişlerdir. Ayrıca, ehlullah hâfıza geriliğinden ve ezberleyememekten şikayette bulunan insanları şu hadis-i şerifte tarif edilen dört rekatlık namaza ve arkasından yapılan duaya yönlendirmişlerdir:

Bir gün Hazreti Ali, Allah Rasûlü’ne gelip Kur’an’ı hâfızasında tutamamaktan yakınır; “Bu Kur’an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.” der. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ona, “Cuma gecesinin son üçte birinde kalk; o, meleklerin şahit olduğu zamandır, onda yapılan dualar kabul edilir. Şayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rek’at namaz kıl. Birinci rek’atında Fatiha ile Yasin’i, ikinci rek’atında Fatiha ile Duhan’ı, üçüncü rek’atında Fatiha ile Secde suresini, dördüncü rek’atında ise Fatiha ile Mülk suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiğin zaman Cenâb-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diğer peygamberlere de salavât getir. Erkek-kadın bütün mü’minler için Allah’tan mağfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de şu duayı söyle!” buyurur ve kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duayı tekrar etmesini ister. (Bu dua, “Kur’an’ı hıfz etme namazı ve duası” başlığı altında Mealli Dua Mecmuası’nın 87. sayfasında da mevcuttur.)

Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) tarif edildiği üzere bunu beş veya yedi gece yapar ve Allah Rasûlü’ne gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Ben daha önceleri dört-beş ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat şimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduğumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiş gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiğimde tam ezberleyemezdim. Fakat, şimdi hadisleri işitip onları rivayet ettiğimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)

Sözün özü; öğrenilen malumâtı depolama ve gerektiğinde hatırlama istidadı olan hâfıza Cenâb-ı Allah’ın insana bahşettiği en büyük lütuflardan biridir. Bu harika kabiliyet, doğru dürüst kullanıldığı sürece dünyalar dolusu bilgiyi ihtiva edecek kadar büyük bir kapasitede halkedilmiştir. Hâfıza nimetinin şükrünü eda edebilmek ve onu yaratılışına uygun olarak en güzel şekilde kullanabilmek için öncelikle zihinlerin silkelenmesine, gözlerin harama kapanmasına, mâlâyâniyâtın terk edilmesine, sistemli düşünceye, ihtiyaç miktarınca düzenli yeme-içmeye, sadece yetecek kadar uyumaya, tefekkür ile dimağı sürekli işletip geliştirmeye, dağarcıktaki tıkanıklıkları istiğfar ve zikir sayesinde açmaya, hâfızayı istidadını aşkın hale getirmesi için Hafîz-i Zülcelâl’e ilticaya ve bir de en bereketli zaman dilimleri olan seher vakitlerini kollayarak fiilî dua adına intizamlı çalışmaya ihtiyaç vardır.

M. Fethullah Gülen

Muttalib’in kulu manasına gelen Abdulmuttalip ismini kullanmanın dinen bir sakıncası var mıdır?

Burada kafa karıştıran “abd” kelimesi hakkında şu bilgiyi verelim. Abd, kul demek olduğu gibi köle manasında da kullanılır. Yani Abdulmuttalip dediğimizde Muttalibin kölesi anlamına da gelir ki, cahiliyede bu anlamda kullanılmıştır. Nitekim Efendimizin dedesinin gerçek ismi de Şeybe’dir. Ancak amcası Muttalib’in yanında büyüdüğü için Mekkeliler tarafından Muttalibin kölesi anlamında Abdulmuttalip denmiştir.

Bu ismin dinimizin konmasını tavsiye ve teşvik ettiği isimlerden olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yukarıdaki anlamda düşündüğümüzde, bu ismin yasaklanan isimlerden olduğu da söylenemez. Yani Uzza ismindeki putun kulu anlamına gelen Abduluzza gibi yasaklanan bir isim değildir. Bu ismi baştan çocuklarımıza koymamamız daha uygun gözüküyor. Çünkü biz abd ismini ancak Allah’ın bir isminin başına getirerek çocuklarımıza koyarız. Muttalip şeklinde Allah’ın bir ismini bilmiyoruz. Ancak belirli bir yaşa gelmiş kişinin öyle kolayca ismini değiştiremeyeceğini düşündüğümüzde, bunun olduğu gibi kalabileceğini söyleyebiliriz.

Dinimizde aşkın yeri nedir? Birini sevmek veya ona âşık olmak günah mıdır?

Aşk kişinin aklıyla düşünüp değerlendirmesinden ziyade, duygularına hitap eden bir meseledir. Yani aşk, halî ve hissîdir bir şeydir. Bu yüzden dinde âşık olmak günahtır, diye bir hüküm bulunmaz. Çünkü bu hal çoğu zaman kişinin elinde olmadan meydana gelebilir. Dinde ise teklif-i mâlâ yutak (kişinin güç yetiremeyeceği şeyleri ona yüklemek) yoktur.

Fakat her şeyde olduğu gibi aşkta da belli ölçülerden söz edilebilir. Eğer fani aşklardan bahsedilecekse herhalde bunun en güzeli, kişinin evlendikten sonra eşine âşık olması ve onu sevmesidir. Diğer yandan kişiyi kaplayan bu duygular onun gözünü kör etmemeli ve devamlı bu duygularını kontrol altında tutmasını ve dinin ölçüleriyle bunları ölçüp tartmasını bilmelidir. Yani sevginin ileri derecesi diyebileceğimiz aşk kişide hâkim olsa da, bu hiçbir zaman o şahsın zatından dolayı olmamalı hep Allah için olmalıdır.

Tasavvufta aşk denildiğinde hep aşk-ı hakikî yani Allah aşkı anlaşıla gelmiştir. Ve bazı büyükler mecazî aşkı hakiki aşka ulaşmada bir merdiven olarak kullanmıştır. Çünkü onlar Allah’ın verdiği bu duyguların mahallinin ancak Cenab-ı Hak olabileceğini tecrübeyle anlamışlar ve şu neticeye ulaşmışlardır: Bütün aşklar fanidir. Hiç pörsümeyecek ve devamlı artarak devam edecek bir aşktan söz edilecekse bu ancak Allah aşkı olabilir.

Aşk kelimesiyle, bir insanın evlenmeyi düşündüğü şahsa karşı duyduğu aşırı tutku ve sevgi kastediliyorsa bu konuda şunları söyleyebiliriz: Evlilikte hislerden ziyade akıl ve mantıkla hareket edilmesi gerekir. Bir kişinin evleneceği kişiyi seçmesi hayatında vereceği en önemli kararlardan biridir. Bundan dolayı hissiyata göre hareket edilmemeli, işi aceleye getirmemeli, büyüklerle istişare yapılmalı ve evlenecek kişi hakkında yeterli bir bilgiye sahip olunmalıdır. Diğer yandan evlenilecek kişiyle denklik meselesinin gözetilmesi de başarılı bir evlilik kurmak adına oldukça önemlidir.

Bizlere anlatılan büyük zatların yaşadığını nasıl bilebiliriz?

Açıklama: Risale-i Nurlarda İmana, Kur’an’a ve Efendimiz’e (s.a.s) delil olarak geçmişte yaşamış evliyalar, asfiyalar, fıkıhçılar delil olarak gösteriliyor. Ben onların yasadığını nasıl anlayabilirim?

Risalelerde geçen alimler, asfiyalar tarihe malolmuş zatlardır. Bunlar çevrelerine çok ciddi tesir etmiş insanlardır. Kimileri yüzlerce talebe yetiştirmişlerdir. Mesela Ahmed b. Hanbel hazretlerinin camilerde vermiş olduğu derslere dört bin kişi katılırdı. İmam Gazali hazretleri otuz beş yaşında nizamiye medresesinin başına bugünkü ifadesiyle rektör olmuştu. Arkasında onlarca cilt eser bırakmış ve batıya bile ciddi tesir etmiştir. Daha bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Bu alimlerin hayatıyla alakalı olarak ciltlerce “tabakat” adıyla bilinen eserler yazılmış ve bu bir ilim dalına dönüşmüştür. Bu eserlerde onların hayatlarına dair çok geniş bilgiler mevcuttur. Annesi, babası, hocaları, kişiliğine ait bilgiler ve daha bir çok ayrıntıya bu eserlere başvurularak ulaşılabilir. Bu, tarihin temelini oluşturur. Tarih hep rivayet yoluyla bize intikal etmiştir. Yüzlerce tarih kitabı İstanbulu Fatih Sultan Mehmet’in fethettiğini söylediği halde buna inanmamak, aklı bir tarafa atmayı gerektirir. Çünkü bu bilgi sadece bizim kaynaklarımızda değil yabancı menşeli kaynaklarda da geçmektedir.

Mesela, biz antartika kıtasına hiç gitmedik. Fakat milyonlarca insan antartika kıtasının var olduğunu söylüyorlar. Şimdi biz kalkıp da “hayır efendim antartika kıtası yoktur” diyebilir miyiz? Aynı şekilde bu alimlerin yaşadığına hem kendi talebeleri, hem yazmış olduğu binlerce cilt eser ve hem de yüz binlerce yalanda birleşmesi mümkün olmayan insanların şehadetleri onların varlığını kabul etmeyi aklen zorunlu kılar. Bunun dışındaki düşünceler vesveseden başka hiç bir değer ifade etmez. Bunu kabul etmezsek hiç bir şeyi kabul etmememiz gerekir. Bütün tarihi bir çırpıda silmemiz gerekir.

İnsanın en azılı düşmanı kimdir?

Şeytan, insanın cibilli düşmanıdır ve insanı takva libasından etmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu ise insanın Allah’dan uzaklaşması demektir. Her halde bir insanın bu hale düşmesi, şeytanı sevince boğar. Kur’an, bu mevzuda bizi uyarır ve dikkatli olmaya çağırır. “Ey Ademoğulları! Şeytan ana-babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin. Çünkü o ve tayfası, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları inanmayanların dostları yaptık.” (A’raf, 7/27)

Şeytan durmadan sizin ayıp ve kusurlarınızla uğraşır ve hakkınızda ne planlar ne planlar çevirir. Ve tabii en başta sizi takvadan uzaklaştırır. O sizi şehvetle vurduğu zaman yolların en kestirmesini bulmuş demektir. Zira şehvet iradeyi gevşeten ve insanı şeytanın oyuncağı yapan en tehlikeli bir silahtır. O size daha hilelerle yaklaşır ama, siz bunları sezemezsiniz. Çünkü o sizi, sizin onu görmediğiniz yerlerden, yani size ait boşluklardan temaşa eder. Siz onun tayfasını da göremezsiniz; çünkü o ve kabilesi, sizin göremeyeceğiniz tabyalarda mevzilenmişlerdir. Hiç beklenmedik bir anda sızar gelir ve sizi kalplerinizden vururlar. Ayrıca ayette “Biz, şeytanları inanmayanların dostları yaptık.” buyurulmaktadır ki, insan, inancı nispetinde şeytana buğzeder ve ona karşı tavır alır. İnanç azaldıkça da şeytanla dostluk bağları kuvvet kazanır.

Öyle ise ey inananlar! Sakın şeytana kanmayın ve onun oyunlarına aldanmayın. Ortada kurtuluşa taşıyan bir Sefine-i Nuh var; bu sefine, imandır, Rabbe bağlılıktır. Ona binin ve şeytânî tayfların, şeytânî dalgaların sizi sizden uzaklaştırmasına meydan vermeyin! Zira onun dalgaları araya girerse kurtulamaz ve “Bugün kurtulan yoktur” ayetinin şumulüne dahil olursunuz. İşte, böyle bir akıbete düşmekten korkun, sahilden ayrılmayın ve ilk fırsatta sefineye girmeye bakın!. Yani sürçme ve düşmelerinizle, tevbe arasında öldürücü fasılalara takılmayın” Yani hemen istiğfar ve tevbeye koşun! Kalp ve kafanızı daima murakabe altında tutun; tutun ki, şeytan ve avanesi o mahrem açıklarınızdan içinize sızmasınlar. Hatta hayallerinizi bile mutlaka korumaya çalışın ki, o hayallerinizde size fısk kapılarını açmasın. Evet, ona böyle bir adım atma cesareti vermesin. Çünkü her adım bir başka adımla neticelenir ve sonunda şeytan da asıl istediğini elde etmiş olur. Böyle birşeyin olmaması için, şeytandan size bir dürtü geldiğinde, hemen istiaze edip kendinize geliniz ve Rabbiniz olan Allah’a sığınınız. İşte her zaman üzerinde durulacak yol budur ve Kur’an size bu yolu salıklamaktadır. “Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan gelen vesveseler dokunduğu zaman, (Allah’ı) hatırlayıp hemen gerçeği görürler. (A’raf, 7/201)

İşte bu, şeytandan gelebilecek herhangi bir esinti, tesir ve tayf karşısında takva dairesine girmiş insanların tavrıdır. Hayallerinizde olsun, az çizgiden çıkmanız, istikametinizi koruyamamanız, sizi onların kuklası haline getirir. Aksine, gönlünüz takvaya, gözleriniz de hakikata açık olursa, İlahî siyanet altında sayılırsınız. Evet, takva ehlinin kalbine, gönlüne ve kafasına şeytanın yol bulup girmesi mümkün değildir. O, olsa olsa onların ancak, hayal harimlerinin dış avlusunda dolaşabilir.

M. Fethullah Gülen

Aids hastalığından ölen bir kimseye şehid gözüyle bakılabilir mi?

Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında kaza ile veya kan nakli gibi endirekt yollarla bulaşır ve insan da bundan ölürse, bu takdirde ŞEHİD olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur. Zira onun hakkında zihinlerde hep kirli bir soru kalacaktır. Gerçi şehidlik, makam olarak çok büyüktür; fakat, kimse böyle bir şekilde şehid olmayı arzu etmez. Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın.

M. Fethullah Gülen

Halk arasında “Asfiyâ” diye meşhur olanlar var, bunlar kimlerdir?

Bunlar bir yönüyle, Hakk’a açık olması bakımından Enbiyanın makamını temsil ederler. Asfiyâ, Enbiyâ ile Evliyâ arasında bir makam işgal eder. Bunlar perdesiz, hailsiz Hakk’a nazır ve ilâhî tecellilere aşinadırlar. Eskiden kalelerde her ayın doğuş noktasını görebilmek için bir menfez tesbit edip gedik açarlardı. İşte Asfiyâ da, Hakk’a karşı böyle bir rasat kabiliyet ve imkânıyla serfirazdır. Sizin en pes dediğiniz şeylerde bile onlar Hakk’ın tecellilerini görürler. Bunlarda ilk mevhibe, cebrîdir de, ama sonra inkişafla, iradeleriyle de Halık’a açılırlar. Hakka açık olunca, mülk âlemini seyrettikleri gibi, melekut âlimini de her zaman temâşâ edebilirler. Bu müşahede ve seziş firasetten farklı bir şeydir. Zira, ferasete bazen tecrübe ile ulaşılabilir.

M. Fethullah Gülen

Ashab-ı Kehf’in cesetlerinin çürümemesini nasıl izah edebiliriz?

Tabiî şartlar altında cesetlerin çürümemesini izah etmek gerekecekse, önce ehramlardaki sırrı çözmek icap eder. Kaldı ki, bunun bir kanunu vardır ve ehramlarda kullanılan mühendislik hesaplamalarında bu kanundan istifade edilmiştir. Fakat, Ashab-ı Kehf’in durumu daha özeldir. Cenab-ı Hakk, bu kanunu onlar için sebep yapmış ve cesetlerini mucizevî olarak korumuştur. Cenab-ı Hakk’ın mucizelerinde dahi icraatına perde olarak bir kısım sebepleri kullanması yine O’nun âdât-ı Sübhanisindendir. Meselâ, Efendimiz’in parmaklarından suyun akması hâdisesinde başta yine çok az miktarda bir su kullanılmıştı.

Mes’elenin bir de şu yönü var: Bugün Ashab-ı Kehf’in mağarası diye bilinen yerlerin büyük çoğunluğu yanlıştır. Dolayısıyla, buralarda yapılacak ciddi araştırmalarla daha emin neticelere ulaşılabilir.

Bütün bunlardan daha önemli bir nokta vardır ki, o da, bu hâdisenin doğrudan doğruya irade-i Hassa-i İlâhi’den sadır olmuş bir harika olmasıdır.

M. Fethullah Gülen

Ashab-ı Bedr’in hususiyetleri nelerdir?

1. Ashab-ı Bedr, harbin hiç bilinmediği bir devirde harb etmişlerdir.

2. Bu hususta ana-baba engelini dinlememişler, hatta aşmışlardır.

3. Bedr’e harb için değil, Suriye’den gelmekte olan Kureyş kervanını takip için gitmişlerdi. Karşılarına harp çıkınca, bundan çekinmemişlerdi.

4. Ölüme seve seve koşmuş neticede öyle bir makam kazanmışlardı ki, bu onları kıymetler üstü kıymete ulaştırmıştı. Allah da, sonraları, onlara hep bu noktadan bakmış ve nazara vermişti.

Ama mes’eleyi harbin çetinliği açısından alacak olursak, Yermuk, Hendek vak’aları daha çetindir.

M. Fethullah Gülen

Bir kişinin cünüp olarak vefat etmesi, onun aleyhine bir durum mudur?

Cünüp olarak vefat etmek, her ne kadar bir nakîse ise de bazılarının zannettiği gibi “imansız ahirete gitme” değildir. Hele bu yüce bir ideal uğruna zorunluluktan kaynaklandı ise… Mesela, Hanzala b. Âmir, evlendiği gece, savaş münadilerinin “haydi savaşa” seslerini duyar duymaz, yıkanmaya dahi fırsat bulamadan orduya katılır ve o haliyle de şehid olur. Bu zatın cenazesini melekler yıkarlar. Bu sebeple de ona “gasiletü’l-melâike” denilir.

M. Fethullah Gülen

Doğum kontrolü metodları azl olarak düşünülebilir mi?

Açıklama: Rahme spiral koyma, erkeğin değişik usuller tatbik etmesi ve ilaçla gebeliği kontrol etme gibi yollar, azl içinde mütalâa edilebilir mi?

Bu türden gebeliği önleyici metodlar, azl olarak telâkki edilebilir. İslâm’da esas olan, çocuk yapmadır. Fakat, zahirî sebep açısından kadında herhangi bir rahatsızlık var da, çocuklarına bakamayacaklarsa ve onun İslâmî terbiyelerini temin edip etmeyecekleri hususunda tereddütleri bulunuyorsa, o zaman azl düşünebilir. Fakat biz, yine de diyoruz ki, bugün Müslümanların çocuklarının çok olması lâzımdır.

M. Fethullah Gülen

Fıtrat değişir mi?

İnsanda fıtrat çok önemlidir. Bununla birlikte insan, “Bazı huylarımı değiştiremiyorum” diyor ve bunda da kendisini haklı görüyorsa, o halde bu kadar nebi, bu kadar rasûl gönderilmesinin ma’nâsı ne?

Öyleyse, fıtratı Allah ve Rasûlü’nün istediği yöne çevirmek lazım. Hz. Suheyb hakkında Hz. Peygamber (sav), “Suheyb ne güzel kuldur. Allah’tan korkmamış olsaydı, yine de günah işlemezdi” buyururlar. Hz. Suheyb’in fıtratı günah işlemeğe müsaid değil. Fakat kim, yani, fıtratı günaha müsait olmayan mı, yoksa müsait olduğu halde iradesinin kavgasını vererek günah işlemeyen mi daha makbul; onu Allah bilir..?

M. Fethullah Gülen

Hz. İsa’nın ahir zamanda Şam’a ineceği mes’elesini nasıl anlamalıyız?

Bunu, Hz. İsa’nın cismaniyetiyle zuhuru şeklinde anlamamız, naslara uygunluğu bakımından esasdır. Ancak, O’nu temsil edecek ve küfrün belini kıracak önemli fikrî hamlelerin o civarda zuhur edeceğine, mehdiyetin orada belireceğine de bir işaret olacak ki, Hz. İsa “Bazınız bazınıza imam olacaksınız” diyor. Demek ki, müceddit seviyesinde çok kimseler zuhur edecek ve Hz. İsa birine “sen imamete geç” diyecektir. Bu aynı zamanda, Hristiyanların pes edeceği ma’nâsına da gelir. Bu durum, “Ya Rabbi, bizi müttakilere imam kıl” duâsının da gizli bir remzi gibidir.

M. Fethullah Gülen

Susamış bir köpeğe su içiren fahişe kadının cennete girmesini, kediyi hapsederek ölümüne sebebiyet veren abide-sâcide kadının cehenneme girmesini nasıl anlamalıyız?

Bir kere bu bir kader-i ilâhîdir. Bizler Aynştayn’ın nazariyesini bile anlamakta güçlük çekiyor, hatta çoklarımız itibariyle anlayamıyoruz da, Allah’ın ilm-i ezelîsi ve onun belirlenmiş bir tablosu olan kader hakkında nasıl hüküm verebiliyoruz. Nasıl oradaki takdire ve bu takdirin sebep veya hikmetlerine muttali olabiliriz ki?

İkinci olarak, o bağiye fahişe kadın, kimbilir hangi toplumun ne tür bir gadri ile bu kötü yola itilmişti. Kimbilir ne tür zorlamalar veya komplolarla kendini o vadide bulmuştu. Aslında, her susayan köpeğe su içiren bağiye, fahişe cennete girmez ama, bu kadın belki, içi ızdırapla doluydu.. iki büklümdü.. hacaletaver bir hayat yaşıyordu ve susuz köpeğe su içirmesi ile –tabir caizse- Rahmet’in bam teline dokundu ve affedildi. Evet, bağiyenin ızdıraptan çatlayan sinesi ile, Allah’ın rahmeti bir vahidin iki yüzünden ibarettir. Bakınız, tevbe nasıl içte duyulan nedamet ve ızdırabın dışarıya sözle yansıması ve “estağfirullah” ile seslendirilmesidir. Aynen öyle de; pişmanlığı doruk noktaya ulaşmış, gönlü kalaklar içinde bir kadın, susuz köpeğe su içirmesi ile rahmet serasına sığınıyor ve cennete giriveriyor.

Bunun tersi de gadabullahtır. Yani kediyi hapsederek, acından onun ölümüne sebebiyet veren kadın. O abide-sacide olmasının yanında, zulüm üstüne zulüm işlemiş bir kadın olabilir. Yoksa her kediyi hapseden ve ölümüne sebep olan cehenneme girmez. Ama bu kadının, kediyi hapsetmesi, bardağı taşıran son damla olmuş, gadabın bam teline dokunmuş ve cehenneme girmiştir.

Evet, mes’elelere böyle ilm-i ilâhînin taalluku açısından bakmak lazımdır. Şunu da unutmamalı; bunlar Allah için mücbir (zorlayıcı) sebepler değildir; çünkü

“Ona kimse cebriyle bir iş işletemez asla

Ne kim kendi murad eder vücuda ol gelir billah.”

Öyle ise olsa olsa, bunlar şart-ı adi olabilir. Kaldı ki, zaten Allah hükümlerini o şart-ı adilere göre vermiştir.

M. Fethullah Gülen

Üzerinde kul hakkı olan bir kimse bunu nasıl helal ettirmelidir?

Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllık dilemek mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan isnadı… vs. gibi manevî boyutlu haklar ise, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir. Kişi, hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı olduğu halde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalancı olduğu muhakkaktır.

M. Fethullah Gülen

Eski alimlere kıyasla şimdikiler neden fazla kitap yazamıyor?

Zihinler dağınık, bereket yok. Bir de hepsi değilse de, eskilerin çoğu bast-ı zamana mazhardı.

İbn-i Cerir et-Taberî’nin yazdıkları, doğumdan ölümüne kadar, hayatının her gününe 15 sayfa düşecek kadar çok. Muhyiddin İbni Arabî, Fahreddin Râzî ve İbn-i Hacer’in de çok eseri var. Hamdi Yazır, son devrin en velud dimağı. Fakat bir tefsiri, 2-3 de müteferrik kitabı var. Ömer Nasuhi, kitaplardan not almış, yazmış. Fakat yine de bir sürü kitabın sahibi o. Tefsirini hayatının son döneminde yazdı. Fahreddin Râzî tıp, matematik, hendese, tasavvuf, tefsir her sahada eser yazmış. Tabiî bütün bunlar, okumaya bağlı. Batı’da da bu kadar çok ciddi eser yazan yok. Roman yazanlar olabilir.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz