Başkalarının eksiklikleri karşısında nasıl hareket etmeliyiz?

Öncelikle temel bir düsturumuz olan “nefsimizin savcısı, başkasının avukatı olma” disiplinini hatırdan çıkarmamamız gerekir. Yani içimizde en ufak bir görünüp bilinme arzu ve temayülü karşısında hemen harekete geçmeli, tevsi-i tahkikatta bulunmalı ve gereğini yapmalıyız. Ancak başkalarının tavır ve davranışlarını tecessüs etme, süzüp değerlendirme gibi bir vazifemizin olmadığını da unutmamalıyız. Evet, başkaları hakkında suç dosyaları oluşturmak bize ait bir iş değildir. Biz, yanımızda yerden yere vurulan, hakkında su-i zan edilen ve hatta yüz tane suçuna rastladığımız kimselerle karşılaştığımızda dahi bunların hepsini unutmuş olarak onlarla münasebetimizi sürdürürüz/sürdürmemiz gerekir. Ancak her ne kadar genel üslubumuz itibarıyla, başkaları hakkında tecessüste bulunma ve bir savcı gibi davranma vazifemiz olmasa da, eğer bir arkadaşımızın şöyle-böyle vücudunda bir sivilce çıkmış veya çiçek ya da kızamık gibi bir rahatsızlığa maruz kalmışsa, yani rahatsızlığı her halinden görünüyorsa, böyle bir insanın tedaviye ihtiyacı olduğunu da göz ardı edemeyiz. Bu durum karşısında eğer söylediklerimizin müessir olabileceği ve o kardeşimizin maruz kaldığı hastalıktan sıyrılmasına bir vesile teşkil edeceğini düşünüyorsak uygun bir üslupla ona yardımcı olmaya çalışırız. Şayet bizim ikazda bulunmamıza, bu durumla ilgilenmemize tepkisi olacaksa, o zaman da başkasını devreye sokar ve iyileşmesi adına ne söylenmesi gerekiyorsa onları bir başkası vasıtasıyla ifade etme gayretinde bulunuruz. Çünkü bazen bize karşı bir hazımsızlık hissi varsa, diyeceğimiz çok güzel şeyler bile reaksiyona sebebiyet verebilir ve karşı tarafta temerrüt duygusunu tetikler. Dolayısıyla böyle nazik bir konuda bir insanı fasit bir daire içine veya yanlış bir kulvara itmeme adına ille de ben söyleyeceğim dememeli, Üstad Hazretleri’nin İhlas Risalesi’nde ifade buyurduğu gibi, başkasına söyletmek hoşumuza gitmelidir. Eğer önemli olan husus, hastalık sahibinin maruz kaldığı problemden sıyrılıp kurtulmasıysa, o zaman kime karşı tepki olmayacaksa o konuşturulmalıdır.

Bu konuda dikkat edilecek önemli diğer bir husus da, samimi olduğumuz yakın arkadaşlarımızdan bir-iki insanla eğri-büğrü, yamuk-yumuk halimizi onların tembihiyle görme adına karşılıklı bir akitte bulunmamızdır. Yani bu kişilerle aramızda öyle bir kardeşlik tesis edeceğiz ki, Kur’an ve Sünnet zaviyesinden gördükleri eksiklerimizi, eğri büğrü yanlarımızı rahatlıkla bize söyleyip ikazda bulunabilecekler. Mesela namaz, bir mü’minin hayatındaki en ehemmiyetli, en ciddi bir iştir. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan buyuruyor ki: Şüphesiz, namazı huşû içinde edâ edenler kurtuldu.” (Mü’minun Suresi, 23/1-2) Her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da -zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri vardır- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa şunu söyleyebiliriz: Namazını hudû ve huşû ile, kalb havasının esinti ve feveranlarına, kalbte oluşan heyecanlara göre edâ etmeyenler kurtulamazlar. Evet, namaz derin bir konsantre ile kulluğa kilitlenmeyi, iç-dış bütünlüğüyle Allah’a teveccühte bulunmayı ve onun her bir rüknünü edâ ederken saniye ve saliseleri vicdanında duyarak, yaşayarak ikame etmeyi iktiza eder. Yani namaz insanın kalb, vicdan ve hisleriyle onunla bütünleşmesini gerektirir. Bu yönüyle namazın gaflete tahammülü yoktur. İşte benim mukavelede bulunduğum, sözleştiğim arkadaşım, namazımı bu derinlikleriyle ikame etmediğimi gördüğünde beni uyarmalı ve “Allah aşkına senin konumunda bulunan bir insanın namazı böyle mi olmalı! Millet sizin gibi insanların namazına bakıp ona göre hareket  ediyor. Eğer insanlar sizin bu namazınıza bakıp “namaz böyle de kılınırmış” der ve namazlarını verip veriştirirlerse, ötede hâlimiz nice olur!” demelidir.

Bu arada şunu du ifade edeyim ki, bir mukavele yapmış, birbirimize söz vermiş olsak da, yine de ikaz ve tembihte bulunurken denge çok iyi korunmalı, hissiyat tahrik edilip tepkiye sebebiyet verecek davranışlara girilmemelidir. Çünkü insan tabiatında, yanlışlarının söylenmesine karşı bir tepki hissi vardır. Bu sebeple yapılacak tembihler yumuşak söz, yumuşak üslup ve yumuşak bir edâ ile yapılmalıdır.

Hâsılı, nâm, nişan, şöhret, unvan, paye, makam, mansıp vs. bunların hepsi öldürücü birer tehlikeli virüstür. AIDS’den daha tehlikeli olan bu hastalıklar, günümüzde salgın hastalık gibi yayılmıştır. AIDS sadece insanın cismaniyetine karşı bir tehlike oluşturmasına mukabil bunlar insanın ruhî ve kalbî hayatına karşı birer tehdit unsurudur. Eğer vefa ve şefkat hissimiz varsa ne pahasına olursa olsun bu tür virüslere maruz kalmış insanların elinden tutup onları kurtarma gayreti mü’min olmamızın bir gereğidir.

M. Fethullah Gülen

“Vicdanım Rahat” denebilir mi?

Hangi hususta olursa olsun, Vicdanım rahat” demek kolay değildir ve çok büyük bir iddiadır. Bir defa, “vicdanım rahat” diyebilmek için, yaptığınız her işte ihlâsınızın, o işte Allah rızasından başka bir gaye gütmediğinizin kesin olması ve bundan emin bulunmanız lâzımdır. Bu ise, peygamberlerin dışında kimse için mümkün değildir. Kimse, “Ben, bu işte Allah rızasından başka hiçbir gaye gütmedim” diyemez, böyle bir iddiada bulunamaz. Çünkü ihlâs, sürekli kazanılan, kazanılması için ömür boyu mücadele verilmesi gereken bir hâldir. Ancak peygamberlerdir ki, onlar ‘muhlis’, yani ihlâslı, ihlâsı kazanmış değil de, ‘muhlas’dırlar; âdeta bizatihî ihlâs üzere yaratılmışlardır. O bakımdan, onlardan başka kimse tam ve kusursuz ihlâs iddiasında bulunamaz. Öyle ise, herhangi bir işte “vicdanım rahat” demek, çok büyük bir iddia, hattâ bağışlayın, küstahlık olur. İmam-ı Rabbânî hz. “Ben, 20 yıldır sağ yanımdaki meleğin bir şey yazdığına sanki hiç şahid olmadım” diyor. İmam-ı Rabbanî gibi bir zat böyle diyorsa, bizim nasıl düşünmemiz gerektiği mevzuunda herhalde fazla söz söylememiz abes olur.

İkinci olarak, “vicdanım rahat” diyebilmek için, yaptığımız her şeyi doğru yaptığımızdan emin olmamız lâzım. Bu da, yine peygamberler dışında kimse için mümkün değildir. Yine, sürekli Allah’ın korumasında ve o muallâ makamlarının birazcık altında bir performans gösterdiklerinde hemen ikaz edilen o insanlardır ki, vazifelerini tam doğru ve bihakkın yapmışlardır. Biz ise, doğruyu ve mükemmeli yakalamaya çalışan insanlarız. Kaldı ki, pek çok meselede doğrunun ne olduğunu kestiremiyor, “herhalde böyle yapmak daha iyi” diyor ve öyle yapıyoruz. Şahsen, hayatımda yaptığım hiçbir işin, mutlaka yapılması gereken en doğru iş olduğuna tam kanaat etmedim. Meselâ, bazen arkadaşlar bazı yerlere, bazı toplantılara sürüklediler; onların vicdanî kararlarına saygı gösterdim ve o toplantılara katıldım. Fakat, hiç birinde yapılması gerekeni yaptığım hususunda vicdanen rahat değilim. Belki hata ettim, belki hepimiz hata ettik. Yani, burada maksadım kimseyi, hele bir camiayı sorgulamak değildir. Fakat, her zaman hepimiz, yaptığımız her işten dolayı kendimizi sürekli sorguya çekmeliyiz. En doğru, en halisane yaptığımızı zannettiğimiz işlerde bile, acaba bunda da bir bit yeniği, nefsin bir oyunu, sağdan gelmesi var mıdır? Acaba, böyle değil de, şöyle yapsa idim, daha iyi olmaz mıydı? Acaba, yapmadan önce bir defa daha düşünse veya daha başkalarıyla bir defa daha istişare etse idim, daha iyi bir netice alınamaz mıydı… şeklinde, mutlaka kendisini sorgulamalıdır. Bu bakımdan, herhangi bir hususta “vicdanım rahat” demek, ancak nefsin ve bencilliğin mırıltısı olabilir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Takva’nın zühdün, ihlâsın, velâyetin a’zamîsi kişiye göre değişir mi?

Kişiye göre mertebeleri veya bu hedeflere ulaşma yolları bulunsa da, takva için de, zühd için de, ihlâs ve velâyet için de umûmi prensipler vardır. Takvanın ilk derecesi, farzları işleyip büyük günahlardan kaçınmaktır; daha sonra vacipleri, sünnetleri işlemek ve mekruhlardan kaçınmak, daha sonra da, her türlü şüpheliyi günah olur endişesiyle terketmek ve nafilelere müdavemette bulunmak gelir. Allah’ı görmese de, O’nun kendisini sürekli gördüğü şuuruyla Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etme demek olan ihsan da, bir bakıma takvanın nihaî sınırıyla alâkalı bir mazhariyettir.

İhlâs, insanın her yaptığını Allah için yapması demektir. Bunun ilk mertebesi, ibadetlerde, Allah için hizmet etmede, başkasının görüyor olmasını nazara almadan, sadece Allah’ın hoşnutluğunu düşünmek, yapılanı O emrettiği için yapmaktır. A’zamî mertebesi ise, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü hiç mi hiç hesaba katmamaktır.

Meselâ, bir mertebede, insanların sizi teheccüdde veya Pazartesi-Perşembe orucunda görmesinden rahatsızlık duyabilirsiniz; ama nihaî mertebede, insanların sizi görüp görmemesi, ne yaptığınızı bilip bilmemesi sizi hiç alâkadar etmez ve bu türden mülâhazalar aklınıza bile gelmez. Bu, Allah’ın rızasında fânî olmanın ifadesidir. İnsan, her zaman bu mertebede bir ihlâsa muvaffak olamayabilir. Meselâ, iman hakikatlerinin neşri için ölesiye çalışabilir; fakat bir yandan bunu yaparken, bir yandan da, arkadaşlarım niye bu işte bana destek olmuyor?” gibi düşünceler de taşıyabilir. Halbuki önemli olan, insanın üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirip, ötesinde hiçbir şeyle meşgul olmamaktır.

Bunun gibi, zühdün de, velâyetin de asgarî ve a’zamî mertebeleri vardır. Meselâ, dünyayı kesben değil, kalben terketmek zühdde bir mertebedir. Dünya adına insanın eline geçenlere hiç sevinmemesi, elinden gidenler karşısında ise hiç üzüntü duymaması, zühdün nihaî mertebesidir. Eviniz yanmış, yiyecek bir şeyiniz kalmamış, her şeyinizi kaybetmişsiniz, bunları hiç mesele yapmadan yolunuza ve kulluğunuza devam etme, zühdde nihaî mertebelerdendir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Kendimize bakışımız nasıl olmalıdır?

Kendimizi rükün gibi görmemeliyiz. Size teveccüh olabilir; Allah’ın verdiği kabiliyet, istidat ve bu istidatları kullanmanız ölçüsünde iltifatta bulunulabilir. Fakat siz bu teveccüh ve iltifatı asla beklememelisiniz; ayrıca başkalarından da saygı beklememelisiniz. Başkalarının saygı göstermesi onların vazifesidir. Ne var ki, bu saygı ve teveccüh kat’iyen beklenmez. Hele bir insan kendisini rükün görüyor, ben turnikeye önce girdim, ben rükünüm diyor ve beklentiler içinde bulunuyorsa, bu, en hafif ifadesiyle muzaaf, hattâ mük’ab küstahlıktır. Peygamberler için bile en zor şey, kendilerine inanılması gerektiğini tebliğ etmek olmuştur. Efendimiz (sav) gibi, tevazu, mahviyet ve hacâletin en üstün ve zirvedeki temsilcisi olan bir insan, eğer mecbur olmasaydı, Ben Rasûlüm, bana inanmanız gerekiyor” demezdi. Fakat peygamberler, onlara inanmak imanın gereği olduğu için, Musa Rasûlüllah, İsa Rasûlüllah, Muhammedün Rasûlüllah (sav) demek, imanın ikinci büyük rüknü olduğu için, kendilerine rağmen böyle bir tebliğde bulunmuşlardır. Fakat görüyoruz ki, şeytan bugün germiş yayını, yerleştirmiş okunu, vuracak sineler bekliyor. Ona av olmamak için, kendimizi hergün birkaç defa sıfırlamalı, bir hiç olduğumuzu nefsimize kabûl ettirmeliyiz. Sıfır (0) çok güzeldir, nokta (.) ondan da güzeldir. İşte, biz de kendimizi böyle görmeliyiz. Gerçi yeni 0 da halka gibi, o da boyna takılabilir.” (M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

‘Vesile’ ve ‘Tevessül’ kavramlarının şefâatle ilgisi var mıdır?

Arap dilinde vesile, hâcet/ihtiyaç anlamında kullanılmıştır. Nitekim şâir Antere bir şiirinde vesile kelimesiyle ihtiyaç (hâcet) anlamını kastetmiştir. Vesile kelimesine bazı kaynaklarda ?????????? /yakınlık anlamı da verilmiştir.

Arap dili sözlüklerinde ise, “vesile” için şu anlamlar verilmektedir: Sultanın yanındaki makam, derece, yakınlık. Meselâ ” ?????? ??????? ????? ??????? ????????? ” denildiği zaman “kişi Allah’a yaklaşabildiği bir iş yaptı” anlamı kastedilir. ” ????????? ???????? ??????????? ” sözüyle de “Allah’a bir amel ile yakınlaştı” denilmek istenir. Diğer bir deyimle vesile, kendisiyle başkasına yaklaşılan şeydir. Çoğulu, “vüsül” ve “vesâil”dir. Hadislerde ise, bu kelimeyle Allah’a yakınlık, bir kavle göre şefâat, bir diğer görüşe göre de cennetteki konaklardan biri kastedilmiştir.

Kuran’da vesile kelimesi iki âyette, Medenî olan Mâide, 5/35. ve Mekkî olan İsrâ, 17/57. âyetlerde geçer.

Biz bu iki âyetten birincisi olan Mâide suresi 35. âyeti ve tefsirini vermekle iktifa edeceğiz. Mâide suresinin 35. âyeti mealen şöyledir:

 “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”

Âyet iki cümleden teşekkül etmekte; ilkinde, takva dairesine girmemiz, ikincisinde ise Allah’a götüren/ulaştıran vesile aramamız ve cihad etmemiz istenmektedir. Buna göre âyette üç ana husustan söz edilmektedir: Takva, vesile aramak ve cihad. Netice ise dünyevî/uhrevî felah veya kurtuluş.

İslâm âlimleri, takvayı, genelde, ‘Allah’ın emir ve yasaklarına (buyruklarına) riâyet ederek yaşamak’ tarzında tarif ederler. Daha ileri boyutta ise şüpheli şeylerden hatta mübah bir kısım zevk ve lezzetlerden bile uzak durma şeklinde yorumlayanlar vardır. Yani burada Rabbimiz bizden ferdî hayatımız adına talepte bulunmakta ve bizi ruhen, kalben bir nevi teyakkuza ve hassasiyete davet etmektedir. Âyetin ikinci kısmı olan Allah’a (ulaşmaya) vesile arama meselesi ise ancak cihad ile birlikte ele alındığı zaman net biçimde anlaşılmaktadır. Vesile aramak ile cihad yan yana konulduğu zaman karşımıza şu gerçek çıkar: Önce O’nun rızasına uygun ve meşrû dairede bir yol ve yöntem/vesile belirleyin, sonra da cihad edin ki, felaha erebilesiniz. Buna göre vesile, “meşrû dairede kalmak şartıyla Allah için ortaya konacak çalışmalarda, diğer bir ifadeyle i’lâ-i kelimetullah eksenli işlerde belirlenmesi gereken metod ve tarzdır.” ‘Meşrû dairede kalmak şartıyla’ cümleciği önem arz eder; zira, Hak yolunun vesile ve metodu da meşrû olmak durumundadır. Bâtıl ve Allah nezdinde hoş olmayan yollarla Allah’a ulaşılamaz ve rızasına erişilemez.

Kimi müfessirlerimiz ise âyetteki takva ve vesile arama eylemlerini aynı çizgi üzerinde mütâlaa ederek âyeti, “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve ona (ulaştıran) vesile arayın. Yani kendisiyle sevabına nâil olacağınız şeyleri ve sizi ona yaklaştıran itaatleri yerine getirip isyanlardan da kaçının.” şeklinde anlamışlardır.

Bazıları ise vesile için “sevgi” anlamı vererek âyeti, ‘Allah sevgisine ulaşın, ya da kendinizi Allah’a sevdirin.’ tarzında izah etmişlerdir. Bu izah da mâkûldür; zira insanların gönlüne girebilmenin en iyi yolu ve yöntemi sevgidir. Sevginin açamayacağı kapı pek nâdirdir. Ancak bazıları bu yorumu daha da ileri götürerek âyetin anlamını farklı bir mecraya çekmişlerdir:

“Kendinizi Allah’a sevdiriniz’; zira, Allah’a kendimizi sevdirmek ve ona yakınlık kurmak sadece O’nun Rasûlüne itaat ile olur. Rasûle iman etmek ve ona itaat etmek insanların Allah’a ulaşma vesilesidir. İnsanlar için Rasûle iman ve itaatten başka hiçbir vesileleri olamaz. Bu hususta hiçbir insanın ayrıcalığı yoktur. İnsanın emrolunduğu şey bu yüce Rasûle iman ve itaattir…”

Kimi de, söz konusu âyeti, “İtaatte bulunarak ve hoşnud olduğu amellerde bulunarak Allah’a yaklaşınız.” şeklinde tefsir etmektedir. Daha farklı bir yorum ise Seâlibî tarafından yapılmıştır:

“Bu âyet Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarına karşı harp eden kimseleri zikrettikten sonra gelmiş olup, Allah’tan bir öğüt ve nasihattir. Bu hitap, mücerret va’zdan daha beliğ ve etkilidir. Çünkü burada söz konusu olan öğüt, insanlara, (önceki âyetin tehdidi ile) korkar ve titrer vaziyette oldukları halde gelmektedir.  ??????????? ???????? ???????????? ifadesinin anlamı, Hz. Muhammed (s.a.s.) için, onun Allah’a daha yakın olması ve onun katında faziletli olmasını istemektir. Onun hakkındaki bu talep, dünyada iken yakınlık ve fazilet verilmesine yöneliktir. Bunun âhiretteki meyvesi ise makâm-ı mahmûdda şefâat sahibi olmasıdır.”294 Seâlibî âyeti yorumlarken âyette geçen ???? ibaresindeki zamiri, Hz. Peygamber (s.a.s.) olarak takdir etmiş ve buna göre anlam vermiştir. Seâlibî’nin bu takdirine göre anlam, “Hz.Peygamber’e yakın olmaya bakın, bunun vesilelerinin peşine düşünüz.” şeklindedir.

Rûhu’l-Meânî tefsirinin müellifi Âlûsî, âyeti, ‘vesile’ kelimesinin yaptığı çağrışımla, tasavvuf literatüründeki tevessüle dikkat çekerek izah eder ve bu anlayışın, İslâm’ın temel esaslarına uyup uymadığını ortaya koyar.

“Bazıları ölmüş ya da uzakta bulunan sâlih kulları “Ey filân, bana şöyle şöyle rızık vermesi için Allah’a dua et.” diyerek bunun Allah’a vesile aramak olduğunu öne sürmekte ve Hz. Peygamber’den: “Darda kaldığınız zaman kabir ehline müracaat edin ve onlardan yardım isteyin.” anlamında rivâyette bulunmaktadırlar. Doğrusu, bir mahlûktan yardım dilemek ve ondan dua talebi anlamında onu vesile kılmak eğer talepte bulunulan kişi hayatta ise şüphesiz ki câizdir. Hatta talepte bulunulanın talepte bulunandan daha faziletli olması da gerekmez. Aksine, faziletli olan kişi, kendisinden daha az faziletli kimseden dahi talepte bulunabilir. Sahih rivâyette Allah Rasûlü, umre ziyareti için kendisinden izin isteyen Hz, Ömer’e “Kardeşim bizi de dualarında unutma” buyurmuş, ayrıca Üveys el-Karenî’den kendisi için dua ve istiğfar talebinde bulunmasını istemiş ve ümmetine de onun duasını almalarını tavsiye etmiştir. Evet kabir ehline selâm vermek meşrûdur ve onlara hitab edilmesi câizdir. Nitekim Hz. Peygamber, ashabına kabirleri ziyaret ettiklerinde “Selâm size müminler ahalisi. Biz de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allah bizden ve sizden hayırlı amel gönderenlere ve göndermeyenlere merhamet eylesin. Bize ve size Allah’tan afiyet dileriz. Allah’ım, onları mükafatlarından mahrum etme ve onlardan sonra bizi fitneye (ağır imtihana) uğratma. Bizi ve onları bağışla.” demelerini tâlim etmiş ve sahabeden de bir tek kişiden –hayırlarda herkesten çok istekli oldukları halde– Râsulullah vefat ettikten sonra kabrini ziyarete geldiklerinde ondan bir talepte bulundukları vârid değildir. Tam tersine İbnu Ömer, onu kabrinde ziyarete geldiği zaman, “Selâm sana ey Allah’ın Rasûlü, selâm sana ey Ebu Bekir, selam sana ey babacığım der ve oradan ayrılır, buna bir şey ilave etmez, ne ondan ne de yanındaki zatlardan bir talepte bulunmazdı. Evet, o kabrin yanında dua etmek meşrû bir iştir. Sahabe de orada kıbleye dönerek dua ederlerdi ve kesinlikle onların kabre dönerek dua ettikleri varid olmamıştır. Hatta Ebû Hanife’nin selâm verirken kabre döndüğü, dua esnasında ise kıbleye yöneldiği bilinmektedir.

Vesîle kavramı, işârî tefsirlerin önde gelen kaynaklarından ‘Rûhu’l-beyân’ adlı eserde ise şöyle izah edilmektedir: “Bil ki bu âyet-i kerime açıkça vesile aramanın ve peşine düşmenin gerekli olduğunu emreder. Çünkü Allah’a ancak vesile ile vâsıl olunur. Vesileler ise hakikat bilginleri ve tarikat meşâyihıdır. Kişinin kendi kendine ameli nefsini büyütür, ziyâdeleştirir. Ama bir mürşidin işâretine uygun olarak ve peygamberlerin ve evliyânın rehberliği ile amel etmek ise nefsi varlıktan kurtarır, perdeyi kaldırır ve tâlibi Rabbu’l-erbâb’a ulaştırır.”

Kur’ân’daki vesile ve tevessül kavramı, bir kısım tasavvufî anlayışlarda daha da genişletilerek “Allah’a yaklaşmak veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musibetin defedilmesini sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarından ve yatırlardan medet ummak” mânâsında anlaşılmıştır ki, bu anlayışı İslâm dininin inanç esaslarıyla telif etmek çok zordur. Bursevî’nin vesile anlayışına gelince, dinin esaslarına aykırılığı söylenemez. Zira onun izahı, sahabe ile Hz. Peygamber’in (s.a.s.) konumuyla tamı tamına örtüşmektedir. Yani Rasulullah bir mürşid-i kâmil, ashabı ise onun tilmizleri veya tasavvufî deyişle mürîdleri idi.

Hülasa: Tevessül, Allah’a yakınlaşmak için bir vesileye tutunmak veya bir vesile ile O’na yaklaşmak demektir. Tasavvufî manada tevessül ise daha ziyade, başta peygamberler olmak üzere vefat etmiş olan sâlih zatlar /âlimler, velîler vesile kılınarak, onların adı teberrüken anılarak Allah’tan bir şey istemek, arzu edilen bir şeyin elde edilmesi veya istenmeyen bir şeyin defedilmesi için O’na dua ve iltica etmek demektir. Bu ise, ‘Allah’ım, falan sâlih zatın veya âlimin hürmetine duamı kabul eyle!’ tarzında ifade edilmektedir. Bilhassa ülkemizde yaygın olan “bihurmeti Seyyidi’l-Mürselîn” ya da “bi hurmeti’l-mürselîn” şeklinde söylenir ve bunlarla peygamberlerle tevessül kastedilir. Bazen de, “bihurmeti’l-Fâtiha” denilerek Kur’ân’ın bir sûresi olan Fâtiha hürmetine, Allah’tan, duaların kabulü istenir. Bu konuda özetle söylenmesi gereken husus şudur: Oldukça hassas olan Tevhid akidesine bir halel getirmeksizin, usûl ve âdâba riâyet ederek “Allah’ım, falan zatın hürmetine…hakkı için… senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur.” demek sûretiyle yapılan tevessülde bir mahzur yoktur. Ne var ki İbn Teymiyye ve Elbânî çizgisindeki bir kısım zevat bu hususu gereğinden fazla abartarak, müminleri adeta şirk ile suçlamışlardır. Halbuki yukarıda zikredilen anlamdaki tevessülün pek çok örneği selef (Sahabe-Tâbiûn) döneminde yaşanmıştır, yani meşrûluğu sâbit bir husustur. Meselâ Hz. Ömer’in Hz, Rasûl-i Ekrem’in amcası olan Abbas ile yağmur duasına çıktığında tevessülde bulunması bilinen bir husustur. Burada dikkat edilmesi gereken ince nokta ise vesile kılınan zatın bizzat kendisi değil, o sâlih kişinin ameli veya Allah’a ve Rasûlüne olan muhabbetidir. Tevessülün ruhu ve esprisi burada yatmaktadır. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Günde 8 saat uyuyorum ancak bu bile yeterli olmuyor. Bununla ilgili bir dua var mı neler tavsiye edersiniz?

Aşağıda Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) yatarken yapmış olduğu duaları hadislerle birlikte belirttik. Bu hususla alakalı olarak erken yatıp erken kalkma, akşamları fazla yemek yememe, özellikle belli saatlerden sonra yemek yememe ve varsa aşırı kiloları verme bir tedbir olarak düşünülebilir. Bunun yanında hormon bozukluğu gibi sağlıkla alakalı bir problem de olabilir. Dua etmekle beraber işin tıbbî boyutunu da ihmal etmeyin. Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman şu duayı okurdu: “Bize yedirip içiren, ihtiyaçlarımızı görüp bizi barındıran Allah’a hamdolsun. İhtiyacını görecek, barınak verecek kimsesi olmayan niceleri var!” (Müslim, Zikr 64, Tirmizî, Daavât 16) Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn’i (Felak ve Nas) ve Kul hüvallahu ehad’i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi”. (Buhârî Fedâilu’l-Kur’ân 14, Tıbb 39, Daavât 12) Hz. Huzeyfe İbnu’l-Yemân (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girince şu duayı okurdu: “Allahım! Senin adınla hayat bulur, senin adınla ölürüm”.

Sabah olunca da şu duayı okurdu: “Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren Allah’a hamdolsun!. Zaten dönüşümüz de O’nadır”. (Buhârî, Daavat 7, 8, 16, Tevhid 13) Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku: “Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim, sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab’a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e iman ettim”.

“Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun”. (Buhârî, Daavât 7,9; Tevhid 34) Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi: “Allahım!  Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azâbından koru”. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) geceleyin uyanınca şu duayı okurdu: “Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lûtfet. Sen lûtfedenlerin en cömerdisin”. (Ebû Dâvud, Edeb 108) Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatacağı sırada şu duayı okurdu:

“Allahım, kerim olan Zât’ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım, Sen borcu giderir günahı kaldırırsın. Allahım, Sen’in ordun mağlub edilemez, va’dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet Sen’dendir. Allahım Seni hamd ile tesbih ederim”. (Ebû Dâvud, Ebed 107) Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün, Hâlid bin Velîd el-Mahzumî (radıyallâhu anh): “Ey Allah’ın Resûlü, bu gece hiç uyuyamadım” diye Hz. Peygamber’e (aleyhissalâtu vesselâm) yakındı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu tavsiyede bulundu:

“Yatağına girdinmi şu duayı oku: “Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlûkâtının şerrine karşı, bana himâyekâr ol! Ol ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmasın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, Senden başka ilâh da yoktur, ilâh olarak sadece Sen varsın”. (Tirmizî, Daavât 96) İmam Mâlik’ten rivayete göre, “Hâlid bin Velid (radıyallâhu anh), Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm): “Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?)” diye sordu. Efendimiz ona şu tavsiyede bulundu: “Allah’ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O’nun gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve (beni kötülüğe atan) beraberliklerinden Allah’a sığınırım! de!” (Muvatta, Şi’r 9)

Kul hakkı ne demektir?

“Kul hakları” veya “insan hakları” kavramı; “başkalarına ait olup dokunulmaz olan maddî veya manevî imkân ve menfaatler ile insanların başkaları için yerine getirmeleri gereken görevleri” ifade eder. İnsanların topluluk hâlinde birlikte yaşamaları, birbirleri karşısında sayılamayacak kadar haklar ve sorumluluklar doğurur.

İyilikle yardımlaşmak (Mâide, 5/2), Allah’a iman ve ibadet etmek (Bakara, 21), Allah’a, peygamberlere ve ulu’l emre itaat etmek (Nisâ, 4/59), Allah’a verilen ahde vefa göstermek (En’âm, 6/152), yetim malını gözetmek, ölçüyü-tartıyı doğru tutmak, hiç kimseye gücü üstünde sorumluluk yüklememek, yakınlar aleyhine de olsa adil davranmak (Nahl, 16/91-95) gibi hususlarda Allah insanların iradelerini kullanmalarını ister. Bunlar, “hukukullah” yani “Allah hakları”dır.

Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) ifadesiyle, dinde kardeş olanlar ve yaratılışta bizimle eş olan gayrimüslimlerle de barış ve hoşgörü içinde yaşamamız ve yapılan sözleşmelere sadık kalmamız gerekir ki bunlar da, “hukuk-u ibad” yani “kul hakları” içinde ele alınır.

Salih amel (ve ibadet) ise, “Maddî-manevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemek, hukukullah’ı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.” Dolayısıyla müslümanın ibadet hayatının kul ve Allah hakkı ile direk bir irtibatı bulunmaktadır. Bundan dolayı her bir müslüman yaptığı bütün ibadetlerin ve davranışların ya Allah hakkı ile ya da kul hakkı ile ilgisi olduğunu bilmelidir. Başka bir ifade ile ibadetler ve davranışlar bu iki hak göz ardı edilmeden yerine getirilmelidir.

Bu çalışmada kul hakkı olarak belirtilen hususlar, Allah Teâlâ ve Peygamber Efendimiz tarafından yapılması yasaklanan şeyler ile yapılmaması istenilen hususları ihtiva etmektedir. Bu itibarla sınırı Allah ve Resûlü tarafından çizilmiş olan emir ve yasaklar kul hakkının da sınırlarını oluşturur. Mümin hassasiyeti ile yaşamak isteyen herkesin bu haklara son derece dikkat etmesi gerekmektedir.

İslâm âlimleri –görebildiğimiz kadarıyla- insanlar arası ilişkilerde hangi ilişkilerin kul hakkını ilgilendirdiği ve hangi ibadetlerin hangi yönlerinin kul hakkı ihlali manası taşıdığı yönünde açık bir izahta bulunmamışlardır. Ama meselenin özü kavranınca durum daha iyi anlaşılacaktır. Haksızlık yapılarak işlenen hemen bütün amellerde birer kul hakkının olabileceğini ifade etmemiz gerekir. Bunun haricinde açıkça kul hakkı ve gasbı olduğu belirtilen hususların da kul haklarını ihlal manası taşıdığı açıktır. (Ahmet Kerem Sever, Kul Hakkı)

Dinimizin kul hakkına verdiği değerden bahseder misiniz?

İslâm dini insan haklarına bütün yönleriyle son derece önem vermiş ve bu hakların gözetilmesini emretmiştir. Allah (celle celâluhû), Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Bir de, birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hâkimlere koşmayın.” (Bakara, 2/188)

Diğer bir âyette de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvab’dır, Rahîm’dir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (Hucurât, 49/12)

Her ne şekilde olursa olsun insanların haklarına tecavüz edip onlara haksızlık yapanlar, zâlimler grubuna girmektedir ki Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde onlar şiddetle yerilmiş ve onlar için büyük azaplar olduğu bildirilmiştir: “Sorumluluk, ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere aittir. İşte böylelerine acı bir azap vardır.” (Şûrâ, 42/42); “Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (Âl-i İmrân, 3/151); “Zâlimler için yardımcılar yoktur.” (Mâide, 5/72); “Biliniz ki Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.” (Hucurât, 49/12)

İki Cihan Serveri Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Birbirinize hasedlik etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu küçümseyip hakir görmez. -Üç defa kalbine işaret ederek- Takva şuradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.” (Müslim, Birr 32)

“Bir müslüman için müslüman kardeşi üzerine vacib olan beş hakkı vardır: Selamı almak; aksırana teşmît -Yani (Yerhamükellah) “Allah sana rahmet etsin” demek-; davete icabet; hastayı ziyaret etmek ve cenazelerin arkasından gitmek.” (Müslim, Selâm 4)

Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) gelen rivayete göre, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ashab-ı Kiram’a, “Müflis’in kim olduğunu bilir misiniz?” diye sormuş, onlar da; “Yâ Resûlallah! Bize göre, müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” demişlerdir. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem şöyle buyurmuştur: “Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât getirecek, fakat buna sövmüş, filancaya zina iftirası yapmış, falancanın malını yemiş, şunun kanını akıtmış, bunu dövmüş olarak gelecektir. Sonra yaptıklarının hesabını vermek için oturacak; kısas olarak, bu haksızlığa uğrayanlar onun sevaplarından haklarını alacaklar. Eğer sevapları yeterli olmazsa, haksızlık ettiği kişilerin günahlarından alınıp, ona yükletilecek ve sonra ateşe götürülecektir.” (Tirmizî, Kıyâme 2)

“Kıyamet gününde haklar, mutlaka sahiplerine ödenecektir; öyle ki boynuzsuz koyun için dahi boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.”  (Müslim, Birr 60) buyuran ve her konuda insanlığa örnek olan Allah Resûlü kul hakkında da bir ilki gerçekleştirmiştir. Vefatından önce bir defasında mescide gelerek ashaba şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Artık aranızdan ayrılma vaktim geldi. Beni artık aranızda ve bu makamda bulamayacaksınız. Bakın, ben kimin sırtına kamçı vurmuş isem işte sırtım, gelsin vursun. Kimin malını almış isem, işte malım gelsin alsın. Her kimin namus ve şerefine dil uzattıysam işte benim namus ve şerefim, gelsin ondan öcünü alsın. Ben ona düşmanlık ederim diye asla çekinmesin. Çünkü bu benim yapabileceğim bir şey değildir. Şunu biliniz ki benim sevdiğim kişi bende hakkı varsa hakkını alan ya da helâl eden kişidir. Böylelikle ben, nefsim rahat ve huzur içerisinde Rabbime kavuşmuş olurum.”

Bu arada dinleyicilerden biri: “Ey Allah’ın Resûlü! Benim sende üç dirhem alacağım var.” deyince Allah Resûlü onun alacağının neden dolayı olduğunu sordu. O da, “Hatırlamıyor musun ey Allah’ın Resûlü! Hani bir dilenci sana gelmişti. Sen de bana emretmiştin. Ben de ona üç dirhem vermiştim.” dedi. Allah Resûlü amcasının oğlu Fadl’a o adama üç dirhemi ödemesini emretti. O da ödedi.  (İbn Sa’d, Tabakât 2/255) Efendimiz bunları söyleyerek kul hakkına olan saygıyı öncelikle kendi yaşantısında göstermişti.

Burada Allah Resûlü’nün her zaman olduğu gibi yine mükemmel yol göstericiliğiyle karşı karşıyayız. O aslında “benim sevdiğim ve beni seven kişi bende olan hakkını alan veya helâl edendir” diyerek sevgide bir ölçüyü de ortaya koymaktadır. Demek ki kişi “sevdiğime hakkımı helâl etmezsem ya da hakkımı istersem ayıp olur” diye düşünmemeli. Onun ötede asla hak ihmal etmez bir mutlak kudret tarafından karşı taraftan alınıp kendisine ödeneceğini bilmeli ve sevdiğini öte âlemde zor durumda bırakmamak için hakkını burada istemelidir.

Hak istemek ayıp değildir ve hak isteyenler asla ayıplanmamalıdır. Az da olsa, bir tek kuruşu bile olsa “Adama bak, kuruşunun peşinde koşturuyor.” diye küçümsenmemeli, zira az da olsa “hak, haktır.” Bu yüzden hakkın azı, çoğu, büyüğü, küçüğü olmaz ve olmamalıdır.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında gömleği kötü kokan birisi bulunuyordu. Efendimiz, elindeki âsâ ile onun karnına dürterek çıkarmasını istemişti. Bu hareket üzerine karşıdaki kişi -ki ismi Sevad idi- kısas istemişti. Bu istek karşısında Efendimiz derhal karnını açarak ashabına küçücük meselelerde bile örnek olmuş, hak sahibine hakkını teslim etmişti.

Görüyor musunuz Allah Resûlü’nün hassasiyetini? O, bu hakların her birisine kılı kırk yararcasına dikkat etmiş, ihtimam göstermiş, halkı rahatsız edecek en küçük şeylerin bile üzerinde durarak dünya var oldukça ümmetine sıkıntı yaşatacak olan durumlara bu şekilde müdahale etmiştir. Böylece, topluluk içerisine gidecek insanların kötü kokuya yol açacak soğan, sarımsak gibi kokularla onların yanına gitmemelerini salık vermiş, aynı zamanda kul hakkının ehemmiyetini de göstermişti.

Bir hadiste de “Allah hakkı olarak mahşerde ilk soru namaz sorusu olacak, kul hakkı olarak da ilk soru kan döken adamın sorusu olacaktır.” buyrulmaktadır ki bu da kul hakkının, özellikle de en büyük kul hakkı ihlali olan insan öldürmenin, bir cana kıymanın Allah katında ne kadar büyük bir cürüm olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir.

Ebû Katade (radıyallahu anh), Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabının arasında durup en değerli amelin Allah yolunda cihad ve iman etmek olduğunu söylemişti. Bir adam kalkarak: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah yolunda savaşırken ölsem Allah günahlarımı bağışlar mı?” diye sormuştu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Evet, ‘Allah yolunda sabrederek mükâfatını da sadece Allah’tan bekleyerek ileri atılarak savaştan kaçmaksızın düşmanla savaşırsan Allah tüm günahlarını bağışlar, sadece kul borcu ve hakları müstesnadır’ diyerek bunu bana Cebrail söyledi” (Dârimi, Cihad 21) buyurdu.

Peygamber Efendimiz haccedenler için “Kim Allah için hacceder de (bu esnada, Allah’ın rızâsına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, (kul hakkı müstesna) annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buhârî, Hac 4) buyurmuştur. Âlimlerimiz, hacdan günahsız olarak dönecek kişiyi haber veren bu hadise “kul hakkı hariç” kaydını düşerek kul hakkının önemini anlatmışlardır. Hatta haccın âdâbı olarak sayılan hususlardan biri de “Üzerlerinde kul hakkı bulunanlar yola çıkmadan önce hak sahiplerinin haklarını ödeyerek onlarla helâlleşmelidir.” şeklinde bir edeptir ki bu da kul hakkına verilen ehemmiyet açısından değerlendirilmelidir. Ve bu yüzden bir gelenek olarak halkımız arasında yayılan bu güzel davranış vesilesiyledir ki hacı adaylarımız bu kutsal görev öncesi belki aylar öncesinden kapı kapı dolaşarak eş dost ve akrabalarından helâllik dilemeye başlarlar.

Osmanlı’da kul hakkına riayet ilkesi en üst seviyede icra ediliyordu. “Devletin bekasını adaletin mutlak surette uygulanması ve bu adaletin tesisini de kul hakkının muhakkak surette korunmasında gören Osmanlı devlet geleneği; ilke olarak, kendisini sadece insanlardan değil, âlemin nizamından da sorumlu hisseden bir anlayışın hamisi olarak görüyordu.” Osmanlı’nın dünya tarihinde bu kadar uzun süren hâkimiyetinin altında onların kul hakkına verdikleri değeri görmezlikten gelmek büyük bir kadirnâşinaslıktır.  Bir başka ifadeyle Osmanlı’nın dünya tarihinde bu kadar uzun soluklu olmasını biraz da halkına karşı, halklarının haklarına karşı verdikleri değerde görmek gerekir.

Osmanlı’nın son döneminde yazılan Mecelle-i Ahkâm-ı Ad­liye’de şöyle bir madde vardır: “Kişi ikrariyle ilzâm olunur. Hu­kuk-ı ibad’da ikrardan rücû’ sahih olmaz. Bir kimse bin lira borcu olduğunu ikrar ettikten sonra dönse, borcum yok dese, bu kabul edilmez.”  (Mecelle, 79. madde) Bu da kul hakkının bir hukuk kitabına girmiş olduğunu ve bu konuda da maddeler düzenlendiğini gösterir ki bu da kul hakkına verilen değerin bir göstergesidir.

İslâm âlimleri de günahtan tövbe etmenin kabul olunması hususunda şöyle demişlerdir: Şayet işlenen günah yalnız Allah’a karşı olup kul hakkına taallûk etmiyorsa bu gibi günahtan tövbe etmenin üç şartı vardır:

1) O günahı terk etmek.

2) Onu işlediğine pişman olmak.

3) O günahı bir daha işlememeye azmetmek.

Bu üç şarttan biri eksik olursa tövbe geçerli değildir.

Eğer işlenen günah insan hakkı ile ilgili ise o tevbenin dört şartı vardır. Bunların üçü yukarıda zikredilen üç şarttır. Dördüncüsü de hak sahibinin hakkından arınmaktır. Şayet bu hak, mal ve benzeri ise tövbe eden kimse onu sahibine iade eder. Eğer bu hak, zina iftirası atmak sebebiyle lazım gelen hadd cezası ise, hak sahibinin o haddi icra etmesine imkân verir yahut affını diler. Eğer o hak gıybet ise hak sahibinden af diler. (Ahmet Kerem Sever, Kul Hakkı)

Hakkın çeşitleri nelerdir?

1- Kul Hakkı ve Allah Hakkı Açısından Hakkın Çeşitleri

Haklar, temel İslâm eserlerinde işlenilen konulara göre çok değişik sınıflandırmalara tabi tutulmuştur. Mesela, İslâm Hukuku (Fıkıh) ilminde haklar bölümlere ayrılmış ve şöyle denilmiştir:

1. Tamamıyla Allah hakkı kabul edilen insan fiilleridir ki; bunun içerisine şu konular girer: Namaz, oruç, zekât-sadaka, savaş ve barışı kapsayan cihad (barış, İslâm devletinin gayr-i müslim vatandaşlarla malî ve diğer ilişkilerini içine alır) ve son olarak hac ibadeti.

2. Tamamıyla kul hakkı sayılan fiiller.

Tamamıyla kul hakkı olan fiiller şu şekilde sayılmıştır:

A. Hayatta olanların fiilleri:

a) Evlenme ve boşanma (münakehat)

b) Medeni ve ticari ilişkiler (muamelat)

c) Suçlar (ukubat)

B. Hayatta olmayanların fiilleri, yani mirasla ilgili hususlar (feraiz).

3. Öşür vergisi gibi içinde hem Allah hakkı hem de kul hakkı olan fiiller.

Burada İslâm Hukukçusu Abdülkerim Zeydan’ın hakları ele alırken yaptığı tasnifi ve bu tasnifteki şu dört kısmı ele almak istiyoruz:

1- Allah Hakları (Hukukullah): Kelime anlamı itibariyle Allah hakkı, Allah Tealâ’nın hukuku demektir. Hukukullah’ı oluşturan unsurların başında, O’na gerçek anlamda, hakkıyya iman etmek ve küfürden/şirkten mutlak surette sakınmak gelir.

Bu haklara “Allah Hakkı” denilmesinin sebebi, Yüce Yaratıcı’nın herhangi bir haktan istifade ettiği anlamında değildir. Bu sahayı oluşturan yükümlülükler sadece Allah Teâlâ için yerine getirildiğindendir. Mesela içinde hiçbir şek-şüphe gölgesi taşımayan iman, yalnız O’nun içindir. Aynı şekilde namazı yalnız O’nun rızası için kılar, hacca yalnız O’nun hoşnutluğuna ulaşmak için gideriz.

Her ne kadar oruç, zekât gibi bir takım ibadetlerin, “hukuku’l-ibad” ile ilgili boyutları mevcut ise de bunları sadece bu sınıfta görmemizi engelleyen önemli bir nokta vardır: Bu ibadetler yerine getirilmediği zaman öncelikle Yüce Allah’a mahsus bir ibadeti aksatmış olmaktan dolayı günaha girme söz konusu olur.

Bir diğer fark da şudur: Hukukullah sahasını oluşturan ibadetlerin yerine getirilmesi konusunda ortaya çıkacak herhangi bir ihmal veya kusur, samimi bir şekilde tövbe edildiği takdirde Yüce Allah tarafından bağışlanır. Hatta âyet ve hadislerden öğrendiğimize göre, böyle bir kimse tevbesiz olarak ölmüş bulunsa dahi, Yüce Allah dilerse onu da bağışlar. Ancak “hukuku’l-ibad” ile ilgili en küçük bir ihmal söz konusu olduğunda ortaya çıkan vebalin bağışlanması, hak sahibi olan kimsenin rızasının ve helâlliğinin alınmasına bağlıdır.

Hukukullah’ı oluşturan sorumluluklar yerine getirildiği zaman, bunun ortaya çıkaracağı olumlu sonuçlar sadece belli şahıslara değil, bütün insanlığa, hatta bütün varlıklara yansır. Zira hukukullah sahasını oluşturan ibadetler, insanı kemale erdirme özelliğine sahiptir. Kişi ibadetlerini hakkıyla eda ettiği sürece takvası artacak, ahlâkı güzelleşecek ve ruhu olgunlaşacaktır. Elbette böyle bir insanın bütün insanlığa, hatta bütün varlıklara vereceği pek çok şey olacaktır.

Burada şunu da ilave edebiliriz. Allah hakkına riayet eden insan, az çok murad-ı ilâhîden haberdar olan insandır, denebilir. Yani Allah’ı bilen ve onun hatırını sayan insan O’nun mahlûkatı­nın hatırını da sayar. Zira mahlûkatı yaratan ve insanı eşref-i mahlûkat olarak anlatan Yaratıcı, o insanı başıboş bırakmamış; gön­derdiği kitap ve şanlı Resûlleriyle onların kul haklarına karşı dikkatli olmalarını istemiştir. Bu da bize şunu gösteriyor: “Al­lah’ın hakkına dikkat eden insan, şayet bunda samimi ise O’nun toplumun huzur ve selameti için emir buyurduğu hak ve hukukla­ra da riayet edecektir. Aksi bir durumda, yani kişi hem Allah hak­kına dikkat ediyor, hem de “Kul hakkı da neymiş?” diyorsa bu onun samimi olmadığının bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.

2- Kul Hakları (Hukuk-u İbad): Bu kategori, menfaati yalnız belli bir şahsa veya gruba mahsus olan hukuktan oluşur. Diyetten doğan alacak, borcun geri alınması veya gasbedilen bir malın iadesi böyledir. Böyle durumlarda hakkın yerine getirilmesi yalnızca hak sahibine yönelik bir menfaat sağlar.

Bu söylediklerimiz, kul hakları sınıfına giren haklardan sadece “maddî” olanları anlatır. Bunlar dışında kul hakkı sınıfına giren bir kısım haklar daha vardır ki, bunları “manevî” haklar olarak isimlendirebiliriz. Ana-baba hakkı, eşlerin birbirleri ve çocukların ebeveyn üzerindeki hakları, komşu hakkı, akraba hakkı, arkadaş hakkı, fakirin zengin üzerindeki hakkı, işçi-işveren hakkı, yönetilenin yönetici üzerindeki hakkı, kamu hakkı… gibi haklar bu sınıfa girer. Bunları kısaca müminlerin birbirleri üzerindeki hakları olarak ifade edebiliriz.

Maddî kul hakları çiğnendiği zaman, hakkı çiğnenen kişi yetkili makamlara başvurarak hakkını arar. Adalet mekanizmasının düzgün işlediği ortamlarda bu türlü hakları geri almak kolaydır. Böyle olduğu için, başkasının hakkını yemeye meyilli olanlar, normal şartlar altında buna kolay kolay cesaret edemezler. Zira sonunda gasbettiği hakkı zorla geri ödeme durumu yanında, toplum nezdinde itibar kaybı da söz konusu olacaktır.

Manevî kul hakları ise böyle değildir. Dedikodu, gıybet, iftira, hakaret… gibi telafisi maddî bir karşılık ödenerek yerine getirilemeyen haklar konusunda daha bir hassasiyet göstermek gerekir. Zira bu gibi manevî hakların ihlali hem daha yaygındır hem de sonucu ahirette ilâhi huzurda rüsvaylık ve azap olacaktır.

Maddî olsun manevî olsun, herhangi bir kul hakkının ihlali durumunda, yapılacak iki şey vardır: Hak sahibine hakkını iade ederek kendisinden helâllik almak ve Cenâb-ı Hakk’a tövbe etmek. Yüce Allah dilediği kimselerin şirk dışındaki bütün günahlarını bağışlayabileceğini haber verdiği hâlde (Nisa, 4/116), kul haklarına karışmamaktadır.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu hassas nokta hakkında son derece çarpıcı bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:

“Kaçmayarak, yalnız Allah’tan sevap bekleyip sabrederek düşmana karşı durduğun hâlde öldürülürsen, (elde ettiğin şehitlik mertebesi) senin bütün günahlarına keffaret olur. Yalnız, (ödemediğin) borçların müstesna. Bunu bana Cibril söyledi.”

3- Allah hakkı ile kul hakkının bir araya geldiği ve Allah hakkının gâlib olduğu haklar: Meselâ, bir kişiye zina iftirasında bulunma cezası gibi. Bu, bir yandan kişilerin namus ve şahsiyetleriyle ilgili olduğu ve toplum içerisinde fuhuş ve fesadın yayılmasına neden olduğu için Allah hakkıdır; diğer yandan kişilerin iffet ve şerefini ilgilendirdiği için kul hakkı grubuna girmektedir. Ancak burada Allah hakkı kul hakkına daha galib geldiğinden kulun bu cezayı affetme yetkisi yoktur.

4- Her iki hakkın bir arada toplandığı ve kul hakkının gâlib olduğu haklar: Mesela kasıtlı olarak birini öldüren katilden kısas almak gibi. Bu ceza bir yandan insan hayatını koruduğu ve toplumun emniyet ve sükûnunu sağlamaya yönelik olduğu için Allah hakkıdır; diğer yandan maktülün (öldürülenin) akrabalarının öfkelerini dindirdiği ve katile karşı kin ve düşmanlık duygularını söndürdüğü için özel bir haktır ve kula aittir. Ancak bu suçun öldürülen ve akrabalarıyla olan ilgisi toplumla olan ilgisinden daha açık ve daha yakın olduğundan, buna terettüb eden kısasta kul hakkı daha galib kabul edilmiş, dolayısıyla bu haktan vazgeçip geçmeme, yani katili bağışlayıp bağışlamama yetkisi öldürülenin velilerine (akrabalarına) verilmiştir.”

Bunların yanı sıra Allah Tealâ’nın, Allah Resûlü’nün ve diğer bütün mükelleflerin hukukunun bir arada bulunduğu hakların da olduğu belirtilmiştir. Mesela her üç hukuku bir arada ifade etmesi dolayısıyla “ezan” böyledir. Ezanda Allah Tealâ’nın hakkı, tekbir cümlelerinin söylenmesi ve O’nun birliğine şahitlik edilmesidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hakkı, O’nun peygamberliğine şahitlik edilmesidir. Diğer kulların hakkı ise, namaz vaktinin girdiğinin kendilerine bildirilmesi ve cemaate çağrılmalarıdır. (Ahmet Kerem Sever, Kul Hakkı)

Müslümanın müslüman üzerindeki otuz hakkı nelerdir?

Şimdiye kadar bahsi geçen hakların yanı sıra başka hakları da içinde bulundurduğundan dolayı Hz. Ali’den rivayet edilen şu hadis-i şerifi buraya almayı uygun gördük:

“Müslümanın müslüman kardeşi üzerinde otuz hakkı vardır. O hakları(n gereklerini) yerine getirmedikçe veyahut bağışlanmadıkça, onun için kurtuluş yoktur.” Bu haklar:

  • 1. Müslüman kardeşinin kusurunu bağışlar ve suçunu affeder.
  • 2. Ağlayana merhamet eder, yakın akrabalarına şefkatli davranır.
  • 3. Ayıbını gizler, örter.
  • 4. Hatasını görmez.
  • 5. Özrünü kabul eder.
  • 6. Kaybettiğini bulduğunda ona verir, gıybetini dinlemez ve izin vermez.
  • 7. Devamlı olarak ona nasihat eder.
  • 8. Dostluğunu muhafaza eder, devam ettirir.
  • 9. Zimmetine riayet eder. (Karşılıklı malî hukukuna dikkat eder.)
  • 10. İyiliğini devam ettirir, meveddetle (sevgiyle) davranır.
  • 11. Cenazesinde bulunur, hastasını ziyaret eder.
  • 12. Davetine icabet eder.
  • 13. Hediyesini kabul eder.
  • 14. Birbirini ziyaret etmekte onunla müsavi olur. (En az onun kendisini ziyaret ettiği kadar ziyaret eder)
  • 15. Verdiği nimete karşılık verir, teşekkür eder.
  • 16. Ona yardımda kusur etmez.
  • 17. Kardeşinin helâline kem gözle bakmaz ve baktırmaz, korur.
  • 18. İhtiyacını giderir.
  • 19. Şefaat isteğini kabul eder. (Yardım ve aracılık işlerinde destek sağlar)
  • 20. Ona güzel söz söyler.
  • 21. Ona vereceğini ayırıp çıkarır.
  • 22. Yapmış olduğu taksimi tasdik eder.
  • 23. Zalim olana, zulmünü red etmek suretiyle yardım eder.
  • 24. Mazlum olana da onu kurtarmakla yardım eder.
  • 25. Mazlum olana iyilik edip, hakkına tecavüz etmez. Ona kötü söz söyleyip rezil etmez.
  • 26. Kendisi için istediği iyiliği onun için de ister.
  • 27. Kendisi için istemediği kötülüğü onun için de istemez.
  • 28. Aksırınca: “yerhamükellâh” yani “Allah sana merhamet etsin…” der.
  • 29. Kaybettiğini kendisine gösterir.
  • 30. Selam verildiği zaman selamını alır.

Bunlardan birini terk ettiğinde, kıyamet günü din kardeşi onu kendisinden ister.” (Zeylâî, Nasbu’r-râye 2/175; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr 3/390) (Ahmet Kerem Sever, Kul Hakkı)

Bir müslümanın müslüman üzerindeki genel haklar nelerdir?

Büyük İslâm âlim ve düşünürü İmam Gazali (ks), müslüman olanların diğer müslümanlarla ilişkilerinde söz konusu olabilecek genel hakları şöyle sıralamaktadır: (İmam Gazali, Kimya-yı Saadet)

  • 1. Kardeşlik Haklarına Riayet Etmek
  • 2. Eliyle ve Diliyle Hiçbir Müslümana Zarar Vermemek
  • 3. Kimseyi Küçük Görmemek, Kibirlenmemek, Hakaret Etmemek, Kötü Söz Söylememek ve Gösteriş Yapmamak
  • 4.Hasis Duygularla (Gıybet, Haset, Su-i Zan, Nankörlük…)  İlgili Kul Haklarından Kaçınmak
  • 5. Bir Müslümana Üç Günden Fazla Dargın (Küs) Kalmamak
  • 6. Her Müslümana İyilik Etmek, Güler Yüzlü Davranmak
  • 7. Yaşlılara Hürmet Etmek, Küçükleri Sevmek ve Onlara Acımak
  • 8. Emanete Riayet Etmek, Sözünde Sadık Olmak
  • 9. Dargın Müslümanları Barıştırmak ve Aralarını Bulmak
  • 10. Müslümanların Ayıplarını, Gizli Hâllerini Örtmek ve Tecessüsde Bulunmamak
  • 11. Töhmete Sebep Olabilecek Yerlerden Uzak Durmak
  • 12. Makamını ve İmkânlarını Diğer Müslümanların Hayrı İçin Kullanmak
  • 13. Müslüman Kardeşinden Zulmü Gidererek Ona Yardımcı Olmak
  • 14. Kötü Arkadaş Edinen Bir Müslümanı Ondan Sakındırmak
  • 15. Üzüntülü Bir Müslümanı Sevindirmek, Dertli ve Endişeli ise Bunu Gidermeye Çalışmak
  • 16. Bir Müslümana Rastladığında Konuşmadan Önce Selam Vermek
  • 17. Aksırıp “Elhamdülillah” Diyen Müslümana “Yerhamükellah” Demek
  • 18. Hasta Kardeşinin Ziyaretinde Bulunmak ve Cenazesine Katılmak

(Ahmet Kerem Sever, Kul Hakkı)

Homoseksüellere dinimizin yaklaşımı nasıldır?

Açıklama: Homoseksüellere dinimizin yaklaşımı nasıldır. Günümüzde nasıl bir bakışa sahip olmamız ve ne şekilde dile getirmemiz gerekir. Galiba bir yerde Halife efendilerimizin birisinin böyle birini sürgüne gönderdiğinden bahsediliyor. Bir ortamda bunu dile getirince reaksiyona sebep oldu. Toplumda onların da bir hakkı olduğuna dair özgürlükler bağlamına konu taşınıyor. Ama bir taraftan da nesillerimizi bundan korumak gerekiyor.

Dinimiz fıtrat dinidir. Fıtrata ters şeyleri reddeder. Eşcinsellik fıtriliğe terstir. Fıtratta, cinsler karşılıklı olarak birbirlerine ilgi duyarlar ve evlenirler. nesil de böyle bir ilişkiden devam eder. bunun aksi, hem fıtrata terstir, hem de toplumu temelinden sarsacak bir hastalıktır.. Bu yüzden dinimiz bu çirkin duruma karşı sert tedbir almıştır. Lut aleyhisselamın geldiği kavmin battığı bataklık, eşcinsellik bataklığıydı ve helak oldu. Kur’an, bize bu kavmin akıbetini hatırlatır ve ikaz eder.. Eşcinselliğin kesin bir cezası yoktur, ihtilaflı bir meseledir bu yüzden dönemin yönetimleri tarafından çeşitli cezalar uygulanmıştır. Kaldı ki bu ahlaksızlık bütün dinler tarafından reddedilmiştir.

Toplumu, ahlakı, aileyi ve fıtratı yıkan hiç bir şey özgürlük diye algılanamaz.. Başkasının çirkin özgürlükleri yüzünden bir milletin temelinden sarsılmasına göz yumamayız. Hem özgürlük denen şey, başkasının hürriyetinin ve haklarının sınırına kadardır. Eşcinsellik, toplumu yıkan bir illet olduğuna göre onda bütün milletin hakkı vardır. öyleyse milletin bu tiksinti verici şerre karşı çıkması kadar tabii bir şey olamaz..

Ancak bazıları bunu ısrarla özgürlükler çerçevesinde değerlendirip, reddedenlere reaksiyoner cevaplar vermektedirler. böylelerinin yanında meseleyi geçiştirmekle yetinmek gerekir.. toplumumuzda büyük bir ahlaki boşluk yaşandığından dolayı böyle şeyler artık insanların gözünde normalleşmeye başladı.. en iyisi böyle meselelere çok dalmamak..

Bize düşen bizi dinleyenlere bunun ne melun bir çirkinlik olduğunu yeri geldiğince anlatmak.. Selametle kalın

Berra ismini bebeğimize verebilir miyiz?

Berre’nin Berra şeklinde “ra” çekilmeden okunması da mümkündür. Zira Arapça’da “ra” harfine üstün harekesi geldiğinde kalın okunur. Yani berra ismiyle berre ismi aynı manadadır.

“el-Berrâu” şeklinde yazılıp Berrâ diye okunan bir isim de var. Ancak, ağacı yontan, yontucu manasına geldiği için insan ismi olarak uygun değildir.

Berre kelimesi arapça el-birr kelimesinden türetilmiştir. “Çokca cömert, dürüst, itaatkâr, iyi kadın” manalarına gelmektedir. Ancak kişiye kibir gurur oluşturacak bir manası olduğu için Peygamberimizin bu ismi değiştirdiğini biliyoruz. Hadis-i şerifte “”Berre adını takıp da bununla iyi olduk sanmayın! Allah kimin iyi olduğunu herkesten daha iyi bilir!” buyrulmuştur.  (Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 6/535)

Sonuç itibariyle Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam) tarafından değiştirilmiş bu ismi bebeğinize vermek yerine, toplumda hüsnü kabul görmüş, manası güzel isimlerden vermeniz daha uygun olur.

Bir kimsenin önünden kara kedi geçmesi kötüye mi delalettir?

Açıklama: Bazı kimseler, karanlıkta önünden kara kedi geçerse ve bakarsa başına kötü bir olay geleceğine, Allah’ın bununla o kişiyi uyardığına ve onun dua etmesini istediğine inanıyorlar. Böyle bir inanış doğru mudur? Bununla ilgili hadisler var mı?

Bu türlü inanışların, bazen bir hakikati olur bazen de olmaz ve hiç bir şeye dayanmaz. Elbette kâinatta tesadüf yoktur, her faaliyetin bir manası vardır ancak bir insanın önünden kara kedinin geçmesiyle, o insanın hemen başıma kötü bir şey gelecek diye endişeye kapılması, korkması doğru değildir. Zira dinimizde korkulacak, endişe edilecek şeyler bellidir. Allah’ın insana verdiği korku hissi, böyle basit şeylerden korkmak için verilmemiştir. Bununla beraber böyle durumlarda dua edilebilir. Yani, bu işin duaya vesile olması güzel bir şeydir.

Kara kedinin, istenmeyen bir olayla tevil edilmesi ve bunun genelleştirilmesi caiz değildir. Çünkü meselenin insanın psikolojisiyle alakalı yönü vardır. Birisi vardır ki, bu durum karşısında hiç endişeye kapılmaz ve dua eder. Neticede başına da bir şey gelmez. Bazıları vardır ki, hemen panik yapar, sonra da başına gelen en küçük bir işi, o kediye yorar. Bu da insanı şaşkına ve maskaraya çevirir.. Böyle insanlar, zamanla kader inancını da yitirebilir, yitirmese de büyük ölçüde zaafa uğratabilirler.

Meselenin hisse, ilhama bakan yönü de vardır. Yani, böyle bir hadiseyi yaşadığında hemen insanın içine ilham suretinde bir his düşerse, o zaman tedbirli olmak için dua eder. Fakat bu genelde düşünmeksizin olur ve çoğu zaman da büyük zatların mazhar olduğu bir husustur.

Evet, mütevekkil olmalı, dua etmeli, bizlere korku anında okunması bildirilen ayet, dua ve surelerle şerlerden şerirlerden Allah’a sığınmalı.

Maddi ve manevi durumum çok kötü, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Maddi olarak bir ayı zor geçindirecek bir gelirim var. Anneme bakıyorum. Ne kadar ek iş yaptıysam işim rast gitmedi, nasip olmadı. Evlenmek üzere olduğum bayan maddi sıkıntım olduğu ve annemle kendisine ayrı evler açamadığım için başka biri ile nişanlandı. Maddi durumum yüzünden başka biri ile de bu yola girmekten korkuyorum. Annem de devamlı beni tersliyor. Bunaldım, bırakıp gidemiyorum. Ne yapmalıyım? Dinimiz engel olmasa kendime kıyıcak düzeye geldim defalarca. Kendi kendime ağlama nöbetlerine giriyorum. Bana bir yol gösterin.

Öncelikle bu durum, bir imtihandır. Allah sizi deniyor. İsyan mı edecek, sabır mı diye bakıyor. İnşaallah bu imtihanı kazanırsınız, kazanmaya çalışmalısınız. Talâk suresini okuyun. Orada takva dairesinde hareket edenlere Allah’ın rızık ve çıkış yolları göstereceği beyan ediliyor. Ayrıca fakirliğe, geçim darlığına karşı Peygamber Efendimiz her akşam Vakıa suresini okumamızı tavsiye ediyor. Efendimiz aleyhissalatü vesselam’ın şu mübarek duasını da dilinizden düşürmeyin:

اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِك مِنْ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ , وَأَعُوذُ بِك مِنْ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَأَعُوذُ بِك مِنْ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ , وَأَعُوذُ بِك مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

Manası:

Allahım, üzüntüden kederden, acizlikten tembellikten, korkaklıktan cimrilikten, borç altında kalıp ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım. (Ebu Davud, İstiaze)

Annenizin konumu önemli. Onun hakkı ve duası, Allah hakkından sonra gelir. Evlenmek hakkınızdır. Günaha girme riskiniz varsa belki de vaciptir şu anda. Ama ailenizi geçindirecek durumunuz yoksa bu durum evlenmenize mani olabilecek bir sebeptir. Aileyi geçindirecek bir durum olsa da hanımla anneniz arasında nasıl bir diyalog olacağını da düşünmek zorundasınız. Geçinemezlerse ayrı bir ev tutmanız gerekecek, bu da şu an mümkün görünmüyor. Beraber yaşasanız, evliliğiniz de annenizle diyaloğunuz da tamamen berbad olabilir.

Şimdi bu durumda size, Allah bir yol gösterinceye kadar annenizle beraber yaşamak ve ona sabretmek düşüyor. Büyük sevaplar kazanacağınız muhakkak. Ahirete yatırım yapmaktasınız şu an. Anneniz ne kadar sizi terslese de siz gönlünü almaya çalışın, bazen aldırmayın, bazen çıkın güzel dost meclislerine gidin ama annenizle tersleşmeyin. Onun o halini bir vaka olarak kabul edin ve kabullenin. Onu bir hasta olarak görmeniz de işe yarayabilir. Hiç olmazsa beklentiye girmezsiniz. Eğer hanımınızla annenizin bir arada yaşayacağını düşünüyorsanız -ki bunu annenizle ve muhatabınızla da görüşmeniz lazım- bu durumda, evlenmek isteyenlere yardım eden Kimse Yok mu gibi bazı yardım müesseseleri var. Ayrıca kaymakamlıklara veya belediyelere müracaat edebilirsiniz. Yardım istemekten çekinmeyin. Çünkü siz, helal bir iş yapmak istiyorsunuz ve ihtiyacınızdan dolayı yetkilileri yardıma çağırıyorsunuz..

Bir diğer tavsiyemiz de şudur: Sizden daha zayıf durumda olan, perişanlık içinde yaşayanlar var. onları düşünün ve teselli verin kendinize. Ağlama nöbetlerine girecek kadar tehlikeli, sıkıntılı bir durumun olmadığını belki o zaman daha iyi idrak eder insan.. Herkes kendi sıkıntılarıyla boğuşuyor ve imtihan oluyor dünyada. Herkese, kendi sıkıntıları büyüktür. Ancak şöyle dönüp etrafımıza baktığımızda bizden daha zor durumda olanları görürüz. Onları görünce şikayete hakkımızın olmadığını anlarız.

Ümit kesmeyin, dua edin, annenizin duasını alın, etrafınıza dua ettirin ve bu arada ek işler aramaya devam edin. Allah kapıları açacak ve kulunu açta açıkta bırakmayacaktır. Sormayı unuttuk: Namaz kılıyor musunuz? Kılmıyorsanız hemen namaza başlayın. Üç ayları da vesile ederek ibadet hayatına adım atın. Bakara suresinde, “namaz ve sabırla Allah’tan yardım isteyin” buyruluyor. Öyleyse diğer sebepleri yerine getirmenin yanında namazla da Allah’tan yardım isteyin. Yardım gördükten sonra da bu yardımlara şükür için namazınıza devam edin.. Allah yar ve yardımcınız olsun..

Çok borcum var, bu beni rahatsız ediyor, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ciddi borç altındayım. Bu yüzden çalışmak zorundayım. Başımı da örtemiyorum. Namazlarımda hep borçlarım aklıma geliyor. İbadetlerimi tam yapamıyorum. Ne yapmalıyım?

Çalışmak zorundaysanız, yani aile geçindirmek veya borçlarınızı ödeme gibi bir zaruretle karşı karşıyaysanız ve başınızı örterek çalışacağınız bir yer bulamadıysanız bulunduğunuz yerde o halinizle çalışır ama dışarıda başınızı örtersiniz.. Başınızı açmak zorunda kaldığınızdan dolayı da tevbe istiğfar edersiniz.

Yapabileceğiniz şeyleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Namazlarınıza devam edin, sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin.

2- Yer gök Allah’ın, O’ndan rızık isteyin ve borçlarınızın ödenmesi için dua edin. Peygamber Efendimiz’in borçlular için yapmış olduğu bir dua vardır. O mübarek duayı her zaman okuyabilirsiniz. Şöyle ki:

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

“Allahümme innî eûzü bike minel hemmi vel hazen, ve euzü bike minel aczi vel kesel, ve euzü bike minel cübni vel buhl, ve euzü bike min galebetiddeyni ve kahrirrical = Allahım, üzüntüden tasadan, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım”

3- Harcamalarınızı gözden geçirin, kısabileceğiniz bütün harcamalarınızı kısın, asgari seviyede yaşayacak şekilde harcama yapın. Bunun bereketini göreceksiniz. Çünkü iktisatta bereket vardır.

4- Borçlarınızı ödemek için bankadan kredi çekmeyin. Faiz alıp vermek haramdır ve insanı borç batağına batırır. Allah’tan korkar, haramlara girmez ve helal dairesiyle iktifa ederseniz Talâk suresinde buyrulduğu gibi Allah, hiç ummadığınız yerden size rızık kapıları açar. Talâk suresini okumanızı tavsiye ederiz.

5- Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tavsiyesi üzere fakirliğe karşı akşamları Vâkıa suresini okuyun.

6- Geçim sıkıntısı çekenlerin bu sıkıntılarının günahlarına keffaret olduğunu unutmayın. Bu konuda herkul.org sitesinde yayımlanan, Fethullah Gülen Hocaefendinin 5-11-2010 tarihli kırık testi sohbetini de okuyabilirsiniz..

Allah yar ve yardımcınız olsun..

Hz Ali radıyallahu anh Hz Fatıma’dan sonra evlenmiş midir, toplam kaç çocuğu olmuştur?

Hz. Ali efendimiz radıyallahu anh, Hz. Fatıma validemiz hayattayken evlilik yapmamış ancak onun vefatından sonra evlenmiştir. Kaynaklarda belirtilen evlilikleri aşağıda belirtilmiştir.

Hz. Ali’nin (r.a) çocukları konusunda de­ğişik rivayetler bulunmaktadır. Genel olarak on dört oğlu ve on yedi kızı bu­lunduğu (Taberî, 5\153, 155) belirtil­mekle birlikte erkek çocuklarının on ye­di, kızlarının ise on sekiz (Ya’kûbî, 2\213) yahut küçük yaşta ölen Muhsin (Muhassin) hariç erkeklerin on dört, kız­ların da on dokuz olduğunu bildiren ri­vayetler de vardır. (İbn Sa’d, 3\19-20) Bu arada on bir oğlu ve on altı kızı­nın bulunduğu da nakledilen haberler arasındadır. (Mes’ûdî, et-Tenbîh, s. 274)

Hz. Ali’nin çocuklarını annelerine göre şöylece sıralamak mümkündür:

1. Fatıma radıyallahu anha: Peygamberimizin kızıdır. O yaşadığı müddetçe Hazreti Ali radıyallahu anh başkasıyla evlenmemiştir. Fatıma validemizden Hasan, Hüseyin, küçük yaşta ölen Muhsin, Zeynep ve Ümmü Külsûm adlı çocukları olmuştur.

2. Ümmü’l-Benin binti Hizam: Abbas, Cafer, Abdullah ve Osman adlı çocukları olmuştur. Abbas’ın nesli devam etmiştir.

 3. Leyla binti Mes’ud: Ubeydullah ve Ebu Bekir adlı çocukları olmuştur. Nesilleri devam etmemiştir.  (Taberî, 5\154)

4. Havle binti Ca’fer: Muhammed b. Hanefiyye bu eşinden doğan çocuğudur.

5. Esma binti Umeys: Yahya ve Muhammed adlı çocukları olmuştur. Nesilleri devam etmemiştir.

6. Ümmü Habib binti Rebia: Ömer ve Rukiyye adlı çocukları olmuştur.

7. Ümame binti Ebi’l-Âs: Muhammed el-Evsat adlı çocukları olmuştur.

8. Ümmü Said binti Urve: Ümmü’l-Hasan ve Remle.

Hazreti Ali efendimizin neslinin, oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Abbas ve Ömer yoluyla devam ettiğine dair kaynaklarda bilgi mevcuttur.  (Taberî, 5\155)

Kaynak: Mustafa Öz, “Ali Evladı” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c: 2, s. 392

“İştirak-i a’mâl-i uhreviye” düsturu kurtuluşumuza vesile olur mu?

“sebep olan yapan gibidir” hadis kaynaklı prensibi, “ey mü’minler toptan Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz” ayeti “emri bil maruf yapmayan bir kavmin her ne kadar içlerinde abidler de olsa helak edildiği/edileceği” hadisi ve benzer pek çok kaynak, bizi beraber hizmet etmeye, cemaat olmaya teşvik eden, hatta emreden metinlerdir. Herkes birbirine sebep oluyor, beraberce her alanda fiili olarak tevbede bulunuluyor, her yerde ıslah çalışmaları yapılıyor. Bütün bu çalışmaların neticesi herkese yansıyor. Evet, Kur’an ve Hadisler bu gözle süzülse pek çok delil çıkar. Zaten Üstad da bunu yapmıştır.

Ayrıca, akıl da bunu gerektirir. Yani aklen de insanların bir araya gelmesi, beraber iş yapmaları ve neticeleri aralarında müşterek kullanmaları icab eder. Bir kandili beraber yapıp sonra onun ışığından herkesin müşterek hatta herkesin kandilin tamamından istifade etmeleri gibi örnekler bu akliyete işaret eder.

Burada diğer bir önemli husus da ruhun mahiyetidir. Ruh, zaman ve mekanla kayıtlı değildir. Dolayısıyla insan, başkalarıyla bir araya geldiğinde ruhu onlarla kaynaşıp tek bir ruh gibi olur. Öyle ki öldüğünde bile insan sadece bedeniyle ölür ama beraber hizmet ettiği insanların ruhuyla kendi ruhu kaynaştığından ve ruh da ölmediğinden dolayı o kardeşlerinin işlediği amellerden kabrinde istifade edebilir. Çünkü ölmeseydi o hizmetlerine devam edecekti. Niyeti oydu. Dolayısıyla niyetine göre mükafaat görür.

Bu meselenin bir de Rahmete itimad yönü vardır. Yani ahirete müteallik meselelerin beraberce yapılmasından herkesin tamamen istifadesi Allahın rahmetinden ümid edilir. Zaten Üstad genelde bu türlü açıklamalarının sonunda Allah’ın rahmetinden ümid edilir vb ifadeleri de zikrediyor.

Soru: Bunun ”sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur.” Kaydının konulmasının hikmeti nedir?

Cemaatte, ruhların frekans uyumu önemlidir. Yani herkes Allah rızası için çalışmalı, herkes fedakarlık yapmalı, herkes başkasını düşünmeli, herkes takvalı yaşamaya çalışmalı, herkes günahlardan kaçmada hassasiyet göstermeli.. .. Böyle olursa ancak, o ortak hazineden istifade edilebilir. Yoksa insanın şahsi hesapları varsa, kendi menfaatine çalışıyorsa, art niyeti söz konusuysa bu hazineden istifade etme imkanı olmayabilir. Allahu A’lem..

Kız kaçırmanın hükmü nedir?

Kaçırılan razı değilse, kız kaçırma caiz değil, haramdır. Kız kaçırma haramdır derken başına “kaçırılan kız razı değilse” demek zorunda kaldık. Çünkü herhangi bir sebeple normal yoldan evlenemeyen kişilerin böyle bir işe girişmeleri durumu da söz konusudur. Bu durumda da her şeyden önce kaçıranla kaçırılan arasında nikâh olması lazımdır. Nikâhsız olarak tarafların birbirine temas etmeleri haramdır.

Şafii mezhebine göre velinin izni olmadan nikâh olmayacağı için kızın velisini ikna etmeden böyle bir işe girişmek doğru olmaz. Hanefi mezhebinde büluğ çağına ermiş bir kız evlenmek için velisinden özel izin alması şart olmadığından kurallarına uygun bir nikâhla iki taraf da razıysa bu olabilir. Ancak her olabilir denilen şey, olması iyidir manasına gelmez.

İnsanlar böyle yollara başvurmadan her işini uygun bir şekilde yapmalıdır. Yani en güzel yapılan evlilik, tarafların ailelerinin rızalarının bulunduğu, meşru örf ve adetlere uyulmak suretiyle herkesin gönlünün alındığı evliliktir. Günümüzde kız kaçırmaların genellikle kırgınlıklara sebebiyet verdiğini, bazen yıllarca anne-babaların çocuklarına küs durduğunu görüyoruz. Dolayısıyla usulünce evlenebilecekken,  aileler ve gençler arasında yıllarca sürecek bu tür problemlere sebebiyet vermek dinen de ahlaken de uygun değildir.

Sosyal fobikliğimi nasıl aşabilirim?

Açıklama: Çok iyi insanlarla beraberim. Fakat ben kötü bir çocukluk dönemi geçirdiğim için sosyal fobik birisi oldum. Bunu nasıl aşabilirim? Başkalarının benden beklentilerine cevap verememek beni çok üzüyor. Yardımcı olursanız sevinirim.

Öncelikle b‏unu kabullenmekle baş‏lamanı‎zı tavsiye ederiz. Bu problemi aktif olarak siz çözeceksiniz. Eğer hiçbir giriş‏imde bulunmaz ve kabuk tutmuş‏ bir yaran‎ın iyileş‏mesini beklercesine bu durumun sizi terk etmesini beklerseniz bu bekleme ömrünüzün sonuna kadar sürebilir. Günün birinde bir kurtar‎ıcı‎nı‎n gelip büyülü değneğiyle omzunuza dokunarak sizi bambaş‏ka bir insana dönü‏ştürüvermesi de ne yaz‎ık ki yaşadığımız sebepler dünyasında mümkün değil. Çözüm sizde ve siz ister, inanı‎r ve çaba gösterirseniz bunu da halledebilirsiniz. Siz çözümün yalnı‎zca nesnesi değil, ayn‎ı zamanda ö?znesi olacaksı‎nı‎z. Öyleyse “içinizdeki devi uyandı‎rıp” yola koyulun ve “kendi omuzunuza tı‎rmanı‎n.” Baş‏ka nası‎l yükselebilirsiniz ki?

İstemek çözümün tabiî bir parçası‎ ve olmazsa olmaz bir yo‏ludur. Bu durumun üstesinden gelmeyi ne kadar fazla isterseniz onun üzerine cesaretle gidebilmek için o kadar fazla güç bulursunuz kendinizde.

Bütün insanlar hata yapar. Hata yapmak insan olmanı‎n kaçı‎n‎ılmaz bir sonucudur. Hiçbir insan kusursuz değildir. Mükemmele ula‏şmak için uğraş‏mak boş‏unadı‎r. Mükemmeliyetçiliği bı‎rakı‎n. Bir ütopya uğruna kendinizi daha fazla tüketmeyin. Mükemmel iyinin düş‏manı‎dı‎r; iyiye razı‎ olun. “Ya hep ya hiç” anlayı‎‏‎şıyla hareket etmeyin. Hepsini elde edemediğinizin hepsini terk etmeniz gerekmez. “Zorunda olmak”tan vazgeçin. “Yapmalıy‎ım” yerine “yapabilirim”i koyun. Ve yapabildiğiniz kadar‎ıyla yetinin. Beklentilerinizi ulaş‏abileceğiniz seviyelerde tutun ki sürekli olarak hayal kı‎rı‎kl‎?‎ığı yaş‏amaya mahkum olmayası‎nız. Kendinizden daha az ş‏ey beklerseniz baş‏ar‎ıları‎nızdan daha çok tatmin sağlars‎ını‎z. Oysa mükemmeliyetçilikten vazgeçmedikçe kendinizden asla memnun olamayacaksı‎nı‎z. Unutmayınız ki Allah (c.c) kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.

İletiş‏im becerilerinizi geli‏ştirin. Beden dili, aktif dinleme, empati gibi konuları öğrenin. Çevrenizdeki insanları‎ gözlemleyin. Baş‏arı‎lı‎ bulduğunuz, beğendiğiniz ki‏şileri ö?rnek alabilirsiniz.

Yavaş yavaş hadiselerin üzerine gider, herkesin yaptıklarını yapar ve beraber olduğunuz insanlara ayak uydurmaya çalışırsanız problem kalmaz. Hızlıca her şeyi halledeceğim düşüncesi zararlıdır. Eğer ihtiyaç varsa psikolojik destek de alabilirsiniz.

Bir de unutmamanız gereken şey, en önemli şeyin insanların beklentisi değil, Allah’ın emirleri ve rızası olduğudur.

Nehcü’l-belağa’da Hz Ali’ye nispet edilen “Şıkşıkıye Hutbesi”nin aslı var mıdır?

Şıkşıkıyye hutbesiyle alakalı olarak Zehebî, bu hutbede bazı sahabelerin lanetlenmesi ve onların şahsiyetlerinin zedeleyen ifadelerin bulunması, bir çok yerinde edebî üsluba uymayan ifadelerin bulunmasından dolayı bu hutbenin Hz Alinin belagat ve fesahatiyle çelişki arzettiğini dolayısıyla bu hutbenin Hz Ali’ye nispet edilemeyeceğini söylemektedir. (Mizanü’l-i’tidal, 3/124) Aynı tespitleri İbn Hacer (Lisanü’l-mizan, 4/223) Katip Çelebi (Keşfüz-Zünun, 2/1991) ve Carl Brockelmann (GAL, 1/1511; Suppl. 1/704) gibi müellifler de dile getirmektedir. (DİA, İsmail Durmuş, 32/539)

Modelistler yapmış oldukları açık çizimlerden dolayı mesul olurlar mı?

Açıklama: Modelistlerin çizimleri arasında tesettüre uygun olan ve olmayan kıyafetler bulunmakta uygun olmayan çizimler yaptıklarında bu kıyafetleri giyenlerin vebali çizene olur mu?

Müslümanların modelistlik mesleğinde bulunmaları bugün bir zarurettir. Ancak orada bulunurken oraların hakkını vermeli kendi değerlerimizi oralara nakşetmeli. Buradan hareketle diyebiliriz ki, elden geldiğince tesettüre uygun modeller çizilmeli, uygun olmayan modelleri çizmeye mecbursak kerhen çizilmeli, ağır görülmeli, rahatsız olunmalı ve öyle çizilmeli.. Yetki, imkan elde edildiğinde de işin aslına uygun modeller üretecek bir sistem kurulmalı.. Bunun için de başta gaye, mecburiyetin, baskının söz konusu olmadığı böyle müstakil bir modelistlik yapmak olmalı..Allah yardımcınız olsun..

Ümmet-i Muhammed’in (s.a.s) âlimleri mi daha üstündür yoksa Hazreti Meryem mi?

Zayıf bir hadisi şerifte “benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler” buyrulmuştur. Yani ümmeti-i Muhammedin (s.a.s) âlimleri arasında öyleleri vardır ki (bilhassa ilk beş altı asırda yaşayanların pek çoğu) eğer önceden yaşasalardı ihtimal peygamber olurlardı. Başta böyle bir vasıflandırma var. İkincisi, Efendimiz’in ashabı peygamberlerden sonra en değerli, faziletli insanlardır. Daha sonra ise Mehdi, mezhep imamları ve diğer evliya, ulema gelir. Ümmet arasında kabul görmüş olan bu sıralamaya göre Efendimizin ümmetinin âlimleri Hazreti Meryem’den daha faziletli oluyor. Biz, genel kabul görmüş sıralamaya göre bu değerlendirmeyi yapıyoruz. İşin hakikatini Allah bilir. Hem bu türlü meseleleri düşünüp bilmenin insana kazandıracağı çok şey de yoktur. Öyleyse zihinlerimizi yormaya değmez. Çünkü böyle meseleler bazen insanı yanlış anlayış ve inançlara da sürükleyebilir..

Sosyal paylaşım sitelerini kullanma konusunda ne dersiniz?

Bu sitelere girmenin bir tedbir yönü vardır. Kim kiminle irtibatlı ve kimler ne yapıyorsa bu bilgiler, siteyi elinde bulunduranların arşivinde arşivleniyor. Bir şey yapacakları zaman, bu arşivden istifade edebiliyorlar. Bu yönden çok tehlikelidir. Hiç girmeyin deriz.

Bir de bunların mahremiyet yönü vardır. Eski arkadaşlarıyla buluşanlar, yeni arkadaşlık kuranlar, hayali dostluklar kazananlar!, gruplar içerisine şahsi, ailevi fotoğraflarını koyanlar vs. Bütün bunların faydalı yönleri olabilirse de bir Müslüman’ın mahremiyetine zarar veren tarafları daha fazladır. Nitekim zaman zaman bu zararlı neticelere şahid oluyoruz. Çoğu zaman vakit kaybına sebebiyet vermesi de işin ayrı bir yönü.

Evet, bu sitelerde, mahremiyet adeta kalkıyor. Herkes herkesin her şeyini bilir hale gelebiliyor. Gereksiz bilgiler, konuşmalar, fotoğraflar vs. hem şahsın, hem de ailenin kendine ait ağırlığına, psikolojisine, ocağına, yuvasına zarar getirebiliyor. Bu yüzden, bu sitelere girmemek en güzeli. “Mutlaka girmem lazım, işlerimi kolaylaştıran yönleri var” diyorsanız, yarar zarar dengesini bir gözden geçirmenizi, eğer yararının daha fazla olacağına inanıyorsanız o zaman ihtiyaç ölçüsünde ve mahremiyeti ihlal etmeyecek şekilde kullanmanızı, ayrıca fotoğraflarınızı ve bilgilerinizi koymamanızı tavsiye ederiz.

İlmi çalışmalar sadaka-i cariye olarak düşünülebilir mi?

Açıklama: Bilimsel makaleler, Allah’ın yeryüzünde yaratıp, işlettiği kanunları anlatsa da genellikle imanı arttıran, insanı Allah’a yönlendiren bir konu ve içeriğe sahip olmuyor. Bilimsel makaleleri sadaka-i cariye kapsamında değerlendirmek mümkün mü?

İlmi makaleler, eğer Allah’a işaret ediyor, her şeyi O’na bağlıyorsa, sadakayı cariye ya da kendisinden yararlanılan bir ilim olarak kabul edilebilir ve hep sevap getireceği ümid edilir. Ancak bazen konum ve şartlar gereği her zaman Allah denemeyebiliyor. Allah denilse, bazıları tarafından bilim adamının önüne geçiliyor ve yükselmesine hizmet etmesine imkân verilmiyor. Bu durumda niyet devreye girer. Halis niyetle yazılan ve kainattaki, insandaki harika sistemi ortaya koyan her yazı; neticeyi evrime, sebeplere, tabiata, kendi kendine olmaya bağlamadıktan sonra inşaallah hizmettir ve hep sevap kazandırır.

Rumuzat-ı Semaniye risalesi var mıdır?

Açıklama: Bir arkadaşımın elinde gördüğüm bir risale var: 29. mektubun 2. makamı Rumuzat-ı Semaniye isimli kitab. Bu kitap gerçekten varmıdır?

Üstad Hazretlerinin yazıp da 29. Mektub’un Sekizinci Kısmı olarak münasip gördüğü, fakat oraya konulmayan Rumuzât-ı Semaniye risalesi, bugün artık ayrı bir eser olarak basılmaktadır. Üstad Hazretleri ilgili yerde şöyle demektedir: “Sekiz Remiz”dir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, İlm-i Cifr’in mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur’aniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur. İleride müstakillen neşredileceğinden buraya dercedilmedi.”

Selefîlerle ilgili nasıl düşünmek gerekir?

Açıklama: Bazı insanlar Selefîleri sürekli kötülüyorlar. Onların Amerika’nın oyununa geldiğini söylüyorlar. Hâlbuki benim etrafımda selefîler var, gayet iyiler, güzeller. Ben bir terslik görmüyorum. Acaba ben mi göremiyorum, yoksa bize yanlış mı anlatılıyorlar?

Kısaca şunları söyleyebiliriz: Bir insan Allah’a Peygambere inanıyor, sahabeyi saygıyla anıyor, sahabe yolundan giden ulemayı hürmetle karşılıyor, yaşadığı çağda dinini yaşamaya çalışmakla beraber insanlara karşı da İslam’ı sert yansıtmıyorsa makbuldür, takdir edilir. Baştaki hususları yerine getiriyor da sadece son kısımda kusurlu davranıyorsa, yani İslam’ı yaşamada, tanıtmada ve temsilde aşırılıklara giriyorsa, ayet ve hadisleri sert ve lafızcı yorumluyorsa, sahabenin ve ulemanın kuşatıcı yorumlarına hiç müracaat etmiyorsa mutlaka bir arıza vardır veya arıza çıkar demektir. Bu tür insanlara karşı dikkatli olmak gerekir.

Diğer bir mesele, bazı hareketlerin fikir babalarının ya da mevcut lider tabakasının maksatlarını, gidişatını, o fikri savunan aşağıdaki insanlar bilmeyebilirler. Bilmeden bazı oyunlara geliyor olabilirler. Daha sonra bazı şeyler anlaşılsa da iş işten geçmiş olabilir. Fakat, hareketin çıkış gayesi ne olursa olsun, sizin gördüğünüz türden insanlar muhtemelen samimice dine hizmet etmek isterler. Bu durumda onlar hakkında suizan ve gıybet etme hakkımız yoktur. Ancak böyle samimi gördüğümüz insanlarla alakalı şu hususlara dikkat etmek gerekir: İnsanları rahatlıkla tekfir ediyorlar mı (kafir diye damgalıyorlar mı), kendileri gibi olmayanlara katılık gösteriyorlar mı, ayet ve hadislerin zahirlerine göre amel edip de onların hikmetlerini, maksatlarını, illetlerini göz ardı ediyorlar mı, mezhep imamlarını hafife alıyorlar mı..vs. Mesela pantolonu ayakkabının topuğuna kadar uzanan insanları şirkle veya namazı kabul olmamakla suçlayabilirler. Hâlbuki Efendimiz elbisesini uzatan hakkında “kibirle uzatan” şartını koyar. Bazıları bu şartı görmezlikten gelerek bütün pantolonu uzun olanları suçlarlar.. Bu tür lafızcı yaklaşımları var mı yok mu buna da bakmak ve mutlaka tedbirli olmak gerekir.

Sosyal ilişkilerim iyi değil, yıldızın düşük diyorlar, bu yaklaşım doğru mudur?

Açıklama: Ben, kiminle konuşsam tepki alıyorum. İyi dostluk kuramıyorum. Kendimi sevdiremiyorum. Bunu sadece ben demiyorum, etrafımdaki insanlar da bunun böyle olduğunu söylüyorlar. Mesela bir kişiyle ilk defa ve bir kez konuşsam, bana karşı tepki duyuyor, hatta benim arkamdan konuşuyor vs. Bu durumu bir hocaya sordum, “yıldızın düşükmüş, bazı insanlar böyle olur” dedi. Şimdi ben ne yapacağım. Sahabede böyle şeyle var mıydı? Onlar nasıl hareket ediyorlardı?

Yıldızın düşük olması, burçların tesiri gibi hadiselerin bir hakikati olsa da bunlar objektif değildir. Objektif olan, insanın iradesinin hakkını vermesi, Kur’an ve Sünnet’e göre yaşamasıdır. İradenin hakkı verildikten sonra, vesveseye girmeye gerek kalmaz. Ancak elbette ki, hayat bir imtihandır. İmtihanın gereği olarak sevenler de olacak, sevmeyenler de. Bazı fıtratlar uyumlu bazıları az uyumlu, bazıları da uyumsuz olacaktır vs. Bunları yaşayacağız. Fakat bize ötede sorulacak olan husus, emanetimize verilen fıtratları, kabiliyetleri, özellikleri irademizle ne kadar geliştirip terbiye ettiğimizdir.

Sahabe arasında düşük yıldızlı olma, burçlardan etkilenme gibi hadiselerin konuşulduğunu bilmiyoruz. Belki münferit bazı hadiseler olmuş olabilir bilemiyoruz ama onlar irade insanlarıdır. Kendilerini Kur’an ve Sünnete göre ayarlamışlar ve meseleyi kesinlikle yıldızlara burçlara bağlamamışlardır. Sizin bizim yapmamız gereken de budur. Mesela, insanlarla diyaloglarınızda sünneti seniyyeyi örnek alın. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl konuşurdu, nasıl hitap ederdi, neye dikkat ederdi gibi hususları elinizden geldiği kadarıyla tatbik etmeye çalışın.  İnsanların nasıl düşündüğünü, ne dediğini nazara almaktan daha ziyade, kendinizi tamamen sünnete konsantre edin. Durumun daha farklı olduğunu göreceksiniz. Elbette insanların da nazara alınacağı yerler vardır ama insanlara göre hayatımız tanzim etmek, onları memnun kılmak bizim takatimizin üstündedir. Bunun yerine, en mükemmel insan olan Efendimiz’i model alarak yaşamak, hem daha kolaydır hem de herkesin hoşuna gidecektir ve genel olarak herkese sevimli gelecektir.  Evet, objektif olana göre davranalım, subjektif meselelerde boğulmayalım, vesveselerin kurbanı olmayalım..

Ayrıca, kendinizi yetersiz gördüğünüz konularda bol bol dua edip esma-i hüsnadan isimler çekebilirsiniz. Mesela kapalı bir fıtratsanız varsa ve açılmayı istiyorsanız Ya Fettah’ı, güzel diyaloglara girmek istiyorsanız Ya Cemil ismi şerifini çekebilirsiniz.. Allah afiyet versin.

İnsan sadece hurma ve su ile yaşayabilir mi?

Bu sorunun muhatabı biz değiliz aslında. Bir biyologa ya da bir doktora sorulması lazım. Bizim bildiğimiz kadarıyla hurmada pek çok gıda mevcut. Ama bir insan sadece su ve hurma ile yaşayabilir mi? Buna garanti veremeyiz. Bir de bu mesele alışmaya bağlı. Alışırsa yaşar, çok veya çeşitli yemek yemeye alışmışsa ölebilir. Çünkü insan alışkanlığını bırakırsa genelde ya hasta olur ya da ölür. Ayrıca, bugün bir insan hurma ve su ile yaşamaya mecbur kalmadıkça, böyle bir denemeye girmemelidir. Zira sünneti seniyyede sadece hurma ve su ile yaşamak diye bir şey yoktur. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), hurma da yemiş, et de yemiş, başka şeyler de yemiş.. Selametle kalın..

Mesih ne demek?

Mesîh, Hazreti Îsâ aleyhisselâmın isimlerinden biridir. Îsâ aleyhisselâma; her türlü günâhtan korunmuş olması; dokunduğu hastaların Allah’ın izni ile şifa bulması; yeryüzünde çok seyâhat edip sesini-soluğunu her tarafa duyurması sebebiyle bu ismin verildiği rivayet edilmektedir. Ayrıca, Mesîh, İbrânî dilinde mübârek mânâsındadır. Hazreti Îsâ’nın şeref ve fazîletini ifade etmek için de ona Mesîh denilmiş olabilir. Diğer taraftan, kıyâmete yakın ortaya çıkacağı bildirilen Deccâl’a da, gözünün biri âdeta silik olduğu veya ortaya çıktığında, yeryüzünü kısa zamanda dolaşacağı için Mesîh denmiştir.

Yaşadığım olaylardan dolayı çok sıkıntıdayım, ne yapabilirim?

Açıklama: Yaşadığım bazı olayların sıkıntısından kendimi çok durgun bitkin hatta yaşlanmış hissediyorum (22 yaşındayım) birinin elimden tutmasını birinin destek olmasını bekliyorum ister istemez. Çok konuşkan biri de değilim. Bu sorunu nasıl çözebilirim?

Birincisi başa gelen sıkıntılar birer imtihandır ve insanın hem günahını döker hem derecesini yükseltir hem de yetiştirir, hayata hazırlar. Genel bakışımız bu olursa, çözüm yoluna girilmiş olur. Kâinatta, insanın zararına bir şey yoktur. Zira Allah (c.c) onu insanların hizmetine sunmak için yaratmıştır. Onu zararlı hale getiren, genelde insanın yanlış bakış açısı ve iradesini yanlış yolda kullanmasıdır.

İkincisi, sıkıntılar, onlardan kaçarak çözülmez. Bilakis iradi olarak üzerlerine gitmek gerekir. Bu da akli ve nakli delillerle olur. Akli deliller, sıkıntının mahiyetini, nereden geldiğini, kaynağını bilme ve çözüm üretme şeklinde tecelli eder. Akıl, hadiselere çözüm üretmede kullanılmak için verilmiş en güzel nimetlerden biridir. Nakli deliller ise, bizzat konu hakkındaki ayet, hadis ya da büyüklerin söz ve tecrübeleridir. Meselenin üzerine giderek onu çözmeye çalışmak, aynı zamanda insanı yetiştirir ve sıkıntılarla mücadele etme kabiliyeti kazandırır. Müteakiben bu durum, insanda olumlu bir enerji oluşturur. Olumsuz görünen duygu ve hadiselerin, olumlu birer enerji haline dönüşmesi, Allah’ın insana lütfettiği gizli bir nimettir. İnsana düşen ise onu keşfetmektir.

Üçüncüsü, sıkıntılarınızı paylaşabileceğiniz en yakın insanı bulun ve onunla dertleşin. Yalnız bu şahıs, bilgili, görgülü, tecrübeli, iyi niyetli ve yardımcı olabilecek biri olsun.

Dördüncüsü, kitaplar da size dostluk yapabilir. Onları ihmal etmeyin. Özellikle iman ve ümit aşılayan eserleri..

Beşincisi, hayata ümitle bakmaya çalışın. Ümit her türlü kemalât ve güzelliğin başlangıcı ve dinamosudur. Ümit, imana bağlıdır. Dolayısıyla imanı takviye eden eserlere çokça müracaat etmelisiniz.

Altıncısı, konuşkan olmayan insanlar bu tür sıkıntılar yaşayabilirler. Bu da genelde dertlerini içlerine atmalarından kaynaklanır. Aslında bu da sizin için bir avantajdır. Çünkü insanlara açamadığınız derdinizi, düşüncelerinizi gider Allah’ın huzurunda açarsınız. Böylece, yaptığınız bu şey bir dua olduğu için hem ibadet etmiş olursunuz, hem de rahatlarsınız.

Yedincisi, kendi fıtratınızı sevin. Zira Allah’ın yarattığı her fıtratın sevilecek yönleri vardır. Ama aynı zamanda geliştirilecek, terbiye edilecek yanları da mevcuttur. Fıtratınızı sevmenizi tavsiyemizin sebebi, bazen insan kendi fıtratını beğenmez; beğenmez de kadere isyana meyledir. Bu da insanın itikadını tehlikeye atar. Allah cümlemizi korusun..

Sekizincisi, kendinizi ibadete verin. Yalnızlık ve içe kapalılık durumunu ibadetlerle aşmaya çalışın inşaallah.

Dokuzuncusu, takdire ve sevgiye ihtiyacınız olabilir. Sizi sevip takdir eden insanların yanına uğrayın ara sıra..

Allah yardımcınız olsun..

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” deniyor. Bu söz hadis midir? Şayet hadis ise bunu nasıl anlamalıyız?

Hadis diye Allah Resûlü’ne isnat edilen bu söz, Efendimiz’in sözü değildir. Ancak bu lafızlarla olmasa da, buna benzer ifadelerle, meselâ, “hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış. Yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.” şeklinde rivayet edilen başka bir hadis vardır ki, o da yine zayıf olarak nitelendirilmektedir.

Evvelâ, hadis kriterleri bakımından, bu hadisin senedi tenkit görmüş, bu sebeple itibar edilmemiş ve zayıf bir hadis olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla isnat açısından, uydurma olma ihtimaline binaen itibar edilmemesi gerekir.

İkinci olarak, hadisin ifade ettiği mânâ, Kur’ân-ı Kerim’in nasslarına da aykırıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim’de,“Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî ahiret yurdunu mamur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas sûresi, 28/77) buyrulmaktadır.

Bu âyet-i kerimeden açıkça anlaşılacağı gibi Kur’ân, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar çalışılmasını istemektedir. Vâkıa, mü’minlerin dünyaya ait işleri de ahiret hesabına olduğundan o da bir mânâda ahiret sayılır. Yani onlar, dünya için çalışırlar, kazanırlar ve kazandıklarıyla Allah yolunda işler yaparlar. O da ahiret için olur ve ahiret hesabına geçer. Ancak burada esas olan husus, bütün himmetin ahrete tevcih edilmesi ve dünyanın ahiret hesabına işlettirilmesidir. Yoksa hadis diye söylenen sözde ifade edildiği gibi dünyanın zatına değer vermek şeklinde değil.

Son söz olarak şunu ifade etmekte fayda var:

Hadis diye rivayet edilen bu söz, hem rivayet ve hem de dirayet bakımından tenkide açık bir sözdür. Ne var ki, günümüz insanının, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefsüdur olan pek çok sahih hadis-i şerif dururken, itibar edip daima elden ele dolaştırdıkları bu ve buna benzer sözler gösteriyor ki, ihtimal bunlar bazı insanların dünya düşüncelerine muvafık geldiği için ısrarla üzerinde durup bunları yaymaktadırlar.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Prizma 7

Ahir zamanda Mehdi’den sonra vazifeli şahıslar gelecek mi? Gelecekse kimlerdir?

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, Mehdi ve Mehdi’den sonra zuhur edecek şahıslar her hâlde birer şahs-ı mânevî olarak vazife yapacaklardır. Mehdi’nin zuhuruyla alâkalı sahih kaynaklarda pek çok hadis vardır. Bu mevzuda peşin hükümlü olmamak ve Mehdi’yi, Mehdiliği bütün bütün nefyetmemek gerekir.

Bu meseleyle alâkalı ilk hatayı kısmen determinist olan bazı önemli şahıslar yapmışlardır. Onlar, Allah’a inanan, ancak bazı hususlarda determinist kimselerdir. Bazı düşünceleri itibarıyla İbn Haldun da bunlar arasında sayılır. O, devlet yapısı ve felsefî tarih mevzuunda âlem-i İslâm’ın yetiştirdiği nadide simalardandır. Ama sebeplere tesir-i hakikî verme bakımından da esbapperest addedilir. Zira o, her şeyi sebeplerle izah etmeye çalışır. İhtimal bu yüzden Mehdi’ye ait hadisleri inkâr edenler arasında yer almıştır. İbn Haldun, Hâkim’in Müstedrek’inde, Beyhakî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’de ismi ile geçen Mehdi hadislerini çeşitli yollarla reddeder.[1] Günümüzde de bu anlayışta pek çok determinist vardır ve onlar da Mehdiliği temelden inkâr etmektedirler.

Aslında Mehdilik inancı, insan iradesiyle mütenakız değildir. Aksine böyle bir inanç, insanlara ümit verir. Yani Cenâb-ı Hak, bu dinin sahibidir. O, evvelâ, insanların hidayete ermeleri için peygamberler göndermiş, peygamberliğin kesilmesiyle de veliler göndermiştir. Allah’ın bu sevgili kulları da cemaatlerinin şahs-ı mânevîsiyle bu önemli alanda hizmet vermişlerdir.

–Allahu a’lem– Mehdiyet de işte böyle bir şahs-ı mânevînin adıdır. Ancak bu şahs-ı mânevînin başında onu temsilen bazı zatların bulunması da bazen söz konusu olur ki, bu zatlar genelde, devirlerinin kültürlerine, din-i mübîn-i İslâm’ın bütün ilimlerine vâkıf kimselerden olagelmiştir. Yani onlar, Kitap, Sünnet, icma-ı ümmet, kıyas-ı fukaha ile Kelâm ve Fıkıh ilimlerini bilmekle beraber, devirlerinin fünûnuna vâkıf, zâhir ve bâtından haberdar bir kısım mümtaz simalardır ve yaşadıkları çağı doğru okuyup doğru yorumlayacak kadar da küllî bir bakış ve değerlendirmeye sahiptirler. Aksine bunlar, sağda-solda kış sineği gibi uyuşuk uyuşuk pinekleyen müddeîler türünden seviyesiz kimseler değildir.

Evet, onlar, devirlerini müdrik, devirlerinin şartlarına bihakkın vâkıf insanlardır. Belki hiç belli olmayacaklar ve pek çokları tarafından bilinemeyeceklerdir. Ama edip eyledikleriyle umumî bir dirilişe öncülük edeceklerdir. Mehdi’nin cemaati içinde bulunmak mevzuunda bir mecburiyet yoktur. Bir insan onun cemaatinin dışında da bulunup dine hizmet edebilir.

Mehdi (hidayete vesile olan) mânâsında yeryüzünde pek çok insan çıkmış, her birisi kendi sahasında hizmet etmişlerdir. Müstakîm olanların Cenâb-ı Hak sa’ylerini meşkûr etsin! Bu mevzuda bizleri de ifrat ve tefritten muhafaza buyursun! Nice ifrat eden cemaatler vardır ki, kendi şeyhlerini veya mürşitlerini Mehdi saydıkları için cemaatleri dışında bulunan kimselere Müslümanlık adına hakk-ı hayat tanımamakta ve böylece gaflet ve dalâlete sürüklenmektedirler. Nice kimseler de vardır ki, ümmet-i Muhammed için ümit kaynağı olan Mehdiliği inkâr etmek suretiyle onlar da ayrı bir inhirafa düşmektedirler. Bunların biri ifrat, diğeri de tefrittir. Her ikisi de, sırat-ı müstakîmden inhirafın ifadesidir. Sırat-ı müstakîmde kalmayı düşünen kimseler, Mevlâ-i Müteâl’e sığınmalı ve O’ndan sırat-ı müstakîm erbabı olmayı dilemelidir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] İbn Haldun, Mukaddime 1/311-312

Zamanımızda mutlaka siyasî bir fikre katılmanın zarurî olduğunu söylüyorlar. Ne dersiniz?

Siyasî bir fikre katılma bazen bir vazife olabilir. Toplumun kaderini belirlemede her mü’min behemehâl reyini kullanmalıdır. Zira bu, vatanî bir vazifedir. Bir mü’min, seçimlerde kendisine düşen vazifeyi yapmazsa, Allah indinde mesul olur. Aynı zamanda o, bu meselenin ciddiyetini ana baba, dede nine gibi yakın dairede bulunan kimselere de mutlaka anlatmalıdır.

Ancak, oyların hangi partiye verilip verilmemesi meselesi beni çok ilgilendirmez. Hayatımın sonuna kadar da bu mevzuda, değil açık ve sarih bir şey söylemek, iş’ardan dahi içtinabı kendime vazife sayarım. Ben, “Falan partiye oy verin, filân partiye oy vermeyin!” demiyorum. “Oy kullanmak bir vecibedir. Herkes bu vazifeyi yerine getirmeli yoksa mesul olur!” diyorum. İşte bu kadar ben de siyasîyim…

Bir partiyi tutma mevzuuna gelince; bizim gibilerin bir partiyle alâkası seçime bir hafta kala başlar. Onlar kendi aralarında, hangi partiye oy verecekleri mevzuunda konuşur, görüşür ve seçim günü de gider reylerini kullanırlar. Daha sonra da artık bu işin münakaşasını yapmazlar. Çok demokratik ülkelerde anlayış böyledir. Nitekim Amerika’daki seçimler sonrası Türkiye’ye Amerikalı bir vatandaş gelir. Buradan birisi ona, “Siz hangi partiyi tutuyorsunuz? Cumhuriyetçileri mi, yoksa Demokratları mı?” şeklinde bir soru sorar. Adam, “Ben hiçbirini tutmam!” diye cevap verir. “Rey kullanmadınız mı? Oyunuzu nereye attınız?” diye sorunca adam ona şu cevabı verir: “Oyumu Kennedy’ye verdim. Ancak ben daha sonrasını düşünmem. Çünkü benim seçimle alâkam ve iştigalim muvakkattır.”

Bunun gibi bizim de dar dairede devamlı bir vazifemiz vardır ki biz büyük ölçüde onu düşünürüz. Bu itibarla da vazifemizi yaparken şu veya bu nokta-i nazar bizim görüşümüze kat’iyen tesir etmez. Bizim bu dar dairedeki vazifemiz kalbî hayatımızla alâkalıdır. Biz daha ziyade bununla meşgul oluruz.

Yukarıda söylenilenler, mü’minler için de önemli düstur ve prensiplerdendir. Zira mü’minin ruhuna ve kalbine karşı muttasıl sürekli vazifeleri vardır. Beş vakit namaz kılma, kalbini pak tutma, Allah ile münasebetlerine dikkat etme ve O’ndan kopuşu kopukluk sayma… gibi bir sürü vazife. Bunlar bir mü’minin hiç inkıtasız devamlı vazifeleridir. Seçimler dört senede bir olur. Bir hafta kadar onun yoğun propagandası sürer. Rey atılır ve kavga biter. Akıllı insanların yapacağı şey de bundan ibarettir. Akılsız insanlardır ki, her şey bittikten sonra yok yere çene çalar, şuna buna sataşır, sürekli iftirak türküleri söyler, sevdirme yolu varken herkesi tenfir ettirir ve ömrünü kavga yolunda tüketir.

Resûl-i Ekrem’i düşünelim. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud öncesi, “Uhud’a çıkmayalım, Medine’de kalalım!” der. Buna karşılık hususiyle de gençler, “Çıkalım, savaşalım, onlara karşı koyalım!”[1]derler. Meşveret gereği gençlerin dediği olur. Oraya kadar gidilir. Savaş başlarken münafıklar cepheden çekiliverir. İşte böyle bir durumda Efendimiz’in yerinde kim olursa olsun çok öfkelenebilirdi. Belki O, her şeye rağmen yine öfkelenmeyecekti ama yine de Allah ikazda bulunur: “Senin insanlara yumuşak davranman da başka değil Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer öfkeli, şiddetli, hiddetli ve katı kalbli olsaydın (ki değilsin), onlar etrafından dağılıp gidecek ve seni yalnız bırakacaklardı. Öyleyse bağışla onları, kusur işlediler. (Bir de Bana karşı kusur işlediler.) Onlar için istiğfar et. (İş bitti diye ‘Artık sizinle meşveret etmiyorum’ deme. Şu yaralı hâlinle –ki onların kalbleri de kırık– topla onları ve) meşveret et (ve ‘şimdi ne yapalım’ de.) Bir kere de azmettin mi yalnız Allah’a tevekkül ol!”[2]

İşte Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğretilen ölçü budur. Şimdi siz de kendi durumunuzu hesap edin ve ne demek istediğimi değerlendirmeye çalışın…

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/351; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/8-9. [2] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/159.

Şahs-ı mânevi sözü şahs-ı mâneviyi oluşturan zatların değerini yükseltir mi alçaltır mı?

Açıklama:“Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[1] sözü şahs-ı mânevîyi teşkil eden zatların kıymet ve değerini yükseltir mi, alçaltır mı?

Ben bu soruyu şöyle anladım: Bu zaman cemaat zamanıdır. Cemaat içinde çok büyük fertler zuhur etse bile onlar, o cemaatten beklenen büyük işleri yapamazlar. Bu zamanda üst üste yığılmış müterakim meselelerde, hususiyle de profesyonel ehl-i dalâlet karşısında muvaffak olabilme, sağlam bir şahs-ı mânevî teşkil etmiş heyetlerin plân ve hareketine bağlıdır. Kimse tek başına bu türlü meselelerin üstesinden gelemez. “Zaman, cemaat zamanı” derken acaba cemaati teşkil eden fertleri alçaltıyor muyuz, yoksa yükseltiyor muyuz?

Evvelâ, bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Yoksa Hz. Âdem’den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعينُ

diyen bizler, mâşerî vicdanla günde kırk defa bu hususu seslendirerek Allah’ın huzurunda kemerbeste-i ubûdiyetle kulluğumuzu ve Allah karşısında cemaat olduğumuzu ifade ediyor; evet “Ben” demeyip “Biz” diyerek, “Allahım, Sana kulluk ediyor ve bu konuda yardımı da ancak Senden istiyoruz!” (Fâtiha sûresi, 1/5) şeklinde arz-ı ubûdiyette bulunuyoruz.

İslâm, ferdin vicdanının cemaate rükün olabilecek hâle gelmesini sağlamış ve bunu en kâmil şekilde gerçekleştirmiştir. Tarihte mücedditlerin ve müçtehitlerin yoğurdukları teknenin içindeki bütün ıstıfalar (tabiî ve fıtrî bir ıstıfa olmayıp doğrudan doğruya iradeye bağlı bir ıstıfa, bir seçilme ve bir saflaşma ile cemaat şuuruna varma) oluşa oluşa bugünkü hâlini almıştır ve bugünkü hâli alabilmesi de bir bakıma gayet tabiîdir. Çünkü günümüzde küre-i arz, bütün devletleriyle tek bir devlet hâline gelmiştir. Televizyonlar, radyolar ve seri vasıtalar, insanların muhabere ve muvasalasını o kadar kolaylaştırmıştır ki, eskiden köyler arasında cereyan eden muhabere süratinde, şimdi Japonya ile Türkiye arasında muhabere gerçekleşmektedir.

İşte bu durum, vicdan ve ruhlarda da cemaat şuurunun gelişmesini zarurî kılmaktadır. Ancak bugün, değişik hâdise ve cereyanlar karşısında toplumu yoğurup böyle heyetler oluşturmak, Allah’ın inâyetine vâbeste bir husustur ve o da bir mânâda vardır. Bu heyetler, Devr-i Risaletpenâhî’den bugüne, Kur’ân-ı Kerim’in potasında, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz’ettiği esasatı sayesinde yoğrula yoğrula belli bir seviyeye gelmiştir. Şimdilerde bizler etrafımıza baktığımızda bunu gayet net olarak görmekteyiz. Dahası, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine kalmıştır.

Bu sözün bir diğer mânâsı da şöyledir: Daha evvelki devirlerde insanlar arasında, ilmî hayat, değişik doktrinler ve fikrî cereyanlar gelişmediği için, yığınlar, hakkı veya bâtılı temsil eden bir insanın arkasından sürüklenip gitmişlerdi. İnsanlar ayrı ayrı menbalardan ders almadıkları, farklı kaynaklardan su içmedikleri, hayat-ı içtimaiye belli standartlar içinde mahpus bulunduğu için bir fert bütün toplumu arkasından sürükleyip götürebilirdi. Meselâ, hak cephesinde Ebû Hanife, Alparslan, Tuğrul Bey ve Fatih; bâtıl cephesinde ise Hasan Sabbah ve Bedrettin Simavi bir kısım kimseleri arkalarından sürükleyip götürebilmişlerdi. Bundan da anlaşılmaktadır ki, eskiden cemaatler belli bir kültürle yetiştiklerinden daha saf oluyor, daha rahat sürüklenebiliyor ve bugünkü anlayışımızla onlar içinde kitle hâlet-i ruhiyesini heyecana getirmek ve kitle psikolojisinden istifade etmek daha rahat oluyordu.

Günümüzde ise herkes ayrı ayrı kültürlerden istifade edip ayrı menbalardan beslenmektedir. Kimi Marks’ı, kimi Engels’i, kimi Mao’yu, kimi Lenin’i, kimisi de Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ı dinlemektedir. Bu kadar kültür farklılığı da, hâliyle bir çok akımın zuhuruna sebep olmaktadır. Bu itibarla da bugün yığınlar birbirinden kopuktur. Bu kopuk kopuk insanlar, tek başına allâme-i cihan, dâhi-i âzam da olsalar hiçbir şey yapamazlar. Ayrıca günümüz insanının gelişmiş olmasından ve bazı şeylere vukufundan ötürü enaniyete dayalı bir kopukluk içindedir ve herkes aslan gibi müstakillen hareket etmek istemektedir.

Buna binaen, günümüzde insanları bir ve beraber hareket etme fikrine çağırma çok ehemmiyet kazanmıştır. Dünyadaki değişik dalâlet cereyanları, fikir birliği yapmak suretiyle aradaki mesafeleri kaldırmakta ve bir vahdet teşkil ü tesisine çalışmaktadırlar. Meselâ, bir dönem bütün matbuat, Çin ve Rusya’da sansür edilmiştir. Devletin sansür müesseselerinden geçmeyen hiçbir gazete –masum dahi olsa– bir fikri neşredememiştir. En masum düşüncelerin altında dahi çeşitli şeyler aranmakta ve meselâ bir gazete, “Atomdan daha küçük partiküller var. Bunlar atomu teşkil eden parçacıklardır. Bu atomun parçaları, bilemediğimiz bir kanunla bir araya gelip atomu teşkil etmektedir.” şeklinde bir haber yapsa –ki bu gayet masum bir haberdir– uyanık bir Marksist şöyle diyerek bu yayını engelleyebilmektedir: “Hayır, hiç de öyle değil; siz burada ‘Bilemediğimiz ve esrarengiz bir şeyle bunlar bir araya geliyor’ deyince bize bir dış müdahalenin var olduğunu anlatıyorsunuz.”

Onun için, böyle ülkelerde değişik fikirler ve anlayışlar olamazdı. Olsa bile hemen engellenirdi. Ancak bizim gibi hür dünya blokunda yerini alan milletler, –burası memerr-i efkârdır– Avrupa, Rus ve Çin gibi dünyaların nâşir-i efkârı gazeteler, neleri varsa, rahatlıkla neşredebilirlerdi. Şimdi herhâlde bu kadar eracifin içine giren kalb ve dimağlarda sıhhat kalmayacak ve bir vâhid-i sahih teşkil edebilme durumu da mümkün olmayacaktır. Onun içindir ki, inanmış sineler sağlam bir vahdet teşekkül ettirerek kendilerini ifade etmeye çalışmalıdırlar. Böyle bir dönemde inananların sürtüşmesi dalâlettir, tuğyandır ve Allah’ın hakkımızda bir azabıdır. Öyleyse böyle bir zamanda mü’minler, gizli-açık düşmanları karşısında onlara mukabele edebilmek, millî bütünlüklerini koruyabilmek için sahih bir cemaat teşkil etmek ve cemaat hâlinde hareket etmek mecburiyetindedirler. Bu devirde Gavs-ı Âzam Abdulkadir Geylânî, Muhammed Bahaüddin Nakşibend ve İmam Rabbânî Hazretleri de olsaydı, onlar dahi böyle davranıp bu tür bir heyetin uzvu olmaya razı olacak ve cemaat hâlinde hareket edeceklerdi.

Şimdi de böyle bir mesele, cemaatin fertlerinin kıymetini yükseltir mi alçaltır mı meselesine gelelim. Kıymetli bir bütünü meydana getiren parçalar, kendi kendine kıymet kazanır. Nasıl ki dağdaki, sokaktaki ve taş ocağındaki taş, yerinde kaldığı müddetçe sadece bir taştan ibarettir. Ancak bu taş kubbede diğer taşlarla baş başa verdiği zaman binlerce lira değerinde bir kıymet kazanır. Bir güzelliği olan –meselâ nâfizü’l-kelim ve natûk (sözü tesirli ve güçlü hatip) olan– bir kimse aynı zamanda sağlam bir kalb yapısına sahip birisiyle yan yana gelirse, iki güzellik yan yana gelmiş olur. İki güzellik bir araya gelince, o onun güzelliğinden, o da diğerinin güzelliğinden istifade eder. Her biri iki güzelliğe sahip olur ve bu şekilde dört güzellik ortaya çıkar. Bunlardan bir tanesi servetiyle gelip onlara omuz verse, bir başkası ilmiyle destekte bulunsa, dört adam meydana gelmiş olur. Dört güzelliğin teatisiyle burada sekiz güzel ortaya çıkar. Dairevî olarak meseleyi ele alırsak nâmütenâhî güzellikler meydana gelebilir demek de mümkündür.

Hâsılı, kıymet şahs-ı mânevîye verilirse fertlerin kıymeti alçalmayıp yükselecektir. Kıymetli bir cemaat içinde her fert abdestle kılınan namazın her rüknünün kıymet kazanması gibi çok aziz ve kıymetler üstü kıymeti haizdir.

[1] Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.2.

Kalb ve kafanın izdivacından ne anlamalıyız?

Günümüzde ilmi baş tacı edip her şeyi ona bağlayan bir kısım materyalistler olduğu gibi, müspet ilimlerin hiçbir şey ifade etmediğini ve bir işe yaramadığını iddia eden cahil ve mutaassıp insanlar da az değil.

Bu konuda dünya çapında bir ilim adamı olan Albert Einstein’ın yaklaşımı ile Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımı bir mânâda benzerlik arz etmektedir. Einstein, “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldır.” derken, Üstad ise, “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup; ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder.”[1] demiştir. Einstein başka bir defa da “Kâinatın Yaratıcısına olan inanç, ilmî araştırmanın en kuvvetli ve en asil muharrik gücüdür.” diyerek farklı bir hususa dikkat çeker.

İnsan mantığı, muhakemeyi ve aklî ilimleri ister ve pozitif ilimlerle meşgul olmayı iktiza eder. Kalbe gelince o da dinî ilimlerle ve ruhanî hayatın verdiği vâridâtla meşgul olmayı gerektirir. İşte bunların ikisi imtizaç ettiği zaman ilim adamının himmeti bir üveyik gibi kanatlanır. Bunun aksi bir durum söz konusu olduğunda ise insanın taassuba girdiği, mantık ve muhakemede şüphe ve tereddütlerinin hâsıl olduğu ve ilâhî ilimlerle irtibatının kesildiği, hususiyle de felsefenin açtığı yaralarla hep tereddüt içinde bocaladığı görülür. Bu iki hastalığa dûçâr olmamanın yegâne çaresi kalb ile kafa ziyasının cem edilip mantıkî bir prizmadan geçirilerek İslâmî düşünce çizgisinin yakalanmasıdır.

Meseleye bir de tarih perspektifinden bakarak açıklık getirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Tarihte takva ile fünûn-u medeniyede ilerlediğimiz pek çok zaman olmuştur. Ta hicrî beşinci asırda biz Asya’da bir Rönesans gerçekleştirmişiz ki, Avrupa henüz böyle bir kelimeyi bilmiyordu. Hicrî beşinci asra kadar pek çok ilim adamı aynı zamanda zâhidâne bir hayat yaşamışlardır. Evet, bizim rasathanede oturup aynı zamanda gökyüzünü temâşâ ederken yıldızların hareketleri karşısında hıçkıra hıçkıra ağlayan âlimlerimiz vardır. Niceleri orada vecde gelip kendinden geçmiştir. Yani denebilir ki o zaman ilim araştırma merkezlerimiz ve rasathanelerimiz aynı zamanda tekye ve zaviye vazifesi görüyordu. Keza ilim tarihimize bakıldığında anatomi alanındaki çalışmalarımız, insan vücudunun esrarengiz noktalarındaki araştırmalarımız çok defa başımızı döndürürdü. Diyebiliriz ki, belli bir dönemde fünûn-u medeniye de aynen ve aynı mekânda medrese ilimleri gibi tahsil ediliyordu.

Bu meselede Farabî’nin bir kısım kural dışı sözlerine ve İbn Sina’nın bazı eğri büğrü düşüncelerine bakıp aldanmamak lâzımdır. Kaldı ki onlar da hep Müslüman olduklarını ifade etmişlerdir. Bir kısım yaklaşım ve üslûplarında hata olsa da böyle demiş ve böyle düşünmüşlerdir. Tarih boyunca seleflerimiz arasında dünya kadar beş başı mamur insan yetişmiştir ki hepsinin ayrı bir derinliği olmuştur. Ancak hicrî beşinci asırdan itibarendir ki, kalb kafadan ayrılmış ve bunlardan hangisi hâkimse diğerini talâk-ı selâseyle boşamıştır. Ve denebilir ki ondan sonra da bu ikisi bir ölçüde hep ayrı yaşamışlardır.

Şimdi isterseniz meseleyi bir de yakın tarihimiz açısından ele alalım: Biz, Tanzimat’la Avrupa’nın ana salonuna, Meşrutiyet’le de harem dairesine hem de balıklamasına girdik. Cumhuriyet’le münasebetlerimiz daha bir derinleşti. Bunlar, bizim hesaplarımıza bağlı olduğu takdirde elbette ki mahzursuzdu. Ama acaba hep öyle olabildi mi?

Üstad Hazretleri sürekli kalb-kafa imtizacından (bütünlüğünden) bahseder. Ben ise o ikisine evlendirme mânâsında izdivaç demeyi tercih ettim. Bu millete hizmet etmeye gönül vermiş olanlar, iman ve hayat mülâhazaları ile, çağlaya çağlaya nihayetinde ummana ulaşıp ayrı bir kıvama ulaştığında, işte o zaman işi elinde bulunduranların yerine getirmeleri gereken en mühim vazife, aklın ziyası olan fünûn-u medeniye ile kalbin nuru olan ulûm-u diniyeyi yani aklı ve kalbi evlendirmek olmalıdır. Biraz da esprili bir üslûpla asırlardan beri birbirine küsmüş ve cüdâ düşmüş akıl erkeğini kalb dişisiyle evlendirmek ve “Yeter bunca ayrı yaşamak, Batıyla bunca zevc-i âher olup hulle yaptınız, artık geriye dönebilirsin!” diyerek bu izdivacı gerçekleştirmek, gelecek adına çok önemlidir.

Bu arada şunu da ifade etmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Cenâb-ı Hakk’ın bu millete ve milel-i İslâmiye’ye lütfedeceği nimetlere bel bağlayarak hükümleri onlara bina etmek, İslâm’a hizmet düşüncemiz açısından bize düşmeyeceğinden onlarla meşgul olmayı hizmet felsefemize ve yolumuza zıt ve ters görüyoruz. Ayrıca böyle bir yaklaşım Rabbimiz’le pazarlık yapmak mânâsına geldiğinden dolayı böyle bir saygısızlıkta bulunmanın da kat’iyen doğru olmadığını ifade etmek istiyorum.

Bu vesile ile bir hatıramı aktarmak isterim: Burdur’da ilk sorguya çekildiğim sıralarda bana “Yahu hoca! Allah aşkına senin gayen nedir?” demişlerdi. Ben de tavrımı hiç bozmadan, “Vallahi şahsen ben akılla kalbi evlendirmeyi düşünüyorum.” deyip fünûn-u medeniye ile ulûm-u diniyenin izdivacından, talebenin himmetinin pervaz etmesinden bahsetmiştim. Ama aradan beş on dakika geçince aynı soruya bir daha muhatap olmuştum. Ben yine, “Elimden gelse zâviye, medrese ve mektep ruhunu barıştırmak istediğimi, bunlardan birinin bizim ruh enginliğimizi ve İslâmî ufkumuzu ifade ettiğini, diğerinin de kâinat kitabını hallaç etmede bize kanat olacağını” anlattım. Zannediyorum üç dört defa bana evirip çevirip aynı soruyu sordular. Ben de aynı mihverde cevap vermeye çalıştım. Tabiî bu arada benim de hakikaten çocuksu tavırlarım olmuş olabilir. Sonra görevlilerden biri bana şunu söylemişti: “Yahu hoca, senin yerinde olsaydım ben her şeyi dosdoğru konuşurdum.” Oysa ben hiç mi hiç yalan konuşmamıştım. Zaten şimdiye kadar da hiç böyle bir düşüncemiz olmamıştı. Bundan sonra da olmayacaktı. Biz başkaları gibi düşünseydik şimdiye kadar bunun bir tereşşuhu olurdu. Ama bizim öyle bir hesabımız ve düşüncemiz hiç olmamıştı; evet bunu bir kez daha ifade etmek istedim.

Sadede dönelim; bana göre kalbi kafayla evlendirmenin zamanı gelmiştir. Bir taraftan fünûn-u medeniye dediğimiz fizik, kimya, matematik ve fen bilimleri, diğer taraftan da ulûm-u diniyeyi imtizaç ettirmenin tam zamanıdır. Hatta günümüzde insanları idare etme adına sosyal bilimler de çok önemli bir hâl almıştır. Sosyal bilimler bizim gibi geri kalmış milletlerde pek önemsenmemesine mukabil pek çok açıdan ilerlemiş milletlerde bugün çok değer verilen bir bilim dalıdır. Bu bilim dalına gerekli değeri vermeyen milletler daha ziyade fen bilimlerine ağırlık verirler. Aslında geleceğin zimamdarları, idarecileri ve siyasetçileri sosyal bilimlerle uğraşan insanlardan çıkacaktır. Bu itibarla da fünûn-u medeniye denen bütün medenî ilimlere bu nazarla bakmak mümkündür.

Ayrıca fünûn-u medeniyede terakki ancak ulûm-u diniyeye sarılmakla mümkündür. Evet, müspet ilimlerde ilerleyebilme, kâinatın basiretli bir şekilde okunup yorumlanmasına, âdeta bir meşher gibi temâşâ edilmesine ve bir kitap gibi gözden geçirilip değerlendirilmesine bağlıdır. Kısaca, oturmuş bir imana ve Kur’ân’ın ufkunu yakalamaya bağlıdır. Geleceğin ilim adamları bu hususu kat’iyen ihmal etmemelidirler.

Dikkat çekmek istediğimiz diğer bir nokta, bu mevzuda fikirlerini naklettiğimiz Einstein ile Üstad Bediüzzaman’ın hemen hemen aynı hususu seslendirmiş olmalarıdır. Bununla beraber yaklaşımlarının biraz farklı olduğu da önemli bir husustur. Bunlardan birinin yaklaşımı din ağırlıklı olduğundan, o kendine has özel bir çizgidedir. Diğerinin yaklaşımı ise, kendini fünûn-u müsbeteye biraz fazla kaptırdığından, onda da ilim önde, din geridedir. Bu konuda Bediüzzaman’ın yaklaşımında dinin önde, fakat ilmin “kendi çerçevesinde” olduğunu ve kesinlikle (ilmin) geride olmadığını söylemek de yerinde olur; zira her ikisi de birbirine yakın fikirler beyan etmişlerdir. Ama aynı şeyi söylemelerine rağmen her ikisinin yaklaşımları farklı farklıdır.

Günümüzde de din ve ilmin birlikte ele alınması, zannediyorum bize yeni bir ufuk açacaktır. Çünkü her meseleyi götürüp Big Bang’a (Büyük Patlama) bağlamak ve kaostan nizam ve âhenk beklemek er ya da geç yolda kalmayı netice verecek bir yaklaşımdır. Bu, günümüzde de sıkça münakaşası yapılan bir mesele olmasına karşılık âlemin varlığı mevzuunda ilim adamları kaostan nizam çıkmayacağını açıkça ifade etmektedirler. Üstad da Risalelerin değişik yerlerinde ısrarla bu yaklaşımın üzerinde durmakta ve özellikle de “Tabiat Risalesi”nde sebepleri anlatırken “kendi kendine teşekkül etme” meselesinin olamayacağını aklî ve ilmî bir şekilde ortaya koymaktadır.[2]

Binaenaleyh bugün din ile ilmi birleştirmek için yeniden çalışmalar yapmak gerekmektedir. Bu çalışmalara imza atarken belki işin başlangıcında biraz zorlanmamız gerekebilir. Bugün başkalarının yanlış da olsa hazırlayıp belli bir blokaj üzerinde istif ettiği sistem ve teorileri değerlendirerek bir yere varmaya çalışmak söz konusu olabilir. Evet, şimdilik belki mevcut neticeleri transfer ederek değerlendirip ulûm-u diniye ile bir bütünlük oluşturacak şekilde kendi dünyamızı kurmaya çalışmalıyız. Şimdilerde mevcut ilmin karşılaştığımız bir kısım aşırı pozitif yanlarını ayıklamaya tâbi tutmalı, hakikatle uyum içinde olanlarını almalı, sonra da yeni açılımlara geçmeliyiz. İhtimal böyle bir meşguliyet değişik alternatiflerin oluşmasını da netice verecektir. Ama bununla uğraşırken fizikî dünya içinde onun bir buudu olarak metafiziği ihmal etmemeli ve onu da mutlaka düşünmeliyiz. Hatta bu yaklaşım, işimizi sadece fen sahasında kolaylaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda bizim estetik ve sanat anlayışımıza, romandan tiyatroya kadar hemen her hususta kendisini hissettirecektir. Yani meseleye kaos bir dünyadan yaklaşma söz konusu olduğu gibi, yaratılmış olmanın aydınlığıyla beslenen bir başlangıçtan yaklaşma da söz konusu olabilir. Daha da açacak olursak, meseleyi hem götürüp Allah’a dayandıracak bir yaklaşım içinde bulunmak hem de tecrübî alanda kusur etmeden varlığı doğru yorumlayarak varlık ve hakikat arasında çelişkiye düşülmemiş olacaktır.

Burada şunu da ifade etmekte yarar var: Bugün ilim ve dini tekrar barıştırma şansına zannediyorum sadece Müslümanlar sahip. Bir dönemde Avrupa’da Orta Çağ’ın karanlığında skolastik düşünce ile din ve ilmi telif etme gibi bir tekellüf içine girilmiş ise de işin tabiatı müsait olmadığı için bu hususta bir ilerleme kaydedilememiştir. Ancak Müslümanlar bu konuda çok şanslı sayılırlar. Zira şimdiye kadar onların ilim adına keşfettikleri çok şey vardır ve bundan sonra da pek çok şey olacaktır. Ben burada aşağılık duygusu içinde, “İlim adına ne keşfederseniz onu Kur’ân daha önceden söylemiştir.” şeklinde bir yaklaşımda bulunmayacağım. Fakat ilim adına ortaya konan hususların hiçbirinin Kur’ânî gerçeklerle çelişmeyeceğini en gür sesle haykırmaktan da geri kalmayacağım. Evet, günümüzde ilmî gerçekler incelendiğinde, eskilerin ifadesiyle her bir gerçeğin Kur’ân ile telif ve teellüf (uyum) içinde bulunduğunu görmek mümkündür.

Pozitif bilimlerde ihtisas yapan uzmanlar, imkân el verdiği ölçüde keşke ihtisaslarının arasında hiç olmazsa biraz da Kur’ân tefsiri okuyabilseler. Hatta bu konuda daha tercüme edilmemiş olsa ve biraz tekellüflü yorumları ihtiva etse de Tantavî Cevherî’nin (v. 1940) “el-Cevâhir fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Kerim” adlı tefsiri okunabilse çok faydalı olabileceğini zannediyorum. “Kur’ân ve Çağdaş İlimler” adında bir eseri daha olan Cevherî’nin bu tefsiri, içinde bazı tekellüflü telifleri bulunsa da Kur’ân âyetleri ile ilmî gerçeklerin telifini ifade açısından çok enfes tespitleri ihtiva eden ansiklopedik bir eserdir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bediüzzaman, Münazarat s.125. [2] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.224-226 (Yirmi Üçüncü Lem’a, İkinci Mesele).

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İhtilalleri meydana getiren içtimaî hastalıklar nelerdir?

Açıklama: Bilhassa son asırlarda insanlık âleminde büyük karışıklıklar ve ihtilâller olmuştur. Bunları meydana getiren içtimaî hastalıklar nelerdir?

Bu tür karışıklıkların başında akide (inanç) sakatlığı, din adına şüphe ve tereddütler gelmektedir. İnsanlar, fakr u zaruret içinde olsalar da mazbut bir akide ve ahlâka sahip iseler, belli ölçüde de olsalar huzur içindedirler. Evet, nice kimseler vardır ki, hayatları amelelikle geçtiği hâlde onlar huzur içinde ve mutludurlar. “Sa’y eden hem işler hem de Allah’a şükreder.” sözü meşhurdur. Evet, o, her gün bir şeyler bulur ve bulduğu şeylere yenilerini ilâve etmeyi düşünür. Allah’a hamd eder, zevkle, şevkle ve neşeyle dopdolu olarak hep işinin başındadır.

Demek ki, servet ü sâmân dışında da huzur olabiliyor. Hatta bazen servetle beraber huzursuzluğun atbaşı gittiği de görülür. Bugün değişik yerlerde pek çok millet ekonomik meselelerini halletmiş ve içtimaî problemlerini aşmıştır ama ne ferdî ne ailevî ne de içtimaî huzuru elde edememiştir. Meselâ Avrupa’da ekonomik durum ve maddî refah yerindedir ama, aynı ölçüde huzur ve itminanın var olduğundan söz edilemez. Bizim dünyamız da dahil huzura aç yığınlar sadece tenvim (birtakım uyutucu ve uyuşturucularla düşünmekten kaçmak) ile yaşamaya çalışmakta ve bohemlikle müteselli olmaktadırlar.

İskandinavya memleketleri, iktisadî ve içtimaî meselelerini halletmiş ülkelerdir. Ancak bu mağmum dünyada o kadar çok intihar vak’aları yaşanmaktadır ki, İslâm âleminde en fakir olan yerlerde dahi bunun onda biri görülmemektedir. Evet, bugün pek çok ileri ülkede intiharlar, katiller, cinayetler doruk noktadadır. Amerika pek çok meselesini halletmiş dünyanın en zengin ülkesidir. İç buhranları itibarıyla o da sarsıntıdadır. Bütün sosyalist ve komünist sistemler ne huzursuzluğu giderebilmiş ne de huzuru getirip ikame edebilmişlerdir. Bazı bahtsız ülkelerde yüzlerce mesâvi yaşanmakta ve insanlar bunalımdan bunalıma sürüklenmektedir. Zira bu ülkeler, içtimaî huzuru getirecek esaslardan mahrum bulunmaktadırlar. İçtimaî huzuru temin edecek hususların en önemlisini âyet-i kerimeler bize şöyle anlatmaktadır: “Dikkat edin! Kalbler ancak Allah’a imanla (zikirle) oturaklaşır ve huzura erer.” (Ra’d sûresi, 13/28); “İnanıyorsanız (fakir dahi olsanız) üstünsünüz, mesutsunuz ve bahtiyarsınız.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/139)

Keşke bu kıvamı elde edebilseydik; keşke elde ettiklerimizi koruyabilseydik…

Diğer bir husus, işçi-işveren münasebetlerindeki aksaklıklardır. İşveren çıkarcı, bencil, hodbin, her şeyi kendi menfaatine göre plânlıyorsa, yukarıdan aşağıya doğru mütemadiyen zulüm, tahakküm, istismar ve istibdat; aşağıdan yukarıya doğru da hürmetsizlik, saygısızlık ve isyan duygusu yükselecektir. Tabiî bu arada orta sınıf eriyecek, sınıflar arasında açılma, daha sonraları da şiddetli vuruşma ve sürtüşmeler meydana gelecektir ki, bunun temelinde de yine mâneviyatsızlık, hakka saygısızlık, hak sahibine hakkını vermeme ve Allah huzurunda hesap vereceğine inanmama gibi hususlar söz konusudur. Bu hususlar düzeltildiği takdirde huzur ve emniyet de büyük ölçüde teessüs etmiş olacaktır.

Ayrıca, insanın maddî-mânevî yapısı, ümit ve emelleri, dünyası ve ukbâsı birden nazara alınmadan nizam adına ona dayatılan şeyler, huzur adına da olsa onu huzursuz etmiş ve bunalımlara sürüklemiştir. Meseleyi bir misalle müşahhaslaştırmakta yarar var: Komünizm 1917’de Rusya’da bir zümre tarafından ilân edilmişti ki, aynı zamanda ona Bolşevizm de denir. Çünkü o dönemde bir Bolşevikler bir de Menşevikler diye iki grup vardı. Bunların her ikisi de radikal değişim peşindeydi. Ancak Bolşevikler, Menşeviklere –şimdi birbirlerine dedikleri gibi– biraz daha revizyonist nazarıyla bakıyorlardı. Bolşevikler işçi ve daha sonraki unvanıyla Kızıl Orduyla ittifak ederek ihtilâli yaptılar. Haddizatında başında Troçki ve Lenin’in bulunduğu bu yapılaşma, bir komünist hareketti. Ancak bununla yetinilmedi; ihtilâlden az sonra 1919’da bir enternasyonal yapıldı, bu yeterli bulunmayarak ardından başka bir enternasyonal..

Bütün bu enternasyonallerin mânâsı nedir? Bunun mânâsı, sistemi sağlam kaideler üzerine oturtma, revizyona tâbi tutma, yeni bir şekil verme ve deformasyonlara karşı her şeyi sık sık reforme etmektir. Hâlbuki yirminci asrın Mevlânası İkbal’in istihza ile anlattığı gibi, şişirilmiş bu içi boş insanların, aradan daha yarım asır geçmeden fikirleri rafa kondu ki, işin doğrusu, onca değişimden sonra bugün Marksizm’in içinde Marks’a ait fikirleri bulmak imkânsız gibidir.

Evet, insanlık, beşeri tıpkı bir mekanizma, bir sistem gibi yaratan ve sonra onun yanı başına –tabir caizse– bir katalog gibi kitabını koyan Hz. Allah’ın esas ve prensipleriyle idare edildiği takdirde huzur bulacak, bu esas ve prensiplere riayet edilmediğinde de huzursuzluk çıkacaktır. Çünkü burada yanlış bir müdahale mevzuubahistir. Allah’ın sanatına, kâinatı, insan ruhunu bilmeyen ve inkâr edenlerin, dahası insanı tanımayanların müdahalesi söz konusudur ki bunun bir fiyasko ile neticelenmesi kaçınılmazdır.

Her şeyi en iyi bilen Allah’tır (celle celâluhu).

“Zulüm olursa, ömrü de az olur.” denmektedir. Açıklar mısınız?

Büyüklerimizin ortaya koydukları bir kaidedir bu. “Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir.”[1]Soruda ifade edilen sözün mânâsına yakın, Hz. Ali’ye nispet edilen şöyle bir vecize vardır: “Zâlimin ömrünün gölgesi, bu dünyada kısadır.”[2]

Evet, zulüm bir tecavüz ve haksızlıktır. Çok defa kâinatın hukukundan, inanan insanların, hatta bütün fertlerin hukukuna kadar, zulüm ve tecavüz bahismevzuu olduğunda, Allah mazlumlar namına zalimlerden intikam alır ve onları iflah etmez. Bu konuda bir taraftan zâlimin zulmünün Arş’a kadar varması, orada cevap bulması ve Arş’ın Sahibinin şefkatini celbetmesi, diğer taraftan da zulüm gören kimselerin imtihanda olma durumları söz konusudur. Bu iki durumun çok iyi anlaşılması iktiza eder.

Evvelâ, dinlerinden, dinî düşüncelerinden ve mü’mince yaşamalarından ötürü zulme uğrayan kimseler imtihanda olduklarını hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalı ve mutlaka sabretmelidirler. Zulme uğrayan bu insanlar içinde öyle kimseler de vardır ki, dişlerinden birisi kırıldığı veya başları ağrıdığı zaman, onlara bu cevr ü cefayı reva gören kimselerin başlarına bir belâ gelse hemen her şeyi kendilerinden bilir ve liyakatlerinin olup olmadığına bakmadan maddeten ve mânen zafer kazanmış havasına girerler. Zira bunlar hiç mi hiç kalbura konmamış ve elenmemişlerdir. Bu mesele ile ilgili bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Allah herhangi birinizi, sizden kuyumcuların altını ateşe koyup orada erittiği gibi imtihan eder, ateşlere kor, potalarda eritir, kalıptan kalıba sokar ve şekillendirir; ta özünüzü bulup kendiniz olasınız…”[3]

Evet gerçek mazlum için işte böyle bir imtihan bahismevzuudur. Yoksa başına küçük bir belâ gelen her mü’min, bu mevzuda hemen imanını veya Kur’ân’ını sütre gibi kullanma diyeceğimiz şekilde kendilerinden zulüm gördüğü insanların başlarına bir şey gelmesini beklememelidir. Zira Allah Halîm’dir. O, suçluların cezalarını hemen vermek gücüne sahip olduğu hâlde sonraya bırakır ve hep hilmi ile muamele eder. Bu konuda, Müslümanların çektikleri eza ve cefaları gören Hz. Ebû Bekir, Allah’ın halîmliği karşısında defaatle:مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar Halîmsin ey Allahım!”[4] demiş ve hilm ü silm yolunda yürümüştür. Allah Halîm’dir ve Rabbü’l-âlemin’dir. Evet, mü’min ne kadar dayanıklı olduğunu, Allah için ne kadar dayanabileceğini, ızdıraba ne kadar tahammül edebileceğini, çilelere ne kadar katlanabileceğini göstermeli ve rüşdünü ispat etmelidir! Meselenin mü’minlere bakan yönü de işte budur.

Bu konuda bir de zâlimin, bütün bütün affedilme hakkını kaybetmesi ve bunun neticesi olarak da, onun zulmünün Arş’a kadar yükselmesi durumu söz konusudur ki, zulüm bu kerteye geldiğinde artık Cenâb-ı Hak zâlimi yakalar, derdest eder ve cezalandırır. Evet, zulüm gidip oraya dayandığı zaman zâlime Allah’ın azabının dokunması hak olur. Bu durum âyette şu şekilde ifade edilmektedir: “Halkı zâlim olan ülkeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin çarpması işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azapla çarpması pek acı, pek çetindir!” (Hûd sûresi, 11/102)

Aynı konuya işaret eden bir hadis-i şerifte de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:“Allah zâlime (zulmünden döner diye) imkân, fırsat ve mühlet verir. Çünkü Allah âlemlerin Rabbi ve Erhamü’r-râhimîn’dir. Bütün bunlara rağmen zâlim zulmünden dönmez ise bir kez daha fırsat verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez ve onun canını çıkarır.”[5] Efendimiz bu beyanın sonunda da Hûd sûresi’nde geçen yukarıdaki âyeti okumuştur. İşte meselenin diğer tarafında da bu konu yani zulmün belli bir noktaya geldikten sonra gayretullaha dokunması meselesi vardır.

Bu konuda gayet latîf bir vak’a anlatılır: Derler ki: Ehlullahtan birisi, kervanla hacca gidiyormuş. Kervancı da ehl-i kalb bir insan imiş. Ehlullahtan olan zatı da iyi halli görmüş ve kervanı ile beraber onu da alıp hacca götürmek istemiş. Giderken yolda şakiler kervanın önünü kesmiş, herkesi soymuş ve kimsede bir şey bırakmamışlar. Hatta kervancıbaşını da soymuşlar. Daha sonra başka bir şey var mı diye sorduklarında bu Hak dostu, kervancının sırtında çok güzel ve çok kıymetli bir gömlek olduğunu söylemiş. Şakiler de gelip o çok kıymetli olan gömleği kervancının sırtından almışlar. Tabiî ki bu durum kervancıya çok dokunmuş. Daha sonra kervancı etrafındakilere bu veli kula yaptığı iyilikleri sıralamış, onun ise kendi gömleğini şakilerin gasbetmesine ön ayak olduğunu ifade edip bu durumdan rahatsız olduğunu anlatmış.

Aradan beş altı saat geçince, devlet tarafından gelen bir ulağın, yolda her rastladığına şöyle bağırdığını duymuşlar: “Falan yerde aylardan beri kervanları soyan bir eşkıyâ gürûhu ellerindeki bütün mallarla yakalandı. Herkesin neyi varsa, gelsin alsın.” Bunlar da gitmiş ve mallarını almışlar. Tabiî netice böyle olunca atmosfer yumuşamış ve kervancıbaşı ehlullahtan olan o zatın yanına gidip ona durumu izah etmiş ve niçin böyle yaptığını sormuş. Ehlullahtan olan zat da ona şöyle demiş: “Onlar hac kervanını soymak gibi büyük bir zulmü işlerlerken, ben bu zulmün gayretullaha dokunması için bir gömleklik mesafe kaldığını gördüm ve son zulümlerini de yapsınlar da Allah’tan bulsunlar istedim ve buldular da.”

Evet, bu çok latîf bir nüktedir. Bunun olup olmadığı önemli olmamakla beraber ifade etmeye çalıştığı mânâ mühimdir. Kıssada anlatılmaya çalışıldığı gibi zâlimin zulmünün gayretullaha dokunması için bir zaman olmalıdır ve mü’minler o zulme dayanmalıdırlar ki zulüm son sınıra ulaşınca Allah, o zulmedenleri derdest edip yakalayacak ve mutlaka onları tazip edecektir. Böylece bizim zulmedenlere karşı, dünyada başlarına gelebilecek cezalardan başka Cehennem’in ve azab-ı ilâhînin yeteceğini düşünmemiz en isabetli bir yol olsa gerek. Bu itibarla mü’min her zaman haddini bilmeli, Rabbine karşı edepli olmalı, kendisine eza ve cefa eden hemen herkese Rabbinin ceza vermesini istememelidir.

Nitekim mü’minler olarak her birerimiz Cenâb-ı Hakk’ın zulmedenlere bu dünyada verdiği cezalara bizzat şahit olmuşuzdur. Çok defa görmüşüzdür ki, Allah, zâlimlerin çevirdikleri dolabı getirip kendi başlarına çevirmektedir.[6] Evet, bu konuda mü’mine düşen sabırla intizar etmektir. Her şeyi gören ve bilen Rabbimiz Müheymin’dir. O, her şeyi bilip ve etrafımızdaki her hâdiseyi tedbir edendir. Eğer bir şey çekiyorsak, O, çekilen şeyleri, çektirenlerin kimler olduklarını ve onların durumlarını da görmektedir. Öyle ise “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın / Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.” (Mehmet Âkif) deyip teslimiyet içinde intizarda bulunmalıyız.

[1] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/107. [2] Emsal-i Hazreti Ali s.19. [3] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/166; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/350. [4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/95. [5] Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61. [6] Bkz.: Fetih sûresi, 48/6; Fâtır sûresi, 35/43.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hz. Âdem, yeryüzünde mi yoksa başka bir yerde mi yaratıldı?

Bu mesele tefsir imamları arasında farklı anlaşılmıştır. Bir grup müfessirîn, Hz. Âdem’in yeryüzünde farklı bir buudda yaratıldığı, diğer bir grup ise öteki âlemdeki Cennet’te yaratıldığı şeklinde mütalaada bulunmuşlardır.

Hz. Âdem yeryüzünde yaratıldı, diyenler kendi görüşlerine delil olarak, “Sizi yerden yarattık. Yine oraya iade edeceğiz ve oradan tekrar çıkaracağız.” (Tâhâ sûresi, 20/55) âyetini gösterirler. Diğerleri ise,“Birbirinize düşman olarak aşağıya inin!” (Bakara sûresi, 2/36) âyet-i kerimesinden hareketle, masum insanların yaşadığı bir yer olması itibarıyla, Cennet’in dünyamızdan başka bir yerde olması nokta-i nazarından meseleyi ele almış ve Tâhâ sûresi’ndeki âyeti şöyle yorumlamışlardır: İnsanın mahiyeti arzdan (yeryüzünden) alınmıştır. Ama Hz. Âdem Cennet’te yaratılmıştır. İnsan ölüp toprağa dönecek ve daha sonra tekrar diriltilecektir.

Buhârî, Müslim ve Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde yer alan bazı âhadi hadislerde Hz. Âdem’in Cennet’te yaratıldığına dair bir hayli rivayet var. [1] Usûle taalluk etmediğinden, her iki görüşü savunan kimseler olmuş ve bunların hiçbiri ashab-ı bid’at ve dalâlet sayılmamıştır.

Ancak bana, Hz. Âdem’in dünyanın dışında başka bir Cennet’te yaratılmış olması görüşü daha kuvvetli gelmektedir. Menşeimizin orası olması, vicdanımızda oranın arzusunu duymamız ve ebedî bir yurt arzumuz da bunu teyit etmektedir. Ayrıca bu meseleyi teyit eden şöyle bir hadis de vardır: Hz. Musa ile Hz. Âdem, berzahî vücutlarıyla karşılaştığı ve selâmlaştıklarında, ülü’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa kemal-i hikmetle Hz. Âdem’e, “Allah seni mahlukat arasından seçti ve müstesna bir varlık olarak yarattı. Sen ise, insanları Cennet’ten çıkardın!” der. Bunun üzerine Hz. Âdem ona şöyle cevap verir: “Yâ Musa! Sen kelîmullahsın. Allah seninle konuşuyor. Allah, beni yaratmadan kırk bin sene evvel Cennet’ten çıkacağımı yazmış ve tespit etmişti. Allah’ın yazdığı bu yazıya ben nasıl karşı gelebilirdim!”[2]

Bu hâdise ve konuşma Hz. Âdem’in, dünyanın dışında farklı bir Cennet’te yaratıldığını göstermektedir.

Ehl-i Sünnet’ten bazı kimselerin yanında, firak-ı dâlleden de bazı zevat, Hz. Âdem’in yeryüzünde yaratıldığını, burada yaşayıp gömüldüğünü ve yine yeryüzünde haşr ve neşr olacağını söylemektedirler. Bu anlayışın altında Cennet’in de yeryüzüyle açık bir münasebetinin olduğu sezilmektedir ki, böyle bir yaklaşımın bazı sû-i tevillere sebebiyet verdiği/vereceği açıktır.

[1] Müslim, birr 111; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/229. [2] Buhârî, tefsîru sûre (20) 3; Müslim, kader 13.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hz. Âdem’den önce yeryüzünde başka canlı var mıydı?

Dünyada Hz. Âdem’den evvel canlılar olduğu gibi Cennet’te de Hz. Âdem’den evvel kuşlar, hevam ve haşerat gibi canlılar vardı. Çok zayıf rivayetlerde şeytanın yılanın ağzına girdiğinden bahsedilmektedir.[1]Ancak kat’î bir nas olmadığı için bu mevzuda ceffe’l-kalem söz söylemek recmen bi’l-gayb olur.

[1] es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 1/183; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/64.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hz. Âdem’in yaratılışı nasıl olmuştur?

Açıklama: İnsan spermden sonra devre devre gelişip dünyaya geliyor. Acaba Hz. Âdem önce makro olarak bütün cihazatıyla yaratıldıktan sonra ruh üflenerek mi yaratıldı? Yoksa Hz. Âdem de insanın yaratılış devrelerinden geçmiş midir?

Bu husus, tekâmül nazariyesinin anlatıldığı Darvinizm konferansında geçmişti.[1] Şimdi bir kere daha kısaca arz etmeye çalışayım. Kur’ân’ın, Hz. Âdem’in yaratılışı ile alâkalı olan âyetleri, kelimelerinin köklerine inilerek tahlil edilecek olursa, Hz. Âdem’in yaratıldığı yerde son şekliyle yaratılmış ve hayat nefhedilmiş olduğu anlaşılacaktır. Her şeyden önce Hz. Âdem’in yaratılması bir mucizedir. Nitekim Hz. Mesih’in mucize olarak yaratılışı da sadece Hz. Âdem misaliyle anlatılır Kur’ân’da. Zira Hz. Mesih’in hilkatine Hz. Âdem’in yaratılma mucizesinden başka bir misal bulmak da mümkün değildir. “Allah nezdinde İsa’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yaratıp ona ‘Ol!’ dedi, o da derhal oluverdi.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/59)

Kur’ân’da mucizevî olarak yaratıldığı bildirilen üç kişi vardır: Hz. Âdem, Hz. Havva ve Hz. Mesih. Hz. Âdem’in ne annesi vardır ne de babası. Bu yönüyle o, anne babasız olarak yaratılan farklı bir hilkat harikasıdır. Hz. Havva ise, Hz. Âdem’in bir parçasından, yani ondan bir maya, bir temel unsur alınarak yaratılmıştır. Hz. Mesih ise, onun anası var, fakat babası yoktur. Bu üç fıtrat garibesinin üçü de Allah’ın mucizesi olarak var edilmişlerdir.

İhtimal, Hz. Âdem’in yaratıldığı balçık, yeryüzünün her tarafındaki çeşitli elementlerin pek çoğundan yani yerin temel unsurlarından alınmıştı. Bugünkü ifadesiyle yerin üzerindeki pek çok element bir araya getirilmek suretiyle bir protein çorbası yapılarak Hz. Âdem’in iskeleti bununla şekillendirilmişti. Bir hadis beyanına göre, yapısını oluşturan unsurların farklı yerlerden alınması dolayısıyla nesli de farklı karaktere sahip olacaktı…[2]

Hz. Âdem’e ruh nefhedilmesi amiplerde olduğu gibi bölünmeyle olmadığı açıktır. Allah onun iskeletini olduğu şekilde yapmış ve daha sonra da onu Kendi nefhasıyla canlandırmıştır. Bütün hücreleri baş başa, omuz omuza tutacak olan ruh, işte bu nefha-i ilâhîdir. “Ben onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanınız.” (Hicr sûresi, 15/29) âyetinde anlatılan nefha-i ilâhî de işte budur.

Hadisin anlattığına göre Âdem (aleyhisselâm), kendine geldiğinde aksırıvermiş ve Allah tarafından “Elhamdülillâh” demesi kendisine telkin edilmişti. Allah da ona “Yerhamükellah–Allah sana rahmet etsin.” diye mukabelede bulunmuştu. Ondan sonra da, Cennet’te ve yeryüzünde Hz. Âdem’in torunları arasında aksırma ve selâmlaşma bununla başlamış olur.[3]

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Hz. Âdem, tedricî bir şekilde yaratılmamıştı; o, bugünkü insanoğlunun şeklinde yaratılmış ve sonra da ona hayat verilmişti. Naslardan anlaşılan budur. Ama bütün bu nasları müteşabihata irca etmek suretiyle balçığa bir sembolle, boyunun uzunluğunu ve benzeri şeyleri başka sembollerle ifade etmek gibi bir durum olursa, o zaman; Kur’ân’da da yeryüzünde de tek hakikat kalmayacaktır. Evet, bu şekilde her söz tevile kalkışılırsa, en açık “Elhamdülillâh ben Müslüman’ım!” sözünün altında da başka amaçlar aranacak ve “Acaba ben Müslüman değilim mi demek istedi?” gibi tevillere gidilecektir…!

[1] Bkz.: M.F. Gülen, Yaratılış Gerçeği ve Evrim, Nil Yayınları, 2010. [2] Bkz.: Tirmizî, tefsîru sûre (2) 1; Ebû Dâvûd, sünnet 16; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/400, 406. [3] et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 1/76; et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-âsâr 1/227-228.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hz. Âdem’den sonra pek çok dil nasıl meydana gelmiştir?

Hz. Âdem’den sonra dillerin nasıl meydana geldiğine dair elimizde net bir bilgi mevcut değildir. Tarih ve siyer kitaplarında, hususiyle de mevsuk dinler tarihinde Hz. Âdem ve Hz. Âdem’den sonraki nesillerin, Süryani dilini kullandıkları ifade edilmektedir. Bugün de Mardin civarında hâlâ bir kısım Süryaniler vardır. Ancak bunlar amelde Hristiyandırlar. Binaenaleyh Hz. Âdem zamanında diller henüz teşa’ub (gruplara ayrılma) etmemiştir.

Bu mevzuda dilin tekâmülüyle alâkalı dil uzmanları bize bazı bilgiler vermektedirler. Onların dediklerini reddetmek için de ciddî bir sebep görünmüyor. Aslında din de bunları reddetmemektedir. Aynı zamanda bunları kabul etmek de dine ters değildir. Hz. Âdem’in evlâtları ve torunları –ihtimal– muhitlerinden ayrılıp ayrı ayrı mıntıkalara gidip oralara yerleşmişlerdir. Ayrı ayrı mıntıkalarda eşya ve hâdiselerin tesiriyle o ibtidaî dilleri o ortama göre geliştirmişlerdir. Böylece o dil, zamanla değişmiş, tekâmül etmiş, ayrı bir hâl almıştır. Nitekim mevsuk tarihin rivayet ettiğine göre Türk milletinden sayılan Finliler aslen Türk olmalarına rağmen bugün Finlandiya’da konuştukları dilin Türkçe ile hiçbir alâkası yoktur. Bugün soydaşlarımız Orta Asyalıların konuştukları dildeki pek çok kelimeyi anlamakta zorluk çekmekteyiz. Hatta bazı kelimelerin sonlarına eklenen heceler o dili tamamen başkalaştırmıştır. Bin senelik metinler karıştırıldığında bugünkü dille onlar arasında çok büyük bir fark bulunduğu görülecektir.

Dahası halk edebiyatı ve saray edebiyatı ile bugünkü konuştuğunuz dil arasında bile ciddî farklılıklar vardır. İhtimal, bu tür istihaleler geçire geçire diller, sürekli farklılaşagelmiştir. Bugün bizim dilimiz de bir hayli değişmiştir. Bazen diller öyle bir istihale geçirmektedir ki âdeta ayrı bir dil hâline gelmektedir. Meselâ, bundan elli sene önce konuşulan Türkçe ile bugünkü Türkçe arasında çok büyük farklar vardır.

Dil, elli sene gibi kısa bir zaman içinde böyle istihalelerle kendi kökünden uzaklaştığına göre Hz. Âdem’den bu zamana kadar dillerin teşa’ub etmesi, farklılaşması gayet normaldir ki, bir kısım dil uzmanları da aynı şeyleri söylemektedir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İnsanların kumral, siyah, sarışın ve beyaz olmalarının sebepleri nelerdir?

Kur’ân-ı Kerim, hilkatin Zât-ı Ulûhiyet’e delil olduğunu ifade ettiği gibi renklerin, simaların, ellerin, ayakların, lisanların, lehçelerin, mahreçlerin hatta fonetiğin de Allah’ın yaratmasıyla olduğunu belirtmektedir.[1] Ancak Allah (celle celâluhu) yarattığı her şeyi sebepler dairesinde yaratmaktadır. Bu mevzuda tabiatçıların, materyalistlerin ve insan anatomisi, fizyolojisi üzerinde araştırma yapanların, tamamen materyalist beyanları olduğu gibi, inanan insanların da bütün bunların Allah’ın kudreti ile meydana gelmiş olduğuna dair beyanları vardır.

Ekvatora yakın yerlerde, ekserisi çöl veya orman olan ve pek çok sekenesini zenci ve benzer kabilelerin teşkil ettiği insanlar, renk itibarıyla siyah, saçları itibarıyla da kıvırcık olmaktadırlar. Bu, Allah’ın o iklime göre tedricî bir tekâmül silsilesi içinde o hâle getirdiği bir durum olabileceği gibi, doğrudan doğruya Allah’ın, Hz. Nuh’un evlâtlarından kimisini siyah, kimisini sarı, kimisini esmer yaratmış olmasından da olabilir. Bunların birincisinde, Allah’ın, kâinatta icraat ve şuunat-ı rubûbiyetini devam ettirdiği bir tedricîlik, diğerinde ise doğrudan doğruya Hz. Nuh’un neslinden kumral, siyah veya sarışın insanlar yarattığı şeklinde düşünülebilir.

Ben, böyle iki şekilde de meseleyi kabul etmede dinî açıdan bir mahzur görmüyorum. Zira kısa tecrübelerle görülmektedir ki memâlik-i hârrede (sıcak memleketlerde) yaşayan insanlar buralarda uzun zaman kaldıklarında –ihtimal– cildin altındaki mürekkep tulumbacıkları cildi korumak için yukarıya doğru çıkmakta ve cildi siyahlaştırmaktadır. Bir hikmete binaen o iklimlerde bulunurken böyle bir cilde herhâlde lüzum ve maslahat vardır ki, her şeyi hikmetle yapan Hakîm-i Mutlak Hz. Allah, uzun zaman sıcak memleketlerde bulunanların cildinde böyle bir değişme meydana getirmektedir. (Bu ifadelerle, mutasyonlara kâil olduğumuz zehabına varılmasın.)

[1] Bkz.: Rûm sûresi, 30/22; Fâtır sûresi, 35/28

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan ırkların meydana gelmesi nasıl olmuştur?

Allah (celle celâluhu), renk ve şekilleri varlığına bir delil olarak Kur’ân-ı Kerim’de ifade buyurmaktadır. Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yeryüzünde ne zaman zuhur ettiğini bilemiyoruz. Talmut yazarları Hz. Âdem’in altı veya yedi bin sene evvel dünyaya geldiğini söylemektedirler. Ancak bu mesele İsrailiyat kaynaklıdır. Bunun bir aslı ve esası olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Zira şimdilerde arkeolojik araştırmalarla müstehâseler (fosiller) üzerinde çalışan kimseler, bir veya bir buçuk milyon sene evvel yeryüzünde insana benzer varlıkların yaşadığına dair nazariyeler ileri sürmekteler. Binaenaleyh Hz. Âdem’in yeryüzünde ne zaman zuhur ettiğine dair bir şey söylemek imkânsız görünmektedir.

İster milyonlarca sene sözcüğüyle ifade edilen, ister birkaç yüz bin sene ile Hz. Âdem’den bu yana geçen bu uzun zaman içinde insanların yeryüzüne dağılmaları mümkündür. Evet, insanlar, çeşitli devirlerde değişik vesileleri değerlendirip yeryüzünün farklı yerlerine dağılmış olabilirler. Bu cümleden olarak Amerika’ya ilk gidildiğinde orada Kızılderili yerlilerinin bulunduğu görülmüştür. Ayrıca biz daha evvelki dünya karalarının keyfiyetini de bilemiyoruz. İhtimal değişik devirlerde yer kabuğundaki bazı değişimlerle bazı yerler çukurlaşarak denizlere zemin oluşturmuş bazı yerler de zirveleşerek dağları meydana getirmiş. Meselâ jeologlar, bundan on bin sene evvel Akdeniz’in tamamen bir kara parçası ve bugün kara olan yerlerin de o devirlerde deniz olduğunu söylemektedirler. Eğer dedikleri doğruysa, demek ki Akdeniz’in yerinde, o gün için bir kısım medeniyet ve devletler vardı.

Bu böyle olduğu gibi Amerika ve Avustralya için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Yani oralar da belki çok önceye dayanan bir tarihte, dünyanın diğer karalarıyla bitişik durumdaydılar ve aradaki deniz ve okyanuslar birer kara parçasıydı. İzn-i ilâhî ve murad-ı sübhanî ile değişe değişe bugünkü duruma geldi. Muhammed Hamidullah, Kristof Colomb’dan evvel bir kısım Arap seyyahlarının sallarla dar geçitlerden Amerika kıtasına gittiklerine dair, vesikalarıyla bir eser neşretmişti. O husus da ayrı bir açıdan önem arz etmektedir. Bu da Colomb’dan evvel Müslümanların Amerika’yı keşfettiğini gösterir. Geriye dönecek olursak, ister yeryüzü kabuğunun değişmesi, ister başka şekilde her zaman farklı kıta ve farklı insan tiplerinin olması gayet normaldir

İnsanların bulundukları muhitte bir kısım mutasyonlar geçirerek çok az dahi olsa bazı fizyolojik değişikliklere maruz kalmalarına gelince, biz bunu bugün de görüyoruz. Ne var ki bununla insanın insanlığı hiçbir zaman değişmemiş, o hep insan olarak kalmıştır. İnsanlık değişmemekle beraber, Allah’ın (celle celâluhu) kanunuyla insan için çeşitli mıntıkalarda, o mıntıkaya uyum adına bir kısım mutasyonların olduğu da açıktır. Bu da tamamen sûrî bir husustur. Meselâ, cildin deri altındaki mürekkep tulumbacıklarının dışarıya doğru çıkmasıyla vücudun rengini değiştirmesi ciddî bir değişme değildir. Bir insan nesli uzun bir süre bir kıtada yaşasa herhâlde böyle bir değişikliğe maruz kalır.

Evet, bunlar, küçük çapta Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı mutasyonlardır ve kat’iyen ciddî bir değişiklik değildir. Binaenaleyh cildin siyah veya saçın kıvırcık olması, bulunulan muhite uyumun ifadesidir ve bu, Allah’ın bir kanunudur. Allah şartlar içinde insanlara o şartlara uygun yaşama donanımı ihsan etmiştir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Melâmî tarikatı hakkında bilgi verir misiniz?

Melâmîlik mutasavvifîn yollarından bir yolun adıdır. Bazı sofiye, bunun da diğer tarikatlar gibi müstakil bir tarikat olduğunu söylerler. Melâmî olarak bilinen meşhur ve mümtaz sima Abdulaziz Mecdi Efendi “Melâmîlik diye bir tarikat yoktur.” der. Bu kanaatte olan daha başkaları da vardır.

Sofiler arasında melâmet, bâtında olanı dışa vurmama tavrının unvanı olagelmiştir. Yani onlar iç dünyaları itibarıyla derin, mâverâ-i tabiata açık, tavırları açısından ise laubali ve gayriciddî bir görüntü sergilemektedirler. Onlarda zikir, fikir ve kalbî hayat vardır ama taç, hırka, tekye, zaviye ve merasim yoktur. Diğer sofilerde ise bunların hepsi söz konusudur.

Üçüncü asırda Hamdun Kassar, şekil ve şemaile baş kaldırarak melâmet yolunu seçmiş; Osmanlı döneminde de Hacı Bayram Veli’nin çırağı Ömer Sikkin taç ve hırkayı yakarak şekilciliğe isyan edip melâmet yolunu seçmiştir.

Her grubuyla Melâmîler, tevhid-i ef’âl, tevhid-i sıfât ve tevhid-i zât konularında Muhyiddin-i Arabî’nin vahdet-i vücud anlayışını takip etmektedirler.

Melâmîlik’te tekye, zaviye ve ayin olmamasına mukabil ciddî bir sohbet sistemi mevcuttur. Bu sohbetlerde daha çok kendi inanç sistemlerini işler ve kalendarâne anlayışın yayılması, yaygınlaştırılması üzerinde dururlar. Onlar hakkında neler söylendiği, ayrı bir bahsin konusudur.

Ülkemizdeki müntesiplerince melâmet, insanın nefsini levm etmesi, kendini hor ve hakir görmesi mesleğidir. Bu mânâda melâmet her tarikatın ruhunda vardır. Evet, eğer melâmet, insanın nefsini kırması, kendini aşabilmesi mevzuunda başvurulan bir sistemse, eskiden nefsî enaniyeti kavî kimselere, tarikata gittiklerinde hazm-ı nefs edemedikleri için merkebe tersine bindirip şehirde elma armut sattırmaları türünden sayılabilir. Meselâ, paşazâdelerden biri, tarikat şeyhinin yanına geldiğinde, hazm-ı nefs edemeyeceği meselesi bahismevzuu olduğundan şeyh ona, “Git oğlum, kasaptan üç parça et al ve onları birbirine dokundurmadan bizim eve götür!” demiş. Bunun üzerine paşa, etin bir parçasını bir eline, diğerini öbür eline, üçüncü parçayı da mecburen ağzına alarak, o etleri bütün insanların göreceği şekilde eve kadar götürmüştür. Tabakat yazarları, Züfer b. Hüzeyl’in de böyle bir şey yaptığını söylemektedirler.

Şimdi, Melâmîliğin dünü ile bugününü ayırarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, tefessüh etmemiş Melâmîler, kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah’a yakınlıkla ilgili hâllerini hep halktan gizleyegelmişlerdir. Dahası bunları açıktan riya saymışlardır. Gerçek derinliklerini sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışmış, görünüş ve gösterişe değer vermemişlerdir. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden –Bu, irşad mesleğine uygun değildir– çevrelerince hep hakir görülmüşlerdir.

Ben, çocukluğumda bazı tarikatlarda bu tür melâmet mevzuunun yaşandığını görmüştüm. İhtimal kendim çok defa hazm-ı nefs etme adına ağzımla şeyhimin torununun meslerinin bağını çözmüş ve sigarasını yakmışımdır. O günkü anlayış öyleydi. Bugün buna uyar mıyım, uymaz mıyım bilemiyorum. Muhtemel, nefsim ve enaniyetim şimdi buna müsaade etmez. Bugün onu bir zillet sayar, belki de –Allah affetsin– pek tenezzül edemem.

Yukarıda da ifade edildiği gibi melâmet bir mânâda her tarikatın ruhunda mevcuttur. Ne var ki daha sonraları Melâmîlik farklı bir kulvarda özel yorumlarıyla baş başa kalmıştır. Eskiden bazıları, melâmet ruhuyla “Hakkımda hüsnüzan etmesinler, bana kötü adam desinler.” deyip meyhanenin önünden geçermiş. Bazıları da kendisi hakkında “Kumar oynuyor!” desinler diye kumarhaneye gidermiş.

Burada hemen bir parantez açıp şunu bir kere daha ifade etmeliyim ki bugün irşad ve tebliğde böyle bir yola kat’iyen başvurulmamalıdır. Böyle birisi daha sonra irşadda müessir olamaz. Evet, bugün irşadda bulunanların melâmet yoluna başvurmaları caiz değildir. Belki o günün şartlarında böyle bir şey olabilirdi; bugün o türlü şeylere “Evet” demek mümkün değildir.

Daha sonra melâmet mevzuu, suistimal edilerek meyhanelere, kumarhanelere ve demhanelere açık durur hâle gelmiştir. Bu anlayışı ifade sadedinde: “Orucumuz demhanede, iftarımız meyhanede, bayramımız puthanede, dem bu dem olur.” denmiştir. Bu, melâmetin tamamen şirazeden çıkması ve tefessüh etmesi demektir. Bu arada, o yola ve yönteme, kendi ruhuna uygun mensubiyetini devam ettirenler de vardır. Bir tarikatın âlî şekilde devamının şiarı, Resûl-i Ekrem’den bize intikal eden Sünnet-i seniyyeye riayetidir. Buna göre farzlar hassasiyetle yerine getirilecek, haramlardan kaçınılacak, vaciplerin edasına titizlik gösterilecek, sünnetler üzerinde tir tir titrenecek, müstehaplar yapılacak ve evrâd u ezkâra da devam edilecektir. Hz. İmam Rabbânî’nin ifadesi çerçevesinde, Sünnet-i seniyyeyi ihya etmeden tarikat olmayacaktır.[1] İşte bu şartlar içinde Melâmîlik de başımızın tacıdır.

Son zamanlarda Melâmîlik, bir bakıma pek çok yerde, akidede vahdet-i vücudu temsil eden bir sistem hâline getirilmiştir. Onlara göre “Sen, ben diye bir şey yok, her şey Allah’tan ibarettir.” Hatta meseleyi vahdet-i mevcuda götürmüş ve monistçe her şeyi “bir”e irca etmişler ve bu “bir”in verâsında da her şeyi maddeye irca etmişlerdir. Bu yönüyle de sapmış ve firak-ı dâlleye iltihak etmişlerdir. Amelde ibadet ü taati laubaliliğe bağlamışlar, “Mühim olan huzurdur. Huzurun ve sohbetin kazası olmaz, namazın kazası olur.” demiş, oturdukları yerde –bağışlayın– laklak etmiş, ibadet ü taati geçirmiş, ama laklakı terk etmemişlerdir. Yani günümüzde bazı şubeleriyle Melâmîlik amelde de bir laubaliliğin ad ve unvanı olmuştur. Aynı zamanda Melâmîlik gidip gulat-ı Şiaya iltihak etmiş ve Hz. Ali’nin karşısında yer yer Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve pakdâmen seyyidemiz ve validemiz Hz. Âişe’ye itâle-i lisanda bulunmuşlardır. Hz. Ali karşısında bulunan Hz. Zübeyr ve Hz. Talha’ya çirkin sözler söylemeye kalkışmışlardır. Bu arada Melâmîliğin gerçek ruhuna sahip çıkanlarını tekrar tenzih etmek istiyorum. Onlar beni bağışlasınlar.

Melâmîlik her şey gibi güzel başlamış, fakat zamanla bazı inhiraflarla dinin ruhuna aykırı bir hâl almıştır.

[1] İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1/134 (255. Mektup)

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Bir kimsenin zenginliği, makamı, hoşsohbetliliği gibi haklı bir meziyeti dolayısıyla gururlanmasının uhrevî bir mahzuru var mıdır?

Zenginlik ve hoşsohbet olma gibi hususlar, zâhiren insanın diğer insanlar üzerinde fâikiyetini işaretlediği bir gerçektir. Halk böyle bir kişi hakkında hüsnüzan edebilir, o da bu hüsnüzanna itimat edip bel bağlayarak gurura düşebilir. Keşke düşmese..!

Gurur, Arapçada aldanma mânâsına gelir; insanın kendine ait olmayan bir şeyi kendi malıymış zannederek aldanması da bu cümledendir. Bu nokta-i nazardan dünyaya da, “İnsanların aldandığı dünya” mânâsına “Dâru’l-gurûr”[1] denmiştir.

Hâlbuki bu dünya, sırtına yüklendiği insanları, esas yurtları olan âleme götürmek üzere bir vazifelidir. Ne var ki bazı kimseler yolda giderken süsünden, cazibesinden dolayı bu bineğe âşık olmuş ve öteleri unutmuşlardır. Hâlbuki ona, konumu kadar önem ve ehemmiyet verilmesi gerekirdi. Ne acıdır ki, bazıları ona bağlandı ve asıl matlubu unuttular; unuttu ve aldanmış oldular. Evet, dünya bazı yönleri itibarıyla insanı aldatabiliyor.

Allah (celle celâluhu), bir insana hoşsohbetlik, sürat-i intikal (çabuk kavrama), nüktedanlık, cemal, tesir gücü gibi bazı hususiyetler vermiş olabilir. Bu, insanın elinde olan bir şey değildir. Şayet onun elinde olsaydı pek çok insan hoşsohbet, nüktedan, sürükleyici olabilirdi. İnsan bunların kendine ait olmadığını anladığında, aldanmadan kurtulur ve her şeyi sahibine verir. Bunu anlamak çok önemlidir. Aksine insan, kendine ait olmayan şeylere kendini sahip zanneder, hem Allah’a (celle celâluhu) karşı nankörlüğe girer hem de gülünç duruma düşer.

Evet, her şey Allah’tan ve mülk sahibi de O’dur. İnsanın zenginliği Allah’tandır ve emanet olarak ona verilmiştir. Zaten İslâm’a göre mülk de menkul-gayrimenkul topyekün Allah’ındır. Onlar insanda vedia (emanet) olarak bulunmaktadır. Bundan dolayı su-i ihtiyar ve iradesiyle zayi ettiğinden ötürü Allah onu sigaya çeker. Kasdî ve iradî zayi etme söz konusu değilse Allah onu affeder. Evet, insan, yeryüzünde bir emanetçidir. Allah, insanın nefsinden malına, mülküne, arazi ve akarına kadar her şeyi onun zimmetine emanet olarak vermiştir. O bu emaneti ancak Sahibinin rızası ve izni dairesinde kullanabilir ve O’nun emirlerine göre tasarrufta bulunabilir. Mal nerede harcanır, can nerede feda edilir, O’nun verdiği şeyler nasıl değerlendirilir… gibi bütün bu hususlarda O’nun vaz’ettiği kurallara göre hareket edilir.

İnsan bir emanetçi olduğuna göre emaneti yerinde kullanmalı, emaneten verilen şeyleri korumalı ve bu hususta hep Sahibinin izni ve rızası dairesinde hareket etmeli ki öbür âlemde onları bâkî bir şekilde geriye alabilsin.

Bir kere daha tekrar edelim: Ne servet ne zenginlik ne zekâ ne de ilim insanda gurura sebep olmamalıdır. Çünkü bunların hepsi onda bir emanettir. Bu açıdan, eğer Cenâb-ı Hak tecellî yönüyle “Bana ait olan şeyleri verin!” deyiverse, insan açıkta kalacaktır. Bir zaman bir dünya hakkında boş atıp tutan bir askere –latîfe olarak– şöyle demiştim: “Palaskanın üzerinde o gücün damgası var. Matara, kasatura, elbise ve hatta silâhında onların mührünü taşıyorsun. Şimdi eğer o güç ve kuvvet: ‘Bana ait şeyleri ver!’ dese sen çırılçıplak kalmayacak mısın?”

Fanilere karşı böyle bir durum mutlak olmayabilir ama, Allah’a karşı insanların durumunun böyle olduğu muhakkak ve mutlaktır. Mevlâ-i Müteâl, zerrelerinden, sahip olduğun en son noktaya kadar her şeyi sana bedava vermiştir. Bu itibarla da Allah’ın insan üzerindeki ihsanlarını gurur vesilesi yapmak, O’na karşı nankörlük olur.

Evet, insan asla gururlanmada haklı olamaz. Eğer elinde olmayarak gururlanıyorsa, gururunun, aklî ve mantıkî olarak izalesine çalışmalıdır. Şayet zorlanıyorsa, Allah’a çok teveccüh etmeli ve mutlaka her şeyi O’ndan bilmeye kendini alıştırmalıdır.

[1] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/185; Hadid sûresi, 57/20.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Besmele ve Hamdele ile başlamayan işlerin güdük olduğunu bildiren hadisleri nasıl telif edebiliriz?

Açıklama: “Bismillâh ile başlanmayan her önemli iş güdüktür (hayrı kesiktir).”[1] hadisi ile “Elhamdülillâh ile başlanmayan her önemli işin de hayrı eksiktir.”[2] hadisinin vech-i tevfiki nedir?

Metinleri birbirine benzeyen bu iki hadis-i şerifin bazı rivayetlerinde aynı mânâlara gelen farklı kelimeler kullanılmıştır. Bazı lafızları itibariyle tenkide uğrayan bu iki hadis, farklı kelimelerle ashab-ı sünen tarafından da rivayet edilmiştir.[3]Besmeleyle alâkalı olan rivayette hem أَبْتَرُ hem de أَقْطَعُ lafızları kullanılmıştır ki, bu iki lafız da güdük, kesik, bereketsiz mânâlarına gelmektedir. Yani iş diyebileceğimiz herhangi bir şey, Besmele’yle başlanmazsa onun sonu gelmez, bereketi olmaz; başladığı gibi bereketsiz biter.

Diğer rivayette ise, “İş diyebileceğiniz herhangi bir şeye ‘Elhamdülillâh’ ile başlamadığınız zaman, kesik ve eksik kalır, o da sonuçsuzdur.” buyruluyor. Sorulan mesele ise, “sonu gelmez” denilen işlerin biri “Besmele”yle, diğeri de “Elhamdülillâh” ile alâkalıdır. Bu durumda bir işe “Bismillâh” diyerek başlasak, “Elhamdülillâh” ile; “Elhamdülillâh ile başlasak “Bismillâh” ile başlamamış olacağız. Bunları birbiriyle nasıl telif ederiz? Öyle olmalı ki, insan hem “Bismillâh” desin, hem de “Elhamdülillâh”ı unutmasın.

Bu karışıklığı önlemek için selefin, ikisini cem eden bir âdeti vardır. Onlar hayırlı bir işe başlarken,“Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn” diyerek hem Besmele hakkındaki emri hem de Elhamdülillâh’la alâkalı emri ve hükmü yerine getirmiş oluyorlardı.

Bu hadiste geçen bazı kelimelerden bir kısım ipuçları daha yakalamak mümkündür. Meselâ, “Besmele’yle başlanmayan iş ebterdir.” buyruluyor. Araplarda “ebter” daha ziyade nesli devam etmeyen kimseye derlerdi. Nitekim Âs İbn Vâil, Efendimiz’e o küstahça ifadesiyle ebter demişti ki, Kevser sûresi bu münasebetle nâzil olmuştu. Allah bu sûrede Efendimiz’e “Biz sana kevseri verdik. Öyle ise sen de namaz kıl, kurban kes. Seni kınayıp ayıplayan ve hakkında çirkin söz söyleyen, ebterin ta kendisidir.” (Kevser sûresi, 108/1-3) buyurmaktadır. O müşrik, Efendimiz’in oğlu olmadığından dolayı, nesli devam etmeyecek mânâsına O’na “ebter” diyordu. Kelimenin bu mânâsından hareketle Besmele’yle başlanmayan bir işin devam etmeyeceğini, bir yere kadar gitse de ondan tam netice alınamayacağını anlamak mümkündür.

Besmele hakkında bildiğimiz şeyleri de düşünerek şunu söyleyebiliriz:

Bismillâh her hayrın başıdır. Hangi hayırlı iş olursa olsun, mutlaka insanın “Bismillâh” ile başlaması gerekir. “Bismillâh”, Allah’ın adıyla demektir. Allah’ın adıyla başlayan bir iş ise, meyveleriyle öbür âlemde de devam eder. Burada Allah adına yaptığınız şeylerden dünyevî netice alamasanız dahi işin bereketi öbür âlemde devam edip gitmektedir. Binaenaleyh, Besmele’yle başlanmayan iş, bir yere kadar gitse de belli bir yerde kalır ve daha ileriye gitmez. Meselâ, işini, Allah adına, hasbî ve ihlâsla çalışmayan herhangi bir kimse, işini bir yere kadar götürse de sonuçta bir yerde kalır ve daha ileriye gitmez. Ancak Allah’a dayalı işlerdir ki, –burada her zaman olmasa da– öbür âlemde devam edip durur ve semereleri itibarıyla kat’iyen kesilmez. Yani onun mütemadî bir yümün ve bereketi olur.

Bunu anlamak için Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah adına, Besmeleli işine bakılması yeterlidir. Kâinatın Fahrı, maddî hükümranlık, nübüvvet ve kalblere hâkimiyet vaadiyle gelmiş, kalblerin sevgilisi, kafaların da mürebbi ve musarrifi olmuştur. Allah adına olduğundan dolayı da O gönüllere taht kurmayı bilmiş ve âlemin sevgilisi olmuştur. Ve O’nun hâkimiyeti dış yönüyle İsm-i Zâhir’in cilvesi olarak asırlarca devam etmiştir.

Her ne kadar yirminci asırda O’nun şahs-ı mânevî olarak tam hâkimiyeti göze çarpmıyorsa da, bir mânâda yeryüzündeki bütün sistemler Efendimiz’in getirdiği yümün ve bereketten istifade etmişlerdir/etmektedirler. Meselâ, devlet ve devletçilik adına, işçi sınıfının haklarını koruma konusunda insanlığın O’ndan alacağı çok şey olduğu gibi, kapital mevzuunun dengeli ele alınmasında da O tam bir rehberdir. Tarih boyunca O’nun getirdiği sistem –bu sistem bazen suistimal edildiğinden dolayı ifrat ve tefritlere girilse de– hep denge unsuru olmuştur. İşçi-patron münasebetini ilk defa ele alan Efendimiz’dir. İşçi-patron ilişkilerinin nasıl olması gerektiği hususunun Avrupa’ya Endülüs yoluyla geçmiş olduğu düşüncesini paylaşan bir hayli ilim adamı vardır. İhtimal O’ndan sonra, sınıflar arasında muvazene kurulamadığından dolayı kavga ve anarşiye meydan açılmış ve peşi peşine ayaklanmalar olmuştur.

Elhamdülillâh’la başlama mevzuunda bir de أَقْطَعُ tabiri vardır ki, bitik, kesik mânâlarına gelir. Ümmet-i Muhammed, Tevrat’ta “Hammâdûn” yani çok hamdedenler diye anlatılır.[4] Efendimiz de çok hamdeden ümmetin, “Muhammed” isminde çok hamdedilen, övülen, “Mahmud” isminde övgüye mazhar, “Ahmed” isminde ziyade öven, medheden ve hamdeden bir peygamberidir. Bundan anlıyoruz ki, “Hammâdûn” olan bir ümmetle “Muhammed”, “Ahmed” ve “Mahmud” olan o ümmetin Peygamber’i arasında çok sıkı bir münasebet bulunduğu gibi, bütün kitapları hulâsa eden, Elhamdülillâh ile başlayan ve namazda beş defa tekrarlanan ve Elhamdülillâh ile anlatılan ümmet-i Muhammed arasında ciddî bir münasebet var. Öyle ise bu ümmet hamdetmelidir; bu ümmetin ilk sözü hamd[5], Cennet’e dahil oldukları zaman son sözleri de yine hamd olacaktır.[6] Bundan dolayı burada işlerini hamd ile yürütmeyen, hamd ile başlatmayan bir insan için dünyada bu nimetler bitiverdiği gibi, ahiret adına bereketi de devam etmez.

Dünyada bu şekilde hamd etmeyenler, ahirette dirildikleri zaman, “Hamdolsun bizi bu Cennet’e eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık. Rabbimiz’in elçilerinin gerçeği bildirdikleri bir kere daha kesinlikle anlaşılmıştır.” (A’râf sûresi, 7/43) diyemezler. Esasen orada bunu diyebilmek çok önemlidir. Bunun için de dünyada “Besmele” ve “Hamdele” asla terk edilmemelidir.

[1] Bkz.: Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ li ahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’ 2/69-70; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/206. [2] İbn Mâce, nikâh 19; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/173; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/127. [3] Bkz.: İbn Mâce, nikâh 19; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/127; ed-Dârakutnî, es-Sünen 1/229. [4] Dârimî, mukaddime 2; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/89. [5] Bkz.: Fâtiha sûresi, 1/1. [6] Bkz.: Yûnus sûresi, 10/10.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

En isabetli hizmet yolu hangisidir?

Açıklama: Günümüzde İslâm’a hizmet için yola çıkmış pek çok grup, cemaat, parti, dernek var. Bütün bunların üstünde en Muhammedî hizmet yolu hangisidir? Daha çok hizmetlerimizi hangi noktada yoğunlaştırmalıyız? Yoksa hepsine eşit miktarda mı ehemmiyet vermeliyiz?

En isabetli hizmet, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in çizgisinde verilen hizmettir ve bu çerçevede gerçekleştirilen bütün grupların hizmetini alkışlamalıdır. Bana göre, hizmet eden kim olursa olsun, mutlaka ona muzahir olmak gerekir. Zira böyle bir düşünce ve anlayış, hakka hürmetin ifadesidir. “Hakkı sadece ben temsil edebilirim. Hak sadece benim cephemdedir.” düşüncesi, samimiyetle söylense ve hüsnü niyete makrun olsa da, nefisperestlik ifade ettiğinden/edeceğinden dolayı Allah indinde makbul değildir. Zira Allah’a giden yollar, mahlûkatın solukları sayısıncadır. Bu mevzuda araştırılacak tek husus, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine, “Ehl-i necat kimdir?” sorusuna karşı verdiği cevap çerçevesi içinde olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisi olmalıdır. Allah Resûlü ümmetinin 73 fırkaya bölüneceğini ve bu fırkalardan sadece birinin ehl-i necat olduğunu/olacağını haber vermiştir. Bu fırkaların hepsi de görüşlerini Kur’ân ve Sünnet’e dayandıracaklardır. Ne var ki, Allah Resûlü, ehl-i necat olan o tek fırkanın, falan millet veya filan oymaktan olan insanlar değil, kendisinin ve ashabının üzerinde yürüdüğü yolda, yani sırat-ı müstakîmde ve Kur’ân’ın şehrah dediği yolda yürüyenlerin olduğunu ifade buyurmaktadır. Aslında, objektif olan da işte budur; evet kurtuluşa erecekler Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolundan gidenlerdir. Tekrar edecek olursak, bu çizgide hizmet eden herkesi alkışlamak, hizmetin en isabetlisi, yolların en doğrusu ve Peygamber Aleyhissalâtü vesselâmın da çizgisidir.

Sâniyen, şahıslar önemli değildir. Önemli olan şahısların tavır ve davranışlarının, Allah Resûlü’nün tavırlarına uzaklık ve yakınlığıdır. Efendimiz’in ashabıyla beraber bir hayat-ı seniyyesi vardır ki, melekleri de ruhanîleri de imrendiriyordu. Aynı zamanda, onlarca dinî hayat bütünüyle yaşanıyor, mevcut problemler çözüme kavuşturuluyor, ilerideki benzerlerine de alternatif çözüm yolları gösteriliyordu. Nerede ve ne zaman hangi hâdise zuhur edecekse, o hâdise, Devr-i Risaletpenâhî’de çok küçük planda da olsa mutlaka bir benzeri bulunuyordu. O devirde teker teker gönüllere Müslümanlığı duyurma vardı; bu, kıyamete kadar hızı değişse de devam edecektir. O devirde gizli gizli de olsa hak ve hakikat neşrediliyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde hızlı, daha sonraları biraz yavaşça ama devam ediyor. O devirde yurdunu yuvasını terk edenler olmuştu, kıyamete kadar da olacaktır… Kaba çizgilerle, Allah Resûlü ve ashabının İslâm’la alâkalı yaptıkları bunlardı.

Bir değişik zaviyeden şöyle de değerlendirilebilir: Ehl-i iman ile ehl-i küfür arasında, hususiyle haklarını müdafaa edemedikleri durumlarda, Allah Resûlü daha ziyade, gönüllerde imanı pekiştirme yolunu seçmiştir. Bir büyük mücadele ve dayanmayı devam ettirecek o kimselerde sebat, kararlılık ve azim ruhunu geliştirmiştir. Bu şekilde daha baştan dönecek kimseler dönecek, ileride yol sarpa sarıp çetinleştiği zaman kararlı ruhlar oldukları gibi dimdik duracaklardı; dimdik duracaklardı başlarında değirmen taşları döndürülse de.

Evet, Kur’ân-ı Kerim’in yer yer âyât-ı beyyinatıyla ifade buyurduğu gibi, inanmış kimseler zaman zaman imtihana tâbi tutulacak, emniyet, huzur, yurt ve yuvalarına dokunulacak, tekrar ber tekrar imtihana maruz kalacaklar; böylece Allah, sadık olanları olmayanlardan ayırmış olacak. Aslında Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyelerinde böyle şeyler hep yaşanmıştı. Binaenaleyh bu devre de çok iyi tespit edilmeli, eğer böyle bir zaman dilimi yaşanıyorsa, her şey ona göre değerlendirilmeli ve üzerinde durulması gerekli olan hassas konulara önem verilmelidir.

Bir nokta daha vardır ki o da şudur: Mü’min, davranışlarının ehl-i iman adına fiyasko ile neticelenmesine sebebiyet verecek şeylerden kat’iyen sakınmalıdır. Mü’minin tek başına bir hayatı yoktur. O, kendi hususî hayatını, içinde yaşadığı, kederde-tasada beraber olduğu kimselerle paylaşmaktadır. Bu sebeple mü’minin hayatındaki bir fiyasko veya bir falso, arkadaki bütün saflara sirayet eder. Bu, onların kimisinde inkisar, kimisinde de ümitsizlik meydana getirir. Bir mü’min “Başkalarının başını ağrıtacak şekilde “ben” deyip kahramanlık yapamaz. Çünkü verilecek ceza, sadece ona verilmez. Diğer mü’minler için de şartlar ağırlaştırılır ve Müslümanlık o coğrafyada yaşanmaz hâle getirilir.

Evet, bir hizmet düşünüldüğünde, her şeyden evvel, tenasüb-ü illiyet prensibine göre sebepler ve neticeler ele alınmalı, âdeta bir teşrihçi usulüyle masaya yatırılmalı ve çok iyi gözden geçirilmelidir. Bu kol, şu kadar gücü kaldırabilir mi? Kaldırabilirse o kola, o ağırlık yüklenmelidir. Kaldıramıyorsa -tenasüb-ü illiyet fizikte önemli bir kanundur- o kol, o yükün altına sokulmamalıdır. Biz, hüsnü niyet sahibiyiz. Bizden bu memlekete hiç zarar gelmemiştir ve gelmez de. Bütün cihan bizi bilir. Biz, samimiyetle coşar, ihlâsla gerilime geçer ve Allah rızası için heyecanlanırız. Başkaları kelepire koştuğu zaman da, Allah’ın lütuf ve keremiyle ellerimizi kaldırıp içten gele gele şöyle deriz: “Yâ Rabbi! Bir hizmet mevsimiydi, bitti. Artık emanetini alma zamanı gelmiştir. Al ve bizi kurtar.”

Bununla beraber bizim, kendimizi içte ve dışta, dine karşı düşmanlığı cibillî olarak benimsemiş ve din düşmanlığı kendilerinde cibillî bir hâl almış kimselere kendimizi anlatacağımız zamana kadar, -açık ve samimî olma zaten genel tavrımızdır- yanlış anlaşılmaya da sebebiyet vermemeliyiz. Zira netice itibarıyla bu mevzudaki falso ve fiyasko, şu âna kadar belli bir tekevvün kazanmış, dirilişte belli bir merhaleye ulaşmış hizmet erleri ve onların sağında ve solunda bu işe gönül vermiş hasbîlerin şimdiye kadar ortaya koydukları sa’ylerinin semeresine dokunur, onların ümitlerini kırar ve onları inkisara uğratır.

Mevzuu hulâsa edecek olursak; en mâkul hizmet, Allah Resûlü’nün hareket tarzı içindeki hizmettir. Çünkü Kur’ân, Allah Resûlü’nün bizler için bir misal ve numune-i imtisal olduğunu ifade buyurmaktadır. Rabbim bizi hep bu istikamette hizmete muvaffak kılsın.

Bu hizmet en mâkul hizmettir. Bu ölçüyle bakınca “Falanınki yanlış, filanınki de doğrudur.” dememek gerekir. Mühim olan kıstastır. Kur’ân bir zümre müstesna -o zümre ki daima insanlığın başının belâsı olmuş, küfre kilitlenmiş, imana ve ehl-i imana cibillî düşmanlık besleyenlerdir- hak ve hakikati duyurma adına herkese açık durmayı emreder. Herkesle belli ölçüde münasebeti yeğler ve bizi hakkın tercümanı olmaya çağırır.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

İşlerimizin yoğunluğundan dolayı ibadetlerimizdeki ihmal ve eksiklerimizi, füyûzât hislerinden fedakârlık diye yorumlayabilir miyiz?

Füyûzât hisleri dediğimiz husus, bizim terminolojimizde, muhabbetullahın neticesi olarak, Rabbimiz’den bazen bir vâridât hâlinde bazen de bir inşirah olarak gelen, tarifi oldukça zor bir hâlet-i ruhiyedir. İmandan ruhanî zevklere uzayan bu vetireyi izah etmek gerekirse, önce iman-ı billah, sonra mârifetullah, onun arkasında muhabbetullah, sonra da zevk-i ruhanî basamağı gelir.

Zevk-i ruhanî, maksudun bizzat yapılarak doğrudan doğruya istenilmemelidir. Zira siz, Allah’ın verdiği bazı şeyleri, bir vâridât, bir akdes ve mukaddes feyiz akıntısı hâlinde her zaman vicdanlarınızda duymayabilirsiniz.. veya bazılarınız duymayabilir. Allah (celle calâluhu) bazı kimseleri dünyada kapalı sandık gibi tutar, onlara bir şey hissettirmez; bazı şeyler hissettirse de bazı fıtratlar onu duymayabilir. Diğer taraftan öyle insanlar vardır ki, çok fazla tecellî olmasa bile güneşten gelen bir radyasyonun çarpmasıyla alev alabilen nesneler gibi hemen parlayıverirler. Öyle olunca da bunlar, turnikede sizden otuz kadem geride oldukları hâlde, misal âleminde her gün Efendimiz’le, İslâm’a hizmet etmiş büyük insanlarla kol kola bulunabilirler. Zira onların fıtratları müsaittir bu işe. Eğer sizin fıtratınız buna müsait değilse, değil açıktan açığa Peygamber’le kol kola olmak, avamın tesellileri olan rüyalarda bile O’nunla buluşamazsınız.

Ötelerle alâkalı meseleleri, şu maddî âlemi görüp kabullendiğiniz gibi riyazî bir kat’iyette görüp: “Bir adım daha atsam Cennet’e girebilirim.” ruh hâleti içinde değilsen, o kapıların sana açılması imkânsızdır. Ne var ki böyle bir ruh hâletinin olmaması da ciddî bir eksiklik değildir. Çünkü Asrın Fikir Mimarı’nın da ifade ettiği gibi; bir insana en büyük ikram-ı ilâhî, Cenâb-ı Hakk’ın ona ikramını hissettirmemesidir. Hem böyle bir hâl, ne Hz. Ebû Bekir’de, ne Enes b. Malik’de ne de başka sahabilerde vardı. Hâlbuki onlarda öyle bir mazhariyet vardı ki, her birinin taşıdığı değer, diğer insanların taşıdığı değerin kat kat üstündeydi.

Evet, gerçi bu, istenilmeyecek bir şey değildir; ama Allah (celle celâluhu) vermemişse, ille de olsun diye hırsla istemenin doğru olmadığı da muhakkak. Evvelâ, bütün bunlar Allah’tan gelebilecek mevhibelerdir. Dolayısıyla bize, ihlâslı ve samimî olmak, dine hizmette sürekli koştururken, kalb ve kafamızın içine zerre kadar dahi olsa ağyâr düşüncesinin girmesine fırsat vermemek düşer. Bir şarkı sözlerinde, “Gözlerinin içine başka hayal girmesin/Benden evvel başkası bakıp seni görmesin.” denildiği gibi, bizim de Allah’la aramızdaki münasebet bu ölçü ve bu çerçevede olmalıdır. Meselâ, insanların bize karşı teveccühlerinde iki büklüm olarak: “Allah’ım, bana Sen böyle bakmıyorsan, vallahi yerin dibine giriyorum.” diyerek hacâlet ifade edilmelidir. Zira asıl olan marz-ı ilâhîdir. Üstad’ın da ifade ettiği gibi; şayet O razı ise, isterse, âlemi de razı eder.

Bu itibarla, dine hizmet edenler, füyûzât hislerine değil, ihlâsla hizmet edip etmediklerine bakmalıdırlar. Hizmetleriyle birilerinin hidayetine vesile oluyor ve onların hidayetine vesile olacak plân ve programlar yapabiliyorlarsa, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı bir iş yapıyorlar demektir. Günümüz şartlarıyla milyonlarca araba bağışlasanız bile —yemin ederek söylüyorum— Allah indinde, bir insanın hidayetine vesile olma sevabına ulaşamazsınız.

Eğer siz bir yerde bu işi en mükemmel şekilde yapıyorsanız, artık füyûzât hissi de ne demek! Sizin şahsî füyûzât hisleriniz kat’iyen bununla tartılamaz. Ne var ki, bazen sizin füyûzât hislerinizle alâkalı herhangi bir hesabınız olmadığı hâlde, onlar da dolu dolu yaşanabilir. Eğer füyûzât hisleri önemli bir mesele olsaydı, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), büyük veli Abdülkuddüs’ün yemin ederek, “Eğer O’nun ulaştığı yere ulaşsaydım geriye dönmezdim.” dediği yerden O da geri dönmezdi. Hâlbuki O, insanların ulaşamayacağı bir zirveye ulaşmış, orada hurilerin perdedarlığını görmüş, melekler O’na teşrifatçılık yapmış ve yıldızlar kaldırım taşı gibi ayaklarının altına döşenmişti ama O bütün bunlardan çok daha önemli bir meseleden dolayı geri dönmüştü ki, o mesele de, insanlığın irşad ve hakka uyarılması meselesiydi. Evet, bizler her konuyu Allah’ın kıstaslarına göre tartmalıyız.

Diğer taraftan, “İşlerimizin yoğunluğundan dolayı ibadet ü taate vakit bulamıyoruz.” sözü, kabul edilebilecek bir özür değildir. Çünkü bir insan, mesai saatlerinin dışında, çay içme, arkadaşlarıyla sohbet etme vs. gibi şeylere ayırdığı zamanı insafla düşünse, geriye çok zamanının kaldığını görecektir. Zannediyorum, herkes, böyle boş zamanlarında Allah’a teveccüh edip, dua ve niyazda bulunma vakti bulabilir.. ve bu, hem onu dinlendirir hem de zamanını bereketlendirir.

Evet, öyle tahmin ediyorum ki, bizler eğer iyi bir zaman ayarlaması yapıp da fizikî olarak yorulduğumuzda, ibadet ü taatte bulunsak, evrâd u ezkâr okusak; ruhen yorulduğumuzda da tekrar işimize koşsak, hem bedenen, hem de ruhen dinlenmiş olur ve bu iki âlem arasında yani evrad ü ezkar ve ibadet ü taatten dünya işlerine, onlardan da tekrar diğerlerine gelip giderek hayat kanaviçemizi örebilsek, mükemmel bir dantelâ ortaya koyabiliriz -Allah’ın inayet ve keremiyle-.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz