Otopsi yapmak caiz midir?

Katili ortaya çıkarma, ölünün cesedi üzerinde tasarruf yapmadan daha önemlidir. Esasında, ölünün cesedi üzerinde tasarrufta bulunmak mezmumdur. Ama, diğer tarafta pek çok insanın, hak ve hukukunun temini bahis mevzuu olacağından dolayı otopsiye caizdir denebilir.

M. Fethullah Gülen

İnsanın dikkatsizliği neticesi gelen hastalığı, günahlarına keffaret olur mu?

Bazen olabilir; her zaman değil. Bir insan kendi irade veya kendi dikkatsizliğiyle kendi başına bir iş açarsa, bundan mes’ul de olur. Meselâ eline bıçağı alıp, intihar etmek için, orasını burasını keser sonra da ölmeyip yaralı kalırsa bu ona keffaret olmaz. Hatta kendisine emanet edilen vücûduna zarar verdiği için ind-i ilâhîde mes’ul bile sayılır. Ancak, bardak elinden düşse, ayağına çarpıp kırılsa ve ayağı da yanmış veya kanamış olsa, o bardak onun adına bir sadaka, acısı da günahına keffaret olur. Buzun üstüne yatıp da bundan dolayı hastalansa mes’ul olur; ama farkına varmadan pencere açılıp da onu grip yakalamış olsa, bunda günahlara keffaret söz konusu olabilir.

M. Fethullah Gülen

Bir kısım zatlar rakamlar üzerinde durarak şu tarihte şöyle olacak, bu tarihte böyle olacak diyorlar. Bunun bir hakîkati var mı?

Evet, bu işin bir kısım mukaddimeleri vardır. Herşeyin mukaddimesi olduğu gibi… Ancak işin başlangıcı, merkezde küçük olarak başlar da çevrede büyük bir daire oluşturur. Meselâ Peygamber Efendimiz (sav) dünyaya gelmezden önce bütün kahinler kehânetlerine dayanarak: “569’da bir nur çıkacak, cihanın şarkını garbını nura gark edecek” diyorlardı. Ama o nur 569 değil de 40 sene sonra çıktı. Fakat dedikleri yine de doğruydu. O tarihte tarlaya bir tohum atılmıştı ve bunun meyveleri 40 sene sonra zuhûr edip cihanları aydınlatacaktı.. hem meselâ yine Bediüzzaman Hazretleri doğmazdan önce, şarktaki büyük ulemâ ve evliyâ, “873 de bir nur çıkacak ve bu nur tâ Avrupa kapılarına kadar gidecek” diyorlardı. Ama o nur bu tarihten 40-50 sene sonra o da yine belli ölçüde çıktı. Evet tohum o tarihte atılmıştı ama meyveleri sonra zuhûr edecekti. 100 bunca seneden sonra o nur henüz Avrupa kapılarından yeni yeni içeriye girmeye başladı. Tohumla meyveyi birbirine karıştırmamak lazımdır. Karıştırılırsa bundan yanlış anlamalar çıkar. Keza bir hocaefendi 80’li yıllarda bir vaaz esnasında “Önümüzdeki 10 yıl içerisinde Komünist Rusya yıkılacak” dediğinde kendisine: “Bu ne demek?” diye sordular. Söylenen şeylerin bir kısım mukaddimeleri vardı, onlardan bu hâdiseleri okumak mümkün idi. O sıralarda Rusya kaynıyordu. Azerbaycan, Dağıstan, Türkistan vs.. mücadele içerisinde idiler. Bütün bunlar sistemin çökeceğinin belirtileri idi. Günü gelince herşey -biiznillah- ortaya çıktı. Tabiî başta dediğim gibi burada da çekirdek ile meyve birbirine karıştırılmamalıdır.

M. Fethullah Gülen

Ağlamak yani göz yaşı dökmek makbul bir davranış mıdır?

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık ve ciğeri kebap insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Gözyaşları dünyada, dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette de cehennemin alevlerini söndürecek tek iksirdir. Onun içindir ki Allah Resûlü (sav) bu mevzûda şöyle buyurur: “Mahşerde, cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselam elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”

Yine bir başka hadîslerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla gözyaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem’i görmez” buyurur ve meâlen devam eder: “Biri Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, millet ve ülkenin ma’ruz kaldığı tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi plânda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Yani, dışarıda dışı, içeride içi gözetleyen gözler ne mübarektir. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsavîdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer bu işi tebcil ve takdir ederek: “Onlar Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar” (İsra, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Bu, bir nevi, “Düşünün ve bir sürü kazandığınız şeyler karşısında yürekleriniz hoplasın!. Ölüm ve sonrasında başınıza gelecekleri ve hesap yerindeki durumunuzu tefekkür edin de, az gülün çok ağlayın” demektir. Bu yönü ile gözyaşı, cennet kevserlerine müsavî tutulur.. ve Efendimiz, “Ürpermeyen kalpden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım” diye yalvarır. Kalpleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlara gelince, onlarda gözyaşı görülmez.

M. Fethullah Gülen

İradenin varlık gayesi nedir?

Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gâyesi vardır. Göz, Cenab-ı Hakk’ın istediği istikamette bakmak; el, o istikamette tutmak; ayak, yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. Diğer duyguları da gâyelerine uygun sıralayıp, onların da yaratılış gâyelerini anlatmak mümkündür. İrade için de durum, daha farklı değildir.. onun da bir yaratılış gâyesi vardır.. evet irade, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata maletsin ve yaşanır hale getirsin diye yaratılmıştır. O bu vazifeyi ifa ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, iradenin karşısına pek çok mania ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır. Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, iradenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irade de felç ise, işte o zaman şeytanın, üstlendiği rolünü rahatlıkla oynayabileceği mükemmel bir sahne hazır demektir. Aslında, midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?

M. Fethullah Gülen

Münafıklığın alametleri nelerdir?

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Münafığın alameti üçtür. Konuştuğu zaman yalan söyler, va’dettiğini yerine getirmez ve emanete ihanet eder” buyurur.

Münafığı alamet ve işâretleriyle anlatan pek çok ayet-i kerime de vardır. Ancak biz burada sadece yukarıdaki hadisi tahlil etmek istiyoruz.

Birincisi: Konuştuğu zaman yalan söyler.

Yalan, birşeyin, hakikat-ı vücûduna muhalif beyanda bulunma, demektir ve dereceleri de oldukça çoktur. Bunlardan bir kısmı açık yalandır. Diyelim ki, önümüzde duran bir kırmızı halı var. Konuşurken “mavi halı serili” demek açıkça bir yalandır. Çünkü söylediğimiz söz vaki’e uygun düşmemiştir. İsterseniz mes’eleyi biraz daha hassasca ele alabiliriz. Diyelim ki saat dokuza üç dakika var. O esnada birisi size saatin kaç olduğunu sordu. Siz de “saat dokuz” dediniz, işte bu bir yalandır. İşin doğrusu o esnada saatiniz kaçı gösteriyorsa onu aynen ifade etmektir. Bir kısım beyanlar da vardır ki, onlar da zımnî yalan sayılırlar. Meselâ; hizmet içi mes’elelerde, başkalarının kuvve-i maneviyesini takviye adına anlatılan şeyler bazen abartılarak anlatılır; bu bir mübalağadır ve zımnî yalandır. Hatta bu gibi yalanlar, mübalağalar gayretullaha dokunabilir, dolayısıyla da o işin bütün bütün bereketini alır-götürür. Bundan başka da rûhlar ve rûhanîler bundan ızdırap duyarlar. Kalbî ve rûhî hayat hazan görmüş gibi yaprak yaprak sararır ve solar. Şimdi, eğer bir insan bu türden bile olsa, yalan söylüyorsa, o insanda münafıklıktan bir alâmet var demektir.

İkincisi: Va’dettiğinde yerine getirmez.

Buna, söz verip sözünden dönme de diyebiliriz ki, en basit şekliyle randevulaşmalarda gecikmeler buna iyi bir misal teşkil eder. Oysa ki, bu türlü durumlarda ihtimaller önceden nazara alınmalı ve söz verilirken mutlaka gecikme payı düşünülerek verilmelidir. Aksine daha sonraki mazeretleri, eğer olağanüstü bir durum söz konusu değilse, meşru kabul etmek mümkün değildir. Bunu derken hemen hatırıma Mehmet Akif’e âit bir anekdotun geldiğini kaydetmek istiyorum: Meşhurdur, Merhum Akif, Fatin Hoca’yla randevulaşır. Fakat hoca, söz verdiği vakitte oraya gelemez. Bunun üzerine Akif geri döner ve üç ay kadar Fatin Hoca’yla görüşmez.

Va’dinde durmamak adına yukarıda söylediğimiz hususlar, “hulfü’l-va’d”in minimumu sayılır. Şimdi, bu minimum noktadan alıp işi kâdeme kâdeme daha ileri safhalara götürebiliriz ki, bunların hepsi birer hulfü’l-va’ddir ve münafık alâmetlerindendir.

Üçüncüsü: Emanete ihanet eder.

Bu mes’eleyi, sadece kendisine tevdi edilen bir maddeyi koruyamama veya ona kasıtlı ihanette bulunma şeklinde anlama eksik olur. İnsana tevdi edilen herşey, her sorumluluk bir yönüyle, korunması gerekli olan emanetlerdir. Onun için de insan düşünüp-taşınıp götüremeyeceği yükü, tâ baştan kabul etmemelidir. Zaten Efendimiz de emanetin korunamayışını bir kıyamet alâmeti olarak saymaktadır. Demek ki dünya nizamıyla emanetin korunması birbiriyle çok yakından alâkalı şeyler.

Bir başka yerde emanetin korunamaması, yine Efendimiz’in dilinde işin ehil olmayana verilmesi şeklinde de yorumlanır ki, bu da hıyanet çeşitlerindendir ve dolayısıyla da nifak alâmetlerinden sayılmıştır.

Bir başka hadisde Efendimiz nifak alâmetine bir dördüncüsünü de ekler. O da fücurdur. Fücur, sorumsuzca her türlü günaha inhimak demektir.

İşte bu üç veya dört alâmetten her biri, nifaka âit bir alâmet ve işâret kabul edilmiştir. Durum böyle olunca, bir insan, İslâm’a âit yapılması gerekenlerin bütününü yapsa da, kendisinde bu alâmetlerden biri bulunduğu takdirde, o insanın nifakla bir bağlantısı var demektir.. ve mes’eleyi hafife ircâ etmek de imkânsızdır. Üstad Bedîüzzaman’ın da dediği gibi “her günahdan küfre giden bir yol vardır.” Eğer işlenen günahın hemen ardından tevbeye devam edilmemesi halinde ise kalp kararır, rûh kasvete bürünür. Bu durum devam etmesi halinde ise kalbe mühür vurulması kaçınılmaz olur. İşte insan, her nifak alâmetini böyle düşünmeli ve onun küfre giden bir yol olabileceği endişesi içinde bulunmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Trafik kazalarında ölenler şehid olur mu?

Müslüman ise evet. Fakat, arabada evrad ü ezkar ile meşgul olmalı, her zaman Cenâb-ı Hakk ile irtibat korunmalı ve ne maksadla olursa olsun, seyahat ederken ölümün bizi her an gelip yakalayabileceği endişesiyle sürekli hazırlıklı olmalıyız.. olmalıyız ve uygunsuz bir vaziyette yakalanmamaya gayret sarfetmeliyiz. Hizmet adına yapılan seyahatlerde bazen boşalmak için gülüp-konuşmalar olabilir; ama bunlar kesinlikle ahireti unutturacak derecede mâlâyâni olmamalıdır…

M. Fethullah Gülen

Tevessül insanı şirke götürür mü?

Açıklama: Büyük zatları vesile ederek Allah’a dua etmenin bir mahzuru var mıdır? Bu durum kişiyi şirke götürür mü?

Kendisiyle tevessül edilen şahıslar, esas gaye ve maksat yerine geçirilmediği ve onların sadece bir vesile ve vasıta olmaktan öte hiçbir selahiyetlerinin bulunmadığı unutulmaz ve bütün bunlarda Meşiet-i İlâhî’nin esas olduğu nazardan kaçırılmazsa tevessül vardır ve olmuştur. Bunun, şirkle, uzaktan-yakından herhangi bir alâka ve irtibatı yoktur. Ancak her ma’sum düşüncenin sû-i isti’mali mümkün olduğu gibi, bunu da kötüye kullananlar olabilir. Ne var ki, onların bu art niyeti, tevessülün zatında ma’sum bir hareket oluşuna asla zarar verememelidir. Bizim tevessül anlayışımız budur. Böylece tevessül ettiğimiz şahısları kendi duâmıza iştirak ettiriyor ve böyle birçok ağızdan yapılan duâların Allah katında kabul görmesinin daha kuvvetli olduğuna inanıyor ve aynı zamanda bunda bereket de umuyoruz.

M. Fethullah Gülen

İnsan düşüncelerinden de mesul mudur?

Açıklama: Hayal ve düşüncede de istikametten bahsedilebilir mi, insan düşüncelerinden de mesul mudur?

Hayal, tasavvur ve hakikatin ötesinde bir zihin faaliyeti, ruhun ufuk ötesine uzanmış kolu-kanadı ve hakikat ışıklarını kendine göre şekillendiren bir mânâ menşûrudur.

İnsan farkında olsun olmasın, hayal hanesine iyi duygular gibi fena duygu ve düşünceleri de misafir edebilir. Fena şeyleri hayal etmek, insanı fena tasavvurlara, fena tasavvurlar, fena tefekkürlere, fena tefekkürler de fena plânlara itebilir. Bu türlü tasavvur ve hayallere yelken açan insanların -hususiyle de gençlerin- her zaman hiç istenmeyen ve zararı telâfi edilemeyen fenalıkları yapmaları mümkündür. Bu açıdan fıska açılan her hayal, dalalete doğru atılan bir adım demektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Sizden biriniz islâmını (Allah’a karşı kulluğunu) samimiyetle, iyi yaptığı zamanda işlediği her bir iyilik, kendisi için on katı ile.. tâ yedi yüz katına kadar (fazlasıyla) yazılır. İşlediği her bir kötülük ise kendisine misliyle yazılır.” buyurur; bir Sahabi, Efendimiz’e gelir ve şöyle bir soru sorar: “Herhangi birimiz günah işlediğinde ne olur?” Allah Resûlü: “İşlediği günah, günah defterine yazılır.” buyururlar. Sahabi: “O günahtan istiğfar edip tevbe ederse, ne olur?” der. Allah Resûlü: “Bağışlanır ve tevbesi kabul edilir.” Sahabi: “Sonra tekrar günah işlerse ne olur?” Allah Resûlü: “Tekrar yazılır.” Sahabi: “Peki tekrar tevbeye dönerse?” Allah Resûlü: “Tekrar bağışlanır.” Sahabi: “Tekrar dönerse?” Allah Resûlü sonunda şöyle der: “Allah onu tekrar bağışlar ve tevbesini kabul eder. Siz (istiğfardan) usanmadıkça Allah da (mağfiretten) usanmaz.” hadisleri bize bu mevzuda değişik ufuklar açmaktadır.

Burada akla, “Fena şeyleri aklından geçiren bir insan muaheze edilecek midir?” şeklinde bir soru gelebilir. Evet, insanlar seviyelerine göre muaheze olacaklardır. Bütün duygu ve düşünceleri itibarıyla Allah’a göre kurulmuş ve plânlanmış, hafıza ve muhakeme disketleri tamamen Allah tarafından ilâhî rahmet serasında karantinaya alınmış insanlar, hayal dünyalarında fenalık “sath-ı mailine” girdiklerinde, Allah (c.c) onları âdeta “Zinhar hayaline fısk karıştırma!” diyerek hemen mini bir belâ ile sarsar. Allahu Teâlâ’nın değişik ihsanlarına mazhar olmuş ve lütuflar helezonunda yükselmiş; ama buna rağmen hayâl ve tasavvurlarıyla dahi olsa fenalıklara açık olan insanları, Cenâb-ı Hak tedip eder. Zira böyle bir durumun kurbiyet mazhariyetiyle telifi mümkün değildir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu hususta, insanlar seviyelerine göre muaheze olunacaklardır. Meselâ, kendilerinden sadece okuma, tefekkür etme ve Allah’a kurbiyet kazanma beklenen insanlar, Allah’ın bunca himaye, inayet ve kelâetine mazhar oldukları hâlde, çarşı ve pazarda gözlerine dikkat etmiyorlarsa, bunları dikkatsizliklerine hamledip, hayal ve tasavvur fıskından gelmiş şeyler olarak görmeli ve bir lâhza olsun vakit kaybetmeden Allah’a teveccüh edip istiğfarda bulunmalıdırlar.

Bir de vazifesi icabı pek çok yanları itibarıyla eracif yığını hâline gelen hayat-ı içtimaiyenin içinde olan insanlar vardır ki, zaruret icabı onlara biraz müsamahayla bakmak gerekir. Zira toplumun içinde kalıp ondan gelenlere katlanmak, tek başına olmakdan daha hayırlıdır. Bu sebeple toplum içinde vazife yapanlar, günahla her zaman iç içe oldukları için, kendilerine fenalık adına istenmeyen şeylerin bulaşması her zaman mümkündür. Zira çamurlu yolda yürüyen bir insanın paçalarına çamur bulaşmaması çok zordur.

Evet, istikamet insanı, hayal ve tasavvurlarına bile fena duygu ve düşünceleri konuk etmez. Beşeriyet icabı bir yerde sürçüp günah atmosferine kaysa, hiç vakit kaybetmeden tevbe edip hemen günahın boğucu ikliminden sıyrılıp tevbe ve istiğfarın paklayıcı atmosferine sığınır.

M. Fethullah Gülen

Mizah ve nükte yaparken dikkat edeceğimiz hususlar nelerdir?

Müslümanın her hareketi, her davranışı ve sözü ölçülü, aynı zamanda ciddiyet yörüngeli olmalıdır. Tabiî burada ciddiyet ile buz gibi soğuk davranışlar birbirine karıştırılmamalıdır. Bu düşünceden hareketle İslâm, mizaha farklı bir bakış açısı getirerek mizahı âdeta hikmet buutlu nükteler yumağı hâline getirmiştir.

Nükte, sadece insanları güldürme ve onların hoplayıp zıplamalarını sağlama demek değildir. Aksine onda, her zaman birtakım hakikatleri yerli yerine oturtma meselesi söz konusudur. Müsaadenizle, burada konuyu bir misalle biraz daha açmak istiyorum: Bir gün Fatih Cennetmekân’ın yanına derviş kılıklı birisi gelir ve ona: “Sultanım! Siz bir padişahsınız; saraylarda oturuyor ve saraylarda yaşıyorsunuz. Ben ise sokaklarda sürünüyorum. Bir de “Mü’minler kardeştir.” diyorsunuz. Eğer kardeş isek, neden sizinle aynı hayatı paylaşmıyorum?” diyerek, serzenişte bulunur. Hz. Fatih, onun bu sitemi karşısında, kendisine yakışan büyüklüğünü ortaya koyar ve hemen ona bir kese altın verir. Ancak, Sultan’ın bu ihsanını az bulan derviş, “Senin onca malın mülkün yanında bu da bir şey mi!” der. Ve bir kese altını azımsar. İşte o zaman Fatih, taşı gediğine kor ve hemen şu nükteyi yapıştırır: “Aman bunu diğer kardeşlerimiz duymasın. Yoksa sana bu kadarı bile düşmez!”

Evet nükteler, kim tarafından söylenirse söylensin işte böyle bir yandan hikmet ifade ederken diğer yandan da insanları tefekküre sevk eder ve gülmenin de kapılarını aralarlar.

İkinci olarak mizah veya nüktede yalan sözün bulunmaması şarttır. Peygamber Efendimiz (s.a.s), böyle hareket eden bazı sahabileri lâtifeden menetmiş, onların “sizin de lâtife yaptığınızı görüyoruz” demeleri üzerine de, “Ben lâtife yaparım ama doğru konuşurum” buyurmuştur. Öyle ise mizah yaparken dahi sözlerin doğru olmasına dikkat edilmelidir. Zira yalan, bir kâfir sıfatıdır ve Müslümanın ağzını kirletir.

Evet, Peygamber Efendimiz (s.a.s) de yer yer lâtifeler yapmıştır. Ama O’nun lâtifeleri ciddiyet buutlu ve aynı zamanda hak ve hakikat yörüngelidir. Vereceğimiz şu misal, bunun en canlı örneklerindendir.

O (s.a.s) bir gün, Zahir (r.a) adındaki sahabinin, arkasından yakalayıp gözlerini kapatır, sonra da: “Benden bu köleyi satın alacak var mı?” diye etrafına sorar. Kendisine yapılan bu iltifat, Zahir (r.a)’in çok hoşuna gider ve “Ya Resûlallah, çok ucuz bir köle satıyorsunuz.” der. İşte o zaman Allah Resûlu (s.a.s), Zahir (r.a)’i mesteden şu mukabelede bulunur: “Ama sen Allah yanında çok kıymetlisin.”

Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Müslümanın her sözü ve her hareketi ölçülü; daha güzel bir ifadeyle peygamberâne olmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Ölen duygular canlandırılabilir mi?

Canlandırılacak olanları da vardır, canlandırılamayacak olanları da. Üstad, “İnsanda bazı duygular vardır söner ve ölür.” buyuruyor. Ben kendi tecrübemle onların neler olduğunu bilemeyeceğim. Ancak, öyle anlaşılıyor ki insanın kemalâtına medar bazı letaif, eğer ihmalle ölmüşse, bir daha dirilmeyebiliyor. Dolayısıyla insan o ihmalin cezası olarak belli bir noktadan ileriye geçemez.

Ama imana esas teşkil edecek duygular, meselâ, insanın lâtife-i rabbaniyesi, kalbin bedene nispeti gibi kalbe nispeti olan sırrı; bunlar günahlar yüzünden tıpkı güneşin kaybolmasıyla kapanan çiçekler, tomurcuklar gibi kapanır, güneş doğunca da yeniden açılabilirler. Ne var ki, bu açılıp kapanmanın da herhalde bir sınırı olsa gerek… Çünkü “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Bu itibarla da insan o kadar karanlıkta kalınca, ihtimal bir daha belini doğrultamayabilir. Onun için insan, “Kayıp düşsem de kalkar, doğrulur, yine yoluma devam ederim.” deyip kendini günahlara salmamalıdır. Çünkü her zaman kötü düşme ve kalkamama da söz konusudur.. evet insan, hiç düşmeyecek şekilde hareket etmelidir.

Gaflet ve temkinsizlikten kaynaklanmayan düşmeler mazur görülebilir; Allah ekstra ihsanda bulunup böyle bir kulunu yeniden ihyâ edebilir. Tıpkı cahiliye insanından -cahiliye yaşamış olmasına rağmen- sahabi çıkardığı gibi. Günümüzü de aynı şekilde düşünebiliriz. Zira çağ ifrit bir çağ ve şeytan fitneye körük çekmekte…

İçinde bulunduğumuz şartları ve fırsatları düşününce, meseleye, bazılarımızın durumu itibarıyla bakabilirsiniz. Ailelerimiz dindardır ve dinî bir muhitte hayata gözlerimizi açmışızdır ve bu konumumuzla, yerde İsrafil’in (a.s) azametli heykelini her an müşahede etmemiz lâzım gelirken, ne acıdır ki sıradan birer insan olduğumuz bile münakaşa edilebilir. Ayrıca kendimizi içinde bulduğumuz iman ve İslâm zemini bizim birer iyi insan olmamız için imkânlarımıza sunulmuş teyit edici, destekleyici bir faktör, sağlam bir zemin, bir vasat, bir ortam teşkil etmektedir ki, değerlendirilmemesi büyük ihmâl sayılsa gerek.

M. Fethullah Gülen

İnsanları överken hatalarını söylememek onları şımartır mı?

Açıklama: Günümüzde mü’minler, birbirlerinin yüzlerine karşı hep müspet yanlarını söylerken, menfi taraflarını söylemekten kaçınmalılar mı? Böyle bir durum insanı kısmen de olsa şımartmaz mı?

Bence perde yırtılmamalı ama eksik-gedik de mutlaka giderilmeye çalışılmalıdır. Asr-ı Saadet’e bakıldığında, Hz. Ebû Bekir’le Hz. Ömer gibi.. üstün insanlar arasında dahi zaman zaman birbirlerini tenkit etme mahiyetinde muhaverelerin cereyan ettiği görülecektir. Evet, esasen bu bir sahabi ahlâkıdır. Onlar birbirlerinde gördükleri yanlışlıkları, bütün bir ihlâs ve samimiyetle gidermeye çalışırlardı. Tıpkı onlar gibi bugünkü mü’minler de belli bir üslûpla Allah için yapılan işlerde birbirlerini ikaz etmeli ve buna kendilerini alıştırmalıdırlar. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde, gıyabında konuşma da kendiliğinden kalkacaktır.

Burada üslûp meselesinin önemi bir daha ortaya çıkmaktadır. Bu tür yüz yüze olan bire bir görüşüp konuşmalarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı, kırıcı söz ve tavırlarla rencide etmeden, onun kuvve-i mâneviyesini kırmadan ve suçlayıcı, karalayıcı bir üslûp kullanmadan, yol gösterici mahiyette, tamamen Allah rızasını gözeterek hareket etmek çok önemlidir. Bu bir ahlâk hâline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu tecellî edecek, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.

Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basiret sahibi gerçek mü’minler kendi kusurlarını, Allah’a karşı gösterdikleri samimî kulluk performansının bir neticesi olarak görebilirlerse, bir ölçüde kendilerini de düzeltebilirler.

Ayrıca herkesin bir hayırhâh edinmesi, kusurlarını düzeltmesi açısından çok tesirli çarelerden biridir. Kişi, samimî olduğu bir arkadaşına “Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum.” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalıyor gibi birinin gözüyle kendini kontrol altına almalıdır.

Yaşadığımız çağ itibarıyla, dört bir tarafı saran kötülük virüslerinin ruhta kök salması, sonra da dönüp insanı teslim alması her zaman ihtimal dahilindedir. İşte böylesi bir atmosferde çoğu kere ülfet ve ünsiyet girdabına düşen bir insanın metafizik gerilimini muhafaza etmesi zorlardan zor bir mesele hâline gelir. Ancak çehresi hakikat gamzeden ve iradesinde Allah iradesi çağlayan bir hayırhâhın olması kişiyi ihtimal böyle bir iklimden uzaklaştırarak gerilimini korumasına yardımcı olur.

Asırlar boyunca pek çok âlim, insanın kendi kusurlarını bilmesi istikametinde alternatif yol ve yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir. Bence günümüzde gerek sosyal, gerekse fen ilimlerinde yaşanan muazzam inkişaflara imza atan insanoğlunun, bugün mânevî buhran ve tedenni açısından kendi kusur ve hatalarını görüp tedavi etmesi istikametinde bir kısım yeni yöntemler geliştirmesi gerekmektedir. Bunun için ne kadar gayret edilse ve ne kadar bilim adamı istihdam edilse azdır. Kusurlarını göremeyen insan, insanlığı ile beraber her şeyini kaybetmekle karşı karşıyadır; zira insanın bozulması hiçbir bozulmaya benzemez.

M. Fethullah Gülen

Çok soru sormak insanı helaka götürür mü?

Açıklama: “Sizden önceki ümmetler, kesret-i sualle (gereksiz yere çok soru sormakla) helâk oldular.” hadisinden murat nedir?

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) pek çok soru soruluyordu. Bu sorulardan bazıları nübüvvet makamına yaraşmayan ve işin nezaketini ihlal edici mahiyette olduğundan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok rahatsız oluyordu. Özellikle zenginler, fısıltı hâlinde (necvâ) bazı özel isteklerde bulunuyorlardı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de buna canı sıkılıyordu; canı sıkılıyor olmasına rağmen nezaketi icabı onları reddedemiyordu.

Bunun üzerine, “Ey iman edenler! Şayet Resûlullah ile baş başa görüşmek isterseniz, bu özel görüşmeden önce bir sadaka verin.” (Mücâdele sûresi, 58/12) âyet-i kerimesi nâzil oldu ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile görüşme teşebbüsünde bulunmadan önce sadaka vermek mesnun (sünnet) kılındı.

Vâkıa daha sonra bu âyet, –pek çok ulemaya göre– nesh edilmiştir. Esasen bu sadaka emrinde, fısıltı hâlinde gelen sorular karşısında rahatsız olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu rahatsızlığını giderme ve böylesi görüşme taleplerinde aşırılığı önleme gibi hikmetler de söz konusudur.

Dini öğrenmek için Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), toplumun hemen her kesiminden değişik insanlar geliyor ve sorular soruyorlardı. Bu gelen kişilerin bazen çok münasebetsiz halleri de olabiliyordu. Fakat O, insanları ihya etme konumunda olduğu için, bütün bunlara katlanıyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün mescitte iken kendisine sorulan lüzumsuz sorulardan bir ölçüde bunaldı, celâllendi ve ayağa kalkıp, “Bugün burada durduğum müddetçe bana ne sorarsanız cevabını vereceğim!” buyurdu. Arkasından da birisi kalkıp, “Ben nereye gideceğim?” diye sordu. Allah Resûlü de “Cehennem’e gideceksin!” karşılığını verdi. Daha sonra Abdullah b. Hüzafe de şöyle bir soru sordu: “Benim babam kim yâ Resûlallah?”; ona da, “Senin baban Hüzafe’dir.” buyurdu.

İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resûlü’nün o andaki ruh hâletini çok iyi kavrayan Hz. Ömer (radıyallâhu anh) ayağa kalktı ve “Biz, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Muhammed’den razıyız.” deyiverdi. Onun bu ince, mânidar tavrı, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) her zaman sinesinde esen o itminan esintilerinin tezahür menfezlerini aralıyor ve o esnada celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine bırakıyor.

Ziyarete gücü yeten herkese, Beytullah’ı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/97) âyeti indiğinde, birisi: “Yâ Resûlallah! Her yıl mı hacca gideceğiz?” diye bir soru sormuştu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), haccın bir kere farz olduğunu Kur’ân’ın ifadelerinden anlamıştı. Ancak O, belki gücü yeten herkesin nafile de olsa hacca gitmesini, orada diğer mü’min kardeşleriyle beraber kaynaşmasını ve böylece bir vifak ve ittifak havasının oluşmasını istiyordu. Bu sebeple Allah Resûlü susmayı tercih etmişti. Ancak “Her yıl mı?” şeklinde ısrarla sorulan sorular karşısında sert bir üslûpla: “Hac, ömürde bir keredir.” buyurmuştu. Bu olay üzerine de şu âyet inmişti: “Ey iman edenler! Netice itibarıyla açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın!” (Mâide sûresi, 5/101)

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine sorulan bu soru karşısında ihtimal, hac, ömürde bir kere farz olmakla beraber, isteyen ve gücü yeten daha fazla da hac yapabilir şeklinde düşünüyordu. Israrlı sorular karşısında ise, “Eğer ben ‘Evet!’ deseydim her yıl hacca gitmeniz zorunlu olurdu ve siz, bunun altından kalkamazdınız.” buyurdular. Ardından, lüzumsuz soru sormanın mahzurlarına dikkat çeken şu sözler dudaklarından döküldü: “Ben size bir şey demedikçe siz de beni bırakınız. Zira sizden öncekileri, suallerinin çokluğu ve peygamberleri karşısında ihtilafları helâk etmiştir. Öyle ise ben, sizi bir şeyden nehiy mi ettim (niçin ve neden diye sormaya kalkmadan) ondan kaçının. Bir şey emrettiğimde de onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın (hâsılı, sizi zora koşan sorular sormayın).

İkinci olarak, bazen de Allah Resûlü’ne, insanlar için hayatî önem taşıyan sorular yerine bir astronomi bilginine soru sorar gibi, “Ay, niçin inceliyor ve sonra kalınlaşıyor?” şeklinde sorular soruluyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da şöyle buyurdu: “Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara sûresi, 2/189)

Hâlbuki bu ifadeler, onların sordukları sorunun tam cevabı değildi. Zira ayın incelip kalınlaşması onları ilgilendirmeyen ve onlara pek fazla faydası olmayan bir husustu. (Böylece âyette, onların sordukları soru vesilesiyle asıl verilmek istenen şey anlatılıyordu ki, bu da ayrıca üzerinde durulmaya değer.) Evet, Allah Resûlü, kendisine bu türlü soruların sorulmasını istemiyordu.

Bazıları Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelip “Bir kadın ile bir erkek bir araya geldiklerinde çocukları nasıl erkek veya kız oluyor?” şeklinde hatta bazen bunun da ötesinde uygunsuz sorular soruyorlardı ki, bu tür soruları bir peygambere sormak suiedepti. Men edilen de işte bu kabîl sorulardı.

Son olarak meselenin bir de gulüv (haddi aşan) yönü vardı ki, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazen şu tür sorular bile sorulabiliyordu; vâkıa benzer sorular günümüzde de sorulmaktadır: “Niye insanda iki tane göz var? Bir tane olsaydı ne olurdu? Niye burunda iki tane delik var? Nasıl olsa ikisi de ilerde birleşiyor ve bir delik oluyor. İki tane olmasının ne faydası var?.. Ve neden insanda otuz iki diş var?” gibi dahası bazı kesimler tarafından haddi aşan ve belli bir mantıkî düzeye oturmayan, “Allah her şeyi yarattı, –hâşâ– O’nu kim yarattı?; Allah kâinatı yaratmadan önce ne yapıyordu?” şeklinde sorular sorulmaktadır. (Bu tür sorulara bilgi sahibi olmadan cevap vermeye çalışmak hata olduğu gibi bilgili olunduğu takdirde doyurucu cevaplar verememek de hatadır.)

Evet, bu tür münasebetsiz sorular, çoğu defa bir dalâleti kapatırken, yeni bir dalâletin de kapısını aralayabilir. Bu sebeple, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “…Sizden önceki ümmetler, kesret-i sualle (gereksiz yere çok soru sormakla) helâk oldular.” buyurarak doğru yerde, doğru zamanda ve doğru soruların sorulmasının önemini ifade etmiş oluyordu.

M. Fethullah Gülen

Dine hizmet eden büyük şahısların zat ve eserleri ile ilgili Kur’ân’dan işaretler çıkarılmasının dinimizdeki yerini izah eder misiniz?

Bu mesele yeni olmamakla beraber, konunun anlaşılması adına öncelikle bir-iki hususa –kısa da olsa– işaret etmekte yarar var:

Bunlardan birincisi, Kur’ân’ın muhteva keyfiyeti ile ilgilidir. Kur’ân, bazı tevcihlere göre kendisi hakkındaوَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ “Yaş-kuru ne varsa hepsi mübîn olan o yüce Kitap’ta mahfuzdur.” (En’âm sûresi, 6/59) ifadesini kullanmaktadır. Yani o, yaş-kuru, zerreden-küreye her şeyin kendisinde var olduğunu açıkça haber vermektedir. Ancak Kur’ân’da var olan şeylerin hangi ölçü ve mahiyette var olduğu da konunun anlaşılması adına önemlidir.

Zira Kur’ân’da her şey vardır ama, çapına, azametine, mahiyet ve kıymetine göre vardır. Dahası, var olan bu şeylerin birçoğu Kur’ân’da icmalî mânâda ve âdeta kanun mahiyetinde bulunmaktadır. Öyle ki insan, bu kanun ve icmalî mânâlardan hareket ederek büyük ummanlara ulaşabilir ve Kur’ân’da her şeye işaret edildiğini görebilir. Bu sebeple ezelden gelip ebede giden ve çok ciddî muhteva zenginliğine sahip bulunan Kur’ân-ı Kerim’in, İslâm âlemi için çok büyük, çok ciddî varoluş cereyanları ve onların başındaki zatları “işarî” mânâlarla olsun ele alması, onun enginlik ve gınâsının emarelerindendir.

Biz öyle inanıyoruz ki, Kur’ân-ı Kerim, kıyamete kadar gelecek ilimlere -velev fezlekeleriyle olsun- mutlaka işaret etmektedir. Bu itibarla fizik, kimya gibi pozitif bilimler temel prensipleriyle Kur’ân’da bulunabilir. Ancak fiziğe, kimyaya ait bütün kanunları Kur’ân’da aramak onu bir fizik, bir kimya kitabı kabul etmek demektir. Keza, anne karnındaki çocuğun gelişme seyrini safha safha ele alan Kur’ân-ı Kerim, embriyolojinin temel prensiplerine işaret etmekte ve bizlere “Âmenna; yaş ve kuru, Kur’ân’da her şey vardır.” dedirtmektedir. Ne var ki, o, embriyolojinin dilini kullanmamaktadır.

Evet, her şeyden evvel, Kur’ân-ı Kerim’in başta böyle bilinmesi gerekir. Çünkü o, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir.”

Yani o, bütün ilimleri ihtiva eden kitaplar mecmuası bir kitaptır; insanın ferdî, ailevî, içtimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir kitap.. evvel ve âhir en son kitap.. kitapların hulâsası bir kitap.. kelâm sıfatının en üst mertebesinden, insanlığın en kâmiline seslenen bir kitap.. ve kıyamete kadar gelecek kâmil insanlara hitap eden bir kitap…

Binaenaleyh bu kitap çok renkli ve çok sürgünü, tomurcuğu olan bir kitaptır. Ne var ki, bu tomurcuklar da ancak ehlinin, erbabının elinde birer gül hâline gelebilecek türden şeylerdir. Bizim gibi sıradan insanların göremediği hakikatleri, bu ehil insanlar, o tomurcukta görür, arîz ve amîk olarak, net bir şekilde gözler önüne serer ve “Bu da Kitap’ta vardır.” diyebilirler.

Konunun anlaşılması adına ikinci önemli bir husus da şudur: Kur’ân-ı Kerim’den kendi devir, kendi cereyan, kendi hizmetlerine işaret çıkaran zatların durumu, ilk defa çağımızda görülen bir hâdise değildir. Huccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî’den büyük veli Muhyiddin İbn Arabî’ye, ondan ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî Hazretleri’ne kadar çok ciddî ve büyük zatlar da Kur’ân’ın enginliğinin emaresi deyip, işarî tefsir açısından pek çok şey söylemiş ve bu tür istinbatlarda bulunmuşlardır.

Ayrıca bu zatlar, kendi dönem ve hizmetlerine bir kısım işaretler çıkarırken, “Kur’ân, sarahaten (açık bir şekilde) benden bahsediyor.” gibi bir iddiada da bulunmamışlardır. Belki İslâm tarihi boyunca sadece Fazlullahi’l-Hurufî gibi bazı kimseler bir şekilde “Kur’ân benden bahsediyor.” iddiasında bulunmuş ve her bir harfe kendince ayrı sırlar atfeden, çok değişik mânâlar vererek bâtıl yorumlarla Hurufîlik denilen –kökü çok eskilere dayanan– bir bâtıl mezhebe sülûk etmişlerdir. Öyle ki bu zatın müntesipleri “Mim onun gözüdür, nun burnudur, şu harf kulağı, bu harf da ayağıdır, –hâşâ bağışlayın– Kur’ân da onun fesidir.” gibi hezeyan türünden sözler sarf edebilmişlerdir. İşte gerçek Hurufîlik denilen bâtıl yol da bu yoldur.

Asıl konuya dönecek olursak, o da, Kur’ân’dan işarî mânâlar istinbat etmenin yeni bir hâdise olmadığıdır. Meselâ, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir kitaptan size bir misal vereyim. Nakilde bulunacağımız kitabın sahibi müfessir İbn Cerir et-Taberî’dir. Taberî, on asır evvel yaşamış meşhur bir tefsircidir. O, “Câmiu’l-beyan an te’vili âyi’l-Kur’ân” adlı eseri –bu, ilk rivayet tefsiri de sayılabilir– yazan kişi olarak tefsir tarihine geçmiştir.

Onun bu eseri, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe, tâbiîn ve kendisine kadar tefsir görüşlerini toplayan bir ansiklopedi mahiyetindedir. Selefin görüşlerini tetkik etmek isteyen araştırmacılar öteden beri hep onun bu eserine müracaat edegelmişlerdir. Kendi dönemine kadar gelen değişik mezhep telakkilerini, tefsir yorumlarını, bilgi birikimini içinde barındıran bu tefsir, ilk üç asrı sonraki asırlara bağlayan dev bir eserdir.

İşte bu dev eserde Şûrâ sûresinin başında geçen huruf-u mukattaa ile ilgili dikkat çekici bir yorum bulunmakta ve şöyle denilmektedir:

İbn Abbas’a[1], “Hâ Mim Ayn Sin Kaf”ın mânâsı soruldu. O da bu soruya şöyle cevap verdi: “Ha Mim Ayn Sin Kaf’ın mânâsı şudur: Bir zaman pâyitahtı bir tepenin başında bulunan bir devlet olacak. Bu pâyitahtın bulunduğu şehrin ortasında, bu şehri bir baştan bir başa kateden bir nehir geçecek. O devirde o devleti idare edenler arasında Abdülilâh veya Abdullah isminde Ehl-i Beyt’ten birisi bulunacak. Bu zat, isyan eden bâğî bir cemaat tarafından katledilecek…”

İbn Abbas’ın bu yorumu okunuyor ancak hangi hâdiseye işaret ettiği bilinmiyordu. 1958’de Irak’ta ihtilal oldu. O dönemde Bağdat’ın krokisi çizildiğinde şu tablo çıkıyor ortaya: Bir tepenin başında kurulmuş bir şehir ve bu şehri bir baştan bir başa ikiye bölen bir nehir. Enteresandır 1958 ihtilali döneminde devletin ikinci adamı konumunda olan ve Kral 2. Faysal’ın amcası Emir Abdülilâh darbe yapan ihtilal kuvvetleri tarafından katledilecektir. Hatta o gün ihtilalin başında bulunan General Abdülkerim Kasım’a karşı merhum 2. Faysal ve Emir Abdülilâh’ın taraftarları İbn Abbas’tan gelen bu rivayeti bir beyanname hâlinde Bağdat’ın sokaklarında yazılı olarak neşretmişlerdi.

Şimdi İbn Cerir bin sene evvel bu hâdiseyi yazdı ve bir gün gelip de bu hâdise bütün çıplaklığıyla zuhur ettiyse artık bunu bütün bütün inkâr etmeye mahal olmasa gerek. O zaman diyeceğiz ki, evet, yaş ve kuru, Kur’ân’da her şey vardır, ancak tomurcuk hâlinde bulunan o şey, tomurcuğu gül hâlinde görene göre vardır veya o tomurcuğu açılmış şekliyle görene göre vardır.

Gerçi bazen siz, Kur’ân-ı Kerim’in İslâm ümmeti için çok önemli hizmet cereyanlarına işarette bulunuyor olmasını garip karşılıyor veya bu durumu uzak görüyor olabilirsiniz. Ne var ki, Kur’ân-ı Kerim Devr-i Risaletpenâhî’deki birçok şahıstan da bahsetmektedir. Dahası bu şahıslardan bir kısmının Yüce Beyan’da bahse konu olmaları şahsî faziletlerinden ötürüdür.

Evet, sahabenin sahabe olması dolayısıyla başka hiçbir beşerin elde edemeyeceği özel ve seçkin bir konumu vardır ve bizim de sahabeye bakışımız Hasan Basri Hazretlerinin bakışı çerçevesindedir. Hasan Basri Hazretlerine, “Ömer b. Abdülaziz ile Vahşi’yi nasıl görüyorsunuz?” diye bir soru sorarlar. Hasan Basri’nin (kuddise sirruhu) bu konudaki cevabı şöyledir: (Umumî fazilet açısından, yani Allah’ın Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüp bizzat feyiz alma bakımından) “Ömer b. Abdülaziz ancak Vahşi’nin atının burnunda bir toz olabilir.”

Sahabenin önemini anlatmak için bu iki şahıs hususî seçilmiş gibidir. Vahşi, göklerde ve yerde “Allah’ın Aslanı” diye yazılan, Allah Resûlü’nün öz amcası olan ve şehit edilişi karşısında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hıçkıra hıçkıra ağladığı Hz. Hamza’yı şehit etmiştir. Öyle ki, Müslüman olup da Allah Resûlü’nün huzuruna geldiğinde Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini görünce canı gibi sevdiği amcasını hatırlayıp içinde menfî bir duygu belirmesi ihtimaline karşı, ondan biraz daha temkinli davranmasını istemiştir.

Şair-i şehîrimiz de bir yerde; “Hz. Ebû Bekir’in birinci olmasında, Vahşi’nin de en sonuncusu olmasında şüphe yoktur.” ifadesini kullanır. Ömer b. Abdülaziz ise, Hulefa-i Raşidîn’i beş kabul edenler tarafından, beşinci halife olarak sayılan bir âbide şahsiyettir. Yani Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali’den (radıyallâhu anhüm) sonra, ille de bir beşincisi bahis mevzuu ise, o mutlaka Ömer b. Abdülaziz’dir, derler. Ömer b. Abdülaziz ki, bazıları tarafından ilk müceddit olarak kabul edilen, 2,5-3 senelik devlet reisliği dönemi içerisinde senelerce yaşamış gibi ümmet-i Muhammed’e faydalı olmuş müstesna bir şahsiyettir.

İşte Hasan Basri Hazretleri, Ömer b. Abdülaziz ile Vahşi arasında böyle bir mukayese yaparak sahabenin müstesna mevkiini ifade eder. Ama hususî fazilette bazı mercuhlar, râcihe tereccüh edebilirler; yani bazı şahıslar, bazı yönleri itibarıyla sahabeden önde olabilir. Meselâ, Ebû Hüreyre sahabi olması dolayısıyla mutlak fazilette öndedir. Ancak Ebû Hanife açtığı çığırda, kıyamete kadar gelecek insanlığın kendisine minnettar kalacağı çok büyük işler yapmış olması dolayısıyla, hususî fazilette önde bulunabilir; biz “bulunabilir” diyoruz. Hakikati Allah (celle celâluhu) bilir.

İstidradî olarak içine girdiğimiz bu mülâhazalarla, daha baştan yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için sahabe efendilerimiz hakkındaki bakış açımızı bir kez daha hatırlatmak istedim. Asıl arz etmek istediğim konuya gelince: Sahabe-i kiram arasında öyleleri vardır ki, hayatlarında çok az fedakârlıkta bulunabilmişlerdir. Kur’ân, böyle birini ele alır, onu destanlaştırır, bayraklaştırır ve tarihe mâl eder. İşte bir-iki örnek:

Suheyb-i Rumî, Rum diyarından geldiği için kendisine Rumî derler. Ancak bizzat kendisi; “Ben aslen Arap’tım, Rum­ların eline düştüm, köle olarak satıldım.” diyerek doğduktan sonra Rum diyarına götürülmüş olduğunu söyler. Mekke’ye Anadolu’dan geldiği için bazı tarihçiler de onun Türk olduğunu iddia ederler. Eğer hakikaten Suheyb-i Rumî bir Türk ise bu da milletimiz için bir iftihar vesilesidir. Çünkü o, hakikat adına kalkmış uzak diyarlara yürümüş, bulmuş, olmuş ve bulduğu hakikatte sonuna kadar sadakat içinde kalmış bir zattır.

İşte bu zat, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Me­di­ne’ye hicret buyurduktan sonra, bir yolunu bulup tek başına Mekke’den Medine’ye doğru hareket eder. Ne var ki, Kureyş’ten bir topluluk durumu haber alır almaz peşine takılır ve bir yerde onun yolunu kesiverirler. Hz. Suheyb bineğinden iner, ok çantasından oklarını çıkarır ve önündeki topluluğa şöyle seslenir:

“Ey Kureyşliler topluluğu! Bilirsiniz ki ben sizin en iyi atıcılarınızdanım. Allah’a and olsun ki, sadağımdaki bütün okları atıp size bir ok attırmam. Oklarım bitince de sizinle kılıcımla mücadele ederim. Bundan sonra siz istediğinizi yaparsınız. Bu itibarla gelin sizinle anlaşalım. İsterseniz malımı-mülkümü, Mekke’de falan yere gömdüğüm şeylerin hepsini alın; evet, alın; bunların hepsi sizin olsun fakat beni rahat bırakın, ben Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gidiyorum.”

Kureyş topluluğu bu teklifi kabul eder. Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) de Medine’ye doğru yeniden yola koyulur; yola koyulur ve kendisini Medine’de yüce bir iltifat beklemektedir. Öyle bir iltifat ki, biz rüyada o iltifatın aşr-ı mi’şarını görsek uğrunda canlar feda ederiz. Meselâ, rüyada bile olsa Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize “Hoş geldin!” deyiverse, o kutlu, nurlu elini bir kerecik olsun bize uzatsa, biz de o nurlu, kutlu elini günahkâr dudaklarımıza bir kere götürebilsek, öyle zannediyorum ki, artık o dudaklar Cehennem yüzü görmez.

Şimdi dönelim Suheyb-i Rumî’ye; o (radıyallâhu anh), Medine’ye vardığında, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağa kalkar, onu istikbal eder ve şöyle der: Allah (celle celâluhu) senin hakkında şu âyeti indirdi: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah (celle celâluhu) işte böyle kullarına pek merhametlidir.” (Bakara sûresi, 2/207)

Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) Allah rızası için malını feda etmiş, müşriklere, “Siz benim malımı alın, fakat benimle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasına girmeyin.” demişti; o böyle demişti ve hakkında bu âyet nazil olmuştu. Bu bir fedakârlık tablosuydu ve bu tabloda açıktan açığa Hz. Suheyb’den bahsediliyordu…

İkinci bir misal olarak Zeyd b. Hârise’yi (radıyallâhu anh) zikredebiliriz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlâtlığı olan Hz. Zeyd’i, halası Hz. Ümeyye’nin kızı Zeynep (radıyallâhu anhâ) ile evlendirmişti. Ne var ki, Hz. Zeynep, aslen köle olan Zeyd’i (radıyallâhu anh) kendisine denk saymadığından, ta işin başından itibaren onunla uyum sağlayamamıştı ki, neticede o malum boşanma gerçekleşti. İşte Mute’nin kahramanı bu güzide insanın boşanma mevzuundaki katlandığı bu fedakârlık, Kur’ân tarafından kayda geçirilerek bizzat Kur’ân’da ismiyle yâd edilme şerefini ihraz ediyordu.

Üçüncü bir misal daha arz etmek istiyorum: Kur’ân’da bahse konu olmasa bile Übeyy İbn Ka’b’ın (radıyallâhu anh) yaşadığı şu hâdise de bunlardan geri değildi: “Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Übeyy İbn Ka’b’ın yanına geldi ve ona, “Yâ Übeyy! Rabbim bana, ‘Übeyy’e git, sana Kur’ân’ın şu şu âyetlerini okusun.” buyurdu. Hz. Übeyy büyük bir mutluluk içinde “Rabbim benim adımı andı mı yâ Resûlallah?” diye sordu. “Evet!” cevabını alınca gözyaşlarını saldı ve ağlamaya durdu.

Şimdi, ümmet-i Muhammed’in bütününü ilgilendirmemesi, dolayısıyla da İslâm tarihinde gerçekleşen büyük hareketlere nispetle şahsî ve küçük diyebileceğimiz hâdiselerden dolayı bazı sahabe-i kiram Kur’ân’da hususî konumlarıyla, bazıları da şahs-ı mânevî olarak destanlaştırılmaktadır. Meselâ, İlâhî Beyan bir yerde Seyyidler Seyyidi Hz. Hamza’nın, Şah-ı Merdan Haydar-ı Kerrar Hz. Ali’nin ve yine o kıymetli oymaktan gelen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcazâdesi Ubeyde İbn Hârise’nin mücadelelerini, yani hak ile bâtıl, iman ile küfür arasındaki kavgayı tasvir ederken bu iki düşüncenin temsilcilerinin akıbetlerini de haber verir ve bir grubun katrandan elbise giyip başlarına kaynar sular döküleceğini, diğer grubun da altın bilezikler ve incilerle bezenip giyim kuşamlarının ipekten olacağını bildirerek o kahramanlar topluluğunu alkışlayıp göklere çıkarır.

Evet, Kur’ân, onun hakikatlerine omuz veren ve Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) uğrunda hırz-u can eden herkesi alkışlamış, göklere çıkarmıştır. Eğer bu durum, Kur’ân’da Kur’ânî bir ahlâk, Kur’ânî bir prensip ise –ki yukarıda verdiğimiz misallerden öyle olduğu açıkça anlaşılıyor– o zaman kıyamete kadar gelecek, Kur’ân’a hizmet eden insanlara işarî mânâ ile niye bakmasın ki!?

Meselâ, İmam Gazzâlî gibi bir insan düşünün ki, o kendi devrinde bir taraftan değişik dalâlet fırkalarıyla mücadele ederken, diğer taraftan da İbn Rüşdlerin Tehafüt’lerini ortaya koyuyor ve İslâm akidesini sıyanet etmeye çalışıyordu. İşte bu zat, İslâm’ın safvetini koruma adına tam bir konsantrasyon içinde ve aklı-hayali durduracak bir mücadele ortaya koyuyordu. Şimdi Allah’tan bu kadar korkan bir insan şayet, “Kur’ân’da bu mücadelelere işaret eden bir âyet var.” demişse, bu mevzuda –hâşâ– onun yalan söylediğine ihtimal vermek, onu bilmemek demektir.

Bu konuda İmam Rabbânî’yi de misal olarak verebiliriz. Şöyleki, o, yaşadığı dönem ve coğrafyada İslâm inançları hurafe ve bâtıl inançlarla karıştırılmak isteniyordu. Hint kıtasında Babürlü Ekber Şah eliyle bir devlet politikası olarak bütün dinlerin birleştirilmesi gibi bir hareket söz konusuydu. Bu şahıs, Hint dili gibi Sanskritçe bir din ortaya çıkarma çabasındaydı. Yani bu dinde bir parça Hıristiyanlık, bir parça Yahudîlik, bir parça Mecusîlik, bir parça Hinduizm, bir parça Brahmanlık, bir parça da Buda dininden bir şeyler olacaktı.

İşte böyle bir devirde ehl-i imanın imanını sıyanet adına İmam Rabbânî bütün bunlara karşı sahih İslâm inancının yerleşmesi için cansiperane mücadele veriyor, akideyi düzeltiyor ve binlerce insana Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) cadde-i nuraniyesini tanıttırıyordu. Şimdi bu zat, ‘Kur’ân, hizmetimizden bahsediyor, Kur’ân’da bana ve yapılan hizmetlere bir kısım işaretler var (sarahat değil, işaret) diyorsa o zaman bu sözü, o sözü söyleyen zatı göz önünde bulundurarak değerlendirmeye tâbi tutmak gerekir.

Evet, iman ve Kur’ân yolunda bu kadar mücadele vermiş bir insan, herhâlde bu umumî mücadelesiyle Suheyb-i Rumî’nin mücadelesinden geri kalmayacağı gibi, Suheyb-i Rumî’ye işaret eden Kur’ân’ın o âyetleri, aynı zamanda İmam Rabbânî’ye de işaret sayılacaktır.

Şimdi gelin bir zat düşünün ki, yaşadığı devirde küfür ve dalâlet belli kanunlarla sistemleştirilmekte, bütün fenler Allah’a baktığı, Allah’a delâlet ettiği ve bütün ilimler “Allah birdir.” dediği hâlde, materyalizmden gelen bir bakış açısı, bir anlayış ve sapık felsefeyle bütün bu ilimler Allah’ı inkâr adına bir silah olarak kullanılmakta. Marks ve Engels’den başlayıp daha sonra çeşitli istihaleler sonucu birer ilmî gerçek olarak algılanan materyalizme ait pek çok mesele pozitivizm ve rasyonalizm unvanlarıyla insanımızın akidesini tahrip etmektedir.

İşte, künde künde üstüne devrildiğimiz böyle bir zaman ve zeminde bütün bu hücumlara karşı bazı kimseler, ortaya koydukları eserlerle, sarsılmış, bozulmuş akidemizi ıslah ediyor, binlerce insanın yeniden Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoluna ulaşmasına, mihrabını bulup camiye teveccüh etmesine vesile oluyor ve yine binlerce insanın –Kur’ân’ın inkâr ve tezyif edildiği bir dönemde– Kur’ân’ın âyât-ı beyyinâtını gökteki yıldızlar gibi ehl-i insafa gösteriyor, iman hakikatlerini ispat edip çok sayıda insanın bu esaslara iman etmesine vesile oluyorsa, o zaman niçin Kur’ân’ın bu zatlar hakkında bir kısım işaretleri bulunmasın ki?!..

Günümüzde de değişik ad ve unvanlarla dine-imana hizmet veren bir hayli cemaat ve grup var ve bunların çoğunun da çizgisi tam.. şimdi bunlardan biri kalkıp tahdis-i nimet mülâhazasıyla “Bana öyle geliyor ki, Kur’ân’ın şu âyetinde, bugün yapılan şu işlere işaret var.” dese, bütün samimiyetimle “Niçin olmasın ki?..” derim. Çünkü “Bir insanın hidayete ermesi, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”

Şimdi eğer yapılan işler bunun binlercesi ise ve insanın insanî kemalâta ulaşmasına vesile olunuyorsa, bu bir yol, bir çığır ise, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ“Vesile olan, bizzat o işi yapan gibidir.” sırrınca, o yoldan gelip geçen herkesin defterine kaydedilen hayr u hasenât o inanmış gönüllerin defterine de kaydedilecektir. Bu sebeple bu kişiler hakkında da işârât-ı Kur’âniyeden bir hisse olabileceği ihtimal dahilindedir. Binaenaleyh bu mesele, garip görülmemeli ve istiğrap edilip yadırganmamalıdır.

Kur’ân’dan kendi dönem ve hizmet cereyanlarına işaret çıkaran o büyük zatların gayet mütevazi oluşu da gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Huccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî de, müceddid-i elf-i sânî İmam Rabbânî de, büyük veli Muhyiddin İbn Arabî ve daha başkaları da derler ki: “Allahu a’lem, bu işaretler –beraber bulundukları hizmet arkadaşlarını kastederek– sizin samimî, hâlisâne hizmetlerinizedir.”

Evet, o büyük kametlerin anlayışı şudur: “Bir ordunun muzafferiyeti, o ordunun fertlerine taksim edilir. Yoksa o orduyu temsil eden komutana verilmez. Zira böyle bir durumda o komutan putlaştırılmış olur. Ancak eğer neticede bir zayiat, zarar ve yanlışlık olursa, o takdirde bütün bunlar o komutana verilir. Çünkü o, iyi bir strateji hazırlamamış demektir. Binaenaleyh ganimetler, muvaffakiyetler, zaferler nefere, teb’aya verilmeli; falsolar, fiyaskolar da baştakilerden bilinmelidir.”

İşte bir ölçü: Kendi hizmet dönemine dair işaret ve bişaretten bahseden büyük bir zat, fevkalâde bir tevazu içinde, çevresinde bulunan talebelerine şöyle hitap eder: “Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.”

Şimdi, ihlâsa ermeyi talebelerinin ihlâsına bağlayacak ölçüde engin bir tevazu anlayışı içinde bulunan, ruhuna ve kalbine bu anlayışı sindirmiş olan fevkalâde tevazu sahibi böyle bir zat hakkında –Kur’ân’dan çıkardığı işaret ve bişaretler dolayısıyla– kibir düşünüp ucub tasavvur etmek –Allah muhafaza buyursun!– kibrin ve ucbun ne demek olduğunu bilmemek demektir.

[1] İbn Abbas, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu, tefsir, fıkıh, hadis ilimlerinde otorite olarak kabul edilen, ashap devrinden itibaren “Habrü’l-ümme” (Ümmetin âlimi), “Tercümanü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ın tercümanı) unvanlarıyla anılagelen ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allahım, ona dinin ruhunu öğret ve onu te’vile (Kur’ân’ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl!”şeklindeki duasına mazhar olan sahabidir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Zihin Harmanı

“Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir.” sözünü izah eder misiniz?

Her insan, hayatının değişik karelerinde farklı farklı da olsa musibetlerle karşılaşmıştır/karşılaşmaktadır. Tevhid adına mühim bir husus olması itibarıyla da bu meselenin ayrı bir önemi vardır.

Esasen insanın başına gelen her musibet büyük ölçüde onun hatalarındandır. Nitekim, “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.”[1] âyet-i kerimesi de bu hakikati hatırlatmaktadır. Başka bir âyette ise hakikat şöyle ifade edilmektedir: “İki ordunun karşılaştığı gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya, işte onları, işlemiş oldukları bir kısım hatalarından dolayı şeytan zelleye uğratmıştı.”[2]

Evet insana gelen her iyilik Allah’tan, fenalık ise nefsindendir.[3] Çünkü fenalıkları isteyen, insanın nefsidir. Bu itibarla da derecesine göre insan, kalbinden geçen, hayalini kirleten veya şöyle-böyle kendisini meşgul eden, meşgul edip duygularına fısk aşılayan bir kısım düşünce, tasavvur ve tavırlardan ötürü muaheze görebilir.

Şimdi ilk mutasavvıflardan Muhâsibî’nin, ehl-i hakkın menzillerini sıralarken yaptığı tasnifi esas alarak konuyu biraz daha açalım:

Bazı kimseler vardır ki, bunlar, dilleriyle ifade etmeksizin akıllarından bir fenalık geçirdiklerinde, “Büyük günah işledim.” endişesine kapılarak hemen Allah’a teveccüh ederler. Cenâb-ı Hak, bu seviye ve bu menzile işaret sadedinde şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah onlardan ötürü sizi hesaba çeker.”[4] Belki çoğumuz bu âyet karşısında hiçbir endişe duymamaktadır; ne var ki bu âyet, Muhâsibî’nin, birinci derecede mütalâa ettiği insanların hâliyle alâkalıdır.

Bu âyet nazil olduğunda sahabe-i kiram, ihtimal kalblerini yokladılar ve ara sıra da olsa kalblerinden mâlâyâniyâta ait şeylerin geçtiğini gördüler.. ve ciddî bir sorumluluk duygusuyla bitkin bir vaziyette Allah Resûlü’nün huzuruna gelip diz çöktüler: “Ey Allah’ın Resûlü, namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellefiyete “Eyvallah!” ama bu âyette anlatılan şeylere güç yetirmek zor.” dediler. Zira “Her birimiz, kendi gönlünde öyle şeyler hissediyor ki, insan bunlardan hiçbirinin kalbinde bulunmasını arzu etmez.” diye insanın elinde olmadan içinden geçen duygu, düşünce ve hayallerden söz ettiler.

Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara: “Siz şimdi sizden önceki Kitap Ehli gibi, ‘İşittik ve karşı koyduk mu demek istiyorsunuz? İşittik ve itaat ettik ey Rabbimiz, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.’ deyiniz!” buyurdu. Bunu hep birlikte okumaya başladılar, okudukça başkalaştılar ve gönülleri yatıştı. Ardından da onları tamamen rahatlatan şu âyet-i kerime nazil oldu: “Allah, hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz.”[5]

Evet, kalblerden geçenler, insanın emri ve iradesi altına girmediği için, Allah, bundan dolayı insanı muaheze etmeyecektir. Bu, herkes için umumî bir kaidedir. Bu âyetin, daha önce zikrettiğimiz âyeti neshettiği söylenir; o âyet neshedilse bile, kalb ehlinin durumları çok üst seviyede hep o âyetle çarpacaktır. Böyle bir hâli, bir kısım hizmet-i imaniye ve Kur’âniye içinde bulunanlar da mertebelerine göre yaşamışlardır. Meselâ içlerinden birine bir fenalık yapma geçtiği zaman veya uygunsuz bir şeyin kendilerini tesir altına aldığı an, ya bir yerlerine bir şey batmış ya bir yerde sürçüp düşmüş ya umdukları şeyden mahrum kalmış veya korktukları başlarına gelmiştir. Herkesin mertebesine göre belli bir seviyede, bu husustan alacağı şeyler vardır…

İkinci mertebe ise şudur: İnsan, bir fenalık yapmaya veya bir iyiliği terk etmeye karar verir. Sonra pişmanlık duyup “Bunu yapmamalıyım. Bu bir suiedeptir.” deyip geri döner. Esasen bu, kendine göre yükselmiş bir ruhun, belli ölçüde seviyeli bir kalbin mertebesidir. Zira o fiili işlemeden hemen vazgeçmiş ve memur olduğumuz şeylerin terk edilmesi ya da yasaklanan şeylerin işlenmesi gibi bir felakete maruz kalınmamıştır…

Bunun bir mertebe aşağısında ise, şöyle bir seviye söz konusudur: Bir kişi, meselâ hırsızlık yapmak veya harama bakmak gibi bir fiili işleme teşebbüsünde bulunur. O yolda, aklına koyduğu haram fiili işlemek üzere giderken “Rabbim bu ayakları bu iş için yaratmadı.” diyerek vazgeçer ve geri döner. Hadis-i şerifin ifadesiyle bir kimse, bir kötülüğe karar verir ve sonra vazgeçerse, Allah menhiyyata karşı dayanmasından ötürü ona bir sevap yazar. Bu, Allah’ın bir lütfudur ve bu da ayrı bir menzildir…

Öyleleri de vardır ki, niyet ettikleri kötü fiil için harekete geçer, o yolda ilerler, hedeflerine ulaşınca da hemen vazgeçerler. Allah Resûlü, mağarada kalan üç kişinin durumunu anlatırken, onların yaptıkları iyi amelleri birer vesile yapıp, mağaranın ağzının açılmasını talep edenler arasında, zina ile yüz yüze geldiği an vazgeçip geri duran bir kişiden de bahseder. Bu kişi, o kötü fiili işlemeye ramak kala bundan vazgeçmiş ve onun bu fiili, önemli bir amel kabul edilerek mağaranın önünü tıkayan taşın açılmasına vesile olmuştur. Bu da günahtan dönme seviyesinde ayrı bir mertebedir.

Bir diğer mertebe de vardır ki, günümüzde bunun emsaliyle çok karşılaşırız: Kişi, bir menhiyat yapar veya memur olduğu işi terk eder. Ondan sonra hemen tevbeye koşar. Daha sonra kalkar, sonra tekrar düşer, yine doğrulur ve Rabbin kapısına koşar.

İşte bu da ayrı bir merhaledir. Bunun hâli tıpkı karda-buzda yürüyen veya uçurumun kenarında koşuya kalkan birisinin hâline benzer ki, çok defa ayağının altından toprak kayar ve düşecek hâle gelir. Böyle birinin durumu endişe vericidir. Eğer inayet-i ilâhiye, onun imdadına yetişmezse, yetişip elinden tutarak onu arş-ı kemalât-ı insaniyete çıkarmazsa, o insanın, yolun bir yerinde yıkılıp gitmesi mukadderdir. Böyle birisi, frensiz bir araba ile virajlı yollarda yol almaya çalışan kimseye benzer. İlk virajda olmasa bile daha sonraki virajlarda –hafizanallah– uçuruma yuvarlanması an meselesidir.

Bunun ötesinde bir de üçüncü bir grup vardır ki, onlar, fenalığa inhimak eder ve başlarını ondan dışarıya çıkarmadan hep fenalık üzere devam edip giderler.

Şimdi bütün bunların hepsi birer musibettir ve Hak’tan uzaklaşmaya sebep olmaları açısından da birer cinayettir. Bu mertebeler içinde en son mertebedekilerin haricinde olanların başlarına gelen belâ ve musibetler, geçmişteki günahlarına bir nevi keffarettir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Elinize batan bir diken bile, bir günahı siler, sizi bir derece de yükseltir.” buyurmaktadır. Dolayısıyla her musibet, aynı zamanda bir günahın düşürülmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bir mükâfatının da mukaddimesi sayılır.

Bazen çok küçük günahlardan ve zellelerden ötürü Cenâb-ı Hak insana cezalar verir. Hz. Âdem’in zellesinde olduğu gibi.. Hz. Âdem’in zellesinin keyfiyeti tam olarak bilinememektedir. Kaynaklara bakıldığında ortada memnu bir meyve olduğu ve Hz. Âdem’in bu meyveye el uzattığı anlatılmaktadır.

İsrail kaynakları, bu meyvenin buğday olduğunu kaydetmektedirler. Bizdeki bir kısım tefsirciler de aynı temayülü göstermektedirler. Memnu meyveyi bu şekilde kabul etmek, kanaat-i âcizanemce yaklaşımlardan sadece biridir. Zira Hz. Âdem, yeme içmeye düşkün bir insan değildir. O, Safiyyullah’tır. Bu konuda şöyle bir yaklaşım da söz konusu olabilir:

Hz. Âdem Efendimiz, Hz. Havva’ya karşı –mukteza-i beşeriyet– temayül izhar etmiş olabilir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Aybaşı veya nifas olma hali, benât-ı Havva’ya Allah’ın takdir ettiği bir şeydir.”buyurması da bu hakikati destekler mahiyettedir. Hayız ve nifas hâlleri kadınlık âlemi için bir ızdıraptır ve bu, Hz. Havva’dan virâset yoluyla kadınlara intikal eden bir keyfiyettir. Bu da, âyât-ı tekvîniyeye göre Allah’ın bir kanunudur ve mukteza-i beşeriyetin bir gereğidir.

Hz. Âdem belki de, Arş-ı A’zam’da yazılı olan bir kısım meseleleri mütalâa etti. Merhum Alvar İmamı’nın ifadesiyle “Hakikat şeceresinin hikmeti” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya gelsin diye sanki kasten onu yemiş gibidir. Kur’ân-ı Kerim, bunu, “Doğrusu Biz daha önce Âdem’e de vahiy ve emir vermiştik, ne var ki o ahdi unuttu, onu (hatasında) azimli bulmadık.”[6] âyetiyle anlatmaktadır. Başka bir âyette ise, “Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı.”[7] buyrulmaktadır. Bu ifadeler bize göre değil, mukarrabîne yani kalblerinden geçirdiklerinin dahi muahezesini gören kimselere göredir.

Hz. Âdem, yaratıldıktan sonra Cennet’te tek başına idi. O, beşeriyet ve cismaniyetini yaşadığı sürece, nerede ve nasıl dolaşıyorsa orada kendisini enîssiz hissetmişti. Cenâb-ı Hak ona enîsi olarak Hz. Havva’yı yaratmış ve “Bu senin arkadaşın.” diye ilham etmişti. İhtimal o da, arkadaşa karşı arkadaşlık muamelesi yapmıştı. Ne var ki, Allah imtihan için Hz. Âdem’in önüne tabiat-ı beşere zıt bir hakikat koyarak “Buna dokunmayacaksın.” demişti. Hz. Âdem de, dıştan gelen bir kısım esintilerle, orada ebedî kalacağı zannı ve düşüncesiyle, o memnu meyveye elini uzatmıştı ki, yaptığı her şey bundan ibaretti. Daha sonra Cenâb-ı Hak, ona bir musibet vermiş –ve eğer memnu meyve o ise– Allah evvelâ onu o memnu meyveden uzaklaştırmıştı.

Onun için ihtimal Hz. Âdem de maksadının aksiyle böyle bir tedip görerek, Havva Validemiz’den yıllarca ayrı kalmaya mahkûm edilmişti. Bu ayrı kalma süreci içinde Hz. Âdem işlemiş olduğu günahtan dolayı çok ızdırap çekmiş ve devamlı gözyaşı dökmüştür ki, bunu İsrailiyat kitapları, Hz. Âdem’in gözlerinden akan yaşların bir çaya dönüştüğü sözüyle mübalâğalı olarak anlatmaktadırlar.

Hz. Âdem’in böyle ağlayıp inlemeleri, onun peygamberlikle serfiraz olması, tekrar Cennet’e girmesi ve Hz. Muham­med’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dede olması gibi çok bü­yük hayırları netice vermiştir. Bu açıdan da denebilir ki, mu­si­bete terettüp eden bir ceza, bazen bin hayrın mukaddimesi de olabiliyormuş.

Bizler için de aynı şeyler mukadderdir. Başımıza gelen her musibeti, elimizle işlediğimiz bir kötülüğün neticesi saymalı ve kasvet bağlamış şahsî veya içtimaî ufkumuzun açılmasına da bir vesile telakki edip öylece Allah’a tevbe ile yönelmeli, sonra da neticede hamd etmeliyiz.

Sözlerimizi bir hadis mealiyle noktalayalım:

“Mü’minin işine şaşarım! Mü’minin her hâli hayırlıdır. O, kendisine bir musibet isabet ettiği zaman sabreder, bu, onun için hayırlıdır. Nimet isabet ettiği zaman da şükreder, bu da onun için yine hayırlıdır.”

Allah, bizleri bu hâl ile hâllendirsin!

M. Fethullah Gülen

[1] Şûrâ sûresi, 42/30. [2] Âl-i İmrân sûresi, 3/155. [3] Bkz.: Nisâ sûresi, 4/79. [4] Bakara sûresi, 2/284. [5] Bakara sûresi, 2/286. [6] Tâhâ sûresi, 20/115. [7] Tâhâ sûresi, 20/121.

Benliğin mahiyeti nedir?

Latincesi “ego”, Arapçası “ene” olan benlik, –kısaca– iyi ve kötü yanlarıyla mahiyet-i insaniye demektir. Allah (celle celâluhu) insanın mahiyetine hem iyi hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da. O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanîlik kazanabileceği gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma düşebilir. Bu, “İnsanı ahsen-i takvîmde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık.” (Tîn sûresi, 95/4) âyetinde çok açık ve net olarak görülmektedir.

Evet, en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü –belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan– kötü duygulara da açık bir yanı vardır. O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfilîne gidebilir. İnsanın esfel-i sâfilîne gitmekten kurtuluşu, –hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere– iman edip salih ameller yapmasından geçer. İnsan, iman ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur.

İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır. Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla mücehhez olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik istikametinde kullanırsa, –Mevlâna’nın ifadesiyle– mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye kazanacaktır.. evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kâğıt gibidir. Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kâğıda niyet, irade, amel, ihlâs, azim, cesaret ve gayret eczasını sürmesi suretiyle olacaktır; böylelikle mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o, semâvî bir varlık hâline gelecektir.

Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal, bir zaman gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkân-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına elli bin şeytan bile çıksa –Allah’ın izniyle– vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak ahir ömre kadar mücadelenin devamı için, nefs-i emmâre veya âsâb, hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerareler meydana getirebilir. Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddî-mânevî cismaniyetinin mevcudiyeti söz konusudur.

Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk’ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenâb-ı Hakk’a, O’nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zât-ı Ulûhiyet’i tam ve kusursuz bilmesi, bilip tanıma imkânına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

Şöyle ki, insan, “Ben, ben.”, “Benim iradem.”, “Benim kud­retim.”, “Benim iktidarım.”, “Benim hayatım.” demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit durumundadır. Buna biz, tasavvufî ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lâzımdır.

Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve dilemesine bakmak suretiyle kendi ef’âl-i ihtiyariye (cüz’î irade) aynasından hayat, sem’ u basar, irade, kelâm, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilâhiyeyi görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.

Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, “Kulağım var, işitmek bana ait.” der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. “İşte gözüm; gören benim.” deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da bir dahli yoktur onun.

İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latîfelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibarıyla bunların hepsinin Zât-ı Ulûhiyete ait olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece, daha evvel “Benim” deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O’nun mülkü olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenâb-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur yani prizmadır. Çünkü Zât’ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul.” diye tarif ediyoruz; o böyle tarif ediliyorsa şayet, bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde edebiliriz.

Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, –biraz evvel de arz ettiğimiz gibi– bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, “Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, hâlbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk düşüncesi olmaması lâzım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellîsidir.” diye düşünür. O, bu sözleriyle mütenâhîden nâmütenâhîye intikal ediyor.

Hz. Pîr-i Muğan da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya, var olmasıyla Cenâb’ı Hakk’ın varlığına; kaybolup gitmesiyle de O’nun bekâsına delâlet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delâlet ettiği gibi bütün eşya da varlığa ermesiyle Allah’ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O’nun bekâsına delâlet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O’nun var etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler.

Evet, O’nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki kalacak olan sadece O’dur:“Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fenâ bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet’tir ki bâki kalacak.” (Rahmân sûresi, 55/26-27) mealindeki âyet-i kerimesi de bu hakikati dile getirmektedir.

Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah’a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu olmalarıyla, asıl Sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz:

Meselâ, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle “kayyum”luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levazımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr’in beyanıyla, insan ef’âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi’şârına (yüzde bir) bile sahip değildir.

Nasıl sahip olabilir ki? Meselâ, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah’tır; buğdayı yaratan Allah’tır; toprakla buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde’i hayatiyeyi var eden de Allah’tır. Dahası onun nemalanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir rüşeym hâlinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah’tır. Sıralayıp sonuna kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

Evet, bu kadar iş içinde bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz, onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren, yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah’tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler.

Tükürük bezlerini çalıştıran Allah’tır. Yemek borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah’tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım usâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin gördürülmesi… gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan “Yedim” derken bütün bunları düşünebilse “Yedirildim” demesi daha uygun düşecektir. “Yedim” diyen mü’min de esasında bunu mecazî olarak söylemekte ve “Yedirildim” ifadesini kastetmektedir.

Görüldüğü gibi insanın ef’âl-i ihtiyariyesinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât’ı tanıyacaktır. Binaenaleyh, mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl pırıl Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet’i tanımanın yolu da budur.

Bu arada, mârifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenâb’ı Hakk’a ait yönleri düşünerek aczimizi, fakrımızı idrak edip Rabbin nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı daha da derinleştirerek, meselelerin içinde dört erkâna (acz, fakr, şükür, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabbimiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a’lâ-i illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir mânâyı temsil etme insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah’ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O’nun mübarek adıyla, her şey O’na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de Allah mârifeti artmıştır.

Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar meydana gelmiştir. Böyleleri, “Ben ettim.”, “Ben yaptım.”, “Ben çattım.” der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet’e feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet’i tanıyanlar arasında dahi Cenâb-ı Hakk’a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, “İnsanın gayesi, gayetü’l-gayesi, teşebbüh bi’l-Hâlık’tır.” der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri bulandırırlar. Biz onu mülâhazaya almak isteyince:

Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah, Tebeddülden, tagayyürden, elvân ü eşgâlden Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

der tevhid soluklarız.

M. Fethullah Gülen

Tevehhüm-ü ebediyet nasıl aşılır?

Tevehhüm-ü ebediyet, insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması, yaşamak için yaşaması, peşin zevk-safa ve ücretlerle avunarak sadece hâlihazırı yaşaması, geçmiş ve geleceği umursamaması demektir.

Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin hayatını bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını bırakır, içinde yaşadığı dünyanın hayatı ile alâkadar olmaya durur ve sadece kıyametin kopmasını düşünür; evet sanki onun için endişe verici başka bir şey yokmuş gibi sadece ondan endişelenir, onunla meşgul olur. İki veya üç bin sene sonra da olsa, münhasıran kıyametin kopacağından endişe duyar. İşte bütün bunlar, tevehhüm-ü ebediyetten kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kendi ölümünü düşünmemekte, içinde yaşadığı dünyanın ölümüyle ilgilenmektedir.

Herkes için diyemem ama günümüzde çevremize dönüp baktığımız zaman gençliğini cami, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin kendisini lâyemût (ölümsüz) zannettiğini görürüz. Öyle ki insanın “Dağı tutsam koparırım, şunu tutsam yerle bir ederim.” dediği veya ileride diyeceği ve demesi muhtemel olan devreleri vardır. İnsan o devrelerde hep tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar. Özellikle de insan, sıhhati yerindeyken ve gençlik devirlerinde büyük ölçüde tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar ve asla ihtiyarlayacağını, öleceğini düşünmez. Bir gün buradan göçüp gideceğini hiç hatırına getirmez. Servet u sâmânın elinden kayıp gideceğini hiç hesaba katmaz.

Bu duygunun üzerine dökülecek kezzap ve insandaki gafleti yok edecek şey, “fikir ameliyesi”dir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak ve hakikati görmeye çalışmaktır. Zira Allah bizim gözümüzden perdeyi açıp da çok acı bir şekilde hakikati bize göstereceği gün gelmeden gözden perdeyi kaldırıp hakikati görmek çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak: İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir!” (Kâf sûresi, 50/22) Yani senin gözünden perdeyi açtık, gözün de artık pek keskin. O gün varacağın yeri, seni endişelendiren hesap mahallini göreceksin, Rakîb ve Müheymin olan Hz. Allah’ın senin hakkındaki hükmüne şahit olacaksın.

Evet, nasıl olsa o gün gelecek. O gün gelmeden dikkat ve tefekkürle gözden perdeyi sıyırma ve daha şimdiden Cehen­nem’i ve Cennet’i görme, duyma ufkuna ulaşma çok önemlidir. Ama insan nisyandan mürekkep olduğundan, biraz tefekkürden uzaklaşınca hemen kendini ebedî yaşayacakmış gibi bir kuruntu içinde hissetmektedir.

İsterseniz küçük bir örnekle konuyu az daha açalım: Meselâ, herhangi birimiz bir saraya girdik; orada nefsimizin bütün arzu ve iştihalarına göre hazırlanmış her şey var. “Her şey” derken, yemek sofralarından alın da insanın bedenî hislerini tatmin eden şeylere kadar hepsini kastediyorum. Ancak bazı emarelerle anlıyoruz ki, bunların hepsi bize haram edilmiş ve hepsi de yasak. Binaenaleyh o sofraların hiçbirine el uzatamayacak, o nâmahremlerin harîmine sokulamayacak ve o memnû (yasak) meyvelerden de yiyemeyeceğiz demektir. Zira arz edildiği gibi onların üzerlerinde “yasak” ifade veya işareti var. Bazen bu durumdaki bir insan, nefsine mağlup olabilir.. yemekler onun midesini sulandırır ve o cazip şeyler onun dikkatini çeker, kendisine baktırır, şehevî hisleri onu harekete geçirerek fena şeylere doğru zorlar. O da tam bu sırada onlara elini uzatabilir.

İşte bu zat tam temayüllerinin güdümünde iken birdenbire bir perde açılıverse ve Cehennem bütün dehşetiyle, Cennet de bütün debdebe ve ihtişamıyla onun gözünün önünde tülleniverse, artık böyle biri her şeyin, iştihasını kabartmasına rağmen ne o haram yemeklere elini uzatır, ne de haramlara doğru bir adım atar.

Bu itibarla diyebiliriz ki, insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun gafleti, tûl-i emeli (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması) ve hakikati göremeyişidir. Zannediyorum ashab-ı kiramın günahlardan uzak durmasında da işte bu husus müessir olmuş. Bizler de eğer ameliyat-ı fikriye ile (fikrî operasyonla) iki kere iki dört eder kat’iyetinde Cennet’in ve Cehennem’in mevcudiyetini hep mülâhazaya alabilsek nefsimizi frenleyecek, fenalıklara girmeyecek, daima ahireti nazara alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü yaşayacağız. Böyle bir ameliyeden mahrum kaldığımız zaman ise, Cennet ve Cehennem nisyan perdesi altına gömülecek, biz de Allah’a inansak dahi, çok defa hislerimize mağlup olacak, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet düşüncesiyle fenalıklara girecek ve kendimizi dünyadan kâm almaya salacağız.

Tevehhüm-ü ebediyeti aşmanın bir yolu da “rabıta-ı mevt”­tir. Zira ölümü düşünerek dünyanın fâni olduğu mülâhazasını taşımak, tevehhüm-ü ebediyeti delik deşik eden önemli bir yöntemdir. Ancak şu an etrafımıza bakınca görüyoruz ki, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Kimin evinde birisi ölürse ancak onlar ölümü hatırlıyor ve bu önemli konu başkalarının umurunda bile değil. Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölümü hatırlamak gerektiğini ve bunun için de mezarları ziyaret etmenin faydalı olacağını hatırlatıyor.

Mezarları ziyaret etmek, bidayet-i İslâm’da yasak olmasına rağmen daha sonraları Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Çünkü mezarlıklar ve mezar taşları, bazı insanların hayatına intikal ederek çeşitli tedailerle az uyanık gönüller için ahireti hatırlatmaktadır. Fakat bana öyle geliyor ki gafletten dolayı gönüllerimiz ölmüş gibi.

Şimdilerde zannediyorum kimin bir yakını ölmüşse sadece o kimse ölümü kısmen hatırlayarak tevehhüm-ü ebediyetten uzaklaşıp biraz olsun kendisine geliyor. Ben arkadaşlara ölümü hatırda tutmak için hastaneleri ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum. Gitsinler, çeşitli klinikleri gezsinler, sıhhati bozulan ve ölümünü bekleyen insanların hâline baksınlar. İhtimal böyle bir mülâhaza onların da birer yolcu olduğunu hatırlatacak ve onlarda yol azığı duygusunu tetikleyecektir.

Netice itibarıyla tevehhüm-ü ebediyet, bazen bir gafletten kaynaklanmakta, gaflet ise tefekkürsüz yaşamaktan doğmaktadır. Bunu delecek önemli bir husus “rabıta-i mevt”, diğeri de ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların halleridir. Evet, ne zaman insan, bir kısım hastalıklara, arızalara veya mal, can, evlât konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki bu düşünce delik deşik olur.

Hâsılı, tevehhüm-ü ebediyet düşüncesini ne ile deleceksek ve bu atmosferi ne ile parçalayacaksak parçalamamız gerekmektedir. Yoksa bu duygu bizi boğar da, gerçek insanlık atmosferine bir türlü yükselemeyiz; yükselip Rabbimiz’in rahmetiyle münasebete geçeceğimiz atmosferi bulamayız. Biz iki hususu hep canlı tutmalıyız: Tefekkür ameliyesi ve rabıta-i mevt (ölümü düşünme). Bunlar aynı zamanda ehl-i tarikat, ehl-i tasavvuf ve erbab-ı hakikatin hayatlarında uyguladıkları hususlardır.

M. Fethullah Gülen

Kitap okunurken dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Her okuduğunu anlayamayacak seviyede olanların, öncelikle anlayabilecekleri bir kitap veya herhangi bir kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlamaları isabetli olur. Bu şekilde bir ilk okumayla kitabın usûlü, üslûbu ve takdim şekline de vukufiyet kazanan okuyucu, daha sonra kitabı iyi anlayabilmek için baştan başlayarak bir kere daha okuması yararlı olur. Bu tür okumayla kişi okuduğunu bilir ve okuduğu malzemeyi rahatlıkla kullanabilir. Evet, insan bu şekilde bir okuma ile malzemeyi hafızasına iyice yerleştirmiş olur ve yerinde onları değerlendirebilir.

Bazen çok kitap okuyan biri, okuduğu kitapların farkında olmayabilir. Her kitap bir yönüyle onun kafasına dağınık bir şeyler bırakır ve gider. Bu bilgiler zihinde sistemli bir istife tâbi tutulmasa da, insan farkına varmadan herhangi bir zamanda bazı meseleleri değerlendirirken, değişik mülâhazalar, irade dışı olarak onun hafızasına uğrayan, dimağında kalan o düşüncelerle beslendiği olur.

Evet, çok okuyan kişinin beyninde gizli bir teyp varmış gibi hiç farkına varmadan pek çok şey kaydolmaktadır. Bu gizli disk ve diskteki malzemenin kullanılabilir hâle gelme meselesi çok okumakla doğrudan alâkalıdır.

Eskiler bir kitaba başlarken, üç şeyi bilmenin vacip, dört şeyi bilmenin de caiz olduğunu söylerlerdi. Vacip olan şeyler:

a) Besmele (Bismillahirrahmanirrahim demek). b) Hamdele (Elhamdülillah demek) c) Salvele (sallallâhu aleyhi ve sellem vb. ifadelerle Peygamberimiz’e salât ü selâm okumak).

Caiz olan şeyler olarak da şunları söylerlerdi:

a) İsm-i kitap: Burada isim ile müsemma arasında münasebet var mı? Yani kitabın ismi, muhteviyatını aksettiriyor mu, gibi konular üzerinde dururlardı.

b) Fenn-i kitap: Kitap hangi daldan ve konudan bahsediyor? Veya o ilim dalının hangi yanından bahsediyor?

c) Ta’dât-ı fusûl: Kitapta meselelere kaç fasılda yaklaşılmış?

d) Tebyîn-i garaz: Bu kitabı yazmaktan maksat yani kitabın telifindeki gaye nedir?

Zannediyorum bu düşünceyi bugün de değerlendirmek mümkündür.. tabiî kitabın muhtevasında sistem söz konusu ise. Bu itibarla kitabı yukarıda ifade edilen dört bir yanıyla kavramak ve o mülâhazalar çerçevesinde anlamak, kitabı gerçekten okumak demektir. Yani isimle müsemma arasındaki münasebeti kavrama, ilgili olduğu fenne dair o kitabın yazılmasındaki espriyi anlama, sonra fasıl, mukaddime ve bölümlerinde eksik, gedik veya fazlalık olup olmadığını, nerelerde teferruata girildiğini öğrenme, kitap okumada esas olan unsurlardır. İfade ettiğimiz bu hususu Nur Risalelerini okuyan bazı ilk Nur talebelerinin gerçekleştirdiği söylenebilir.

Eskiden temkinli oturarak kitap okumak tavsiye edilirdi. Ben de bazı kitapları okurken öyle yapmışımdır. Fakat daha sonraları bende, yatarak okuma âdeti hâsıl oldu. Dört-beş saat üst üste kitap okuyacaksam, yatmak suretiyle okuma bana daha kolay geldi. Masada kitap okumanın bir müddet sonra beni sıktığını gördüm. Ama masa başında okuyamadığım kitaplarda önemli yerlerin altını çizerken çizgilerde kaymalar olduğunu da söylemeliyim. Hatta çizgilerin bazen satırın içine bazen de dışına çıktığı oluyordu. Bir dönemde, sadece kitabın önemli yerlerini çizmekle yetinmeyip, onun kenarlarına, “Bu mütalâa başka yerdeki şu zatın dediği ile uyum içinde veya şurada mantıkî bir boşluk var. Burada bir tenakuz söz konusu, şurada hissî bir boşluk var, burada demagoji yapılmış.” şeklinde kendi mütalâalarımı not ediyordum.

Bir de kitap okuma vakti çok önemlidir. İnsan dinç iken kitap okumalı. Sabah kalktığım zaman veya kaylûleden sonra kitap okumanın istifadeli olduğunu gördüm. Aslında kitap, gece vakti daha iyi okunur. Çok defa benim de gece okuduğum olurdu. Fakat benim genel kanaatim şu:

İnsan gece vakti biraz dinlenmeli, biraz da gecesini evrâd ü ezkârla ihya etmeye çalışmalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu husus şöyle ifade edilir: “Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur’ân da okuyuş adına daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar.” (Müzzemmil sûresi, 73/6.)

Geceler, insanın ne dediğini ve ne anladığını en iyi şekilde ifade edebileceği bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde insanoğlu, Rabbisiyle münasebete geçmeli ve O’nu duymaya çalışmalıdır. Bu açıdan, gecenin içinde insanın mutlaka Rabbisine ayıracağı bir zamanı olmalıdır.

Türkiye’de az sayıda da olsa çok ciddî kitap okuyan kimselerin bulunduğu da bir gerçek. Esasen okumak bir yönüyle bir kültür ve tiryakilik meselesidir. Meselâ, çantada sürekli kitap taşıma, durakta beklerken okuma, arabaya binerken okuma, hatta arabayı kullanan kişinin bile eğer onda da bir merak varsa bazı şeyleri bantlara okutturup seyahat esnasında banttan dinleme, hep okuma kültürü ile alâkalıdır. Şu da unutulmamalıdır ki, bizim insanımız büyük çoğunluğu itibarıyla okuma fakiri ve düşünce özürlüdür.

Yazar olmayı düşünen bir insanın mutlaka çok yazması gerekmektedir. İstidadı olan da olmayan da yazmalıdır. Zira istidat varsa, ancak yazmak suretiyle ortaya çıkar. İnsan yazmayınca istidadının da var olup olmadığı belli olmayabilir. Hatta –kanaat-i âcizanemce– insan her alanda bir şeyler yazmalı ve tashihe de açık olmalıdır. Bence bu işe gönül verenler roman, tiyatro veya küçük oyunlar türünden eserler yazmayı bile denemelidirler. İleride o işi devam ettirmeseler de mutlaka yazmalıdırlar.

Yazmanın yolu, değişik şeyler okumaktan geçer. Oku­nu­lan eserler, bazen birbirine yakın, bazen de birbirine zıt şeyleri çağrıştırır: Shakespeare okuma insana Jonben’i çağrıştırır; Nedim’i okuma da Bâki’yi hatıra getirebilir. Önemli olan eli alışıncaya kadar yazmaktır. Daha sonra yazılan şeyleri yırtıp atmakta bir zarar yoktur. Ömer Nasuhi Hoca’nın birkaç roman yazdığı ve sonra yırtıp attığı söylenir.

Bir kitabın, ondan bazı şeyler çıkarıp yazabileceğimiz mülâhazasıyla okunması çok iyi olur. O kitabın içinde önemli noktaları, önemli yerleri çizmek veya derkenar yapmak yahut bir haşiye koyarak belirtmek ve sonra bir kere daha gözden geçirmek çok faydalıdır. Anlaşılması zor ve ciddî olan ağır eserleri ise üç veya beş defa okumak az sayılır. Ben bunu bir ifrat olarak görmüyorum. İnsan, eseri her okuyuşunda aklına geleni derkenar etmeli, eğer gerekiyorsa veya isterse o istikamette bir şeyler karalayabilir.

Yazmanın önemli yanlarından bir diğeri de, eseri yazdıktan sonra ifadesinden, üslûbundan o türlü düşünceleri takdim keyfiyetinden alın da, muhteva zenginliğine kadar kemal-i dikkatle bir fikrî eseri okuyor gibi birkaç defa okumak.. tıpkı bir şiiri tashih ediyor ve onu gerçek yörüngesine oturtuyor, şiiriyetiyle buluşturuyor gibi beş on defa onu tenkitçi gözüyle okumaktır. İnsanoğlu hatalarla mâlul olduğundan ve söylediği sözlerin pek çoğunun uzun zaman hacaletini yaşadığından, bu hataların en asgarî seviyeye indirilmesi çok önemli olsa gerek…

M. Fethullah Gülen

Dünya savaşları gibi hâdiselerde zalimce öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanların şehit olabilecekleri gibi bir hüküm var mıdır?

Soruda bahsedilen husus, Bediüzzaman Said Nursî’nin Kastamonu Lahikası isimli eserinde şu şekilde geçmektedir:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate âdeta bir merhem oldu. Şöyle ki, o musibet-i semaviyeden beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketle vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, hangi dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü ahir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (aleyhissalâtü vesselâm) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahir zamanda Hazreti İsa’nın (aleyhisselâm) din-i hakikîsi hükmedip İslâmiyet’le omuz omuza verecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazreti İsa’ya (aleyhisselâm) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet sayılabilir. Hususan ihtiyarlar, musibetzedeler, fakirler, zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında meşakkat çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenâb-ı Erhamürrâhîmin’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum. Eğer o felâketi gören zalimler ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehaktırlar ve bu tam bir adalet-i Rabbaniyedir. Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.(Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, 76. Mektup.)

Bu mülâhaza, İkinci Cihan Harbi’nde ortaya konmuştur ve yeni değildir. Aynı zamanda ta ilk dönemlerden günümüze kadar değişik kişiler tarafından bu istikamette hep idare-i kelâm edilegelmiştir. Bunların hemen hepsinin kendilerine göre dayanak noktaları da vardır.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak bizim itikat açısından intisap ettiğimiz iki imamımız vardır. Bunlardan birincisi İmam Ebû Mansur el-Matürîdî, diğeri ise Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’dir.

İmam Matürîdî, Mâverâünnehir’de yaşamış, aynı zamanda burada Ehl-i Sünnet’e nispet edilen kelâm ekolünün kurucusu ve mümessili olmuş bir zattır. Ebû Hanife’nin mezhebinde olanlar daha ziyade itikat noktasında onun yorum ve tevillerini benimsemiş ve onun tavzih ettiği esaslar çerçevesinde yaşamışlardır. Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’yi ise daha ziyade amelde Şafiî mezhebine mensup olanlar akidede imam olarak benimsemiş ve onun Kur’ân ve Sünnet’e dayalı düsturlarıyla irtibat içinde olmuşlardır.

Bu iki imam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in imamlarıdır ve bunların ikisinin de delilleri Kur’ân ve Sünnet yörüngelidir. Bu imamlar, Kur’ân ve Sünnet’ten bu hükümleri çıkarırken, arkalarından gelen yüzlerce muhakkik allâme de bunları tasdik etmişlerdir. Hem de öyle imzalarla tasdik etmişlerdir ki, artık bunları inkâr etmek müspet ilimlere karşı gelmek ve kâinattaki en büyük hakikatleri kabul etmemek şeklinde yorumlanmıştır.

İmam Matürîdî ve İmam Eş’arî’nin bu mevzudaki nokta-i nazarları biraz farklıdır. Kısaca özetleyecek olursak:

İmam Matürîdî’ye göre hiçbir peygamber gelmese bile bütün insanlar, Allah’ı bilmekle mükelleftirler. Çünkü akıl, Allah’ı bilme ve bulmaya yetecek mahiyettedir. İmam Eş’arî’ye göre ise Allah (celle celâluhu), herhangi bir yere peygamber göndermedikçe o yerdeki insanları mükellef tutmaz. Dolayısıyla da dinden haberi olmayan insan, hiçbir şeyden mesul değildir.

Şimdi bu iki imamın nokta-i nazarına dayanarak şunlar söylenebilir:

İmam Matürîdî, “Dinî tebliğat olmasa bile bir insan, Allah’ı bilmek zorundadır.” demektedir. Buna hak vermemek mümkün değil; nitekim kâinat kitabını okuyan ve enfüsî tefekküre dalan bir insan, isim ve sıfatlarıyla O’nu bilemese de mutlaka kâinatı yoktan var eden bir Yaratıcı’nın olduğunu anlayabilir. Bir bedevi bile kendi dar anlayışıyla:

“Deve tersi oradan bir devenin geçtiğine, yerdeki ayak izleri de bir yürüyene işaret ederken, vadi vadi yeryüzü, burç burç sema ve dalga dalga deniz, Latîf ve Habîr olan Allah’ın varlığına işaret etmez mi?”diyerek Allah’ın varlığına ulaşmaktadır.

Evet, zerreden küreye kadar kâinattaki âhenge bakan bir insan, bu mânâda Allah’ın varlığını okuyacaktır. Zira her şey, Allah’ın varlığına delâlet etmektedir. Her harf, kâtibine delâlet ettiği gibi kâinattaki her yaprak da, Allah’ın varlığına bir delildir. Hususiyle günümüzdeki ilimler ve değişik keşifler, bu meseleyi, inkâr edilmeyecek şekilde apaçık ortaya koymuştur. Binaenaleyh her insan, esmâ ve sıfatlarıyla olmasa da, Zât-ı Ulûhiyeti bulabilecek kapasitede yaratıldığı söylenebilir.

İmam Eş’arî ise “Biz, peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsrâ sûresi, 17/15) âyet-i kerimesine dayanarak, kendilerine peygamber gönderilmeyen insanların, inançsızlıklarından ötürü muaheze edilmeyeceklerini söylemektedir. Yani, bir yere peygamber gitmemişse Allah, oradaki insanları küfür ve küfranlarından dolayı muaheze etmeyecektir.

Şimdi kendi kendimize düşünelim. Dünyanın çeşitli köşelerinde, pek çok insan ve milletler var. Acaba biz bunlara Kur’ân’ın talim buyurduğu şekilde Cenâb-ı Hakk’a, Efendimiz’e ve diğer iman esaslarına inanmayı aklî ve mantıkî ölçülerde götürüp telkin ettik mi? Buna “Evet” demek mümkün değildir.

Bugün biz mü’minler, Efendimiz’in hayatbahş olan mübarek nefeslerini dünyanın dört bir köşesine götürmüş ve tevhidi aklın, mantığın ışıkları altında insanlığa takdim etmiş sayılmayız. Öyleyse hâlâ Hıristiyanlığı hak gören insanlar hakkında, “Cehennem’in gayyasına yuvarlanacaklar.” hükmünü vermek, vazifesini yapmamış insanlar olarak bizim için ayıp olmaz mı?

Evet, bizler, hak ve hakikati anlatıp onları ikna etmedik ve onlara hidayet gemisinin kaptanı olan Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtamadık. Binaenaleyh bu noktada “Fîhi nazar” deyip hiç olmazsa mülâhaza dairesini açık bırakmakta fayda olmaz mı?

Burada şunu da ifade etmeliyim ki, biz böyle düşünürken bir hümanist gibi, yani insancıllığımızın verdiği bir şefkat ve merhametle değil, dinin bu mevzuda vaz’ettiği ölçülere dayanarak böyle bir mütalâada bulunuyoruz.

Bugün yeryüzünde bir Müslümanlık bilindiği gibi Kur’ân da ortadadır, denilebilir. Doğru, Kur’ân ortadadır, ancak Kur’ân’ı temsil eden ve temsiliyle tesir durumunda bulunan ve bihakkın Kur’ân’a cemaat olmanın hakkını veren, yani yeryüzünde her yönüyle Kur’ân’ı temsil eden parlak bir cemaat olsaydı bunu demeye hakkımız olurdu. Eskiden Batı’ya gidenler, dinî duygu ve düşünceyi götürmek için gidiyorlardı. Şimdilerde ise oralara gidenler döviz gelsin diye gitmektedirler. Bu itibarla da biz o ülkelerin insanlarına Kur’ân’ın aydınlattığı âleme giden yolları gösterememişizdir. Bu, bizim adımıza büyük bir kusur ve ayıptır.

Meseleyi toparlayacak olursak, İkinci Cihan Harbi’nde kiliseye koşan bir kısım kimseler, Avrupa’nın cebbar ve zalim kimseleri tarafından kılıçtan geçirilmişlerdir. Bir zat da, Ehl-i Sünnet’in yukarıda bahsini ettiğimiz düsturlarına dayanarak, orada ölen masum çocukların hangi dinden olursa olsun, –Allahu a’lem– şehit değil, şehit hükmünde olduklarını, hakperestliği temsil eden, hak cephesinde olan fakat yine gadren öldürülen kimselerin de bir semavî dine inanmaları durumunda, aynısı olmasa da o mazhariyetin bir nev’ini paylaşacaklarını söylemiş ve şunu da vurgulamıştır: Derece bakımından onların şehitlikleriyle, mü’minlerin şehit olmaları kat’iyen bir değildir.

M. Fethullah Gülen

“Meziyetin varsa, hafâ türabında kalsın, ta neşv ü nema bulsun.” sözünü izah eder misiniz?

Bu söz, iman ve Kur’ân hizmetine mukabil kendini gösterme arzusuna kapılan bir kısım kimselere karşı bir irşad ve ikazdır.

Cenâb-ı Hak, bu dünyada herkesi farklı meziyetlerle donatmıştır. O, bazılarına takdim kabiliyeti vermiştir ki, onlar ele aldıkları konuları fevkalâde bir güzellik içinde takdim ederler. Bazıları ise, davranışları ile olabildiğine cazip ve çarpıcıdırlar. Böylelerinin tavır ve davranışlarına bakanlar hemen Müslümanlığa ısınırlar. Bazıları da vardır ki, bunlar aşk u heyecanla dopdoludurlar, buna karşılık fazla takdim kabiliyetleri yoktur. Değişik konuları anlatmada zorluk çekerler.

Bu vasıflarla muttasıf, aşk ve şevki olabildiğine coşkun yakın bir arkadaşım vardı. Bazen yanımda oturur ve bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı. Hatta zaman zaman bana dilini göstererek şunları söylerdi: “Hocam! Şununla meseleleri anlatamıyorum. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği imkânlarla size destek olmak isterim. Biz destek olalım, siz de hak ve hakikati anlatın…”

Evet, Allah belki ona, anlatılacak şeyleri anlatma kabiliyeti vermemişti ama o, heyecanıyla Allah indinde çok değerli ve çok kıymetliydi…

İsterseniz başa dönelim: Allah, herkese ayrı bir meziyet vermiştir ve herkes, bu meziyetini mutlaka Allah yolunda kullanmalıdır. Anlatma kabiliyeti olan, hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmalı, kendisinde organizasyon kabiliyeti bulunan biri, işleri en güzel şekilde tanzim ederek, bir düzen ve programla bu kervana iştirak etmeli, maddî imkânı olan da maddeten destek olmalıdır. Allah, bazı insanlara da bu hususiyetlerin hiçbirini vermemiş ama aşkla köpüren coşkun bir gönül vermiştir.

Ashab-ı kiram arasında böyleleri de vardı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tür kimseleri, “Şayet Allah adına yemin etse, Allah onun yeminini doğru çıkarır.” ifadeleriyle anlatmaktadır. O dönemde insanlar, başları sıkıştıkları zaman Allah Resûlü’nün anlattığı bu insanların etrafında toplanır ve onların dua etmelerini isterlerdi. Bu gönül insanlarından biri de Sa’d İbn Ebî Vakkas’tır. Hz. Sa’d, duasının makbuliyetiyle iştihar etmiş bir sahabidir.

Onunla alâkalı bir vak’a şöyledir: Sa’d İbn Ebî Vakkas ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Ziyaretine giden Allah Resûlü, ona, “Sen, daha çok yaşayacaksın, çok kimseler senden fayda görecek ve bazı kimseler de zarar görecek!” buyurmuş.. mevsimi gelince Sa’d, İranlıların devletini yerle bir ederek bu ihbarın doğruluğunu ortaya koymuştur. Başta da işaret edildiği gibi Sa’d İbn Ebî Vakkas duası makbul rabbânîlerden biriydi.

Bununla alâkalı siyer kitaplarında şöyle bir şey rivayet edilir: Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın da bulunduğu bir topluluk için adamın biri, Hz. Ali, Hz. Muaviye, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’e sövüp sayar ve onlar hakkında ağza alınmayacak pek çok şey söyler. Hz. Sa’d o adamı kenara çekerek ona şu nasihatte bulunur: “Sen ne dediğinin farkında değilsin. O zatlar, Allah indinde makbul kimselerdi. Bu şekilde ileri geri konuşarak onlar hakkında haksızlık ediyorsun.”

Bunun üzerine adam, “Sen de kim oluyorsun?” diyerek bir hakaret de ona savurur. Daha sonra Hz. Sa’d, hemen orada ellerini açar, kıbleye yönelir ve Allah’a şöyle dua eder: “Allahım! O zatlar hakkında beni yalancı çıkarma! Eğer onlar Senin nezd-i Ulûhiyetinde kıymetli kimselerse, burada o mânâyı teyit edecek bir şey göster!” Bu sırada nereden çıktığı belli olmayan bir deve, toplumu yara yara gelir ve o adamı ayaklarının altına alıp çiğner. İhtimal bu manzara karşısında Hz. Sa’d İbn Ebî Vakkas çok duygulanmış ve belki de böyle bir dua ettiğine pişman olmuştu.

Bugün de mü’minler içinde böyleleri vardır. Bu kullar, her ellerini açışlarında dergâh-ı nezd-i Ehadiyete teveccüh eder ve şöyle derler:

“Allahım! Hakkı bâtılın savletinden kurtar! İki-üç asırdan beri ağlayan Müslümanlara artık bir fereç ve mahreç ihsan eyle! Birkaç defa neslimize kıydılar, ırzımızı çiğnediler, namusumuzu pâyimâl ettiler. Bir kere daha aynı hasret ve hicran dolu durumu bize yaşatma!”

Cenâb-ı Hak, inşâallah böyle fiilî ve kavlî dualar sayesinde bize en yakın zamanda fereç ve mahreç ihsan eder.

Tekrar başa dönecek olursak, Allah herkese farklı meziyetler ihsan etmiştir. İnsan kendisine bahşedilen bu meziyeti saklamalıdır. Zira bu tür meziyetler ne kadar saklı kalırsa, o kadar, yapılan hizmetlerin neşv ü nema bulmasına vesile olur.

Evet, insan, iddialı olmamalıdır. Meselâ kendisine güzel konuşma kabiliyeti verilen bir insan, “Şayet ben vaaz edersem, sohbet yaparsam, mutlaka bazı kimseler irşad olur.” gibi düşünceleri kafasından çıkarıp atmalıdır. Aslında böyle bir insanın şöyle düşünmesi daha doğrudur: Cenâb-ı Hak, bu va’z u nasihati bana bir mükellefiyet olarak verdi. Fakat bu, çok ağır bir yük. –O daha iyi bilir de– keşke bana böyle bir meziyet vermeseydi! Keşke bu işleri yapmaktansa, emanetini alsaydı ve ruhumu kabzetseydi! Zira bu iş, bana düşmemeliydi. Allah daha salahiyetli kimseleri ihsan edebilirdi.

Evet, insan, kendisine verilen meziyeti başkalarına karşı tefahura vesile sayıp görünmeye çalışmamalı, “Ben olmasam belki insanlar, doğruyu daha açık seçik görür ve doğru yolu bulabilirler.” duygu ve düşüncesiyle hareket etmelidir.

Hâli vakti yerinde olan ve malını Allah yolunda infak eden bir insan da şöyle demelidir: “Rabbim bana, bir nezaretçi ve emanetçi olarak bu imkânları verdi. Ben de bunları O’nun yolunda kullanıyorum. Bana bu duyguyu lütfetmeseydi, ben nerden verecektim! O, bana hem mal, hem de verme hissini verdi ve beni bu meziyetlerle serfiraz kıldı. O’na binlerce şükür olsun.”

Hâsılı insan, meziyetlerini ön plana çıkarmamalı, onlar hafâ türabı altında kalmalı ve insan âdeta toprak olmalıdır. Sa’di’nin “Toprak ol ki, gül bitiresin.” sözü bu hakikati ifadede ne hoştur!

M. Fethullah Gülen

“Tebeî nazar, muhali mümkin görür.” sözünü açıklar mısınız?

Bu cümlenin ifade ettiği hakikat, günümüzün dalâlet, küfür ve küfranının saiklerinden biridir. Eğer insan, nazarını derinleştirip bir şeye “aslî” ve “kasdî” bir nazarla bakmaz, bir meseleyi sebep ve neticeleri ile mütalâa etmez/edemez ve tefekkürünü tefekkür ölçüleri ve gerçek tefekkür çerçevesi içinde sağlam olarak ele alamazsa, çok muhalleri (imkânsız) mümkin, çok mümkinleri de muhal görebilir.

Bu cümleden olarak dalâlet içinde çırpınıp duran nice kimseler vardır ki, onlar, Allah’ın varlığını –hâşâ– muhal, esbabın ve tabiatın eşyayı var edebileceğini de mümkin görmektedirler. İşte bu, tebeî bir nazar sonucudur. Bu görüşün müntesiplerine, “Tabiat ve bütün esbap bir araya gelse insanın bir kulağını veya burnunu icat edemezler. Böyle olduğu hâlde, şu bir sanat harikası olan insanı nasıl oluyor da tabiat ve tesadüf esintilerine verebiliyorsunuz?” deyiverseniz bu defa da sana “O kadar derin düşünme!” diyeceklerdir.

Böyleleri çok güzel işlenmiş bir mermerin, dağdan yuvarlana yuvarlana bu hâli almasına ihtimal ve imkân verebilirler. Ne var ki insafları üzerlerinde iken “Böyle bir şey olur mu?” deseniz, bu defa da size güler ve “Böyle bir şeyin olması akla mantığa terstir.” deyiverirler.

Evet, her şeye tebeî bir nazarla bakanlar, öyle bir hamâkat ve belâhet içindedir ki, onlara “İnsan tabiat tezgâhlarında yaratılmıştır.” denilse, ihtimal düşünmeden onu kabul edeceklerdir.

İşte bütün bunlar, tebeî bir nazar neticesinde verilen hükümlerdir. O bakımdan da nazarın kasdî olması ve aslî bir hâl alması çok önemlidir. Böyle bir nazarla insan, herhangi bir mevzuu tefekkür ederken, geçmiş malumatıyla, hâlihazırdaki durumu birbirine karıştırıp mezcederek çok yeni terkiplere ulaşabilir.

İnsanın mahiyetine bakıldığında, onun hiçbir uzvunun tesadüfe havale edilmesi, hele insanî mahiyetinin tesadüflere verilmesi kat’iyen mümkün değildir. Nitekim insanın vücudundaki sadece bir tek hücrenin kendi kendine meydana gelmesi, ihtimal hesapları içinde şu kadar milyarda bir ihtimalle ifade edilmektedir. Hücrelerin baş başa verip bir varlığı teşkil etme ve belli bir çizgide faaliyetlerini sürdürmesi için de, herhâlde milyar defa milyar ihtimallerden ancak bir ihtimal söz konusu olabilir. Böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermek ise tamamen hamâkat ve deliliktir.

Ayrıca insan sadece câmid bir cisimden ibaret de değildir. Meselâ gözün görmesi ve beynin o baş döndürücü fonksiyonlarını eda etmesi akıllara durgunluk verecek keyfiyettedir. Yine insandaki birçok uzvun yedeği ile beraber çift yaratıldığı görülecektir. Bu muhteşem nizamın tebeî bir nazarla da olsa tabiata, esbaba ve tesadüflere havale edilmesi, hamâkatten başka bir şey değildir. Mevzuu Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bir misal ışığında az daha açalım:

Bir insan düşünelim. Bu insan, fevkalâde mükemmel tefriş edilmiş (donatılmış) bir sarayın içine giriyor. İçeride koltuklardan halılara kadar bütün eşyanın muntazam bir şekilde düzenlendiğini müşâhede ediyor. Ayrıca yemek masasının üzerinde de çok nefis yemeklerin, envai çeşit tatlıların ve içeceklerin olduğunu görüyor. Sarayda kendisinden başka da kimse olmadığı için kendi kendine şu soruyu soruyor: “Acaba bu sarayı kim tefriş etmiş?” Ama kimseyi göremiyor. Ancak ortada bulunan bir kitap gözüne ilişiyor. Kitabı açıp okumaya başlıyor. Bakıyor ki, o kitap, “Koltuklar şuraya konulacak, sofrada yemek çeşitleri şu sıraya göre tertip edilecek.” türünden sarayın tefrişiyle alâkalı bilgilerden bahsediyor. Bunun üzerine hemen karar veriyor: “Tamam buldum. Bu sarayı tanzim eden, kuran, yapan işte bu kitap!”

Evet, bu zavallı, o muhteşem dizaynla alâkalı hakikî ve ciddî bir sebep bulamadığından tebeî bir nazarla, muhali mümkin görerek olmayacak bir hükme varıyor. Zira o sarayı tanzim edenin bir kitap olması muhaldir. Hâlbuki o insan, az derince düşünebilseydi, o kitabın bir program kitabı olduğunu, o sarayın da o programa göre tanzim edildiğini ve o programı hazırlayan yüce bir Zât’ın bulunduğunu anlayacaktı.

Evet, bu Zât, evvelâ o sarayı tanzim etmiş, sonra da o sarayın programını bir kitap hâline getirmiştir. İşte kâinat da böyle bir program kitabıdır. Bu kitabı hazırlayıp, kudret ve iradesiyle bizim nazarımıza arz eden Allah Teâlâ’dır. Cenâb-ı Hak, –hâşâ– bir kitap değildir. O, tabiat, tabiattaki kanunlar veya tesadüfler de değildir. Belki bütün bu tevafuklar, Cenâb-ı Hakk’ın kalem-i kudreti ve kalem-i kaderiyle sergilenen eserleridir.

Evet, tebeî nazar, çok büyük gibi görünen pek çok entelektüel cüceyi baştan çıkarıp, onları perişan ve derbeder etmiştir. Tevhide dair bu meselenin detaylarını, mevzuyla alâkalı yazılan eserlere havale ederek, şimdilik bu kadarlıkla iktifa ediyorum.

M. Fethullah Gülen

Çirkin olduğumu düşünüyorum, ne yapmalıyım?

Açıklama: Ben kendimin çok çirkin olduğumu düşünüyorum. Aslında yakınımdaki kişiler bunu doğru bulmuyor ancak ben yine de kendimi buna inandıramıyorum. Ne yapmalıyım?

Biz de sizi görmeden güzel olduğunuzu söyleyebiliriz. Çünkü her şeyin en doğrusunu bilen ve gören Allah’ımız bizlerin mükemmel olduğunu söylüyor. Ayeti kerimede, “Biz insanı en güzel bir surette yarattık” diyor. Eğer güzellikten kastettiğiniz estetikse, bu izafi yani herkese göre değişen bir şeydir.

Öncelikle siz kendinizle barışık olmalı ve kendinizi sevmelisiniz. Maalesef asrımız anlayışı kadınlar için bir güzellik ölçüsü oluşturmuş, buna uyanlar güzel uymayanlar çirkin oluyor. Ne kadar da yanlış bir düşünce.

Hem önemli olan ve maddi güzellikten daha önde gelen manevi güzelliktir. Efendimiz de bir hadisi şeriflerinde Allah’ın bizim suretlerimize ve şekillerimize değil kalp ve amellerimize bakacağını ifade ediyor. Bunun için bu geçici dünya hayatında, bu tür şeylere takılarak moralimizi bozmamalı, cennet hurilerinden bile daha güzel olacağımız cennete layık bir kul olabilmek için, dini ölçülere göre bir hayat yaşamalıyız.

Diğer yandan güzellik geçici bir şeydir. Yani gençliğinde herkesçe beğenilip sevilen bir kadın ihtiyarladığında kimsenin yüzüne bile bakmayacağı bir hale gelebilir. Ancak ahlaken ve ruhen güzel insanlar her zaman çevrelerince sevilir ve saygı görürler. Bunlarla sizin güzel olup olmadığınızdan ziyade, maddi güzelliğin değil manevi güzelliğin esas olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü söylediğimiz gibi maddi güzellik göreceli ve kişiden kişiye değişen bir şeydir.

Düşüncelerimizi haramlardan ve mâlâyâni şeylerden nasıl koruyabiliriz?

Kişi ne ile meşgul oluyorsa onları düşünecektir. Dolayısıyla düşünceleri korumanın en güzel yolu, meşguliyetlerimize dikkat etmemiz ve boş kalmamamızdır. Çünkü ancak işi gücü olmayan boş insanlar caiz olmayan ve düşünülmemesi gereken düşüncelere dalarlar. Bunun içim mümkün olduğunca vakitlerimizi ibadet ederek, kitap okuyarak, Allah yolunda hayırlı hizmetlerde bulunarak, va’z u  nasihat dinleyerek vs. geçirmeliyiz. Aynı şekilde bizim düşünce dünyamızı şekillendirecek ve bizi alıp yüce mefkûrelerde gezdirecek eserler okumanın da bunda faydası büyüktür. Yani gayesi ve mefkûresi Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nu insanlara anlatmak olan ve bu düşünceyle oturup kalkan bir insanın düşünce kaymaları yaşaması oldukça zor bir ihtimaldir.

Şeytanın en ziyade uğraştığı kimseler boş kalan kişilerdir. Dolayısıyla devamlı vakitlerimizi hayırlı işlerle doldurmalıyız. Diğer yandan bu konuda duayı da elden bırakmamalı ve bu hususta Allah’ın yardımını talep etmeliyiz.

Birşey yediğimizde veya içtiğimizde kabın içine üflemek doğru mu?

Yemeğe ve içecek kabının içine üfürmek mekruhtur. Çünkü bu konuda hadisler vardır. Zaten böyle bir hareket de başkalarınca hoş karşılanmayacağı gibi, ağzımızdan mikropların kaba veya bardağa gelmesine de sebep olabilir.

“Biriniz su içerken kabın içine solumasın. Tekrar yudumlamak isteyince kabı ağzından uzaklaştırıp (nefes alsın) sonra dilerse yeniden içsin.” (Hakim, Müstedrek, Eşribe; Kenzü’l Ummal, 41080)

“İbn-i Abbâs (r.a) şöyle demiştir:

“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yiyeceğe üfürürdü ne de içeceğe. Kabın içine doğru solumazdı.” (Sünen-i İbni Mace)

“Sakın biriniz bevl ederken âletini sağ eliyle tutmasın, helâda sağ eli ile silinmesin; kabın içine de solumasın.” (Müslim)

Kaylûle uykusuna ne zaman yatılmalıdır?

Lem’alar adlı eserinde uykunun çeşitlerini ele alırken Bediüzzaman Hazretleri kaylûle hakkında şunları söylemektedir:

Bu uyku sünnet-i seniyyedir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Ceziretü’l-Arabda, vaktü’z-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tatil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyide (arttırmaya) medardır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati, ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor. (28.Lema)

Görüldüğü gibi kerahet vakti çıktıktan (güneş doğup 45 dakika geçtikten) sonra öğle namazından biraz sonraya kadar kaylûle uykusuna yatılabilir.

Kısa kollu gömlek giymem uygun mu?

Açıklama: Çalıştığım özel bir okulda idarecilik yapıyorum, kısa kollu gömlek giymem uygun mu? Takva yönüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam, hayatın her alanında olduğu gibi giyim kuşamda da belli ölçüler getirmiştir. Elbisenin avret yerlerini örtmesi, vücut hatlarını ortaya çıkaracak kadar dar ve ince olmaması, gayrimüslimlerin giyimlerine benzememesi vb. gibi. Fakat bu ölçülere uyulduğu takdirde, elbisenin rengi, şekli, deseni gibi hususları kişilerin tercihlerine bırakmıştır. Bir de bu konuda dikkat edilmesi gereken şey, örf ve âdete ters düşmeyerek, başkalarının garipsemeyeceği, kabul edilebilir elbiseleri seçmek gerektiğidir. Buna göre, kısa kollu elbise giymenin erkek açısından dinen bir sakıncası olmadığı gibi kişinin bulunduğu ortamda, bu şekilde giyinmesi tuhaf karşılanmıyorsa, örfen de bir mahzuru söz konusu değildir.

Ayrıca takva, giyim kuşamdan ziyade esas itibariyle kalple alakalı bir husustur. Yani kişinin Allah’ın emirlerini titizlikle yerine getirmesi, Onun yasaklarından olabildiğince uzak durması, her daim Allah tarafından gözetiliyor hissiyle bir hayat yaşamasıdır. Hayatında kendi istek ve arzularından ziyade Yaratanının istek ve tercihlerini önde tutmasıdır.

Başkalarına karşı kötü sözler sarf etmek veya onlar için kötü duygular içinde olmak kul hakkına girer mi?

Kişinin başkalarını eliyle, diliyle veya başka şekilde rahatsız etmesi elbette kul hakkına girer. Çünkü bizler hiçbirimiz başkalarının diliyle bizi rahatsız etmesini istemeyiz. Evet, başkalarının hakkına girmek, ona maddi zarar vermekle olabileceği gibi manevi yönden de olabilir. Yani birilerinin onurunu kırıcı, onu aşağılayıcı, ona hakaret içeren veya haksız yere onun aleyhinde söylenilen sözler o kişinin hakkını ihlal mahiyeti taşır. Böylece bir kul hakkı ortaya çıkar.

Fakat başkalarına karşı kötü duygular beslemek meselesi biraz daha farklıdır. Çünkü bizler her zaman duygularımızı kontrol edemeyebiliriz. Ancak yine de bizlerin aklımızdan geçen düşüncelere de sahip olmamız, bu şekilde kötü duygularla zihnimizi kirletmememiz en güzelidir. Dolayısıyla içimizdeki kötü duyguların ona bir zararı olmadıkça bir kul hakkı olmayabilir. Fakat bu, bir Müslüman’a yakışan hal değildir. Kaldı ki, içerde beslenen duyguların zamanla fiiliyata dökülmesi de an meselesidir. Zira insan şuuraltının çocuğudur. İçinde ne varsa, dışarı onu sızdırır, ona göre hareket eder.

“Allah’ın gücüne gitmesin ama…” diye bir tabir kullanmak doğru mudur?

Aslında bu söz, “gayretullaha dokunmasın” manasında söylenen ve kişinin endişesinden kaynaklanan bir ifadedir. Bu ifadede bir sakınca gözükmemektedir. Ancak genelde bu ifadenin devamında kullanılan cümleler tehlikeli olabilmektedir. Zaten sözü söyleyen kişi bunu bildiğinden kendisini temize çıkarmak için bu sözü söylemektedir. Yani başlangıcı iyi olsa da netice itibariyle günahtır. Öyleyse, günaha sebep olan lafları hiç sarf etmemek gerekir.

Mezar taşlarının üzerine yazı veya bir ayet yazmak caiz midir?

Genel olarak kabir taşlarına yazı yazmak İslam âlimlerince hoş karşılanmamış ve bunun haram veya mekruh olduğuna dair farklı hükümler belirtilmiştir. Bu konudaki delilleri ise, Efendimiz’in kabirlere yazı yazmayı yasaklayan ifadeleridir. Bu konudaki bir hadisi şerif şöyledir:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” (Müslim, Cenâiz 94; Ebu Dâvud, Cenâiz 76)

Fakat diğer yandan özellikle Hanefi fukahası, bu hususta ortaya çıkan ihtiyaca ve Müslümanlar arasında cari olan uygulamaya binaen, kabirlerin kaybolmaması ve unutulup gitmemesi için, ölen kişinin isminin ve ölüm tarihin yazılabileceğini söylemişlerdir. Bugün bu ruhsattan istifade edilebilir/edilmektedir.

Bununla birlikte ölü hakkında methiyelerin veya Kur’an ayetlerinin yazılmasını ise mekruh görmüşlerdir. Konuyla ilgili hükümler “Büyük İslam İlmihalinde” şu şekilde yer almaktadır:

Kabirlerin üzerine oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması ve yazı yazılması, İmam Ebû Yusuf’a göre tahrimen mekruhtur. Bütün Müslümanların yararına olarak vakfedilmiş veya ölülerin gömülmesi için bırakılmış olup kimsenin mülkiyetinde bulunmayan bir mezarlıkta ise, mezarlar üzerine bina yaparak başkalarının faydalanmasını engellemek haramdır.

Bununla beraber âlimlerden, iyi kimselerden ve yüksek mevki sahiplerinden olan zatların kabirleri kaybolmasın diye, yanlarına taş konmasında ve isimlerinin yazılmasında bir sakınca yoktur. Diğer ölülerin de eserleri kaybolmamak ve zillet halinden korunmak için başları ucuna birer taş dikilip isimlerinin yazılmasında bir sakınca görmeyenler vardır. Hiç bir zaman bu taşlara ayet-i kerime yazılmamalıdır. Çünkü zamanla taşların kırılıp dökülmesi mümkündür.

(Malikîlere göre, kabir üzerine Kur’an yazılması haramdır. Ölünün adı ile ölüm tarihinin yazılması mekruhtur. Şafiîlere göre, bunlara, ne türlü olursa olsun, yazı yazmak mekruhtur. Ancak bir âlimin veya salih bir kimsenin adını ve kendini tanıtacak bir vasfını yazmak mendubdur. Hanbelîlere göre, herhangi bir ayırım olmaksızın yazı yazmak mekruhtur.)

Bütün bu yaklaşımlardan şunu anlıyoruz: Kabirlerin kaybolmaması için zarurete binaen kabirde yatanın kim olduğunu belirleyecek şekilde en azından isminin yazılması mahzursuz görülse de, ölüye methiyeler dizmek ve ayetler yazmak caiz değildir. Bu konuda dikkatli olmalı ve bugün yaygın olan israflara girilmemelidir. Ölüye onca masrafa etmektense, bir canlıyı ihya etmek düşünülmelidir. Büyük zatların ve salih insanların kabirleri saygı ifadesi olarak büyütülüyor ve oralara ayrı bir saygı duyuluyorsa bu da yadırganmamalı ve bu konuda gıybete girilmemelidir.

Trafik kazasında ölen kardeşim cennete mi gitti?

Açıklama: Benim üniversiteyi bitirip mühendis olan bir kardeşim trafik kazasında vefat etti. Çok dindar birisi değildi. İbadetlerine de çok dikkat etmezdi. Ancak namuslu, ahlaklı, haram yemeyen, günahlardan uzak duran, dedikodu etmeyen vs. bir kişiydi. Vefat ettiği gün kadir gecesiydi. Rüyalarımızda onu hep güzel yerlerde gördük. Bunlar onun cennetlik olduğunu gösterir mi?

Öncelikle şu hususun anlaşılması lazım. Ahirete intikal eden bir kişi hakkında “cennete gitti veya cehenneme gitti” şeklinde bir değerlendirmede bulunmak doğru değildir. Çünkü Peygamberimiz ashabını bu konuda uyarmış ve kendisinin bile ölen kişinin cennete mi yoksa cehenneme mi gittiğini bilmediğini söylemiştir. Çünkü bizlerin her ne kadar bir kimsenin yaşantısına, ibadetlerine bakarak bir fikre varmamız mümkün gibi görünse de, diğer yandan biz kimsenin kalbini, Allah’la münasebetini ve son anında nasıl bir halde ahirete intikal ettiğini bilemeyiz. Bundan dolayı bu hususta kesin şeyler konuşmak hatalıdır.

Ancak sizin soruda da bahsettiğiniz gibi, kardeşinizin böyle mübarek bir gecede vefat etmesi, rüyalarınızda onu güzel bir halde görmeniz onun hakkında hüsnü zanda bulunmanız için bir işaret olabilir. Hatta bizler, Allah’ın rahmet ve merhametinin genişliğini mülahazaya alarak, Müslüman olarak ölen herkes için hüsnü zanda bulunuruz ve hakkında Cenab-ı Hakk’a dua ederiz.

Son olarak Ebu Davud’da geçen bir hadisi ve açıklamasını aktaralım:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benî İsrail’de birbirine zıt maksat güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü: “Beni Allah’la baş başa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi. Günahkâra da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.” Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)  der ki: “(Adamcağız Allah’ın gazabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti.” (Ebu Dâvud, Edeb 51)

Hadisin Açıklaması:

1- Bu hadis, amele güvenmemek gerektiğine canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde: “Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira’lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlinin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer.”

Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümit, gazabından da korku üzere olmak esastır. Âlimler, kesinlikle “cennetliğim” veya kesinlikle “cehennemliğim” demeyi büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle “cennetliktir”, “cehennemliktir”  gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddiası olur. Dinimizde kesinlikle cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır, onlara Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) denir. (Kütübü Sitte Tercümesi, c.11, s.540)

Magazin programlarını izlemek gıybet olur mu?

Açıklama: Paparazzi programlarında insanların arkalarından konuşuyorlar. Haliyle bu gıybet oluyor mu? Bu tür programları izlemenin hükmü nedir?

Gıybet, bir kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı şeyleri gıyabında söylemektir. Gıybetin hükmü ise haramdır. Kur’an’da Allahu Teala, bu meşum fiili işlemeyi ölü kardeşinin etini yemek gibi tiksindirici bir şeye benzetirken, Efendimiz de (s.a.s) farklı zamanlarda ashabını bu harama karşı uyarmıştır. Eğer bu kişinin gıyabında söylenilenler yalan olursa, buna zaten iftira denir ki, gıybetten daha büyük bir günahtır.

Gıybeti yapılan kişinin durumuna göre, bu fiili işlemenin günahı da artacaktır. Hele bir cemaatin veya bir belde ahalisinin vb. gıybeti yapılıyorsa, bu günahı işlemekle bunların hepsinin hakkına girildiğinden dolayı, o nispette günah da fazla olacaktır.

Günümüzde radyo ve televizyonlarda yapılan gıybetlerin, birkaç kişinin huzurunda yapılan gıybetlere göre, daha büyük birer cürüm oldukları söylenebilir. Çünkü aleyhinde konuşulan kişinin kusurları veya hataları söylenmek suretiyle, bu milyonlarca kişiye duyurulmaktadır. Hiç kimse böyle bir konumda olmaya razı olmaz. Dolayısıyla işlenen cürüm bir manada külliyet kazandığından dolayı, onun günahı da o nispette fazla olur.

Gıybet etmek günah olduğu gibi, gıybeti dinlemek de günahtır. Bunun için işlenen bu günaha dinleyenler de iştirak ederler.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, dinî yönden caiz olmayan fiillerin veya görüntülerin bulunduğu programları izlemek caiz değildir. Malumatımız olduğu kadarıyla paparazzi programları, içerikleri yönüyle dünyevî veya uhrevî bir fayda içermezler. Dolayısıyla onları izlemek hem dünyamız hem de ahiretimiz adına mahzurludur. Çünkü zaman israfına neden olması, Müslümanları israfa ve lüks hayata özendirmesi, bizim ahlâk ve kültür yapımıza uygun olmayan şeylerin benimsetilmek istenmesi ve insanları sefahate sürüklemesi gibi hususlar vardır bu programlarda.

Bu yönüyle bilgisayar, televizyon gibi teknolojinin getirdiği nimetleri, evlerimizde potansiyel birer tehlike haline getirmemeli ve bu nimetlerden faydalanırken bunun meşru ölçülerde olmasına dikkat etmeliyiz. Özellikle çocukların da bulunduğu aile ortamında, seyredilen televizyon programlarının onların dinî ve ahlakî gelişimlerinde son derece etkili olduğunu düşünecek olursak, bu husustaki mesuliyetimizin ağırlığını hissedebiliriz.

Park ücreti ödememek caiz mi?

Açıklama: Yurtdışında yaşıyorum. Yaşadığım ülkede arabaların şehir içinde park etmeleri durumunda 50 dakika için 1 Euro ücret ödenmesi gerekiyor. Görevliler geldiğinde park kâğıdı arabanın ön camında yoksa 49 Euro ceza yazıyorlar. Ben bu riski göze alsam ve park ücreti ödemesem caiz olur mu?

Siz girdiğiniz ülkeye pasaportla yani izinli girdiğiniz için, o ülkenin İslam’a uygun kurallarına uymak zorundasınız. Çünkü bir manada gideceğiniz ülkenin yetkilileri sizin oturma başvurunuzu kabul ederken, siz o ülkenin kanunlarına uymayı da kabul etmiş oluyorsunuz. Bunun için eğer böyle bir park ücreti herkesten alınıyorsa sizin de bu ücreti vermeniz gerekir. Bir de belki sizin bir ücret ödemeden arabanızı park ettiğiniz yere, başka bir kimse ücretini ödeyerek arabasını park edecektir.

Risale-i Nurların rengi neden kırmızıdır?

Bunun cevabını Üstadın talebelerinin anlatımıyla Son Şahitler isimli kitaptan öğrenebiliriz.

“Kırmızı cildi tercih ederdi”

“Mecmualar ciltlenip geldiğinde Üstadımız bayram ediyordu. Cilt işleri İstanbul’da yapılırdı. İstanbul’daki neşriyatı Ahmet Aytimur kardeşle Mehmet Fırıncı ve Mehmet Emin Birinci kardeşlerimiz beraber yaparlardı. Ankara’daki neşriyatı ise, Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Tahsin Tola beraber yaparlardı. Üstadımız kırmızı ciltleri tercih ederdi. Formalar gelmeye başladığında, Üstad hâtt-ı Kur’ânla takip eder, bizler de yeni yazıyla. Her mecmua matbaada basılıp ciltli olarak geldiğinde, kapağından başlar, baş sahifesinden sonuna kadar o mecmua bitinceye kadar derslerimizi ondan yapardık. O mecmua bittiğinde sırasıyla diğer mecmuaları okurduk. (Son Şahitler, Bayram Yüksel)

Üstad Hazretleri Onuncu Söz’ün üzerine kırmızı kalemle kendisine bir dua yazdı ve ayrıca: ‘Bana bir selâm göndermişsiniz, ben de bunu sana gönderiyorum’ diye yazdı. Ben bunu Üstad’dan alarak postaya verdim. (Son Şahitler, Hulusi Yahyagil)

Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

“Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said’i bilir. Yeni Said’in kardaşı Feyzi’yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!… ” Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı, kendi hattıydı. (Son Şahitler, Mehmet Feyzi Pamukçu)

İkincisi: Sizin telifiniz olan Fihristenin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sayfayı, Tahsin’e dedim: “Yaz” O da yazmaya başladı. Sim siyah bir mürekkepten ve temiz kalemle birden yazdığınız ikinci cilt fihristenin makbuliyetine hüccet olarak o siyah mürekkep güzel bir kırmızı suretini aldı. Tâ yarım sayfa kadar bu garip hadiseye taaccüp edip bakarken, o mürekkep sim siyaha döndü. Sayfanın öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı. Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Mes’ud ve Süleyman’ın müşahedesiyle aynı hadiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:

Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden, mütebakisi, çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risaletü’n-Nur’un kâtiplerini şevklendirdi. Gözümüze silsile-i kerametin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi. (R.N.K, Kastamonu L. s.1579)

Risalelerden ve Son Şahitlerden Üstadın kırmızıyı sevdiğine işaret eden bazı alıntılar yaptık.  Görüldüğü gibi risalelerin kırmızı renkte basılması müellifinin kendi tercihidir. Yani risaleler O henüz hayatta iken kırmızı basılmaya başlanmıştır. Fakat bilindiği gibi günümüzde başka renklerde de risaleler basılmaya başlanmıştır. Bununla beraber kırmızı renginin, aksiyonu, hareketliliği, canlılığı ifade ettiğini de belirtelim. Bu açıdan düşünecek olursak, hayatın bütün karelerini canlı gösterip tefekküre sevk eden, hayat dolu, aksiyon dolu, canlılık dolu, dünyayı ihya etmeye namzet  bir eserin bu renkle basılması, muhtevasına gayet uygun düşmüştür.

Risale-i Nurları nasıl okumalıyız?

Açıklama: Risale-i Nur okuyorum ama nasıl kendime tesir ettireceğimi ve onu nasıl okumam gerektiğini bilmiyorum. İslam’ı anlamak istiyorum sizden bunun için yardım istiyorum. Allah’ı ve tevhid inancını tam kabullenebilmek yani tahkiki imana ermek istiyorum. Ne yapmalıyım?

Çaresi olan şeyde acze düşülmemeli. Çare bellidir. Önemli olan, çareyi uygulamak için irademizi harekete geçirmektir. Çare şu: Risale-i Nur okumak imanı kuvvetlendirir, taklidî imanı tahkikî hale getirir. Çünkü Risalelerde insanın bütün yaraları, şüpheleri, ihtiyaçları irdelenmiş, tahlil edilmiş, çözüm yolları gösterilmiş, meseleler, aklî ve naklî delillerle en güzel ve ikna edici şekilde açıklanmış. Eğer Risalelerle insanın imanı artmıyorsa, başka şeylerle zor artar.. Yapılacak şey,

1- Risaleleri dikkatli okumaktır.

a- Dikkatli okumaktan maksat, başta ona teslim olmaktır. Risalelere teslim olacaksınız, ihtiyaçlarımı burada bulurum diyeceksiniz. “Bu insanın tek kelimesi dahi boşuna değildir, mutlaka bir manası vardır” diye düşüneceksiniz. Bu teslimiyetle okursanız çok istifade edersiniz.

b- Dikkatli okumanın diğer bir rüknü, kelimeleri tahlil etmektir. Bu kelimeyi neden kullanmış, burada ne demek istemiş diyerek bakmaktır.

2- İkinci husus, çok çok okumaktır. Risaleler tekrar tekrar okumakla anlaşılır ve zevkine erilir.

3- Risaleleri, kabul ederek ve anlayarak okumak gerekir.

4- Karşılaştırmalı okumak. Bir yerde olan konu, başka bir yerde nasıl geçmiş, ona bakmak. Bugün, bu mesele bilgisayar vasıtasıyla daha kolay. Nerede ne var bilmeseniz dahi, bilgisayarla buluyorsunuz. Risalelerde Kur’ânî bir üslup vardır. Yani, bir tarafı öbür yanını açıklar. Bir yerde kısaca geçilen mesele, başka bir tarafta uzunca açıklanır. Bunu bilmek de Risalelerle çok meşgul olmaya bağlıdır.

5- Bunlardan sonra yapacağınız şey, duadır. İmanınızın kuvvetlenmesi için Allah’a yalvaracaksınız. Günahlardan uzak duracak ve elinizden geldiğince hizmetlerde bulunacaksınız.

Bu saydıklarımız, iradeyle olur. İrade için de size “Rahat düşkünlüğü ve çalışmadaki lezzet” başlıklı Kırık Testi’yi tavsiye ederiz. Orada iradenin önündeki bir tepeden bahsediliyor. İrade kullanılarak o tepe aşılırsa, Allah bir çalışma aşkı, bir huzur verir. İnsan çalıştıkça bereket artar ve çalışma-bereket-huzur-aşk,şevk salih dairesi oluşur.

Safer ayı gerçekten musibet ve bela ayı mıdır?

Hadis-i Şerif’i naklederek sorumuza cevap vermeye çalışalım:

İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) aramızda doğrulup: “(Hastalık nev’inden) hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” buyurmuşlardı ki bir bedevi: “Ey Allah’ın Resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne, kuyruğu ile haşefesini uyuzlamış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdu: “Pekâlâ, birincisini kim uyuzladı? Ne sirayet, ne safer (inancınızda hakikat) vardır. Şurası muhakkak ki, Allah her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.” (Tirmizî, Kader 9)

Hadiste reddedilen hususlardan biri saferdir. Safer nedir? Bunun farklı yorumları var:

* Buharî “Karında bir hastalık” diye açıklar.

* Ebu Ubeyde Ma’mer İbnu’l-Müsenna, Garibu’l-Hadis adlı eserinde: “Karında bulunan bir yılan olup hayvan ve insanlara musallat olur. Araplar bunun uyuzdan daha bulaşıcı olduğuna inanır” demiştir. Bu durumda hadis, bu sirayet hâdisesini de reddetmiş olmaktadır.

* Bazı rivayetlere göre safer karında bulunan bir kurtçuktur. Kaburgayı veya ciğeri ısırıp insanın ölümüne sebep olmaktadır.

* Bazılarınca safer, yılandır. Hadis-i şerifte reddedilen de, “Yılan ısırınca ölüme sebep olduğu”na dair inançtır. Böylece, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, ölüm hâdisesinin yılanla değil ecelle vukua geldiğini tesbit etmekte, aksi inancı reddetmiş olmaktadır.

* Bazılarınca saferden maksad Safer ayıdır. Çünkü Araplar Safer ayını haram bilir, Muharrem ayını helal addederlerdi. İslam onların bu inancını reddetmiştir. Resûlullah bu maksadla “Safer ayı yoktur (yani haram değildir)” demiştir. (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/17–19)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “yok” diye reddettiği safer, İbnu’l-Esir’in açıklamasına göre, bir yılandır: “Arablar zannederdi ki karınlarında safer denen bir yılan var, acıkınca insanı sokar ve ezaya sebep olur.” Bunun, insan veya hayvan karnında bulunup sirayet ettiğine inanılan bir hastalık olduğu; bununla bizzat safer ayının kastedildiği, safer’e girilince uğursuzluğa uğranılacağına inanıldığı vs. de söylenmiştir. Şu halde hadîs hepsini reddetmiş olmaktadır

Pek çok âlimimiz, saferden maksadın bir hastalık ya da karındaki bir kurtçuk olduğunu bildiriyorlar. Az sayıdaki âlimimiz de Safer ayı olabileceğini belirtiyorlar. Safer ayı olsa bile onu haram kılan Arapları tashih eden Peygamberimiz, haram ayın Safer değil Muharrem olduğunu beyan buyuruyor. Dolayısıyla, safer ismi yanlış anlaşılmış ve hakkında yanlış değerlendirmeler olmuştur. Safer ayında bir bela ve uğursuzluk söz konusu değildir.

Elime yanlışlıkla geçen sahte parayı kullanabilir miyim?

Kişinin başkasından aldığı sahte parayı bir başkasına vermesi caiz değildir. Çünkü burada başkasının hakkına girme vardır. Dinimizde zarara zararla karşılık vermek haram kılınmıştır. Uğradığımız bir mağduriyeti başkalarına da yüklemeye hakkımız yoktur. Varsa meşru bir çaresi başvururuz ama meşru çare yoksa o zaman kaderimize razı oluruz. Günahlarıma keffaret olur, sadakam olarak kabul edilir diye inanır ve kurtuluruz.

Zor durumda kalındığında nefsi savunmak için insan öldürmek günah mıdır?

Genel olarak bütün hukuk sistemlerinde ölmemek için kendisini savunurken başka çare kalmadığı takdirde saldırganı öldürmek hakkı tanınmıştır. Çünkü saldırıya uğrayan kimseden sabredip öldürülmeyi beklemesi istenemez. Saldırı şahsa olduğu gibi mala ve namusa yönelik de olabilir. Delil şu âyettir: “Size saldırana size saldırdıkları gibi saldırın” (Bakara Suresi, 2/194).

Ancak bunun ölçüsü iyi ayarlanmalı ve hakikaten öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmalıdır. Ve tehlike başka şekilde bertaraf edilebilecekse, edilmelidir. Yoksa sırf bir vehimden kaynaklanarak bir kişiyi öldüren kişi mesul olur.

Tesadüf mümkün mü ve varlığı izah edebilir mi?

Evrim teorisini ilmî bir hakikatmış gibi sürekli gündemde tutmaya çalışanlar, Miller’in denemelerine dayanarak, bir dönem yeryüzü şartlarında deniz dibinde protein yığılmaları meydana geldiğini ve ortaya çıkan kimyevî reaksiyonlar neticesinde aminoasitlerin teşekkül ettiğini, bütün bunların hem de kendiliğinden olduğunu iddia edebilmekte, fakat Rusya’da Oparin’in, 20 yıl süreyle yeterince mükemmel kimya laboratuarlarında canlı hücre meydana getirmek için yaptığı çalışmaların sonunda, “Dünyanın en mükemmel kimya laboratuarlarında dahi saf kimyevî elementlerden canlı hücre yapmak mümkün değildir.” itirafında bulunduğunu hesaba katmamaktadırlar. Kaldı ki, sadece bir aminoasitin veya protein molekülünün bile tesadüfen oluşması için, dünyanın şu andaki yaşını kat kat aşan seneler gerektiği hesaplanmaktadır. Dünyanın şu ana kadarki ömrü, ihtimal hesapları içinde bir aminoasit veya protein molekülünün tesadüflerle oluşması için yeterli değilse, bir canlı hücrenin oluşması için nasıl yeterli olabilir?

Esasen, yeryüzünde hayatın varlığı pek çok dengelere ve şartlara bağlıdır. Bir defa, üzerinde yaşadığımız yerküre, şu anda sahip bulunduğu bütün şartları haiz olmalıdır. Biz, güneşimizden 149,5 milyon kilometre uzaklıkta bulunan bir kürenin üzerinde yaşıyoruz. Sadece bu mesafe bile, katiyen tesadüflere verilemez. Küremiz, 23,5 derecelik bir meyil göstermektedir. Mevsimlerin teşekkülünde en önemli sebep olan bu meyil de asla tesadüfe verilemez. Yine, küremizi çepeçevre saran atmosferi oluşturan gazların % 21’inin oksijen olması da tesadüflerle izah edilemez. Tesadüf hesaplarıyla biliyoruz ki, bir görme özürlü yere bir iğne atsa, ardından atacağı bir ikinci iğnenin öncekinin deliğine girmesine % 1 ihtimal versek, peşi peşine atacağı 1000 tane iğnenin birbirlerinin deliklerine girme ihtimalindeki nispeti ifade için gerekli olan rakamı matematik, herhalde henüz keşfetmiş değildir. Hâlbuki kâinatın ve yeryüzünün tesadüflerle hâlihazır vaziyetini alması, bunun kat kat ötesinde bir nispet ve rakam gerektirir ki, buna ihtimal vermek, bırakın ilmî bir tavır olmayı, katiyen akıl kârı olamaz. James Jeans, bu konuda şöyle der:

Sadece küre-i arzın, (tesadüflerle) şu andaki şeklini alması için, yeryüzündeki kumların tamamını elinize alın ve bunları saçın. Bunların birinin güneş, diğerinin yeryüzü, bunun gibi, her birinin yeryüzünü teşkil eden nesnelerden biri olarak yerli yerine gidip oturması hangi nispette mümkünse, yeryüzünün şu andaki şeklini alması da, ihtimal hesapları dahilinde o nispette mümkündür.

Yeryüzünde hayat, sadece yeryüzünün, güneşe 149.5 milyon km mesafede ve şu andaki şekli içinde var olmasıyla bitmiyor. Atmosferin yoğunluğu, güneş şualarını süzmesi, meteorları eritmesi bir mesele; üzerindeki gazların yutulması bakımından toprağın birkaç kademe aşağıda veya yukarıda olması bir başka mesele ve denizlerin zehirli gazları yutması da ayrı bir meseledir. Bitkiler ve hayvanlar arasındaki münasebetler, bitkilerin gece karbondioksit verip gündüz alması, meyveler için gerekli fotosentez hadisesi, bir elma çekirdeğinden elma olabilmesi için, çekirdekte çimlenme, büyüme, ağaç olma, yapraklanıp çiçek açma ve meyve verme özelliklerinin varlığıyla birlikte, bu çekirdeğin güneş, su, hava ve toprakla tam bir yardımlaşma içinde bulunması.. kısaca, yeryüzü ve ondaki hayatın varlığı öylesine muhteşem ve çözülmez bir mekanizmayı, öyle bir ilim, irade, şuur ve kudreti gerektirmektedir ki, bunları tesadüfe, kör, sağır, hayatsız, şuursuz, bilgisiz maddeye veya varlıkların kendine vermek, ancak akıldan ve insanlıktan istifa ile mümkün olabilir.

Bir başka misal olarak: Bir eczaneye veya ilaç fabrikasına girelim. Bir ilaç elde etmek istiyoruz ve bakıyoruz ki raflarda, elde etmek istediğimiz ilaç dahil, her türlü ilaç için gerekli maddeler, şişeler içinde bulunuyor. Acaba aklı olan bir insan, içlerinde elde etmek istediğimiz ilacı oluşturan maddelerin bulunduğu şişelerin rüzgâr gibi hâricî bir tesirle veya kendiliklerinden devrilip, içlerindeki maddelerin ilaç için gerekli dozda bir araya gelerek, o ilacı oluşturabileceğine ihtimal verir mi? Kaldı ki, misalimizde ilacı oluşturacak maddeler hazır, şişelere konulmuş. Burada, bu şişelerle veya içlerindeki maddelerle tesadüflere düşen, sadece hangi ilacı istediğimizi bilmeleri ya da söylediğimizi anlamaları, sonra da onların yere düşüp boşalarak ve uygun dozda bir araya gelerek, ihtiyacımız olan ilacı meydana getirmeleridir. Hâlbuki varlık tesadüflere verildiğinde veya kendi kendine oldu dediğimizde ya da tabiata veya maddeye havale edildiğinde, bu ilacı oluşturacak çeşitli maddelerin de kendiliklerinden veya tesadüflerle ya da tabiat veya maddenin yönlendirmesiyle meydana gelmeleri, bunun da ötesinde, onları şişelere koyacak, sonra şişeleri raflara dizecek, fabrikayı yapacak insanın da, hayatdar, şuur, bilgi, irade ve kuvvet sahibi olarak yine tabiat veya madde veya tesadüfler tarafından ya da kendiliğinden hayat sahnesine çıkmış olması gerekmektedir. Bütün bunları hangi akıl kabul edebilir? Ama ne yazık ki, varlığı sadece Allah’ı inkâr adına, güya ilmîlik perdesi altında evrime, tabiata, tesadüflere veya maddeye verenler, böyle bir hurafeye inanmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Burada, şöyle bir itiraz gelebilir: Bilim, inanç üzerinde yürümez. O, kâinatta olup-bitenleri izah ve buradan çıkacak sonuçlarla geleceği kestirmek ve teknoloji üretebilmek için, objektif mu’talara (veri) dayanır. Biz de deriz ki: Pekâlâ, varlık, apaçık bir şuur, irade, plan, ilim, inayet ve kudret ortaya koyarken, bu sebeple de, Allah’ın varlığını gösteren apaçık deliller ortada iken, varlığın menşeini madde, tabiat, tesadüf, kendi kendine olma gibi hurafelerle izaha çalışmanın bilime kazandırdığı, buna karşılık, Allah’ı kabul edip, bundan sonra çalışmalara devam etmenin bilime kaybettireceği nedir?

Aslında, bırakın bütünüyle kâinatı, bir zerre, atom, hücre bile tek başına mutlak kudret, ilim ve irade sahibi Allah’ın varlığına yeter delildir. Çünkü kâinat, insan vücudu gibi, öylesine iç içe ve bütün parçaları birbiriyle, ayrıca kâinatın tamamıyla bütünlük içinde bir birlik, bir münasebet arz etmektedir ki, kâinatı yaratamayan bir atomu yaratamaz. Gerçek ilim ehli, bunu görecek ve itiraf edecektir. Nitekim kendisini çok takdir ettiğim Sir James Jeans’le ilgili bir hatırayı, Pakistanlı İn’âmullah anlatıyor:

Amerika’da bulunuyordum. Sık sık Sir James Jeans’le görüşürdüm. Bir gün sokakta giderken baktım, şiddetli yağmur yağıyor. Üstad, şemsiyesi koltuğunun altında süratle kiliseye doğru gidiyor. Sessizce hemen yanına sızıverdim ve “Üstad” dedim, “dalgınsın galiba, yağmur yağıyor!.. Şemsiyen de koltuğunun altında!” Uykudan uyandırmışım gibi kendine geldi. Nazarları çok ileriye, bizim ufkumuzun çok ötesine müteveccih, bakışları çok derindi. İkazım üzerine şemsiyesini açtı. Beraber yürümeye başladık. Kiliseye gittiğini öğrenince, “kiliseye nasıl gidebiliyorsunuz; çok kimseler, ilim yaptıkça dinden ve kiliseden uzaklaşıyorlar?” dedim. O anda çok doluydu, çok duygulanmıştı. Soruma cevap vermedi ve “İn’âmullah” dedi, “yarın evime gel; bir çayımı içersin ve bu arada konuşuruz.”

Ertesi gün evine varıp, ziline bastığımda, beni nur yüzlü bir çocuk karşıladı ve babasının, kendi odasında çayını yapmış, beni beklediğini söyledi. Onun iç dünyasına girdiğim zaman, gözümde şefkatten damlacıklar, bir bulut gibi dökülmek için bir sâik bekliyordu. Yanına oturdum, o konuşmaya başladı. Yerin yaratılışını, hayata müsait hâle getirilişini anlattı. Allah’ın tasarruflarından söz ederken coşuyor, kendinden geçiyordu. Nebülozlardan bahsetti; bu geniş âlemde nasıl bir iradeye râm olduklarını, mekânın genişlemesini, Allah’ın bütün bu olup bitenlerdeki tasarruflarını izah etti. Bu şekilde kâh büyük âlemdeki (makrokosmos), kâh küçük âlemdeki (mikrokosmos) hakikatleri anlatırken, sanki “İleride onlara dış âlemde ve kendi nefislerinde âyetlerimizi peyderpey göstereceğiz. O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar.” (Fussılet Suresi, 41/53) âyetinin manâsı tecelli ediyordu. Bir aralık öylesine doldu ki, “İn’âmullah, hayret ediyorum” dedi ve ekledi: “İnsan ilim yapar, şu feza-i ıtlakı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, şu teşrihata vâkıf olur da, nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum!” Taşı tam gediğine koyacağım anı yakalamıştım. “Üstad” dedim, “müsaade eder misin?” “Buyur” dedi ve şunu söyledim: “Kur’an’da bir âyet var. Rasûlüllah’a Allah şöyle diyor: “İnnemâ yahşallâhe min ıbâdihi’l-ulemâ (Allah karşısında, kulları içinde ancak hakkıyla âlim olanlar saygıyla ürperir)” (Fâtır Suresi, 35/28). O zaman ayaklarının bağı çözülüverdi. “Bunu Muhammed mi söylüyor?” dedi ve ilâve etti: “Eğer bunu O diyorsa, sen şahit ol İn’âmullah, Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür.”

Rica ederim, bir kere düşünün! İnsan gibi, varlıkların en akıllısı ve en kabiliyetlisi, en gelişmişi bir varlık, tahtaya çizdiği bir karenin aynı ebatta tıpatıp aynısını, bırakın bir kareyi, bir doğru parçasının bile ikizini (aletsiz) çizemezken, bir aminoasit dizisi, bir protein, bir hücre, bir organizma ve içice or­ganizmalar gergefinde çok komplike olan sıra ve tertiple­rin kendiliğinden veya tesadüflerle gözetilmiş ve meydana getirilmiş olmasına ihtimal verilebilir mi? Ve hele, bu mütedahil (iç içe) olmazlar halkasında hayâlen oluşturduğumuz bir aminoasit dizisini veya minik bir canlı organizmayı evrim potasında kaynata kaynata mükemmel organizmalar elde etme iddiası..! Bu mevzuda en iyimser kimseler dahi, sırf zaman bakımından, bir aminoasit dizisinin meydana gelebilmesi için dünyanın ömrünün yetmeyeceği kanaa­tinde oldukları düşüncesinde ise, işte o zaman insanın sorası geliyor: Aca­ba evrim, öbür âlemde başlayıp olgunlaştıktan sonra, burada mı gelip meyvesini verdi!? Değilse, başka hangi yollarla şu muhteşem varlık, arkada kaoslar bırakarak hâlihazırdaki göz kamaştırıcı güzellik ve ihtişamı kazan­dı? Hayat, nasıl kendiliğinden entropiye karşı koyarak varlığa erme başarısını elde etti? Şu anda mevcut olan milyonlarca canlı kendi kendine nasıl meydana çıktı? Termodinamiğin ikinci kanununa rağmen, her şey yok olma tümseklerini aşarak nasıl basitten mürekkep ve mükemmele, sanatsızlıktan sanat harikası olmaya ulaştı? Bütün bunlara, ilimlerin ruhuna uygun cevap vere­bilecek miyiz? Yoksa, bir kısım kimseler gibi ilmî gerçek­lerden kaçarak “evrim bir kere nasıl olmuşsa olmuş; artık onu ispat etmeye gerek yok” mu diyeceğiz? Sorarım si­ze; o zaman her biri başlı başına birer sanat harikası olan bütün canlıların, o aşılmaz şâhikalarını tesadüf balonlarıyla mı aşacağız?! Neyin nasıl olacağının, en büyük canlıdan en küçük canlıya kadar daha baştan şifrelenmiş bulunmasını; bir baş döndürücü program içinde (DNA) ve (RNA)’ya en akıl almaz vazifelerin gördürülmesini; en küçük ve basit üniteden en komplikesine kadar her canlı bünyede fevkalâde mükemmel işleyen bir hiyerarşiyle her şeye en düzenli şekilde hizmet ettirilmesini rastlantı­larla mı izah edeceğiz? Yoksa olup biten bunca işi, kafa kafaya vererek anlaşmış atom parça ve parçacıklarına mı vereceğiz? Bir bilgisayar dahi, önceden kendisine şifre edilen bir programla çalışırken, bu minik parçacıkların bu kadar harika işleri kendi kendilerinin yaptığına imkân ve ih­timal verilebilir mi? Böyle bir ihtimali mevcut ilimlerle telifimiz nasıl mümkün olacaktır? Muhalfarz, madde plat­formunda böyle bir şeye “evet” dense bile, çok komplike olan canlıların yapısındaki aşılmazlar nasıl aşılacaktır?

İlim, aslında imanın kapılarını açar ve insanı Allah’a götürür. Fakat terkibi yapılmayan, künhüne erilmeyen ilim ise, eğer bir de gurur, kendini beğenmişlik, yanlış bakış açısı ve zulümle birleşirse, bu defa dalâlete, küfre götürür. İlim adına piste ortadan giren ve ilmin mahiyetini kavrayamamış kimseler, yarışı kazandıkları zannıyla ve zafer sarhoşluğu içinde gururdan birer heykel halinde ortada gezinirlerken, aslında, Ziya Gökalp’e ait, bilmediğini de bilmeme, fakat biliyorum zannı taşıma manâsında nasıl bir cehl-i mük’ab (katmerli cehalet) içinde olduklarının farkında değillerdir.

M. Fethullah Gülen

Tevbenin makbul olması için nelere dikkat etmemiz gerekir?

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve su-i zan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.(Ümit Burcu, Tövbe Kapısı ve Ümit)

Tövbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhta bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür. Ne var ki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azîm el-kerîm ellezi lâ ilâhe illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela nüşurâ” “Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir, ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı tevbe ediyorum.” Allah Resûlünden mervî bir hadiste, tevbe ve istiğfardan önce iki rekât namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyûm bi rahmetike esteğîs eslihlî şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” “Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma” gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor. Bu mevzuda yine Efendimiz’den (s.a.s) şeref südûr olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar” diye bilinen bir dua daha mervîdir ki o da: “Allahümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike min şerri ma sana’t, ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi feğfirli feinnehu leyağfiruzzunûbe illa ent” istiğfarıdır. Seleften bazıları, “ente” kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafûr” isimlerini de ilave etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da Rabbimizin iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme mânâsında çok güzeldir.

Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı, tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür. Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz: “Estağfirullah estağfirullah el azîm el kerîm ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum ve etubü ileyh.” veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla işlediğim her günahtan tevbe ettim, pişman oldum..” diyor fakat duygu ve düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifadede, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet, tevbe ve istiğfar ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folkloru icra etmiyoruz. Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.

Alacaklısı bulunamayan borç nasıl ödenir?

Alacaklı arandığı halde bulunamıyorsa, ölmüş olup mirasçıları da yoksa ya da alacaklı bilinemiyorsa bu durumda o şahıs adına fakirlere, hayır kurumlarına yahut hazineye bu borç ödenebilir. Eğer alacaklı ölmüş de mirasçıları mevcutsa borç, mirasçılara ödenir. Zira ölmüş olanın malları mirasçıya intikal etmektedir.

Kesilen saç ve tırnak ne yapılmalıdır?

Toprağa gömmek en güzelidir. Gömme imkanı yoksa, bir kağıda sarılıp çöpe atılabilir. Zaten büyük ihtimalle, çöpe atıldığında da toprağa dönecektir. Tuvalete, banyoya veya ayak altına atılmamalıdır. Tuvalete atıldığında insana dert getireceği söylenmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Mektubat isimli eserinde geçen semanın katları başka bir kaynakta geçmekte midir?

Söylediğiniz husus bizzat ayetlerde geçmektedir. Mesela Mü’minun Suresi 17. ayette “yi­ne şu da bir ger­çek­tir ki, Biz si­zin üs­tü­nüz­de ye­di ta­ba­ka ya­rat­tık. Biz ya­rat­ma­dan da, ya­rat­tık­la­rı­mız­dan da ha­ber­siz de­ği­liz” buyrulmaktadır. Bu manada daha birçok ayet bulunmaktadır. Üstadın açıkladığı semanın katları temelde Kur’an’a dayanmaktadır. Mesela Bakara suresi 29. ayet; “O’dur ki yer­yü­zün­de bu­lu­nan her şe­yi si­zin için ya­rat­tı. Son­ra ira­de­si yu­ka­rı­ya yö­ne­lip ora­yı da ye­di gök ha­lin­de sağ­lam­ca ni­za­ma koy­du. O her şe­yi hakkıyla bi­lir.” Yine İsrâ suresi 17. ayette  “Ye­di kat gök, dün­ya ve on­la­rın için­de olan her­kes Al­lah’ı tak­dis ve ten­zih eder. Hat­ta hiç­bir şey yok­tur ki O’na hamd ile ten­zih et­me­sin.” buyrulmakta ve semanın katlarına işaret edilmektedir. Yani Mektubat’ta semanın tabakalarından bahsedilmesi yeni bir mesele değil dinimizin birinci kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de çokça üzerinde durulan ma’ruf bir meseledir.

İş yerinde veya sokakta para veya eşya bulan nasıl hareket etmeli?

Bir yitiği bulunduğu yerden almanın hükmü, çeşitli itibarlara göre bazen mübah, bazen mendup, bazen vacip, bazen da haram olabilir.

Görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olma tehlikesi olmayan bir yitiği, sahibine vermek üzere alıp kaldırmak mübah; zayi olması ihtimali bulunan bir yitiği, sahibine vermek üzere almak mendup; zayi olmasından korkulan bir yitiği sahibine vermek üzere alıp saklamak vacip; sahibine vermek niyetiyle değil de kendisine mal etmek maksadıyla almak ise, haramdır.

Bir kimsenin sahibini bulunca kendisine vermek üzere aldığı bir yitik mal, onun elinde emanet hükmündedir. Kusuru olmaksızın kaybolur veya bir zarar görürse, ödenmesi gerekmez. Fakat sahibine vermek için değil de, kendisine mal etmek üzere almış ise, bulan kişinin kusuru olmadan da kaybolsa veya bir zarara uğrasa, ödemesi gerekir.

Yitiği bulan bu malın sahibini bulmak için bir yıl malı bekletir ve uygun sürelerle ilan eder. İlan müddeti en çok bir senedir. Bulunan bir şeyin önem derecesine ve sahibinin arama ihtimaline göre, bu süre daha kısa da olabilir. İlan sonunda sahibi çıkarsa ona verilir. Çıkmazsa yoksullara veya bir hayır kurumuna verilir. Yitik olarak bulunan malların resmî makamlara teslimi de mümkündür. Bulan yoksul ise kendisi de yararlanabilir. (D.İ.B.)

Yüzüğü hangi parmağa takmak sünnettir?

Yüzük konusunda gelen bir rivayet şöyledir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sağ eline gümüş bir yüzük taktı. Kaşı Habeşî idi. Karşı avucunun içine geliyordu.” (Buhârî, Libâs 46-55; Müslim, Mesâcid 222)

Hz. Ali (radıyallâhu anh) Efendimiz, Peygamberimizin (s.a.s), yüzüğünü sağ eline taktığını söylüyor. (Ebû Dâvud, Hâtim 5; Nesâî, Zînet 49)

Cafer b. Muhammed, babasından naklen diyor ki, “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallâhu anhümâ), yüzüklerini sol ellerine takarlardı.” (Tirmizî, Libâs 16)

İbni Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi.” Rivayetin devamında İbni Ömer’in kendisinin de böyle yaptığı söylenir. (Ebû Dâvud, Hâtem 5)

Son üç hadis, yüzüğün takılması gereken el ve parmaklar hakkında bilgi vermektedir. Bunlardan birincisinde orta parmakla onun yanındaki şehâdet parmağına yüzük takmanın yasaklandığı anlaşılmaktadır.

Müteakip rivâyetlerin bazısı yüzüğün sağ ele takılacağını belirtirken, bazısı da sol ele takılacağını ifâde etmektedir. Her iki ele de yüzük takılabileceğini ifâde eden başka sahîh rivâyetler de vardır. Ulemâ, rivâyetlerden hareketle yüzüğün her iki ele de takılabileceğine hükmetmişlerdir. Hangisinin tercih edilmesi gerektiği yani daha faziletli olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Ancak sağla ilgili rivâyetler daha fazladır. İbni Hacer, “tezeyyün yani bir süs unsuru olarak takan sağa, mühür olarak takan sola takmalıdır” dedikten sonra sağa takmanın tercih edilmesinin gereğine dikkat çeker ve devam eder:”Çünkü sol el istincada kullanıldığı için, necaset değmekten korunmuş olur.” Ona göre mühür olarak kullanılınca sağ elle soldan çıkarılması kolay olur. Ayrıca erkeklerin küçük parmağa takmaları efdaldir, zira işe mani olmaz. Kadınlar ise, parmaklarına birden fazla yüzük takabilirler.

Prof. Dr. İbrahim Canan

Zengin olmak mı yoksa fakir olmak mı hayırlıdır?

Kanaatimce fakirlik ve zenginlikten birini mutlak mânâda nimet ya da onun zıddı olan nikmet şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Zira tarih boyunca fakirlerden pek çok salih kimse olduğu gibi yine zenginlerden de kendini Allah’a adamış, “Allah adamı” diyebileceğimiz pek çok insan var olmuştur. Bu sebeple diyebiliriz ki, yerine göre fakirlik yerine göre de zenginlik hayırlıdır; her iki durum da yerine göre hem nimet hem de nikmet olabilir.

Diğer taraftan fakirlik mutlaka hayırlıdır diyecek olursanız enbiya-yı izamdan çok geniş imkânlara sahip Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyina ve aleyhimesselam); sahabe-i kiram efendilerimizden Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman ibn Afv (radiyallahü anhüm ecmaîn) ve evliyaullahtan Şah-ı Geylânî (kuddise sirruh) gibi zatları değerlendirmeye almamış olursunuz. Yine tarih boyunca pek çok hayr u hasenatta bulunmuş, camiler, külliyeler, bedestenler yaptırmış Osmanlı padişahlarını ve mesela cömert ve fedakâr hanımlardan, Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su yolları inşa eden Harun Reşid’in eşi Zübeyde Hatun’u görmemiş olursunuz. Daha bunlar gibi fani şeyleri bakîleştiren, birleri bin yapan, Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği imkânları kullarının istifadesi için kullanan sayılamayacak kadar insan vardır. Dolayısıyla bu kadar insan ve onların yaptığı bu kadar güzel işler görmezden gelinirse mesele sağlıklı bir şekilde değerlendirilemiyor demektir. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, bazı inananlar arasında bile –maalesef– fakirliğin zenginlikten hayırlı olduğu, malın-mülkün insanı sırat-ı müstakimden çıkarma ihtimalinin çok güçlü bulunduğu şeklinde yaygın diyebileceğimiz bir kanaatin oluştuğu da bir vakıadır. Hâlbuki dine bir bütün olarak bakıldığında, onun emir ve yasakları küllî bir nazarla tahlile tabi tutulduğunda, serveti kaldırıp atma, mutlak mânâda fakirliğe sahip çıkma düşüncesinin doğru olmadığı anlaşılacaktır.

Şimdi isterseniz söylediğimiz bu mücerred hususları müşahhas bazı misallerle izah etmeye çalışalım. Yukarıda da ifade edildiği gibi Hulefa-i Raşidîn efendilerimizden olan Hazreti Osman (radiyallahü anh) çok geniş imkânlara sahip bir insandı. Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı. Öyle ki, i’lâ-yı kelimetullah yolunda maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç yüz, beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu. O günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir değere mukabil geldiğini görürsünüz. Zannediyorum günümüzde semahat sahibi birisi Hazreti Osman’ın (radiyallahü anh) Allah yolunda infak ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz. İhtimal o zat da, reca duygusuyla “ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet’e korlar” diye düşünmeye başlar. Bu mülahaza karşısında o zata “hakkın yok” da diyemezsiniz, çünkü Allah’ın rahmeti çok geniştir. Umulur ki, Hazreti Osman’ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan böyle bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla beraber Cennet’iyle serfiraz kılar. İşte Allah Resûlü’nün üçüncü halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve bundan dolayı Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ), “bundan sonra yaptıkları artık Osman’a zarar vermez” şeklindeki o çok büyük müjdesine nâil olmuştu. Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda kullanmış olması onu âlâ-yı illiyyîne yükseltivermişti. Demek ki servet, Allah yolunda kullanılınca insanı alıp Cennet’e ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir örnek var: Kârun. Cenab-ı Hakk, Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) kavminden olan Kârun’a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk’ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh-fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenab-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ülü’l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı.

Hazreti Musa (aleyhisselam) döneminde vukû bulduğu söylenen şu kıssa da, konuyla alakalı ibret verici bir misal olarak zikredilebilir. Anlatılanlara göre Hazreti Musa zamanında, kum ile üzerini örtmeye çalışacak kadar fakr u zarurete düşmüş bir adam vardı. Bir defasında Hazreti Musa’ya, “Ya Musa, Cenab-ı Hakk’a benim halimi bir arz ediversen” dedi. Hazreti Musa da onun bu ricasını kırmadı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, “O kulum için bu hâl, kendisi için daha hayırlıdır” buyurdu. Fakat adamcağız bu isteğinde ısrarcı oldu ve ısrarlarının neticesinde kendisine Allah tarafından imkân verildi. Önce bir koyun aldı, sonra o koyundan sürüler meydana geldi ve o şahıs bir servet sahibi oldu. Ne var ki, zenginlik o zavallıyı gaflete sürükledi ve neticede yoldan çıkarttı. Öyle ki adam içkiye bile başlamıştı. Bir müddet sonra Hazreti Musa (aleyhisselam) yoldan geçerken bir kalabalığa rastladı. “Burada ne oluyor” diye sorunca, şöyle cevap verdiler: “Bir adama kısas uygulanıyor. Adam fakirdi, sonra malı-mülkü oldu. O mal-mülk onu azdırdı. İçkiye başladı, sonra birini öldürdü. Şu an cezasını çekiyor.”

Şimdi bu iki misalden hareketle meselenin, mücerret olarak değil de, getirdikleri ve götürdükleriyle, alçaltması ya da yükseltmesine göre yani âkıbet açısından değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar. Evet, bazen olur ki, insan servet ü sâman ile Hazreti Osman ve Abdurrahman ibn Avf gibi âlâ-yı illiyyîne çıkar, bazen de olur ki –hafizanallah– Kârun ve yukarıda anlatılan meçhul şahıs gibi esfel-i sâfilîne yuvarlanır.

M. Fethullah Gülen

Ahiretin yanında dünya saadetini istemek doğru mudur?

Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bize talim buyurduğu,

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآَخِرَةِ حَسَنَةً

“Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!” (Bakara, 2/201) duası umumi bir yakarıştır. Bu şekilde hem dünyanın hem de ahiretin güzelliklerini isteyenler Allah’ın lütf u keremiyle niyet ve gayretlerinin semeresini hem dünyada hem de ahirette göreceklerdir. Dolayısıyla insan sadece dünyasını değil, aynı zamanda ahiretini, hatta dünyanın fani ve geçiciliği, ahiretin ise ebedî ve sonsuzluğunu nazar-ı itibara alarak, dünyanın çok çok ötesinde ahiretini düşünmelidir. Evet, o, her iki âlemin de güzelliklerini istemeli, dünyasını imar ederken ahiretini berbat etmemelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm, sadece dünya peşinde koşanların,

رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا

“Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!” şeklinde talepte bulunduklarını zikreder ve

وَمَا لَهُ فِي الْآَخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

“Böyle diyenin ahiretten nasibi yoktur.” (Bakara, 2/200) diyerek, sadece dünya hayatı için talepte bulunanların elemli âkıbetine dikkatleri çeker. Böyleleri Cenab-ı Allah’ın vermiş olduğu nimetleri,

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

“Bütün zevklerinizi dünya hayatında kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz” (Ahkaf, 46/20) fehvasınca yemiş bitirmiş olurlar. Bu durum ulvî gayeler için yaratılmış bir insan için başka değil sadece bir sukûttur. Kendi seviyesinin altına düşmektir. Çünkü sadece dünyasını düşünüp, hayatını yeme ve içmeye bağlamak insan dışındaki mahlûkatın yapacağı şeydir.

Bir kere daha ifade edecek olursak, insan Allah’ın (celle celâlühü) kendisi hakkında takdir ettiğine razı olmalı, Allah’tan hakkında hep hayırlısını dilemeli, her zaman, “Allahım, hakkımda hayırlı olanı ihsan eyle. Eğer Sen’in bana ihsan edeceğin daha başka nimetler benim baştan çıkmama sebebiyet verecekse ben onları istemiyorum. Kût-u lâ yemûtla, ölmeyecek kadar bir rızıkla yaşamaya razıyım. Ben Senden sadece Seni istiyorum. Bana Seni gerek Seni” demelidir.

M. Fethullah Gülen

Üstad’ın fakr anlayışını izah eder misiniz?

Üstad’ın, acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür olarak kendi mesleğinin altı önemli erkanından biri olarak olarak saydığı “fakr” anlayışı, bildiğimiz fakirlikten biraz daha farklıdır. Ona göre fakr, ister fakir olsun, ister servet sahibi, kişinin kendisini hiçbir şeye malik görmemesi, her nimeti Allah’tan bilmesi mânâsına gelir. Bu tıpkı, insanın kendini âciz bilip Hakk’ın sonsuz kudretine sırtını dayaması gibidir. İşte bu mânâdaki fakr şalını kuşanabilenler dünyalara da malik olsalar, o mülkün zerresine kalblerinde yer vermez, ellerinden kaybolup gidene üzülmez, ellerine geçene de sevinmezler. Böylelerinin derdi-davası kendi millet ve devletlerinin zenginliğidir. Şahsî hayatları adına İbrahim Edhem gibi yaşar, kırk yamalı hırka ve bir lokma ekmeğe razı olur fakat milletlerinin ikbali için de işe dört elle sarılırlar. İstidradî olarak ifade edeyim ki, tarih boyu, Cenab-ı Hakk’ın gınası karşısında kendilerini fakir; kuvvet ve kudreti karşısında da âciz gören başka kimseler de olmuştur. Fakat denilebilir ki, meseleyi bir sistem haline getirip sunan ve onu bir yolun erkânı olarak etrafındakilere sunan Bediüzzaman Hazretleri’dir.

M. Fethullah Gülen

Şöhret arzusuna karşı nasıl tedbir alınmalıdır?

Büyüğüyle-küçüğüyle, şöhret arzusunun, nâm u nişan düşüncesinin kalbî ve ruhî hayatımız için öldürücü bir mülahaza, katil bir virüs olduğu muhakkak. Öyle ki bu arzu ve tutku insanın Allah’la olan münasebetine engel olduğu hatta o münasebetin kesilip kopmasına sebebiyet verdiği gibi, kişiyi Allah’ın teyidinden de mahrum bırakır. O halde bu ölçüde tehlikeli bir virüsün gelip içimize sızmasına; sızıp bizi esir almasına fırsat verilmeden, daha baştan hıfzıssıhha düşüncesiyle ona karşı tedbir alınıp tahşidatta bulunulmalıdır.

Eğer içimizde böyle bir temayül ortaya çıkmış veya bir arkadaşımızda böyle bir eğilim baş göstermişse, bu duygunun başkalarına da sirayet etmemesi, onların hislerinin de depreşmesine sebebiyet vermemesi için, vakit fevt etmeden hemen karantinalar oluşturulup yayılmasını önlemek gerekir. Çünkü manevî hastalıklar maddî hastalıklardan daha tehlikelidir, daha hızlı bulaşır ve tedavisi de daha zordur. Bir kere makam, mansıp, şöhret gibi bir virüse yakalanan bir insanı geriye döndürmek oldukça zordur. Bu sebeple her zaman bu tür duygulara karşı teyakkuz içinde, hazır ve tetikte olunmalıdır. Yapabiliyorsak kendi marifet gücümüzü bir bağışıklık ve mukavemet sistemi gibi kullanarak bu virüslere karşı sürekli antişöhret, antinâm ve antişan korları üreterek onları henüz menşeinde etkisiz hale getirip kökünü kurutmamız gerekir.

Buna göre, iç âlemimizde şöhretperestlik hesabına harekete geçen en ufak bir kıpırdanma karşısında hemen teyakkuza geçmeli, kendimizi yerden yere vurmalı, sürekli nefsimizle yaka-paça olmalı ve böylece o öldüren virüslere karşı kalbimizin kapılarını bütünüyle kapalı tutmalıyız. Çünkü başta da ifade edildiği gibi, insan bir kere şöhret, nâm u nişan, hubb u câh deryasına açılınca, onun geriye dönmesi bir hayli zordur. Meseleyi Cevdet ismindeki şair bir arkadaşımın aklımda kalan bir mısraıyla ifade edeyim: “İsyan deryasına yelken açmışam/Kenara çıkmaya koymuyor beni.” Evet, bir kere o gaflet deryasına açılır, şov türünden hadiselerin arkasına takılır, iltifattan zevk almaya, takdir u tebcillerden lezzet duymaya başlarsanız, zamanla yapacağınız her işte takdir beklentisine girer, iltifat intizarında bulunur, alkış dilencisi haline gelirsiniz. Şöhret tiryakisi olmuş böyle birini harekete geçirebilmek, bir iş yapmasını sağlamak için ise mutlaka her seferinde ona bir şeyler vermek gerekecektir. Tabiî zamanla, yapılan iltifatlar, takdir u tebciller ona kafi gelmeyecek, onlarla tatmin olmayacaktır. Uyuşturucu mübtelası bir zavallının, uyuşturucuya olan bağımlılığının gittikçe artması ve aldığı o zehirin dozunu her seferinde sürekli biraz daha artırması gibi, şöhret düşkünü bir nefis de hep daha fazlasını, daha fazlasını talep edecektir. Mesela ona; “sen şöyle kıymetli bir insansın, azizsin, rehbersin, pir-i mugânsın, canımsın, cananımsın, sultanımsın, efendimsin, şem’-i tâbânım, ziya-i himmetimsin” türünden sözler söyleseniz bile, onun o doyma bilmez iltifat tiryakiliği, şöhret bağımlılığı bunları dahi yeterli görmeyecektir. Bu hale gelmiş bir insan, artık korkunç bir derde mübtela olmuş hasta bir ruhtur. Onu tedavi etmek de bir hayli zordur. Çünkü şöhret tutkusu başını döndürmüş, bakışını  bulandırmış, aklını başından almıştır. Bu sebeple, böyle bir şahsın kurtuluşu, tabir caizse gaybî bir inayet eline kalmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı diyoruz ki, bu büyük âfetin önünü daha baştan kesmeli, ölümcül virüslere karşı kendi düşünce dünyamızı daha baştan karantinaya almalıyız.

Mesela, yaptığınız bir konuşma, yazdığınız bir yazı, ortaya koyduğunuz bir eser çok ciddi takdir görüp teveccüh ve beğeniye  mazhar olabilir. İşte bu durum karşısında size düşen, koruyucu hekimlik anlayışıyla hemen kendinizle yüzleşip bir kenara çekilmeniz ve bütün o güzelliklerin arkasındaki hakiki maliki, o Zat-ı Ecell-i A’la’yı görüp göstermenizdir. Yoksa o takdir ve teveccüh, o alkış ve şöhret seylapları önünde kütük gibi sürüklenip gitme ihtimali vardır.

M. Fethullah Gülen

Servet düşmanlığı yapmak doğru mudur?

Bazı kimselerin helal ve haram çizgilerine dikkat etmeden servet peşinde koşmaları kimi inanan insanlarda dahi servet ve servet sahibi insanlara karşı olumsuz bir bakış açısı meydana getirmiş olabilir. Ne var ki, haramdan kazanan ya da kazancından Allah yolunda infakta bulunmayan bir kısım insanlara bakıp servet düşmanlığı yapmak başta da ifade edildiği gibi doğru değildir. Servet düşmanlığı insanlığa sosyal ihtilallerin arkasında duran Marks, Engels ve benzeri düşüncede olan şahısların armağanıdır (!) ve onun beşeriyet için ne denli büyük bir tehlike arz ettiği ve ne azim tahribatlara sebebiyet verdiği insanlık tarihine az-çok aşina olanlar için malumdur.

Bunun yerine, yani zenginlere adavet besleyip zenginlik düşmanlığı yapılacağına varlıklı kimselerin Allah’a dost insanlar haline getirilmesine ve onların imkânlarını rıza-yı ilahi istikametinde, topyekûn insanlığa faydalı olacak şekilde kullanmalarına çalışmak iktiza eder. Bunun için bütün meşru vesileler mutlaka değerlendirilmelidir. Zira bu, o insanın ahireti adına da çok önemli bir vazife ve sorumluluktur. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, insanlar bu mevzûda belki başta biraz zorlanabilirler. Önceleri azıcık bir şey verirken bile canını veriyormuş gibi hissedebilirler. Fakat kırk yıllık müşahedelerime dayanarak diyebilirim ki, gönlünde din, millet, insan sevgisi tutuşturulan insanlar zamanla verme işinin tiryakisi haline gelmişlerdir. Öyle ki, kadınlardan da erkeklerden de ağlayarak gelip her şeyini milletimizi yüceltme istikametinde hak rızası için ortaya döken insanlara şahit olmuşumdur.

O halde bir mü’min olarak bize düşen, servet veya servet sahibi düşmanlığı değil insanları insanlık yolunda, Allah rızası istikametinde vermeye alıştırmak olmalıdır. Bu açıdan servet ve imkân sahibi insanların gönüllerini kazanmaya, onları dinin, imanın, insanlığın dostu haline getirmeye; getirip bu ulvî değerler için çalışıp çabalamaya ve bu suretle hem mevcut imkânların doğru yerde harcanmasına hem de imkân sahiplerinin ahirette kurtulmasına vesile olmak çok önemlidir; önemlidir zira bu yol Efendiler Efendisi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât)  yoludur.

M. Fethullah Gülen

Büyük insanlar şöhret arzusuna karşı nasıl bir tavır ortaya koymuşlardır?

İmam-ı Rabbanî ve Bediüzzaman gibi büyük zatların hayatına baktığımızda, onların çok parlak, imrendirici, hayranlık uyandıran hizmetler sergiledikleri zamanlarda bile, birden bire kendilerini çok ağır bir şekilde, âdeta yerden yere vururcasına sorguladıklarını görürüz. Mesela insaf sahibi her bir ferdin, Türkiye gibi bir ülkede, çok ağır şartlar altında, yeniden din âbidesini ikame ettiğine inandığı ve bu inancın sözlerle, mektuplarla kendisine ifade edildiği; zatına, eserlerine karşı büyük bir teveccühün yöneltildiği bir zamanda Hazreti Pir; “Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.

“Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.” (Buhari, Cihad 182) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-ü fâcir bilmelisin.” demiştir. Halbuki o dönemde Hazreti Üstad’ın neşrettiği nur sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, anilmerkez kaynaklı bu güzellik dalgalanması dünyanın dört bir yanında intişar etmiş; kısa bir müddet içerisinde Medine-i Münevvere’de, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde hüsn-ü kabul görmüştür. Uzun süre Bağdat’ta bulunan Ahmet Ramazan Ağabey, Bağdat’tan değişik yerlere bin kadar mektup gönderilmesine vesile olduğunu söylemişti. Muhabere ve muvasala imkânlarının oldukça sınırlı olduğu böyle bir dönemde Üstad Hazretleri’nin etrafındaki beş-on insanla ümit vaadeden her yere mutlaka el uzatmaya çalıştığı ve o cüz’i imkanlarla âdeta dünya ile oynadığı görülür. Ve onun bu gayretleri ciddi mânâda bir hüsn-ü kabul ve teveccüh de görmüştür. Fakat o, bütün bunlar karşısında kendini mazhar bile değil, sadece güzelliklerin kendisine uğrayıp geçtiği bir memer olarak görmektedir. Böylece o, meydana gelen güzelliklerle kendisinin aslî olarak hiçbir irtibatının, hiçbir nispetinin olmadığını dile getirmiş ve muhtemel beğenilme, takdir edilme, tanınıp bilinme gibi duygulara karşı hariçte setler oluşturmuş, onlar henüz iç dünyasına adımını atmadan tahdişatta bulunmuş, tedbirini almış ve o virüslerin gelip içine sızmasına meydan vermemiştir. Meseleyi bir espri içinde ele alacak olursak, sanki Üstad Hazretleri’nin bu durumu virüslerin bile canına tak dedirtmiş ve onları, “Biz bu adamı tahrik ettikçe onun mukavemet sistemini daha bir güçlendirip daha bir kuvvetlendiriyoruz. Biz ona bazı şeyler kabul ettirmek istedikçe, o, kendini, değil düz bir insan, racül-ü fâcir yerine koyuyor; mazhar bir yana memer olarak görüyor. İyisi mi biz onunla hiç uğraşmayalım daha iyi!” demek zorunda bırakmıştır.

Esasen aynı durumu, bütün büyüklerin ahval ve etvarında görebiliriz. Mesela, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rububiyet gibi derin meseleler hakkında çok rahat konuşan, bu ulvî hakikatlerin gönüllerde duyulup hissedilmesi adına peygamberane bir azim ve ceht ortaya koyan ve netice itibarıyla bizim derinliğini takdirden aciz kaldığımız İmam-ı Rabbanî, mürşidi Muhammed Bakîbillah Hazretleri’ne yazdığı bir arîzasında kendisinden sâdır olan bütün hayırlı işlerde nefsini itham ettiğini, herkesi kendinden üstün kendisini ise insanların en şerlisi olarak gördüğünü ve amel defterinin hayırlı ef’al açısından bomboş olduğunu ifade eder. Demek ki bu büyük insanlar gurura, kibre, içten içe kendini beğenmeye giden yolları ta baştan kapatmış, bariyeler koymuş ve bu istikamette nefislerini yerden yere vurmuşlardır. Tabiî bunun neticesinde, kendilerine gösterilen hürmet, iltifat ve takdirlerden hoşlanmak bir yana, arzulamadıkları, beklenti içinde olmadıkları böyle bir muameleye maruz kalınca tepeden tırnağa terleyecek ölçüde ciddi mânâda rahatsızlık duyacak hale gelmişlerdir.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz