Müstehcen film izlemek guslü gerektirir mi?

Sorunun cevabına geçmeden birkaç hatırlatma yapmakta fayda mülahaza ediyoruz. Esasen bir Müslüman’ın müstehcen bir film izlemek gibi zinaya götürücü bu çeşit fiillerden kesinlikle uzak kalması gerekir. Çünkü açık saçık görüntülere bakmanın haram olduğu bizzat Kur’an’da belirtildiği gibi Peygamber Efendimiz de farklı hadisi şeriflerinde bu günaha dikkat çekmiş ve ümmetini bundan uzak tutmak istemiştir. Efendimiz, gözlerin bu şekil bakışlarını bir çeşit göz zinası olarak değerlendirmiş ve harama bakmanın şeytanın zehirli oklarından bir ok olup Müslüman’ın kalbine saplanacağını ifade buyurmuştur.

Kur’an’da zina yapmayın yerine “zinaya yaklaşmayın” buyrularak, kişiyi zinaya götürebilecek her türlü fiilin yasaklandığı belirtilmiştir. Çünkü birçok ahlaksızlığın temelinde bu çeşit harama nazarlar yatmaktadır ki bunların bir kısmı da zinayla neticelenmektedir. Ayrıca bu tür günahların belki bizim cennete gitmemize vesile olabilecek bazı duygularımızı öldürdüğünü de unutmamak lazımdır. Şu anki toplumun halini düşündüğümüzde ve haramı işlemenin bu denli kolaylaştığı bir zamanda bizler, haramlara karşı daha bir teyakkuz içinde bulunmalı ve ömür sermayemizi en iyi şekilde kullanarak rıza-ı ilahiyi kazanma yollarını araştırmalıyız.

Şimdi sorunuzun cevabına baktığımızda, şunları söyleyebiliriz. İnsanı cünüp eden ve dolayısıyla gusül abdesti almasını gerektiren şey müstehcen görüntülere bakmak değildir. Yani tek başına bu tür şeylere bakmak insanı cünüp etmez. Kişiyi cünüp yapan, kendisinden şehvetle akıntının gelmesidir. Eğer bu esnada bu şekilde bir akıntı geliyorsa kişi cünüp olur.

Cenaze evinde televizyon izlenebilir mi?

Ölen insana üzülmek, sessizce ağlamak gayet tabii ve insanîdir. Dinimizde yas tutmanın sınırları yukarıda ifade edildiği çerçevede bellidir. Buna göre yas tutma/ihdad kocası ölen kadına gereklidir ancak bu kayıt, yakınları vefat eden insanların hiç hüzünlenmeden hayatlarına devam edecekleri manasına anlaşılmamalıdır zira her ölüm insana ahireti hatırlattığı gibi cenaze evinin ve yakınlarının da bu ölümden kendilerine pay çıkarmaları gerekir. Vefat eden kimsenin yakınları, çevrelerinin yadırgayacağı şekilde memnun ve mutlu görünmekten sakınmalıdırlar. Buna göre ölenin evinde yemek yapılması haram değildir fakat ölenin yakınları o halleriyle yemek yapamayabilirler. Etraftaki komşu ve akrabâların “cenaze evi üzüntülüdür, gamlıdır, yemek yapamayabilirler, onlara yardım etmek lazım” anlayışı içinde yardıma koşmaları, hem dinimizin müstehap kabul ettiği bir davranış hem de gayet insanîdir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cafer b. Ebî Tâlib şehit olunca اِصْنَعُوا لِاٰلِ جَعْفَرٍ طَعَامًا فَإِنَّهُ قَدْ أَتَاهُمْ أَمْرٌ شَغَلَهُمْ “Caferin ailesine yemek yapıp götürün çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir.”[1] buyurarak cenaze evine yemek götürülmesini ifade etmiştir.

Cenaze evinde televizyon seyretmek, radyo ve müzik dinlemek yasak olmasa da ölen insana saygının gereği, o evin biraz sükûnetli, sessiz olması daha uygundur. Bu hem ölene hürmeti ifade eder, hem de ev halkına ölümü hatırlatır. Dolayısıyla da “ölenle ölünmez” ifadesi bu açıdan yanlış, “hayattan tamamen kopmama” manasına düşünüldüğünde doğrudur. Nitekim cenaze merasimlerinin bile dünyevîleştiği günümüzde, ölümü ve ahireti daha fazla hatırlamaya ihtiyacımız vardır ve ölen insanların hâli buna bir vesiledir. Öyleyse, bu hâli ölümü hatırlama adına iyi değerlendirip televizyonla, radyoyla, gazeteyle meşgul olmamak ve o uhrevî atmosferi bozmamak gerekir.

[1] Ebû Dâvûd, cenâiz 25,26; İbn Mâce, cenâiz 59.

Trafik Kazasında Ölenin Yakınları Tazminat Alırsa Haram mı Olur?

Tazminat alıp barışarak helalleşmişler. Mesele bitmiştir. Kaza yapanın hapiste yatmasından kime ne fayda var? Hal bu ki tazminat ödemesinde, Kur’an’ın tabiriyle (diyet) vermesinde hem ölenin geride kalanları için, hem de kazaya sebep olanın ailesi için fayda vardır. Kur’an, faydalı olanı tavsiye ve emreder, faydasızı değil. Bu sebeple İslam hukukunun ilgili maddesinde şu hükümleri görmek mümkündür. Deniyor ki:

Ölümle biten bir olay sonunda öldürenin niyetine bakılır. Öldürme olayında kasıt varsa, katil kurtulamaz!.. Hakim onu da öldürdüğünün akıbetine uğratarak idamına karar verir. Çünkü kasıt var. Kasıt varsa kurtuluş yoktur.

Kasıt yok da kaza varsa, hata ile ölüme sebep olmak söz konusu ise, artık ölenin mirasçılarına hata ile ölüme sebep olan suçlu, diyet öder, yani kan parası verir. Tazminat öder. Bu para, haram filan da olmaz. İslam hukukunun ayete dayalı hükmü böyledir… Suudi Arabistan’da bir tanıdığım trafik kazasında bir kadının ölümüne sebep oldu. Hemen hapse attılar. Ancak ertesi günü diyetini ödeyince çıkardılar. Kasıt yoktu çünkü. Kasıt olmayınca diyet ödemek hem makul hem de meşru olur. Bunda iki tarafa da fayda vardır.

Şayet tespit edilecek diyet, yani tazminat, kazayı yapanın tek başına ödeyemeyeceği miktarı buluyorsa akrabaları da ödemeye yardımcı olmak için devreye girmeleri gerekir. Seyirci kalmaları caiz olmaz. Bu diyet olayı her türlü yaralamalarda da geçerlidir. Mütecaviz taraf, mağdurun masraflarını öder, kayıplarını telafi etmeye mecbur tutulur.

Anlaşılan odur ki, gerek trafik kazalarında, gerekse başka kazalarda olsun mağdur tarafın suçluyu hapse attırması halinde eline hiçbir şey geçmez. İki tarafın da perişanlığı sürüp gider. Ancak suçlunun diyet ödemesi halinde ise mağdurun geride kalanlarının perişanlığına bir ölçüde mani olunmuş olur, hiç olmazsa merhumun yakınları, diyet sebebiyle korumaya alınmış sayılır. Bundan da ölenin ruhu muazzep değil, aksine memnun olur. Çünkü geride bıraktığı ailesine hiç olmazsa tazminatıyla bakmış durumuna girer. Nisa Suresi ayet 92’de görülebilir bu hükmün kaynağı. Bu ayetlerde: Kasti öldürenin idam edileceği, kaza ile ölüme sebebiyet verenin ise diyet ödeyip, tazminat vereceği açıkça anlatılmaktadır. İsterlerse diyeti bağışlayabilecekleri de hatırlatılmaktadır…

Demek ki, ölünüzü parayla sattınız, şeklindeki iddia İslam’a uygun düşmemekte, dini bilgiye dayanan bir iddia değerini taşımamaktadır. Kazayı yapan hapiste yatsa, geride kalan mağdurların da eline hiçbir şey geçmese daha mı iyi olur? Allah korusun, herkes kaza yapabilir. İşi kin gütmeye götürmekte kimseye fayda yoktur. Kaderin de bunda hissesi vardır, deyip barışmakta herkese sevap vardır. (Ahmet Şahin)

Trafik Kazasındaki Ölüm ve Yaralanmalarda Suçludan Para Cezası Alınabilir mi?

Trafik kazasındaki ölüm, yahut yaralanmadan dolayı para cezasına çarptırılan suçludan mirasçılar veya yaralanan mağdur, para alma hakkına sahip olurlar. Haramlık bahismevzu olamaz. Zira İslâm hukukunda kasten öldürmelerde kısas, kastın dışındaki öldürmelerde ise diyet vardır. Yâni suçlu, mağdura diyet olarak para öder.

Diyeti gümüşten hesap ederlerse mesele ucuz hallolur. Altından hesap ederlerse ceza parası, biraz daha yükselir. Bu da, muhatabın durumuna göre hareket etme imkânı vermiş olur.

Alkollü iken, yahut ehliyetsizken kullandığı arabayla çarptığı birinin yaralanmasına sebep olan kimse de, diyeti gerektiren suç işlemiş olur. Sarhoşluk, yahut ehliyetsizlik meşrû mazeret olmaz.

Yol kenarındaki inşaattan birşeyler düşüren işçi, yoldan geçen birinin ölümüne sebep olursa bakılır, inşaatta koruyucu tahta perde varsa, sadece sebep olan işçi diyet öder, yoksa mal sahibi ile müşterek olarak öderler.

Kapısında köpek bulunduran adam, geçenlerin ısırılıp yaralanmasına sebep olsa diyet nev’inden para cezasına çarptırılır. Yaralanan, bu parayı almakla mağduriyetini gidermiş olur, haram olmaz. (Ahmet Şahin)

Gayri müslim ülkede kaçak elektrik kullanmak caiz mi?

Açıklama: Gayr-i Müslim bir ülkede su veya elektriğin ücretsiz/kaçak kullanılmasının caiz olduğunu ve Türkiye’nin de daru’l-harp olduğunu savunan bazı kişiler bu yola başvuruyorlar. Bu konuda bir açıklama yapabilir misiniz?

Bu düşünce, belki İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin bir fetvasının yanlış anlaşılması veya kullanılmasından doğuyor olabilir. O, “Dâru’l-harbde (müslümanlarla savaş durumunda olan bir ülkede) bulunan bir İslam ülkesi vatandaşı müslümanın, bu ülke kanunlarına göre caiz ve meşru olan, ama İslâm’a göre caiz olmayan bir yoldan (bir akit, bir işlem ve eylem ile) harbinin (o ülke vatandaşının) malını alması, mülkiyetine geçirmesi caizdir” diyor. Bu ictihada göre mesela kumar oynamak ve faiz almak İslam’da haramdır, ama dâru’l-harbde yasak değilse ve müslüman, bir harbi ile kumar oynadığında kazanacağını biliyorsa kumar oynar, harbiye faizle kredi verir ve bu yollardan elde ettiği gelir helal olur. Bu durum, savaş durumundaki bir ülkede ve kesin kazanılacak bir durumsa geçerlidir. Bunun yanında yapılan işin bu ülkede kurallara uyması ve meşru olması gerekir. Bu, İmam-ı Azam’ın kendi şartları içinde bir fetvasıdır ama İmam Ebu Yusuf ve diğer talebeleri bu görüşe katılmaz ve genel bir hüküm olarak “Müslüman’ın tabi olduğu kanun ve kurallar ülkeye göre değişmez, İslam ülkesinde haram olan akit ve davranışlar, izinle girilmiş harb ülkesinde de haramdır, Müslüman orada da faiz alarak kumar oynayarak harbînin malını alamaz…” derler.

Bugün ülkeler arasındaki ilişki durumları/şekilleri değişmiştir. Bir ülkenin diğerine savaş ilan edebilmesi için “üzerinde ittifak edilmiş” sebepler vardır ki bunu da “dışarıdan saldırı karşısında savunma” şeklinde özetlemek mümkündür. Bunun yanında günümüzde savaş halinde olan böyle iki ülkeden söz edilemez ve bu sebeple de “İslam ülkesi sayılmayan ülkelerde yaşayan insanların malları ve canları Müslümanlara helaldir” denilemez.

Bu noktadan hareketle yabancı bir ülke de olsa o ülkede bulunan Müslümanların, âmme hukukuna ve kul haklarına tecavüz olan kaçak elektrik ve su kullanımının caiz olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.

Dârü’l-İslam Müslümanların yaşadığı topraklardır. Daru’l-Harb’e gelince o Dâru’l-Eman dediğimiz, pasaportla rahatça girilip gezilebilecek bir memleket değildir. Darü’l Harp, Müslümanlarla her an harb edebilecek, orduları bize karşı hazır ve aynı zamanda hudutlar çizilmiş, pasaportla bile içlerinde gezilemeyecek, ticari emniyetin olmadığı, ancak muvakkat anlaşmalarla bizim onların içinde gezebilmemize ruhsatın verildiği yerdir. Türkiye için darulharp demek mümkün değildir. Kaldı ki darulharpte de Müslüman gayri meşru işlere girişemez. O müslümandır ve her yerde kendi karakterinin gereğini sergiler. İmam-ı Azam’ı doğru anlamak ve doğru yorumlamak gerekir.

 

Cenazelerde ağlamak günah mı?

Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bir kadının, vefat eden çocuğunun başında feryad ü figân edip ağladığını, üstünü başını yırtıp uygunsuz sözler sarf etmekte olduğunu görür.. görür ve kadına yaklaşarak hem onu teselli etmek hem de sabır tavsiyesinde bulunmak ister. Kadın, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanımadığından, “Git başımdan, sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun!..” der, konuşmaya yanaşmaz. Peygamber Efendimiz, daha hiçbir söz söylemeden kadının yanından ayrılır.

Orada bulunanlar, acılı anneye onun Allah Rasûlü olduğunu söyleyince, kadın daha müthiş bir sarsıntı ile sarsılır; bilmeden Rasûl-ü Ekrem’e karşı saygısızlık etmiş olduğuna çok üzülür. Koşarak Efendimiz’in saadet hanesine varır; kapıda ne nöbetçi vardır ne de koruma, hemen içeriye girer; Efendimiz’den özür diler. Allah Rasûlü ona cevab-ı hakîm olarak şunu söyler: “Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.” Evet, asıl ve makbul sabır, insanın başına bir felaket geldiği ilk anda onun bir imtihan olduğuna inanması, kadere razı olması, bela karşısında dayanıp katlanması ve bağırıp çağırmaktan, yaka paça yırtmaktan, uygunsuz sözler sayıp dökmekten uzak kalmasıdır.

Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Mesela, ciğerparesi, oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir.

Rehber-i Ekmel Efendimiz’in bu ikazları bir cenaze karşısında, özellikle de bir şehidin huzurunda nasıl davranmamız gerektiğini gösteren çok önemli ölçülerdir. Evet, bir yiğidimizin kanlı gömleğini görünce üzülürüz, gözümüz de yaşarır; fakat o, paramparça olsa bile boşa gitmiş değildir ki!. O, canını beyhude vermemiştir; kurban olması gereken bir yerde kendini feda etmiştir.. etmiş ve fânî hayatının beş-on senesini Hak yoluna kurban etmesine mukabil ebedî saadeti kazanmıştır. Allah’ın izniyle, o Firdevse uçmuştur, şimdi Peygamber Efendimiz’in meclisinde bulunuyordur. Bu itibarla, geride kalanlar, onun ayrılığından dolayı kederli olabilirler ama bağırıp çağırmaları, çığlık koparmaları ve isyan ifade eden sözler söylemeleri hem şehit ailesine yakışmaz hem de çok pahalı bir payeye talip olup onu canıyla satın alan şehide karşı saygısızlık olur.

Dünyanın ve hâssaten ülkemizin bugünkü hali insanı ümitsizliğe sevk ediyor. Bu konudaki tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Mevzuyu tahlile geçmeden önce şunu ifade etmeliyim ki, dünya ve Türkiye’nin bugünkü hali, hiç de ümitsizlik ve yılgınlığa sevk edecek durumda olmadığı gibi, bugünlerde yaşanılan kriz de, günümüze has bir problem değil. Geçmişte de bu kabil durumlar tekrar tekrar yaşanmış ve netice itibarıyla hepsi de bertaraf edilmiştir.. evet hâlihazırdaki durum ne ilktir ne de son olacaktır.

Şimdiye kadar kim, yürekten ve samimî olarak kendi dâvâsına bağlanmışsa, Allah ona zafer ve muvaffakiyet ihsan etmiştir. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. Meselâ, Havarilerin Hz. Mesih’ten aldıkları mesajla koca Roma İmparatorluğunu sarsmaları buna güzel bir örnektir. Hz. Mesih’in Eyle’de veya bir kısım Hıristiyanların iddia ettiği gibi eğer İzmir civarında neş’et etmişse, bu insanların o günkü şartlarla nasıl çoğalıp Roma İmparatorluğu’nu sarstıklarına ve arslanların ağızlarına atılmalarına rağmen nasıl yılmadıklarına hep hayret etmişimdir. Bir avuç insanın, insanlık tarihinin seyrini değiştirecek şekilde o günün en mütegallip, en mütehakkim, en müstebit hükümdarların hükmettiği ve aşılmaz lejyonları bulunan bir ülkeyi temelinden sarsmaları akıllara durgunluk verecek bir hadisedir. İşte bu, Allah’ın gücü, Hz. Mesih’in kudsiyeti ve onun mesajının nuraniyetindendir.

İkinci olarak, imanı olan bir insan, hiçbir zaman şu bezdirici ve yıldırıcı durumlardan dolayı ümitsizliğe düşmemelidir. Zira Allah’ın sonsuz kudretini mülâhaza ederken ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır.. ve isterse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir. Ayrıca âyetin ifadesiyle, “Allah’ın rahmetinden kafir bir cemaatten başka kimse ümidini kesmez.” [1] Söz buraya gelmişken, mevzumuzla alâkalı Akif’in, kendi döneminde değişik hadiselerle sarsılan insanımıza her zaman tekrar ettiğim bir sözünü hatırlatmak istiyorum:

“Ye’s öyle batak(lık)tır ki: Düşersen boğulursun.

Ümmide  sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Hz. Sâhib-i Zaman’ın ifadesiyle, “Yeis, mâni-i herkemâl-dir.” Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunan insanlar, “bu bâdireyi de atlatabilir miyim!” tereddüdüne düşmemelidirler. Himmetler fevkalâde âlî, ruhlar gayet fâtihâne, azimler peygamberâne tutulmalı ve “Allah bizimle beraberse, aşamayacağımız engel yoktur.” duygu ve düşüncesi içinde hareket edilmelidir. Yine o Ümit Güneşi, kaldığı Marmara Oteli’nin denize nâzır penceresinden parmağını ufka doğru uzatarak, “Kardeşlerim, ye’se düşmeyiniz, ilhadın bel kemiği kırılmıştır. O, ölüm heyecanları içinde çırpınmaktadır.” diyerek çevresine hep ümit aşılamıştır. Bu söz, bundan senelerce evvel söylenmiştir ve o zamanın dünyası ile günümüz dünyası arasında kıyaslanamayacak kadar büyük farklar vardır. Bugün dünyanın dört bir tarafında ümit tomurcukları -Allah’ın inayet ve keremiyle- boy atıp yeşermektedir. Öyle ise, ruhlarımızı coşturacak bunca ümitbahş gelişmeler varken neden ümitsiz olalım ki!

Öte yandan, “cihanın şarkında ve garbında 20. asırda kan seylapları, insanları kütükler gibi önüne katıp sürüklüyor ve 21. asra da yine aynı duygu ve düşünce içinde giriyoruz. Şimdi, böyle bir durumda nasıl ümitli olabiliriz ki?” gibi bir soru akla gelebilir. Zannediyorum soruda kasdedilen mânâ da bu olsa gerek. Burada bütün samimiyetimle ifade edebilirim ki, Allah birgün Kur’ân’ın elmas düsturlarını kendilerine rehber edinenlere, mutlaka dünyaya kendilerini ifade etme fırsat ve imkanını verecektir. Bunda hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Bugün dünyanın değişik yerlerinde öldürülen o masum ve savunmasız insanlar, bizim hesabımıza yeni yeni sürgünlerin meydana gelmesi için, tıpkı baharda ağaçların budanması gibi bir mânâ ifade etmektedirler.. bu sebeple 21. asır inşaallah 20. asır gibi olmayacaktır. Şimdilerde biz, değişik yerlerde çiçeği başka, rengi başka, gülü ve bülbülü başka bahar edalı yamaçlar görüyoruz. İnşaallah her yerde ayrı ayrı baharlar açacak ve on asırlık o müsâmahakâr müslümanlığımızla, ayrı ayrı yerlerde meydana getirilen bu kanaviçeyi birbirine bağlayıp bütünleştireceğiz. Ne var ki bütün bunlar, durup dururken kendi kendine de olmayacaktır. Bunlar için azami ızdırap, dua, tazarru ve gayret gerekir. Evet, Allah’tan inayet için gayret göstermek şarttır. Şayet âhesterevlik edilmez, gerekli ceht ve gayret de gösterilirse, Cenâb-ı Hak -inşallah- bu son dünya kışını da bahara tebdil edecektir.

M. Fethullah Gülen

——————————————————————————–

[1] Yusuf, 12/87

Ekonomik krizler israftan mı kaynaklanmaktadır?

Ülkemiz şimdiye kadar pek çok kriz görmüştür. Bu ekonomik krizlerden biri de 5 Nisan 1994’te yaşadığımız krizdir. Zannediyorum Müslümanca yaşayabilseydik bu ekonomik krizi daha ucuz atlatabilirdik. Kriz başa gelince tasarruf ve kanaate, daha doğrusu Müslüman gibi yaşamaya yönelmiş olduk. Bununla beraber bizler biraz daha kanaatkâr olduğumuz bu durumu, oldukça mükemmel ve çok fedakârca bir yaşama tarzı zannettik. Oysa Hazreti Sahib-i Şeriat, yemek yerken midenin üçte birini yemeye, üçte birini suya, diğer üçte birini de havaya ayırmak gerektiğini tavsiye etmişti.[1] Eğer biz, bütün hayatımızı, yeme adına verilen bu kıstasa göre ayarlayabilseydik en azından kendi yaşantımızda büyük bir tasarruf sağlayacak ve içinde bulunduğumuz krizin de biraz daha hafiflemiş olduğunu görmüş olacaktık.

Bir misalle konuyu biraz daha açmak istiyorum. Boy abdesti alırken kullanılması gereken su miktarı Efendimiz’in tavsiyeleri ile yaklaşık üç litredir. Bu hususa fıkıh kitaplarında da geniş yer ayrılmıştır. Bu miktarı “Ben biraz daha fazla istiyorum” diyen için dört litre olarak takdir etsek bile zannediyorum fıskiyenin altında harcadığımız su ile kıyaslandığında görülecektir ki biz çok büyük bir israf içindeyiz. İsterseniz boy abdesti alırken altınıza bir leğen koyarak kaç litre su ile yıkandığınızı ölçebilirsiniz. Bunu yaptığınız takdirde en iyi şartlarda dört litreye kadar harcamamız gereken su miktarının kaç litreye çıktığını görürsünüz.

Evet, fıkıh kitaplarında boy abdesti için harcanacak üç litre üstü su için israf denilmektedir.[2] Sahib-i Şeriat’ın tavsiyesine rağmen dört veya beş litre[3] olduğunu kabul etsek bile –Allah affetsin– leğende yirmi litre su birikiyorsa, on beş litre su fazla harcanıyor demektir. Aynı zamanda su öyle bir nimettir ki doğru kullanılmadığı takdirde, karşılığı iki veya üç misli ödenen bir israf kaynağına dönüşebilir. Muslukların da, en az su kullanmaya göre ayarlanması çok önemlidir. Zira kullanılan suyun en az israf edilmesi ancak böyle bir ayarlama ile mümkün olacaktır.

Başka bir misalle konuyu biraz daha açmak istiyorum. Şöyle ki bizim yaktığımız elektrikte yapılan israfın da haddi hesabı yok.. Allah’ın ışığı varken, gündüz çalışmak en güzelidir. Sabahlara kadar oturmak veya televizyon ve radyo deyip bütün bir gece boyu ışıkların açık kalmasıyla da çok ciddî israflara girilmektedir. Gerçi devlet bu mevzuda bir tasarruf kapısı aralamış, bütün dünyada devam ettiği gibi bizde de yaz ve kış günlerinde saati bir saat ileri veya geri alma şeklinde bir uygulama devam ettirmektedir. Ama bu konuda iş yine de fertlere düşmektedir ve devlete bu faaliyetlerinde yardımcı olmak gerekmektedir. Oysa bazı insanlar bu saatlere, değiştirilmiş saat nazarıyla bakıp onu sun’î saat diye nitelendiriyor ve meselenin tasarrufa bağlı olduğunu hiç mi hiç düşünmüyorlar. Meseleyi toparlayacak olursak, aslında gırtlağımıza kadar israfa girdiğimizi söylememiz mümkündür.

Yeme ile alâkalı diğer bir misal; bugün biz, kalori olarak bize yeten gıdanın üç katını harcıyoruz. Bu da şu demektir; aslında biz yeme, içme vs.de ihtiyacımız olan miktarın dışında iki kat israf yapıyoruz. Bizler asker veya sürekli hareket eden insanlar değiliz ki 2500 veya 3000 kaloriye ihtiyaç duyalım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki ağır iş yapmayan normal yaşantısı olan insanlara 1800 kalori yeter de artar. Meseleye bize lâzım olan kalori açısından bakarsak zannediyorum israf içinde harcadığımız üç bin lira yerine bin lira bize yetecektir. İsterseniz deneyiniz. Şimdi bu meseleyi şöyle hulâsa edebiliriz: Biz Türkçe kazanıp Amerikanca yiyoruz. Millî hâsıladan herkesin geliri belli olmasına, kazanmada geri olmamıza rağmen Amerikalılar gibi yaşamak istiyoruz.

Üstad Hazretleri israfa, öncelikle bereketin kesilmesine sebep olması açısından yaklaşmaktadır. İsraf, bereketin kesilmesine sebep olunca[4] iktisat da bereketin sebebi sayılabilir.[5] O, bir okka balı üç ay boyunca kardeşlerine de birer çay kaşığı vererek kullandığını söylemektedir.[6] Bir okka, yaklaşık bir kilo üç yüz gram demektir. Ben 1983’te yani Üstad Hazretleri vefat ettikten tam 23 sene sonra Üstad’ın has talebesi Albay Hulusi Bey’e uğramıştım. Merhum Hulusi Ağabey bizzat o baldan olduğunu belirterek bana bir yemek kaşığı vermişti. Demek ki o zamana kadar o bal hâlâ bitmemişti. İktisadın sebeb-i bereket olduğunu söyleyen zat bunu hayatında misaliyle de göstermiştir.

Biz bugün suda, elektrikte, yemede, içmede ve belki de en önemlisi zamanda büyük bir israf yaşıyoruz. Evet, o kadar çok yiyen ve içen muhakkak ki zaman açısından israfa girecektir. İmam Nevevî’ye soruyorlar; “Niye yemiyorsunuz?” O şöyle cevap veriyor: “Helâ ile mutfak arasında gelip gitmekten Rabbime karşı hicap duyuyorum!” Daha sonra da “Yemek yemeyi günde bir kereye veya iki günde bir kereye indirmeye çalışıyorum.” diyor.

Günümüzde, bir eve bir taksi yetmezmiş gibi, ailenin her bir ferdinin özel bir arabasının bulunması oldukça yaygın. Örnek mi istiyorsunuz, Bostancı’dan Altunizade’ye kadar bir yolculuk yapsanız yaklaşık hemen hepsinin içinde sadece bir insan göreceğiniz bin arabaya şahit olursunuz. Bu, millî zayiat ve israf değil de nedir? Acaba bin arabanın her birine dörder insan binse, caddedeki arabaların sayısı iki yüz elliye inmeyecek midir? İnecek ve dolayısı ile de trafik seyrekleşecek ve arabalar hızlı hareket edecektir. Kıyamet kopmaz her hâlde bir gün insanlardan biri komşusunu arabasına alsa, ertesi gün de diğeri aynı şeyi yapsa. Veyahut da baba, diğer aile fertlerini bir arabaya bindirip her birini gideceği yere bıraksa. Acaba böyle bir yöntemle trafik yoğunluğu giderilmiş olmaz mı?

Görüldüğü gibi sistemin bu şekilde işlemesiyle ciddî bir zaman israfı söz konusu. Öyle ki bazen yarım saatte gidilebilecek bir yere ancak iki saatte gidilebilmekte ve dolayısıyla bir buçuk saat israf edilmektedir. Bu israf, her gün gidiş-geliş olarak günlük, haftalık, aylık ve yıllık hesap edildiği takdirde israf edilen zamanın ne kadar olduğu ortaya çıkacak ve bu korkunç israfın boyutları da görülmüş olacaktır. Necip Fazıl merhumun dediği gibi zaman âdeta çayın buğusu gibi tül tül eriyip gitmektedir.

Trafiğin bu durumu ile alâkalı bir tespitte daha bulunmak istiyorum. Bu keşmekeş içinde ayrı bir israf da benzin israfıdır. İki yüz elli arabanın masrafı ile bin arabanın masrafı karşılaştırıldığında dörtte üç nispetinde bir tasarruf söz konusu olacaktır. Ayrıca durup kalkan araçların iki kat benzin yaktığı ve amortisman yıpranmasının iki kat fazla olduğu da bilinen bir gerçektir. Evet, bunlarla hem millî servet hem de şahsın serveti göz göre göre yok olmaktadır. Bunun üzerine çok hızlı yıpranan arabayı da o kadar hızlı değiştirmek gerekiyor ki bunların hepsi ayrı birer israf kalemi sayılabilir.

Evet, bugün biz tepeden tırnağa kadar israf içindeyiz. Türk gibi kazanıp Amerikalı gibi yaşamaya devam edersek bu israfın devamı da gelecek demektir. Bence 5 Nisan’da maruz kaldığımız sıkıntı da aslında bunun sıkıntısıdır. Bu krizde kimseyi kınamayalım. Ne dönemin başbakanını ne de bir başkasını… Oscar’ın dediği gibi, “Âlemin bize yaptığı ne kadar büyük olursa olsun, bizim kendimize yaptığımız hepsinden büyüktür.” Evet, bu krizi biz âdeta kendimiz icat ediyoruz.

Şimdi de pratik hayattan basit bir misal; bizim mutfak masraflarımız için bazılarımız bulunduğumuz yerde haram yenmesin diye suyunun, elektriğinin, yemeğinin parasını yüklenmiş durumdayız. Bazıları da bu hesaba kendi imkânları ölçüsünde, her ferde düşen hisse ile katılmış olabilirler ki burada bulunanlar şüpheli bir şey yiyip içmesinler. 5 Nisan’daki istikrar paketi açıklanmadan on beş-yirmi gün öncesine kadar sanki böyle bir kriz çıkacakmış gibi Cenâb-ı Hak bizi düşünce plânında bu işe hazırlamıştı. Vâkıa, ben bir-iki senedir bu arkadaşlara bir çeşit yemek çıkmasını söylüyorum. Hatta Allah da şahittir ki bu konuda bazen kavga bile ettiğim oluyor. “İsraf etmeyelim, Allah’a hesap veremeyiz, bir çeşit kahvaltı çıksın.” deyip durduk. Evet, istikrar paketinden bir ay kadar evvel böyle bir işe giriştik. Sonra anladık ki bizim plânımız bir istikrar paketi imiş. Daha sonra elektrik adına da çok ciddî bir tasarrufumuz oldu.

Biz toplum olarak yemeklerde de israf ediyoruz. Bugün her şey gibi yiyecekler de pahalılaşıyor. Para sürekli değer kaybediyor. Eğer biz ayağımızı yorganımıza göre uzatmaz isek israftan daha çok çekeriz. Eğer herkes evinde bu şekilde tasarruf etse çok ciddî bir israftan kaçınılmış olacak ve Allah’ın (celle celâluhu) lütuf ve ihsanları da artarak devam edecektir.

Öyle zannediyorum ki bu mesele az bir dikkatle ayarlanıp uygulanabilir. Aslında biz bir hesapsızlık krizi yaşıyoruz. Şu anda İbn Haldun gibi devâsâ bir kâmet de yaşamış olsaydı zannediyorum bu meseleye biraz daha akıllıca, benden daha derli topluca yaklaşır, benim gibi işi dağınıklığa dökmez ama bunlara benzer şeyler söylerdi. Eğer dağınıklık bizde ise, devlet onu toparlayamaz. Kriz insandan kaynaklanıyorsa devlet onunla başa çıkamaz. Problem insanda ise onu devlet çözemez. Gelin israf mevzuunu kendi kendimize çözelim ve bu meselede devletin işini kolaylaştıralım.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bkz.: Tirmizî, zühd 47; İbn Mâce, et’ime 50; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/132. [2] Muhammed eş-Şeybânî, el-Mebsût 1/223; es-Serahsî, el-Mebsût 1/45. [3] Buhârî, gusl 2, 3; Müslim, hayz 40, 41, 42. [4] Bediüzzaman, Lem’alar s.174 (On Dokuzuncu Lem’a, Birinci Nükte). [5] Bediüzzaman, Lem’alar s.181-185 (On Dokuzuncu Lem’a, Yedinci Nükte). [6] Bediüzzaman, Lem’alar s.179-180 (On Dokuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte).

Dört mezhebin meydana gelmesindeki hikmetler nelerdir?

Lugat mânâsı itibarıyla, tutulup gidilen yol, yöntem demek olan “mezhep”, ıstılahî olarak dinin, bazı noktalarda yorum ve tevil farkları bulunan kollarından her birine denir.

Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim ki, mezhep imamları mezhep kurmak için uğraşmamışlardır. Meselâ, bunların ilki Ebû Hanife, hicrî 80’de dünyaya teşrif buyurmuş, 150’de vefat etmiştir. Ebû Hanife, sahabe ve tâbiînden (radıyallâhu anhüm) Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahvâl ü etvâr ve davranışlarına dair meseleleri tespit edip toplamıştır. Bunu yaparken örfün tesirleri de olmuştur. Kendi anlayış, yorum ve tevillerinde Ebû Hanife, “Ben mezhep kuruyorum.” dememiş, “Sünnet ve hadislerden, teferruata dair benim anladığım meseleler bunlardır.” demiştir.

Daha sonra zuhur eden İmam Mâlik, teferruata dair meseleleri değerlendirirken, yetiştiği şartlar ve kendi kültür ortamının da tesiriyle, müracaat ettiği şahıslardan çok cüz’î bazı farklarla hadis kitabı Muvatta’ı meydana getirmiş ve fetvalarını da onun içinde toplamıştır.

Onun talebesi İmam Şafiî, İmam Malik’e harfiyen bağlı olmakla beraber pek çok meselede hocasının anladığı meselelere saygısının yanında, bir kısım farklı yorumlar ortaya koymuştur ama o da bir mezhep kurma sevdasına düşmemiştir. Kendinden evvel yaşamış imamlara hürmetli olmakla beraber teferruata dair meselelerde kendi kanaatlerinin doğru olduğu fikrine varmıştır; varmış ve ulaştığı bilgileri, “el-Ümm” isimli kitabında toplamıştır.

İmam Ahmed İbn Hanbel, İmam Şafiî’den sonra gelmiş, meseleyi hadislere isnat ederek tekrarlarla beraber yaklaşık kırk bin hadis ihtiva eden “el-Müsned”ini meydana getirmiştir. O da bir mezhep kurmayı düşünmemiş, âyet ve hadisler çerçevesinde kendi anlayışını ortaya koymuştur. Böylece kendi kendine arkasında toplananlar için bir mezhep teşekkül etmiştir.

Binaenaleyh hiçbir mezhep imamı, parti kurar gibi mezhep kurma sevdasıyla ortaya çıkmamış ve anlayışlarını kitaplaştırmamışlardır. (Anlayış farkının usûlde değil, teferruatta olduğunu bir kere daha hatırlatalım.) Anlayışlarını kitaplarda tefrik edince bu anlayış farklarını parlak ve cazip bulanlar onun arkasından yürümüşler ve böylece zamanla mezhepler teşekkül etmiştir. Bu müntehîlerin (mezhep imamları) arasında ciddî bir muhalefet olmamıştır. Meselâ İmam Şafiî, İmam Âzam’ın medfun bulunduğu Bağdat’ta sabah namazı kılarken kunut duasını okumayı terk etmiş, bunun sebebi sorulduğunda da, “Ebû Hanife’nin huzurunda ona muhalefet etmekten hayâ ederim!” demiştir. Evet, onlar bu kadar hakperest ve kadirşinastılar.

Diğer bir konu, aslında mezheplerde büyük bir rahmet vardır. Vâkıa, Efendimiz’in bütün hayatını tek başına bir insanın yaşaması mümkün değildir. Allah mezhep imamlarına lütfetmiş ve ihsanda bulunmuş, her biri ona ait farklı derinlikleri temsil etmiştir ki o derinliklerden herhangi birini yaşayan kurtulur. Mezheplerin tevhidi olsaydı, her imamın söylediği şeyi yaşama mecburiyetinde kalacaktık.

Bir de bunlar çeşitli meşreplere göre çok hoş ve latiftir. Farklı coğrafyalar, farklı mizaçlar bunlardan herhangi birine daha yatkın olabilir ve mükellefiyetlerini belli ölçüde de olsa daha rahat yerine getirebilir. Bütün insanların meşreplerini, mizaçlarını birleştiremeyeceğimize göre, mezhepleri birleştirme veya bunların ayrı ayrı olmalarını hor görüp yadırgama yanlıştır. Beşer o kadar çeşitli tabakalardadır ki, bunları birleştirmek mümkün değildir.

İmamların meseleleri farklı anlamalarına gelince, İmam Şafiî, insan vücudundan kan çıkınca abdestin bozulmayacağına, insanın elinin kendisine nikâh düşen birine değdiğinde abdestin bozulacağına hükmeder.[1] Ebû Hanife ise bunların tam tersi bir hükme varır. Bunların kendilerine göre delilleri de vardır. İmam Şafiî şöyle der: Resûl-i Ekrem ve sahabe harp ederlerdi, çok defa yara alırlardı. Sonra kılıçları, kabzaları ve vücutları kanlı, Allah’ın huzurunda elpençe durur ve namaz kılarlardı.[2] Eğer kan, abdesti bozsaydı Allah Resûlü onları ikaz ederdi.

Ebû Hanife taraftarları ise şöyle derler: İmam sen doğru söylüyorsun ama bu, harp zamanı gibi bir zarurete mebnidir. Her zaman böyle olmaz. Sair zaman insanın vücudundan kan çıksa onu yıkaması gerekir.

Zayıf da olsa her iki imamın farklı yorumladıkları şöyle bir hâdise de söz konusudur: Hz. Âişe, Efendimiz’in yüzünde çıkan bir sivilceyi kalkıp koparır. Yüzünden sivilcenin kopuşunu gören Resûlüllah kalkar abdest alıverir. Bu mesele kapalı bir zarf içinde imamların önüne getirilir. Ebû Hanife, “Efendimiz abdest aldı, çünkü sivilceden çıkan kan abdestini bozdu.” der. İmam Şafiî ise konuyu, “Allah Resûlü yüzüne kadın eli değdiği için abdest aldı.” şeklinde değerlendirir. Buna benzer meseleler çoğaltılabilir…

İşte teferruata ait bazı meselelerde bu türlü farklı anlayışlar, imamları farklı mütalaalara götürmüş ve bunlardan birini daha mâkul bulan, Ebû Hanife’nin arkasında, diğerini cazip bulan da İmam Şafiî’nin arkasında yerini almıştır. Mezheplerin bütün ihtilâfları böyle tâlî ihtilâflardır. Ben, Allah’a çok şükrediyorum ki, mezhepleri böyle ihtilâf ettirmiş ve meseleye vüs’at (genişlik) kazandırmıştır.

[1] eş-Şâfiî, el-Ümm 1/15. [2] en-Nevevî, el-Mecmû’ 2/67-68.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Mezheplerin doğuşu hakkında bilgi verir misiniz?

Mezhepler, Efendimiz’den sonra ortaya çıkmıştır. Efendimiz, bütün bu yol ve cetvellerin (kanalların) başı ve bu cereyanların iltikâ edip (buluşup) deniz hâline geldiği bir ummandır. Evet, her şey, makam-ı cem’in sahibi O Zât’a dayanır ve O’ndan feyiz alır. Yani bütün mezhep imamlarımız, ellerindeki kâseyle o deryadan su almış ve onunla beslenmişlerdir.

Ancak Efendimiz’den alınan bu şeyler, mezhep imamlarının tarz-ı telâkki yönüyle anlama ve idrak farklılığıyla, yetiştiği muhit, içtimaî hayatın içinde veya dışında bulunmasıyla, devlet idaresinde vazife görüp görmemesiyle, içinde yetiştiği topluluğun bedevi veya medeni olması itibarıyla nasslar –teferruata ait olmak şartıyla– bir kısım değişik ve farklı tevillere tâbi tutulmuştur. Yani herkes kendi iklim şartlarına göre elindeki malzemeyi kullanmış ve ondan teferruata ait bir kısım farklı hükümler çıkarmıştır ki bu biraz da o muhitte öyle olması gerektiği içindir.

Meselâ, Ebû Hanife’nin mezhebi Abbasiler içinde gelişmiştir. Ebû Hanife’yi ikna edemeyen Abbasi halifeleri İmam Ebû Yusuf’u ikna etmişler ve onu şeyhülislâm yapmışlardır. Ebû Yusuf, Abbasilerin içinde Hanefî fıkhını geliştirince, Hanefî mezhebinin devlet idaresiyle alâkalı yönleri de oldukça seri inkişaf etmiştir. İmam Şafiî ise daha basit bir muhitte neş’et ettiği için verdiği hükümler o muhite göre daha uygun düşmüştü. Ahmed İbn Hanbel’in mezhebi de daha ibtidaî bir çevrede neş’et etmiştir ki öyle bir çevre içinde uygun olan odur. Ve bu hususlar esasata değil, teferruatı anlama mevzuuna tesir etmiştir ve teferruata ait bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır.

İşte bunun gibi faktörlerle mezhepler arasında ayrılık olmuşsa da bunlar, bir ağacın dalları gibidir ve hepsi de nas yörüngelidir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Mezheplerin dört oluşundaki rahmet ve hikmet nedir?

Mezheplerin farklı olmasında büyük rahmet vardır. Onlar olmasaydı hâlimiz de çok fena olurdu. Çünkü mezhep imamları, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) umumî ahvalini anlamaları, tefsirler ve tevilleriyle, hususiyle de teferruata ait meseleleri âdeta aralarında taksim etmiş gibidirler; öyle ki bunlardan birinde şahsî durumu itibarıyla biraz zorlanan bir insan, diğeriyle amel ederek dinin ruhundaki yüsürden yararlanmış olur. Şimdi isterseniz bu hakikati birkaç misalle biraz daha müşahhaslaştıralım:

Bana senelerce evvel birisi gelmişti. Bu kişi haram olduğunu bilmediği için sütkardeşiyle evlenmiş ve bu hanımdan dört de çocuğu olmuştu. Bu zat, sütkardeşle evlenmenin haram olduğunu öğrenince çok perişan olmuş ve bu vaziyette bana gelip ne yapması gerektiğini sormuştu. Ben de sütannesinin onu kaç defa emzirdiğini hatırlayıp hatırlamadığını sorunca sütannesini bir defa emdiğini söylemişti. Hanefî mezhebine göre kişi süt müddeti içinde bir yudum dahi emse hürmet sabit olur. Şafiî mezhebi ise Hz. Âişe’den gelen bir hadise dayanarak sütkardeşliği için beş defa emilmesi gerektiği hükmünü verir. Bunun üzerine ben, o şahsa Şafiî bir imama gidip ona durumu anlatmasını söyledim. O da imam efendiye gidip durumunu arz edince imam, sütkardeşliği için beş defa emmenin gerektiğini ve kendisi için böyle bir durum mevzuubahis olmadığı için evliliğin devam edebileceğini söylemiş.

Evet, böyle tek bir örnekte bile mezhebin nasıl rahmet olduğu açıkça görülmektedir. Ebû Hanife’nin tarz-ı telâkkisi içinde meseleyi ele alsaydık, bu şahıs, dinin bu rahmet yönünden istifade edemeyecekti. Bu mevzuda Şafiî mezhebini taklit ederek içindeki sıkıntısını gidermiş oldu.

Bir misal daha arz etmek istiyorum: Hanefî mezhebine göre kan akması kişinin abdestini bozar. Dem-i sâilin (akan kan) tek damlası dahi necistir. Bir kişinin elbisesi üzerinde avucun içi kadar büyüklükte kan varsa bu durum namaza mânidir. Ancak İmam Şafiî, ashab-ı Resûlullah’ın kanlı kılıçlarla namaz kıldığından istinbatla, kan aksa da namaz kılınır demiştir. Bu itibarla zor durumda kalan bir kişi bu mevzuda İmam Şafiî’yi taklit edebilir.[1]

Son bir örnek daha sunmak istiyorum: Şafiî mezhebine göre kişinin eli, kendisine nikâh düşen bir kadına dokunursa abdesti bozulur, Hanefi’ye göre bozulmaz. Şimdi Kâbe’yi tavaf ederken ihramın muktezası eller ve ayaklar mecburen açık olmaktadır. Orada ne kadar da sakınsanız izdihamdan dolayı tavaf esnasında bir kadın elinin elinize değmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumda Şafiî mezhebine göre amel etmek çok zordur. İşte burada da Hanefî mezhebi rahmetin bir tezahürü olarak size bir yüsür kapısı aralar.

Bütün bu meseleleri bir noktada toplamak da mümkün değildir. Çünkü onlar, istinbat kuralları çerçevesinde Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarma yoluna göre hükm-i şer’î nasıl anlaşılıyorsa öyle anlamışlardır; anlamış ve herkes kendi tarz-ı telâkkisi içinde bunu tespit etmiştir. Böylece Müslümanlara kolaylık olsun diye hak çizgisinde pek çok mezhep zuhur etmiştir. Ne var ki daha sonraları etbâları birbirine iltihak ederek çoğu terk edilmiş ve dört tanesi kalmıştır.

[1] es-Serahsî, el-Mebsût 1/76; el-Merğînânî, el-Hidâye 1/14.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Hak bir olur. Dört mezhep nasıl hak oluyor?

Bu bir içtihad mevzuudur. Mezhepler hak olduğu için dört olmuştur. Dört olduğu için de yine haktır. Hak olması dört olmasına mâni değildir. Bir şey hem hak hem de dört olabilir. Nitekim peygamberlerin hepsi haktır ama yüz yirmi dört bin[1] –başka bir rivayette iki yüz yirmi dört bin[2]– peygamber gelmiştir. Mürsellerin hepsi haktır. Hadisin ifadesiyle üç yüz on üç mürsel gönderilmiştir. [3] Ülü’l-azm peygamberlerin hepsi haktır ve beş tane ülü’l-azm peygamber vardır.[4] Esasen bu, hakikat-i uzmânın ancak böyle çeşitli dimağ, istidat ve kabiliyetler sayesinde inkişaf edeceği ve beklenilen şekli ve hüviyeti iktisap edeceği için doğrudan doğruya Allah tarafından ayarlanmış bir plânın gereğidir (kaderî program).

Bunun daha açık bir ifadesi şudur: Din-i mübin-i İslâm’ın birkaç yönü vardır:

  • Şeriat-ı fıtriyede cereyan eden eşya ve hâdiselerin durumu.
  • Memur bulunduğumuz hususlar ve hayatımızda mâkes bulan veya bizden istenen şeyler.
  • Hakikat-i Ahmediye’de (aleyhisselâm) –tabir caizse– zuhur ve tecellî eden keyfiyet.

Kâinatta cereyan eden eşya ve hâdiselerin bir insan hayatında aynını görmek düşünülüyorsa, bu, Efendimiz’in hayatında açıkça müşâhede edilmektedir. Binaenaleyh Hayat-ı Hakikat-i Ahmediye aynen şeriat-ı garrâdır ve O, kâinattaki eşya ve hâdiselerin bir mir’ât-ı mücellâda aksinin değişik unvanıdır. Bu konu, oldukça geniş bir konudur. Resûl-i Ekrem bütün kâinata, kâinatta cereyan eden eşya ve hâdiselere tevfik-i hareket ettiğinden davranışlarında hiçbir eksik ve gedik olmamıştır. Eksik ve gedik olacağı yerde de Allah onu kapatmış ve telâfi etmiştir. Ondan sonra Efendimiz’in hayatını sahabe ve müçtehidîn-i izâm yaşamıştır. Ancak görüş ufku, meseleleri kavrama ve Kur’ân’a intikal etme mevzuu, tam Efendimiz gibi olamadığından ötürü herkes kendi mizaç, meşrep ve anlayışına göre naslara muvafık olmak üzere hakikat-i Ahmediye’nin bir yönünü almıştır. Onun için Allah Resûlü, zayıf bir hadislerinde, “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.”[5] buyurmuşlardır. Bunun, daha doğrusu ve kavîsi ise Efendimiz’in, “Ümmetim dalâlet üzerinde icma ve ittifak etmez.”[6] sözüdür.

Buradan anlaşılmaktadır ki mezhepler, Efendimiz’de mâkes bulan hakikat-i şeriati, usûlde olmasa bile teferruatta âdeta bölüştürmüşler ve herkes bunun bir kısmını sistemleştirmiş ve yaşamıştır. Aksine o, bütünüyle tek bir ferdin üstüne yüklense, götürülemeyecek bir yüktür. İşte böyle bir bölüştürmede rahmet vardır. Ayrıca mezheplerin farklılığında kolaylık da söz konusudur. Bir insanın, bir mezhebe göre hareket ve davranışları uymazsa, bilmeyerek yaptığı hataları, bir başka mezhebe göre affedilir ve o kişi şeriata göre hareket etmiş sayılır. Allah öyle kabul buyurur ve mükâfatlandırır.

Her şeyin doğrusunu en iyi Allah (celle celâluhu) bilir.

[1] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; el-Bezzâr, el-Müsned 9/427. [2] el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 3/343. [3] İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 1/167. [4] Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Mûsa, Hz. İsa ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhimüssalâtü vesselâm). Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/7; Şûrâ sûresi, 42/13; Ahkaf sûresi, 46/35. [5] Bkz.: en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim 11/91. [6] İbn Mâce, fiten 8; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.367.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Dede ölmüş. Yetim torunlar kalmış. Bu torunlara miras düşer mi?

Bu konu dede yetimi olarak bilinir. Ölen kişiye daha yakın akraba olduğu için onlar miras alamaz. Meselâ üç oğlu bulunan murisin bir oğlu kendisinden önce ölmüşse onun çocuğu veya çocukları mirasçı olamamaktadır; zira sağ olan amcaları dedelerine daha yakındır. Ama çocukların mağdur olma durumu söz konusu idiyse, dedenin ölmeden önce onlara mal vermesi veya vasiyet yapması gerekirdi. Şayet böyle davranmamışsa, genel görüş onların bir şey almayacağı şeklindedir. Zahirilere göre ise çocuklar muhtaç ise 1/3 lük mirastan onlara pay verilir. Fakat bu yapılmasa bile şayet çocuklar muhtaçsa, onlar için nafaka hakkı doğar.

Dede yetimlerini mirastan mahrum bırakmanın ortaya çıkardığı sakıncaları bertaraf etmek üzere bazı İslâm ülkelerinde çıkarılan kanunlarda, Zahirilerden İbn-i Hazm gibi, mirasçı olmayan yakınlara vasiyetin zorunlu (vacip) olduğunu savunanların da görüşünden yararlanılarak bu durumdaki torun veya torunların babalarına halef olacağı, yani kendileri lehine onun payı kadar vasiyette bulunulmuş gibi işlem yapılacağı hükmü benimsenmiştir. Yetimlerin mağdur olmamaları adına bu içtihad veya fetva uygulanabilir. (1)

1- TDV İslam Ansiklopedisi, Miras maddesi.

Tabi afetlerin diliyle anlatılmak istenen nedir?

Soru: Son zamanlarda Türkiye ve bazı ülkelerin başlarına gelen tabiî afetlerin diliyle anlatılmak istenen nedir? Ne gibi dersler almalıyız?

Allah insanı kâinatla, kâinatı da insanla alâkalı olarak yaratmıştır. Fakat O, icraatını hep sebepler perdesi arkasında gerçekleştirmektedir. Tıpkı insanın davranışlarında olduğu gibi. Üstad bu hakikate şu veciz ifadesiyle işaret buyururlar:

 “İzzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab, ellerini çeksinler te’sir-i hakikîden..” Demek ki kainatta cereyan eden hemen her şey bir sebeple meydana gelmektedir. Evet insanı sürekli sebepler yönlendirir.. yönlendirir ama, perde gerisinde her şeyi kudretiyle yaratan, hikmetiyle evirip-çeviren Allah (c.c) vardır.

Bu kısa girişten sonra, soruda kasdedilen hususa geçelim: Bunun bir gerçek olduğu hepimizin malûmudur. Hem de yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir bucağında; meselâ, Meksika’da, Bangladeş’te, Filipinler’de, Japonya’da deprem, sel, kasırga, fırtına gibi tabiî afetler, devam edip gidiyor. Bunların bazıları için ilim adamları çeşitli sebeplerden bahsediyor. Meselâ son depremler hakkında fay kayması ya da Fransa’nın nükleer denemeleri sonucu meydana gelmiştir diyebiliyorlar. Başta da söylediğim gibi bunlar doğru olabilir. Beşerin kendi eliyle tabiatı tahrip edip, ekolojik dengeyi bozması sonucu da olmuş olabilir. Ancak bunlar birer sebeptir. Cenâb-ı Hakk isterse bu sebeplere te’sir gücü vermeyebilir. Yani Rihter ölçeğine göre dokuz şiddetinde uzun bir müddet deprem olur da can ve mal zayiatı olmayabilir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Nitekim bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (s.a.s) “İnsanlar Allah’a tam kul olduklarında, Allah geceleri yağmur yağdırır, gündüzleri de güneş doğar” buyurur. Yani bir taraftan yağmurla gelecek olan bereket, yümün, öte taraftan onun insanı rahatsız ve günlük hayatını alt-üst eden birtakım olumsuz yönlerinden insanlar etkilenmez. Demek ki, yağmurun hayat veren yanları, Allah’a hakiki kul olanlara ulaşıyor ve şer gibi gözüken yanlarını da O duyurmuyor. Hadiste belirtilen bu hakikat niçin depremde veya sair tabiî afetlerde olmasın ki! Olmaması için hiç bir sebep yok. Yeter ki biz O’na hakiki kul olabilelim.

Öte yandan; Allah bir âyet-i kerimede şöyle ferman buyuruyor: “Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir” (Hud, 11/117). Madem Cenâb-ı Hak böyle vaad ediyor, öyleyse biz kendimize düşeni yapalım, gerisine karışmayalım. Şimdi acaba bizler, Kur’ân’ın istediği performansı gösterebiliyor muyuz? Yani gerçek anlamda belaların def’i için şemsiye vazifesi görebiliyor muyuz?

Kur’ân bu vazifeleri yapan insanları “muslihûn” sözcüğü ile anlatır. “Muslihûn” isim cümlesidir. İsim cümlesi Arapçada devam ve sebat ifade eder. Öyleyse “muslihûn” aralıksız; yani yatarken-kalkarken, yerken-içerken, “ifsad içinde boğulan şu insanlığın hali ne olacak?” diye düşünen, insanlığın insanlık zirvelerine çıkmasını planlayan, bu hususta projeler üreten, onları tatbikata koyan ve âdeta bunun haricinde hiçbir derdi, dâvâsı olmayan insanlar demektir. İşte böylesi insanlar olduğu müddetçe, Allah o ülkeyi helâk etmeyecektir. O halde bu âyetten aldığımız güçle, çok rahatlıkla şöyle diyebiliriz: “Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belalar vermeyecektir.”

Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır; “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar yenik durumda idiler ki, bu bela başlarına geldi.” Demek ki üç-beş insanın düşüncesi, çabası belaların def’i için yeterli olmayabiliyor.

Ayrı bir husus; böyle afetlere maruz kalmış insanlar, Allah’a tazarru edecekleri yerde, dönüp kaymakama, valiye, hükümete, devlete hakaret eder ve: “Devlet bu belayı hazırladı, altyapı hazır değildi, inşaat ruhsatı verilmemeliydi vs.” diyorlar. Halbuki İslâm inancına göre maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada bize Allah’a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış açısı, musibeti Üstad’ın ifadesiyle ikileştirir.

Kaldı ki bu millet vefalıdır. Tekrar oraları ihya edebilir. Yardım kampanyaları açar, yardım elini uzatır. O, bugüne kadar bu yolla nice yerleri ihya etmiştir. İşte Erzincan! Bu açıdan, olumsuz düşünme, olumsuz davranma musibeti ikileştirir. Hem mal, hem can gider, hem de şuna-buna atf-ı cürümde bulunulursa din-iman gider. Kelimenin tam anlamıyla “hasire’d-dünya ve’l-âhire” dünyada da ahirette de kaybeden insanlar arasında yerini alır…

Hasılı, Allah tarafından gelen bela ve musibetlerin bizim düşüncelerimiz ve davranışlarımızla çok ilgisi vardır. O halde sadece ülkemizde değil, bütün dünyada sarsıntıların, sellerin, fırtınaların durmasını istiyorsak, topyekün yeryüzünü ihya, imar ve ıslah gayreti göstermeli, gösterip Kur’ân’ı temsil etmeliyiz ki, bu belalara karşı şemsiye vazifesi görebilelim.

Son olarak, babamdan dinlediğim, mevsuk kitaplarda ise görmediğim bir hususu arzetmek istiyorum: Allah bir beldenin altını-üstüne getirmeyi kader planında yazmış; derken kaza vakti gelmiş. Tam o esnada bir çocuk, annesi hamur yoğururken bir ihtiyacından dolayı çığlık çığlığa bağırmaya, ağlamaya başlamış. Annesi ellerini temizleyip onun yanına gidinceye kadar biraz vakit geçmiş. Bu arada anne çocuğuna karşı şöyle sesleniyormuş: “A be evladım, ne öyle çılgınca bağırıyorsun? Allah bile bir ülkeyi helâk ederken bu kadar acele etmez.” İşte bu söz üzerine, Cenâb-ı Hak atâsı ile kaderi bozmuş ve o ülkeyi helâk etmemiş. Görüldüğü gibi Allah’a bir yöneliş, bir teveccüh, bir güzel hal ve tavır, böylesi ilâhî atâların meydana gelmesine vesile olabiliyor. Ancak insanlar, O’na karşı firavunlardan daha mütemerrid davranıyorlarsa… Evet bu şart cümlesinin cevabı yok.

Ya Rabb! Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Merhametini üzerimizden eksik etme. Hususiyle merhametini, bizleri mükemmel insanlığa yönlendirmesi şeklinde tecelli ettir. Âmîn!

M. Fethullah Gülen

İmam Gazali’ye göre bilgiyi elde etmenin yolu nedir?

Allahu a’lem, İmam Gazali Hazretlerinin (r.a) bahsettiği akıl, vahiyden kopuk olan ve tek başına yol almaya çalışan müstakil akıldır. Vahye dayanmayan akılla elbette hakikat bulunmaz, bunda ehl-i sünnet müttefiktir. Nitekim İslam’a göre ilmin kaynağı üçtür: Haber-i Mütevatir (vahiy ve mütevatir hadis), akıl ve havâssı selime (görme, işitme gibi duyu organları). Burada da görüldüğü üzere akıl tamamen bir tarafa bırakılmıyor, bırakılamaz da. Zira akıl, Allah’ın bir nimetidir ve kullanalım diye bize verilmiştir. Üstad Hazretlerinin yaptığı şey ise, Kur’an ve Sünnete dayalı bir akıl ve mantıkla, imanın şubelerini isbat etmektir. Onun aklı, erken yaşlardan itibaren Kur’an ve Sünnetle beslenmiş, vakti gelip de vazifeye başladığında ise tamamen Kur’ani ve Sünni konuşmuştur. Kullandığı üslup Kur’anidir. Mesela, temsiller ve teşbihlerde bulunur. Bu, Kur’andan alınan bir üsluptur. Mesela, bir meseleyi evirip çevirip değişik tarzlarda tekrar tekrar sunar, bu da Kur’an’ın üslubudur. Bütün bu ve benzeri mantıki ve tefekküri usulleri kullanmakla beraber Üstad Hazretleri neticeyi yine ayet ve hadise dayandırır. Zaten o, Risaleleri hep Esma-i Hüsna’nın gölgesinde yazmıştır. Tabiri diğerle, önce ayet ve hadisi kendisine esas almış, sonra ortaya koyacağı bütün akli mantıki delilleri o ayet ve hadisin/hadislerin gölgesinde ortaya koymuştur.

Ayrıca aklın ve mantığın ürünlerini kullanmak, dine ters bir durum arz etmedikçe caizdir. Nitekim kullanalım diye aklı ve mantığı veren de Allah’tır. Problem, vahyi göz ardı edip sadece aklı ölçü alarak ilerlemeye çalışmaktadır. Bu şekilde doğruyu, hakikati bulmak ise mümkün değildir, neticesi dalalete varır. Pek çok felsefeci, bu sebeple yoldan çıkmış ve dalalete gömülmüştür. İmam Gazali’ye bu sözü söyleten sebeplerden biri de herhalde, kendi zamanında mücadele verdiği o dönemin yoldan çıkmış felsefecileridir. Evet, akıl tek başına insanı hakikate götürmez, götürmek şöyle dursun onu şüpheler içinde boğar. Doğru yolu ise ancak vahyin gölgesine sığınmakla bulur.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz