Gecikme cezaları faize girer mi?

Açıklama: Yurt ve okullarımızda, kayıt anlaşmalarında ödemelerin miktarı ve zamanı belirtilmesine rağmen, belirtilen vakitlerde ve hatta ek süre olarak tanınan iki hafta içerisinde ücret yatırılmadığı oluyor. Bu durumda kurum için fazlasıyla bir maddi zayiat meydana geliyor. Öğrencinin ilişiğini kesmek yerine, caydırıcı olması açısından gecikme cezası almak caiz midir?

Meseleyi izah ettiğiniz şartlar içinde değerlendirdiğimizde, yani eğer öğrenciler zamanında yatırmaları gereken ücretlerini yatırmakta ihmalkâr davranıyorlar ve bu ihmalleri neticesinde kurum zarara uğruyorsa, bunun önüne geçilmesi gerekir. Çünkü Efendimizin beyanları içerisinde “Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur”. Bunun için öğrencilerden ücretlerini zamanında yatırmadıklarında, ceza mahiyetinde caydırıcı bir tedbir olarak veya ihmalleri sonucu oluşan zararı gidermek için ve zarar miktarınca bir fazlalık almak caiz gözükmektedir.

Ama burada dikkat edilmesi gereken husus, alınan bu fazlalığın faiz adı altında veya o niyetle alınmaması gerektiğidir. Yani, zamanında ödenmeyen kredi kartlarında olduğu gibi, doğrudan faiz adıyla veya niyetiyle alınan fazlalık (miktarı ne olursa olsun) caiz olmaz. Ancak, alınan miktarın zararı telafi edecek kadar olmasına dikkat etmek gerekir.

Fakat meselenin bir de öğrencilere bakan yünü vardır. Öğrenciler, ihmalleri ve kusurları sonucu böyle bir fazlalığı ödemek zorunda kalmamak için dikkatli davranmalıdırlar. Çünkü ücretini zamanında yatırarak hiçbir fazlalık ödememek, şüpheden uzak kalma adına ve ihtiyatlı hareket etme bakımından daha salim bir yoldur. Öğrencilerin dikkatli davranmalarını temin etmek de yine okul ve yurt idaresine düşmektedir. Ödemeler öncesi hatırlatma yapılmalı ve zamanında ödeme yapmanın ehemmiyeti anlatılmalıdır.

Kasko yaptırdığım firmaya kaskodan önce arabada oluşan hasarı ödetmem caiz mi?

Kasko bir akittir ve akdin başladığı andan itibaren oluşabilecek zararları tazmin etme üzerine bir anlaşmadır. Dolayısıyla sözleşme tarihinden önce oluşan zararları kaskonun yapıldığı firmaya ödetmek hem yalan beyana hem de aldatmaya girer ki Peygamberimiz (sas) “Aldatan bizden değildir” buyurmuştur.

Banka promosyonu caiz midir?

Bu para, çoğunluk muameleleri faizle gerçekleşen bir bankanın hediyesi ise, içinde büyük ihtimalle faiz bulunduğundan dolayı alıp da yemeye içmeye, ev eşyalarına kullanmak caiz değildir. Arabanın, evin vergisini ödeyebilir ya da bir hayır kurumunun vergisine harcayabilirsiniz. Allahu a’lem…

Kredi kartı puanlarını kullanmanın hükmü nedir?

Bir marketten yapılan alışveriş neticesinde herkese verilen puanlar ve bunlara tekabül eden malları kullanmak caizdir. Çünkü bunlar bir nevi o marketin hediyesi oluyor. Fakat bunu herkese değil de bazı çok alışveriş yapanlara tanıyorlarsa câiziyeti konusunda şüphe vardır. Çünkü insanı çok harcamaya teşvik eder ki bu da câiz değildir.

Eğer bu puanlar, faizli bankaların kredi kartlarını kullanmaktan dolayı banka tarafından veriliyorsa almak caiz değildir. Çünkü içinde faiz bulunma ihtimali yüksektir. Bu puanlara tekabül eden mallar alınmışsa, kullanılmaması tavsiye edilir. Çok katıldığımız bir düşünce olmasa da -mecbur kalınmışsa- bir muhtaç insana verilmesi düşünülebilir. Eğer yenilecek içilecek bir şeyse, kesinlikle yenilmesini içilmesini ve fakire verilmesini tavsiye etmeyiz. Çöpe atılması, mideyi çöp haline getirmekten daha iyidir. Bu zamana kadar bunlar kullanılmış ya da yenilmiş içilmişse, bunların bedelini bir hayır kurumunun vergisi, bir okulun elektrik parası olarak vermeyi düşünebilirsiniz.

Faizsiz bankaların verdiği puanlar kullanılabilir. Ancak onda da dikkat edilecek husus, sırf puan kazanmak için çok harcamaya gitmemektir.

Bankalardan konut kredisi almak uygun mudur?

Eğer alacağınız krediyi finans kurumları aracılığıyla temin ederseniz caizdir. Çünkü onların işlemleri bir çeşit vadeli satış niteliğindedir. Fakat faiz sistemiyle çalışan bankalardan konut veya araba kredisi almak caiz değildir. Bunun miktarı ne kadar olursa olsun, neticede faizli bir muameledir. Dinimizde faizin azı da, çoğu da haramdır.

Günümüzde evi veya arabayı zaruri ihtiyaç gördüğünden veya alınan kredi faizi enflasyon oranının altında olduğunda, bunun caiz olacağını söyleyenler vardır. Fakat biz bu görüşlere katılmıyoruz. Çünkü ev veya araba haramı helal kılacak ölçüde bir zaruret değildir. Nitekim pek çok kimse bunlardan mahrum olarak hayatını devam ettirmektedir. İkincisi, her ne kadar aldığımız kredinin faizi enflasyon oranının altında olsa da, bu durum, krediyi aldığımız an itibariyledir. Fakat geri ödeme sürecinde bizler enflasyonun nasıl gelişeceğini bilemeyiz. Diğer yandan kredi faizinin oranı ne olursa olsun, bizim üzerinde anlaşma yaptığımız işlem doğrudan bir faizli muameledir. Dolayısıyla bunu tecviz edemeyiz.

Faizsiz finans kurumu ile bankanın farkı nedir?

Faizsiz finans kurumları da müşterilerine belli miktar da fazla para veriyor,sanki faizli bankadan bir farkları olmuyor gibi görünüyorlar.Bankanın verdiği neden faiz oluyor da finans kurumunun verdiği aynı miktara yakın fazlalık kar sayılıyor?O da faiz değil mi?

Efendim,finans kurumunu işletenler elbette piyasa şartlarını düşünecek,faizli kurumlarla rekabet edecek bir kar miktarıyla çalışacaklardır.Yoksa rekabet etme kabiliyetlerini kaybetmiş olur,piyasadan silinmeye mahkum hale gelirler.Bunun için kar nispetlerini piyasa şartlarına göre ayarlamak zorundalar..

Bu sebeple, bankayla finans kurumunu aynı saymak mümkün değildir.Çünkü baştaki akit(anlaşma) ikisini de bir birinden kesin çizgiyle ayırmaktadır. Şöyle ki:.

Bankalar parayı, miktarı kesin olan faizle alır,vereceği yere de yine miktarı kesin olan faizle verirler.Yani para hep faizde çalışır. Zaten parayı yatıran da faiz alma şartıyla yatırır,teslim alan da faiz verme şartıyla teslim alır.Yani baştaki anlaşma, faiz anlaşmasıdır.

Finans kurumundaki anlaşma ise bunun tam aksinedir.Kar zarar ortaklığında çalıştırılmak şartıyla para verilir,alan da kar zarar ortaklığında çalıştırmak şartıyla alır.Bu da bir kar zarar ortaklığı anlaşmasıdır.Burada kar nispeti de faiz gibi kesin değildir.

Demek ki ikisi aynı değildir.Biri faizli anlaşmadır.Öteki de karlı anlaşmadır.

Bu sebeple karı esas alan finans kurumu, faizi esas alan bankayla aynı sayılamaz.İkisinin de verdiği aynıdır,denemez. Çünkü, anlaşma şartları ikisini birbirinden kesin çizgileriyle ayırmış olur.Bankaya para yatıran,ben miktarı belli olmayan kar değil, kesin olan faiz istiyorum demiş olur.Finansa para yatıran da, ben miktarı kesin de olsa faiz istemiyorum,riskli de olsa kar ortaklığı istiyorum,demiş olur. Gayet tabiidir ki,kim neyi istemişse onun sorumlusu ve muhatabı olacaktır.Bundan daha makul bir sonuç beklenilemez.Kar anlaşması yapan kar alır.Faiz anlaşması yapan da faizi tercih etmiş olur. Ahmet Şahin

Eski Borçlar Bugün Nasıl Ödenecek?

Borç verildiği miktarda kalır, ne miktar verilmişse o miktar alınır. Eksiltilmez, fazlalaştırılmaz. Eksiltilirse haksızlık edilmiş olunur. Fazla verilirse fâize girilmiş olunur. Bu sebeple, borçta miktar donuktur. Yâni, sayı donmuştur. Verilen ne miktar ise alınan da o miktar olur. Aksi halde, borç alıp verme müessesesi de fâize girer, dindarlar arasında fâizcilik de meşrû kılıfla yayılır. Bu temel ölçüyü böylece tesbit ettikten sonra gelelim sualin cevabına. Bahsettiğimiz bu borç para, yeni ödendiği günü, eski değerini kaybetmiş oluyorsa durum ne olacak? Borç veren kimse, parasını geri alırken değerinden büyük çapta kaybetmiş olarak alınca pişman olmayacak mı? Bu yüzden de borç vermelerde bir tereddüt doğmayacak mı? Hattâ hak kaybı olmayacak mı? Bu hususta imamlarımızın görüşleri vardır. Çerçeve ölçü olarak kısaca arz ediyorum.

1) İmam-ı A’zam Hazretleri der ki: “Borç para aynıyla ödenir. Ne fazla ödenir, ne de eksik! Dört yüz lira verilmişse yine dört yüz lira ödenir. Azaltma – çoğaltma câiz olmaz!”Taraflar râzı olduktan sonra bu en sağlam ve şüphesiz yoldur. Bunda ittifak vardır. Yeter ki helâllaşsınlar.

2) İmam-ı Ebû Yûsuf Hazretleri de der ki: “Borç para verildiği günü alım gücü ne ise, ne miktar eşya alabiliyorsa, o miktar eşyayı alabilen para esas alınır. O kadar eşya alacak miktar para ödenir. Meselâ o günkü dört yüz lira bir kat elbise diktiriyorsa, bugün de bir kat elbise diktiren miktar esas alınır, o miktar ödenir. Sekiz bin lira gibi.”Bu da parayı alım gücüyle hesaplamaktır. Fetvâ da buna göre verilmiştir. Ancak, ödünç verilen paranın alım gücünü eşya değeri ile tespit etmek biraz güç ve karışık olduğundan Ebû Yûsuf Hazretleri bu değer tespitini karışıklıktan kurtaran bir izah ilâve ederek değerlendirmeyi altın’a getirmiş ve daha sonra şöyle izahta bulunmuştur: — Borcun verildiği günkü paranın altın olarak tutarı ne ise, ödendiği günü de o miktar altın’ın tutarı ödenmelidir. Bu izaha göre, dört yüz lira borç veren terzi arkadaşımız, parasının altın esasına göre ödenmesini istemiş olmaktadır ki, bu Ebû Yûsuf’un görüşüne açıklık getirmek üzere verdiği son misâle göredir. Borç ödeyecek kardeşimiz ise parayı o günkü eşya üzerindeki alım gücüne göre ödemekte, dikim parasıyla bunu izah etmiş olmaktadır ki bu da Ebû Yûsuf’un parayı eşya değeri üzerinden ödemeyi esas alan ilk görüşüne göredir. Özet olarak diyebiliriz ki, bu gibi paranın değer kaybetmesinin kesin olduğu durumlarda mes’eleler baştan açık ve net olarak konuşulmalı, sonunda nizaı mûcip hâle terk edilmemelidir. Bütün tatsızlıklar bundan doğmakta, dostluklar baştan açık ve net olarak konuşmamaktan yara almaktadır. İbn-i Âbidin hâşiyesinin (Büyû’) ve (Karz) bahsinde bilgi vardır. (Hadâratü’l-İslâm) Haziran 1980 sayısında da aynı kayıt mevcuttur. Ahmet Şahin

Vadeli satışlar ile peşin satışlar arasındaki fiyat farkı faiz midir?

Öncelikle şu iki hususu ifade edelim: Günümüzdeki ekonomik faaliyet ve teşkilatlanmalar, büyük ölçüde Batı kapitalizmine uyarlanmış durumdadır. Dolayısıyla ne tarihî toplum düzenimize, ne de sosyo-ekonomik teşkilatlanmamıza uymaktadır. Çünkü bugünün ekonomik faaliyetlerini şekillendiren güç, israf ve faiz ekonomisidir. Bu da daha ziyade tüketim felsefesine dayanmaktadır. Yani sistemin işlemesi için toplum düzenindeki sosyal tabakalar sürekli israf ve tüketime alıştırılmalıdır. Bunun da en temel dayanağı insandaki mal-menal hırsı ve fıtrî zaafıdır. Moda ve reklam şirketleri bin bir türlü entrikalarla insandaki bu zaafı kamçılayıp, pompalamak için gece gündüz çalışmaktadırlar. Zira başka türlü insanları israfa ve modaya alıştırmanın imkânı olmadığını pek iyi bilmektedirler. Oysa bir toplumdaki ekonomik icraat ve faaliyetler o toplumun karşılaştığı ferdî ve sosyal ihtiyaçlar ve zaruretlerle şekillenmelidir ki güçlü ve düzenli bir ekonomi teşekkül etsin. Ama maalesef bugün bu böyle olmuyor. Toplum tatmin edilemez bir israfa alıştırılıyor. Böyle olunca da, ihtiyaç olmayan maddeler dahi, temel ihtiyaç listelerine kaydediliyor.

Esasen taksitli satışlar belli şartlar dahilinde şer’an sakıncası olmamakla beraber, kapitalizmin kitlelerin alım güçlerini tahrik ve teşvik etme gayreti ve felsefesinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

Burada dikkati çeken ikinci husus ise; sorunun caiz mi şekliyle değil, faiz mi endişesiyle sorulmasıdır.

Bu kısa girişten sonra sorunun cevabına geçelim. İslâm hukukuna göre alış verişler malın veya paranın peşin olup olmamasına göre dört ayrı kategoride incelenir:

1) Mal peşin, satış bedeli peşin. Bu muamele caizdir.

2) Mal veresiye, satış bedeli peşin. Selem veya selef akdi adını verdiğimiz bu alış veriş çeşidi de caizdir.

3) Mal veresiye satış bedeli veresiye. Bu hadis-i şerifle yasaklanmıştır. (1)

4) Mal peşin, satış bedeli veresiye.

Veresiye alış veriş olarak nitelendirdiğimiz bu muamele, Allah Rasulü’nün Hz. Cabir’in devesini bir yolculuk esnasında alıp, parasını Medine’de ödemesi veya bir Yahudi’den bedelini sonra ödemek şartıyla buğday alması (2) vs. gibi gösterebileceğimiz birçok örneğe istinaden caizdir. Yalnız burada satış bedelinin ve ödeme tarihinin veya bedel taksitler halinde ödenecekse, taksit ödeme tarihlerinin mutlaka satış anında tesbit edilmesi gerekmektedir.

Aksi halde, peşin 5 milyon, vadeli 8 milyon denilip, iki fiyattan bir tanesi üzerinde karar kılmadan bitirilen bir alış veriş “Allah Resulü bir satış içinde iki satışı nehyetti”(3) ve “bir satış içinde iki şart helal olmaz”(4) hadislerine binaen kafiyen caiz değildir.

Netice itibarıyla peşin veya veresiye fiyattan birisini tercih etmeden akit yapılmış ve alıcı akit meclisinden bu şekilde ayrılmışsa satış bedeli meçhul olduğundan akit fasittir. Ama ister peşin ister veresiye taraflar iki fiyattan biri üzerinde anlaştılar ise akit caizdir.

Şimdi gelelim vadeli satışta, peşin satış fiyatının üzerine eklenen paranın hükmüne:

a) Satış peşin ve veresiye olmak üzere iki fiyat öne sürmeksizin tek satış bedeli üzerinden yapılsa ve üzerine akit yapılan satış bedeli veresiye satış miktarını bulsa, hile, yalan, gabn-i fahiş (aşırı aldatma) olmamak şartıyla caizdir. Mesela 20 milyon peşin, 25 milyon veresiye piyasada müşteri bulan bir mala baştan 27 milyon denilse, sonra yapılan pazarlık sonucu bu mal 25 milyon peşine satılsa, eğer 2 milyonluk fark gabn-i fahiş içine girmiyorsa, bu muamele caizdir.

b) Veresiye satış bedeli, piyasa fiyatlarının esneklik alanı içine giriyorsa, vâde farkı satış bedelinden indirim yapmamak anlamına gelir. Yani piyasada 20 ila 25 milyon arasında alıcı bulan bir mal, 19 veya 25 milyona satılabilir. Şimdi bu malı 25 milyona peşin olarak satılsa indirimsiz, veresiye 25 milyona satılsa müşteriye ödeme kolaylığı sağlanarak sanki indirim yapılmış demektir.

c) Fakat aynı mal piyasa sınırları dışına çıkılarak, sırf vâde sebebiyle 30 milyona satılsa, bu 5 milyon bazılarına göre faizdir. Zira Allah Rasulü (s.a.s) “Her kim bir satış içinde iki satış yaparsa, satıcı için ya bu iki fiyattan düşük olanı veya faiz vardır”(5) buyurmaktadır.

Bazılarına göre ise bu fahiş fark faiz değildir. Zira bahsi geçen hadis-i şerifin ravilerinden Muhammed b. Amr b. Alkame zayıf bir insandır. (6) Ayrıca “bir satış içinde iki satış”hadisinden anlaşılan mânâ, daha önce de değindiğimiz gibi, peşin veya veresiye bir bedel üzerinde karar kılmadan bitirilen alış veriş demektir. Halbuki burada bir meçhuliyet söz-konusu değildir.

Faiz meselesine gelince; faizin mahalli ve illeti bahsini ettiğimiz hususta bulunmamaktadır. Zira burada ne paranın para ile, ne de malın mal ile değişmesi vardır. Burada mal ile para mübadelesi yapılmaktadır ki, buna İslâm hukukuna göre bey’ denir ve bu türlü durumlarda faiz câri değildir. İhtimal buna faiz diyenler malı ortadan kaldırıp yerine parayı koyuyor ve alış verişi paranın para ile mübadelesi şeklinde görüp hayalî ve farazi birşey üzerine hüküm bina ediyorlar. Bununla birlikte yani aradaki 5 milyonluk fark faiz olmamakla beraber gabn-i fahiş olduğu da muhakkaktır.

Dolayısıyla da, alıcının malı geri iade etmeye veya 5 milyon fazlalığı almaya, satıcı kabul etmediği takdirde de mahkemeye müracaat etme hakkı vardır. Ve 5 milyonluk bu fahiş farkın helal olduğunu söylemek de katiyen mümkün değildir.

Ahmet Kurucan

[1] eş-Sevkânî, Neylü’l-Evtâr, 5/176 [2] Buhari, İstikraz, I [3] Müsned, 1/394; Muvattâ, 2/663 [4] Buhari, Buyu’, 73; Tirmizi, Buyu’, 19 [5] Ebu Dâvud, Buyu’ 53, Beyhakî, Sünen, 5/343 [6] ez-Zehebî, Mizanu’l İ’tidal ve Tbni Ebi Hatim el-Râzi, el-Cerhu ve’t-Ta’dil, Muhammed b. Amr b. Alkame maddeleri

Veresiye farkı fâiz olur mu?

Bir malı peşin fiyatına satmak nasıl câiz ve makul ise veresiye fiyatına zamlı satmak da öyle câiz ve mâkuldür. Veresiye olduğu için ilâve edilen fiyat farkı fâiz olmaz. Fâizde değişilen şeyde cins birliği olması lâzım gelir. Halbuki veresiye satışta değişilen şeyde cins birliği yoktur. Çünkü, ilâve edilen para karşılığında alınan maldır. Para değildir. Yeter ki, fâhiş fark olmasın, zamda ifrata gidilmesin. Değerli fıkıh kitaplarından El-Mebsut’ta bu husus açıkça izah edilmiş, bir malın peşin fiyatına zam yapılarak veresiye satılmasının câiz olduğu kaydedilmiştir. Bu hususta en geniş bilgiyi “Kaynaklarıyla İslâm Fıkhında”görmek mümkündür. Hanefî ve Şâfiî âlemlerinin ekserisi, veresiyede fark koyarak satmanın câiz olduğu görüşünü izhar etmişlerdir. Bu mevzudaki tereddüt, “bir satışta iki şart câiz değildir”hadîsini yanlış anlamaktan meydana gelmiştir. Bülûğu’l-Merâm’da da ifade edildiği gibi, bir satışta iki şart, peşin fiyat ile veresiye fiyatın şartını söyleyip müşteri ikisi arasında kalması, birisini tercih etmemesi hâlinde iki şarttır. Bu yasaklanmaktadır. İki fiyattan birini tercih etmeden ortada kalan iki şart fasittir. Hangisini tercih ettiği belli değildir. Bu itibarla, esas olan, iki fiyattan birinde karar kılmaktır. Nitekim ülkemizdeki tatbikatta birinde karar kılınmakta, ya peşin’e, yada veresiyeye evet denmektedir. Zaten peşin alıp peşin fiyatına veresiye satabilen bir tüccar pek yaşayamaz, kısa zamandan ticarî hayatı bozulur, kuvvet yerine zaaf düşer. Bununla beraber bir ticaretçi veresiye verirken de peşin fiyatına veriyorsa, bu zat fetvâyı değil, takvâyı tercih ediyor demektir. Tebrik ve takdire şâyan bir takvâ örneği vermektedir. (Ahmet Şahin)

Bazı Finans Kurumlarında Uygulanan Kâr-Zarar Ortaklığı İle Diğer Bankaların Mevcut Uygulamaları Arasında Faiz Açısından Bir Fark Var mıdır?

Okuyucumuzun “bazı finans kurumları”diye belirttiği finans kurumları, İslamî açıdan belli başlı fıkhî temellere dayanan ve uygulamalarını bu temeller üzerine oturtan müesseselerdir. Halkımızın, İslam’ın, muamelâta yönelik hükümlerini bilememesi, bu kurumların, kâr hadleri adına gazetelere vermiş olduğu rakamların daima yükselen bir grafik seyretmesi, veya bankaların faiz oranlarına eşdeğer olması halkımızın kafasında ciddi şüpheler uyarmakta ve bu kurumlar hiç zarar etmiyor mu, kâr payının faizden ne farkı var gibi soruları ister istemez akla getirmektedir. Halbuki mesele teorik düzeyde ele alıp incelendiğinde bu kurumların kabullene geldiği prensipler yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütünüyle İslamî bir çerçeve içinde mütalâa edilebilir.

Finans kurumlarının işleyiş şekilleri -ki üzerinde doktora çalışması yapılabilecek kadar geniş bir konudur- adına genel bilgiler bir başka makalemizin konusu olabilir. Şimdi ilk elden soruya cevap olabilecek hususlara geçiyoruz.

Finans kurumları İslâm hukukunda yer alan mudarebe ve müşareke ortaklık sistemlerini uygulamaktadırlar. Mudarebe, bir tarafın sermaye, diğer tarafın da emeğini ortaya koyarak kurmuş oldukları ortaklığa denir. Buna göre yapılacak olan işin kârı, daha önceden belirlenen ve anlaşılan oran üzerinden taraflar arasında paylaşılır. Bu işten zarar edilmesi durumunda ise, sermaye sahibi zararın bütününü üstlenir. Burada emek sahibinin zararı, emeğinin boşa gitmesi, bunun karşılığında hiçbir şey alamamasıdır. (1)

Müşareke ortaklığı ise, İslâm hukukunda “inan şirketi”olarak adlandırılmaktadır. Burada her iki taraf ortaklığa hem sermaye hem de emek olarak katılmaktadır. Sermaye payları farklı farklı olabilir. Elde edilecek kâr yine önceden anlaşmaya varılan oran ölçüsünde taraflara dağıtılır. Zarar ise, sermaye paylarına göre taksim edilir. (2)

İşte finans kurumları, bu iki tür ortaklık uygulamalarını esas almışlardır. Buna göre, mudarebe ortaklığı, kuruma sadece parasını yatıran ve emeğini katmayan mudîler için geçerlidir. Kurum, bu fonda toplanan paraları ya kendisi işletir veya yine mudarebe usulüyle bir başka müteşebbise aktarabilir. İkinci durumda kurum, sermayedarların yatırmış oldukları mevduat miktarlarını garanti altına alır. Yani herhangi bir zarar vukuu karşısında, birinci müdarip diye adlandırabileceğimiz kuruma para yatıran kişiler, zarara karışmaz ve kurumun tazmini neticesi paralarını olduğu gibi alırlar.

Müşareke ortaklığı ise, finans kurumlarında şu şekilde işler. Kurum, fon ihtiyacı içinde bulunan şirketlere ortak olma şartıyla bu fonu kullandırır. Böylece kurum ortağı olduğu şirkete hem sermayesi, hem de bilgi, beceri ve tekniğiyle katılır. Kâr da daha önceden üzerinde anlaşılan orana göre dağıtılır.

Bu kısa bilgilerden de anlaşılacağı üzere finans kurumlarının kâr-zarar ortaklık sistemi ile, sair bankaların yürürlükte bulunan faiz uygulamaları arasında temelde çok ciddi bir fark vardır. Hatta aralarında kıyasa medar olabilecek bir benzerlik dahi bahis mevzu değildir. Bu açıdan risk unsurunu bünyesinde barındırmayan faiz ile, müteşebbis ve sermayedarı ortak kader anlayışı içinde birleştirecek, fertler arasında yardımlaşma, dayanışma gibi ahlâkî değerlere destek verecek, üretime ilk elden katkıda bulunacak kâr-zarar ortaklığı meselesini birbirine karıştırmamak gerekir.

Ahmet Kurucan

[1] İhtiyar, el-Mevsılî, 3/19 [2] İhtiyar, el-Mevsılî, 3/14

Faiz Parası Ne Yapılır?

İslam Alimleri bu mevzuda iki görüşe sahipler. Bir kısmı, haram mal alınmaz, alınsa bile yenmez, diyorlar. Bunlara göre, haramı almaktansa denize, yahut ateşe atmak daha tehlikesizdir. Bilhassa zühd ve takva mesleğinde giden bu zatlardan biri olan Fudayl Hazretleri, eline geçen dirhemlerin haram olduğunu anlayınca taşların arasına doğru fırlatmış, “ben haram malı elimde tutmak istemem,”diyerek hiçbir suretle istifadeye layık görmemiştir.

Ancak başta İmam-ı Gazali, bazı alimler de sahibi bilinmeyen haramı bir fakire vermeyi daha uygun bulmuş; denize, ateşe atmakta hiç bir fayda olmadığına, halbuki muhtaca vermekte mutlak faydaların olduğuna dikkati çekmişler. Gazali Kuddise sirruhu bu mevzuda İhya’sında deliller de serdetmiş, Resul-i Ekrem Efendimiz’in kendisine ikram edilen koyun etinin helalden kazanılmadığını anlayınca, hemen geri çekilip, fakirlere gönderttiğini, ayrıca Bizans’ın İranlılara karşı harbi kazanacağı konusunda bahse giren Hazreti Ebu Bekir’in dediği çıkınca, aldığı develeri de fakirlere verdiğini misal olarak zikretmiştir. Bunlar haramdı. ama fakirlere göndermekte mahzur görülmemiştir. Demek ki, haram mal yenmez, ama menfaatı şahsından uzak, fakirlere verilir. Bundan sevap da beklenmez, sadece mes’uliyetinden kurtulma esas alınır.

Faiz para içinde söylenecek hüküm bundan başkası değildir. Faizli kuruma para yatırmamalı, yardımcı ve destek olma mahiyetini arz eden bir yakınlıkta bulunmamalıdır. Ancak mecburen böyle durumda kalınırsa alınan faiz, menfaati şahsından uzak bir yere verilmeli; kitap alıp dağıtmak, yahut gıda maddesi dışındaki ihtiyaçlara verip muhtaca intikal ettirmek gibi bir çare düşünülmelidir. denize, ateşe atmak faydalı ve makul bir yol değildir.

Eskiden kalan alacağımı bugünün değeriyle tahsil etsem faize girer mi?

Borçluya baştan enflasyon nispetindeki ziyanımı alırım, diye konuşmuşsanız almanızda ihtilaf olmaz. Görünürde fazla almış olsanız bile gerçekte fazlalık yoktur. Verdiğiniz günkü değerini almış olursunuz. Şayet baştan böyle bir anlaşma yapmamışsanız, İmam-ı Azam’a göre sadece alacağınızı alırsınız, fazlasını değil. İmam-ı Ebu Yusuf’a göre ise, enflasyon nispetindeki kaybınızı alabilirsiniz. Çünkü bu bir fazlalık değil sadece değerin ödenmesidir.

Bence burada borçlunun durumuna da bakılmalıdır. Kolayca verecek güçte ise enflasyon kaybını almalı, değilse İmam-ı Azam’a uyarak fedakarlıkta bulunmalıdır. Hangi taraf kuvvetli ise onun anlayış göstermesi akla gelebilir… Ahmet Şahin

Kredi Kartı İle Alış Veriş Caiz midir?

Efendim, kredi kartı tek çeşit değildir. Faizli olanı var, faizsiz olanı vardır. Gününde ödeneni var, geciktirileni var.

Şayet kartla satın aldığınız malın parasını (sözleştiğiniz) gününü geçirmeden öderseniz, faize düşmeden ödemiş olurusunuz. Böylece kredi kartınızdan gelen bir mahzur söz konusu olmaz.

Kartın borcunu gününde ödemez de geciktirirseniz, elbette borcunuzu faizli ödemek zorunda kalırsınız. Böylece kartınızın mahzuru söz konusu hale gelmiş olur.

Bütün mesele, karta tanınan faizsiz ödeme müddetinin geçirilmemesinde, geç kalıpta faiz ödemek zorunda kalınmamasındadır.

Faiz ödemeden kullanıyorsanız, mahzuru yok. Faiz ödeyerek kullanırsanız mahzuru çok.

Ayrıca kredi kartını veren kurum, alıcıdan tahsil edeceği parayı satıcıya öderken belli bir miktar hizmet ve risk karşılığı kesebilir. Bu faiz değil yüklendiği hizmet karşılığıdır. Çünkü kimse satıcının müşterideki alacağını kendisi ödeyip de sonra alacak tahsili için uğraşmaya mecbur tutulamaz. Bu hizmet yapılıyorsa bir karşılığı olması gerekir. İslam’da komisyonculuk meşru bir meslektir. Verilen hizmetin karşılığı olan komisyonculuk alınacaktır. Mebsut sahibi Serahsi, ileri bir görüşle yaşadığı beşinci asırda bunu ifade etmiştir.

Aslında en güzeli, kredi kartıyla alış verişe alışmamaktır. Çünkü kredi kartı sanki parasız alış veriş yapıyormuş gibi bir rahatlık sağlıyor sahibine. Ancak ödeme günü gelince biriken borçların yekun tuttuğu anlaşılıyor, bu defa da pişmanlık başlıyor, hatta hepsini birden ödeme zorluğuyla karşılaşılıyor. Bu durumda ya aile bütçesini zorlayarak ödeme yapılıyor, yada günü geçirilmek zorunda kalınıyor, faizli ödemeye düşülüyor.. Böylece istemeden de faize bulaşma söz konusu hale geliyor.

Bu durumda faizsiz finans kurumlarının kredi kartını kullanmak faiz ihtimalini önlemekte, bir ölçüde emniyet söz konusu olmaktadır, denebilir. (Ahmet Şahin)

İhalelerde Malı Almak İçin Önceden Anlaşmak Caiz midir?

Resulüllah Efendimiz, açık artırmayı caiz görmüş, bizzat kendisi de bir sahabinin ev eşyasını açık artırma ile satmış, fazla fiyat vereni tercih etmiştir. Ancak malın değerinde fazla miktarda aşağıya indirmeyi de, fazla miktarda yukarıya çıkarmayı da fahiş indirme, fahiş yükseltme olması halinde caiz görmemiş, yapanları hileci olarak ilan buyurmuştur. Bu yüzden Hanefi’de ‘açık artırmada yapılan satışlar caiz ve sahih olsa da önceden anlaşma ile fiyat düşürmek yahut da yükseltmek mekruhluktan kurtulamaz’ denmiş, dürüstçe bir tutum olarak görülmemiştir.

Şafii’de ise, malı almak için değil de müşteriyi kızıştırmak için araya girmek haramdır. Ancak mal değerini bulmuyor, çok aşağılara satılacak gibi görünüyorsa malın gerçek değerini bulmasına sebep olacak araya girmelerin caiz olduğunda da şüphe yoktur. Bu adaleti temin etmeye matuf bir gayrettir.

Haksız yollardan kazanılan para ne yapılır?

Eğer bu çalıntı bir paraysa sahibine bir şekilde iade edilmesi gerekir. Haksız yollarla kazanılan paranın içinde kul hakkı olmamalıdır, varsa o hak, hak sahibine iade edilir. Asıl sahibine ulaştırılamayan bir para için yapılacak şey, sevap beklemeksizin kul hakkı içirmeyen böyle bir paranın ihtiyaç sahiplerine ve sizin soruda da bahsettiğiniz yerlere kullanılmasında bir mahzur olmasa gerek. Bu parayı yakmak veya atmak mümkün ve akıllıca olmayacağına göre bunu, manevi mükafat ummayarak buralara harcamak mümkündür. Ancak kişinin bu parayı kendi işlerinde harcaması uygun değildir.

Sigorta Üzerine Bazı Mülahazalar

Öncelikle şunu ifade edelim ki; üç-beş kişinin kendi aralarında para toplayarak bir fon oluşturmaları, kaza, felaket ve musibete maruz kalan birisinin maddî zararını bu fondan karşılamaları, böyle birşey olmadığı takdirde herkesin parasını geri alması ya da fonda kalması şeklinde tamamıyla dayanışma fikri ile ortaya atılan yardımlaşma sandığı mânâsındaki sigorta ittifakla caizdir. Ne mütekaddimin ne de muasır fukahanın bu konuda menfî bir hükmü yoktur.

Caiz olup olmadığı tartışma konusu olan sigorta, sigortacılık faaliyeti sonucu oluşan kârın sigortalı ile ilgisi olmayan türüdür. Yani bir şirket, akid karşılığı taraflardan para topluyor ve belli şeylere karşı (kaza, yangın, sel, deprem vb.) maddî güvence veriyor. Sigorta’ya mevzu teşkil eden şey vuku bulursa, onu tazmin ediyor, vuku bulmazsa sigorta faaliyeti icabı yapılan giderler dışındaki para (teknik kâr) sigorta şirketine kalıyor. İşte İslam fukahasının üzerinde tartıştığı, helal ve haram gibi iki zıt kutupta hükümler verdiği sigorta çeşidi budur.

Şimdi bir anlamda bu ihtilafın sebepleri, diğer anlamda verilen hükümlerin tarihî ve fıkhi zeminine netlik kazandırabilecek olan kısa açıklamalarımıza geçelim.

Her şeyden önce İslâm uleması sigorta kavramının tarihçesi üzerinde ittifak edememiştir. Bazı fukaha, sigortanın miladî 14. asırda Venedik tacirlerinin gemilerinin denizde maruz kalmış olduğu tehlikeler sonucu ortaya attıkları bir fikir olduğunu ve bu fikrin daha sonra uygulamaya konularak kurumsal hüviyet kazandığını söylerler. (1) 1435 yılında “Barselona Emirnamesi”adıyla yayınlanan kanunla bu uygulama resmiyet kazanmıştır. Kanun deniz sigortası akdinin unsurları, şartları, tatbikatı gibi hususları bir çerçeve içine almaktadır. Bazı fukaha ise, sigortanın hicri 2. yüzyılda Hindistan, Malay ve Asya’da bazı ülkelere ticaret yapan Müslüman Araplar tarafından ortaya atıldığını ileri sürerler. Bu tacir Araplar kervanların sık sık karşılaştığı hırsızlık, soygun vb. olumsuzluklar sonucu uğradıkları zararı, karşılamak için, kendi aralarında yardım ve işbirliğine dayalı bir finans fonu oluşturmuşlar, zarara uğrayanların zararını bu fondan karşılamışlardır. (2)

Sigortanın tarihçesi hakkında bu iki görüşü, bazı hukukçuların meseleyi bu çıkış noktası itibarıyla ele almaları ve bunu verdikleri hükme menat olarak göstermeleri nedeniyle aktardık. Evet, bazı fukaha Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde böyle bir uygulamanın olmadığını ileri sürerek sigortaya menfî bir yaklaşım içinde bulunmuşlardır. Kanaatimize göre bu yaklaşım doğru değildir. Zira, evrensellik vasfına haiz olan İslam’da esas olan, bir meselenin Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde olması yada olmaması değil, onun İslam’ın genel ilke ve amaçlarına ters düşüp düşmemesidir.

Dolayısıyla hükme gerçekten menat olabilecek şey, onun Kitap ve Sünnet’ten müteşekkil nasslarla örtüşüp örtüşmemesidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde olmayıp nasslarla çakışmayan nice akdî uygulamalar -menşei ne olursa olsun- fukahanın çoğunluğu tarafından kabullenilmiştir. Sigortanın İslamî temelleri arasında sayılan bey bi’l-vefa (3) buna gösterilebilecek örnekler arasındadır. Öyle ise sigorta mevzuunda yapılacak şey, bu fikrin ilk defa kimler tarafından ortaya atıldığı değil, bununla İslâm’ın temel ilkeleri arasındaki münasebetin incelenmesidir. Bu ilkeler arasında benzerlik söz konusu ise, ardından uygulama esasları yani, akid şartları, şekilleri, tazminat, geri ödeme, gibi hususlar ele alınır ve hükme varılır.

Sigorta hakkında mutlaka açıklığa kavuşturulması gerekli olan bir diğer husus, fukahanın aynı kaynaklardan hareketle, aynı meseleye helal ve haram gibi iki zıt hüküm vermiş oluşudur. Tabiî olarak bu, fukaha ölçüsünde ilmî yeterliliğe sahip olmayan Müslümanların zihinlerini bulandırmaktadır. Biz meseleye bu perspektiften bakarak, her iki grubun delillerini incelediğimizde, bunların sigorta kavramından anladıkları şeyin farklı farklı olduğunu veya yaklaşım keyfiyetleri itibarıyla sigortanın bazı yönlerini ön plana çıkartıp, bazılarını arka sıralarda mütalâa ettiklerini gördük. Şöyle ki; helal diyenler sigortayı felaket ve zararların hafifletilmesini sağlayan karşılıklı yardımlaşma olarak kabul ediyor; haram diyenler ise, bu hususu inkâr etmemekle beraber onda aldatma (garar) bulunduğunu, meçhul şeyler üzerine akid yapıldığını, sigortaya konu teşkil eden şey gerçekleşmediği takdirde sigorta şirketinin aldığı paranın haksız kazanç olduğunu ve bu yönüyle kumara benzediğini ve hepsinden öte Allah’ın kaderine karşı gelmek anlamını taşıdığını öne sürüyorlar. Tabiî ki yaklaşım keyfiyetleri bu olunca hükmün haram ve helal olarak belirlenmesi gayet doğaldır.

Biz burada her iki grubun delillerini detaylı bir şekilde ele alıp inceleyecek değiliz. Fakat şunu belirtmekte yarar var: İslâm fukahası arasında müstakil olarak sigorta üzerinde ilk detaylı incelemeyi yapan İ. Abidin’dir. İ. Abidin “Hâşiyetü Red-dü’l-Muhtar”adlı eserinde kendi devrinde Avrupa ülkelerinde uygulanan sigorta şeklini fıkhî açıdan incelemiş ve onun caiz olmadığını söylemiştir. İ. Abidin’in bu hükümde dayanak noktası sigorta şirketinin ‘borcu olmayan bir şeyi borçlanması’ olmuş ve bunun İslâm hukukuna göre borç kabul edilmesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Bu takdirde İ. Abidin’e göre sigortalının sigortaya konu teşkil eden kaza, yangın, soygun vb. felaketler gerçekleştiğinde, akid esnasında anlaşılan parayı alması helal olmaz. (4)

İ. Abidin’in prim karşılığı sigorta üzerinde vermiş olduğu bu hükme itiraz ederek karşıt deliller sunan birçok fukaha vardır. Bunlara ait münakaşalar ilgili kaynaklarda görülebilir. Yalnız hemen ilave edelim ki; İ Abidin’in verdiği fetvadan bu yana sigorta sistemlerinde ciddi değişiklikler olmuştur. Özellikle İslamî camianın bu meseleye sahip çıkmasıyla kurulan İslamî sigorta sisteminde bazılarına prim karşılığı sigortaya haram hükmü verdiren unsurların hepsi kaldırılmıştır. Bir açıdan hukukî, diğer açıdan iktisadî bir hüviyet arzeden bu sistemde garar (aldatma), kumar, meçhul unsurlar vb. gibi şeyler artık bahis mevzuu değildir. Dolayısıyla İ. Abidin ve emsali şahısların kendi dönemlerinde uygulanan şekliyle sigortaya vermiş oldukları hükmü, günümüzdeki yardımlaşma sandığı esaslarına göre çalışan İslamî sigortalara yansıtmak doğru değildir.

Sistem bütün bütün değişmiş olmasına rağmen ona yine de sigorta adının verilmesi ise ya sair sigorta sistemlerine az veya çok oranda benzerlikten yada terminolojik gelişimden dolayıdır. Zira bu mahiyetteki bir oluşumu günümüzde ifade eden kavram, sigortadır. Onun için hukukî açıdan tekafül (yardımlaşma), ticarî açıdan da mudârebe şirketi gibi çalışan bu yeni sisteme sigorta adı verilmesi kimseyi yanıltmasın.  (Ahmet Kurucan)

Dipnotlar

[1] Mustafa ez-Zerka, Sigorta Sistemi ve Sigorta Akdi, s. 228, tere. Hayrettin Karaman [2] Muhammed Fazlı Yusuf, İslamî Sigorta, s. l (1996 yılında Kombassan Holding tarafından Konya’da düzenlenen I. Ticaret Kongresi’nde sunulan tebliğ) [3] Bey bi’l-vefa: Paraya ihtiyacı olan bir şahsın, genelde gelir getiren bir mülkünü satış bedelini iade ettiği takdirde mülkü geri alma şartıyla yaptığı satış akdine verilen isimdir. Bu esnada satılan mülkün geliri satın alan şahsa ait olur [4] Bkz. I. Abidin, Hâşiyetü Reddü’l-Muhtar, 3/273

Yangın, Kaza, Hırsızlık Gibi Hususlarda Yapılan Sigortalar Caiz midir?

Bize göre gerçek İslâmî hayat, bütün emir ve yasaklarıyla beraber yaşansa, bugünkü anlamda sigortaya ihtiyaç duyulmayacaktır. Zaten İslâm’ın hakikaten yaşanmış olduğu devirler bunun en büyük şahididir.

Hukukî tanımına veya bugünkü uygulanan çeşitleri ile sigortaya geçmeden önce, onun mutlak tarifini yapmaya çalışalım. Sigorta, insanlardaki gelecek endişesini izale eden bir garantör hüviyetindedir. Veya insanın ferah ve refahını artıran, rahatını temin eden bir faktördür, bir kurumdur. Bu mânâda İslâmî nasslara müracaat ettiğimizde buna destek verebilecek delillerle karşılaşmamız mümkündür. Şöyle ki:

1) Bey’ul Vefa: Bir kimsenin belli bir zaman içinde bedelini iade ettiği takdirde geri alması şartıyla bir şeyi satmasıdır. Bunda akde mevzu teşkil eden meta, mal, genellikle gelir getiren birşey olur ve bu gelir satın alana aittir. Dolayısıyla bu bir nev’i ödünç muamelesidir.

2) Muvâlât Akdi: Akdi yapan iki taraftan birini kaza yoluyla meydana gelecek olan suçun malî neticesini, öldürülen şahsın varislerine borçlanması ve karşılığında da akdi yapan bu şahıs vârisi olmadan ölürse, ona diğer şahsın mirasçı olmasıdır ki, mesuliyet sigortasının adeta canlı bir örneği gibidir.

3) Yol Tazminatı: Bir şahsın diğerine bir yolu tercihte yol gösterip, muhtemel zararı üstlenmesidir ki, bu da sigortaya mesned teşkil eden hususlar arasındadır. Mesela; bir şahıs diğerine “şu yoldan git, emin bir yoldur, eğer başına birşey gelirse ben ödeyeceğim”diye garanti verse, o şahıs da o yolu tercih edip, yolda soyulsa, teminat veren kişi, zararı tazmin etmek mecburiyetindedir.

4) Borçlanma Vaadi: Birisine borç verme adına verilen bir sözdür ki, Malikîlerin görüşüne göre bu sözün bağlayıcılığı vardır. Bu şekliyle borçlanma vaadi de günümüz sigorta uygulamalarına kısmen benzemektedir. Mesela; birisi “tarlanı sürmen için sana öküz, saban vereceğim”, “evlenirsen, borç vereceğim”dese, o şahıs da bunlara teşebbüs etse, vadeden kişi sözünden dönemez, söz verdiği şeyleri vermek zorundadır, vermezse icra ile cebren alınır.

5) Avâkil Sistemi: Bu hususta bir diğer delil de avâkil sistemidir. Yani, bir kimse asıl cezası diyet olan kasıtsız adam öldürme suçu işlese, tazminat âkilesinin yani yakın erkek akrabalarının arasında taksim edilir. Eğer âkile yeterli sayıda değilse, yani diyet miktarını karşılayamıyorsa, miras taksimindeki asabe (yakın erkek akrabalar) tertibine göre diğer akrabaları da buna dahil edilir.

Buraya kadar kısaca zikrettiğimiz İslâm hukuku içinde yer alan hususlar mutlak sigorta akdini destekleyen, cevaz veren mesnetler gibi gözüküyor.

Şimdi gelelim bugünkü uygulamadaki şekliyle sigortaya. Buna göre sigortayı üçe ayırabiliriz.

1) Devlet Sigortası: Bütün vatandaşların kaza, felâket, yangın vs. afet ve yoksulluk zamanlarında devlete başvurup, yardım talep etmesi ve devletin de bu şahısların ister zararın bütününü, isterse bir kısmını telafi adına yardımda bulunmasıdır ki, ittifakla caizdir.

2) Üyelik Sigortası: Çeşitli iş kollarına mensup üyelerin, işçilerin, memurların vs. üyelerden birinin geçirdiği kaza veya uğradığı felaket sonucu ona yardım etmek üzere aralarında periyodik olarak para toplamaları, bu felaketler olmadığı takdirde de üyelere aidatlarını geri iade etmeleri üzere yapılan akid ki, ittifakla caizdir.

3) Ücretli Sigorta: Zaten tartışma konusu olan da sigortanın bu çeşididir. Bu sigorta çeşidini hukukçular şöyle tarif ediyor: “İstatistikî kaide ve esaslara bağlı bir tekniğe dayanarak akitlerini düzenleyen bir müessese vasıtasıyla kaza ve kayıpların zararını telafi etme hususunda yardımlaşmayı gaye edinmiş, karşılıklı ödeme esasına dayanan akdî bir sistemdir.”(1)

Günümüzde bu sigorta alanını büyük sermaye sahipleri, şirketler yürütüyor. Şöyle ki; sigortalının ödediği primlerden büyük meblağlar birikiyor ve sigortacı şirket sigortalıya sigortaya mevzu teşkil eden hâdise olduğunda hak ettiği tazminatı o meblağdan ödüyor, eğer hadise olmazsa birşey geri iade etmiyor ve toplanan primler ile ödenen tazminat arasındaki fark kâr olarak şirkete kalıyor. İslâm hukukuna göre bu akitte her iki tarafı da içine alan bir meçhuliyet söz konusudur ki, akdi fasit kılan şartlar arasındadır. Yani; sigortalı, sigorta edilen olay meydana geldiğinde ne kadar alacağını, alacağı bu miktarın ödediğinden çok ya da az olduğunu bilmiyor. Aslında bunların her ikisi de olabiliyor. Mesela; 2 milyon TL karşılığında yapılan yıllık otomobil sigortasında, yapılan bir kaza sonucu meydana gelen 1 milyon liralık masrafı da, 20 milyonluk masrafı da sigorta şirketi garanti etmektedir. Eğer sigortalı, kaza sonucu, ödediği 2 milyon liraya karşılık, 20 milyon alırsa aradaki fark sarf akdine benzemesi sebebiyle faiz olmaz mı?

Öte yandan, bir yıl boyunca sigorta edilen hadiselerin hiçbiri vukua gelmezse, sigortacı şirketin aldığı 2 milyon lira neyin karşılığıdır? Bu ayet-i kerimede yasak edilen başkalarının malını haksız yere yeme değil midir (Nisa, 4/29); veya en azından bu mesele aynıyla kumar değil midir?

O halde bugünkü şekliyle, ücretli sigorta, içinde şu şüpheleri ihtiva etmektedir.

1) Müslümanların tevekkül, teslim inançlarını zedelemektedir. 2) Kumardır. 3) Meçhul unsurları bünyesinde barındırmaktadır. 4) Bir yönüyle para yani sarf muamelesidir. Bunda ise bedellerin karşılıklı peşin olması gerekmektedir. Aksi halde faizin içine girilmiş olur.

Netice itibarıyla mutlak mânâda sigorta, İslâm’ın temel nassları açısından ele alındığında caiz olsa da, ücretli sigortanın içinde arzetmeye çalıştığımız şüpheli unsurları barındırması sebebiyle birçok İslâm ulemasına göre caiz görülmemiştir. Fakat İslamî değer ve kaideler çerçevesinde yapılan sigorta işlemleri elbette caizdir.

Ahmet Kurucan

[1] M. Ahmed ez-Zerka, İslam’da Sigorta, Tere

Sigorta Şirketinden Para Almak Caiz midir?

İslâm âlimlerinin ihtilâf ettikleri sigortalar, Müslüman memleketlerindeki ticarî sigortalardır.

Bu bakımdan, darülharbteki sigortalar üzerinde ihtilâf aynı değildir. İbn-i Âbidin’de gayr-i müslim ülkesinde gayr-i müslimlerle akdedilen sigorta anlaşmasının geçerli olduğu, gerektiği takdirde bu sigortadan tazmînat alınabileceği ifade edilmektedir.

Hatta, İslâm diyarında bir Müslümanın gayr-i müslim ülkesinde bir iş ortağı bulunup, bu ortak çevresindeki sigorta şirketleriyle yaptığı anlaşma gereği para alsa, bu parayı İslâm diyarındaki Müslüman ortağına gönderebilir. Zira sigorta gayr-i müslim diyarında gayr-i müslimle yapılmakta, onlarca muteber olan bir anlaşmanın gereği İslâm diyarındaki Müslümana gönderilmektedir.

Demek oluyor ki, gayr-i müslimlerin ülkesindeki gayr-i müslimlerle yapılan sigorta anlaşmaları câizdir ve sigorta gereği verilen para alınır, onlara terk edilmez. Nitekim buradan ihraç edilen midye, istiridye, salyangoz gibi yenmeyen malları orada bulunan iş ortağı gayr-i müslimlere satıp parasını alarak buraya gönderse câiz olur. Çünkü gayr-i müslim diyarında yapılmakta, para onların ülkesinde alınıp Müslümana gönderilmektedir.

İslâm ülkesinde kurulacak sigorta şirketine aidat ödeyenlerin tümü de kârına, zararına ortak olmalı, yahut ta müessese ticarî şirket olmayıp yardım kurumu halinde çalışmalıdır. Bu mânâda sigorta gibi yardımlaşmak câizdir. (Ahmet Şahin)

Ticari Ortaklıkların Başarısızlık Nedenleri Nelerdir?

Açıklama: Türkiye’de kurulmuş bulunan ticarî ortaklıkların, yabancılar seviyesinde başarılı olamamalarının sebebi nedir? Bu konuda başarılı olmak için neler yapılabilir?

Dünya, ticarî, siyasî, kültürel vb. alanlarda, süratle işlerin büyük ölçekli olmanın geçerli olduğu bir döneme doğru kaymaktadır. Böyle bir dönemin arefesinde, “gelecekte ticarî ve iktisadî hayatta bir “natürel seleksiyon” yaşanacağını, küçüklerin dökülüp biteceğini, büyük ölçekli olanların hayatlarını devam ettireceğini; dolayısıyla da himmetlerin biraraya getirilerek büyük iş merkezlerinin tesis edilmesinin gerektiğini defaatle dile getirdiğimi hatırlıyorum. Ne var ki, bugüne kadar istenildiği ve arzu edildiği seviyede bunun gerçekleştiğini de söyleyemeyeceğim.

Evet, günümüzde ticarî hayatla iştigal eden her müteşebbisin, küçük küçük, köşebaşlarında yer alan bakkal dükkanlarıyla, yarınlara yürünemeyeceğini bilmesi gerekir. Öyle ise, güvenilir ve piyasayı bilen, kabiliyetli, kapasiteli insanların önderliğinde büyük ortaklıkların te’sis edilmesi mutlaka gereklidir.

Gümrük Birliği’ne girme, Orta Asya ülkelerine açılma.. gibi yeni gelişmelerle Türkiye’nin ufku açılmakta ve ticarî hayatta yeni bir dönem başlamaktadır. Bu gelişmelerin ülke ve insanımız adına geniş imkânlar sağlayacağı kanaatindeyim.

Bütün bu fırsatların yerinde ve zamanında değerlendirilmesi için de, büyük sermaye ortaklıklarının kurulması, yerinde bazı banka veya finans kurumlarının garantörlüğünde dış dünyaya açılmanın vakti gelip-geçtiği düşüncesindeyim.

İkinci olarak; yapılacak işler, mutlaka uzman bir kadro ile yürütülmelidir. Sermaye ortakları bu işin ehli değillerse, iş behemehal ehline tevdi edilmelidir.

Bazı müteşebbislerin her ne kadar daha önceden küçük çapta ticarî tecrübeleri olsa da, idareye müdahalesi önlenmeli ve iş, tamamen salâhiyetli bir kadro tarafından yönetilmelidir. Yoksa, “iştirakim kadar, müdahâlem olmalıdır” düşüncesiyle hareket edilirse, neticenin fiyasko olacağı kaçınılmazdır.

Üçüncü önemli bir husus da; bana göre bir ortaklık esnasında, şahsın bütün mal varlığını ortaya koymamasıdır. Evet Shakespeare’in ifadesiyle “ya olma, ya da olmama” deyip, balıklamasına işin içine girilmemesi gerekir. Herkes kendi malından, maişetine esas teşkil edecek bir miktarını geride bırakmalı ve geri kalanını sermaye olarak vermelidir. Bunun, o teşebbüsün geleceği adına birtakım yararları olacaktır. Çünkü böylesi büyük yatırımlar, hele bir de dışa açılma sözkonusu ise, belki 5-10 sene gibi uzun bir dönem kâr etmeyecek, etse bile sermayedârlara dağıtılamayacaktır. Bu kadar zaman içinde belli bir gelir olmadan geçinilemeyeceğine göre, bir kısım sıkıntılara maruz kalınacak ve bir beklenti içine girilecektir. Öyle ise, yapılan ortaklık, âdeta bir ek iş konumunda olmalıdır.

Diğer taraftan başta ne karar alınmışsa, mutlak o uygulanmalı ve vaz’edilen kurallara sadık kalınmalıdır. Mesela, işe başlarken “şirketimiz rekabete hâvi hale gelinceye kadar, kâr dağıtılmayacak” denmişse, müessese bulunduğu yer itibarıyla rekabete hazır hale gelinceye, pazar ve piyasalarda yer tutuncaya kadar kâr dağıtılmamalıdır. O iş, nasıl bir seyr gerektiriyorsa, her şey o usûl içinde takip edilmeli; icabında belli bir sisteme oturması için 20-25 sene beklenilmelidir. Mü’min, hırsla zenginleşme ve birden çok kazanma anlayışından uzak durmalıdır. Aksine böyle bir düşünceden mutlaka zarar görebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır.

Dördüncü bir husus ise; dünyevî işler, sırf dünyevî avantajlar nazar-ı itibara alınarak tesis edilmelidir. Ticaret hayatı, ibadet kuralları içinde ele alınmamalıdır. Ticaret etrafında vaz’ edilen kuralların birçoğu ne Kur’ân, ne de Efendimiz (s.a.s) tarafından söylenmiştir. Onlar, genel itibarıyla fukahanın koymuş olduğu kurallardır. Bu, kat’iyen ticaretle iştigal ederken, İslâm’ın yasak ettiği şeyler içine girilebilir mânâsında anlaşılmamalıdır. Eğer birileri şu ya da bu yolla zengin olmuşlarsa, o yollar alınıp kullanılmalı; ancak, bunların Kitap ve Sünnet’in ruhuna aykırı olmamasına dikkat edilmelidir.

Bu kapsamda dışarıdan bazı firmaların bayilikleri alınabilir. Buna tevessül ederken de, satılacak malda toplumların yapı farklılıkları gözardı edilmemelidir.

Ayrıca Japonya, Amerika.. gibi ülkelerde insanların ürettiği malların, devlet kanalıyla dış piyasaya sürülmesi nedeniyle, pazar problemi yoktur. Tabiî ki, bu onlar için, emin bir şekilde kepçeyle kazandıklarını kaşıkla yeme demektir. Dolayısıyla bu husus, ticarette bir aşk u şevk olup, onda devamlılığı sağlayacaktır. Bizim insanlarımız ise, hem üreticilik, hem de ürettiği malın pazarlamacılığını yapmaktadır ki, bu da yukarıda arzettiğim şeyin tam tersidir ve kaşıkla kazanılan şeyin kepçeyle tüketilmesi demektir.

Servet, günümüzde Kur’ân’ın ifadesiyle “yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç” (Haşr, 59/7) olmakta ve hayır-hasenat adına da bundan bir kuruş harcanmamaktadır. Her ülkenin belli bir kapasite ve servet limiti vardır. Onu birileri, sadece kendi ellerinde tutmakta ve çeşitli engellemelerle başkalarının ondan istifade etmelerine imkân tanımamaktadırlar. Belli güçler tarafından oluşturulan bu zincirin de, yine teşkil ettirilecek bu tür ortaklıklarla kırılabileceği ümidini taşıyorum.

Zaruriyat ve Fuzuliyat açısından hayatımızı nasıl şekillendirmeliyiz?

Günümüzde bir çok şey gibi insanın dünya ve ukba hayatı adına değer vermesi gerekli olan şeyler maalesef olması gereken konumda değil. Her nedense insanlar en çok düşünmeleri gerekli olan şeyleri en az düşünüyor, en önemli şeyleri en sonda bir yere koyuyorlar. Fıkıh Usulü diliyle ifade edilecek olursa, “zaruriyat” gerilerin gerisinde, “hâciyat” onun önünde, “tekmiliyat” ve “tahsiniyat” kadem kadem hâciyatın önünde ve işin en garibi “fuzuliyat” hepsinin önünde. Öte taraftan onlar bu gerçeği fark etmiyor, fark etmeme bir yana yaptıklarına mutlaka bir bahane, bir neden bulup bu düşüncelerini, inançlarını ve onlara bağlı olarak yaptıkları amellerini meşru bir mekana oturtmaya çalışıyorlar.

Halbuki önemli olan Allah’ın öncelikleridir, O’nun bize önem verin dediği şeyleri yine O’nun sıralaması içinde kabullenmedir. Bu sıralamaya önem vermek, Allah’ı tazim demektir. Onun için ayette buyurulur ki; “…Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takva duygusundandır (yani Allah ile olan irtibatındandır).” (Hac, 22/32). Takva kelimesi “vikâye”den gelir ki bu Allah’ın himayesine sığınma demektir. Demek bu sıralamaya önem vermeme, yerlerini değiştirme Allah’ın himayesinden çıkma manâsını taşır.

Evet, kanaat-i acizanemce biz her şeyi altüst ediyor, kendi heva ve hevesimize bağlıyoruz. Din yine ortada aslî hüviyeti ile duruyor ama bizim bu terk-i mevkilerle (durulması gereken yerleri terketmekle), izhar ettiğimiz dindarlığın murad-ı ilahiye uygun olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.

Dinde halk arasında imanın şartları olarak bilinen altı esasa inanmak temeldir. Bu temeller üzerinde fazla teferruata dalınması, aralarında siyah-beyazı yansıtacak ölçüde derin ve farklı yorumlara girilmesi çok doğru değildir. Yalnız bu demek değildir ki farklı yorumlar olmayacak. Hayır, olabilir. Mesela Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı tasavvufçuların bir kısım farklı mütalâaları, hakikî ulûhiyet telakkisine dokunmuyorsa onlar mazur olabilirler. Veya Fahrüddin Râzî ve İmam Gazâlî örneğinde olduğu gibi haşir mevzuunda küçük yorum farklılıkları her zaman olabilir; ancak bir tek şartla: “Temellerin sarsılmaması”. Fakat temel esaslara taalluk ettiği zaman her ne kadar küçük de olsa söz konusu farklılıkları ve tartışmaları bazı ulema dalâlet kategorisi içinde saymışlardır. Çünkü imana müteallik meseleler, nazarî de olsa inanılması, öylece kabul edilmesi lazım gelen şeylerdir. Bunlar olmazsa olmaz hakikatlerdir, yani zaruriyattır.

Hâciyat olan şeylere gelince -ki bunlar bir ölçüde dini siyanet adına dış kale, dış surlar gibi şeylerdir- bunlarda iş biraz daha esnekliğe müsaittir. İnsana geniş sayılabilecek ölçüde düşünme alanı tanınmıştır burada. Meselâ sıfât-ı sübhaniye, esma-i ilahiye mevzuularında, onların hakikatleri ve yeryüzündeki tecellileri adına mütalaada bulunma gibi. Yalnız bu alanda dahi olsa yorumlamalarda bulunurken takınılacak tavır çok önemlidir. Kaldı ki bu tavır ilgili kişinin imanı ile doğrudan alâkalıdır. Biz selef-i salihinden bırakın bir ayet hakkında yorum yapmayı, o ayete kendini muhatap gördüğü için okuduğu an kendinden geçen ve sonra da farklı mütalâalara kapalı kalıp bir türlü ikna olmayan yüce ruhları biliyoruz. Mesela bunlardan birisi, “Ve in minküm illâ vâridühâ kâne alâ Rabbike hatmen makdiyyâ – Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varmasın. Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 19/71) ayetini okuyunca tir tir titremiş ve ayetin gerisini okuyamamış. Çevresindekiler; “Devamı var bunun” deyip ayeti okumuşlar: “Sümme nüneccillezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ – Sonra Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.” (Meryem, 19/72); ama tavrı değişmemiş. “Ellezîne âmenû ve lem yelbisû îmanehüm bi zulmin ülâike lehümül emnü ve hüm mühtedûn – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am, 6/82) ayeti söz konusu olduğunda da aynı tavrı sergilemişler çokları: Bu ayeti okuyan sahabeler Efendimiz’e gelmişler ve tahassür içinde “hangimiz zulme bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira, zulüm geniş bir kavram. Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme, Allahın tayin-takdir buyurduğu hayata zulmetme vs. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek zulmün başka göstergeleri. “Şimdi zalim miyim ben? Aşırı gidiyor muyum? Zalim olmadığıma, aşırı gitmediğime kim teminat verecek?” demişler. Buna karşılık Efendimiz ayetteki zulümden maksadın şirk olduğunu beyan ederek onları rahatlatmıştır.

Kur’an’da Allah’ın azab ve te’dib ile alâkalı ortaya koyduğu meseleler küllî şeylerdir. Meselâ; “Yevme yefirru’l-mer’ü min ahîh, ve ümmihî ve ebîh, ve sâhibetihi ve benîh. Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğnîh – İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese, 80/34-37) veya “Yevme tübles serâir, femâ lehû min kuvvetin velâ nâsır – Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti, ne de bir yardımcısı kalır.” (Târık, 86/9-10) ayetleri bu hakikate iki küçük örnek. Fakat şu da unutulmamalı; hiç bir umumî hüküm yoktur ki onun içinden hususî bir şey istisna edilmiş olmasın. Dolayısıyla yukarıdaki ayetler kafir-mü’min ayırdetmeksizin herkesi içine alır. Ancak istisnai mahiyette -enbiyâ-i izam gibi- Cenab-ı Hakk’ın siyanet buyurduğu bazı kimseler olabilir. Zira onlar masum ve aynı zamanda masûndur. Ama buna rağmen onların da meselenin küllîliği karşısında endişe taşıdıklarını görüyoruz. Kıyamet sahnelerini anlatan hadis-i şeriflere bakın. Bütün enbiya-i izam mahşerde “Allahümme sellim, sellim” diyorlar. Sıratta aynı şeyi söylüyorlar. Cennet’e adımlarını atacakları ana kadar bu duayı tekrar ediyorlar. Demek meseleyi umumî olarak kabul ediyorlar.

Evet, ahirette herkes bu hakikati şöyle ya da böyle duyacak. Nitekim bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hak kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “şunu, şunu yaptın ama bunları ketmettin, fâş etmedin. Yani fasık u facir değildin, günahlarının hicabını yaşıyordun.” der. “O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.”

Bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın kahrı, te’dibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min ben de o müstesnalardan biri olabilirim ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zat Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Ya Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” der. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana” diyor Cenab-ı Hakk. Yüzü çevrilince; “Ya Rabbi! Az yaklaştır” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâlühü) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşahade ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle “Mâ lâ aynün raet ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara ala kalbi beşer – gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği” güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Ya Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mes’ûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hazreti Ebu Hureyre diyor ki: “Cenab-ı Hak, “Pekala sen de gir içeri!” der ve tebessüm eder. Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.

Evet, herkes bu istisna ben olabilirim demeli. Çünkü kat’iyen ihraz edeceğimiz yerler hakkında rahmet-i ilahiye ve O’nun hakkındaki recamızın dışında hiçbir sermayemiz yok. Kaldı ki Cennet istihkak alanı değildir. O Cenab-ı Hakk’ın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e gelince orası istihkak alanıdır. İnsan yaptığı amelleri ile hakeder orayı. Dolayısıyla herkes Cehennem’le yüz yüze geleceği gerçeğini hatırından çıkarmamalı. O günün, o anın endişesini taşımalı ve korkmalı. Korkmuyorsa bir insan, öyle bir endişesi yoksa akıbetinden endişe edilir onun. İçinde duygularına hakim böyle bir korku yoksa korkulur ondan. Gerektiği gibi inanmamıştır denebilir bu tip insanlar için. Bir başka ifadeyle bunlar, “eslemnâ” çerçevesinde dolaşıyor, “âmennâ” ufkuna ulaşamamış demektir.

Bu ufka ulaşmak ise bilmeye bağlıdır. İnsan bilgisi ölçüsünde umar, ümit eder, beklenti içinde olur. Yine bilgisi ölçüsünde korkar. Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem “Lev ta’lemûne mâ a’lem, le dahiktum kalîlen vele bekeytum kesirâ – Benim bildiğimi bilseydiniz az güler ve çok ağlardınız.” diyor. Sahabinin derciyle, “yumuşak yataklarınızı terkeder, dağlara çıkar, yırtılırcasına ağlardınız” diyor. Demek ki lâubaliliğimiz, kendimizi salıvermemiz, bilmediğimizden, cehâletimizden kaynaklanıyor. Fakat bu öyle bir cehalet ki affedilir gibi değil. Fiziği, kimyayı bilmemekle insan dünya adına bazı şeyler kaybedebilir, fakat bu, ahiret adına bir kayıp sayılmayabilir. Ama Allah’ın murad ettiği şeyler çok daha önemlidir. İnsan bu mevzuda bilmesi gerekli olan şeyleri mutlaka bilmeli ki hayat dengelenebilsin. İnsanın ahiretle alâkalı hayatının dengelenmesi o mevzudaki malûmatıyla mebsûten mütenasiptir. Ne kadar biliyorsa o kadar dengeli yaşar, tavırlarında ve hareketlerinde Allah o kadar nümâyân olur, her hâlinden Allah’a ait manâlar dökülür.

Yurt dışında bankalardan faiz alınabilir mi?

Soru: Hıristiyan bir devlette Müslüman birisinin bankadan kredi alarak ticaret yapması faize girer mi?

Cevap: Bir Müslüman’ın, darülharpte yapacağı faizli muamelelerin hükmüyle alakalı mezhep imamları tarafından açıklamalar yapılmıştır. Gerçi bundan önce hangi özellikleri taşıyan yerlerin darülharp kabul edileceği hususunun bilinmesi gerekir. Fakat bu konuda âlimler arasında bir muvafakat yoktur. Biz darülharp hakkında ileri sürülmüş açıklama ve tartışmaları ilgili kitaplara bırakarak, buralarda yapılan faizli muamelenin hükmüyle ilgili açıklamada bulunalım.

Hanefi mezhebinin kurucusu bulunan İmam Azam ve onun talebesi olan İmam Muhammed’e göre darulharpte faizli muamele caizdir. Fakat onlar da bu işlemin caiz olmasını, yapılacak faizli muamelenin Müslümanın lehine olmasıyla ve muamelenin içinde aldatma ve hıyanetin bulunmaması şartlarıyla kayıtlamışlardır. Ve yine darulharpte de olsa, iki Müslüman arasında yapılacak faiz işlemine cevaz vermemişlerdir.

Bunların dışında, Şafii, Maliki ve Hanbelî mezhepleri ile Hanefilerden Ebu Yusuf’a ve Zahirilere göre, Müslümanların darülharpte de olsa faiz alıp vermeleri caiz değildir. İslam’ın yasakladığı bir şey, ülke ayrımı söz konusu olmaksızın her yerde yasaktır. Yani İslam ülkesinde haram olan bir şey gayri Müslimlerin hâkim olduğu ülkede de haramdır. Çünkü faiz yasağını bildiren ayet ve hadisler mutlak olarak gelmiş, böyle bir ayrıma gitmemişlerdir. (bkz: İbni Abidin Tercümesi, Şamil yayınları, c.11, s.156)

Bu açıklamayı yaptıktan sonra Prof. Dr. Hamdi Döndüren Hoca’nın “Ticaret Rehberi” adlı kitabından konuyla ilgili açıklamayı aktaralım:

“Özellikle hangi ülkede olursa olsun, bir mü’minin faizli bankacılık, kumarhane, içki üretimi ve dağıtımı, içkili yerlerin işletilmesi veya domuz üretme çiftliği kurma gibi ticari faaliyetlerden uzak durması gerekir. Bunların gayri Müslimlerle ortak işletilmesi de sonucu değiştirmez. Yukarıda belirttiğimiz, gayri Müslim ülkede faizi meşru sayan ilk görüşün, mümin için yalnız zaruret veya ihtiyaç durumunda yararlanılabilecek bir ruhsattan ibaret olduğu düşünülmelidir. Bu konuda çoğunluğun görüşünü esas almak ihtiyata ve takvaya daha yakındır.” (Ticaret Rehberi, s. 140)

Hanefilerin bu konuda cevaz vermeleri, bulunulan ülkenin darulharp olması durumunda geçerlidir. Dolayısıyla bizim bulunduğumuz yer hakikaten darulharp midir, bunun da iyi tespit edilmesi gerekir. Kaldı ki, İmam Şafii gibi, tarihte bir kez bile Müslümanların eline geçip, İslami hükümlerin uygulandığı yerlerin, daha sonra onların ellerinden çıksa bile, darulislam sayılacağını savunan âlimler de vardır.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, bir Müslüman için en ihtiyatlı ve takvaya uygun olanın, nerede bulunursa bulunsun, dinin haram saydığı fiilleri işlemekten uzak kalması olduğunu söyleyebiliriz.

Finans kurumlarından kredi çekerek ev alabilir miyim?

Açıklama: Ben ev almak istiyorum. Ev alırken faiz getirisi olmayan bankalar var diyorlar. Bu bankaların verdiği ev kredisi faiz midir?

Kanaatimizce “faiz getirisi olmayan bankalar” sözüyle finans kurumlarını kastediyorsunuz. Finans kurumlarının işleyişi bankalardan farklıdır. Bunların muameleleri faize dayanmıyor. Dolayısıyla sizin finans kurumları aracılığıyla ev almanızda bir mahzur yoktur. Finans kurumları size ev veya araba kredisi verirken bunu faiz üzerinden yapmıyorlar. İşleyişleri bakımından finans kurumları, tüzel bir kişilik olarak evi peşin paraya kendileri alıyorlar ve üzerine belli bir kar oranı ekleyerek size vadeyle satıyorlar. Yani sizinle finans kurumu arasında bir çeşit vadeli alım-satım işlemi gerçekleşmiş oluyor. Bunun İslami akitlerdeki ismi “murabaha akti” dir.

Finans kurumlarından kredi çekerek araba alabilir miyim?

Açıklama: Biz araba almak için katılım (finans) bankalarından kredi çekmek istiyoruz. Faiz yerine geçmediği ve helal olduğu için. Fakat birçok yerde bu bankaların da faiz yerine geçtiği ve bankaların sadece din istismarı yaptıkları türünden sözler işitiyoruz. Bu konuda doğru olan nedir?

Finans kurumlarının işleyişi bankalara benziyor gibi görünse de onlardan çok farklıdır. Bir defa, finans kurumlarındaki işlemler faiz üzerine kurulmuyor. Tüzel bir kişilik olarak evi peşin paraya kendileri alıyorlar ve üzerine belli bir kar oranı ekleyerek size vadeyle satıyorlar. Yani sizinle finans kurumu arasında bir çeşit vadeli alım-satım işlemi gerçekleşmiş oluyor. Bunun İslami akitlerdeki ismi “murabaha akti”dir. Dolayısıyla sizin finans kurumları aracılığıyla araba almanızda bir mahzur yoktur.

Belki burada dikkat edilmesi gereken üstesinden kalkamayacağımız taksitlerin altına girmemek, ödeyeceğimiz aylık taksitleri maaşımızla orantılı ayarlamak ve böylece daha sonra ortaya çıkacak mağduriyetlerin önüne geçmektir. Ayrıca, ödemeleri geciktirmek suretiyle faize benzer bir artırmaya sebebiyet vermemek gerekir. Çünkü ödeme gecikince, finans kurumu, bunun çaresini fiyat arttırmakta görüyor. Bu da faize girer. Ancak, buna sebebiyet veren müşteridir. Yoksa kurumun, doğrudan bir faiz koyma gayesi yoktur.

Bir kişinin alkol satılan bir marketten alışveriş yapması caiz midir?

İçkiyi satmak, satın almak haramdır. İçki satan kimseden helal olan bir şeyi satın almak ise İslam hukukuna göre haram değil, caizdir. Fakat caiz olması alınması gerektiğine de delalet etmez. İçki satan yerlerden alışverişte bulunmak, onların bu faaliyetlerinin devamına bir destek manasına gelir. Çünkü bizim yaptığımız alışverişten yapmış olduğu kârla bu kişi aynı zamanda içki de alabilmekte ve onu satabilmektedir. Meseleye Kur’an çerçevesinde baktığımızda ayet-i kerimede: “Velâ teâvenû ale’l-ismi ve’l-üdvân = Günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayınız” (Maide Suresi, 5/2) buyrulmaktadır. Biz mü’minler ayetin bu irşadıyla hareket edip neticesinde günaha yardım manasını taşıyan bu alışverişten uzak durmalıyız. Alışveriş bugün için çok önemli bir gelir kaynağıdır. Bu hassasiyette olan mü’minler paralarını nerelere harcadığına ve bu harcama neticesinde bu paraların kimin ellerine geçtiğine dikkat etmelidirler. Allah’ın haram kıldığı bir nesneye dolaylı olarak da olsa yardımda bulunmak sorumluluğu gerektirir. Zira ayet açıktır. Hadisi şerifte ise şöyle buyrulur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) içki ilgili olarak on kişiye lanet etti: “(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve ikram edene, (imalâthaneden veya depodan, toptancıdan perakendeciye veya tüketiciye kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene.” (Tirmizî, Büyû 59; İbnu Mâce, Eşribe 6) Görüldüğü üzere içkinin imalatından tüketilmesine kadar bu işe önayak olan herkese Efendimiz (s.a.s.) lanet etmiştir. Bu noktadan hareketle her ne kadar bu on sınıf içerisinde olmasa da içki satan yerlerden alışveriş yapmak suretiyle dolaylı yollardan da olsa bir günahın işlenmesine yardımda bulunmamaya çalışmalıyız.

Ssk, Bağkur, Emekli sandığı caiz midir?

Açıklama: Emeklilik ile ilgili başlıkta “SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi emeklilik sistemlerini İslâmiyet’le te’lif etmek oldukça zordur” yazılmış. Ancak sigorta ile ilgili kısımda Ahmet Kurucan Bey’in yazısında Devlet sigortasının ittifakla caiz olduğu yazılmış. Dolayısıyla SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi sistemlerin en azından sağlık açısından kullanılmasının uygun olduğu anlaşılıyor. Açıklayabilir misiniz?

Evet, SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi netice itibariyle bir birinden çok da farklı olmayan sigorta sistemleri, aslında bugünkü halleriyle İslamiyet’le telif etmek çok zordur. Her ne kadar başta mesele bazı açılardan uygun gibi görünse de, işleyiş şekillerinin farklılığı, alınan miktarın nerede ne şekilde kullanıldığı hususu konuyu –en azından- şüpheyle karşılamamızı gerektiriyor. Kaldı ki, “şüpheyle karşılamak” tabiri bile, bugünkü sigorta işleyişleri için çok müsamahalı bir ifadedir. Ahmet Kurucan Bey’in, ittifakla caiz dediği husus, işleyişi açısından şüpheyle karşılanmadığı takdirde söz konusudur. Diğer türlü, alınan paranın faizle nemalandırıldığı bilindiği halde, caizdir diye ittifak edilemeyeceği açıktır.

Bir diğer açıdan bakılacak olursa, bugünkü sigorta uygulamalarına caiz nazarıyla bakmak, kapitalist bir dünya anlayışının ortaya çıkardığı şartlarla, bir Müslüman’ın yaşaması gereken hayat şartlarının birbirini zorlamasından dolayı bir çıkış kapısı aramanın ifadesidir. İdealde olmaması gerekir ama şartlar zorladığı için “Müslümanların maslahatı, hayırda yardımlaşma esası, devletin vazifesi” denip işin içinden sıyrılmaya çalışılıyor. Belki bu, inancımıza göre yaşama adına bir sancının, bir ızdırabın ifadesidir. Belki de ilerde dört başı mamur bir müesseseleşme söz konusu olacaktır, bilemiyoruz. Ancak, şu anki yorumlar, birer çıkış kapısı arama çabalarından başka bir şey değildir ve hepsi de sorgulanabilir. Yani, ne kadar Müslümanların maslahatı oluşuyor, devlet, vatandaşına karşı vazifesini ne kadar meşru yoldan yapıyor, ne kadar hayırda yarışılıyor.. bütün bunların analizi yapılabilir…

Evet, emeklilik sistemlerini bugünkü haliyle İslam’la telif etmek oldukça zordur. Ancak, ilerde çeşitli ıslahatlar yapılarak telifi gerçekleştirilebilir. Allahu a’lem..

Erkeklere özel yapılan altın takıların satılması caiz midir?

Açıklama: Erkeklere özel yapılan altın takıların satılması caiz midir? Hem erkek hem kadının kullandığı alyans takmak ve satmak caiz midir?

Öncelikle konuyla ilgili şu genel kaideyi belirtelim: Yenilip, içilmesi veya kullanılması haram olan bir şeyin üretiminin yapılması veya ticaret malı olarak kullanılması da haramdır. Ancak haram olan bir şeyin, helal olarak kullanıldığı alanlar da bulunursa, bu şeyi üretmek veya ticaretini yapmak haram olmaktan çıkar. Mesela, ipek erkeklere haramdır, fakat kadınlara helal olduğu için, bunu satmak caiz olur. Veya bir zehir maddesini düşünelim. Eğer bunun tıp, kimya gibi kullanımının faydalı olduğu alanlar da bulunursa, bu maddeyi üretmek haram olmaz. Fakat domuz eti gibi hiçbir şekilde kullanımı caiz olmayan bir şey için bunu söyleyemeyiz.

İşte sadece erkeklerin kullandığı altın takıları da bu zaviyeden değerlendirdiğimizde, bunları üretmenin veya satmanın caiz olmayacağını söyleyebiliriz. Gerçi istisnai olarak mesela kişi, ben altın yüzüğü takmak için değil de, hatıra olsun diye sandıkta saklayacağım diyebilir. Ama bunların genel olarak toplumda kullanımına baktığımızda, ileri sürülen böyle bir itirazın meselenin hükmünü değiştirecek kuvvette olmadığı görülecektir. Çünkü erkekler için üretilen altın takıların daha ziyade takılmak için kullanıldıklarını görüyoruz.

Aynı konuyla ilgili Halil Gönenç Hoca’nın cevabı da şu şekildedir: “Erkek için altından böyle bir ziynet eşyasını imal edip satmak haramdır. Günaha girmesi hususunda yardım yapılmış olur.” (Günümüz Meselelerine Fetvalar, s. 361)

Kadınların, ister altından ister gümüşten isterse farklı bir mücevherden olsun alyans takmaları caizdir. Alyans takmanın erkekler için hükmünü tespit etmemiz için öncelikle bunun maddesine bakmamız gerekir. Gümüşten yapılan alyanslar caiz olurken, altın alyanslar caiz değildir. Bunların üretiminde de yukarıda ifade ettiğimiz hükümler geçerlidir.

Hıristiyan memleketinde kumarhanede çalışmak caiz midir?

Açıklama: Bir Müslüman’ın, Hıristiyan bir ülkede, kumarhane sektöründe güvenlik, muhasebe gibi birimlerde görevli olarak çalışması durumunda bu kimsenin kazancı helal midir?

Hıristiyan bir ülkede meşru işlerin yürütüldüğü müesseselerde çalışmanın bir sakıncası yoktur. Mesela araba fabrikasında. Fakat sorunuzda olduğu gibi kazancı harama dayalı bir müessesede çalışmak caiz değildir. Kur’an da “halalen tayyiba” yani “helal ve temiz” şeylerden yiyin buyrulmaktadır. (Bakara Suresi, 2/168; Maide Suresi, 5/88) Şimdi bu müesseselerin kazancının helal ve temiz olduğunu söylemek imkânsızdır. Dolayısıyla bu müesseselerde çalışan bir insan acilen kendine bir iş aramalıdır. İşini bulur bulmaz da hemen ayrılmalıdır. Eğer zaten bu tür müesseselerde çalışmıyorsa “iş bulana kadar burada çalışayım” diyemez. Kendisine meşru bir iş aramalıdır. Her ne kadar güvenlik ve muhasebe işleri zatında meşru olsalar da bağlı bulunduğu müessese itibarıyla kazancı meşru değildir.

İktisat sınırını aşmamamız için nelere dikkat etmeliyiz?

Açıklama: Yiyecek-içecek, giyim-kuşam, ev, araba ve döşemelik eşya gibi ihtiyaçlarımızı karşılarken iktisat sınırını aşmamamız, israfa kaçmamamız ve dolayısıyla ind-i ilâhîde mesul olmamamız için hangi hususlara dikkat etmeliyiz?

İktisat; haddi aşmamak, aşırı gitmemek, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak, itidal ile hareket etmek ve orta yolu tutmak manalarına gelmektedir. İktisadın zıddı israftır. İsraf ise; lüzumsuz yere harcamak, istihlâkta (tüketimde) aşırı gitmek, gereğinden fazla yiyip içmek ve Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği nimetleri boş yere sarfetmek demektir.

İzzet Vesilesi ve Zillet Sebebi

İslamiyet, hem yeme-içme, giyim-kuşam, araba, ev ve eşya gibi maddî ihtiyaçları karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı emretmiş; savurganlık hastalığından, şatafat tutkusundan ve lüks arayışından kaynaklanan israfın her çeşidini yasaklamıştır.

İktisat, her şeyden önce manevî bir şükürdür; çünkü muktesid insan, Mün’im-i Hakiki’ye ve dolayısıyla O’nun verdiği nimetlere karşı hürmet hisleriyle dolar, onların ardındaki rahmet-i İlâhiyeyi daha iyi kavrar; Rezzak-ı Hakiki’yi bilmenin hasıl ettiği ulvî duygular sayesinde nimetlerden daha derin lezzet duyar; kendisine bahşedilen o kıymetli hediyeleri boşa harcamaktan kaçınır, onları ihtiyaç miktarınca kullanır. Böylece, hem bir manada bedenine kesintisiz perhiz yaptırdığı ve itidal üzere yaşadığı için hep sıhhatli kalır, hem başkalarının eline bakma zilletinden kurtulup izzetini korur, hem de bu manevî şükrüne bir mükafat olarak, hakkında bir bereket vesilesine dönüşen iktisat sayesinde, ziyade nimetlere kavuşur.

İsraf ise, nimetlere ve onları gönderene karşı saygısızlık olduğu gibi, kanaatsizlik, hırs ve zillet misillü marazların da menşeidir. Zira, müsrif adam, ilahî takdire ve alın teriyle elde ettiğine razı olmaz, sürekli daha fazlasını ister; hiç şükretmez, daima şekvâda bulunur; helal rızkını az bulur, gayr-ı meşru olup olmadığına aldırmadan daha külfetsiz ve daha çok kazancın peşine düşer, hatta o yolda izzet ve haysiyetini dahi feda eder. Bu itibarla, iktisat, nimetlerin artarak devam etmesinin ve izzetle yaşamanın önemli bir vesilesi olduğu gibi, israf da bereketin kesilmesinin ve zillete düşmenin mühim bir sebebidir.

Şeytanın Kardeşliği

İktisat eden insan, Allah’ın hoşnutluğuna ve Hak dostluğuna yürüyen bahtiyar bir kuldur; müsrif kimse ise, israf yolunda sadece İblis’in arkadaşlığını bulur, şeytanlara kardeş olur. Nitekim, “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, ama sakın saçıp savurma. Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (İsrâ, 17/26-27) mealindeki ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir.

Evet, Kur’an-ı Kerim saçıp savurmayı yasaklamakta ve savurganlığı şeytanî bir sıfat olarak anlatmaktadır. Saçıp-savurmanın az ya da çok harcama ile değil, harcamanın yapıldığı yerle alâkası vardır; bu açıdan, saçıp savurmadan maksat, “doğru olmayan yerlere harcamada bulunmak”tır. İslam alimlerine göre, bir insan bütün malını-mülkünü Allah yolunda infak etse de savurganlık yapmış sayılmaz; fakat, gayr-ı meşru bir iş için sadece birkaç kuruş da harcasa yine “saçıp savurmuş” kabul edilir.

Nasıl ki, şeytan onca nimeti görmezlikten gelmiş, şükürle mukabelede bulunacağına hep şikayet etmiş, hakkına razı olmayıp büyük bir hırsla daha fazlasını istemiş ve bütün ilahî ihsanları sûiistîmal ederek haddini bütün bütün aşmıştır; işte savurgan kimseler de, nankörlüklerinden dolayı mazhar oldukları nimetleri küçümsemekte, onlara şükürle değil de şekvâ ile mukabele etmekte, kıymetini bilemedikleri nimetleri gayr-i meşru ve faydasız işler için rahatça saçıp-savurmakta ve dolayısıyla küfran-ı nimet, nankörlük, haddi aşma ve israf çizgisinde İblis’e yoldaş, şeytanlara kardeş olmaktadırlar.

Orta Yol

Oysa, İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele etmek gerektiğini belirtmiş ve şükrün esasını da “insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak” şeklinde tarif etmiştir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diğer yandan da, asla cimri olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar.

Kur’an-ı Kerim, işte bu orta yola ve müstakim çizgiye işaret etmiş; “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma ki herkes tarafından ayıplanan, kaybettiklerine hasret çeken bir hale düşmeyesin.” (İsrâ, 17/29) buyurmuştur. Ayrıca, “Rahman’ın o has kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar.” (Furkan, 25/67) diyerek seçkin kulların bu önemli vasfına vurguda bulunmuştur.

Baştan beri ima edildiği üzere, israf kavramını sadece yiyecek-içecek, mal-mülk ve maddî imkanlarla alâkalı olarak düşünmemek gerekir. İsrafın çerçevesini daha geniş tutmak ve maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılmasını ve boşu boşuna harcanmasını savurganlık olarak değerlendirmek icap eder. Dolayısıyla, giyim-kuşamda, içinde oturulan binada ve evin tefrişinde olduğu gibi, zaman ve sağlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyişinde de israf söz konusudur.

Evet, gereksiz olarak musluktan akıtılan su, ihtiyaç fazlası yakılan elektrik israf olduğu gibi, zamanı boşa harcamak ve sağlığı bozacak davranışlara dalmak da israftır. Bir insanın yarım kırba su ile abdest alması mümkünken, lavaboda musluğu sonuna kadar açıp iki kırbalık su kullanması nasıl israfsa, altı saatlik uyku ile dinlenebilecekken sekiz saat uyuması da aynı şekilde israftır. İslam, israfa girmeme hususunda çok hassas davranılmasını istemiş, denizin kenarında abdest alırken dahi gereğinden fazla su kullanmamayı tavsiye etmiştir.

İktisat ve israf konusunun ferdî ve içtimaî hayattaki ehemmiyetine binâen, Nur Müellifi, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” (A’râf, 7/31) mealindeki âyet-i kerimeyi serlevha yaparak “İktisad Risalesi” adlı eserini yazmış; sadece bu ayetin dahi iktisadın kat’î olarak emredildiğine ve israfın da kesinlikle yasaklandığına delil olarak yeteceğini belirterek, ondan gayet mühim hikmetler çıkarıp serdetmiştir. Hususiyle günümüzde, iffet ve haysiyetle yaşamak isteyen herkesin belli aralıklarla İktisad Risalesi gibi hikmet derslerini okuyup iktisadın lüzumunu ve esaslarını bir kere daha mütalaa etmesi şarttır.

Tüketim Hastalığı ve İktisattaki Sır

Evet, özellikle içinde yaşadığımız zaman diliminde iktisat etmeyen kimselerin, zillete, manen dilenciliğe ve sefalete düşmeleri kaçınılmazdır. Bugün israf, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felaket halini almıştır. Çünkü, lüks sayılabilecek pek çok eşya artık zaruri ihtiyaç maddesi telakki edilmektedir. Öyle ki medeniyet, bedeviyete nispeten adeta hayatı birkaç kat ağırlaştırmış, insanı el emeği ve alın teriyle kazanıp helal çizgide yaşayamaz hale getirmiştir. Büyük şehirde meskun bir insanın, orta halli bir gelirle iaşesini karşılayabilmesine neredeyse imkan yoktur. Zira, ihtiyaç kabul edilen maddelerin listesi o kadar uzayıp gitmektedir ki, iktisadı esas almayan, iffet ve izzetini koruma kararlılığında olmayan kimseler, çoluk çocuğu memnun edebilmek için çalıp çırpmaktan, meşru olmayan işler yapmaktan ve iç içe fenalıklara girmekten başka çarelerinin kalmadığına inanabilmektedirler.

Maalesef, şimdilerde, reklam vasıtasıyla iyice azgınlaştırılan tüketim hastalığı dar gelirli kimselere de sirayet etmiştir ve artık çeşitli hırsızlıklar, rüşvetler, spekülasyonlar, iğfaller, kaçakçılıklar ve aldatmalar ortalığı kasıp kavurmaktadır. Dahası, bu zamanda lüks ve israfı besleyen para pek pahalıdır. Birinci sınıf hayata nâil olma düşüncesindeki kimseler, çoğu zaman haksız ve külfetsiz çok kazanç elde etme mukabilinde izzet, haysiyet, namus ve iffetlerini rüşvet olarak vermektedirler. Hatta, dinin mukaddes saydığı nice değeri dünya menfaatlerine peşkeş çekmektedirler.

Halbuki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “İktisat eden, ailesini geçindirme hususunda darlık çekmez.” mealindeki hadis-i şerifiyle, helal kazançla ve insan haysiyetine yakışır bir şekilde aile fertlerine bakmanın sırrı olarak iktisat yolunu göstermiştir. Gerçekten de, insan yeme-içmesinde, giyim-kuşamında, ev ve eşya hususunda Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin hayat tarzını örnek alsa, onlara ittibaen mütevazı ve sade bir gidişat tuttursa, lüks ve fantezilerden uzak kalsa, buna birden bire muvaffak olamasa bile, yavaş yavaş öyle bir hayatı tesis etmeye çalışsa ve aile efradını da bu anlayışa göre yaşamaya alıştırsa, Allah’ın izniyle o, mutlaka iktisadın bereketini görecek, çok az bir iâşe ile yetinmesini bilecek ve asla helal dairenin dışına çıkmayacak, böylece kimseye el açmayan aziz bir insan olarak hayatını devam ettirecek ve belki pek çoklarına da bu mevzuda hüsn-ü misal teşkil ederek, onları da zillet ve sefaletten kurtaracaktır.

Adanmış Ruhlar ve İktisat-İstiğna Mesleği

Bilhassa hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede bulunan insanlar, mutlaka kendilerini iktisada alıştırmak zorundadırlar. Aksi halde, itibarlarını yitirme, güven kredilerini kaybetme ve davalarına laf getirme ihtimalleriyle karşı karşıya kalırlar. Oysa, itibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. Güvenilirliğini yitirmiş bir mü’min, irşad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiş demektir.

Bundan dolayı, adanmış bir ruh, hiç kimseye el açmamalı, yüz suyu dökmemeli ve vaktinde geri verme imkanına sahip değilse başkalarından tek kuruş almamalıdır. Şayet, onun, günde üç defa yemek yemeye imkanı el vermiyorsa, iki öğünle iktifa etmeli; ona da gücü yetmiyorsa, bir defayla yetinmelidir. Hatta, icabında çocuklarını doyurmalı, kendisi yarı aç kalmalı, buna davası hatırına katlanmalı ve şartlar nasıl olursa olsun iffetini korumalıdır. Üç odalı kiralık bir evi bile kendisi için lüks kabul etmeli ve “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hane-i saadeti sadece bir odacıktan ibaretti; o münevver odacık öyle daracıktı ki, Peygamber Efendimiz namaz kılarken rahat secde edebilmesi için Hazreti Aişe’nin birazcık toparlanması gerekiyordu. Kâinatın Efendisi dahi öyle yaşamışken bu bize biraz fazla değil mi?” demelidir. Şayet, bütçesi müsait değilse ve hele zaruret de yoksa, araba sahibi olmamalı, gideceği yere yaya gitmeli veya toplu taşıma vasıtalarını kullanmalı.. hâsılı, ne yapıp etmeli, iffet ve istiğna ruhuyla yaşamasını bilmeli; kat’iyen lükse girmemeli, israfa düşmemeli ve asla yüce mefkuresine laf getirmemelidir.

Evet evet.. dava adamı yaşama zevki, hayat kaygısı, rahat tutkusu, lüks arayışı ve israf alışkanlığından fersah fersah uzak kalmalıdır. O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtişam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir. O, asla tavanlardaki boya, zeminlerdeki cilâ, masalardaki ibrişim ve yataklardaki atlaslarla kadr ü kıymetini yüceltme, giyim-kuşamla beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandırma, maddî debdebe ve ihtişamla dünya meftunlarına sempatik görünme peşinde olmamalı ve İslam’dan başka vesile-i izzet aramak suretiyle maskara durumuna düşmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, mü’minler şekil ve düşünce değiştirmekle, kılık-kıyafet ve hayat tarzı açısından başkalarına benzemekle diğer kültürlerin temsilcilerine karşı asla şirin görünemezler; böyle yapmakla, sadece ruhlarını ipotek etmiş ve kalblerini de öldürmüş olurlar. Davranışlarındaki oynaklık, düşüncelerindeki renksizlik ve hayatlarındaki fantezilerle başkalarının gönlüne gireceklerini ve onları kendi düşünce çizgilerine çekeceklerini zannedenler, farkına varmadan yabancılara iltihak etmeye ve onların fikir atmosferleri içinde eriyip gitmeye mahkum zavallı kimselerdir. Ancak israf ve lüksten alabildiğine uzak duran, hep iktisat ve istiğna ruhuyla yaşayan ve izzeti, Din-i Mübin’e bağlılıkta arayan mefkure kahramanlarıdır ki, ev yerine bir çadırı da mesken tutsalar, her öğün kuru ekmekle de karın doyursalar, üzerlerine elbise diye bir çuval da geçirmiş olsalar, -Allah’ın inayetiyle- başkalarına tesir edip kalb kapılarını açacak olanlar işte onlardır.

Bu Dairenin Mütrefîni Olmamalı!..

Diğer taraftan, esas olan, dünyayı kalben terketmektir, kesben değil. Bu açıdan, bir mü’min, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve Karun kadar zengin olabilir.. olabilir, zira o, iktiza ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Allah’ın rızası istikametinde infak edebilir. İşte, malî imkanları geniş olan ve helalinden kazanan böyle zengin kimselerin müreffeh yaşamalarına bir şey denilemez. Dinin helal kıldığı çerçevede yeme-içme, rahat etme, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği nimetlerden meşru dairede faydalanma, cismaniyet ve maddî hayat itibarıyla onları kullanma kula verilmiş bir haktır. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa, onlardan yararlanma kulun hakkıdır; bir kul, bu hakkı ister şahsı adına isterse de gelecek nesiller hesabına kullanabilir; bu onun imandaki derinliğine ve himmet ufkuna bağlıdır.

Ne var ki, insan bazı alışkanlıklar edinince, o yolla bir kısım sûiistîmallere de kapı aralayabilir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da “mütrefîn” diye bir zümreden bahsedilmektedir. Bunlar yeme-içme, giyim-kuşam ve yatıp-kalkma gibi hususlarda aşırı aristokrat davranan insanlardır. Allah Teâlâ, bir beldeyi helak etmek murat buyurduğunda, o beldenin kaderine mütrefîni hâkim kılar. Neticede, yemeyi-içmeyi ve dünyadan kâm almayı gâye-i hayal haline getirmiş bu insanlar, ilâhî azaba davetiye çıkarır ve bütün beldenin felaketine sebebiyet verirler. Bu açıdan, mütevazı ve sade bir hayat tarzıyla iktifa edip sonra da Allah’ın ihsanlarını yine O’nun rızasını kazanma istikametinde değerlendirmek inanan zenginler için de önemli bir esas olmalıdır. Çünkü, israf bizâtihî çirkindir; dolayısıyla, fakir ya da zengin her mü’min, helallerden ve mübahlardan istifade ederken bile aşırıya kaçıyor ve tehlike sath-ı mâilinde dolaşıyor olma endişesiyle temkinli davranmalıdır.

Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) ve Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz, özellikle belli bir dönemden sonra, her türlü ferah-feza yaşama imkanlarına sahip olmalarına rağmen, mütevazı ve zâhidâne bir hayatı tercih etmişler ve buradaki her nimetin hesabının ötede sorulacağı inancıyla hep dünya-âhiret muvazenesini gözeterek yaşamışlardır. Allah’ın helâlinden ihsan ettiği nimetlere karşı şükürle mukabelede bulunup, sonra bu mala terettüp eden bütün hakları yerine getirirken İslâm’ı i’lâ etme ve insanlara faydalı olma mülâhazalarının dışında bir düşünceye girmemişlerdir. Evet, onlar hiç mal biriktirmemiş ve asla tûl-i emele kapılmamış, sürekli âhiretin yamaçlarına müteveccih olmuşlardır.

Nitekim, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), kendisine takdim edilen bir bardak soğuk su karşısındaki tavrı bu hakikatin en güzel şahitlerinden biridir: Evet, halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verilir. Sıddık-ı Ekber, birkaç yudum içip iftar eder ve ardından gözlerinden damla damla yaş dökmeye başlar. Akabinde öyle hıçkırarak ağlar ki, etrafındakileri de ağlatır. Bir müddet sonra, dostları “Seni bu derece ağlatan nedir?” diye sorarlar. Der ki: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) önündeki bir şeyi eliyle iter gibi yapıyor ve “Benden uzak dur, benden uzak dur!” diyordu. Sordum, “Ya Rasûlallah! Birini uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz ama ben kimseyi göremiyorum?!.” Buyurdular ki: “Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti ve bana kendisini kabul ettirmek istedi; ben de ona ‘Benden uzak dur!’ dedim. Bunun üzerine o, çekip giderken, ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler elimden kurtulamayacaklar. Kendimi sana kabul ettiremedim ama sonrakiler peşimden koşacaklar’ dedi.” İşte, bu bir bardak soğuk su ile dünya bana kendini kabul ettirmiş olur mu diye endişe ettim ve onun için ağladım.

Hesabı Sorulacak Nimetler

Evet, Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de âhiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.

Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim.” demişti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurmuştu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.

Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su…” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ “Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir.” Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashâb-ı Kirâm’a öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda “Bismillah” deyin; doyduğunuz zaman da, “Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi.” diyerek o nimete şükredin.”

Bir başka gün, Enbiyalar Serveri, oruç tutmuştu; iftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt getirmişlerdi. Sahabe-i güzin efendilerimiz Rasûl-ü Ekrem’in hoşuna gidebilecek bir şey yapmak için can atarlardı; o gün de ikram edecekleri sütün içine biraz bal koymuşlardı. Peygamber Efendimiz, sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaştırarak, “Bu nedir?” diye sorunca, “Ya Rasûlallah, hoşunuza gideceğini düşünerek süte biraz bal karıştırdık!” cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Beyan Sultanı elindeki kaseyi yere koyarak şöyle buyurdu:

“Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum; fakat, bilin ki, kim (yemesinde-içmesinde, giyiminde-kuşamında) Allah için mütevazı olursa, Allah onu yücelttikçe yüceltir; kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa, Cenâb-ı Hak onu da alçalttıkça alçaltır. Kim iktisatlı hareket ederse, Allah onu zengin kılar; kim de israf ederse, Cenâb-ı Hak onu fakr u zarurete mübtela eyler.. ve kim Allah’ı çokça zikrederse, Mevlâ-yı Müteâl ondan hoşnut olur.”

Sözün özü; iktisat, insanı kanaatkâr kılar; hadis-i şerifin ifadesiyle “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” ve “Kanaat eden aziz yaşar; tamah eden zillete düşer.” İktisat, berekete ve izzetli yaşamaya vesile olur. İsraf ise, kanaatsizliğe, sürekli hayattan şikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebebiyet verir; insanın izzetini kırar ve onu başkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar, yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine muvafık davranmaya çalışmalıdırlar.

İnterneti kullanırken nelere dikkat etmeliyiz?

Düne kadar, “medya” denilince sadece radyo, televizyon, gazete ve mecmua akla geliyor; bu isim altında beraberce mütalaa edilen ve yaygınca kullanılan kitle iletişim araçları bu dörtlüden oluşuyordu. Günümüzde bunlara “İnternet” de dahil oldu. Adını uluslararası çalışma ağı manasına gelen iki kelimenin kısaltılmasından alan “İnternet” dünyanın her köşesinden milyonlarca bilgisayarın birbirine bağlanmasıyla meydana geldi ve bambaşka bir haberleşme ağı, çok hızlı bir bilgi alış-veriş hattı teşekkül etti.

Her gün biraz daha gelişen ve büyüyen medyanın ve özellikle İnternet’in pek çok hayrı da beraberinde getirdiği inkâr edilemez. Onun sayesinde dünya kadar bilgiye bir anda ulaşabiliyorsunuz. Kendim İnternet kullanmasam da, arkadaşlarda gördüğüm kadarıyla, ancak koca bir kitabı tarayarak elde edebileceğiniz bir bilgiyi İnternet aracılığıyla birkaç tuşa basarak öğrenebiliyorsunuz. Bilgisayarınızın başındayken adeta dünyanın en büyük kütüphanesinde çalışıyormuş gibi, merak ettiğiniz hemen her mevzu ile alakalı malumâtı rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Bir ayet, bir hadis ya da herhangi bir kelime hakkında yüzlerce müellifin mütalaasını çok kısa bir sürede ekranınızda görebiliyorsunuz. Ayrıca, küçük odanızda oturduğunuz aynı anda yeryüzünün her yanıyla kolayca haberleşebiliyor; duygu ve düşüncelerinizi bütün dünyayla paylaşabiliyorsunuz.

Fakat, maalesef, insan bir işle meşgul olurken her zaman zaruret ya da ihtiyaç sınırları içinde kalamıyor; bazen gereksiz ve faydasız şeylere de bulaşabiliyor. Hususiyle gençler, İnternet’i kullanırken lâubalîliğe açılabiliyor ve mâlâyânîliğe girebiliyorlar. Harama karşı gözünü kapayacak, kalbini zabt u rabt altına alacak, duygu ve düşüncelerine vize soracak kadar iradeli olamayanlar, seyahatlerini kendi âlemlerinde devam ettiremiyor ve zamanla başkalarının karanlık dünyalarına kayabiliyorlar. Sahilden bir kere ayrılınca da bâtılın tasvirine iyice dalıyor, sâfî zihinlerini tamamen bulandırıyor ve o bataklıklardan çıkamaz hale geliyorlar. Heva ve heves peşinde zaman tükettikçe en ulvî insanî hislerini de birer birer kaybediyor ve bir daha geriye dönmemek üzere bataklığa gömülüyorlar. Hem öyle bir gömülüyorlar ki, anne-babalarıyla samimi sohbet etmek, eş ve çocuklarıyla hoş zaman geçirmek, hatta böylece aile hukukunu gözeterek zamanın her anını ibadet yapıyormuş gibi değerlendirmek ve arkadaşlarıyla sohbet-i Canan’da bulunmak dururken, “chat” adı altında güya “sohbet” etme bahanesiyle olmadık fısk u fücurlara, gıybet ve yalanlara, onca günahlara giriyorlar; hem vakitlerini israf ediyor hem de ailevî münasebetlerin bütün bütün bozulmasına ve yuvaların yıkılmasına bâdî olabilecek cürümler işliyorlar.

Tabii ki, bu günah ne İnternet’e ne de televizyon gibi diğer medya organlarına aittir. Bütün muvâsala ve muhâbere vasıtaları, iletişim araçları birer silah gibidir. Nasıl ki, Çanakkale’de düşmana karşı kullanılan silah öpülüp başa konulsa sezâdır, mukaddestir; fakat, bir mü’minin kanının dökülmesine sebep olan ya da bir kargaşada kullanılan silah uğursuzdur, kötüdür. Aynen öyle de, İnternet, fuhşa açık birinin elinde, insanları müstehcenliğe ve felakete götüren bir araç; hakiki bir mü’minin idaresinde ise, Cennet’e adam taşıyan nurdan bir vasıta olur. Dolayısıyla asıl kötülenmesi gerekli olan, İnternet siteleri, televizyon ekranları ya da gazete sayfaları değil, onları muzır işlerde kullanan fena insanların duygu ve düşünce örgüleridir.

Maalesef bugün, istediğini istediği zaman göklere yükselten ve dilediğini de hemen gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkaran ve insanları büyüleyip dilediği yana sürükleyen medya, hayırdan çok şerre sebebiyet vermektedir.. şimdilerde genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış hemen herkes televizyondan sonra İnternet denen devvâr u gaddârın elinde de bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr (büyülenmiş) bir piyonu halini almaya başlamıştır. Mevcut durumu itibarıyla o, bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp insan hissiyatını köreltmekte; gıybete ve iftirâya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirmektedir. Dolayısıyla da, onun aracılığıyla herkes, herkesle oynama imkanı bulmakta ve sürekli olumsuz şeyler yazılıp çizilmektedir.

Bankadan kredi çekerek iş kurabilir miyim?

Açıklama: Yurtdışından yazıyorum. Güzel bir iş fırsatı var. Bunu değerlendirmek istiyorum. Bankadan 200.000 dolar düşük faizle kredi almak düşüncesi aklıma geliyor. Bu krediyi bu şart ile bankadan alıp alamayacağım konusunda mezheplerin farklı yaklaşımları var mı?

Dinimizde faizin haram olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Faizi haram kılan ayet ve hadisler şüpheye mahal bırakmamakta ve faiz yiyenler hakkında ağır ifadeler içermektedir. Buna göre bankadan alınan kredinin enflasyon oranına göre düşük veya yüksek olması nazara alınmadan bu muamelenin haram olacağı ortadadır. Çünkü ismi ve şekli ne olursa olsun bu faizli bir muameledir ve haramdır. Banka ve kredi almak son zamanlarda ortaya çıktığı için doğrudan meselemizle ilgili mezheplerin bir görüşü yoktur.

Bununla birlikte bu husustaki asrımız alimleri arasındaki ihtilaf bankadan alınan faizli kredinin haram olmasından değil, böyle bir muameleyi yapan müslümanın zaruret sınırına girip girmeyeceği meselesinden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar bazı âlimlerimiz ihtiyaçları da zaruret sınırı içinde görüp, çektiği krediyle ümmet-i İslam’a hayırlı olabilecek işler yapacak olan ve en azından caiz yoldan böyle bir imkân bulana kadar bundan faydalanmanın caiz olabileceğini söyleseler de bizim buna caizdir diyebilmemiz zordur. Böyle bir iş imkânını kaçırmamak için faizli krediye başvurmak yerine bunu helal yollardan temin etme yoluna gidilmelidir. Günümüzdeki finans kurumları kişilere bu şekilde imkânlar tanımaktadır. Bunlardan da faydalanılabilir.

İşçi-İşveren münasebetleri nasıl olmalıdır?

Başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı üstlenen kimseye “işçi” adı verildiği gibi, bir işin sahipliğini ve sermaye gücünü elinde tutan, bir ücret karşılığında başkalarını çalıştıran ve onların çalışma düzenini belirleyen kimseye de “işveren” denmektedir. İşveren bir şahıs olabileceği gibi, vakıf, şirket ya da devlet gibi tüzel kişiler de olabilir.

İşveren ve işçi ayırımının birer sınıf olarak ortaya çıkışı, iktisadî faaliyetlerin büyük çapta yapılmaya başlandığı dönemlere has bir durumdur ve özellikle de Batı’ya ait bir hadisedir. Çalışma hayatında emeğin kiraya verilmesi ve kiralanması açısından işçi ve işveren tabirleri İslam toplumunda da vardır; ama bu ayrım işçi sınıfı, proletarya, patron ve burjuvazi kavramlarının çağrıştırdığı uygulamalardan tamamen farklıdır.

Müslümanların içtimaî hayatında sınıflar arası bir ayrışma, çatışma ve mücadele asla söz konusu değildir. Çünkü İslam toplumu, din kardeşliği esasına, herkesin güttüğünden sorumlu bir çoban olduğu kaidesine ve zerre kadar iyilik ya da kötülüğün mutlaka ötede karşılık bulacağı inancına bağlı bir ahlak üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple müslümanlar için işçi tabiri, ferdî bir kavramdır; zira, bu âdil düzende insanlar daimî surette işçi veya işveren olarak kalmayabilirler; dün emekçi iken bugün mülk sahibi olabilirler. Bugün emeğiyle geçinen bir işçi yarın emek-sermaye iştiraki (müdârabe) ya da ziraat ortaklığı (müzâraa) gibi bir beraberlik vesilesiyle işveren sıfatını kazanabilir.

a) Emek-Sermaye Mücadelesi

Amel ve ücret, sa’y ve sermaye konusu, sosyal ihtilaller tarihine girmiş çok önemli bir meseledir. Nitekim; Bediüzzaman Hazretleri, “Şu âlemin ihtilâli nedir?” sorusuna “Sa’yin sermaye ile mücadelesidir.” diye cevap vermiştir. Zenginlerin, az bir ücret mukâbilinde fakirleri kendilerine hizmetçi yapmalarının, yani, sermaye sahiplerinin ehl-i sa’yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmelerinin büyük ihtilallere sebebiyet verdiğine dikkat çekmiştir. Evet, Sosyalistlik ve Bolşeviklik sûretinde, önce Rusya’yı perişan eden, sonra da bütün dünyaya yayılan emek-sermaye kavgası zengin-fakir arasına öyle bir kin ve nefret sokmuştur ki, sabahtan akşama kadar on kuruşluk bir ücret için çalışıp didinen fakir insanların kalbine, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazanan sermaye sahiplerine karşı kin duygusu yerleşmiş, her yerde halk ayaklanmaları baş göstermiş ve bu şekilde başlayıp devam eden sınıf kavgaları senelerce sürmüştür.

Aslında, kavgaya esas teşkîl eden konu gâyet basittir: “Sermaye mi asıldır, yoksa emek mi?” İşte dünden bugüne bütün söylenilenler bu basit sorunun etrafında örgülenmiştir. Ne var ki, işin başında bir fâsit dâireye girilmiş ve oradan bir türlü çıkılamamıştır.

İktisadî sistemlerin bazıları, sermayeyi esas kabûl ederek onu her şey saymış ve “Sermaye olmadan hiçbir şey yapılamaz” görüşünü savunarak insanın terine ve emeğine hiçbir kıymet vermemişlerdir. Onlara göre; işçi ister yeraltı madenlerinde çalışsın, ister dehlizlerde nefes tüketsin, ister tarlalarda orak sallasın ve isterse sırtında taş taşısın emeğin değeri sınırlıdır. İşçiye verilen ücret de, sermayeyi kullanmaya vesile olmasına binaendir ve sadaka kabilinden bir şeydir. Görüldüğü gibi, bu anlayışta sermaye adeta putlaştırılıp mâbud hâline getirilmek istenmektedir ki; eski dünyanın huzurunu bu telakki bozduğu gibi günümüzdeki pek çok millet ve devleti de yine bu anlayış yutmuştur/yutmaktadır.

Buna reaksiyon olarak ortaya çıkan diğer bir kısım sistem ve anlayışlara gelince; onlar da emeği totemleştirip, “her şey emekten ibarettir” diyerek yeni bir put teklif etmişlerdir. Bunlara göre sermaye sadece bir sömürü vasıtasıdır. Sermayedâr ise, emekçinin kanını emen bir parazitten ibârettir.

Her iki zihniyet ve düşünce arasındaki bu sert kutuplaşma, belli dönemlerde çok büyük boyutlara ulaşan kargaşaya ve anarşiye yol açmıştır. Öyle ki, bu tâlihsiz dönem, kitlelerin sokaklara döküldüğü, çalkantıların çalkantıları takip ettiği ve dünya çapında sınıf çatışmalarının yaşandığı bir karanlık zaman dilimi olmuştur. Tabiî bu arada toplu sözleşmeler, grevler ve lokavtlarla sürekli çözümler aranmıştır ama acaba bütün bunlar açılan onca yarayı tedaviye yetmiş midir, yoksa büsbütün onu azdırıp kangren hâline mi getirmiştir, bunu zaman gösterecektir!..

b) İslamî Perspektiften Emek ve Sermaye

Mevzuya İslamî perspektiften bakıldığında, emek ile sermayenin ruh ve cesed gibi bir bütün olduğu görülür. Ruh, yani emek asıldır; cesed, yani sermaye ise, ona bağlıdır. Sermayedeki düzen, sistem, âhenk, canlılık ve cevvâliyet, emekle yakından alâkalıdır.

“Bugünkü sermaye, dünkü emeğin karşılığıdır” diyen Marks, emek-sermaye münâsebetinin bir yönünü ifâde etmiştir. “Bir yönünü” diyorum, zira behemehal her sermayenin bir emeğe dayalı olduğu doğru değildir. Çünkü, kendi mahiyetimiz ve içinde yaşadığımız dünya inceden inceye tetkik edildiğinde, sayısız ilk mevhîbelere hiçbir emek sarfetmeden, meccanen mazhar olduğumuz ve hayat boyu da her an lütuflar sağanağı içinde bulunduğumuz daha iyi görülecektir.

Meseleye değişik bir zaviyeden bakacak olursak, Marks’n bu yaklaşımında bir doğruluk payı da yok değildir. Çünkü, Allah (celle celâlühü), “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Gayretinin semeresi ise ileride mutlaka ortaya çıkar; emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenir.” (Necm, 53/39-41) buyurmaktadır. Öyle ki, Kur’an-ı Mûcizü’l-Beyân’ın bu ifâdesine im’ân-ı nazar edince, sermayenin altında emeğin bulunduğu hakikati de görülecektir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, yine esas olan emektir; sermaye ise, ona tâbidir. Fakat, bu yaklaşımda sermayeyi bütün bütün değersiz sayma mevzubahis olmadığı gibi, emeği putlaştırıp mihrap hâline getirme de söz konusu değildir.

Başkaları meseleyi ne şekilde ele alırsa alsın, İslam sa’y (emek) ile sermayeyi yan yana getirip, her hak sahibine hakkını hem de vakit fevt etmeden vermiştir. Zira, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bir işçi tutan kimse, daha işin başında ona vereceği ücretin miktarını bildirsin!” (Nesaî, Eymân ve’n-Nüzûr, 44) ve “Çalıştırdığınız kimsenin ücretini henüz teri kurumadan veriniz!” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IV/97) buyurarak, bir yandan çalışmayı alkışlamış; diğer taraftan da sermaye sâhibini gözeterek, işverenin herhangi bir hakkının zimmete geçirilmesini ve iş hukukunun çiğnenmesini haram saymıştır.

Diğer taraftan, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ara sıra ümmetinin dikkatini çekmek üzere anlattığı kıssaların birinde, mü’min işverenleri işçinin emeğini nemalandırarak onu da sermaye sahibi yapmaya teşvik etmiştir. “Mağara hadisi” olarak da bilinen bu hadis-i şerifte şu hadise anlatılmaktadır:

Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışını vesile edinerek onunla niyazda bulunur; ikincisi, tam harama girip, iffetini kirleteceği bir anda, sırf Allah korkusu sebebiyle böyle bir günaha girmekten vazgeçişini duasına mevzû yapar. Her iki duada da taş biraz kımıldar, ancak yine de çıkabilecekleri kadar bir boşluk meydana gelmez.

Üçüncü şahıs ise şöyle dua eder:

“Rabbim, yanımda bir işçi çalıştırdım. Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi, onun ücretini de ödemek istedim. Halbuki o, teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam’ deyip gitti. Onunla bir koyuna anlaşmıştık. O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım. Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü hâline geldi. Derken, bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi. Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlar senin hakkındır’ dedim. ‘Ben fakir bir insanım, benimle alay etme’ deyince; ‘Vallâhi, alay etmiyorum, alıp da götürmediğin o koyun işte bu hale geldi. Şimdi al götür’ dedim. Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü. Rabbim, bunu ben Senin için yaptım. Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç.”

Bu duadan sonra, o koca taş yuvarlanıp gider, mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar. (Buhari, Buyû’ 98, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyû’ 29.)

İşte, Peygamber Efendimiz, bu hadiseyi anlatarak toplum hayatında huzur ve güvenin teminatı olabilecek üç önemli meseleyi nazara vermiş; yaşlılara hürmet edip anne-babanın hukukunu korumanın, hem iffetli yaşayıp hem de insanların iffetlerine dokunmama ahlakının ve bir de işçi haklarını gözetmenin, hatta işçiyi bir ortak gibi kabul edip onun da sermaye sahibi olması için gayret göstermenin önemine vurguda bulunmuştur.

Sözün özü; İslam, sermayenin de, emeğin de varlığını tanımış ve bu konuda şu temel ilkeyi ortaya koymuştur: Emekçi, işini bağlılıkla ve tüm kabiliyetlerini harcayarak yapacaktır; işveren ise, işçiye hizmetinin karşılığını zamanında ve tam olarak ödeyecektir. İslam’a göre; işveren işçiye zulüm yapsa dahi, işçi ona zulümle mukabelede bulunmamalıdır; aynı mesele aksi durum için de söz konusudur. Zira başkasının zulmü, insanı zulüm işlemekte mâzur hâle getirmez: “Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Mâide, 5/8) âyeti karşısında, ister işçi olsun ister işveren, her mü’min tir tir titremelidir. Evet, İslam, müntesiplerine kazandırdığı bu bakış açısıyla meseleye manevî bir yön vererek, sermaye ile emek arasında kopmaz bir bağ kurmaktadır.

c) İslam Toplumunda Pratik Olarak İşçi ve İşveren Münasebetleri

İslam’ın çizdiği motif içinde işçi ve işveren, aynı cesedin uzuvları gibidir. Aralarında nefret, adavet, kin ve şekâvet yoktur. Çünkü, işçi de, işveren de meslek ahlâkına riâyet eder ve birbirinin hukukunu gözetirler.

Evet, işçi hakkını teri kurumadan alır; alır ama, aynı zamanda başında bulunduğu tezgahı çalıştırıp, işini itkan üzere (hakkını vererek) tamamlar ve işverenin hakkını da gözetir. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde en iyi kazanç, hassasiyetle işin üzerinde durularak ve işverene saygı gösterilerek elde edilen kazançtır. Müslüman işçi, yaptığı işi Allah’a, Rasûlü’ne ve bütün mü’minlere arz edecek şekilde yapar. Böyle birinin işverenin hakkına tecavüzü imkansızdır. Bu anlayışta olan biri, ne vakit zâyi eder ne de harcaması gereken emeği esirger. Çünkü o, yapacağı her şeyin teker teker hesabının sorulacağı bir güne inanmaktadır.

Müslüman işverene gelince; emri altında çalıştırdıkları onun kardeşleridir. Yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve onlara gücünün üstünde yük yüklemez. O, işçi kardeşlerinin haklarını Allah’ın hakları olarak görür ve Allah’ın hakkını ayırmadan ağzına götüreceği her lokmanın kendisine haram olduğu şuurundadır. İşverenin, evvelâ işçinin hakkını belirlemesi, takvime bağlaması şarttır. Dolayısıyla, şayet işveren, işçisine kendi hayat standardına uygun bir ücret ödeyemiyorsa, onu belli nisbetlerde işine ortak eder.

İslam’da, emeğe daha iyi şartlar sağlamak amacıyla işi durdurmak demek olan “grev” ve işçilerin alacakları kararlara baskı yapmak için, işveren tarafından işyerinin kapatılması manasına gelen “lokavt” teşvik edilmez. Çünkü, grev yalnız üretici ve tüketiciyi değil, işçileri de etkilemektedir; grevden ötürü işi durdurmakla işçinin kendisi de kayba uğramaktadır. Bir manada grevin zıttı olan lokavtta da, üretim durmakta ve işsizlik sorunu baş göstermektedir. Böylece grev ve lokavt sonucu, karşılıklı menfaatler zedelenmekte ve bu durum, önü alınamayan sosyo-ekonomik tepkilerin ve hatta kavgaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Elbette beşerî münâsebetler içinde bazı uyuşmazlıklar olacaktır. Dolayısıyla, kendilerini mağdur kabul eden insanların müracaat edecekleri bir mercî mutlaka bulunmalıdır. İşte, İslam’da bu gâyeye mâtuf hizmet amacıyla kurulan Hisbe teşkîlâtı vardır. İslam dünyasında, Peygamber Efendimiz devrinden itibaren varlığı bilinen hisbe, umumi manada “iyiliği emir ve kötülüğü nehiy” müessesesidir. Hisbe, ikinci halife Hazreti Ömer zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelmiş ve cemiyet huzurunun sağlanmasında son derece önemli rol oynayan bir kurum olmuştur. Genel asayişi temin etmenin yanısıra, zarurî ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak maksadıyla esnaf ve diğer ticaret erbâbını kontrol altında tutma ve işçi-işveren arasındaki meseleleri çözme de onun vazifeleri arasındadır.

Evet, bazı sistemlerin, ortaya bir kısım “güçler” çıkarıp bu güçlerin çarpışma usûl ve vasıtalarını tanzim ile meşgul olmasına karşılık, İslam dini taraflar arasında denge ve uyum sağlayarak müntesiplerinin menfaatlerini birleştirmeye çalışır. İktisadî hayatta işsizliğe mani olmayı ve üretimin devamını sağlamayı esas hedef yapar; insanları bu hedefe yönlendirirken, muhtemel anlaşmazlıklara karşı, taraflara mutlaka bir çözüm yolu sunar ve bir tarafın diğerini ezmesine, toplum yapısının zarar görmesine asla izin vermez. Dahası, getirdiği esaslarda efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapmaz ve böylece toplum fertleri arasında bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlar.

Öyle ki, müslüman toplumda halk, devleti ve ricâl-i devleti omuzlarında taşır. Devlet ve rical-i devlet de, tebaanın fahrî hizmetçiliğini yapar; merhametli bir çoban ya da şefkatli bir baba gibi, saadet ve hazlarını, güttüğü ve yeddiğinin saadet ve huzurunda bulur.

Böyle bir toplulukta bütün müesseseleriyle maarif, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; insanlığa şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir. Onu, merhametsiz emellerden, süflî duygulardan, insanlık için yüzkarası olmaktan ve her türlü hoyratlıktan korur; bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir.

Dahası bu aydınlık insanlar, toplum içinde kendini güçsüz gören gayr-i müslim azınlıkların, çocukların, alîllerin, yolda kalmışların, işsizlerin görülüp gözetilmesi konusunda köklü ve kalıcı tedbirler alır, değişik yardım fonları oluşturur ve bunlarla herkesin elinden tutmaya çalışırlar.

Zengin-fakir dengesi açısından da İslam’ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici pek çok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne içtimaî tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Çünkü, müslümanlar kendi aralarında adeta -tabir caizse- Allah’ın tevzî memurları gibi davranırlar; hakkıyla zekatlarını ve gerektiğinde de sadakalarını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtırlar. Bu itibarla da, İslam toplumunda, bir zümrenin alabildiğine zengin ve müreffeh, diğer bir zümrenin de fakir ve aç olması söz konusu değildir. Zira, bu sistemin sâlikleri, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) isnad edilen, “Komşusu aç iken kendisi tok olan bizden değildir” esprisini çok iyi idrak etmiş ve pratik hayatta da bunu büyük ölçüde uygulamışlardır.

Evet, İslam’da sadece haklara riayetle yetinilmez; Müslümanlara ait mal-mülk gibi şeylerde başkalarının da hakkı olduğu mülâhazasıyla hareket edilir; kibir ve çalım duygusuna, minnet ve başa kakma düşüncesine girilmeden bu haklardan bütün muhtaçların istifade etmesi sağlanır.

Bu ilahî sistemde, işverenlerin mütekebbir (kibirli zorba) olmaları, servet ve mal yığmaları, sadece kendi saadetlerini düşünmeleri hoş görülmemiştir. Bütün bir millet olarak, elemleri de lezzetleri de paylaşma anlayışı geliştirilmiştir. Onun içindir ki, Hazreti Ebû Bekir bütün servetini milletin saadeti için harcamış, -ilk halife olmasına rağmen- vefât ettiğinde geriye kalan tek elbisesiyle gömülmüştür. Hazreti Ömer, kıtlık olduğu zaman, -ki o gün bir devlet reisidir- ekmeğini sirkeye batırıp yiyerek hayatını devam ettirmeye çalışmıştır. O, halîfe ile hizmetçisinin bir tek bineği nöbetleşe kullanıp, deveye sıra ile binmelerini hiç de fevkalâdeden bir hâdise olarak görmemiş ve öyle mütevazıâne davranmıştır. Ebû Ubeyde b. Cerrah, ordusu açlığa mârûz kaldığı bir dönemde, kendisi de, askerleri gibi bir-iki hurma ile iktifâ etmiştir. Hazreti Ebû Zer, bir gün eline geçirdiği elbiselik kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da eli altındaki işçiye parçalı olarak elbise yaptırmıştır. Bu davranışının nedenini soranlara o, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in hadisi ile cevap vermiştir: “Onlar, sizin himayenize verilmiş kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, zor bir iş tahmil ederseniz onlara yardımcı olun.”

Anlatmaya çalıştığım bu hakikatler, ütopik bir hayatın destanlaştırılmasından ibaret değildir; aksine, asırlarca gaddar bir dünyanın en acımasız darbeleri karşısında dahi sarsılmayan ilâhî bir sistemin resmidir. Evet, Farabî, Medinetü’l-Fâzıla’sında ütopiktir. Eflatun bir ütopya yazarıdır. Fakat, Medine’de yaşananlar bir vakıadır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok kısa bir zaman içinde, işte böyle fazîlet atmosferi haline gelen bir site devleti kurmuştur. Şayet, bugün umumi manada müslümanların hali bu tablodaki fotoğrafa uymuyorsa, bu meseledeki kusur İslam’a değil, dinini bilmeyen ve onu hayata hayat kılmayan müslümanlara aittir.

Hasılı, İslam’a göre; düşüncede, tasavvurda ve akîdede istikâmet kazanmadıktan sonra, iktisadî meselelerin sağlam bir zemine oturması ve ahenk içinde yürütülmesi mümkün değildir. Emek ve sermaye ilişkisinde de durum aynıdır. İşveren ve işçi, biri ücreti verirken, diğeri çalışırken hep Allah’ın murâkabesi altında oldukları şuurunu bir an bile akıllarından çıkarmamalı ve yaptıklarını hep bu şuur içinde yapmalıdırlar. O zaman sermaye ve emeğin her ikisi de kudsîleşir, sömüren-sömürülen çatışma ve çelişkisi de tamamen ortadan kalkar. Böyle bir toplulukta, işveren işçinin yanındadır; ona ailenin bir ferdi gibi davranır; yemesinde, giymesinde ve meşru bütün isteklerinde yardımcı olur. İşçi ise, işin ve işverenin yanındadır; servet ve patron düşmanlığından uzaktır; sa’yin ve gayretin misali olma yolundadır. İşin en iyisini ortaya koyarken ve kan-ter içinde cehdedip boğuşurken, yüceler âleminde kendisine alkış tutulduğunun ve Hak katında takdir edildiğinin farkındadır, dolayısıyla da, yaptığı her şeyi gönül hoşnutluğu içinde ve ibadet neşvesiyle yapmaktadır.

İnhiraf etmede yeme ve içmenin rolü var mıdır?

Yediğimiz-içtiğimiz şeylerin inhiraf etmede rolleri vardır. Haram-helal diye bir kısım temel prensipler vardır ki bunlar bir mü’min için vazgeçilmez unsurlardır. Selef, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir beyanına dayanarak haram lokma, cehennemle temizlenir diyor ve insanın maddî yapısı ile manevî yapısı arasında bir alâkaya inanıyordu. Evvelâ yenen ve içilen şeylerin helâl olması, doğrudan doğruya Hz. Şarî tarafından talep edilmekte ve inananların bununla mukayyet olmaları istenmektedir. Yani biz bununla mükellefiz ve bu da bir emr-i İlâhîdir. İkinci olarak, haram olan şeylerin netice itibariyle getirdiği zararlar söz konusudur. Bu zararlar bazen maddî olur, bazan da manevî. Evet, yediğiniz bir lokma haramın, sizi inhirafa götürmesi ve hatta çoluk-çocuğumuzun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusu olabilir.

Selef-i salihîn bazen harama düşeriz korkusuyla şüpheli şeylerden dahi vazgeçmişlerdir. Hatta helâl olan birçok şeyden bile kaçınmış ve kılı kırk yararcasına hassas davranmışlardır. Binaenaleyh, haram yeme-içme ve giyinmenin insanı inhirafa götürdüğü her zaman söylenebilir. Dolayısıyla da bu mevzuda hassas olmayan ruhlar, burada da çeker, ötede de… Kaldı ki meşru daire oldukça geniştir, harama girmeye lüzum yoktur; bu itibarla da her zaman dikkatli olup, dikkatli yaşamaya gayret sarfedilmelidir.

Bazıları bu iş inşallahla maşallahla olmaz diyorlar. Bu söz doğrumudur, insanı günaha sokar mı?

“Bu iş ‘inşâallahla’, ‘mâşâallahla’ olmaz” sözü, insanı küfre sokan sözlerdendir. Gerçek ise, bu sözün tam tersidir. Herşey, ama herşey “inşâallah” ve “mâşâallah” ile yani Allah’ın dilemesi ve yapayacağımız şeylere O’nun meşietinin taalluku ile olur. Bu sebeple hayatlarını İslâmî çizgide sürdürenler, küçük, basit ve ehemmiyetsiz görünen ve belki de bir milletin imanla bağlarını koparma adına kasten onun içine sokulan böyle cümle ve deyimlere karşı alabildiğine dikkatli olmalıdırlar. Ne güzel der Bediüzzaman Hazretleri: “Hazer et (Sakın, dikkat et): Bir tutmakta, bir öpmekte……………..batma.” Kaldı ki, bu konudaki ayet-i kerime te’vil ve tefsire ihtiyaç olmayacak kadar açık ve sarihtir: “Allah’ın dilemesi olmadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey için ‘bunu yarın yapacağım’ deme.”

İslam’ın emekliliğe bakışı nasıldır?

İslâmî sistem içerisinde emeklilik müessesesine yer yoktur. İnsan, çalışabildiği müddetçe çalışmalı, elden-ayaktan düştüğünde de, varsa çocukları, yoksa akrabaları, onlar da yoksa, devlet kendisine yardım elini uzatmalıdır.

Hz. Ömer, çarşıda dilenen bir zimmîyi görünce canı sıkılır ve “bunları genç iken çalıştırıyor, çalışamayacak hale gelince de, dilenmeğe mahkûm ediyorsunuz” diyerek, kendisine Beytü’l-malden maaş bağlar.

İslâm’ın sosyal güvenlik sistemi, kendi değerleri içinde bir bütündür. Bu sebeple, bugün ülkemizde uygulanan şekilleriyle SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi emeklilik sistemlerini İslâmiyet’le te’lif etmek oldukça zordur. Zordur ama, bu müesseselerin sağladığı her türlü imkânı İslâm, daha güzel ve daha doyurucu biçimde, hem de hiç karşılık beklemeden, prim almadan ve ‘5000 iş günü’ devlette çalışma mecbûriyeti getirmeden sağlayacak bir içtimâî yapıya sahiptir.

Bu kaideler çerçevesinde, devlet müesseselerinde çalışarak emekli olmuş ve emekli maaşı almaya hak kazanmış Müslümanlar, eğer geçimleri emekli maaşına bağlı ise, bu maaşı almalı ve herhangi bir hayır müessesesinde hiç karşılık beklemeden dine-imâna hizmet etmelidirler. Şâyet, emekli maaşına ihtiyaçları yoksa ve geçimlerini başka kanallardan temin edebiliyorlarsa, bu takdirde, emeklilik maaşlarını muhtaç kimselere, talebelere veya hayır kurumlarına bağışlamalıdırlar.

Günümüzün şartları çerçevesinde faize cevaz verilebilir mi?

Şimdi millette bir hastalık var. Herşeyin kolayına fetva veriyorlar. “Zorlaştırmayınız” hadisini yanlış anlıyorlar. Bu dönemde bazen faizli muâmeleye mecbur kalınabilir. Ama bu geçici bir dönemdir. Böylesine geçici dönemlerde hemen “olur, caizdir” fetvası verilirse, sonra bu dinin hali ne olur..? Bakın, dünyayı fethedenler, o zor şartlar altında hiç namazlarını bırakmışlar mı? Eğer onlar, o zor şartları nazara alarak, önce “sünneti terkedelim, farzı kazaya bırakalım, abdest şimdilik kalsın…” falan deselerdi, zannediyorum bugün İslâm adına hiçbir şey kalmazdı. Bu, bir krizli dönemdir, biraz dişimizi sıkar katlanırsak normal zaman avdet edebilir. Bu din, cihanşümûldür. Böyle geçici dönemler için fetva çıkarıp kanun vaz’edenler, bir gün gelecek verdikleri fetvalardan yüzleri kızaracak ve utanacaklardır. “Borç yiğidin kamçısıdır” diye milleti zengin olmak için faizli kredi almaya teşvik edenler de. Aslında borç teşvik edilecek birşey değildir. Zaten Peygamber Efendimiz (sav), borçlu olan insanın cenaze namazını kılmamıştır.. o zaman hangi yiğidin kamçısından bahsediliyor? Kaldı ki, bugünkü borçların çoğu ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Herkes haram-helâl demeden holdingleşme sevdasında. Allah Rasûlü, borçlunun namazını kılmazken, borçlanmayı teşvik etmek, dinde laubali olmak değil de nedir?

Faizli bankalar karşısında tutumumuz nasıl olmalıdır?

Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için öldürücü bir zehirdir. Mürüvvet ve yardımlaşma hissinin ölmesi, “ben” merkezli yatırımların öne çıkması, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da büyümesi ve hepsinden kötüsü de Allah’ın haram kıldığı bir iş olması, bu müessesenin ilk akla gelen özellikleridir. Bu sebeple, mü’min, “günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın” fehvasınca -zarûrî haller dışında- bu anlayış ve onun cereyan ettiği ortamdan uzak durmalıdır.

Sigorta caiz midir?

Vatandaşların kazâ, felâket, âfet ve yoksulluk zamanlarında devlete müracaat edip, yardım talebinde bulunması ma’nâsında devlet sigortası ile, çeşitli iş kollarına mensup işçi ve memurlardan birinin uğradığı felâkete karşı maddî yardımda bulunma, bu olmadığı zaman, yatırdıkları aidatı geri alma şeklinde uygulanan üyelik sigortası, ittifakla caizdir. Fakat, sermaye sahibi kişi veya kuruluşların hayat, yangın, kazâ, hırsızlık vb. sigortası adıyla, aylık veya yıllık primler alarak yaptıkları, sigorta şartları tahakkuk etmediği takdirde yatırılan primlerin sahiplerine iade edilmediği ücretli sigorta çeşidine günümüzde bazı fukahâ câizdir dese de;

1. Kumar olması,

2. Meçhul unsurlar ihtivâ etmesi,

3. Bir yönüyle sarf muâmelesi olması; ve

4. Müslümanların teslim ve tevekkül konusundaki inançlarını zedeleyici hususlarla ma’lûl bulunmasından dolayı diğer bazılarına göre câiz görülmemişdir.

Asr-ı Saadet’te bu uygulamayı devlet, tebasından tek kuruş prim almadan yapıyordu. Bugün böyle bir uygulamanın olmaması, temelde İslâmî değer ve kaidelerle çatışan ücretli sigorta türüne cevaz vermeyi gerektirmez. Bununla birlikte, İslâmî değer ve kaideler çerçevesinde yapılacak bir sigorta işlemine de kimse bir şey diyemez. Değişen ictimâî ve iktisâdî yapılanmalar karşısında İslâmî esaslara uygun müesseselerin boy atıp gelişme imkânı bulabileceği günümüzde inşâallah dinine bağlı sermâyedarlar çıkar ve her yanı ile İslâm’a uygun bir sigorta şirketi kurarak, Müslümanların bu ihtiyaçlarını da karşılarlar.

Bir Müslüman trafik kurallarına uymak zorunda mıdır?

Ülkemizde pek çok trafik kazası meydana gelmektedir. Trafik kazalarının bu denli fazla olmasının maddî-mânevî pek çok sebebi var: Eğitimsizlik, ceza sisteminin yetersizliği, alt yapı eksikliği, alkol, uykusuzluk, aşırı hız, sorumsuzluk, günah ve hata inancının olmayışı ve macera hissi… gibi şeyler bunların başında gelir.

Trafik kurallarına uymak bir vatandaş olarak, ondan önce de bir Müslüman olarak bizim görevlerimizdendir. Hatta meseleye fıkhî açıdan yaklaşacak olursak, trafik kurallarına uymanın vacip olduğunu bile söylemek mümkündür. Çünkü bu kurallar, uzun deneme ve araştırmalar sonucu elde edilen, “iki kere iki dört eder” kat’iyetinde olmasa da yine de bir kesinlik ifade etmektedir. Meselâ, trafik kazalarına sebep olan âmillerin başında aşırı hız gelmektedir. Bu açıdan şehir içi ve şehir dışında belirtilen hız limitlerine uymanın vacip olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, hız limiti aşılıp, bunun sonucunda ölümlü bir kaza meydana gelmişse bu kaza, cinayet hükmünde değerlendirilebilir. İslâm fıkhında buna şibh-i amd/kasta benzeyen öldürme denir.

Şibh-i amd; –fukahânın farklı içtihatları mahfuz– öldürme maksadıyla değil de şöyle-böyle ölüme sebebiyet verme demektir. Ebû Hanife’ye göre, şibh-i amd, masum bir insanı, silâh yerine geçmeyen bir şey ile vurup öldürmeye denir. Ağır bir şey kullanarak öldürmek de aynı kategoriye girer. Ölüme sebep olan âletleri âlimler; kesici olan, kesici olmayan veya ağır olan diye farklı türlere ayırmışlardır. Ebû Hanife’ye göre demir ve o mânâda olan ağır bir şeyle işlenen cinayet şibh-i amddir. Yani kullanılan ağır âlet öldürücü nitelikte değilse cinayet şibh-i amd kabul edilir. Bu yaklaşımlar, âlimlerin kendi dönemleri itibarıyla yaptıkları deneme ve içtihatları neticesinde ortaya çıkan tespitlere dayanır. Bu prensipler açısından trafik kazalarına bakılacak olursa, bazılarına “amd”e bazılarını “şibh-i amd”e bazılarını da “hata”ya sokabiliriz ki, bunların hepsinde de cana kıyma söz konusudur.

Ayrıca İslâm Fıkhı’nın özünde bulunan bir başka prensip de şudur: “Başkasına zarar verici her fiilden kaçınması mümkün iken kaçınmayan ve ihmalkâr davranıp ihtiyatı elden bırakan kişi o işin sonucundan sorumlu tutulur.” Trafik kazalarına bu açıdan da bakıldığında kazaya sebebiyet verenlerin sorumlu olduğunu söylemek mümkündür.

Trafik cezalarının, gelişmiş ülkelerdeki cezalara kıyasla düşük olması da kazalara davetiye çıkaran ikinci bir husus olarak görülmektedir. Bu sebeple ülkemizdeki ceza sistemi yeniden gözden geçirilmeli ve cezalar caydırıcı olacak şekilde düzenlenmelidir. Bir diğer tedbir de otokontrol müessesesinin hayata geçirilmesidir. Gelişmiş ülkelerin çoğunda kuralların çiğnendiğini görenler onu yetkililere haber verirler.

Meselenin maddî boyutunun yanında bir de mânevî boyutu vardır. Yolculuklara sevap kazanma niyeti ile çıkılsa dahi; gösteriş içinde yolculuğa çıkma, koltuğa kurulma ve hız limitini aşma gibi şeyler Allah’ın sevmediği ve mü’mine yakışmayan tavırlardır. Cihan fethetmeye gidilse bile, şevk ü tarâb içinde değil, “Allah’ın rızasına muvafık mı?” diye hüzün içerisinde, riya, gurur ve bencillikten uzak olma mülâhazalarıyla gidilmelidir. Mü’min, temkin ve dikkat insanıdır. Kulluk yolunun, gafilâne hâllere, çalıma, gurura ve gösterişe tahammülü yoktur. Ne var ki zamanımızdaki trafik kazalarını görünce, hak ve hakikat adına söylenen şeylerin fayda vermediği, şeytanın sözünün daha fazla dinlendiği görülmektedir.

Finans kurumlarının verdiği tüketici kredileri faize girer mi?

Tüketici kredisi, ev ve araba kredilerinde yapılan uygulamaya benzer olarak ticaret anlayışıyla verilmektedir. Yani tüketici kredisi almak isteyen kişi mesela beyaz eşya almak istiyorsa faturayla bankaya gidiyor. Banka da bu oranda krediyi satıcının hesabına yatırıyor müşteri de bu miktarı bankaya borçlanmış oluyor. Genellikle finans kurumlarının izlemiş olduğu mantık bu doğrultuda.

Finans kurumlarının kuruluş gayesi, Türkiye’de bankacılık işlemlerini faiz sistemi ile çalışan bankalardan yapmak istemeyen ve bu konuda zor durumda kalan insanlara bir alternatif sunmaktır. Bu finans kurumları işlemlerini dine uygun yapmaya çalışmakta ve fetva kurullarına danışmaktadırlar.

Diğer taraftan dinimiz, uzun süreli borçlanmayı çok tasvip etmez ve elden geldiğince kanaat üzere yaşamayı salıklar. Bu dengeye dikkat etmekle beraber mecbur kaldığımızda finans kurumlarının yardımlarına başvurabiliriz.

Tabela işleri yapan bir kişinin içki firmalarına tabela yapması caiz midir?

Bu yapılan işin haram olduğu söylenemez. Çünkü levha yapmak bizatihi haram değildir. Bunu şarap fabrikasına üzüm satmaya benzetebiliriz.  Ancak Kur’an’da geçen “günahta yardımlaşmayın” ayetini düşündüğümüzde, bu işin şüpheden hali ve tamamen mahzursuz olduğunu da söyleyemeyiz. En azından dini hassasiyeti olan bir Müslüman bu tür şeylere imanının bir gereği olarak tavır koyabilir.

Buna göre eğer tabela işleri yapan kişi, yapabiliyorsa bu tür işlere karşı tavrını koymalı, ben içkinin reklamını yapamam diyebilmelidir. Ancak eline gelen her işi yapmak zorundaysa, böyle bir tavır koyması büyük rahatsızlıklara sebep olacaksa, kalbinden rahatsız olmakla yetinir ve işini yapar.

Yurt dışına (lokantalarda kullanılacak) midye, kurbağa ihraç etmeyi düşünüyorum. Bu iş dinen caiz midir?

Bir Müslüman’ın gayrimüslim ülkelerde gayrimüslimden faiz alması, gayrimüslime içki ve domuz eti satması ve hatta kazanacağı kesin olmak şartıyla kumar oynaması gibi fiillerin gayrimüslimlerce meşru olduğu ve Müslüman’ın da bu meşruiyetten faydalanmasının bir ölçüde ganimet mantığıyla açıklanabildiği esasına binaen, İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed’e göre caiz bulunmakla beraber, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Evzai, İshak ve Hanefi’lerden Ebu Yusuf’un da içinde bulunduğu fukahanın ekserisi, Müslüman’ın her yerde İslam ahkamı ile bağlı bulunduğunu ifade ederek, böyle batıl ve fasit akit ve alışverişleri caiz bulmamışlardır!.

Özellikle günümüzde çoğunluğun görüşünü esas alarak, dinimizde haram kılınan şeylerin, gayri Müslimlere satışını mahzurlu görmek ve bundan kaçınmak ihtiyata daha uygun olur. Dolayısıyla, dinimizce yenmesi haram kılınan, domuz, kurbağa gibi hayvanları onlara da satmamalıyız.

Fakat midye haramlık bakımından kurbağa gibi değildir. Hanefi mezhebinde caiz olmamakla beraber, diğer üç mezhebe göre caizdir. Bunun için midyenin ihracatı noktasında bir genişliğin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Başımı açmak yerine peruk takarak öğretmenlik yapmam caiz midir?

Peygamberimiz ifade buyurduğu hadisi şeriflerinde kadınların, saçlarına saç eklemelerini, bir başka kadının saçını başlarına koymalarını yasaklamış, her kadının kendi saçıyla var olmasını istemiştir. Her ne kadar bir mazeret sebebiyle, insan saçı dışında, pamuk naylon vs. nesnelerden yapılan saç benzeri şeylerin kullanılmasına izin verilmiş olsa da, bunlar da bir örtü ile kapatılacak ve ancak eşe ve nikâh düşmeyen akrabaya gösterilebilecektir.

Günümüzde bazı bayanların öğrenimine veya çalışma hayatına devam etmek için başvurduğu peruk için de caiz demek mümkün değildir. Bununla da başın örtüldüğü ve dolayısıyla tesettürün sağlandığı iddia edilemez. Çünkü vücudu örttüğü halde ince olan veya vücut hatlarını gösterecek kadar ince olan elbisenin de giyilmesi caiz değildir. Dolayısıyla peruk sadece başın geometrik şeklini değil, bütün detaylarıyla benzerini gözler önüne koymaktadır. Örtünmenin bir maksadı da, karşı tarafa çekici gelen organların kapatılması, örtülmesidir. Peruk takmakla bu amaç gerçekleşmemekte hatta bazen kişiyi daha da cazip hale getirmektedir.

Fakat günümüzde bir takım mülahazalarla başlarını açarak üniversitelerde okuyan, sonrada kendisine uygun bir mesleği icra eden ve bununla dini adına birtakım yüksek idealleri olan bayanlar varsa bu onların kendi kanaat-i vicdâniyeleriyle verdikleri bir karardır. Ve eğer böyle bir karar vererek başını açmışsa dinî hassasiyeti yüksek bir bayan ancak bunu dinine hizmet etme, gençliğe sahip çıkma gibi mülahazalarla yapabilir. Niyet burada önem arz etmektedir. Zira sırf dünyalık için dinin cevaz vermediği böyle bir meselede taviz vermek doğru değildir.

Rehinli eşyayı satın almak caiz midir?

Açıklama: Bulunduğum ülkede borçlu olan bir kimse borcunu kapatmak için evdeki herhangi bir eşyasını getirerek rehin veriyor. Belli bir zaman zarfında borcunu ödemezse eşyası buraya kalıyor. Bu firma da bu eşyayı piyasa fiyatına göre satıyor. Buralardan mal almak caiz midir?

Evet, burada borçluyla alacaklılar arasında bir tür rehin işlemi gerçekleşiyor. Yani borç veren firma, alacağını sağlamlaştırmak için borçlulardan rehin alıyor. Ve eğer bunlar zamanında borçlarını ödemezlerse, bu malları satarak oradan alacağını tahsil ediyor.

Bu yapılan muamele İslam hukukunda geçerli bir işlemdir. Ancak birkaç hususa dikkat edilmelidir. Öncelikle bu firmanın borçluların borcunu ödememesi halinde, zarara uğramamak için önceden rehin olarak aldığı malları satma hakkının olduğunu belirtmesi gerekir. Diğer yandan rehin olarak alınan mallar değerinde satılarak borçlular zarara uğratılmamalıdır. Bu malların satımı durumunda, eğer elde edilen meblağ borçtan fazla olursa, bu para mal sahiplerine yani borçlulara geri iade edilmelidir. Çünkü borç veren firmanın hakkı sadece verdiği borç miktarı kadar bir meblağı tahsil etmektir.

Bu açıklamalarda bulunduktan sonra zaten sorunun cevabı anlaşılmış olmaktadır. Çünkü bu firmanın borçlulardan aldığı malları, borçluların borçlarını ödememeleri halinde satma hakkı bulunduğuna göre, elbette bu malları alacak müşterilerin de bulunması iktiza eder. Buna göre bu malları satın almakta bir mahzur yoktur. Fakat burada fırsatçılık etmemeli, mallar piyasa fiyatları göz önünde bulundurularak satın alınmalı ve böylece mal sahipleri mağdur duruma düşürülmemelidir.

Ayrıca soruda dikkatimizi çeken bir husus vardır. Soruda ifade edildiğine göre firma verdiği borç miktarından çok daha fazla değerde malı rehin almaktadır. Eğer firma verdiği borcu alamadığında,  kendisini bu malların sahibi gibi görüyor ve malları satarak aldığı paranın hepsine el koyuyorsa bu caiz değildir. Çünkü firmanın hakkı, söylediğimiz gibi o malların ya da malın parasına el koymak değil o paradan alacağı kadarını almaktır. Dolayısıyla o malları sattıktan sonra ancak verdiği borcu o paradan alabilir. Üstünü, borçlu şahsa yani malın esas sahibine vermesi gerekir.

Şirket ortaklarından birisinin müdürlük yaptığı için maaş alması caiz midir?

Açıklama: Dört arkadaş bir şirket kurduk. İşleri takip etmek üzere aramızdan birisini görevlendirdik. Bu arkadaşımızın şirketten ayrıca bir maaş alması caiz midir?

Kurulan şirkette elde edilen kar miktarı anlaşma şartları gereğince ortaklar arasında dağıtılır. Fakat bunun dışında ortaklardan birisi, şirketin müdürlüğünü yapmak veya şirketle ilgili işleri yürütmek gibi ayrıca bir görevle ilgileniyorsa, tabii ki çalıştığının karşılığını alacaktır. Çünkü o kişi diğerlerinden farklı olarak bir sermayenin karını alacaktır bir de çalıştığı emeğinin karşılığını alacaktır. Ama ortakların hepsi şirketin bir işiyle ilgileniyorsa o takdirde zaten böyle bir ayrıma gerek yoktur.

Bu gibi meselelerde şirket kurulurken, daha baştan ücretlerin dağıtılması ve işbölümü gibi mevzular belirlenmelidir ki, daha sonra bir niza (tartışma) meydana gelmesin.

Altından haç imal etmek ve satışı caiz midir?

Kendisiyle günah işlenen bir şeyin alınıp satılması tahrimen mekruhtur. Eğer günah bizzat o şeyle işlenmiyorsa mekruh olmaz.

Buna göre, para kazanmak amacıyla da olsa zorunlu olmadıkça başka bir dinin şiarı/sembolü durumundaki haç vb. şeylerin satılması mekruhtur. Buna harama yakın mekruh yani tahrimen mekruhtur diyebiliriz. Zira haç, Hıristiyanlığa göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden dolayı onların şiarı/sembolü olmuştur. İslam’a göre ise Hz. İsa çarmıha gerilmemiş, Allah tarafından göğe yükseltilmiştir. Yani haç, bizim itikadımıza muhalif bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmış bir işarettir. Buradan hareketle kendisiyle günah işleneceğinden dolayı haç alıp satmak ve üretmek caiz değildir. (İbni Abidin)

Döviz alım-satımı yaparak para kazanmak caiz midir?

Açıklama: Döviz kurlarından para kazanmak maksatlı günü birlik veya haftalık kurun yükselmesine göre döviz alıp satmak caiz midir ve fıkhî hükmü nedir?

Fıkıh ıstılahında buna sarf akdi denir. Sarf akdi ise paranın paraya satılması, değiştirilmesi demektir. Aynı cins paranın birbiriyle değiştirilmesi veya başka bir cinsle değiştirilmesi sarftır. Sarf akdinde farklı cins paraların değişiminde akdin sahih olabilmesi için ayrılmadan önce el ile (elden ele) teslim edilmeleri de şarttır. (İbn Abidin, Sarf Babı)

Yukarıda ifade edildiği üzere döviz satımında satışın peşin olması gerekir. Alım-satım peşin yapıldığı takdirde döviz alım-satımı yapmak caizdir.

Yurt dışındaki bankalarla faizli muamele yapmak caiz midir?

İslam müctehid ve fakihlerinin çoğunluğuna göre, Müslüman için İslam ülkelerinde yapılması haram olan bir şeyin İslam ülkesi olmayan yani daru’l-harp sayılan yelerde yapılması da haramdır. Bu itibarla, İslam ülkelerinde haram olan faizli akitlerin yapılması, İslam ülkesi olmayan yerlerde de haramdır. Kaldı ki Müslümanlar gayr-ı müslim ülkelerin bankalarındaki cüz’î bir faizle bekletilen dövizleriyle bu ülkenin iktisadına hizmet etmiş, katkıda bulunmuş olurlar. (D.i.b.)

İşsizlik parasını almak caiz midir?

İşsiz kalma durumlarında yapılan ödemeyi almak meşrudur. Çünkü bu, devlet tarafından bütün vatandaşlara tanınan bir haktır. İşe girerken yapılan anlaşmalarda bunlar zikredilir. Daha sonra bunlara uymak, her iki taraf için de şarttır.

Ancak, yalan beyanda bulunarak veya çalışabildiği halde çalışamaz raporları alarak çalışmadan veya işsiz görünerek işsizlik parası almak caiz değildir. Bu gayri müslim ülkede de olsa aynıdır, çünkü bu bir kandırmadır. Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Aldatan bizden değildir” buyuruyor.

Bankalardan kredi kullanarak ev veya araba sahibi olmak caiz midir?

Araba ve ev zaruri ihtiyaçlardan sayıldığından dolayı, bunların meşru yollardan temin edilemediği durumlarda, faizli kredi çekerek bu ihtiyaçların giderilmesini “Zaruretler, haramları helal kılar” kaidesi hükmünce caiz sayan fıkıhçılar vardır. Diğer yandan da, bankadan çekilen ev veya araba kredisinin enflasyon oranının altında olduğu durumlarda, bu muamelenin faizli bir muamele sayılmayacağını ve dolayısıyla haram kapsamına girmeyeceğini söylemişlerdir.

Fakat biz bu görüşlere katılmıyor ve bankadan çekilen faizli kredinin azının da çoğunun da caiz olmayacağını kabul ediyoruz. Zaruri ihtiyaçların hepsi aynı derecede değildir. Pekâlâ, insan haram olan bir muamele yapmaktansa kirada oturarak da veya arabası olmadan da hayatını devam ettirebilir. Yani ev ve arabayı haramı helal kılacak ölçüde gerekli olan zaruri ihtiyaçlardan kabul edemeyiz.

Diğer yandan, her ne kadar biz krediyi aldığımız esnada, enflasyon oranın altında gibi gözükse de, burada da iki risk bulunmaktadır. Birincisi, biz bu muamelemizle faizli bir akide imza atıyoruz. Yani yaptığımız işlem doğrudan faizle alakalıdır. İkincisi ise, enflasyon sabit değildir. Enflasyon, banka kredisini çektiğimiz esnada faiz oranından yüksek olabilir. Fakat biz, ödemeler esnasında enflasyonun aynı oranda kalacağını bilemeyiz, faiz oranından daha aşağı düşmesi de muhtemeldir. Dolayısıyla buradaki belirsizlik, alışverişi bozar.

Bunun için ev, araba gibi ihtiyaçlarımızı karşılamak için faizle işleyen bankalardan kredi çekmemiz caiz değildir. Bunun yerine, faizsiz müesseselerden faydalanma, tanıdıklarımızdan borç alma veya para biriktirerek doğrudan alma yollarına gitmeliyiz.

Dükkânımı bankaya ya da içki satacak olan marketçiye kiraya verebilir miyim?

Mes’elenin bir halkın maslahatı, bir de insan irade ve hürriyeti gibi iki önemli yönü vardır. İmam Azam’a göre, bir insan Hıristiyan tebanın (zimmilerin) çoğunlukta olduğu yerlerde, kilise ve içki satışı için dükkanını verebilir. Fakat İmam Azam’ın iki talebesi ve diğer mezhep imamlarına göre “bir binanın; kilise, havra, içki dükkânı, kumarhane, banka vs. işler yapmak isteyene kiraya vermesi” caiz değildir. (İbni Kudâme, El-Mugni, 5 / 552) Çünkü bu, günaha yardımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in içki konusunda lanet ettiği on kişiden biri de taşıyıcısıdır ve bu günaha yardım manasına gelmektedir. (bk. Ebu Davûd, Esribe 2; Müsned, 1 / 316)

Görüldüğü gibi dükkânını içki satana ya da bankaya kiraya vermek İmam Azam’ın dışındaki cumhûra (fıkıhçı çoğunluğuna) göre mutlak anlamda caiz değildir. Kaldı ki, İmamı Azam da bunun için bir takım şartlar ileri sürmüştür ve bu şartlara göre bugün fetva verilemeyeceği kanaati hakimdir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz