Abâdile denilen şahıslar kimlerdir? Kısaca cevaplar mısınız?

İbn-i Salâh’ın Usûl-ü Hadis’inde, Suyûtî’nin Tedrîbü’r Ravî’sinde, Marifetü’s Sahabe bölümlerinde mesele kısaca analiz edilmiş. Netice şöyle:

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında 220 (300 diyenler de var) kadar Abdullah vardı. Bu güzide isme sahip cemaatin, Hadis rivayetinde ve fetva vermede en ilerde olanlarına kısaca Abadile denmiştir. Abâdile Abdullah isminin çoğuludur. Sayıları ve kimler olduğu konusunda ihtilaf olsa da ismi geçen sahabiler şunlardır:

Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer (bu ikisinde ittifak var),

Abdullah bin Mesud (Hanefilerde sayılmış, Hanbelîlerde sayılmamış),

Abdullah bin Amr bin As ve Abdullah bin Zübeyr (Hanefilerde sayılmamış, Hanbelîlerde sayılmış)

Şeyh Said İsyanı ile Bediüzzaman Said Nursî’nin bir ilişkisi var mıdır?

Şeyh Said ile Said Nursi arasında sadece isim benzerliği vardır. Avusturalya’daki Ahmet ile İstanbul’daki Ahmet gibi. Şeyh Said doğuda bir şeyhtir ve halkı mevcut idareye karşı ikaz ederek yapılan bazı uygulamalara karşı silahlı ayaklanma hazırlıkları içine girer. Bu sırada Bediüzzaman Said Nursi’ye de haber göndererek, gel bize katıl der. Said Nursi ise şu cevabı vererek teklifini reddeder: “Ülke içinde kılıç çekilmez. On asır dine hizmet etmiş bu millete karşı ben kılıç çekmem. Çünkü ölen de öldüren de bizim kardeşimiz olur.”O gün ve bugün bazıları bu hadiseyi kasıtlı çarpıtarak veya cahilliğinden dolayı karıştırarak piyasaya sürmektedir. Cahiller affedilebilir ama bilerek bunu yapanlar, Hak ve tarih karşısında mesuldürler.

Üstad Bediüzzamanın Felsefe Telakkisi Nasıldı?

Üstad hayattayken Türkiye’de, Auguste Comte gibi düşünürlerin bayraktarlığını yaptığı pozitif düşünce çok hâkimdi. Türk aydını daha bir sürü materyalist, natüralist, rasyonalist feylesofların düşüncelerinin tesirinde idi. Dolayısıyla Üstad’ın felsefeye karşı tavrına biraz da bu zaviyeden bakmak lâzım. Çünkü bazı dönemlerde İslâm felsefesi diyebileceğimiz çok mahzurlu olmayan bir kısım düşünce akımları da olmuş, hatta kelâm ilmi bir yönüyle bu akımlardan beslenmiş ve çok defa onlara dayanmıştır. İmam Gazzâlî de felsefeye karşı verdiği mücadeleyi bir yönüyle yine ayrı bir felsefî sistem geliştirerek yapmıştır. Buna isterseniz Bergson’un anlayışıyla, aklın akılla yenilmesi, isterseniz bir silah ile öldürücü başka bir silahı bertaraf etme de diyebilirsiniz.

İşte, bu açıdan bakıldığında, Üstad’ın tevakki ettiği ve zararlı gördüğü felsefenin; materyalizme dayalı, bütün güç ve kuvvetini tamamen pozitivizmden alan mücerret akılcılıktan (rasyonalizm) beslenen bir felsefe olduğu görülür ki, böyle bir felsefî düşünüş Necip Fazıl’ın benzetmesiyle parmak ucu kadar bir şeker parçası elde edebilmek için bir çuval keçiboynuzu yemek gibi bir şeydir.

Bediüzzaman’ın felsefeden tevakki edişinin sebeplerinden biri de, yine kendilerinin ifade ettiği gibi, felsefî ve aklî ilimlerle çok iştigal etmenin kalbin marazını artırması mülâhazasıdır. Üstad en eski eserlerinden olan Muhakemat, Münazarat ve Lemeat’ta bile hep fünun-u medeniyeyi teşvik etmektedir. Böyle bir insanın, fünun-u müsbetenin (pozitif bilimler) karşısında olması düşünülemez. Onun, karşısında olduğu, din tanımayan felsefe ve mücerret akılcılıktır ki, onlarla iştigal ölçüsünde insanda kalbî ve ruhî maraz baş gösterir. Yoksa akıl, ilmin sebeplerinden birisidir.

İnsanın duyularıyla algıladığı şeylerde, onu pozitif neticeye götürebilecek olan havâss-ı selîme, ilmin sebeplerinden biridir. Fakat ihmal edilen ve unutulan nokta, bütün bunlara ruh katıp gerçek derinliğini kazandıracak olan kaynağın haber-i mütevatir olduğudur. Haber-i mütevatir, yalan üzerinde ittifakı mümkün olmayan insanların verdiği haber mânâsına geldiği gibi, Allah’tan gelen haber mânâsına da gelir. Üstad tarafından Risalelerin değişik yerlerinde tahlil edilen Kur’ân-ı Kerim açısından meseleye yaklaşacak olursanız, onun beşer kelâmı olmadığı, binaenaleyh ilmin diğer sebeplerine gerçek bir derinlik kaynağı olduğu apaçık görülecektir.

Oysa felsefe tarihine baktığımızda görmekteyiz ki; rasyonalistler kendilerine göre bir yol tutup gitmişler, natüralistler ayrı bir yol izlemişler, pozitivistlerin tuttukları yol ise tamamen ayrı olmuş ve bu gruplardan her biri, üzerinde durdukları hususun tek başına ilme sebep olabileceğine inanmışlar. İşte bunları tek başına birer gerçekmiş gibi algılamaktır ki, kalbî ve ruhî marazı artırır. Ve Üstad’ın itirazı işte bu noktadandır. Mücerret akılla iştigal eden insanın aklının ve kalbinin marazının arttığı ölçüde, kendini bu türlü ilimlere salması, kalbî ve ruhî kaymalarla sonuçlanabilir.

Evet, felsefî ve aklî ilimlerle uğraşmak ayrı meseledir, fünun-u medeniyeyle uğraşmak ise ayrı bir meseledir. Üstad hazretleri fünun-u medeniyeye teşvik etmiş ve gerçek hakikatin onlarla ulûm-u diniyenin imtizacından doğacağını belirtmiştir. Ulûm-u diniye vücuttaki kalb gibidir ve insan bütün kuvvetini ondan alır. Fünun-u medeniye ise akıl mesabesindedir ve yine o olmadan insan gücünü tam olarak kullanamaz. Gerçi akılda bir kısım yanılmalar da olabilir ama, yanılma bir yönüyle ilimde yeni araştırmaların rehberi olduğundan, doğruyu bulabilmek için yanlıştan başlayıp yürümek bazen izlenmesi icap eden bir yol da olabilir. Müspet ilimlere gelince, kimsenin bunlara diyeceği bir şey yoktur. Zira, netice itibarıyla kâinatı okuma, onu yorumlama ve bu yorumlarla bir yere varma hep ona bağlıdır.

Şimdiye kadar kimse ilmin karşısında duramamıştır. Allah’tan gerçek mânâda haşyet duyanların ancak O’nun âlim olan kullarının olduğu, âyetle ifade edilir.[1] Binaenaleyh Üstad’ın ilmin karşısında olduğunu düşünmek çok abestir. Öyleyse Üstad’ın, ilmin değil, Kur’ân referanslı olmayan mücerret aklın dar kalıplarının karşısında olduğunu söylemek daha uygundur.

Burada şu meseleyi de arz etmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Pozitif ilimlerle elde edilen neticeler, her ne kadar bir kesinlik ifade etseler de, mütevatir haber bunlardan farklıdır. Onlara müşâhede demek daha uygundur. Zaten eskiden pozitif ilimlere tecrübî ilimler deniyor ve bu ilimler, yakın tarihe kadar öyle anılıyordu. Tecrübe edilmiş bu ilimlerin bazılarında dünden bugüne hep bir kısım değişiklikler olagelmektedir. Tabiî bunların içinde değişmeyen ve neticeleri itibarıyla sübut bulanlar da vardır ki, bunlar artık değişmemektedirler. Bunun aksini iddia etmek de mümkün değildir. Meselâ, suyun kimyevî yapısı bellidir. Veya havada pozitif ve negatif hâlde olan bulutların rüzgâr veya başka bir saikle çarpışmaya geçip çiy noktasındaki damlaların arzın bağrına şefkat gözyaşları gibi takattur etmesi, bilinen bir hâdisedir. Bunların işleyişi değişmez. Sütün nasıl meydana geldiğini biliriz. Bunların cereyanında herhangi bir değişiklik olması düşünülemez. Ancak meseleye yaklaşımın veya ifade tarzının değişebileceğini söylemek mümkündür.

Bu, şöyle de ifade edilebilir: Küllî kanunlara bağlı olan bir kısım cüz’î kaideler vardır. Ve o cüz’î disiplinleri, bağlı olduğu küllî kanunlara irca etmek için daha derli toplu bir şekilde ifade etmek söz konusu olabilir ve işte bu ifadeler değişebilir. Yani tarifler yetersiz kalır da meseleyi tarif etmede bir genişleme olabilir ve daha geniş bir tarif yapma ihtiyacı duyulabilir. Zaten efrâdını câmi ağyârını mâni olması, tarifin en önemli özelliklerinden biridir.

M. Fethullah Gülen

[1]    Bkz.: Fâtır sûresi, 35/28.

Muhyiddin İbn-i Arabî’nin “Şecere-i Numaniye” isimli eseri, niçin diğer kitapları ölçüsünde şöhret bulmamıştır?

Öteden beri Ehl-i Sünnet alimleri, istikbalden haber veren, gelecekten bahseden eserleri ve bu mevzuun işlenmesini tasvip etmemişlerdir. Çünkü bu, insanlarda merakı tahrik edici ve su-i istimale açık bir mes’eledir. Günümüzde bile bu tür şeyler, inanmış veya inanmamış insanlar arasında hâlâ bir hayli revaçta…

Ehl-i Sünnet alimleri istikbale ait bir şey söylemişlerse, mutlaka âyet ve hadîslere dayanarak söylemişlerdir. İtikadî sınırları zorlayacak sahalara kat’iyen girmemişler ve ifade etmek istedikleri hususlarda da: “Allahu a’lem, “Allah’ın atâsı gelip, onu bozmazsa” gibi kayıtlar düşmüşlerdir.

Bugün, bu hassasiyet gösterilmiyor. Dolayısıyla, istikbal haberlerine kapı açmak bir yönüyle din düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir.

Bu ve bunun gibi pek çok sakıncalarından dolayı Osmanlı uleması Şeceretü’n-Numaniyye’yi bastırmamışlardır. Sadece, Selimiye Kütüphanesi’nde mahdut bir nüshası mevcuttur.

Bütün bunlara rağmen, isbat makamında, ehl-i velayetin istikbale ait verdiği haberlerden istifade edilebilir, anlatılabilir. Fakat, isbat makamı teşhir makamından çok farklıdır, bunu da unutmamak gerekir.

M. Fethullah Gülen

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin (ra) “Zaman tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır” sözünü nasıl anlamalıyız?

Bu söz belirli bir devreye aittir ve bizim düşüncelerimizi aşan bir derinlik ifade eder. Bu hususta şu mülahazalar gözetilmiş olabilir:

1. Bediüzzaman’ın (ra) yetiştiği devrede medrese ve tekyeler kendi üzerlerine düşen görevi yapamıyorlardı ve yenilenmeleri lazımdı. Ama, ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet ile uğraşıldığı bir dönemde medreselerle hesaplaşmaya gitmek kat’iyen doğru değildi.

2. O dönemde tarikatlar yakın takibe alınmıştı. Zaten nurlardan dolayı tarassut edilen bir insan, bir de tarikatçılık vehmiyle mi durumunu ağırlaştırsaydı? Kaptanın gemisindeki tayfayı koruması gibi Bediüzzaman da cemaatini koruma ve kollama durumundaydı. Yoksa, Efendimizin tavsiye etmiş olduğu zühd ve takvayı esas alan tarikatlara Bediüzzaman gibi engin ve ledûnnî birisinin karşı olması asla düşünülemez.

M. Fethullah Gülen

Büyük zatlara ve onların menkıbelerine bakışımız nasıl olmalıdır?

Günümüz hastalıklarından biri de Allah dostlarına karşı tavır almaktır. Evet, büyükleri küçük gösterme veya onları kendi seviyemizde insanlar olarak değerlendirme korkunç bir düşünce çarpıklığıdır. Böylelerinin hezeyanlarına kulak verirseniz şunları duyarsınız: “İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik, Gazalî, İmam Rabbanî, Şazelî, Abdülkadir Geylanî gibi kişiler de bizim gibi insanlardır. Dolayısıyla da onlara âit menkıbelerin aslı-astarı yoktur..” Böyle müfrit veli düşmanları, şunu kat’iyen bilmelidirler ki, onları küçültmeye çalışmakla onlar küçülmedikleri gibi, böyle bir gayretle kendileri de asla büyüyemezler. Böylelerinin kazandıkları başka değil sadece mahrumiyettir.. büyüklerin feyiz ve bereketlerinden mahrumiyet.. büyüklüğe inanmadıkları için kendileri adına mahrumiyet.

Birinci mahrumiyetten kasdettiğimiz ma’nâ açıktır ve izah istemez zannediyorum, ikinci mahrumiyetle ise, şunu kasdediyoruz: İnsan bir neticeye inanmadıkça, onun yolunda olsa dahi, o neticeye ulaşamaz. Diyelim ki, bir insan evliyaya âit kerameti inkâr ediyor. Bu insan, velayet yoluna girmiş olsa bile, keramet ufkunu yakalayamaz. Çünkü o böyle bir şeye inanmamaktadır. Bu basit misali daha başka sahalara da teşmil etmek mümkündür. Meselâ; rûh ve kalbin kendilerine göre birer derece-i hayatları bulunduğuna inanmayan insanın, kat’iyen o mertebelere çıkması söz konusu değildir. Bu bölüme dahil mahrumiyetler çoktur. Biz birkaçına işâret edip geçelim:

1. Allah dostları velilere karşı takınılan menfî tavır, himmetin kolunu kanadını kırdığı için büyük bir mahrumiyettir. Zira onlar, İmam Rabbanî’yi, Abdülkadir-i Geylanî’yi kendi seviyelerine indirmekle, kendi ufuklarını kapatmış sayılırlar. Yani bu nasipsizler, onlarla aynı seviyede olduklarına göre, gidecek yol, alınacak mesafe kalmamış ve yolun sonuna varılmış demektir. Eğer yolun sonu bu zavallıların vardığı yerse, bu ne kötü sondur! Çünkü insan herkesi kandırsa da kendini kandıramaz ve vicdanını aldatamaz. Vardığı yeri netice kabul eden bu insanlar, herşeye rağmen kat’iyen bilmektedirler ki, yolun sonu bu olamaz. Ayrıca bir üst dereceyi kabul etmeme, ümide indirilmiş büyük bir darbedir. Ümidi mefluç bir insanın ise, rûhî hayat adına en küçük bir kıpırdanışa dahi mecali yoktur.

2. Büyükleri saran bunca ilâhî lütufları görmemezlikten gelmek, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına da göz kapamak demektir. “Kul Allah’ı nasıl bilirse Cenâb-ı Hakk’tan öyle muâmele görür” prensibinden hareketle, böyle bir göz kapamayı değerlendirecek olursak, o kişinin mahrumiyetinin büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar…

3. Büyükleri kendi seviyelerine indirenler büyük bir zulüm içindedirler. Zira o makamı onlara Cenâb-ı Hakk vermiştir. Allah tarafından verilen böyle bir makamı onların elinden almaya yeltenmek -zaten almak da imkânsızdır- zulüm değil de ya nedir? Birçok ayetin işâretiyle, mütecaviz ve saldırganlar felah bulmayacaklarına göre, bu haddini bilmezlerin de bir yere varması mümkün değildir.

İşte evliya menkıbelerinin nakledilmesini tenkîd edenlerden bir kısmı böyle insanlardır. Onların tenkitlerinin temelinde, evliyayı inkâr ve kerameti tezyif vardır. Çıkış noktaları hata olduğu için de iddia edip ortaya koydukları mes’elelerde hatadan kurtulamamaktadırlar..

Ancak ikinci bir grup insan daha vardır ki, zâhiren onların söyledikleri de tenkîd gibi görülebilir. Fakat diğerleriyle bunların arasında ciddi farklar söz konusudur. İkinciler, kat’iyen evliya menkıbelerinin nakline karşı değillerdir. Onların şikayetleri bu menkıbelerin hayata geçirilemeyişidir. Yani onlar da, bir İmam Rabbanî’nin, İmam Şazelî’nin, Şah-ı Nakşibendî’nin ve diğer büyüklerin menkıbelerinin anlatılması hususunda hemfikirdirler; ama sadece bu menkıbeleri dinlemek onların mazhariyetlerini elde etme adına yeterli değildir. Eğer bu menkıbeler, bizlerde teşvik adına bazı latifeleri uyandırıyorsa, en azından menkıbelerini okuduğumuz zatlara benzemeye özenmeli ve onları yükselten amelleri hayatımıza tatbik etmeliyiz, derler. Bu ikinci görüş gayet masumdur, yerindedir ve kat’iyen birinci görüş sahipleriyle iltibas edilip aynı kefede değerlendirilmemelidir.

Biz de, kanaat olarak son görüşü destekliyor ve diyoruz ki: Menkıbelerle teselli olma, bir ölçüde menkıbe kahramanı olamamanın ifadesidir. Öyleyse bizler, sadece büyüklere âit menkıbeleri dinlemek ve okumakla yetinmemeli; himmetlerimizi âli tutarak onlar gibi olmaya çalışmalıyız. Zira İslâm, mebde ile müntehayı birleştiren bir dindir. İşin başındaki bir insan, kendine göre ondan istifade edebileceği gibi, Cibril de kendine göre istifade edebilmektedir. Öyleyse her insan, kendi istifadesi açısından işin zirvesine ve en münteha noktasına talip olmalıdır.. ve Allah’a kurbiyette “daha yok mu?” ufkunu yaşamalıdır. Bu da ancak, büyüklük yolunda yürünürse imkân dahiline girecektir. Bu yol ise a’zami takvâ, ihlas, zühd ve vera gibi esaslar üzerine kurulmuştur.

Onlarsız Allah’a yaklaşmak ve onlarsız büyüklere benzemek mümkün değildir…

M. Fethullah Gülen

Üstad bazı latifelerin solmasından veya ölmesinden bahsediyor. Ölen latifeler hangileridir, bunların tekrar dirilmesi mümkün müdür?

Bazı latifeler, ruh ve kalbin kayyimi durumundadır. Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetindendir ki, bunların pek çoğu pörsüyüp solsalar da ölmezler. Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaprak dökümüne uğrayan bu latifeler, tevbe mevsiminde tekrar yeşerir, çiçek açar ve meyve verirler.

İmam Şa’ranî’nin şu ifadesi bu hükmümüze delil kabul edilebilir. Diyor ki: “Ben namazsız bir insanla biraz yan yana otursam kırk gün namazımın bereketini bulamam.” Onun bu sözünden, namazsız insanlarla düşüp-kalkmama ma’nâsının anlaşılması yanında, kırk gün sonra namazın bereketinden istifade edilebileceği ma’nâsını anlamak da mümkün… Zaten bazı hadisler de buna işâret eder mahiyettedir. Meselâ “içki içenin kırk gün namazı kabul olmaz” meâlindeki hadis buna örnek gösterilebilir. Bunun ma’nâsı, aslî ma’nâda namaz kabul olmaz demek değildir; belki namazla ulaşılabilecek öyle noktalar vardır ki, içki içen bir insan, kırk günlük bu ölü zaman içinde o önemli noktaya ulaşamaz, demektir. Bundan, aynı zamanda, kırk gün sonra tekrar istenen mükemmeliyette namaz kılabilir ma’nâsını anlamak mümkündür… İçki içenin namazının makbul olmamasını ise eskiler, “kemaline masruf” diye anlatırlar.. Yani o namaz, “namaz” kelimesiyle anlaşılan ihatalı, derin ve kurbete vesile olabilecek ma’nâdan yoksundur. Meselâ namaz kılar da yine kendisini münkerattan alıkoymaz. Halbuki hakiki namaz, münkerata girmeme hususunda ilâhî bir garantidir. Demek ki, içki içenin kırk günlük namazı böyle bir garantiden mahrumdur. Yani o, mükemmel bir namaz olmaktan uzaktır. Bununla beraber, içki bütün hayatî latifeleri öldürmüş de sayılmaz; zira kırk günün sonunda, eğer aynı cinsten günah işlenmezse, o kişinin pörsüyen, solan latifeleri tekrar yeşerip hayatiyet kazanabilmektedir…

Bazı latifeler ise, işlenen bazı günahlar neticesinde ebediyyen kurur, söner ve ölürler. Ama öyle anlaşılıyor ki, bu latifeler, insanın ruhî ve kalbî hayatı adına asıl hayat kaynağı olan latifelerden değildirler.

Şimdi de mes’elenin bir başka yönüne bakalım. Şayet günahlar böyle hayatî latifeleri bütün bütün öldürmüş olsaydı, küfür ve Allah’ı inkâr haydi haydi onları öldürürdü. O zaman da küfürden sonra imân, irtidattan sonra da geri dönüş kapıları tamamen kapalı demek olurdu ki; bu da pek çok şeyi içinden çıkılmaz hâle getirirdi. Hz. Ebû Bekirler, Hz. Ömerler böyle kapalı bir dönemden sonra imâna uyanmışlardı.. uyanmış ve insanlığın ebedî sultanları olmuşlardı. Demek ki, onlardaki hayatî latifeler cahiliye döneminde bütün bütün ölmemiş ve her zaman imâna açık kalabilmişti. Sadece kalabilmiş de değil; ardından bir başkasının ulaşması imkânsız mertebe ve derecelere yükselmişlerdi..

Ayrıca, İslâm, insanın aslî fıtratına dönmesidir. Böyle bir dönüşle insan ikinci bir fıtrat kazanır. Eğer küfür ve inkâr, belli dönem itibariyle sahabenin aslî hüviyetini tamamen değiştirmiş olsaydı, o insanlardan hiçbiri imân edemez ve tabii gökteki yıldızlar haline gelemezlerdi. Aynı şeyi bazı büyük veliler için de söylemek mümkündür…

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, günahlar bazı latifeleri öldürür; bu doğrudur; fakat bu latifeler ruh ve kalbin asıl dinamikleri değildirler.. Ne var ki, insan her zaman bütün latifelerini hüşyar ve uyanık tutmakla mükelleftir. Onun içindir ki, Bediüzzaman “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork.. Bir dane, bir lokma, bir öpmekle batma..” buyurur. Zira bazı duygular çok naziktir, çabuk kırılırlar. İşlenen küçük bir günah bile onun mahvına sebep olabilir.

Velilerin ekserisi böyle bazı latifelerinin ölüp gittiğinden bahisle, kendi kendilerinden şikayette bulunmuşlardır. Çünkü ölen latifeler, önemli ölçüde onların terakkilerine mâni’ olmuştur. İnsanı keşfe hazırlayan latifeler ölmüşse, o insan ne kadar uğraşsa keşfe açılamaz; eşyanın perde arkasını müşahede edemez. Keşif ve keramet ne kadar ve ne derece önemlidir? Bu ayrı bir konu… Bizim burada söylemeye çalıştığımız sadece bir vak’anın raporu mahiyetindedir. Ancak şu hususu da ısrarla ve altını çizerek tekrarlamakta fayda görüyorum: Ölen latifeler kat’iyen hayatî latifeler değildir. Eğer bunun aksi olsaydı, tevbeye çağrılmamızın bir ma’nâsı kalmazdı..

M. Fethullah Gülen

Muhyiddin İbni Arabî yazdıklarını neden tashih etmedi?

Açıklama: Muhyiddin İbni Arabî, hayatı boyunca vecd ve istiğraklarını yazdı. Kendine geldiği ve yakazaya döndüğü zaman, bunları neden tashih etmedi? Neden iltibasa müsâit bu mülahazaları olduğu gibi bıraktı?

Bence, evvelâ, büyüklüğünü ölçemeyeceğimiz bu kimseler hakkında, hücum ve teşni yerine daha dikkatli olmak icab eder.

Evet bunların, şeriatın rûhuna muhalif beyânları karşısında insanın, “Hazret, bunları niçin daha sonra tahkik ve tashih etmedin?” diyesi gelebilir. Ancak, onlar asıl âlemi, vücûd olarak, kendi sekir ve istiğraklarıyla yaşadıkları âlem kabul ediyorlar ve bizim âlemimize döndükleri veya diğer bir tabirle, kendi âlemlerinden ayrıldıkları zaman da uykuya dönmek kabul ediyorlarsa, neyi ve niye tashih ve tahkik edecekler ki!..

Onun için Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri gibi zatlar, Cenab-ı Hakk’ın tecellileriyle, baş başa kaldıkları zaman, müncezib oluyor ve o âlemi, hakiki âlem olarak görüyor; bize göre rüya, onlara göre hakîkat sayılan bu âlemde kalemi ellerine alıyor, o âlemde düşünüyor, o âlemin ölçü ve kıstasları içinde yazıyor; yazdıkları şeyleri biçimlendiriyor ve kat’iyen bu âleme âit hususiyetlerle te’lif etmeyi düşünmüyorlardı. Şayet onlar, bu âlemi hakiki âlem olarak bilselerdi, herhalde, o âlemdeki hataları, bu âlemde tashih edeceklerdi. Etmediklerine göre, demek ki, bizim âlemimize hiçbir zaman hakiki âlem nazarı ile bakmadılar.

M. Fethullah Gülen

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri latince okuma yazma bilir miydi?

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ Lahikasındaki bir mektubunda kendisi hakkında neşredilen bir yazıdan dolayı yaptığı açıklamada dergide yazıyla alakalı olarak, “Yeni harfleri bilmediğim için bana birisi okudu.” şeklinde bir açıklama yapıyor. Ancak, Üstad gibi zekî, duyduğunu hemen ezberleyen ve kolay kolay unutmayan bir hafıza dâhisinin Latin harflerini okuyamaması düşünülemez. Buradan şöyle bir netice çıkarabiliriz: Üstad muhatap olduğu kadar Latin harflerini ve yeni yazıyı biliyordu fakat okuma yazma için özel bir gayret göstermemişti. Yukarıdaki sözünü de, bir Osmanlıcaya bir Arapçaya kıyasen iyi bilmiyorum manasında düşünebiliriz. Ancak şunu biliyoruz ki, Risaleler Latin harfleriyle neşredilince çok sevinmiş ve bağrına basmıştır.

Bir de bunu bilmenin ilmimize, bilmemenin de cehlimize bir katkısı olmaz. Mü’minler kendilerine istifadesi olmayan bu türlü şeylerle çok fazla uğraşmamalıdırlar. Eserler, Latin harfleriyle ve birbirinden güzel şekilde basılmaktadır; bize düşen bunlara ulaşıp istifade etmektir.

Bediüzzaman Hazretleri hafız mıydı?

Bediüzzaman Hazretleri için bütün Kur’ân’ı tek bir sayfa gibi görebilen, Kur’ân’ın neresinde ne var bilen, ayetlerin birbiriyle irtibatlarının yanında kelimelerin bile bir irtibatı olduğunu eserleriyle ortaya koyan âlimdir diyebiliriz.

Tarihçe-i hayatta, Üstadın hafızlığı ile alakalı şu bilgiler vardır: Molla Said, günde bir-iki cüz okumak suretiyle Kur’ân’ı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur’ân’ın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünuhat ile, tekmili müyesser olmadı:

Birincisi: Kur’ân’ın çok sür’atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye,

İkincisi: Kur’ân hakaikinin hıfzının daha ziyade lüzumu var diye kalbine gelmiş.

Evet, Üstad bildiğimiz usulle bir hocadan hafızlık dersi almamıştır. O kendi kendine hafızlık yapmaya başlamış, ancak bunu tamamlamamıştır. Sebebi ise, birincisi çok zeki olduğu için hızlı okuması ve bunu Kur’an’a karşı saygısızlık olarak görmesi, ikincisi lafızdan ziyade mananın ehemmiyetli olması ve kendisinin de bu yönde çalışması. Ancak Üstad Kur’ân’ı çok iyi bilen bir insandır. Hatta denebilir ki o, alışıla gelen yollardan hafız olmamışsa bile kendine ait bir üslupla hafız olmuştur. Zira okuduğunu ezberleyen bir hafızaya sahiptir.

Üstad Hazretlerinin, tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad ile alakalı değerlendirmelerini açıklar mısınız?

Üstad Hazretleri, Sözler kitabının sonundaki Lemeât bölümünde şöyle diyor:

“Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, multebise dimağda meratib var; birbiriyle multebis, ahkamları muhtelif. Evvel tahayyul olur, sonra tasavvur gelir, sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. Itikadın başkadır, iltizamın başkadır. Her birinden çıkar bir halet: Salabet itikaddan, taassub iltizamdan, imtisal iz’andan, tasdikten iltizam, taakkulde bitaraf, bibehre tasavvurda. Tahayyulde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Batıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde safi olan zihinleri cerhdir, hem idlali.”

Önce sadeleştirilmiş halini verelim:

“İnsan beyninde ilmin mertebeleri muhteliftir, hem de birbiriyle karışık vaziyettedir. Beyninde, birbiriyle karışmış ve değişik olan mertebeleri vardır. Şu sıralamaya göre önce tahayyül gelir. Yani insan bir şeyi önce hayalinde canlandırıyor. Sonra tasavvur gelir. Aklen idrak ondan sonradır. Bir şeyi akılla kavradıktan sonra eğer doğru olduğuna kanaati varsa, tasdik eder. Sonra iz’an mertebesi gelir. Yani kalben kesin kanata varır. Sonra iltizam gelir, yani bir şeyi kendi üzerine gerekli bulup ona taraftarlık göstermektir. Sonra itikad gelir. Salâbet yani dine sımsıkı sarılıp sağlamca ve metanetle dini yaşamak, itikaddan ileri gelir. Taassup ise, taraftarlık duygusundan doğar. Sımsıkı sarılıp yaşamak iz’andandır. Tasdikten taraftarlık hissi doğar. Sadece aklen anlatılmış bir mesele ise henüz tasdik safhasına gelmemişse tarafsız bir hal olur. Ama henüz tasavvur halinde ise, ondan nasibi de olmaz. Gerçekle mezcedilememiş bir tahayyülde ise safsata hâsıl olur. Buna rağmen, her zaman insanların safi zihinlerine batıl veya şehevi şeyleri tasvir etmek, onları yaralar ve sapıklığa, dalalete atar.”

Dikkat edilecek olursa, burada ilim için yedi tane mertebe sayılmaktadır:

1. Tahayyul, 2. Tasavvur, 3. Taakkul, 4. Tasdik, 5. İz’an, 6. İltizam, 7.

İtikad. Her bir mertebeden bir netice çıkıyor. Mesela siz, bir Budizm’i bir budisten daha iyi bilseniz veya bir Hıristiyanlığı papazlardan daha iyi bilseniz, tasdik ve iz’an etmeden ne Budist ne de Hıristiyan olursunuz. Hıristiyan Sava Paşanın yazmış olduğu usul-u fıkıh kitabını okumuş ve o ilmi derinliğine kavramış olduğu için Müslüman olduğunu zannetmiştim. Ama yine aynı kitapta Sava Paşanın Hıristiyanlığından hiçbir şey kaybetmemiş olduğunu ifade etmesi, öğrencilik yıllarında beni şaşırtmıştı. Aslında normaldi çünkü o henüz taakkul safhasındaydı. Bazen bazı alim din adamlarından çok, avam halktan insanların dini ne pahasına olursa olsun en ağır şartlarda bile yaşamaları, bana hayret veriyordu. Ama mevzuu okuduktan sonra biraz bu işin sırrına vakıf olduğumu söyleyebilirim. En azından hayretim gitti, tezadım kalktı. Çünkü avam bile olsalar itikat olarak mükemmeldirler. (A.Aymaz)

Ayrıca şöyle bir açıklama da var:

“Birbiriyle hem bağlantılı hem münferit, hem düzenli hem de kaotik olarak gerçekleşen zihindeki işlemler yedi gruba ayrılabilir. Zihin havuzundaki birinci işlem, hayâl etmedir. “Tahayyül” kelimesiyle de ifade edilen hayâl gücü; insanın sezgi gücüyle, altıncı hissiyle, uyanıkken misal âlemini temaşa etme (duru görü) kabiliyetiyle, sıra dışı düşünme, tasarlayabilme, kabiliyetiyle bağlantılıdır. İnsanın hayâl dünyası, sezgileri, rüyaları, misâlî varlık kategorisindedir. Kader plânında takdir edilen ve ilmî olarak Levh-i Mahfuz’da veya İmam-ı Mübin’de yazılı varlık ve hâdiseler, irade ve kudret kalemiyle hârici varlık kategorisine çıkmadan önce, misâlî âleme düşer. İnsanın hayâl kabiliyeti, sezgileri, rüyaları, ihtimallere açık sıra dışı düşünme yeteneği, misâlî âleme düşen mânâları yakalamayı sağlayan donanımlardır. Mânâlar ve kaderde takdir edilenler, misal âleminden, zihni ve gönlü hazır olan kişilerin hayal dünyalarına düşer. Dolayısıyla insanın bildiği her şey Allah’ın murat buyurduğu, yani O’nun bildirdiği şeylerdir. Bu açıdan sebepler noktasından öğrencilerin ve çocukların hayal güçlerini, sezgilerini güçlendirmek ve inkişaf ettirmek, onlara senaryo tabanlı düşünme imkânları sağlamak, tasarım ve yenilik üretici egzersizler yaptırmak; icat, keşif ve yeniliklerin önünü açan ilk basamaktır.

Zihin algoritmalarının ikinci işlemi; “tasavvur” kelimesiyle ifade edilen hayâle ve gönül dünyasına düşen mânâları ‘kavram’ denen kelimelerle yakalayıp tespit etmektir. Bu nimet de Allah’ın insana verdiği “beyan” kabiliyetiyle neşv ü nema bulur. Mânâ, düşünce ve hissedişleri, kelime ve sembollerle yakalama veya kayda alma işlemi olan tasavvur (zihinde canlandırma ve tedailere bağlı olarak sözcüğe dökebilme işlemi), bilgi üretmenin temel taşlarını oluşturmaya yarar. Kişi, hayaline düşen mânâları tasavvur edemezse; akıl ve mantık yürütemez, tefekkür edemez. Kişinin sahip olduğu kelime ve sembol hazinesi, onun tasavvur edebilme kabiliyeti ile doğru orantılıdır.

Zihin algoritmalarının üçüncü işlemi; “taakkul”, düşünme, muhakeme ve öğrenme stratejilerini içine alır. Şu an bildiğimiz kadarıyla, insan zihninde taakkul işleminde kullanılan onlarca düşünme ve mantık yürütme tarzı vardır. Taakkul işleminin çok tabakalı yapısına; Aristo mantığı, ikili mantık, çok değerlikli mantık, sert kaya mantığı, esnek mantık, açık uçlu mantık, sistem mantığı gibi tanımlayıcı, analitik, sentezci, yargılayıcı, tasarımcı, sıra dışı, senaryo tabanlı düşünme tarzları misal verilebilir. Taakkul işlemi sırasında zihin; bilgi, deney ve gözleme ait verileri, maddî olguları veya zanlarını, kanaatlerini, özlemlerini, beklentilerini girdi olarak kullandığından, çıkan sonuçlar kritiğe tâbi tutulmalıdır.

Zihin algoritmalarının dördüncü işlemi; “tasdik” kelimesiyle ifade edilegelen objektif, akılcı ve makul, tutarlı, bütüncül değerlendirme ve yargılamaları, karar ve tercihleri içeren kabul etme-beklemeye alma- veya reddetme şeklindeki sonuca bağlamalardır. Zihin işlemlerinin ilk dört basamağında akıl ve çoklu zekâ fakülteleri ağırlıklı rol aldığından, rasyonalite (kâinatın ve dış dünyanın rasyonel olarak zihinde inşası) bu ilk dört bölümde gerçekleşir.

Zihin algoritmalarının beşinci işlemi; akıl fakültesinde değil, kalb ve gönül dünyasında gerçekleşir ve “iz’an” kelimesiyle ifade edilir. Kalben gönülden benimseme, iman etme, kabul anlamına gelen iz’an mücerret bilgiden ziyade hissî algılamayla veya duygularla işlenmiş bilgiyle ortaya çıkar. İz’anın oluşmasında bilgiden ziyade duygular ve sezgiler ön plândadır. Gönülden his ağırlıklı bir kabul ve benimseme olan imanın yeri, bu yüzden akıl değil, kalbdir.

Zihin algoritmalarının altıncı işlemi; “iltizam” kelimesiyle ifade edilegelen tarafgirlik, savunma, müdafaa etme ve iman edip değer verdiği hususların taraftarı olma sürecidir. Gönül dünyasında taraftar olunan hususların, zihnen savunulmasına, söz ile ifade edilmesine ve bu uğurda mücadeleye “iltizam” denir.

Zihin algoritmalarının yedinci işlemi; “itikad” olarak bilinir. Bir mesele hakkında zihnin ilk altı işlem basamağını hakkıyla işletmeye; meseleyi aklen, kalben ve tecrübî olarak benimsemeye, meselenin hissî, aklî ve tecrübî boyutlarını birbiriyle münasebetlendirip sağlam ve tutarlı bir inanç olarak bütün donanımlarıyla tasdik ve iz’an etmeye “itikad” denir. İnsanın sahip olduğu itikadlar kümesi, hakikatin insan zihninde ve gönlünde gerçeğe en yakın şekilde yeniden inşa edilmesi olup, hak ve hakikate, doğruya, iyiye ve güzele teslim olma süreciyle ortaya çıkar. İslâmiyet, zihnin bütün algoritmalarıyla işlenerek özümsenirse, kişinin tabiatı haline gelebilir. Müslümanlığı hissen, aklen ve yaşantısıyla idrak ederek aydınlanmış, sağlam, kararlı, tutarlı, bütüncül ve ayakları yere basan kişiler; sağlam itikada sahip olma yolunda kulluk vazifesini yerine getirmiş olurlar.

Öğrenme ve öğretim; zihnin bu yedi işlem modülünü değişik seviyelerde kullanarak, dış dünyanın inançlar, kabullenmeler, veriler ve sezgiler yoluyla zihinde yeniden inşa edilmesi sürecidir. Modern bilim araştırmalarında “kognitif yapılandırma” olarak tanımlanan bu zihnî modelleme sonucunda kişi kendi zihnî gerçekliğini üretir ve dünyayı bu gerçeklik üzerinden algılamaya başlar. Zihindeki bu inşaya tesir eden diğer bir önemli faktör de şuuraltında biriken malumatlar, semboller, roller ve çözüm şemalarıdır. Kişi karar verme, algılama ve düşünme safhalarında şuuraltı kazanımlarını kullanır. Bu kazanımlar, çocuk doğmadan önce anne karnında başlar ve kişi ergenlik çağına geldiğinde belli bir dolgunluğa ulaşır. Benlik ve kimlik teşekkülü de, farkında olunsun veya olunmasın, bu şuuraltı birikimlerin üstüne inşa edilir. Bu açıdan zihnin yapılandırılması sürekli güncellenmesi gereken dinamik bir işlemdir. Bu dinamik işleyişi ve yapılandırmayı statik hale getirmek, bağnazlığın, tutuculuğun, zihnî kirlenmenin önemli bir sebebidir. Bu konuda M.F.Gülen Hocaefendi’nin tespitleri meseleye çok güzel ışık tutmaktadır. “Evet, biz hepimiz zihnimize daha önceden şöyle-böyle girmiş müktesebâtın çocuklarıyız. Hiç farkına varmasak ve düşünmesek de, çoğu zaman biz Cemil Meriç üslubuyla, Necip Fazıl edasıyla, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle ya da Nurettin Topçu tarzıyla konuşuruz. Onlara ait söz ya da düşüncelerin bir yerinde ya fiili değiştiririz veya fâili çıkarırız ve onları kendimize mal eder konuşuruz. Bunu plânlı ve düşünerek yapmayız; onların üslubu, söz ve düşünceleri içimize öyle işlemiş, zihnimizde o kadar yer etmiştir ki, farkında değilizdir onları tekrar ettiğimizin. Tevarüd gibi bir şeydir bu; bir büyük zât kıymetli bir söz söylemiştir, aynı kültürün çocuğu olduğumuzdan ve aynı kaynaklardan beslendiğimizden, biz de aynı şeyleri söyleriz; ama bunun farkında değilizdir. Hâsılı, insanlar, farkına varmasalar da, düşünce yapılarını oluşturan, zihinlerinde yer eden temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşarlar. Öyleyse, zihne giren her şeyi usûl-ü din süzgecinden geçirme, tertemiz ve dupduru zihinleri bulandırmama adına çok önemlidir. Doğru görme, doğru düşünme ve doğru hükümler verebilmenin yolu, zaman zaman zihni silkeleyip yabancı ve muzahref bilgileri kafamızdan söküp atmaktan geçmektedir.” (Zihni Silkelemek, 07/11/2004. Kırık Testi, www.herkul.org)

Dr. Selim Aydın – Şubat 2005 Sızıntı)

Yunus Emre ve Mevlana Alevi midir?

Açıklama: Bir arkadaşım Yunus emre ve Mevlana hazretlerinin Alevilikle bir şekilde irtibatlı olduğunu ama izahını anlamakta zorluk çektiğini söylüyor. Alevilikle bu şahsiyetlerin bir irtibatı olmuş mudur? Araştırdım ama tatmin edici bir bilgiye ulaşamadım. Yardımcı olursanız seviniriz.

Doğrudan bir irtibat kurmanız gerekmez. Böyle bir irtibat bulamayabilirsiniz de. Ancak meseleye doğrudan bir irtibat yerine o zatların büyüklüğü ve o büyükleri büyük yapan Efendimiz’in (s.a.s) büyüklüğü açısından bakmalı. Yani onlar Peygamberimize tebaiyetle büyüklüğe ermiş zatlardır. Sünnisiyle Alevisiyle herkese rehber olmuşlardır. Alevi vatandaşlar, Hacı Bektaş veliyle beraber, bu iki zatı diğer büyük zatlardan daha fazla tanımışlar, bunların cazibesine kapılmışlardır. İnsan tanıdığını sever. Diğer büyük zatları tanısalar onları da severler. İlerde inşaallah o da olur. Şimdilik bu zatları rehber alıyorlar. Sünnilerin de, Mevlana’yı Yunus’u rehber almada alevi vatandaşları desteklemeleri, ortak nokta olarak onlarla o iki zatta ve onların da rehberi olan en büyük Rehber Efendimiz’de (sallallahu aleyhi ve selem) buluşmaları gerekir. Özellikle birliğe çok ihtiyaç duyulan zamanımızda bu iki zatın birleştiriciliği önemlidir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz