Sahabe-i Kiram, Çocukları ve Hanımları, Kendi Şehitleri İçin Ağlayacakları Vakit Evvela, Hz. Hamza İçin Ağlarlardı, Deniliyor. Sebebini Anlatır mısınız?

Uzun süre öyle oldu. Efendimizin bu mevzûdaki hassasiyetini öyle tevil ve tefsir ettiler.

Hz. Hamza’nın Hâşimoğlulları içinde durumu mertçe ve erkekçeydi. O bir şimşek gibi çakmış ve gitmişti. Ardından neslini devam ettirecek kimseleri de bırakmamıştı. Nasıl kendine has bir hayat yaşadı gidişi de yine kendine has oldu ve geriye kimseyi bırakmadan gitti. Fakat buna karşılık O, hepimizin gönlünde öyle bir yer tutmuştur ki, kabûl buyursaydı, evlâdı değil kapısının kıtmiri olur, yüzümüzü ayaklarına sürerdik.

Onun İslâm’a girişi, aynı zamanda Müslümanların ikbâl döneminin başlangıcıydı. İki Cihân Serveri onu hem çok sever hem de onunla iftihâr ederdi. O kadar ki bir defasında Hz. Hamza -içki yasak edilmediği günlerden birinde- içmiş ve sarhoş olmuştu. İşlediği bir hatadan dolayı belki onu itâp etmek üzere gelen Allah Rasûlü, onu bu halde görmüş ve sarhoşluğun tesiriyle söylediği bazı hezeyânları da duymuştu. Fakat ona, hiçbir itâbda bulunmadan dönüp gerisin geriye gitmişti. Allah Rasûlü belki de, kayar gider diye endişe ediyordu. Belki de ileride yapacağı büyük işleri biliyor, onu bu istikbâliyle alkışlıyordu..

Hz. Hamza Uhud gibi sarp bir yokuşa çarpınca, orada kendisine yakışır şekilde şehit oldu. Hiçbir şehide, hiçbir gâziye o kadar yiğitlik nasip olmamıştır.

Târihçilerin bize verdiği bilgiye göre, o gün tam otuz üç kişiyi öldürmüş, sonra şehit olmuştu. Düşünün ölen müşriklerin yarıya yakınını o haklıyor, sonrada vücudu paramparça hale getiriliyordu. Kız kardeşi Safiyye, onun mübârek naşının üzerine abanıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyor, kim bilir belki bir taraftan da vücudundan kopan parçaları toplamaya çalışıyordu. Evet, bir taraftan Hz. Hamzâ’nın hali, diğer taraftan Allah Rasûlünün halası Zübeyr’in anası olan Safiyye’nin hali İki Cihân Serveri’ne çok dokunuyor ve onu rikkate getiriyordu. Müslümanlardan yaralanmayan kalmamıştı. Altmış dokuz kadar da şehit verilmişti. Medine’ye dönüşte herkes kendi yakını için gözyaşı döküyordu. Ölenler için ağlanıyor, yaralananlar için ağlanıyor ve yaralanıp da evinde ölenler için feryatlar yükseliyordu. O hengâmede unutulan birisi vardı ki, O’na göz yaşı döken yoktu. Şehitlerin efendisiydi ama, onun için kimse ağlamıyordu. İşte bu manzara Allah Resûlünü tekrar rikkate getirdi. Dudaklarından dökülen sözler âdeta kırık bir kalbin iniltileri gibiydi “Fakat Hamza’nın ağlayanı yok”buyurdu. Sad b.Ubâde bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Koşarak Ensâr kadınlarını bir araya topladı. Hepsini Hamza’nın kapısı önüne götürdü. “Evvela Hamza’ya ağlayın sonra kendi ölülerinize”dedi. Daha sonra da, bu bir âdet haline geldi. Gerçi bu âdet günümüze kadar devam etmedi, belli bir devreden sonra kesildi. Ne var ki, kıyâmete kadar bütün Müslümanlar, kendi cenâzelerinden evvel Hamza’ya ağlasalardı, o bile Allah’ın arslanına az gelirdi…

Ayrıca bizlerdeki Hz. Hamza sevgisi bizzât onun şahsından kaynaklanmıyor. Allah Rasûlü onu seviyordu, biz de seviyoruz. Cenâb-ı Hakk onu seviyordu ve gökte onun adı “Esedullâh-Allah’ın arslanı”olarak yazılıyordu, biz de bundan dolayı onu seviyoruz.

Bir de onun Allah Rasûlüne olan kurbiyetinden dolayı taşıdığı bir manâ vardır ki, o bizim görüş ufkumuzun dışındadır. Nazarlarımız oraya ulaşamıyor. Hz.Cafer için de Allah Rasûlü başka türlü davranmıştı. “Şekliyle, ahlâkıyla bana benziyor”dediği bu şerefli sahâbî, şehit olunca gitmiş bütün çocuklarını teker teker kucaklamış ve onları göz yaşlarıyla yıkamıştı. Onda da Allah Rasûlüne yakınlıktan dolayı bir manâ vardı ki onu da biz yine anlayamıyoruz.

Belki Aleyhissalâtü vesselâmın bu mevzûda gösterdiği hassasiyet, Cenâb-ı Hakk’ın bakışına göre bir vaziyet almanın ifâdesiydi. Görüyorsunuz, Uhud’ta şehit olan bunca sahâbî vardır. Vardır ama, çok ehli keşfin müşâhedesiyle kim darda kalsa ve “Hamza”dese, atıyla kılıcıyla Hz. Hamza orada beliriverir. Bu ona âit bir husûsiyettir.

Daha sonraları bir o kadar ağır şartlar altında mücâdele veren insanlar, yiğitler olabilir ve bunlar kurşunlar altında, delik deşik olmuş vaziyette can da verebilirler. Fakat işin başında ve kuruluş devresinde, çok ağır şartlar altında ve Allah Rasûlünün aydınlık atmosferi içinde mücâdele veren o insanlarla kimse kıyâs edilemez. Onlar arasında da Hz. Hamza’nın ise, husûsi bir yeri vardır. Bu arada, cibillî karâbetten dolayı, duyulan bir alâka şeklinde te’vîl etmek isteyenler de çıkabilir ama, önemsenmeyecek kadar zayıftır.

M. Fethullah Gülen

Osmanlılarda Devlet-i Ebed Müebbed Fikri Ne Kadar Hayata Geçirilmiştir?

Soru: Osmanlılardaki devlet-i ebed müddet fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz? Osmanlı’nın bu düşünceyi ne derecede hayata geçirdiğine inanıyorsunuz?

Devlet-i ebed müddet bir ideal ve bir mefkûredir. Bunun tam gerçekleşmesi ise imkânsızdır. Bu açıdan ona bir gâye-i hayal demek daha doğru olur zannediyorum. Çünkü ferden ferda herkesin öldüğü gibi, devletlerin de ölümü mukadderdir. Ali Şeriatî’nin ifadesiyle, herkes için yürüyeceği yolda yuvarlanıp içine düşeceği ve bir daha da çıkamayacağı bir çukur vardır. Ama yol, bazen oksijen çadırında, nebatî bir hayatla uzar, bazen de toplumun bütün dinamizminin devreye girmesiyle.. tıpkı sadakanın ömrü uzattığı gibi.

Osmanlı bunların hepsini görmüştür. O, hiçbir millete müyesser olmayan uzun bir ömür yaşamıştır. Evet dünya tarihinde tek sülalede böylesine uzun bir ömür, hiçbir millete müyesser olmamıştır. Firavunlarda, Roma’da 150-200 sene arayla aileler değişmiş olmasına rağmen, Osmanlılarda bu müddet 6 asırdır ve bunun 4 asrı da hep zirvede geçmiştir.

Söğüt’ten başlayıp devamlı helozonik olarak yükselen ve zirveleşen bir devletin gaye-i hayalinin “ebed müddet” olması, onların himmetlerini âli tutmaları ve canlı kalmaları adına çok önemlidir. Hayalleri hafife almamak lazım. Bilmem kaç sene evvel haritada işaretlediğiniz yerlerin sizin üzerinizde tesiri çok büyüktür. Öyle ki o, sana uzaktan göz kırpan bir yıldız gibi sürekli gel der; siz de ona doğru hep yürürsünüz. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, olmazsa çeyrek asırda veya yarım asır sonra ulaşılması gerekli olan bir zirveye ulaşmış olursunuz. Böyle bir hedef olmayınca, insan bir yere kadar çalışır; çalışır ve artık yeter der. Sonra Üstad’ın ifadesiyle ezhan “ene”lere döner, etrafta gezmeye başlar.

Diğer bir tabirle mesele, hatt-ı müstakim üzerinde bir yol takip etmekten çıkar, dairevî bir hâl alır. Sonra insan her şeyi kendi etrafında örgülemeye başlar. İşte bu bir ufuksuzluk ve mefkûresizlik demektir.

Evet, Osmanlılar da, gaye-i hayale ulaşmak için acaba her zaman ilk dönemlerde olduğu gibi, hususi ile de ilk dört asırda olduğu gibi, ona ulaşma yolunda strateji, politika üretebilmiş midir? Burada eskilerin “fihi nazar” dedikleri gibi “fihi nazar” deyip geçeceğiz… Sadece acı bir zem olmaması ve biraz da “ölülerinizin kötü yanlarını anmayız ‘ disiplinine bağlılığımdan dolayı, bunlar olmamıştır demiyorum. Geçmişimizi ne kadar hayırla yâd etsek de, içimizin o mevzuda çok rahat olmadığı da muhakkak. Bir Fatih döneminden sonra ilim düşüncesi bitmiştir. Hatta onun dönemindeki şeyler de eskinin hızından ibarettir.

Selçuklular, Osmanlılardan daha çok gâileli, curcunalı bir dönemde yaşamışlardır. İster Şark’tan gelen azgın tecavüzler, ister Garp’tan gelen mütecaviz saldırılar karşısında, bir türlü kafalarını dinleyememişler ve bir gâye-i hayale yönelememişlerdir. Bu açıdan meseleye bakacak olursak, Selçuklulara nispetle, Osmanlılar daha avantajlı sayılırlar. Buna rağmen Osmanlı’nın ister ilim, ister “devlet-i ebed müddet” fikrinde istenilen oranda başarılı oldukları da söylenemez. Belki ilk kabilevî fütuhat döneminde bu olmamıştı ve olamayabilirdi de; ancak devlet, devlet olarak sistemleşip oturaklaşınca bir ilim düşüncesi ve bir rönesans gerçekleştirilebilirdi. Vâkıa, medeniyet tarihi yazarları, genelde o fütuhat dönemini müteakip bir ilim döneminin başladığını, bunu medeniyet ve kültür dönemlerinin takip ettiğini söylerler; ama, meselenin arzu edildiği şekilde gerçekleşmediği de bir vakıadır. Dolayısı ile bir taraftan “devlet-i ebet müddet derken ne kadar samimi idik?” diğer taraftan “buna ulaşma adına yapılması gereken şeylerin ne kadarını yapabildik?” gibi mülâhazalarımı henüz aşabilmiş değilim.

Gerçi daha sonra acı acı yerimizde saydığımızı hissetmeye başladığımız an, çırpınmalarımız söz konusudur ama, o zaman da batı o parlak durumu ile gözlerimizi kamaştırmış biz de kendi değerlerimiz adına sarsılmışızdır. Bunun ardından, şaşkınca, el yordamıyla bazı kararlar alıp değerlendirme dönemi başlamıştır. Bu ise bizde, inhitat döneminin başlangıcı olmuştur. Tanzimat da bunun bir sendrom halinde ortaya çıktığı dönemin adı. Biz bu dönemde ille de Fransa demişizdir ve Fransa, bizim yaklaşık bir asır boyunca adeta mihrabımız olmuştur. Bundan da bir netice alınamayınca Meşrutiyete ümitler bağlanmıştır. Daha sonra İttihatçı toy delikanlılar devreye girmiş, kumarbazın devamlı kaybedip en sonunda “bütün kaybettiklerimi istirdat ederim” mülâhazasıyla en pahalı bir şeye son zarını attığı gibi, biz de Almanlarla birlikte macerâvârî dünya savaşına girmiş ve “eski saltanat ve debdebemizi istirdad ederiz” diye şansımızı son bir kere daha denemişiz ama, koca bir devleti payimâl etmişizdir.

Onlar bir çürük ipliğe hülya dizmişlerdi ve bu hülyaya, maalesef devlet içinde üç hayatî mekanizma da iştirak ediyordu. Asker, sadrazam ve maliye. Rıza Tevfik, İttihatçılar içinde yer alan bir insandır. Ama, daha sonra onların tavrının yanlış olduğunu anlamış ve “Abdülhamit’in ruhaniyetinden istimdat” adlı şiirinde, pişmanlığını ifade etmiştir.

Bu değerlendirmeler ışığında günümüze bakacak olursak fırsat henüz fevt olmamıştır. Devlet yine ebed müddet ve bu yine gâye-i hayaldir. Fikir seviyemiz ne olursa olsun duygularımızın temiz ve bu hedefe müteveccih olduğu kesindir. Bazen Allah çok edna nefislerden, âlâ işler çıkarabilir. İşi yapan, plânlayan O olduktan sonra, çok da esbab-ı âdiye üzerinde durmamak lazım.

Biz niyetlerimizin sadık kullarıyız. Bir insanın, birkaç neslin, birkaç asrın tahakkuk ettirmeye ömrünün yetmeyeceği koskocaman bir gaye-i hayalin peşindeyiz. Ama akıllı isek, şimdiden buna sahip çıkar, niyetimize göre onun mükafatını alabiliriz. Çünkü müminin niyeti amelinden hayırlıdır.

Ashab-ı Uhdud kıssasının günümüze bakan yönünü anlatır mısınız?

Açıklama: Kısmen Kur’ân’da, biraz daha genişçe Sünnet’te anlatılan ve Ashab-ı Uhdud diye anılan kıssanın günümüze verdiği mesajlar nelerdir?

Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a vardır. Müslim, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala: “Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.” der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat büyücü ile kral arasında bir rahip vardır ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider. Birgün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve: “Allah’ım, eğer sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.” diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahib: “Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan anında beni ele verme.” der. Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abrası ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, birgün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı: “Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa verir.” şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, “Rabbim iyi etti.” diye cevap verir. Kralın, “yani ben mi?” sorusuna ise, “Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.” cevabını verir. Kral, “Senin benden başka Rabbin mi var?” diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar. Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder. Bunlar inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, “Allah’ım, beni bunlardan kurtar.” diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır. Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder. Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da insanları bir yere toplayıp, kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, “Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifade eder. Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar…

Bir dönemde yaşanmış böyle bir hadise, günümüzün şartları içinde de, irşat ve tebliğ adına önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Günümüzde farklı boyutlarıyla da olsa bunun örneklerini görmek mümkün. Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el atılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış. Şu kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım kerâmetler daha zahir ve daha bâriz olduğu anlaşılıyor. Benzer bir durum Hz. Mesih için de, söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta olanları tedavi ediyor, hatta bir mânâda ölüleri de diriltiyordu. Tabi bütün bunlar birer ikram-ı ilâhî ve birer mucize idi. İnsan bu kerâmet veya mucizelerle başka birine ait herhangi bir arızayı giderebilir.

Ancak, bunların yanında, ilmî kerâmeti, irşaddaki sistem kerâmetini, bu sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerâmetini de hafife almamak gerekir. Bunlara nail olan bir irşat eri, yetmiş seksen sene dinsizlik cereyanına maruz kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir gelecek yankılanıyor. İlmî kerâmet açısından bakıyorsunuz birisi çok azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor. İmam Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri gibi zatlar böyle bir kerâmete mazhar olanlardan sadece iki sîmâdır. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bugün bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor. Buna karşılık dünya kadar insan Arapça’yla birlikte diğer dînî ilimleri hallaç etmiş ama bakıyorsunuz onlar da yerlerinde sayıyor. Üstad Hazretleri, buna bir yerde işaret eder ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine imada bulunduktan sonra, sözü muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir. Ancak günümüzde, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım hastalıklardan kurtulmasından ise böyle birinin kalb kapılarının açılması daha önemli olsa gerek. Başka bir ifadeyle Hz. Mesih’in üç beş hastayı tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen maddeye kilitlenmiş bir cemaati irşat etmesi daha önemlidir. Evet, O’nun bilinen mucizeleri içinde en büyük mucizesi de işte budur. Keza Efendimiz’in de en büyük mucizesi, parmaklarından suyun akması, her şeyin kendisine selâm‎ vermesi değildir; zira bütün bunlar meydana geleceği ana kadar da, bir çok insan fevc fevc İslâm’a dehâlet etmiş ve O’nu dinlemişlerdi. O’nun en büyük mucizesi, ses ve soluğunun insanların sinelerinde makes bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.

Böyle olunca, günümüzde kerâmet-i ilmiyeyle birlikte kerâmet-i beyâniyeye, kerâmet-i iknâiyeye, kerâmet-i irşadiyeye sahip olan çocuklar, aynen o çocuğun yaptığı işler gibi, mektepte, sokakta, sanat dünyasında aynı şeyleri yapabilirler. Zannediyorum bu çocuklar, o rahibin yanında yetişen çocuktan daha fazla avantajlara sahip bulunuyorlar. İşte bu zaviyeden, rahibin yanında yetişen çocuğun durumu bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği kanaatindeyim.

Ayrıca anlatılan bu vak’a ile, Hz. Musa’nın, Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir parelellik de söz konusu. Aslında hep dikkatimi çekmiştir; Seyyidinâ Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’la vaidleşirken, bütün halkın toplanacağı bir meydanı, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer. Bu iki intihap da çok önemlidirler. Hz. Musa (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a güvenip dayandığını, O’na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki âsâsının O’nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını göstermek için, Firavun ve onunla beraber birkaç insanla yetinmiyor; bütün halkın toplanabileceği ve izhar etmek istediği hakikatleri herkese duyurabileceği bir ortamın hazırlanmasını istiyor. Evet O (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş insana karşı kullansındı ki..! O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki, bütün sihirbazlar nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma’şerî vicdan da buna şahit olmalıydı.. bu çok önemli bir taktikti ve peygamber fetanetinin gereğiydi.

İkinci bir taktik de, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın, insanların toplanma zamanı olarak bayram günü kuşluk vaktini seçmesiydi. Yani etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes oraya, uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi. Bu mevzuda Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın taktiği çizgisinde olan Abdullah İbni Hüzafetü’s-Sehmi (radıyallâhu anh), esir düştüğünde, bir papazın kendisine mühlet vermesi ve Hıristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der: “Aziz peder, bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim. Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana hak din olan İslâm’ı anlatırsam, ölsem bile gam yemem.” Evet, işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz. Musa’yı dinlemeyecek ve O’na karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı, ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.

Bir üçüncü husus da sihirbazlar, o dönemin entel sınıfını teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla Hz. Musa (aleyhisselâm), kendi döneminin elit sınıfını yenmekle işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti.. bu tıpkı Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’nün şairleri yendiği gibi bir şeydi. Elindeki âsâ, bir mucize ifadesi olarak kocaman bir ejderha halini alıyor ve sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor. Bunun üzerine de bütün sihirbazlar, kendilerini secdeye atıp, “Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.” [1] diyorlardı. Onlar bu şekilde secde edince oradaki insanlarda da bir intibah hali hasıl oluyordu. En azından bir tereddüt ve şüphe kapısı aralanıyordu. Hz. Musa da, rahatlıkla o kalbleri eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu. Çünkü artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.

Buradaki kıssanın kahramanı o rahibin yanında yetişen çocukta da bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabi bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu. Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nâfile, Allah (celle celâluhu) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonları olabileceği endişesi de taşınıyordı. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür. Sonra da tıpkı Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın yaptığı gibi, halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku “çocuğun Allah’ının adıyla” deyip atacaksın diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor.

Tabi bu konu, günümüz adına bir şey ifade eder mi, etmez mi, onu bilemeyeceğim, ama ben mümkün mertebe bu türlü ferdî kahramanlıklardan sakınmamız gerektiğine inanıyorum. Allah’ın bize vermiş olduğu kredi çok iyi kullanılmalı. Her hangi bir hizmetten bazen iki, bazen üç netice alınıyorsa, onu daha rantabl şekilde değerlendirip daha fazlası alınmalıdır. Meselâ, Allah (celle celâluhu), bizim bir hasenemize bazen on, bazen yetmiş bazen yediyüz sevap vereceğini bildiriyor ve bununla bize aynı zamanda bir hedef gösteriyor. Yani siz de, toprağın bağrına attığınız her şeyi, yerinde yediyüz olarak nemâlandırabilirsiniz demek istiyor. Madem her işte bir hikmet var, o halde meseleyi sadece ukba buuduyla ele almamak lazım; bunun dünyamıza ait yanlarının olabileceğini düşünmek gerek. Kur’ân ve Sünnet’in bu kabil işaret ve remizleri birer tükenmez hazinedir ve mutlaka çok iyi değerlendirilmelidir.

Yine bu mevzuda bir örnek olması açısından “ben şehit olayım” düşüncesi, çok doğru ve önemli bir mülâhazadır ama bence bu dahi birebir bir şeydir. Ferdî olarak cennete gidip firdevslere ulaşmak çok önemlidir, ama bunların ötesinde “vatanımız, milletimiz adına daha neler yapabiliriz?” deyip bunların yollarının araştırılması şehitlikten daha önemlidir. Bu mülâhazayla şehitliğin önüne geçebilmesi, insanın kendi kadrini kıymetini daha iyi bilmeyle alâkalıdır. Şu koskoca kainat, insan etrafında dantela gibi örülmüş ve sanki yapılan onca masraf bütünüyle insan için yapılmış gibidir. Dolayısıyla insan kendi kadr ü kıymetini bilmeli, ölürken dahi bir insan gibi ölmelidir. Evet o, darağacına götürülürken dahi, arkada kalanlar için, bu gök kubbede hoş bir sadâ olup inlemelidir.

M. Fethullah Gülen

[1] Tâhâ, 20/70

İlk dört halifenin hilâfete liyakatleri ve hilâfet sıraları hakkında ortaya atılan iddialara ne buyurursunuz?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Çihâr-ı Yâr-ı Güzin arasında derin bir münasebet vardı ve Efendimiz bu münasebeti değerlendirerek kendisinden sonra hilâfetle insanları idare edecek bu dört büyük halifeyi o üstün firasetiyle sezmişti. Hatta bunun da ötesinde şunu ifade etmek mümkündür: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın bildirmesiyle kendisinden sonra gelecek olan bu dört sadık yârânın hilâfete geliş sırasını bile biliyordu ve etrafına söylüyordu. Bu açıdan baktığımızda Hulefâ-i Raşidîn’in sırası konusunda dile getirilen ileri geri iddiaların gerçekle bir alâkası olmadığı ortaya çıkar.

Dört halife bir sıra dahilinde iş başına geçmişlerdir ki, dikkatli bir şekilde incelendiğinde bunların hilâfet dönemlerinde karşılaştıkları olaylarla kendi hususiyetlerinin büyük bir paralellik arz ettiği görülür. Meselâ, Hz. Ebû Bekir bir taraftan çok temkinli ve dikkatli olmasının yanı sıra aynı zamanda itaatteki inceliği anlama mevzuunda da eşi menendi yoktur. Bir diğer taraftan da kritik dönemlerde çok hızlı, olabildiğine ciddî, fevkalâde rahat ve isabetli karar vermesi de onun çok önemli bir hususiyeti idi ki, Hz. Ali’nin de dediği gibi “Eğer Ebû Bekir olmasaydı Müslümanlık olmazdı.”

Evet, onun zamanında vuku bulan irtidat hâdiselerinde onun gibi seri ve isabetli karar verme hususiyeti olan bir idareci olmasaydı, ihtimal bu problemin aşılması çok zor olacaktı. Allah’ın inayeti ve Hz. Ebû Bekir’in isabetli karar verme kabiliyeti ile o problemi aşmak fevkalâde kolay oldu. İşte öyle karışık bir dönemde Ebû Bekir gibi bir insana ihtiyaç vardı.. sorumluluk da ona yüklenmişti.

Yine fütuhat dönemi itibarıyla eğer idarî ve askerî bir dâhi olan Hz. Ömer gibi birine; yaşadığı o gâileli dönemde keza Hz. Ali gibi çok hakperest bir şahsiyete ihtiyaç vardı ve öyle oldu. İhtimal o zaman Hz. Ali yerinde bir başkası olsaydı, bazı haksızlıklar yapması kuvvetle muhtemeldi. Şöyle ki, bir yerde Havâric veya Nevâsıb toplanıp ona hücum plânları yaptıkları kritik bir durumda en yakın müşavirlerinden biri hakşinas Hz. Ali’nin yanına gelerek Haricîlerin ona karşı toplandığını söyler. İmam ona: “Ne bileyim bana hücum edeceklerini?” diye cevap verir. Kendisine tekrar: “Yâ İmam! Sana hücum etmek için toplanmışlar.” denilince; “Onlar bana hücum edecekleri âna kadar ben hücum edemem.” mukabelesinde bulunur. Evet, Hz. Ali işte o kadar hakperesttir. Üstad Hazretleri’nin o enfes ifadesiyle “… fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hz. Ali gibi harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Ehl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki, dayanabilsin. Evet, dayandı…”69

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu dört halifeye sırasıyla işaret eder ve onların mahiyetlerinde meknî potansiyel bir güç sayılan dehayı, kendine has talim ve terbiyesiyle ortaya çıkarır. Onları okutur, öğretir, yetiştirir, terbiye eder ve içlerindeki o kabiliyeti inkişaf ettirir. Elbette ki bu, çok uzun zamana vâbeste bir iştir, ama gerçekleştirilir.

Evet, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Halid, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde kalabildikleri ölçüde kalmışlar ve O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta mütalâa edilen bir kitap gibi çok iyi okumuşlardır. Allah Resûlü’nün söylediği her sözüne kendi kafa ve düşüncelerinde şerhler ve haşiyeler koymuşlar ve kendi düşünceleri ile O’nun icraatı arasında hayt-ı münasebetler vaz’etmişlerdir. Bir yönüyle kendi düşünce ve değerlendirmelerini O’nun davranış, söz ve beyanları ile sürekli tartmışlar, öte yandan da emre itaatteki hassasiyetleriyle rüşd ü hidayete sevk edilmişler. Zannediyorum böyle olunca da bu güzide insanlarda, bir taraftan emre itaatteki incelik duygusu daha bir gelişmiş, diğer taraftan da onu okumada daha dikkatli olunmuş…

Allah Resûlü’ne teslim olmuş ve o “müeyyed min indillâh” olan Nebiler Serveri’ni okuma, dinleme bahtiyarlığına ermiş bu dört büyük insan, akıllarını da asla ihmal etmemişlerdir. Meselâ Hz. Ömer düşüncelerini ifade etmede Hz. Ebû Bekir’den biraz daha cesur, buna mukabil Hz. Ebû Bekir de Hz. Ömer’den biraz daha temkinlidir. Bu meziyetlerden biri birinin, diğeri de diğerinin kendisine has meziyetidir. Cesaretle temkin tartıldığı zaman bir yönüyle bunlar aynı değeri ifade ederler. Bu açıdan bakıldığında, bu büyük insanlarda bazı hususiyetlerin daha ağır, diğerlerinin ise daha az hissedilmesinin bir eksiklik olmadığı anlaşılacaktır. Şunu da belirtmekte fayda mülâhaza ediyorum: Bu dört sahabi aslında Hakikat-ı Ahmediye’ye (aleyhissalâtü vesselâm) ait enginliği kendi aralarında âdeta paylaşmış gibidirler.

Hz. Ömer’in “Ben üç yerde Rabb’imle muvafakat ettim.” sözü vardır. Onun ifade ettiği hususlardan biri tesettür mevzuudur. Sevde Validemiz bir gece vakti evin dışında yürürken, uzun boyu, edası ve endamı ile belli olduğu için Hz. Ömer onun Sevde Validemiz olduğunu bilir ve ifade eder.

Bundan dolayı Hz. Ömer’e “Artık sen, işimize de karışacak hâle geldin!” derler. Bu konuda çok kıskanç olan Hz. Ömer, muhterem bildiği peygamber zevcesi hakkında kimsenin aklının köşesinden bir şey geçmemesi mülâhazasıyla hareket eder. Yoksa içinden bir şey geçirdikten sonra, onun peygamber zevcesi ve mü’minlerin anası olduğu bilinse ruhunda nasıl bir durumun zuhur edebileceğini düşünmeye gerek yok.

Hz. Ebû Bekir’e gelince o da bu konuda çok hassastır. Küçük kızı Âişe Validemize, peygamber zevcesi olduğundan dolayı hep: “Yâ Ümmâh Anacığım” derdi. Bu duygu o büyüklere çok iyi işlemiş ve tabiatları hâline gelmişti. Cenâb-ı Hak Ahzâb sûresinde şöyle buyurur: “Peygamberin mü’minler üzerinde haiz olduğu hak, onların bizzat kendileri hakkında haiz oldukları haktan daha fazladır. (O, bir baba konumunda olduğundan) onun eşleri de mü’minlerin anneleridir.”70 Yani onları anamız gibi görmeli, anamız gibi düşünmeli ve öyle çağırmalıyız. Birdenbire birinin karşısına bir kadın çıksa da onu tanımasa ve o kişinin içindeki inhiraf, duygularındaki kayma öyle birine karşı olsa ki o, onun anası olsa, bunun vicdanına nasıl aksedeceği açıktır. Ne nebi ne de zevceleri hakkında, inhirafın en küçüğünü bile yaşamak -hafizanallahAllah nezdinde insana çok ciddî kaybettirdiği gibi, çok büyük bir vicdan azabına da vesiledir. Hanginiz -hafizanallahbilmeyerek ananıza karşı bir şey duyup da vicdan azabı çekmezsiniz ki? Bundan dolayı Hz. Ömer de işte bu engin mantıkla böyle bir kıskançlık ve gayûriyet içinde hareket etmişti ki, bu olaydan sonra da örtünmeyle alâkalı âyet gelmişti.

Meselâ içki mevzuunda ilk nazil olan âyetlerde onun hem zararının hem de faydasının olduğu bildirilince Hz. Ömer, beyan-ı şâfî istiyor ve şöyle diyordu: “Allah’ım! Sadra şifa veren bir beyan!” Aslında Allah Resûlü’nün mantığı da o istikamette idi. Kur’ân’da o yönde âyet nazil oluyordu. Peki, Allah (celle celâluhu), Hz. Ömer ile alâkalı bu tevafukatı niçin gösteriyordu? Belki de Cenâb-ı Hak bir yönüyle, toplum içinde bir meseleyi zarurî olarak vurgulama hususunda Hz. Ömer’in fetanetine ve dehasına işaret buyuruyordu. Hz. Ömer’in üçüncü tevafuku da riba (faiz) mevzuundadır. Bu konuda da içki âyetindeki yaklaşımını sergiliyor ve onu teyiden âyet nazil oluyor.

Bununla beraber Hz. Ömer fevkalâde mütevazi ve tam bir mahviyet insanıdır. Hatta daha çok tevafukat olduğu hâlde o sadece üçünü hatırlar. Oysaki hadisle meşgul olanlar, onun on üçü aşkın tevafukatı olduğunu söylerler. Bu öyle bir seviyedir ki o, kendi kendinin ve bildiği pek çok şeyin farkında bile değildir. Öyle anlaşılıyor ki, Rabbisiyle tevafuk ettiği on üç yer var, ama o bunlardan sadece üç tanesini hatırlıyor.

Hz. Ömer’in Hudeybiye’de muvakkat kendi içtihatları istikametinde temayülü ve sonraki nedameti de ders alınacak bir durumdur. Hz. Ömer Hudeybiye’de Efendimiz’in yanına gelir gider ve Allah Resûlü’ne bazı mülâhazalarını söyler. Buna karşılık Allah Resûlü’nün o mevzuda mütalâası farklıdır ve ona şöyle der: “Yâ Ömer! Ben Rabb’imin peygamberiyim. O’na muhalefet etmem.” Bunun üzerine Hz. Ömer de Efendimiz’in yanından ayrılıp uzaklaştıktan çok az sonra Hz. Ebû Bekir’le görüşür; meseleyi daha iyi anlar ve daha sonraları bu hâdiseyi her hatırlayışında ızdırapla iki büklüm olur ve ciddî bir pişmanlık duyar. Öyle ki bu yolda verdiği sadakanın, tuttuğu orucun ve ettiği istiğfarın da haddi hesabı yoktur.

Bu misallere, Hz. Ebû Bekir’in rüya yorumlamadaki sözlerini ve İbn Ömer’in büyükler meclisinde otururken Efendimiz’in sorduğu sorunun cevabını bilmesine rağmen, saygısından ve hayâsından dolayı cevabı söylememesini ve daha sonra babasının, o mecliste, bildiğini söylemesi durumunda, bunun kendisinin daha hoşuna gideceğini ifade ettiği hâdiseleri de ekleyebiliriz.

 Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve diğer güzide halifeler, mantıklarını da ihmal etmeden her zaman büyük bir teslimiyet içinde bulunuyorlardı. Bu arada şayet bir yanlış yapmışlarsa özür dilemesini de biliyorlardı.

Hâsılı, onların hayatlarına bir bütün hâlinde bakıldığında, İslâm’ı kabullerinden bu uğurdaki çektikleri çile ve ızdıraplara, Efendimiz’e tebaiyetlerinden dinin ruhunu kavramalarına, ibadetlerdeki hassasiyetlerinden dinin emirleri karşısında kendilerini yenilemelerine kadar gösterdikleri performanslardan hareketle hilâfete liyakatlerinin olduğu çok daha berrak görülecektir.

M. Fethullah Gülen

Hz. Ali (ra) ikinci evlilik yapmış mıdır?

Açıklama: Hz. Fatıma hayatta iken, Hz. Ali ikinci evlilik yapmak istedi mi? Ve bu durumda Peygamber Efendimiz ne yaptı?

Soruda bahsedilen olay hadislerde şu şekilde anlatılmaktadır:

Misver İbnu Mahreme (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallahu anh) Efendimiz, nikahı altında Fatıma  (radıyallahu anhâ) validemiz olduğu halde Ebu Cehl’in kızına talib oldu. Bunu işiten Hz. Fatıma validemiz, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek:

“Kavmin, kızları için senin hiç gazaplanmayacağını zannediyor. İşte Ali, Ebu Cehl’in kızıyla evlenecek!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm kalktı, minbere çıktı şehadet getirdi ve şu hitabede bulundu:

“Ben Ebu’l-As İbnu’r-Rebî’e kızımı nikâhladım. Bana konuştu ve doğruyu söyledi (vadetti ve vaadini tuttu). Şurası muhakkak ki ben helal olanı haram kılmıyorum, haramı da helal kılmıyorum. Fatıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer. Allah’a yemin olsun ki, Resulullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) kızı Allah düşmanının kızıyla ebediyen bir araya gelmeyecektir!” Efendimiz’in bu konuşmasından sonra Hazreti Ali Efendimiz kararından vazgeçti.

Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resulullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) minberde şöyle söylediğini işittim: “Benî Hişam İbnu’l-Mugire ailesi, kızlarını Ali bin Ebi Talib’le evlendirmek için benden izin istiyor. Ben izin vermedim, vermiyorum ve vermeyeceğim! Ancak, Ebu Talib’in oğlu kızımı boşayıp, kızlarını almak isterse o başka! Şunu iyi bilin, Fatıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzer, ona eziyet olan bana da eziyet olur.” (Buhârî, Fezailu’l-Ashab 16, 12, 29; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 96; Ebu Davud, Nikah 13 ; Tirmizî, Menakıb)

Hadisin açıklamasına geçmeden kısa bir açıklama yapalım. Evvela dört evliliğin helal kılındığı ayeti kerimede, dört kadınla evlenmek emredilmiyor, bilakis izin veriliyor. Ve ardından bu iznin kullanılması da adalet şartına bağlanıyor. Ve ayetin devamında “Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla iktifa edin” buyruluyor.

Yine adalet şartının aranması dışında birden çok evliliğin muhtemel olduğu durumlarda, başka sakıncalar ve mefsedetler ortaya çıkacaksa, kişi bundan vazgeçirilebilir. Yani bir kişi, eğer Allah’ın izin verdiği bir mübahı işlemek istiyorsa, fakat başka biri bu mübahın işlenmesi durumunda farklı problemlerin ortaya çıkacağını düşünüyorsa, kişiyi bundan vazgeçirebilir. Bu Allah’ın helal kıldığını haram kılma değildir. Belki o mübahın işlenmesi o kişi hakkında uygun olmayacağından, onu daha salim bir yola irca etmektir. Nitekim Efendimiz de (s.a.s) haramı helal, helali de haram kılmadığını ifade buyurarak, bu tasarrufunun ashab tarafından yanlış anlaşılmasının önüne geçmiştir.

Ayrıca Hz. Ali’nin dünürlük yaptığı kadın Ebû Cehl’in kızı Cüveyriye’dir. İsminin Cemîle olduğunu söyleyenler de vardır. Bu kadın aslında iyi bir müslüman olmuştu. Fakat Resül-i Ekrem kızı Fatıma’nın annesini ve kız kardeşlerini kaybettikten sonra hayatta yalnız kaldığını bildiği için kadınların yaradılışında bulunan kıskançlık duygusunun da ilâvesiyle üzüntüsünün son haddine varacağını ve etrafında derdini dökebileceği bir kimsesi de olmadığı için bunalıma sürükleneceği ve dolayısıyla dinî yönden büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağını düşünerek kızı Fâtıma hakkında endişeleniyordu. Nihayet bu endişesini bir hutbesinde dile getirdi. Hz. Misver de bu hutbeyi dinleyenlerden biridir. Hz. Ali Ebû Cehl’in kızına dünürlük yaparken; “Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın.” âyet-i kerimesinin genel hükmüne sarılmıştı. (Nisa Suresi, 4/3) Fakat Resûl-i Ekrem’in bunu hoş karşılamadığını anlayınca hemen vazgeçti.

Hz. Ebu Bekir’in “Ya Rabbi vücûdumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin” sözünü nasıl anlamalıyız?

Hz. Ebu Bekir’e isnat edilen böyle bir söz var: “Ya Rabbi vücûdumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin..” Bu sözün Hz. Ebu Bekir’e isnadı oldukça zayıftır. Bazıları da aynı ifadenin Beyazid-i Bistamî’ye âit olduğunu nakletmektedirler. Üstad Bedîüzzaman’ın Tarihçe’sinde de benzeri bir ifadeye rastlanır. Gerçi Tarihçe’deki bu ifade, ayniyle, Üstad’a âit midir, değil midir bilemeyeceğim? İhtimal ki onun söylediği bu meâldeki bir sözü, Eşref Edib o üsluba ifrağ etmişti. Her ne şekilde olursa olsun, aynı ma’nâya gelen bu ifadeyi Bedîüzzaman da kullanmıştır, diyebiliriz. Ne var ki, bütün bunlardan, bu şahısların cehennemi hafife aldıkları ma’nâsını çıkarmak da fevkalade yanlıştır. Bunlar ve benzeri ifadeler, belli şartlar altında ve belli hallerde (buna tasavvufî ma’nâda sekir hali dememiz de mümkündür) söylenmiş sözlerdir ve umûmi kanaati aksettirme gibi bir mülâhaza da söz konusu değildir.

Kaldı ki, bazı ahvalde hemen hepimiz aynı şeyi hem söyler, hem de yaparız. Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir yangın içinde biraz sonra cayır cayır yanacaktır. Böyle bir durumda evladından yükselen feryad, babanın ciğerini dağlarken, böyle bir babanın davranışları nasıl akıl ve mantık kriterlerini aşar, öyle de, ümmet-i Muhammed’e karşı azami ölçüde şefkatli bu büyük zatların, ümmetin düştüğü durum itibariyle müstehak oldukları neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmeleri gayet normaldir.. ve bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde değerlendirilmelidir. Yoksa umûmi ma’nâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir. Zaten böyle yanlış ölçüler onların kavgasını verdikleri doğrularla da hep bir çatışma halindedir. Efendimiz sabah akşam “Allahım bizi cehennem azabından koru” diye duâ ederdi. Bütün büyüklerimiz de aynı duâyı vird edinmiş ve cehennemden korunmak için, Cenab-ı Hakk’a bu kabil duâ ve yakarışlarda bulunmuşlardır. Evet, bu hususun böyle bilinmesinde, ölçülü ve dengeli olma adına fayda vardır.

M. Fethullah Gülen

Bazıları Osmanlı’dan bahsetmeyi ve Osmanlıyı medhetmeyi ırkçılık olarak değerlendiriyorlar, doğru mudur?

Biz, “Osmanlı” derken ve Osmanlı’dan bahsederken, kesinlikle bunu bir ırkçılık düşüncesiyle yapmıyoruz. Elbette, böyle şanlı bir ecdadın evladı olmak ve böyle asil bir soy kütüğüne bağlı bulunmak bize onur verir; ancak bunun ırkçılıkla uzaktan yakından alâkası da yoktur. Dense dense buna müsbet milliyetçilik denir ki, bu da kitap ve sünnet çerçevesi içindedir.

Evet, soy kütüğümüzle kıvanç duyuyoruz. Çünkü onlar kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla eda ederek, İslâm’a omuz vermiş ve dinî duygu, dinî düşünceyi kıtadan kıtaya taşımışlardır.. taşımış ve dokuz asır İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır.

Osmanlı, Selçuklu’nun bir devamıydı. “Devlet-i Ebed-Müddet” mefkuresi Selçuklu’yla başladı. Bu ideal, Nizamü’l-Mülk’le mektep ve medreselere girdi. Dolayısıyla da, o dönem itibariyle, mükemmel ve mücehhez bir nesil yetişti. Selçuklu’nun da Osmanlı’nın da mayasında böyle bir gaye-i hayâl vardır ki, onların metafizik gerilimleri bu kadar uzun sürebilmişti.

Hem biz niçin ecdadımızdan bahsetmeyeceğiz ki? Nesebini söylemenin suç olduğunu iddia eden de kim?

Hem onlar aleyhine bu kadar kampanya varken ve durmadan ağız dolusu küfürlerle onlara sövülürken, bizim onları müdafaa etmemiz neden suç olsun?

Osmanlı padişahlarını karalamak, bize bugüne kadar ne kazandırdı? Mazimizi inkâr hangi terakkiye vesile oldu? Köksüz bir nesil yetiştirmenin faturası önümüzde değil mi?

İnsafsızlığın da bir sınırı olur. Ancak; ecdadımız için insafsızlıkta sınır tanımak kadar dahi bir insaf gösterilmemiştir. Öyle ki, iftiranın en iğrençleri kullanılarak dokuz asırlık şanlı tarih karalanmıştır. Bilhassa son altı asırlık bir tarih bütünüyle karalanmaya ve bir günah destanı gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Sorarım size, Osman Gazi vefat ettiğinde geriye ne bıraktı? Evet, o bütün bir hayat boyu çadırda yaşadı ve bir çadırda öldü. Elindeki imkânlarla o da bir sarayda yaşayabilir ve gününü gün edebilirdi. Ama o ve onun nesli böyle yapmadı.. yapmadı ve pek çoğu itibariyle ömürlerini at sırtında geçirdiler. Savaş meydanlarında can veren Osmanlı padişahlarının sayısı hiç de az değildir. Zaten, bu ideal ve yüksek düşünce bittiğinde, Osmanlı da bitmiştir. Süleyman Şah, Yavuz, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım, Fatih, Kanunî hepsi de “İ’lâ-yı Kelimetullah” yolunda ölmüştür. Yavuz, hanımlarıyla bir arada olmaya fırsat dahi bulamamış ve hep bir muharebeden diğerine koşup durmuştur. Düşünün ki, Yavuz’un sadece iki çocuğu olmuştur. Allah aşkına bu saltanat sürmek midir?

Tarihimizi bilmek zorundayız. Hususiyle de Osmanlı’yı bilmek, anlamak zorundayız. En azından tarihten ders almak için ecdadımızı öğrenmek zorundayız. Bu gerçekleri dile getirmek bizler için sadece bir vazife ve mükellefiyettir. Bunun ırkçılıkla da hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur.

M. Fethullah Gülen

Sahabeler arasında fazilet yönüyle bir fark var mıdır?

Açıklama: Bir yazıda Mekke’nin fethinden önce Müslüman olanların Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olanlardan üstün olduğu vurgulanmaktadır. Sebebi nedir acaba?

Sahabelerin kendi aralarında fazilet yönüyle dereceleri vardır. Sahabe hayatını anlatan kitaplarda bunun farklı şekillerde tasnife tabi tutulduğunu görmekteyiz. Ve genellikle bu derecelendirme yapılırken, hicret, biat-ı rıdvan, Bedir savaşı, Mekke’nin fethi gibi risalet sürecinde önemli dönüm noktaları sayılan hadiseler esas alınmıştır. Mesela mutlak fazilet açısında hicretten önce Müslüman olanlar hicretten sonra Müslüman olanlardan üstün sayıldığı gibi, bedir savaşına katılanlara, bu savaşa katılmayanlardan ayrı bir değer verilmiştir. Bunun gibi Mekke’nin fethinden önce Müslüman olanlar, fetihten sonra Müslüman olanlardan mutlak fazilet açısından daha üstün tutulmuştur. Tabii ki bunların infaklarını da bu çerçevede değerlendirmişlerdir.

Efendimiz’in (s.a.s) Ebu Bekir’i (r.a) her fırsatta öne çıkarması ve ona değer vermesi de ilklerden olmasından değil midir? Çünkü henüz işin başında, Peygamberimiz’in etrafında kimse yokken, Müslümanlar sayıca az ve baskı altındayken onlarla birlikte olup her tür sıkıntıya göğüs germekle, İslamiyet yayılıp bütün ihtişamıyla kendini gösterdiği ve Müslümanların maddî manevî nimetlere gark olduğu bir dönemde işe sahip çıkmak arasında elbette fark olacaktır. Çünkü ilkler bu işe malını-canını ortaya koyarak sahip çıkmışlar, bütün bir dünyayı karşılarına alarak Allah’ın adını yüceltme yolunu tutmuşlardır. İşte Mekke’nin fethinden sonra da artık insanların bölük bölük İslamiyet’e girdiğini, dinin yayılması önündeki engellerin birer birer kalktığını görüyoruz. Bu yönüyle Mekke’nin fethi de bir dönüm noktasıdır.

Sahabe Efendilerimiz, Peygamberimiz’e karşı uslüplarını nasıl dengeliyorlardı?

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer başta olmak üzere diğer güzide halifeler ve ashab efendilerimiz, İslâm’a ve Efendimiz’e olabildiğine teslimiyetlerinin yanında şahsî düşüncelerini ifade adına da oldukça rahat idiler ve belli bir terbiye içinde fikirlerini ve şahsî düşüncelerini serbestçe ifade edebiliyorlardı. Tabiî herhangi bir yanlış yaptıklarında da özür dilemesini çok iyi biliyorlardı.

Evet, ashab-ı kiram, fikirlerini söyleme serbestisine sahip olmaları yanında hemen her zaman takındıkları edep tavrını da hiç değiştirmemiş ve bu konuda hep saygılı bir üslûp takip etmişlerdir. Zira onların herhangi biriyle değil, bir nebi ile muhatap olmaları söz konusudur. Onların nebiyle konuşurken seslerini yükseltmemeleri gerektiğini bizzat Cenâb-ı Hak:

لَا تَرْفَعُۤوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ

“Peygamberin huzurunda sesinizi O’nun sesinden daha fazla yükseltmeyin.” (Hucurât sûresi, 49/2) âyetiyle bildirmiştir.

Halid b. Velid’e kadar ashab-ı kiramın hemen hepsi O’nun huzurunda kendi düşüncelerini çok rahatça ortaya koyabiliyorlardı. Hatta bu yıldız insanlardan her biri daha sonraları vazifeli olduğu bir makamı halefine devrederken, “Ben şunu şunu yaptım, şunu yapmayı da düşünüyorum…” diyorlardı.

İsterseniz konuyu bir misalle biraz daha açalım: Efendimiz’in Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken onunla arasında şöyle bir konuşma geçer. Bu mesele aynı zamanda İslâm Hukukundaki içtihad telâkkisine de bir menat mahiyetindedir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Muaz’a, kalbleri hakikaten yumuşak, daha sonraları Ehl-i Beyt’e duydukları muhabbet ve sevgi ile de mümtaz bir yere sahip olan Yemen halkı hakkında gerekli malûmatı vermiştir. Hakikaten Yemen’deki İmamiyye (Zeydiyye) İran’daki Fars Aleviliğinde olduğu gibi hiçbir zaman sertliğe girmemiştir. Onlar Sünnîlerle hep diyalog içinde olmuş ve hep yumuşak davranmışlardır. Tarih boyunca da genelde hep bu hâllerini devam ettirmişlerdir. Dünyayı çok iyi tanıyan Allah Resûlü, Hz. Muaz’ı Yemen’e kadı olarak gönderirken O’na:

“Yâ Muaz! Orada bir hâdise ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?” diye sorar. Hz. Muaz:

“Allah Teâlâ’nın Kitab’ı ile yâ Resûlallah.” diye cevap verir. Resûl-i Ekrem devamla:

“Ya o hâdisenin hükmünü Kitap’ta bulamazsan?” diye sorunca Hz. Muaz:

“Allah’ın Resûlü’nün sünnetine müracaat ederim.” diyerek cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz:

“Allah Teâlâ’nın kitabında ve benim sünnetimde de o hâdisenin açık hükmünü bulamazsan, nasıl hüküm verirsin?” diye sorunca da Hz. Muaz:

“O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm.”[1] demiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Hz. Muaz’ın Efendimiz ile konuşmasındaki rahatlığıdır. Evet, saygı ve teslimiyetin yanında bu rahatlık çok önemlidir. Ayrıca sahabenin gençlerinden olan Muaz b. Cebel, aynı zamanda kılığı kıyafeti itibarıyla da görkemli, oturup kalkması da dikkat çeken, hareketleri ve bakışlarıyla emniyet telkin eden, çok temiz ve nezih bir sima idi. Gencecik yaştaki Hz. Muaz’da böyle bir özellik görüldüğüne göre, hemen herkese bu serbestinin verildiği söylenebilir.

Tabiî şunu da ifade etmeliyim ki, Peygamber’i kendi konumunda kabullenme ve O’na saygılı olma, Efendimiz’in isteğinden daha çok Allah’ın istediği bir husustur. Vâkıa Peygamberimiz bir kısım yanlışlıkları, kaba sayılabilecek davranışları bir eziyet gibi sinesine çekiyor ve eritiyordu. Bu münasebetle Kur’ân-ı Kerim insanları irşad sadedinde, farkına varmadan Peygamber’e eziyet etmiş olabileceklerinden, O’nun huzurunda seslerini yükseltmemeleri gibi bazı hususlarda onları ikaz ediyordu.

Ayrıca ashab-ı kiram, düşüncelerinin müzakere edilmesine de gayet derecede açık idiler. Özellikle de birbirleri arasında oturur her şeyi rahat bir şekilde konuşurlardı. Hatta bu arada Efendimiz de sahabenin eski devirlere ait bir kısım menkıbeleri birbirlerine anlatmalarını tebessüm ederek dinlerdi. Bizdeki bazı tekye, zaviye ve eğitim yuvalarında başkalarına konuşma ve düşüncelerini ifade etme hakkının tanınmamasına mukabil Efendimiz ashabına en geniş mânâsıyla bu serbestliği vermişti ki herkes Allah Resûlü’nün huzurunda edebe riayet ederek her meselesini rahatlıkla O’nunla müzakere edebilirdi. Tabiî her şey bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. Zira Efendimiz’e karşı edepli olmak, Allah’a karşı edepli olmak demektir. Ayrıca Allah Resûlü de onlara karşı çok içten ve saygılıydı. Efendimiz’i anlatanlar O’nu anlatırken, “Örtüsünün arkasından halkın içine hiç çıkmamış, evlilik bilmeyen genç bir kız gibiydi.”[2]derler. Yani Efendimiz o kadar hayalı ve utangaçtı ki, Hz. Hatice Validemiz (evlilik öncesi) kendisini tavsif ederken, “O buram buram ter dökmüştü.” der.

Konuyu bir kıyasla devam ettirmek istiyorum: Bizler kesinlikle Efendimiz gibi edepli olabildiğimizi/olabileceğimizi söyleyemeyiz; söyleyemeyiz, zira bazı kimselerin öyle dayatmaları ve metazori ile dediklerini yaptırma hisleri oluyor ki insan belli bir noktadan sonra çatlayacak hâle gelebiliyor. Bazen buna bir şey de denemiyor. Basit bir misal vereyim: Namazın farzını kıldıktan sonra kalan sünnetini kılmak için odaya giderken merdivende biri gelip önünüzü kesiveriyor. Oysa Allah Resûlü’nün âdet-i seniyeleri, hep sünneti kendi hücrelerinde kılmalarıydı. Ayrıca farz ile sünnetin arasını açmamak gerektiği de bu konuda riayet edilen hususlardandır. Şimdi bu kadarcık kısa bir arada bile belki yirmi tane ashab-ı mesâlih geliyor ve sizi meşgul ediyor. Siz vicdanınızda öyle bir ızdırap yaşıyorsunuz ki, bazen hezeyana girip değişik şeyler bile söyleyebiliyorsunuz. Çünkü her gelenle teker teker görüşmenin yanında yazı yazma ve yazıları tashih etme gibi işler için de zamana ihtiyacınız oluyor. Bazen yirmi dört saat yetmediği için dua ediyor ve “Keşke günler kırk sekiz saat olsaydı!” deyip inliyorsunuz.

Evet, bazen buna benzer durumlar öyle bir eziyet hâlini alıyor ki insan bunu sineye çekmekte bir hayli zorlanıyor. Zira yanınıza gelen bu insanlar sizin ehl-i iman kardeşleriniz. Aslına bakılırsa Allah indinde çok değerli olan bu insanlar için zakkum yutsanız bile değer. Şimdi bir de o edep, nezahat ve nezaket âbidesi, efendi olarak doğmuş ve insanlığın efendisi olmuş Efendimiz’in maruz kaldığı onca eziyete rağmen hiç sesini çıkarmadığını düşünün; hiç “Ah!” etmeden duruşu ne müthiş bir hâdisedir.

Şair sanki onun için söylemiş:

“Âşıkım dersin belâ-i aşktan âh eyleme! Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!”

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hislerini tercüme edip göndermesine ve insanları Peygamber’e karşı eziyet işlediklerini bildirip uyarmış ama O, yine de herkese karşı çok açık davranmıştı. Meseleler O’nun o herkese açık meclislerinde müzakere edile edile bir taraftan vuzûha ve inkişafa kavuşuyor, diğer taraftan da meknî istidatlar ve kabiliyetler ortaya çıkma imkânı buluyordu.

Bu meyanda şunu da ifade etmek gerekir ki, Efendimiz kimsenin sözünü kat’iyen ağzına basmıyor ve sesini kesmiyordu. Günümüzdeki siyasîler kendilerini seçen insanlara medyun oldukları/olmaları gerektiği hâlde, onların ağzından çıkan iki kelimeden ötürü “Bırakın da onu biz söyleyelim!” derler. Oysa ben, Allah Resûlü’nün hiç böyle dediğini hatırlamıyorum. Evet, fikirlerin açık görüşülmesinin yanında rencide olabilme ihtimaline de katlanmak gerekmektedir. Bu meseleyi kendimizle kıyaslarsak bu mevzuda ne kadar yaya olduğumuz görülecektir. Kim bilir bizler belki de nice kabiliyetli insanların duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine fırsat vermeyip kendimize ne kayıplar yaşatıyor ve nice istidatların körelip gitmesine sebebiyet veriyoruz. Kim bilir yanımızda ne istidatlar körelip gitmiştir de inkişaf etme imkânı bulamamıştır.

Ayrıca mevzu ile alâkalı, her biri bir yıldız olan ashab-ı kiramın bazen kendi fikirlerinden sarf-ı nazar ettikleri de olurdu. İsterseniz bu konuyu bir misalle biraz daha açalım: Hz. Ömer Hudeybiye’de Efendimiz’in yanına gelip gider ve Allah Resûlü’ne bazı farklı mülâhazalarını söyler. Ancak Allah Resûlü o mevzuda aldığı işarete binaen: “Yâ Ömer! Ben Rabb’imin peygamberiyim. O’na muhalefet etmem!”[3] der. Hz. Ömer de Efendimiz’in yanından ayrılıp gider ve konuyu Hz. Ebû Bekir’le görüşerek doğruya ulaşır ve kendi kanaatinden vazgeçer. Evet, daha sonraları Hz. Ömer, bu hâdiseyi her hatırlayışında ızdırapla iki büklüm olur ve büyük bir pişmanlık duyardı. Bu yolda verdiği sadakanın, tuttuğu orucun ve ettiği istiğfarın da haddi hesabı yoktu.

Bu misallere, Hz. Ebû Bekir’in rüya yorumlamadaki sözlerini[4] ve İbn Ömer’in büyükler meclisinde otururken Efendimiz’in sorduğu sorunun cevabını bilmesine rağmen, saygısından ve hayâsından dolayı bir şey söyleyememesini ve daha sonra babasının, o mecliste, bildiğini söylemesi durumunda, bunun kendisinin daha hoşuna gideceğini[5] ifade ettiği hâdiseleri de ekleyebiliriz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki İslâmiyet, teslimiyet dini olduğu gibi, her zaman kapılarını fikir hürriyetine karşı açık tutmuş, edebi ve erkânına göre herkesin bu deryadan nasiplenmesine asla engel olmamıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de her zaman hayatında bu hakikati yaşayarak bizzat göstermiş, ashabıyla olan muamele ve münasebetlerinde onların fikirlerini her zaman mühimsemiş ve onlara düşüncelerini her daim açıkça ifade etme fırsatını vermiştir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Tirmizî, ahkâm 3; Ebû Dâvûd, akdiye 11. [2] Buhârî, menâkıb 23; Müslim, fezâil 67. [3] Buhârî, hibe 8; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/330. [4] Bkz.: Buharî, tâbir 47; Müslim, rüya 17. [5] Buhârî, ilim 4, edeb 79; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 64.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Birinci akabe biatinde biat edenlerin isimlerini söyleyebilir misiniz?

Birinci akabe biatinde on kişi Hazreç kabilesinden iki kişi Evs kabilesinden olmak üzere on iki  kişi bulunmuştur. Birinci akabe biatine katılanlardan altısı bir önceki yıl Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme iman eden kimselerdi. Bunlar şu kişilerden ibaretti: Es’ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi. (İbn Hişâm, Sîre, 2/70 vd.; İbn Sa’d, Tabakât, 1/217 vd.). Birinci akabe biatinde bu altı isme ilaveten altı kişi daha Peygamberimiz’e sallallahu aleyhi vesellem iman edip biat ettiler. Bunlar da; Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa’lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu’l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide’nin birinci Akabe Bey’atında bulunduğu ifade edilir. (İslam Tarihi, M. Asım Köksal, 1\585).

Osmanlı Devleti’ndeki “Devlet-i ebed müddet” düşüncesinden bahseder misiniz? Onu ayakta tutan dinamikler nelerdi?

Milletimizin i’tilâsı, sürekli zirvelerde dolaşması ve büyük bir millet olması bugün de hepimizin arzusudur. Şimdilerde yeryüzünde, muhteşem milletimizin, Devlet-i Âliye döneminde olduğu gibi, devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline gelmesini, söz sahibi olmasını kim arzu etmez ki? Evet, devletlerarası değişik platformlarda karar alınırken, keşke bizim gözümüzün içine de bakılsa; zannediyorum bu, hepimizin hayalinden geçen bir husustur. Çok acıdır biz, üç yüz senedir başkalarının gözlerinin içine bakıyoruz.

Çok uzun sürecek bir hâkimiyeti ifade eden ve aslında kinaye olarak kullanılan “Devlet-i ebed müddet” şeklinde bir tabirimiz vardır bizim. Burada ebed kelimesi ile alâkalı bir mülâhazayı az açmak istiyorum. Aslına bakılırsa “Ebed” kelimesi Allah’ın Zât’ının lâzım-ı gayr-i mufârıkıdır. Ne var ki biz bu sözü burada mecazen, “Kıyamete kadar devam etsin” şeklinde ve dua, dilek mânâsında kullanırız. Çünkü ebedî ve ezelî olan sadece O’dur (celle celâluhu). Ayrıca ahirette, Allah’ın ebediyeti ile kâim izafî bir ebediyet daha vardır; uhrevî âlemler, Cennet ve Cehennem’in mevcudiyeti zatî değil, Allah’tandır ve O’nun ebediyeti ile kâimdir. İşte buradaki ebed tabirinden asıl kasıt da, devletin kıyamete kadar devam etmesi mânâsınadır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda “Devlet-i ebed müddet” gaye-i hayalinin önemli bir tesiri olmuştur. Bu işe baş koyanlar, sûfîlere ve ulemaya başvurmuş ve Selçuklulardan intikal eden müesseseleri hep canlı tutup yaşatmışlardır. Böyle bir anlayış kaybolunca da devlette yavaş yavaş çözülmeler baş göstermiş, Devlet-i Âliye-i Osmaniye büzülerek âdeta bir fanus içine girmeye başlamıştır. Öyle ki bir yönüyle i’tilâ dönemi tedennîye dönüşmüştür. Evet, bir devleti var edecek, onu uzun ömürlü kılacak ve bizim düşüncemize göre devlet-i ebed müddet hâline getirecek husus böyle yüksek bir mefkûredir.

Tarihte uzun müddet hüküm sürmüş devletler incelendiğinde, hâkimiyetini uzunca sürdüren devletlerin arasında Roma ve Mısır gibi devletler görülür. Evet, Roma’da olduğu gibi Orta Doğu’da firavunlar da değişik sülâleleri ile uzun müddet hâkimiyetlerini devam ettirmişlerdir. Fakat bu büyük devlet ve imparatorlukların tarihinde tek bir sülâlede Osmanlı kadar uzun ömürlü olanına rastlamak mümkün değildir. Roma’da ayrı aileler hüküm sürmüş, bir süre devam etmiş, daha sonra başka bir aile gelerek hâkimiyeti ele geçirmiştir. Roma tarihçilerinin tabiri ile, doğudan gelen barbar kavimler orada yeni bir yapılanma ve şekillenme meydana getirmişlerdir. Bunun gibi Mısır’daki firavunlarda da birinci, ikinci ve üçüncü sülâle şeklinde ayrı ayrı sülâleler vardı ve o şekilde firavunlar saltanatı devam ediyordu.

Osmanlılara gelince, tarihte sadece onlar bir sağlam kökten gelerek hâkimiyetlerini tam altı asır devam ettirmişlerdir. Bunun dört asra yakınında, devletler muvazenesine hâkim olarak, hem de koca bir dünyanın husumeti karşısında sağlam bir unsur olarak dimdik ayakta durmuşlardır. Osmanlılar son iki asırda, değişik husumet cepheleri karşısında sarsıntı geçirmiş olmalarına ve iç-dış ihanetlere maruz kalmalarına rağmen hâkimiyetlerini başarıyla devam ettirip güçlüklere karşı dayandıklarını söyleyebiliriz. Şu an, bu ölçüde bile olsa keşke devlet-i ebed müddet diyebileceğimiz bir güce sahip olabilseydik…

Bizim anlayışımıza göre devletin ebed müddet devamı için hayatta dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, dindir. Din, hayatın hayatı, hem nuru hem esasıdır. O olmadan, özellikle de şark akvâmı için hiçbir başarının elde edilemeyeceği rahatlıkla söylenebilir. Evet, ayakta durabilmek için din ruhu önemli bir faktördür.

Bir diğer dinamik de ilimdir. İslâm tarihine genel olarak baktığımızda –Ufuk Turu’nda arz ettiğim üzere– bir mânâda ilimde ve fünûn-u medeniyede (pozitif bilimler) İmam Gazzâlî dönemine kadar ciddî bir ihmal görülmez. Bu yönüyle de o döneme kadar ilimlerle tam içli dışlı görünürüz. Evet, hicrî dördüncü asrın sonu ve beşinci asrın başı itibarı ile her şey gibi ilim hayatında da çok büyük bir canlılık söz konusuydu. Nizamiye de bir yönüyle bu canlılığın ürünüdür. Dahası ilim hayatı Nizamiye’deki canlılığa yeni can ve kan katarak uzun süre devam etmiştir. Ayrıca, fünûn-u müsbete dediğimiz Allah’ın kudret ve iradesinin yazdığı âyât-ı tekvîniye, Selçuklular’ın sonuna kadar belli ölçüde bir meşher gibi temâşâ, bir kitap gibi mütalaa edilmiş, okunmuş ve değerlendirilmiştir. Batı karanlıklar içinde yüzerken –ki onlar o dönemlere zaten “İlk Çağ” ve “Karanlık Çağ” diyorlar– biz hicrî beşinci asrın başında doğuda bir Rönesans gerçekleştirmişizdir ki, bu yenilik Endülüs yoluyla uzun asırlar batılılara ışık tutmuştur.

Ne var ki daha sonraları, Allah’ın bu ümmete ihsan ettiği nimetleri, onun çok iyi değerlendirdiğini söylemek zordur. Hususiyle tecrübe (deney) ve ciddî araştırmalar bir mânâda ta o dönemde bırakılmış ve artık o ciddiyette ele alınmamıştır. Tabiî bütün bütün inkıtaa da uğramamış ve bir ölçüde eskinin ani’l-merkez hızıyla altı asır öncesine yani Fatih dönemine kadar tesirini sürdürmüştür. Fatih devrinde İstanbul’un fethinin çok önemli olduğu tartışılamaz, ama değişik alanlarda bir kısım ihmallerin olduğu da unutulmamalıdır. O dönemden sonra bir taraftan fünûn-u müsbete terk edilirken, diğer taraftan da ulûm-u diniye mevzuunda eskiye nispetle çok bereketli bir çağın yaşandığını söylemek zordur. Binaenaleyh dinî ilimlerde son bereketli ve altın zamanların yaşandığı hicrî üç, dört ve beşinci asırlar olduğunu söylemek mümkündür. Bu itibarla Osmanlı, devlet-i ebed-müddet idealinin önemli bir ayağı olan ilim konusunda istenen performansı tam mânâsıyla gösterdiği söylenemez.

Burada tarihî olayları tahlilde faydalı olduğunu zannettiğim bir bakış açısını istidradî, nazara arz etmek istiyorum. Tarihî olaylar bazen öyle gelişir ki, tarih sahnesinden silinen bir devlet, yıkılırken de ilim hayatı adına en son en büyük semerelerini verir, sonra duraklama veya yıkılmaya gider. Bunun tarihte pek çok misalleri vardır ve bu mesele beni hep hayrete düşürmüştür. Meselâ, Osmanlı’nın son zamanlarından Cumhuriyet dönemine geçerken çok bereketli bir dönem olmuştur. Bu dönemde Üstad Bediüzzaman’ın yanında, Filibeli Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Abdulaziz Çaviş, Ahmed Naim Efendi, Allâme Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Bey… gibi dev insanları görürüz.

Bunlar öyle büyüklerdir ki, hemen hepsine allâme diyebilirsiniz. Bunlar, çok güçlü ve engin ufuklu insanlardır. Mehmet Âkif gibi bize göre allâme olan birisi, bu büyük zatların çalıştığı yerlerde sekreterlik yapmıştır. Bu devâsâ kâmetlerden biri de Zâhid el-Kevserî’dir. Bu zat, Mısır’a gidip oraya yerleşmiştir ki, son devrin ünlü muhakkiklerinden Abdulfettah Ebû Gudde, ona olan hayranlığını ifade etmek için soyadını değiştirmiş, kendisine Abdulfettah el-Kevserî demiş ve Zâhid el-Kevserî’yi müceddit ilân etmiştir. İşte bütün bunları görünce bir yönüyle şöyle demek geliyor içimizden: Osmanlı Devleti biterken bütün vâridâtını ortaya dökmüş, ta ki bu insanlar tekrar bir dirilişi gerçekleştirsinler veya gerçekleşecek olan dirilişe fikrî muhassalalarıyla zemin hazırlasınlar.

Bu arada yine aynı dönemde tasavvuf cephesinde Arvâsî, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi gibi büyük zatlar yetişmişlerdir ki bunlar sadece İstanbul’da bulunan âbidelerdir. Doğu’da Küfrevîlerden Alvarlı Muhammed Lütfî Efendi, Tâğîlerden Sırrı Efendi gibi büyük zatlar vardır. (Bu büyüklerden bazıları bize gelir giderlerdi ki, babam da onların rahle-i tedrisine oturmuş bahtiyarlardandı. Babamın ruh yapısı onlardan vicâhî olarak aldığı vâridât ile şekillenmişti.)

İşte böyle Devlet-i Âliye, tarih sahnesinden silinirken bir sürü tohum bırakıp gitmişti. Hani bazı canlılar vardır, yavrularını hiç görmezler. Bu canlılar gidip okyanusun bir yerinde yumurtalarını bırakırlar ve bu yumurtalar hiç ana babalarını görmeden civcive dönüşür, sonra da kalkıp denize girerler. Aynen bunun gibi bu büyük Devlet-i Âliye de âdeta tarihe yumurtalarını bırakıp dünyaya öyle veda etmişti.

Şeriat-i fıtriye içinde şöyle bir kanun caridir: “Herkes nevi adına bir yönüyle kâinata hâkim olmak ister ve bunun için de giderken bir yumurta bırakıp gider. Fakat Allah (celle celâluhu) tek bir kişi hâkim olmasın diye bunları dengeler.”[1] Evet, dikenlere fırsat verilseydi yeryüzü diken tarlası olurdu. Kobralara fırsat verildiğinde onlar da akrepleri dahi iflah etmezlerdi. Allah, bunlarla ekolojik dengeyi korumaktadır. Aslında insanlar arasında da bu kanunu icra etmektedir.

Bu meyanda Cenâb-ı Hak rahmetini öyle tecellî ettirmektedir ki, bu ehadî tecellî; mizaçlara, meşreplere ve mezâklara göre, hiç kimseyi mahrum bırakmayacak şekilde ve çok geniş dairede herkesin hususiyetlerine uygun tezahür etmektedir. Meselâ, Osmanlı’nın son döneminde sadece Hz. Bediüzzaman olsaydı mezâkı ve meşrebi farklı olan diğerleri ne yapacaktı? Hz. Süleyman Efendi’nin yolundan yürüyecekler için o, Arvâsî’nin yolundan yürüyecekler için o, Ali Haydar Efendi’nin yolundan yürüyecekler için o.. ve Alvar İmamı’nın yolundan yürüyecekler için de aynı şeyler söz konusudur. Eğer bunlardan biri olmasaydı, mizaçları bunlardan herhangi birine açık olan insanlar için bir mahrumiyet söz konusu olacaktı. Netice itibarı ile herkes kendi yumurtasını bırakıp gitmeliydi. Allah, dünyanın dört bir tarafında, adını duyurmak için çalışan kimseler için de bu kanunu icra etmektedir. Evet, hep Cenâb-ı Hakk’ın tecellî eden rahmet dalga boyuna bakmak gerekir ki, O’nun hiç kimseyi mahrum etmediği görülsün.

Şimdi açtığımız bu büyük antrparantezi kapatıp, biraz da devlet-i ebed müddetin önemli bir dinamiği olan ve belli dönemde bir ilim yuvası sayılan medreselerden İslâm’ın ruhî hayatı diyebileceğimiz tasavvufun uzaklaştırılması meselesinin ve dinî ilimlerin yeni baştan yepyeni bir metotla ele alınması gerektiğinin üzerinde duralım.

Şu an için dinî ilimler, İslâm’ın ruhî hayatı diyebileceğimiz tasavvuftan mahrum olarak gelişiyor. Hicrî beşinci asra kadar olan ve bir bakıma Ebû Nuaym’lar (v. 430) ve Kadı Iyaz’larla (v. 544) son bulan süreçte dinî ilimlerle tasavvuf iç içeydi. Ne var ki daha sonra tasavvuf sadece sistem olarak ele alınmaya başlanmış, Osmanlı’ya kadar –hepsi için öyle konuşmak doğru olmasa da– büyük ölçüde hep önde gelen kimseler taklit edilmiş ve yine büyük ölçüde meselenin ruhu kendi kaynağında aranmamıştır. Bütün bunlardan daha kötüsü de, medrese, tasavvufu bünyesinden söküp atmıştır. Evet, medresenin İslâm’ın ruhî hayatından mahrum olarak gelişmesi çok önemli bir dinamikten yoksunluk demektir. Şu bir gerçektir ki, bu mahrumiyetle bir devletin iflah olması mümkün değildir.

Mehmet Âkif ne güzel ifade eder:

“Bu hissizlikle cemiyet yaşar derlerse pek yanlış, Bir ümmet gösterin, ölmüş mâneviyatıyla sağ kalmış?”

Binaenaleyh mâneviyatı ölen bir insanlığın ruhen sağ kalması da düşünülemez.

Günümüzde ulûm-u diniyenin yeniden bir kez daha ele alınması gerektiği açıktır. Ulûm-u diniyeyi ihya edebilmeye ferdî içtihatlarla güç yetirilemese de bu vazife her zaman kolektif şuura havale edilebilir. Şunu da belirtmeliyim ki, ciddî bir ihmalin olduğunu söylemek de selef-i sâlihînin tenkidi mânâsına gelmemelidir; gelmemelidir ama şu da bilinmelidir ki, zaman değişmekte, asır başkalaşmakta ve bir ölçüde bahr-i bî-pâyân olan Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin çağa göre yorumlanıp değerlendirilmesi zaruret hâlini almaktadır. İlhamın Kur’ân’dan alınması ve bulunduğumuz çağa göre onun söylettirilmesi çok önemlidir. Şair-i şehîrimiz Mehmet Âkif bu meseleye şöyle değinir:

“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

Evet, günümüzde bu meselelerin üstesinden ancak kolektif şuur ile gelinebilir. Aksine şahsî içtihat çok zor hatta imkânsızdır. Üstad’ın içtihat kapısının açık olduğunu söylediği doğrudur.[2] Fakat bu iş günümüzde çetinlerden çetin bir iştir. Ayrıca laubalilerin kendilerini müçtehit zannettiği bir dönemde o kapıyı aralamak bir hayli tehlikelidir.

Bununla beraber şunu da kaydetmemiz gerekir ki, devlet, ulûm-u diniyeyi desteklediği dönemlerde mutlaka seviyeli insan yetiştirmeliydi. Bu yapılmayacak bir şey değildi. Hicrî 2. ve 3. asırda bir hayli devâsâ kâmet yetişmiş ve yetiştirilmişti. Öyle ki bu insanlar, değil sadece günlük problemleri çözmek, belki bir tek probleme elli tane alternatif çözüm üretebiliyorlardı. Hele bunların içinde Ebû Hanife’nin de bulunduğu Kûfe Mektebi vardır ki bu konuda çok ileri idi. Bundan dolayı onların adı bir kısım muhaddislerce “Eraeytiyyûn” sözcüğüyle anılıyordu.[3] Yani bu insanlar; “Pekâlâ şöyle olsa ne diyeceksin, böyle olsa ne diyeceksin?” şeklinde sorular sorarak zihin jimnastiği yapıyor gibi, olması muhtemel her problemi çözme yoluna gidiyorlardı. Bu devâsâ kâmetler o kadar alternatif çözümler üretmişlerdir ki, bir yerde icracı olan bir müfti, her meseleyi çok rahat olarak kitaplardan bulup söyleyebiliyor ve en muğlak problemleri çözebiliyordu. Bütün bunlardan sonra meselenin sadece “İslâm Hukuku ile ilgili meselelerde hükme tesiri olmayan yabancı özellikleri ayıklama” mânâsına işin “tenkih”i kalıyordu ki, bu da günümüzde ansiklopediler ve mu’cemler gibi hüküm ve meselelerin sistemleştirilip bir araya getirilmesiyle sağlanabilirdi ve sağlanmaktadır.

İşte bu meyanda, bu dev insanların niçin o devirde yetişip de daha sonra yetişmediklerini sormak gerekmektedir. Bu soruyu sorduğumuzu düşünerek cevabını vermeye çalışalım: Çünkü medrese İslâm’ın ruhî hayatına kapılarını kapatmasının yanı sıra; bünyesinden fünûn-u müsbeteyi (pozitif bilimleri) de kovmuştu.

Konuyu biraz daha müşahhaslaştırması adına bir misal arz etmek istiyorum. Osmanlı döneminde Kadızâdeler namında bir aile vardır ve bu aile uzun zaman bu alana hâkim olmuştur. Bunlar fünûn-u müsbetenin hep karşısında olmuş ve tekvînî emirlere karşı nemelâzımcı bir tavır almışlardır. Batı bu mevzuda, bizim getirip kapılarına koyduğumuz ilimleri o kerteden daha ileriye götürüp değerlendirerek bunlarla ilerleye dursun, bu aile “Matematik, hendese ve geometri ne işe yarar?” gibi hiçbir akl-ı selimin kabul etmeyeceği sığ fikir kalıpları içinde oyalanıp durmuşlardır. Tabiî ki devlet de bu olaylardan kaynaklanan sebeplerle tereddütler yaşayıp durmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde basiretli ve ciddî atılımlar olduysa da artık iş işten geçmişti. Değişik ad ve unvanlar altında pek çok müessese için dışarıdan getirilen uzman adamlar, haddizatında Osmanlı’nın kurduğu müesseseleri bozuyordu. Zira ulûm-u medeniyenin medreseden uzaklaşması ile bu yeni atılımlar arasında büyük bir boşluk meydana gelmişti ve bu boşluk bir türlü kapatılamıyordu.

Bizim burada ifade etmeye çalıştığımız bu dinamikler önemli dinamiklerdir. Şayet bundan sonra büyük bir Türkiye düşünülüyorsa bu hayal, ancak kalb ve kafanın izdivacıyla gerçekleştirilebilir. Evet, “Büyük Türkiye” hayalini kuranlar ulûm-u diniye ve fünûn-u medeniyenin uzlaştırma meselesini mutlaka yeniden düşünmelidirler.

Geçmişe bakınca, Ebû Hanife’nin derslerine devam eden çoğu müçtehit binlerce talebesi olduğu söylenmektedir. Bunu söylemek kolaydır ama bu vak’a bizzat yaşanmış bir vak’adır. Ayrıca hadis ricali ile uğraşanlar bilirler ki, derslerine binlerce talebenin devam ettiği pek çok âlim vardır. Ve bu insanlardan İmam Âzam’ın büyüklüğüne bakın ki bu yüce kâmet, dinî meseleleri önce meşhur talebeleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi kimselerle müzakere eder, sonra karar verirdi. Bu müzakereler elbette günümüzdeki çirkin tartışmalar şeklinde değil, âdâbına uygun olarak yapılan münazaralar şeklindeydi. Evet, meseleler önce bu müzakerelerle olgunlaştırılıyor, sonra bir icma-ı zımniyle bağlanıyordu.

Süfyan-ı Sevrî Hazretleri bir keresinde itiraf eder ve der ki: “Şu adamın büyüklüğüne bakın ki, akşam Kur’ân böyle diyor, Sünnet böyle diyor, onların yoruma açık yanlarıyla alâkalı bazı değerlendirmelerde bulunuyor, sonra da sabah gelip, ben içtihadımda hata etmişim, gece kafamı zorladım, malzemeyi bir kere daha gözden geçirdim, meselenin öyle olmadığını gördüm.” diyor.

İşte her mesele bu şekilde bir hakşinaslıkla, bir titizlikle tespit, tersih ve tersin ediliyordu. Öyle ki her mesele âdeta kurşunla perçinleştirilen bir bina rasanetine ulaşıyordu.

Binaenaleyh, eğer yeniden bir “devlet-i ebed müddet” deniyorsa, evvelâ misallerini yukarıda arz etmeye çalıştığımız şekilde bir ilim hayatının gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Yoksa müçtehidîn-i izâmı yerden yere vuran, sahabe-i kiramı ve hadisleri sorgulayan, daha sonra da Kur’ân’ın tarihselliğini iddia eden, hatta bunu herkese kabul ettirmeye çalışan insanlarla bir yere varmak mümkün değildir. Bunların içinde bulunduğu durum bir dalâlet midir, bir sapkınlık mıdır onu bilemeyeceğim ama Kur’ân’ın tarihselliğini iddia etmek, onu sadece bir dönemde kabul görmüş olan muharref kitaplarla eş tutmak demektir ki, bu da adı konmamış yeni bir tahrif hareketidir.

Bu itibarla her şeyin ilme bağlı olduğunun şuurunda olarak gerçek ilim adamı yetiştirilmedikten sonra “devlet-i ebed müddet”ten bahsetmek hayal olsa gerek. İmam Malik ne güzel der: “İlim, bilgileri oradan oraya nakletmek değildir. O, Allah’ın insanın içine koyduğu bir nurdur.”[4] Evet, bugün ilim adına ortaya konan ve söylenen şeylere bakınca insanın ürpermemesi mümkün değil. “Efendimiz de bizim gibi bir insandı. –Hâşâ– O da günah işlerdi ve O da yanlış yapardı. O’nun da aklı her şeye ermezdi.” Bunlara sahabeyi tenkidi de ekleyen bu insanların ortada cirit atmasının gerçek sebebi, hakikî ilim adamlarından yoksun oluşumuzda aranmalıdır.

Evet, gerçek ilim adamları olmayınca meydan atıp tutanlara kalmaktadır. Aslında bu insanlar, bırakın İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ve sahabeyi, Ebû Hanife’yi bilselerdi, dilleri ve nutukları tutulurdu. Demek ki içinde bulunduğumuz zaman diliminde ciddî ilim adamlarından yoksun olmamız, bizi başkaları hesabına bir davul hâline getirmiştir. Öyle ki her boşluk bir davul olmuş ve her boşluğu dolduran ehliyetsiz insanlar çıkmıştır. Evet, “devlet-i ebed müddet”, fünûn-u müsbetedeki boşluğun doldurulmasının yanında dinî ilimlerde de ehliyetli ve İslâm’ın ruhî hayatına açık insanların mevcudiyetine bağlıdır.

Bunlardan başka devletin ebed müddet olması için sağlam bir kışla ruhu gereklidir. Başbuğuna bağlı, onun gözünün içine bakan, askerliği meslek hâline getirmiş, onun dışında başka bir şey düşünmeyen asker olmadan devletin ebed müddet olması mümkün değildir. Evet, şu üçlü sacayağının en önemli ayaklarından biri de disiplin ocağı olan kışla kültürüdür. Bizdeki en ciddî inhitat da işte bu müessesenin sarsılmasıyla başlamıştır. İnhitatın yeniden bir i’tilâya dönmesi ve bir rampaya binmiş gibi yukarılara doğru çıkabilmek, bu müesseselerin toplum hayatında yeniden ihya edilmesine bağlıdır.

Meselenin bir buuduna daha temas etmekte yarar var. Dinî ve müspet ilimleri ihya etmek için çalışan insanlar, şu an itibarı ile dünyanın dört bir yanına tohumlar saçmış ve saçılan bu tohumlar da neşv ü nema bulmuş olabilir. Ve gayrı bundan sonra her şey şeriat-i fıtriyeye göre boy atıp gelişebilir. Ancak bütün bu işlerin ötesinde bizde hep bir kırağı korkusu ve dolu vurması endişesi olmalıdır. Aslında mü’minin vazifesi, Allah rızası yörüngeli hareket etmek ve ihlâsla Cenâb-ı Hakk’ın rızası doğrultusunda i’lâ-yı kelimetullah için çalışmaktır.

Bu dengelerin bozulması, bizim bozulmamız demektir. Bunun dışındaki her şey bizim için tâlidir. Her türlü mülâhaza ve beklentinin dışında millete hizmet ve Allah’ın hoşnutluğu deyip koşmak, başka beklentileri tâli bir iş olarak kabul etmek ve Cenâb-ı Hakk’ın rızası haricindeki her şeyden kat-ı alâkada bulunmak gerekir. Öyle ki insan, değişik hizmet alanlarında yapacağı bazı şeyler varsa ve bu hususlar kendisi olmayınca yapılamayacak şeylerse –sırf bu sebepten dolayı– o alanlarda vazifeye talip olmalıdır. Aksine kendi hırslarını tatmin etmek ve ondan bir kısım gelir ve çıkar teminine çalışmak için istemek kat’iyen doğru değildir. Hangi konuda konuşursa konuşsun sözünü bağlarken, bir şekilde sözü Kartaca’ya getirip her defasında: “Nihâî fikrim odur ki Kartaca yıkılmalıdır.” diyen Romalı meşhur senatör Marcus Porcius Cato, Kartacalıları yendiği her defasında gelir, hükümdara başkumandanlık atını teslim eder ve “Ben köyüme dönüyorum!” der. Bir dönemde Sasaniler’in, başka bir dönemde de Bizans’ın başına bir balyoz gibi inen Hz. Halid b. Velid gibi koca bir kumandan can verdiğinde geriye sadece bir atı, bir kılıcı ve bir de kalkanı kalmıştı.[5] Hz. Ömer, onun bu durumunu anlatırken şöyle der: “O, herkesin senâ ettiği ve övdüğü bir insan olarak yaşadı, İslâm’ın bir yitiği olarak da öbür âleme göçtü. Geriye sadece bir atını, bir kılıcını ve bir de kalkanını bıraktı.”[6]

İşte bu mantık ve felsefeyle hareket edildiği takdirde devlet ebed-müddet var olacaktır. Yoksa devletin içinde veya onun yönettiği milletin herhangi bir ferdi, “Devletin parası deniz…” yaklaşımıyla hareket ederse, böyle bir idealin gerçekleşmesi asla mümkün olmayacaktır.

Hâsılı, devlet-i ebed müddet bir idealdir ve bu idealin gerçekleşmesi için de bir kısım dinamiklere ihtiyaç vardır. Biz bu dinamikleri, sözün bazen kendi mecrasında akışına mâni olmadan uzun istidratlarla arz etmeye çalıştık. Ama öyle anlaşılıyor ki, devlet-i ebed müddet, din, ilim ve yaşatma arzusuyla yaşamaktan vazgeçmiş asker ruhlu hamiyet erlerinden oluşan sacayağı üzerinde yükselir ve bu dinamiklerden veya sacayaklarından birinde arıza olursa istenen neticeye asla ulaşılamaz.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bediüzzaman, Sözler s.315 (Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam). [2] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.522 (Yirmi Yedinci Söz). [3] Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 4/320; İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilm 2/146. [4] İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 10/3180; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/319. [5] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 7/397; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/276, 279, 280. [6] Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/279.

Osmanlı’nın gerilemesinde saraydaki cariyelerin etkisi olmuş mudur?

Açıklama: Osmanlı İmparatorluğu’nda hemen her padişah imparatorluk sınırları içine giren bölgelerden güzelliğiyle ünlü bazı kadınları saraya alarak cariye yapmıştır. Bu sizce uygun mudur? Uygunsa, bu tip cariyelerden bazılarının Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinde büyük etkileri olmuş mudur? Bunu nasıl izah edersiniz?

Evvelâ, dünyanın her tarafında güzellik kraliçesi gibi güzelliğiyle ün salmış kimselerin Osmanlı sarayına getirilmesi meselesi kat’iyen doğru değildir. Böyle bir hâdise bilmem ki bir kere vâki olmuş mudur? Ama o günkü dünya şartları gereği savaşlar birbirini takip ediyor.. bu savaşlarda galipler, mağluplar oluyor.. o günün şartlarına göre savaş meydanında mağlup olan bir devletin bazen kadın ve çocukları da esir olabiliyordu. O zaman esir kampları ve buralarda insanları öldürme ve hapsetme yoktu. Esir kamplarında âtıl bırakmak yerine onlar esirleri hususî pazarlarında satıyorlardı. –Burada, şimdiki esirlere yapılan muameleyi düşünün!– Hitler’in binlerce insanı cayır cayır yaktığı ve 20. asırda buna benzer daha pek çok hâdisenin yaşandığı düşünülünce, eskiden olanların şimdikilerine göre çok daha insanî olduğu söylenebilir.

Evet, o devirde insanlar esir pazarlarında alınıp satılıyorlardı. Şayet Osmanlı pazarlarına da getirilmiş ve satılmış iseler, Osmanlılar da bu esirleri almıştır. Bunlar arasında cariyeler (kadın esirler) de vardır. Osmanlı padişahlarının bazılarının saraylarında esirler ve esireler vardır ve bunlar o saraylarda hizmet etmektedirler. O günkü şartlar yeniden tahakkuk etse ve yeniden harp esirleri ile karşılaşılsa, zannediyorum, alternatif bir düşünce olarak bazı kimseler onu yine dillendirecektir.

Osmanlı hanedanı, esirleri saraylarına almış, onlara İslâm edep ve terbiyesini öğretmişler ve çok defa da bu kadınları başkaları ile evlendirmiş veya İslâm’ın köleler hakkındaki mükâtebe emrine uyarak onları belli bir ücretle serbest bırakmışlardır. Şöyle ki, esir, efendisiyle anlaşıp ona verdiği/vereceği bir miktar parayla hürriyetini satın alır ve esaretten kurtulur. Aynı şekilde dinin bir emri olması hasebiyle muhtelif ibadetlerin ve bazı hususî durumların keffareti olarak da esirleri hürriyete kavuşturma yolları vardır.

Ayrıca bu esirler, saraya girmiş, Osmanlı âdâp ve erkânını, İslâm ahlâk ve seciyesini öğrenmiş, Müslümanlarla temas etmiş ve bunlardan da çok istifadeleri olmuştur. Sonunda bir de hürriyetlerini elde etmişlerdir ki, bu onlar için “nûrun alâ nûr” olmuştur. Öyle ki bazen böyle esirlerin çoğunu Osmanlı serbest bıraktığında, onlar gitmiyorlarmış da hayatlarının geri kalan kısmını onların yanında geçirmek istiyorlarmış…

Esirler hakkında İslâm’ın bir hükmü daha var ki, buna göre insan, esiri bir mülk-i yemin olarak istifraş edebilir. İnsan, nikâhlısı ile zifafa girdiği gibi, aynı şekilde esir kadınla da zevciyet muamelesinde bulunabilir. Bunun sonucunda da ortaya şöyle bir hüküm çıkar: Cariyeden dünyaya gelen bir çocuk, annesini cariyelikten kurtarır. Çocuk, o efendinin öz oğlu sayılır ve artık annesi de satılmaz. Bir insanın, esirken bir evde kadınefendi olmasının ne zararı var? Cariye meselesi hep mübalâğa ile anlatılır ama, bir kadını sokaktan kurtarma çaresi olarak bunun hiçbir zararı olmadığı açıktır.

Osmanlı’nın saraya aldığı kadınlardan bazılarının, devletin gerilemesinde etkileri olduğu söylenmektedir ki, bunlar arasında Kösem Sultan, Hürrem Sultan, 3. Murad’ın zevcesi Venedikli Safiye Sultan gibi kimseler sayılabilir. Bunların tasvip edemeyeceğimiz, icraata karışma gibi bazı yanları olabilir –tabiî olmayabilir de–… Bu itibarla, Osmanlı sarayında bulunan her yabancı kadının zararlı olduğunu söylemek kat’iyen doğru değildir; dahası, bunlar arasında çok faydalı olanlar da olmuştur. Meselâ, Yıldırım’ın Sırp Olivera ile evlenmesi, Osmanlılara Balkanlarda sadık bir destek olduğu gibi İstanbul’un kuşatılmasında Yıldırım’a bazı faydaları da olmuştur. 2. Murad’ın zevcesi olan, Fatih’in analığının da İstanbul’u fethetmede faydaları görülmüştür. Demek ki, onları her zaman entrikalarla beraber düşünmek kat’iyen doğru değildir.

Bence ille de bir geriletmeden söz edilecekse, Osmanlı’yı, bir kısım işlemeyen kafalar geriletmiştir. Kafa işlemediği, ilim erbabına sırt çevrildiği, meşveretle iş yapılmadığı, ihtilâf ve iftirakların ön aldığı durumlara bağlı olarak Osmanlı gerilemişse gerilemiştir. Binaenaleyh onun gerilemesinin, saraydaki birkaç kadın entrikasına bağlanması, Osmanlı’yı karalamaya matuftur ve doğru değildir.

Ayrıca şu hususun hatırlatılmasında da yarar var: Osmanlı’nın gerileme ve yıkılmasının en önemli sebeplerinden biri hiç şüphesiz Karlofça’dan sonra hasım dünyanın Devlet-i Âliye içindeki çıkardıkları fitnedir. Zira onlara göre Osmanlı bölgede bir baştır; o gidince etrafındakiler de paramparça olacaktır. Nitekim aynı şey olmuştur da. Osmanlı’yı bertaraf edince Hindistan, Afrika, Balkanlar, Fas, Cezayir, Tunus, Basra Körfezi memleketleri birer birer düşmüş ve koca bir dünya yabancılara yem olmuştur. O gün-bugün de farklı boyutta yem olmaktadır.

Burada ecdada saygı üzerinde de durmak istiyorum: Herkes ecdadına hürmetkâr olmalı. Avrupa’ya baktığımızda onların doğru-yanlış bir eser ortaya koyan bütün atalarına saygılı olduklarını görürüz. Ne acıdır ki, Türk milleti kadar ecdadına söven sayan başka bir millet gösterilemez. Öyle ki bugün ecdada sövme bu milletin hâsse-i lâzıme-i gayr-i mufarıkası (ondan ayrılmaz bir özelliği) hâline gelmiştir.

Almanya’da, ilim ve teknoloji ile alâkalı bir müzeyi gezdiğimizde, orada her şeyin başladığı tarihten günümüze, sırasıyla parça parça aletlerin teşhir edildiği görülür. Aynı şekilde orada sırasıyla kâşifleri görmek de mümkündür. Bu kâşifler içinde bir hayli tespitleri doğru olmayan insanlar da vardır. Ama orada herkes saygıyla yâd edilmektedir. Kadirşinas düşünce orada Nevton’u tazimle andığı gibi, arkasından gelip çok şeyi değiştiren Einstein’ı da onun yanına koymuş ve âbideleştirmiştir. Yani Batılı yanlış şeyler söyleyeni de saygıyla anar. Sadece bizdedir Fahreddin Râzî gibi büyük âlimlerin, yirminci asırda söylenmesi gereken sözü söylemediklerinden dolayı kınanması. Oysaki bugünkü durumumuz itibarıyla gelecek nesillerin bize tükürmemesi mümkün değildir. Gelecek tükürüğün yüzümüze gelmemesi için hiç olmazsa gelin ecdadımıza sövmeyelim. مَنْ دَقَّ دُقَّ “Kim ne yaptıysa aynısını görür.” fehvâsınca, geçmişe sövüp de geleceğe kendimizi sövdürmeyelim.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Büyük âlimler arasında, saygı ve terbiye gibi hususlar, fikir hürriyetine gölge düşürmüş müdür?

Açıklama: Büyük âlimler arasında, saygı ve terbiye gibi hususlar, fikir hürriyetine gölge düşürmüş müdür? Yaş açısından daha küçük olanların meclislerde söz söylemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle bir durum şimdi söz konusu olabilir mi?

Tarihin belirli zamanlarında toplumdaki terbiye ve kültürde, İslâm’ın ruhuna aykırı olarak bazı kimselerce ve bazı idarelerce baskı ve zorlamaya başvurulmuş ama hep öyle olmamıştır. Aslında saygılı olmak başka, büyüklüğü kabullenip istidatların önünü kesmemek daha başka bir meseledir. Bu konuda Asr-ı Saadet’te meydana gelen bir hâdiseyi nakletmek istiyorum:

Efendimiz etrafındaki yaşlı sahabilere, hurmayı bir misalle sormuş, pek çok sahabi değişik ağaçlar etrafında dolaşırken, yaşı oradakilere nispeten daha küçük olan Abdullah b. Ömer cevabı bilmesine rağmen söylememiş. Öyle anlaşılıyor ki İbn Ömer o dönemde böyle davranılması gerektiğini düşünüyordu. Ama daha sonra babası ona, yapması gerekli olan hususu söyleyince, zannederim o da değişmişti.

Hicrî 2. asır, Ebû Hanife, Süfyan b. Uyeyne, Süfyan es-Sevrî ve Evzâî gibi dev imamların yaşadığı çok velûd bir dönemdir. Bu imamlar birbirleriyle muasır olup belki sadece aralarında üç-beş yaş fark vardı. Bu dönemin en mühim özelliklerinden biri, fikirlerin çok serbestçe tartışılıyor olmasıydı. Hususiyle Kûfe’de her şey münazaranın âdâbına göre tartışılıp konuşuluyor, müzakere ediliyordu ve bir neticeye bağlanıyordu. Herhâlde şimdilerde olduğu gibi saygısızca ve kavga edercesine değildi! Kavga edilmiyor, tartışmalara girilmiyor ve her şey bir edep çerçevesinde cereyan ediyordu. Yapılan bütün müzakereler insana karşı saygılı davranma ve hoşgörülü olma çerçevesinde gerçekleşiyordu. Hususiyle Irak’ın kendine has bir özelliği vardı. Zira burası Havâric, Nevâsıb düşüncelerinin ve Neoplatonizm gibi değişik fikir cereyanlarının çok erken girdiği bir yer olması itibarıyla farklı fikir cereyanlarına çokça sahne oluyordu.

Ebû Hanife değişik zamanlarda yanına gelen kırk binlere ulaşan talebeleriyle hemen hemen her şeyi müzakere ederek, konuları zeminine oturtuyor ve böylece bütün vicdanlar da rahatlıyordu. Bundan dolayıdır ki o dönemde, bir yandan hadis, usûl-i hadis, nakd-i ricâl, nakd-i metin gibi ilimler inkişaf ederken, diğer yandan ilk tefsir ve fıkıh eserleri telif ediliyordu. Bu bir mânâda hicrî 4. asrın sonu itibarıyla Asya’da bir Rönesans gerçekleşmesi demekti. Düşünce ve bilim tarihi açısından bakıldığında, çok erken denebilecek bir zamanda, büyük hukukçuların yanında İbn Sina gibi dâhilerin ve fünûn-u müspetede Zehrâvî gibi devâsâ insanların yetiştiği görülmektedir. Öyle ki Zehrâvî’nin kullandığı aletleri Batı tam bin seneye yakın üniversitelerinde kullanıyordu. Bu itibarla böyle dâhilere “Bin Sene Yaşayan Adam” demekte bir beis yoktur. İyi bir değerlendirilmeye tâbi tutulduğunda ifade edilen gerçeklerin hafif şeyler olmadığı görülecektir.

Bütün bunlar o dönemde düşünce hürriyetinin, düşünceyi ifade etme hürriyetinin ve araştırma hürriyetinin çok rahat kullanılmasından kaynaklanıyordu.

İmam Muhammed, İmam Ebû Yusuf Ebû Hanife’ye karşı çok saygılı ve terbiyeli idiler. Ona, “Hocamız” diyorlardı ama aynı meselede onunla farklı düşünceleri de olabiliyor ve bunu da ifade edebiliyorlardı. Kitaplarda buna misal teşkil edecek, onların pek çok farklı düşünce, mülâhaza ve mütalâaları vardır. Bunlar sadece kuru bir saygıdan dolayı “Hocam” deyip de Kitap ve Sünnet’te öyle görmedikleri hakkı ketmetmiyorlardı. Çünkü onlar hakikat karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Evet, Ebû Hanife de Süfyan b. Uyeyne ve Süfyan es-Sevrî gibi dâhilerdendir. Aslına bakılırsa fıkıh Ebû Hanife’nin asıl alanı değildir. O, kelâm ulemâsındandır. Yani fıkıh, Ebû Hanife’ye göre ikinci bir meseledir. Zira o akidecidir. (Allâme Muhammed Hamdi Yazır da aslında fakihtir ama tefsir yazmıştır.) Ebû Hanife de, şartların gereği daha çok akide ve kelâm ile iştigal etmiş olmasına rağmen, hem kendisi fıkıhta daha meşhur olmuş, hem de talebeleri büyük ölçüde fıkıh sahasında yetişmişlerdir. Zira yetiştiği dönemde fırak-ı dâlle ve bâtıl cereyanlar öyle çoğalmıştı ki, Dehriyyûn Basra ve Kûfe’de kürsüler kurmuştu. Hatta bu meselede o derece ileri gitmişlerdi ki, inkâr-ı ulûhiyet meselesi bile konuşuluyordu. Neoplatonizm, Monizm ve daha başkalarının fikir plânında temelleri de aslında o dönemde atılmıştı. Evet, daha sonraki filozoflarla sistemleştirilmeye tâbi tutulmuş, yeniden bir kere daha seslendirilmiş ve yorumlanmış olsalar da, bunların tohumları ta o dönemde atılmıştı. Onun için, biri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğerleri (yetmiş ikisi) de fırak-ı dâlle olmak üzere yetmiş üç fırkanın varlığından bahsedilmektedir.

Ebû Hanife işte böyle bir ortamda neş’et etmiş ve bu fırkalarla yaka paça ola ola hayatını sürdürmüştü. Ne var ki, Hazretin öyle bir istidadı vardı ki her sahada söz söyleyebiliyordu. (“Fıkh-ı Ekber” adında akâide dair bir kitap ona aittir ve daha sonraları Aliyyü’l-Kârî gibi bir allâme de bu esere bir şerh yazmıştır.) Evet, Ebû Hanife önceleri akâid ve kelâmla meşguldü. Ancak o daha sonraları tamamen fıkha yöneliyordu.

İmam Âzam, talebelerine Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde, Sünnet’i kritik etmeye yardımcı olabilecek bir kısım düsturlar vaz’ ediyor ve fıkıhta kırk bin insanı başına toplayabiliyordu. Onun yetiştirdiği talebeler içinde Ebû Yusuf gibi Abbasiler’e uzun zaman şeyhülislâmlık yapan büyük zatlar da vardı. İmam Âzam’ın yetiştirdiği bu büyük insan, tebe-i tâbiîn döneminde şeyhülislâm olmuştu ki onun bu vazifeyi yaptığı coğrafyada İmam Malikler, İmam Muhammedler ve İmam Şafiîler de bulunuyordu. İmam Ebû Yusuf, o dönemde İslâm’ın tek olmasa da en büyük, âdeta Herkül burcuna, Amuderya’ya ve Çin seddine kadar uzanan ve Türkiye kadar otuz büyüklükteki koskocaman Abbasi devletine şeyhülislâmlık yapıyordu.

Yine o büyük imamın yetiştirdiği müstesna talebelerinden biri de İmam Muhammed’di. Onun yazdığı eserleri üst üste koysak başımızı aşar. Sadruşşehid, İmam Muhammed’in yazdığı el-Câmiü’l-Kebîr’ini, uzun olması münasebetiyle okunamama endişesinden dolayı hulâsa etmişti. Meseleleri hulâsa etmede ve anlamada zorlanmaya sebep olduğundan, daha sonra İmam Serahsî ise bu kitaba “el-Mebsût” adında bir şerh yazmıştı. Ama bütün bunlara rağmen bu eserlerin menşei yine de bir yönüyle İmam Muhammed’e dayanıyordu. O, öyle zeki bir insandı ki, (bir söz esprisi içinde) kendisinin hocasından duyduğu hiçbir şeyi unutmadığını bildirir ki, doğrudur. Ayrıca, onun iyi bir gözlemci ve mütecessis olmasıyla alâkalı şöyle bir vak’a anlatılır:

Derse geldiğinde denemek için İmam Ebû Yusuf’un oturduğu minderin altına birkaç santimlik bir tahta, İmam Muhammed’in seccadesinin altına da bir kâğıt katlayıp koyarlar. İmam Muhammed öyle mütecessis bir insandır ki, İmam Ebû Yusuf dersini yapıp tahtanın farkına varmadan kalkıp gitmesine karşılık İmam Muhammed, oturur oturmaz hemen bir farklılığın olduğunu anlar ve “Allah Allah! Bu tavan mı iki kâğıt kalınlığı aşağıya inmiş, yoksa yer mi yukarıya çıkmış!” der.

Bunlardan başka İmamı Şafiî’ye hocalık yapan, hadiste allâme ve zâhid insan İmam Vekî’ de Ebû Hanife’nin talebelerindendir. İmam Şafiî’nin, “Eşi menendi yoktur.” dediği, hadiste allâme-i cihan olan zâhid ve zâbit Horasanlı Türk âlimi Abdullah b. Mübarek de İmam Âzam’ın meşhur talebelerindendir. Bu ölçüde, sadece İmam Tehânüvî’nin tespit ettiği üç yüz kadar büyük insan vardır.

İmam Ebû Hanife, kelâmla ve başka ilimlerle meşgul olmasının yanı sıra aynı zamanda bir de hayatını idame ettirmek için kumaş ticareti yapmaktadır ve bu şekilde kendi dükkânında rızkını helâl yolla kazanmaya çalışmaktadır. Merhum Seyyid Kutup “İslâm’da Sosyal Adalet” adlı kitabında İmam’ın ticaretteki hassasiyetine temas sadedinde şöyle bir olay nakleder: Bir ara İmam, kendisi dükkânda yokken çıraklar bir malı, gerçek değerinin üstünde satarlar. İmam durumu öğrenince, malı satın alan adamı bulur ve ona “O malın fiyatı o değildir.” der. Adam bu alışverişten razı olduğunu belirtmesine rağmen, “Sen razısın ama ben razı değilim.” der ve malı gerçek değerine göre verir ve o alandaki hususiyetini de ortaya koyar.

İşte o dönemler, tıpkı bir barut gibi kibriti uzaktan görünce, hemen meşaleye dönüşecek insanların çok olduğu bir dönemdi. İnsanlar Allah’ın inayetiyle birden parıldıyor ve ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Meselâ Süfyan b. Uyeyne on beş yaşında içtihat edebilecek seviyeye gelebiliyor. Tabiî ki, bunun gerçek değeri, içtihadın ne kadar ağır bir iş olduğunu bilmekle ancak tam anlaşılabilir.

İmam Şafiî 54-55 yaşlarında vefat etmişti. Onu kritik edip hayatını ve biyografisini yazanlar, onun kendi çağında fıkhı iyi bilenlerden birisi olduğu gibi aynı zamanda hadisi de en iyi bilenlerden birisi olduğunu, bunun yanında çok iyi bir tabip ve en iyi şairlerden biri olduğunu söylerler. Bazen şiirlerini kendi de söyler. Hatta müstakil bir divanı da vardır. O, ‘Eğer şiir ulemâya layık olsaydı ben Lebid’den daha iyi bir şair olurdum. Fakat o derece meşgul olmadım.’ derdi. İmam Şafiî’nin çok ciddî rahatsızlıkları da vardı; ama bu rahatsızlıklar onun pek çok alanda bir uzman olmasına mâni olmamıştı/olamamıştı.

Demek Cenâb-ı Hak bir din gönderiyor, o dini temsil adına bir sürü de istidatlı insan yaratıyor, ta ki, o dine sahip çıkıp onu çok iyi yorumlasınlar ve böylece herhangi bir yanlışlığa meydan verilmesin. Şimdi kalkmış bir kısım cahil kimseler diyorlar ki, onlar da insan biz de insan..!

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Osmanlı neden kâmil hilâfeti uygulamadı?

Açıklama: Osmanlı Devleti, güzîde bilim adamları yetiştirdiği ve İslâm’a son derece bağlı devlet başkanlarına sahip olduğu halde neden kâmil hilâfeti uygulamadı? Kâmil hilâfeti uygulamasına mâni haricî-dahilî stratejik ve jeopolitik sebepler var mıydı?

Zannediyorum kâmil hilâfet ifadesiyle, Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna ve Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tatbikatına uygun bir sîretin takip edilmesi, her şeyin esâsât-ı Kur’âniyeye göre ele alınması ve İslâm’ın tam tatbik edilmesi kastediliyor. Osmanlıların, bütün meziyetlerine rağmen biriki meselede ihmalleri söz konusudur. Günümüzde de onların ihmal ettiği bu hususlar bir kısım kimseler tarafından serrişte edilmektedir.

Ancak hemen şunu ifade etmeliyim ki, eğer Osmanlıların tatbikatında bir şer bahis mevzuu ise, biz bugün onların başvurdukları veya içine düştükleri şerrin de şerrini irtikâp etmekte, hem de hiçbir rahatsızlık duymamaktayız. Bu itibarla biz, nasıl bir sukut içinde bulunduğumuzu düşünerek Osmanlı’ya dil uzatmaktansa kendimizi sorgulamalıyız. Osmanlı’nın hayr-ı mahzı ikame edemediği doğrudur. Ancak ikame etmemesinde bir kısım haricî ve dahilî âmiller olabileceği gibi, saltanatla marz-ı ilâhînin aynı anda muhafazası zorluğundan da kaynaklanmış olabilir.

Evet, ayrıca Osmanlılar, Selçukî enkazı üzerinde kurulmuştur. Selçuklular, bin bir curcuna, fitne ve fesadın parçalamasıyla, Adana’da Ramazanoğulları, Denizli’de Menteşeoğulları, Manisa’da Saruhanoğulları, Çanakkale ve Balıkesir’de Karesioğulları.. gibi parça parça beylikler olarak bir enkaz hâline gelmişti. Tam o esnada Allah bu kuvvetli eli Müslüman dünyasının imdadına gönderiverdi. Böyle bir dönemde Osmanlıların çok itinalı, tedbirli ve hesaplı adım atmaları gerekiyordu. Bunun için de mesele âdeta bir aile mahremiyeti içinde ele alınıyordu. Vâkıa buna biraz da kabile anlayışları sebebiyet veriyordu. Kayı Beyleri meseleyi ele alacak, beyliği devlete götürebilecek bir ufku henüz tam yakalamış değillerdi. Osmanlı Beyliği, bir beylik olarak hareket ediyordu. Beyler arasında ise beylik babadan oğula intikal ediyordu. Böyle bir teamülün yararlarının yanında Emevi ve Abbasilerde olduğu gibi, İslâm’ın ruhunu daraltma türünden bir husus da söz konusudur.

İkinci âmil, Osmanlılar kendilerinin dışındaki kimselere çok fazla güven duymuyorlardı. Türk milletinin birliği-beraberliği, teâlî ve terakkisi için canla başla mücadele ediyorlardı; bu mücadelenin inkıtaa uğramadan devam etmesi, muhtemel problemlere karşı dahi tedbirli olmayı gerektiriyordu. Daha sonraları içe sızan yabancı unsurların tahribatı, onların bu konudaki tutumlarını haklı gösteriyor gibidir.

Evet, belli bir dönemden sonra, yabancı unsurlardan gördükleri ihanetlerden ötürü, ağyâra karşı Osmanlı’da bir güvensizlik hâsıl olmuştu. Hem kendilerinin her şeyi daha iyi bildiklerine ve daha iyi idare ettiklerine inançları tamdı.

Benzer bir mülâhazayı, Hz. Ömer’de de görürüz. Koca Halife bir defasında, şu mânâya gelen sözleri etmişti: “Eğer bu meseleyi benden daha iyi idare edecek birini bilseydim, rahatlıkla ona devrederdim. Fakat şu anda bu işi kemal-i emniyetle götürecek kişiler hakkında tereddütlerim var.” Zayıf dahi olsa Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’in Arş-ı A’zam’a yükselen kemâlât ve faziletlerinin yanı başında Hz. Ömer seviyesinde bilinen, ifade edilen veya edilmeyen bazı yanları vardı ki bunlar Hz. Ömer’i tereddüde sevk etmişti ve bu sebeple de o, yerine birini tavsiye edememişti. Vefat edeceği âna kadar -aşağı yukarı- on seneye yakın işi kendi omuzunda götürmüş, götüremeyeceğini anladığında da vazifeyi bırakmayı düşünmemiş, “Allah’ım! Eğer vakti geldiyse emanetini al, beni bu ağırlıktan kurtar!” demişti.

Bu durum Hz. Osman’da da aynıyla vâki olmuştu. Hz. Osman’ın çevresinde, büyük ölçüde kendi oymağından kimseler bulunuyordu. Bazıları bu meseleden dolayı Hz. Osman’a dil uzatıp onu ta’n etseler de, işin içinde şöyle bir husus söz konusuydu:

O gün Türklerden İranlılara, Romalılardan, Berberilere kadar pek çok insan fevç fevç İslâm’a giriyordu. Böyle muhtelif akvamın İslâm’a girmesi çeşitli düşünce akımlarının doğmasına sebebiyet veriyordu. Oysaki devlet bir âbide gibi öyle sağlam ve emin kaideler üzerinde olmalıydı ki hiçbir ihanet onu sarsmasın. Bu sebeple Hz. Osman, rahatlıkla sırtını dönebileceği ve Medine’den işi idare edebileceği kimseleri vali tayin ediyordu. İtimat etmediği kimselerden biri, günün birinde, vali bulunduğu yerden halkını toplar da Medine’ye kadar gelirse daha mı iyi olurdu?.. Her ne kadar bazıları, Hz. Osman için “Kendi yakınlarını kayırıyordu.” dese de -hâşâ ve kellâ- o temiz halife hiçbir akrabasını kayırmamıştır. Memur olarak yakınlarından tayin ettiği kimselerin maaşlarını bizzat kendi şahsî servetinden ödediği ifade edilir. Hz. Osman, bir yönüyle siyasî davranmış ve hilâfetin teminat altında olması için yakınlarını çevresinde bulundurmakta zaruret görmüştür.

İşte insanın kendi soyunu sopunu düşünmesi, böyle bir içtihat ve kanaatle bazen mahzursuz, hatta faydalı olabilir. Ben tepeden tırnağa safvetlerine inandığım ve daima hürmet ve saygıyla andığım Osmanlıların İslâm’a ters gösterilen bazı icraatlarını böyle bir içtihada dayıyor ve öyle kabul etmek istiyorum. Bilmiyorum ki, bu hüsnü zannımdan dolayı beni muaheze ederler mi?

Vâkıa, Osmanlıların bu tercihi bir içtihattır, hata da bir içtihat hatasıdır ve bir yanlışlıktır. İhtimal onlar, “Ancak biz Osmanlılar olarak bu işi devam ettiririz.” demişler. Bunda da yalan söylemiş sayılmazlar. Hiçbir Osmanlı, Türk milletine ihanet etmemiştir. Hatta bunların içinde sakalına boncuk dizdirdiği söylenen -deli mi değil mi?- Mustafa dahi ne Batılıya ne de Doğuluya bir parça toprağı bile peşkeş çekmeyi düşünmemiştir. Binaenaleyh ben, Osmanlı’nın bu mevzuda bir içtihada binaen böyle bir hükme vardıkları kanaatindeyim. Yanılıyorsam, Cenâb-ı Hakk’ın onları affetmesini dilediğim gibi beni de affetmesini dilerim.

Bir de yığın yığın şeririn, eşedd-i şeririn ortalığı işgal ve istilâ ettiği bir dönemde çok küçük, cüz’î -ve insafla bakılırsa- görülmeyecek kadar şer sayılan bir kısım meselelerden ötürü Osmanlı’yı sorgulamak doğru değildir. Böyle bir davranış şer güçlere koz vermek olur.

İkinci mesele, hilâfet mevzuunda niye din-i mübin-i İslâm’a uyulmadığıdır. Esasen Osmanlı devrinde dinin ruhuna aykırı ve ters bir hükmün ihzar edildiğini ve dine ters düşen icraatların yapıldığını bilmiyoruz. Gerçi bir iki insan, dinin ruhuna uymayan bir kısım kanunlar çıkarmıştı. Fransızlarla münasebetten, kapitülasyonların kabulü veya dış ticarete ait bir kısım meselelerden ötürü hazırlanan bu kanunlarda keyfilik ve dolayısıyla lâdinilik, veya en azından bir dalâlet fikri iddia edilmekte ve görülmektedir. Bu da bir ihtiyaç yorumu ve çaresi meselesidir. Bu itibarla, Kanuni’yi dahi kimsenin tadlil etmeye, hor ve hakir görmeye hakkı yoktur. Objektif olmamakla beraber bir mânevî ehl-i şuhud ve keşif, Kanuni’nin pek çok Osmanlı velilerinden önce geldiğini ifade etmektedir.

Dünyada Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrü kadar uzun bir ömrü Cenâb-ı Hak hiçbir millete ve devlete vermemiştir. Bu işi altı asır Osmanlı’nın elinde tutan Allah’ın, mülk kendi elinde olduğuna göre, büyük bir haksızlık üzerine bunu devam ettireceğini zannediyor musunuz? Mâlikü’l-Mülk O’dur. Sözün burasında Mehmet Âkif’in Âl-i İmrân sûresinin 26. âyetinin münif mânâsını manzum olarak kaleme aldığı mısralara bırakalım:

İlâhî, “Mâlikü’l-Mülk’üm” diyorsun… Doğru, âmennâ. Hakikî bir tasarruf var mıdır insan için? Asla! Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istîlâ; Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ; Alan Sensin, veren Sensin, Senin hükmündedir dünya.

Evet, mülkü Allah alır, Allah verir. Öyle ise mü’minler de bu mevzuda şöyle düşünmelidirler: Yeryüzünde o gün en aslah cemaat onlar olduğu için Allah bu vazifeyi onlara vermiştir. Daha salihi bulunsaydı onlara verirdi.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Hazreti Ali’nin (r.a) birinci halife olması gerektiği iddiası doğru mudur?

Şiiler Hazreti Ali efendimizin birinci halife olması gerektiğini iddia ediyorlar. Kendilerine göre bazı deliller buluyorlar. Hâlbuki pek çok delil, Hazreti Ebu Bekir efendimizin 1. halife olmasının isabetliliğini, hakkaniyetini gösteriyor:

Birincisi, Hazreti Ebu Bekir efendimizin, Allah, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve toplum nazarındaki yeri. Kur’an’da ikinin ikincisi diye ondan bahsedilir. (Tevbe Suresi, 9/40) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona ayrı bir değer veriyordu. Hakkında övücü hadisler vardı. Hemen her işini önce onunla istişare ediyordu. Ayrıca pek çok insan onun vesilesiyle müslüman olmuştu. Sevildiği gibi aynı zamanda sayılan biriydi de. Hazreti Ebu Bekir efendimizin faziletine dair şu hadisleri nakledebiliriz:

Hz. Aişe anlatıyor: “Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına girmişti. Aleyhissalâtu vesselâm: “Müjde, (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah’ın ateşten azad ettiği kimsesin!” buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi.” (Tirmizî, Menâkıb (3679)

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cebrail aleyhisselam yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi.” Hz. Ebu  Bekr atılıp: “Ey Allah’ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz: “Ey Ebu Bekr, ümmetimden cenete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!” karşılığında bulundular.” (Ebu Davud, Sünnet 9)

Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardımı varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Ben müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm. Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr’i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla’nın dostu (halilullah’tır).” (Tirmizî, Menakıb (3662)

Bir hadise münasebetiyle Allah Resulü şöyle buyurdu: “Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: “Sen yalancısın” dediniz. Ebu Bekr ise: “Doğru söyledin”  dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?” buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler.

Ebu’d-Derdâ der ki: “Bundan sonra, (Rasulullah’ın hatırı için) Ebu Bekr’e hiç eziyet edilmedi.” (Buharî, Fezailu’l-Ashab 5, Tefsir, A’raf 3)

“Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr’in kapısı açık bırakılacak.” (Buharî, Fezailu’l-Ashab 3)

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hastalığı şiddetlenince, kendisine cemaate namazı kimin kıldıracağı soruldu.

“Ebu Bekr’e söyleyin, halka namazı o kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ):

“Ebu  Bekr yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olsa (dayanamayıp ağlar ve ağlamaktan halka kıraati duyuramaz, (namaz kıldırma işini) Ömer’e emretseniz!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: “Ebu Bekr’e söyleyin, namazı kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe önceki  sözünü tekrar etti. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ona (Ebu Bekr’e) emredin, namazı kıldırsın!” dedi ve:

“Siz (kadınlar) kendi kafanıza göre düzende Hz. Yusuf’un kadın arkadaşları gibisiniz!” diye söylendi.” (Buhârî, Ezân 46]

İkincisi, Hazreti Ebu Bekir efendimizle Hazreti Ali efendimiz döneminde olan hadiselere baktığımızda Hazreti Ebu Bekir efendimizin birinci halife olması ne kadar isabetli olduğu anlaşılır. Onun zamanında çok fetihler oldu, 11 kadar büyük fitne hadisesi bastırıldı.. Hazreti Ali efendimiz zamanında ise pek çok karışıklık çıktı, fetihler durdu. Eğer o, birinci halife olsaydı ve o karışıklıklar daha o zaman çıksaydı belki de din diye bir şey kalmayacaktı. Burada kaderi programı iyi okumak gerekir. Haşa biz, o hadiseler Hazreti Ali efendimiz yüzünden oldu demiyoruz. Bilakis Hazreti Ali efendimiz, büyük bir kahramandı. Her işin üstesinden gelecek bir kabiliyetti. Fakat ona karşı o kadar diş bileyen ve rekabet hissiyle hareket eden insan vardı ki, bunları geri çevirmesi mümkün olmazdı, olmadı da. Dolayısıyla Hazreti Ali efendimiz, hakkında ittifak değil ihtilaf edilen bir insandı. 1. halife olsaydı, ihtilaflar daha o dönemde başlayacaktı. Bu da İslam’ın geleceği için felaket demekti.

Üçüncüsü, ne Hazreti Ebu Bekir efendimiz ne de Hazreti Ali efendimiz, isteyerek, arzulayarak halife olmadılar. Hazreti Ebu Bekir, halife seçilince, hutbeye çıkmış ve beni bu yükün altına siz soktunuz demişti. O, Hazreti Ömeri seçmek ve onu halife yapmak istiyordu. Hazreti Ömer erken davrandı ve elini Hazreti Ebu Bekir efendimizin elinin üstüne koyarak ben bu zata biat ediyorum dedi. O biat edince, çoğunluk da biat etti. Başta bazılarında bir kısım çekimserlikler olsa da daha sonra onlar da biat ettiler. Hazreti Ali efendimiz bu biatta 6 ay kadar gecikti. Bunun sebebi, Hazreti Ebu Bekir efendimizin halifeliğine karşı olmasından değildi, Hazreti Fatıma’nın hissiyatına saygısının ifadesiydi. Yoksa Hazreti Ali gibi ilim dağarcığı ve takva abidesi bir zatın, seçilen halifeye karşı isyan etmesi, makam sevdasına düşmesi düşünülemez. Bunu düşünmek ona karşı bir hakarettir. Biatin gecikmesi meselesini Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle açıklar:

Birincisi Hz. Ali, Hz. Fatıma validemizin vefat edeceğini biliyordu, çünkü Efendimiz söylemişti bunu vefatından önce. Hz Fatıma validemiz ile Hz. Ebubekir arasında Fedek arazisi konusunda bir anlaşmazlık olmuştu. Dolayısıyla Hz Fatıma validemizde Hz. Ebubekir’e karşı bir kırgınlık yaşandı. Bir Peygamber kızı. Hz. Ali efendimiz, böyle bir hanımını az kırgın olduğu bir zata biatla vefatında önce üzmek istemez. Dolayısıyla vefat edeceğini bildiği için de beklemiştir, onu kırmayayım diye. İkincisi, Hazreti Ebu Bekir’in seçilmesi hadisesinde ortam gerilmişti, kutuplaşmalar olmuştu. Bir yanda Hz Ebubekir’e biat edenler var, bir yanda Hz. Ali tarafını tutan ciddi bir gurup var. Bir tarafta bundan faydalanmak isteyen münafıklar, yeni Müslümanlar var. Bunlar Hz Ali’ye, ‘Sen niye biat ettin, Haşimi gibi bir soydan geldiğin halde, Teymi gibi zayıf bir kabileden gelen Ebubekir’e biat ettin, niye böyle bir zelilliği kabul ettin?” gibi tahrik edici bir şey söylüyorlardı. Hz Ali de onların teklifini samimi bulmuyor hiçbir zaman ve “Benim buradaki meselem; kavga, savaş, kabile meselesi değil” diyordu. Böyle bir kutuplaşmada Hz. Ali hemen biat etseydi, arkasındaki insanlar Hz. Ali’yi dinlemezdi, onların muhalefetinin yatışmasını bekledikten sonra, o muhalefet yatıştı, ondan sonra gitti biat etti, bu defa biat etmeyen kalmadı.

Dördüncüsü, Hazreti Ali, diğer halifeler zamanında hiçbir karışıklığa sebebiyet vermedi, illa ben halife olacağım diye öne atılmadı. Bilakis, diğer üç halifeye yardım etti, onların şeyhülislamlığını yaptı. Eğer mutlaka kendisinin birinci halife olması gerektiğine inansaydı, Hazreti Ebu Bekir’den sonra yine itiraz eder ve diğer iki halifeye biat etmezdi. Hazreti Ali’nin, üç halife döneminde takiyye yaptığını iddia eden şia, farkına varmadan o kahraman, cesaret abidesi insana korkaklık isnad etmiş oluyor. Hâlbuki o Allah’ın arslanı lakabını almış bir zattır. Dolayısıyla Hazreti Ali’nin birinci halife olması gerektiğini iddia edenler, hem ona korkaklık isnadında bulunuyorlar hem de kraldan fazla kralcı davranıyorlar. O, birinci halifelik iddia etmezken, şia “yok sen birinci halife olmalıydın” diyorlar.

Beşincisi, Hazreti Ali efendimiz hakkında varid olan hadisi şerifler, onun şahsi faziletini gösterse de umumi fazilet Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’e aittir. Şahsi fazilet, o zatın halife olmasını gerektirmez. Nice büyük zatlar ve idareciler vardır ki, kendilerine en yakın hissettikleri insanları kendilerinden sonra idareye teklif etmemişlerdir. Demek ki onların faziletleri başka noktadadır. Hazreti Ali efendimiz ve mübarek neslinin faziletleri de, idarecilikte değil, gönül sultanlığındadır. Evet, bütün tarikatların başı, ilmin kapısı Hazreti Ali efendimizdir.

Altıncısı, Hazreti Ali’nin faziletiyle alakalı şianın uydurduğu bazı sözler de vardır. Bunlara aldanmamak gerekir. Sahih kaynaklarda, şianın uydurma sözlerine ihtiyaç bırakmayacak kadar Hazreti Ali’yi öven sözler vardır. Önemli olan bu rivayetleri iyi anlamak ve doğru yorumlamaktır.

Yedincisi, Hazreti Ali’yi sevdiğini ve onun birinci halife olması gerektiğini iddia eden şia gruplarından bazılarının (şiay-i hilafet), bugüne kadar başkalarıyla değil de hep Müslümanlarla uğraşmaları ve onları uğraştırmaları, onların hilafetten ne anladıklarını, Hazreti Ali’yi kendi ideallerine nasıl alet ettiklerini, İslam dünyasından intikam almak için Hazreti Ali efendimizi nasıl kullandıklarını apaçık göstermektedir. Bu durum onların davalarında samimi olmadığını da ortaya koymaktadır. Öyleyse onların ortaya attığı iddiaları tartışmanın da bir manası kalmamaktadır. Evet, uğraşılması gereken bir dünya varken, 6 asır boyunca Osmanlı’yı uğraştırmış olan şiaya masum bakılamaz. Bir batılının ifadesiyle, doğuda İran olmasaydı, bugün Avrupa, Osmanlı’nın bir eyaleti olurdu. Olmadı çünkü her zaman Osmanlı, İran’ın fitneleriyle karşı karşıya kaldı.

Bu konudaki enfes yorumları için, Bediüzzaman Hazretlerinin 4. Lema’sının okunmasını tavsiye ederiz.

Hazreti Ali (r.a) ile Hazreti Âişe (r.a) arasındaki Cemel hadisesinin sebebi neydi? Hadiseyi nasıl değerlendirmek gerekir?

Aşağıdaki değerlendirmeler Fethullah Gülen Hocaefendi’ye aittir:

İnsan hata yapabilir. Asıl olan, hatasını anladığı an geri dönmesini bilmektir. Bu ma’nâda hatadan geri dönmek, bir fazilettir. Hz. Âişe ile, Hz. Talha, Cemel vak’asında Hz. Osman’ın intikamının alınmasını, katillerin cezalandırılmasını talep ediyorlardı. Hattâ bunun için ordu bile toplamışlardı. Oysa bu iş, onlara düşmezdi. Zira ortada bir devlet ve devlet reisi, yani Hz. Ali vardı. Fakat bin tane ruhum olsa uğrunda feda edeceğim anam Hz. Aişe ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr bunu ilk başta anlayamamışlardı. Anladıkları zaman da geri döndüler. Geri dönmekle de kendilerine yakışanı yaptılar.(Fasıldan Fasıla-1, s. 109-110).

***

Hz. Âişe Validemiz, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha Efendilerimiz gibi nezih kimseler, Hz. Ali’nin karşısına çıkmışlardı; çıkmışlardı ve Hz. Talha orada şehit düşmüştü. Hz. Zübeyr, Hz. Ali’nin karşısına atını sürüp çıktığında Hz Ali Efendimiz ona şöyle demişti: “Zübeyr! Hatırlarsan bir gün Resûl-i Ekrem’in huzurunda bulunuyorduk. Buyurdular ki: “Zübeyr! Bir gün Ali’nin karşısına çıkacaksın; ama o gün sen haksızsın!” Bu sözleri dinleyen Hz. Zübeyr, biraz düşündükten sonra “Çok doğru!” dedi ve kılıcını kınına sokarak oradan ayrıldı. Biraz sonra da bir bahtsız arkadan yetişerek onu şehit etti. Hz. Zübeyr’i şehit eden kişi, daha sonra Hz. Ali’den bir pâye koparmak için huzuruna geldi ve “Safiyye’nin oğlunu öldürdüm.” deyiverdi; buna karşılık Hz. Ali de “Ben bu kulaklarımla Resûl-i Ekrem’den işittim. O şöyle buyurmuştu: ‘Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in kâtilini Cehennem’le tebşir ederim!’” demişti. Evet, ashab-ı kiram efendilerimiz karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest idiler. İşte Âişe Validemiz.. o, devesiyle Cemel vak’asına doğru ilerlerken, uğradığı bir yerde köpek sesleri duymuştu. Bunun üzerine hemen Efendimiz’in şu sözlerini hatırlayarak olduğu yerde kalakalmıştı: “Ehl-i Beytimden birisi, haksız olarak bir yere gittiğinde orada Hav’eb köpeklerinin sesini duyacak.” Daha sonra o da Hz. Ali’den helallik almış ve oradan ayrılıvermişti. Bu, bir içtihat kavgası idi ve hak ortaya çıkınca da kavga bitiyor ve barış ilan ediliyordu. (Zihin Harmanı, s. 157-158).

İkinci akabe biatinda biat edenlerin isimlerini söyleyebilir misiniz?

İkinci Akabe Bey’atında Bulunan Medineli Müslümanların İsimleri

Evs b. Harise, b. Salebe, b. Amr, b. Âmirlerin Abduleşhel oğullarından:

1. Useyd b. Hudayr,

2. Ebu’l-Heysem Malik b. Teyyihan,

3. Seleme b. Selâme.

Harise b. Haris, b. Hazrec, b. Amr, b. Malik, b. Evs oğullarından:

4. Zuheyr b. Râfi’

5. Ebu Bürde b. Niyar,

6. Nüheyr b. Heysem.

Amr b. Avf, b. Malik, b. Evs oğullarından:

7. Sa’d b. Hayseme,

8. Rifâa b. Abdulmünzir,

9. Abdullah b. Cübeyr,

10. Ma’n b. Adiyy,

11. Uveym b. Sâide,

Hazrec b. Harise, b. Salebe, b. Amr, b. Âmir, b. Neccar oğullarından:

12. Ebu Eyyub Hâlid b. Zeyd,

13. Muâz b. Haris,

14. Avf b. Haris,

15. Muavviz b. Haris,

16. Umâre b. Hazm,

17. Es’ad b. Zürâre.

Amr b. Mebzul, b. Âmir, b. Malik, b. Neccar oğullarından:

18. Sehl b. Atik.

Amr b. Malik, b. Neccar oğullarından:

19. Evs b. Sabit,

20. Ebu Talha.

Mazin b. Neccar oğullarından:

21. Kays b. Ebi Sa’saa,

22. Amr b. Gâziyye.

Belharis b. Hazrec oğullarından:

23. Sa’d b. Rebia

24. Hârice b. Zeyd,

25. Abdullah b. Revâha,

26. Beşir b. Sa’d,

27. Abdullah b. Zeyd,

28. Hallâd b. Süveyd,

29. Ukbe b.Âmir.

Beyaza b. Âmir, b. Zurayk, b. Abdi Harise oğullarından:

30. Ziyad b. Lebid,

31. Ferve b. Amr,

32. Halid b. Kays.

Zurayk b. Âmir, b. Zurayk, b. Abdi Harise, b. Malik, b. Gadb, b. Cüşem, b. Hazrec oğullarından:

33. Râfi’b. Malik,

34. Zekvan b. Abdi Kays,

35. Abbâd b. Kays,

36. Haris b. Kays.

Selime b. Sa’d, b. Ali, b. Esed, b. Sâride, b. Tezid, b. Cüşem, b. Hazrec oğullarından:

37. Berâ’ b. Ma’rur,

38. Bişr b. Berâ’ b. Ma’rur,

39. Sinan b. Sayfî,

40. Tufeyl b. Numan,

41. Ma’kıl b. Münzir,

42. Yezid b. Münzir,

43. Mes’ud b. Yezid,

44. Dahhâk b. Harise,

45. Yezid b. Haram,

46. Cebbar b. Sahr,

47. Tufeyl b. Malik.

Sevad b. Ganm, b. Ka’b, b. Selime oğullarından:

48. Ka’b b. Malik.

Ganm b. Sevad, b. Ka’b, b. Selime oğullarından:

49. Süleym b. Amr,

50. Kutbe b.Âmir,

51. Yezid b.Âmir,

52. Ebu’l-YeserKa’b,

53. Sayfî b. Sevad (Esved).

Nâbi b. Amr, b. Sevad, b. Ganm, b. Ka’b, b. Selime oğullarından:

54. Salebe b. Ganeme,

55. Amr b. Ganeme,

56. Abs b. Âmir,

57. Abdullah b. Üneys,

58. Halid b. Amr,

Haram b. Ka’b, b. Ganm, b. Ka’b, b. Selime oğullarından:

59. Abdullah b. Amr b. Haram,

60. Cabir b. Abdullah, b. Amr, b. Haram,

61. Muaz b. Amr, b. Cemûh,

62. Sabit b. Ciz’,

63. Umeyr b. Haris,

64. Hadîc b. Selime,

65. Muaz b. Cebel.

Avf b. Hazrec oğullarından:

66. Ubâde b. Sâmit,

67. Abbas b. Ubâde,

68. Ebu Abdurrahman Yezid b. Salebe,

69. Amr b. Haris,

Salim b. Ganm, b. Avf, b. Hazrec oğullarından:

70. Rifâa b. Amr,

71. Ukbe b. Vehb.

Sâide b. Ka’b, b. Hazrec oğullarından:

72. Sa’d b. Ubâde,

73. Münzir b. Amr.

Mazin b. Neccar oğulları kadınlarından:

74. Ümmü Umâre Nesîbe binti Ka’b,

Selime oğulları kadınlarından:

75. Ümmü Meni’ Esma binti Amr.[1]


[1] M. Âsım Köksal, İslam Tarihi, Işık Yayınları, İstanbul 2013, 619.

Seyyid ve Şerif kime denir?

Seyyid, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) soyundan gelenleri anlatmak için kullanılan bir terimdir. Kelime anlamı olarak, “efendi, bey, önder, sahip, faziletli, kerim” gibi anlamlara gelir. Şerif kelimesi de, “şerefli, asil, soylu” manalarına gelip seyyid kelimesiyle birlikte “nesl-i pâk-i Muhammedî’ye mensup olup yüceltilmiş olan” anlamında kullanılır. Bu yönüyle seyyid ve şerif kelimeleri Nebiyy-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali ve Hazreti Fâtıma’dan doğanlar ve onların soyundan gelenler için kullanılır. Anne ve baba tarafından Hazreti Ali’nin (radiyallahu anh) soyundan gelenlere ise seyyidü’s-sâdât denilmiştir.

İslâmiyet öncesi seyyid ve şerif kelimeleri soylu ve asil kimseler için kullanılan bir terimdi. İslâmiyetle birlikte bu iki terim, Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) kızı Hazreti Fâtıma ile Hazreti Ali’nin çocukları ve torunları için kullanılmıştır. Seyyid ve şerif ünvanları, Hazreti Hasan  ve Hüseyin (radiyallahu anhüma) dışında Hazreti Ali’nin (radiyallahu anh) diğer çocukları için de kullanılmıştır. Ancak hicrî 4. Asrın sonlarından itibaren seyyid ve şerif lakaplarının Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelenler için kullanılmaya başlanmıştır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Hasan’a seyyid ünvanını bizzat kendisi vermiştir. (Buhârî,Fezâilü ashâbi-Nebî 22). Yine Hazreti Hasan ve Hüseyin’i cennet gençlerinin efendisi olarak vasıflandırdığı için bu iki mübarek zata “seyyideyn” denilmiştir.

Allah Resûlü’nün Ehl-i beyt’i müslümanların yanında büyük bir değere sahiptir. Bu durumun oluşmasında, Ehl-i beyt’in faziletine işaret eden ayetlerin ve hadislerde de onlara saygı gösterilmesinin ve bunun da Resûl-i Kibriyâ’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmenin bir göstergesi sayılmasının etkili olduğunu söylemek gerekir.

Hicrî 358 (miladî 969) Hazreti Hasan’ın soyundan gelen Mekke emirlerine şerif, Hazreti Hüseyin’nin soyundan gelen Medine emirlerine de seyyid ünvanı verilmiştir. Böylece ilk defa iki kelime arasında bir fark gözetilmiştir. Ancak bu iki lakap hem Hicaz’da hem de İslâm dünyasında birbirinin yerine kullanıldığı olduğu gibi ayrı olarak da kullanılmıştır. Abbasîler döneminde kurulan Nakîbüleşraflık kurumu İslâm dünyasının pek çok farklı bölgesine dağılan seyyid ve şeriflerin kayıt altına alınması vazifesini üstlenmiştir. Ayrıca bu kurumun diğer bir görevi de seyyid ve şeriflerinin şecerelerinin araştırılıp kaydedilmesi ve bu hususta sahte nispet iddiasında bulunanların cezalandırılmasıdır.

Seyyid ve şerifler tarih boyunca devlet katında itibar gördüğü gibi alimler yanında da itibar görmüşlerdir. Mesela Ebû Hanife’nin (rahmetullahi aleyh) seyyid ve şeriflere gizlice yardım yaptığı, talebelerini de buna teşvik ettiği, Ahmed b. Hanbel’in (rahmetullahi aleyh) de onların önünde yürümemeye ehemmiyet verdiği bilinmektedir. Tarihte gelen pekçok devlet seyyid ve şeriflere büyük önem vermiştir. Abbasîler, İhşidîler, Selçuklular ve Osmanlı’lar bu devletler sadece bir kaçıdır.

Osmanlı döneminde seyyid ve şerifler âyandan sayılmışlardır. Osmanlı devletinde ve toplumunda seyyid ve şeriflere derin bir saygı gösterilmiş ve onlara ayrıcalıklar tanınmıştır. Mesela onlar vergilerden muaf tutulmuş, onlara aylık, altı aylık veya yıllık tahsisatların yanında cevâlî gibi gelirlerden pay ayrılmış ve özel ihsanlarda bulunulmuştur.

Seyyid ve şeriflik konusunda merak edilen konulardan birisi de bu ünvanlar babadan oğul veya kıza ya da anneden kız veya oğula geçip geçmeyeceğidir. Buna Osmanlı uygulamasını misal verebiliriz. Osmanlı devletinde seyyid ve şerifliğin kabulü için tek şart Hazreti Ali-Fâtıma evladı olmaktır. Seyyid ve şeriflik için anne-babadan birisinin bu iki ünvanı taşıması yeterlidir. Her iki taraftan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) soyuna mensup olmak ise daha büyük bir şeref kabul edilmiştir. Osmanlı toplumunda kadın, kocasının soyuna tabiydi. Ancak bir kadın seyyide veya şerife ise başka soydan biriyle evlendiğinde bu ünvanını devam ettirebiliyordu. Bu anneden doğan çocuk da yine ünvanları taşıyabiliyordu. Buradan da anlaşılıyor ki anne veya baba tarafından seyyid veya şerif olmak bir kimsenin seyyid veya şerif olması için yeterlidir.

Peygamberler ve sahabe arasında sevgi derecesi nasıl olmalıdır?

Sevgimiz Allah’ın ve Resulünün sevgisine göre olmalıdır. Gönlümüz bazılarına daha fazla kaysa da Allah ve Resulünün sevgisi bizim için mihenktir. Bu yüzden sahabeyi sevmede halifelik sırası, aşere-i mübeşşere (Cennetle müjdelenenler) Bedir’e katılanlar şeklinde bir sıra gözetilebilir. Çünkü hem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) hem sahabe efendilerimiz hem de ümmetin alimleri tarafından bu şekilde bir sıralama yapılmıştır.

Peygamberler arasında da başta Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sonra ülü’l azm peygamberler, sonra diğerleri ve sonra da sahabe efendilerimiz sevilmeli.. Çünkü Kur’an, bu sıralamaya göre değer vermiştir onlara..

Hz. Ömer’in Haceru’l-Esved’e hitaben söylediği sözü nasıl anlamalıyız?

Soru: Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) Haceru’l-Esved’e hitaben söylediği, “Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.” sözünü nasıl anlamalıyız?

Hz. Ömer (radıyallâhu anh), nübüvveti en iyi anlayan ilk iki kişiden biridir. Adaletin temsilcisi olan bu devâsâ kâmet, sünnete olan bağlılığından dolayı Haceru’l-Esved’i öpmüş ve sonra da “Ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Rasulü’nün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.” demiştir. Zayıf sayılan bazı hadis rivayetlerinde, o esnâda Hz. Ömer’in arkasında bulunan ve onun bu sözünü işiten Hz. Ali ona: “Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi böyle seslenmezdin!” mukabelesinde bulunur. Hatta bazıları bu hâdiseye bir ekleme yaparak, Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Hz. Ömer’in “Ali olmasa idi, Ömer helâk olurdu.” dediğini rivayet ederler.

Muhaddisler, Hz. Ömer’in bu tavrına daha ziyade sünnete ittiba zaviyesinden yaklaşmışlardır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe’nin dört köşesini de öpüp, istilam (selâm‎lamak) yapması konusunda ihtilaf vardır. Muhaddislerin çoğunluğuna göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece Kâbe’nin güney kenarındaki iki köşeyi, yani “rükn-ü yemânî” ile “rükn-ü hacer”i öpmüştür. Haceru’l-Esved’in bulunduğu köşe (rükn-ü hacer), tavafın başladığı köşedir ve onu öpmek sünnettir. Şayet öpmek, mümkün değilse bir sopa veya baston ile dokunup onun dokunan kısmını öpmek; bu da mümkün değilse en azından Haceru’l-Esved’e doğru elleri kaldırarak onu öper gibi işaret yapıp tekbir ve tehlil getirmek, böylece o mânâya karşı bir tavır sergileyerek değişik zâviyeden sünnete saygımızı ortaya koymak gerekmektedir.

Nihayetinde bir taş olan Haceru’l-Esved’in öpülmesi, bir taşın takdis edilmesi gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir; verebilir ve herkes o taşı bu duygu ve bu düşüncelerle öpmeye kalkışır. Daha sonra da bundan bir hayli hurâfe doğar. Ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların da oyun oynadığı bir yer haline gelir. Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar. Esasen kalb de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir. Kalbin etrafında şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır. Kalbde takdis edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki, “doğru şeyler” takdis edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve ta’zimin yanında her zaman kaymalar olabilir. Meselâ makam-ı İbrahim’e, Haceru’l-Esved’e, Kâbe’nin kapısının eşiğine ve zeminine yüz sürülüp, gözyaşı dökülmesi, küçük vesilelerin büyük hedeflere bağlandığı yer ve tavırlardır. Bu, bazı insanların, bir kısım nesnelere karşı, o nesnelerin verasında Allah’ın rızasını hedefleyip saygı duyması demektir. Fakat kişi, böyle bir saygı esnasında dengeyi muhafaza edemeyip takdis ettiği bu şeylerde dengeyi koruyamazsa, başka şeylere de olduğundan fazla saygı göstererek büyük bir inhirafa düşebilir.

Burada bir hâtıramı naklederek mevzuu daha da müşahhaslaştırmak istiyorum. Hac’da bulunduğumuz günlerde, bir arkadaşımla birlikte Kâbe’nin mahfilinde bulunuyorduk. Kâbe’nin yanındaki minberin üzerine bir branda örtülmüştü ki, Kâbe’nin etrafa mehâbet gamzettiği böyle bir atmosferde, üstüne brandanın da örtülmesiyle o minber, şeâirden bir nesne gibi dimdik duruyor ve gayet heybetli görünüyordu. O esnada içime doğan duyguları “İster misin bu haliyle minber, şu meçhul, müphem ve muğlak görünümünden dolayı birisi gelsin de, ona elini sürsün ve sonra oraya bir el sürme faslı başlasın.” diyerek arkadaşıma bir tahminimi arz ettim. Ben daha sözümü bitirmemiştim veya birkaç saniye geçmemişti ki, oradakilerden birisi gelip brandaya elini sürdü; sonra da onunla yüzünü-gözünü sıvazladı. Onun ardından birdenbire o minber, tavaf edilecek yerlerden birisiymişçesine takdise başlandı; öyle ki, oraya gelen herkes önce onu sıvazlıyor, sonra da elleriyle yüzünü-gözünü. Oysaki o kudsî mekânlarda Allah’ın emrettiği belli mânâlar ifade eden şeylere karşı yine Allah’tan ötürü saygı duymak gerekir. Hatta bunlar bile, birer imtihan vesilesi olarak da değerlendirilebilirler. Hac esnasında mânâsını ruhumda tam duyamadığım şeylerden birisi de “şeytan taşlama” hâdisesidir. Orada herkesin şeytanı temsil eden taşa taş attığını görünce, elimdeki taşları teker teker ben de oraya doğru fırlattım. Fakat kafam, akıl ve mantık çerçevesinde düşündüğünde bu türlü şeylere “evet” demeyeceğinden orada ruhumu saran duygularımı dile getirdim ve “Rabbim ben tamamen Sana teslimim; bunu da Senin için yapıyorum.” dedim.

İnsan, yukarıda da ifade edildiği gibi, ibadetlerini bu inanç içinde yaparken bile, şeytanın kullanabileceği çok menfezler olabilir ve bu aralıklardan insan onun tuzaklarına düşebilir. İşte o büyük basîret âbidesi Hz. Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine getirmek için -mânâ olarak-, “böyle taşta, toprakta bir kutsiyet aramayın. Allah Rasulü, onu öpmüştür. Eğer O, öpmeseydi ben de öpmezdim. Zira Haceru’l-Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.” diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden ayırmıştır. Hz. Ömer’in sözü bu zâviyeden değerlendirildiğinde, onun yerinde söylenmiş bir söz olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz