Kasko yaptırdığım firmaya kaskodan önce arabada oluşan hasarı ödetmem caiz mi?

Kasko bir akittir ve akdin başladığı andan itibaren oluşabilecek zararları tazmin etme üzerine bir anlaşmadır. Dolayısıyla sözleşme tarihinden önce oluşan zararları kaskonun yapıldığı firmaya ödetmek hem yalan beyana hem de aldatmaya girer ki Peygamberimiz (sas) “Aldatan bizden değildir” buyurmuştur.

Vadeli satışlar ile peşin satışlar arasındaki fiyat farkı faiz midir?

Öncelikle şu iki hususu ifade edelim: Günümüzdeki ekonomik faaliyet ve teşkilatlanmalar, büyük ölçüde Batı kapitalizmine uyarlanmış durumdadır. Dolayısıyla ne tarihî toplum düzenimize, ne de sosyo-ekonomik teşkilatlanmamıza uymaktadır. Çünkü bugünün ekonomik faaliyetlerini şekillendiren güç, israf ve faiz ekonomisidir. Bu da daha ziyade tüketim felsefesine dayanmaktadır. Yani sistemin işlemesi için toplum düzenindeki sosyal tabakalar sürekli israf ve tüketime alıştırılmalıdır. Bunun da en temel dayanağı insandaki mal-menal hırsı ve fıtrî zaafıdır. Moda ve reklam şirketleri bin bir türlü entrikalarla insandaki bu zaafı kamçılayıp, pompalamak için gece gündüz çalışmaktadırlar. Zira başka türlü insanları israfa ve modaya alıştırmanın imkânı olmadığını pek iyi bilmektedirler. Oysa bir toplumdaki ekonomik icraat ve faaliyetler o toplumun karşılaştığı ferdî ve sosyal ihtiyaçlar ve zaruretlerle şekillenmelidir ki güçlü ve düzenli bir ekonomi teşekkül etsin. Ama maalesef bugün bu böyle olmuyor. Toplum tatmin edilemez bir israfa alıştırılıyor. Böyle olunca da, ihtiyaç olmayan maddeler dahi, temel ihtiyaç listelerine kaydediliyor.

Esasen taksitli satışlar belli şartlar dahilinde şer’an sakıncası olmamakla beraber, kapitalizmin kitlelerin alım güçlerini tahrik ve teşvik etme gayreti ve felsefesinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.

Burada dikkati çeken ikinci husus ise; sorunun caiz mi şekliyle değil, faiz mi endişesiyle sorulmasıdır.

Bu kısa girişten sonra sorunun cevabına geçelim. İslâm hukukuna göre alış verişler malın veya paranın peşin olup olmamasına göre dört ayrı kategoride incelenir:

1) Mal peşin, satış bedeli peşin. Bu muamele caizdir.

2) Mal veresiye, satış bedeli peşin. Selem veya selef akdi adını verdiğimiz bu alış veriş çeşidi de caizdir.

3) Mal veresiye satış bedeli veresiye. Bu hadis-i şerifle yasaklanmıştır. (1)

4) Mal peşin, satış bedeli veresiye.

Veresiye alış veriş olarak nitelendirdiğimiz bu muamele, Allah Rasulü’nün Hz. Cabir’in devesini bir yolculuk esnasında alıp, parasını Medine’de ödemesi veya bir Yahudi’den bedelini sonra ödemek şartıyla buğday alması (2) vs. gibi gösterebileceğimiz birçok örneğe istinaden caizdir. Yalnız burada satış bedelinin ve ödeme tarihinin veya bedel taksitler halinde ödenecekse, taksit ödeme tarihlerinin mutlaka satış anında tesbit edilmesi gerekmektedir.

Aksi halde, peşin 5 milyon, vadeli 8 milyon denilip, iki fiyattan bir tanesi üzerinde karar kılmadan bitirilen bir alış veriş “Allah Resulü bir satış içinde iki satışı nehyetti”(3) ve “bir satış içinde iki şart helal olmaz”(4) hadislerine binaen kafiyen caiz değildir.

Netice itibarıyla peşin veya veresiye fiyattan birisini tercih etmeden akit yapılmış ve alıcı akit meclisinden bu şekilde ayrılmışsa satış bedeli meçhul olduğundan akit fasittir. Ama ister peşin ister veresiye taraflar iki fiyattan biri üzerinde anlaştılar ise akit caizdir.

Şimdi gelelim vadeli satışta, peşin satış fiyatının üzerine eklenen paranın hükmüne:

a) Satış peşin ve veresiye olmak üzere iki fiyat öne sürmeksizin tek satış bedeli üzerinden yapılsa ve üzerine akit yapılan satış bedeli veresiye satış miktarını bulsa, hile, yalan, gabn-i fahiş (aşırı aldatma) olmamak şartıyla caizdir. Mesela 20 milyon peşin, 25 milyon veresiye piyasada müşteri bulan bir mala baştan 27 milyon denilse, sonra yapılan pazarlık sonucu bu mal 25 milyon peşine satılsa, eğer 2 milyonluk fark gabn-i fahiş içine girmiyorsa, bu muamele caizdir.

b) Veresiye satış bedeli, piyasa fiyatlarının esneklik alanı içine giriyorsa, vâde farkı satış bedelinden indirim yapmamak anlamına gelir. Yani piyasada 20 ila 25 milyon arasında alıcı bulan bir mal, 19 veya 25 milyona satılabilir. Şimdi bu malı 25 milyona peşin olarak satılsa indirimsiz, veresiye 25 milyona satılsa müşteriye ödeme kolaylığı sağlanarak sanki indirim yapılmış demektir.

c) Fakat aynı mal piyasa sınırları dışına çıkılarak, sırf vâde sebebiyle 30 milyona satılsa, bu 5 milyon bazılarına göre faizdir. Zira Allah Rasulü (s.a.s) “Her kim bir satış içinde iki satış yaparsa, satıcı için ya bu iki fiyattan düşük olanı veya faiz vardır”(5) buyurmaktadır.

Bazılarına göre ise bu fahiş fark faiz değildir. Zira bahsi geçen hadis-i şerifin ravilerinden Muhammed b. Amr b. Alkame zayıf bir insandır. (6) Ayrıca “bir satış içinde iki satış”hadisinden anlaşılan mânâ, daha önce de değindiğimiz gibi, peşin veya veresiye bir bedel üzerinde karar kılmadan bitirilen alış veriş demektir. Halbuki burada bir meçhuliyet söz-konusu değildir.

Faiz meselesine gelince; faizin mahalli ve illeti bahsini ettiğimiz hususta bulunmamaktadır. Zira burada ne paranın para ile, ne de malın mal ile değişmesi vardır. Burada mal ile para mübadelesi yapılmaktadır ki, buna İslâm hukukuna göre bey’ denir ve bu türlü durumlarda faiz câri değildir. İhtimal buna faiz diyenler malı ortadan kaldırıp yerine parayı koyuyor ve alış verişi paranın para ile mübadelesi şeklinde görüp hayalî ve farazi birşey üzerine hüküm bina ediyorlar. Bununla birlikte yani aradaki 5 milyonluk fark faiz olmamakla beraber gabn-i fahiş olduğu da muhakkaktır.

Dolayısıyla da, alıcının malı geri iade etmeye veya 5 milyon fazlalığı almaya, satıcı kabul etmediği takdirde de mahkemeye müracaat etme hakkı vardır. Ve 5 milyonluk bu fahiş farkın helal olduğunu söylemek de katiyen mümkün değildir.

Ahmet Kurucan

[1] eş-Sevkânî, Neylü’l-Evtâr, 5/176 [2] Buhari, İstikraz, I [3] Müsned, 1/394; Muvattâ, 2/663 [4] Buhari, Buyu’, 73; Tirmizi, Buyu’, 19 [5] Ebu Dâvud, Buyu’ 53, Beyhakî, Sünen, 5/343 [6] ez-Zehebî, Mizanu’l İ’tidal ve Tbni Ebi Hatim el-Râzi, el-Cerhu ve’t-Ta’dil, Muhammed b. Amr b. Alkame maddeleri

İhalelerde Malı Almak İçin Önceden Anlaşmak Caiz midir?

Resulüllah Efendimiz, açık artırmayı caiz görmüş, bizzat kendisi de bir sahabinin ev eşyasını açık artırma ile satmış, fazla fiyat vereni tercih etmiştir. Ancak malın değerinde fazla miktarda aşağıya indirmeyi de, fazla miktarda yukarıya çıkarmayı da fahiş indirme, fahiş yükseltme olması halinde caiz görmemiş, yapanları hileci olarak ilan buyurmuştur. Bu yüzden Hanefi’de ‘açık artırmada yapılan satışlar caiz ve sahih olsa da önceden anlaşma ile fiyat düşürmek yahut da yükseltmek mekruhluktan kurtulamaz’ denmiş, dürüstçe bir tutum olarak görülmemiştir.

Şafii’de ise, malı almak için değil de müşteriyi kızıştırmak için araya girmek haramdır. Ancak mal değerini bulmuyor, çok aşağılara satılacak gibi görünüyorsa malın gerçek değerini bulmasına sebep olacak araya girmelerin caiz olduğunda da şüphe yoktur. Bu adaleti temin etmeye matuf bir gayrettir.

Bir kişinin alkol satılan bir marketten alışveriş yapması caiz midir?

İçkiyi satmak, satın almak haramdır. İçki satan kimseden helal olan bir şeyi satın almak ise İslam hukukuna göre haram değil, caizdir. Fakat caiz olması alınması gerektiğine de delalet etmez. İçki satan yerlerden alışverişte bulunmak, onların bu faaliyetlerinin devamına bir destek manasına gelir. Çünkü bizim yaptığımız alışverişten yapmış olduğu kârla bu kişi aynı zamanda içki de alabilmekte ve onu satabilmektedir. Meseleye Kur’an çerçevesinde baktığımızda ayet-i kerimede: “Velâ teâvenû ale’l-ismi ve’l-üdvân = Günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayınız” (Maide Suresi, 5/2) buyrulmaktadır. Biz mü’minler ayetin bu irşadıyla hareket edip neticesinde günaha yardım manasını taşıyan bu alışverişten uzak durmalıyız. Alışveriş bugün için çok önemli bir gelir kaynağıdır. Bu hassasiyette olan mü’minler paralarını nerelere harcadığına ve bu harcama neticesinde bu paraların kimin ellerine geçtiğine dikkat etmelidirler. Allah’ın haram kıldığı bir nesneye dolaylı olarak da olsa yardımda bulunmak sorumluluğu gerektirir. Zira ayet açıktır. Hadisi şerifte ise şöyle buyrulur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) içki ilgili olarak on kişiye lanet etti: “(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve ikram edene, (imalâthaneden veya depodan, toptancıdan perakendeciye veya tüketiciye kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene.” (Tirmizî, Büyû 59; İbnu Mâce, Eşribe 6) Görüldüğü üzere içkinin imalatından tüketilmesine kadar bu işe önayak olan herkese Efendimiz (s.a.s.) lanet etmiştir. Bu noktadan hareketle her ne kadar bu on sınıf içerisinde olmasa da içki satan yerlerden alışveriş yapmak suretiyle dolaylı yollardan da olsa bir günahın işlenmesine yardımda bulunmamaya çalışmalıyız.

Erkeklere özel yapılan altın takıların satılması caiz midir?

Açıklama: Erkeklere özel yapılan altın takıların satılması caiz midir? Hem erkek hem kadının kullandığı alyans takmak ve satmak caiz midir?

Öncelikle konuyla ilgili şu genel kaideyi belirtelim: Yenilip, içilmesi veya kullanılması haram olan bir şeyin üretiminin yapılması veya ticaret malı olarak kullanılması da haramdır. Ancak haram olan bir şeyin, helal olarak kullanıldığı alanlar da bulunursa, bu şeyi üretmek veya ticaretini yapmak haram olmaktan çıkar. Mesela, ipek erkeklere haramdır, fakat kadınlara helal olduğu için, bunu satmak caiz olur. Veya bir zehir maddesini düşünelim. Eğer bunun tıp, kimya gibi kullanımının faydalı olduğu alanlar da bulunursa, bu maddeyi üretmek haram olmaz. Fakat domuz eti gibi hiçbir şekilde kullanımı caiz olmayan bir şey için bunu söyleyemeyiz.

İşte sadece erkeklerin kullandığı altın takıları da bu zaviyeden değerlendirdiğimizde, bunları üretmenin veya satmanın caiz olmayacağını söyleyebiliriz. Gerçi istisnai olarak mesela kişi, ben altın yüzüğü takmak için değil de, hatıra olsun diye sandıkta saklayacağım diyebilir. Ama bunların genel olarak toplumda kullanımına baktığımızda, ileri sürülen böyle bir itirazın meselenin hükmünü değiştirecek kuvvette olmadığı görülecektir. Çünkü erkekler için üretilen altın takıların daha ziyade takılmak için kullanıldıklarını görüyoruz.

Aynı konuyla ilgili Halil Gönenç Hoca’nın cevabı da şu şekildedir: “Erkek için altından böyle bir ziynet eşyasını imal edip satmak haramdır. Günaha girmesi hususunda yardım yapılmış olur.” (Günümüz Meselelerine Fetvalar, s. 361)

Kadınların, ister altından ister gümüşten isterse farklı bir mücevherden olsun alyans takmaları caizdir. Alyans takmanın erkekler için hükmünü tespit etmemiz için öncelikle bunun maddesine bakmamız gerekir. Gümüşten yapılan alyanslar caiz olurken, altın alyanslar caiz değildir. Bunların üretiminde de yukarıda ifade ettiğimiz hükümler geçerlidir.

Yurt dışına (lokantalarda kullanılacak) midye, kurbağa ihraç etmeyi düşünüyorum. Bu iş dinen caiz midir?

Bir Müslüman’ın gayrimüslim ülkelerde gayrimüslimden faiz alması, gayrimüslime içki ve domuz eti satması ve hatta kazanacağı kesin olmak şartıyla kumar oynaması gibi fiillerin gayrimüslimlerce meşru olduğu ve Müslüman’ın da bu meşruiyetten faydalanmasının bir ölçüde ganimet mantığıyla açıklanabildiği esasına binaen, İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed’e göre caiz bulunmakla beraber, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Evzai, İshak ve Hanefi’lerden Ebu Yusuf’un da içinde bulunduğu fukahanın ekserisi, Müslüman’ın her yerde İslam ahkamı ile bağlı bulunduğunu ifade ederek, böyle batıl ve fasit akit ve alışverişleri caiz bulmamışlardır!.

Özellikle günümüzde çoğunluğun görüşünü esas alarak, dinimizde haram kılınan şeylerin, gayri Müslimlere satışını mahzurlu görmek ve bundan kaçınmak ihtiyata daha uygun olur. Dolayısıyla, dinimizce yenmesi haram kılınan, domuz, kurbağa gibi hayvanları onlara da satmamalıyız.

Fakat midye haramlık bakımından kurbağa gibi değildir. Hanefi mezhebinde caiz olmamakla beraber, diğer üç mezhebe göre caizdir. Bunun için midyenin ihracatı noktasında bir genişliğin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Rehinli eşyayı satın almak caiz midir?

Açıklama: Bulunduğum ülkede borçlu olan bir kimse borcunu kapatmak için evdeki herhangi bir eşyasını getirerek rehin veriyor. Belli bir zaman zarfında borcunu ödemezse eşyası buraya kalıyor. Bu firma da bu eşyayı piyasa fiyatına göre satıyor. Buralardan mal almak caiz midir?

Evet, burada borçluyla alacaklılar arasında bir tür rehin işlemi gerçekleşiyor. Yani borç veren firma, alacağını sağlamlaştırmak için borçlulardan rehin alıyor. Ve eğer bunlar zamanında borçlarını ödemezlerse, bu malları satarak oradan alacağını tahsil ediyor.

Bu yapılan muamele İslam hukukunda geçerli bir işlemdir. Ancak birkaç hususa dikkat edilmelidir. Öncelikle bu firmanın borçluların borcunu ödememesi halinde, zarara uğramamak için önceden rehin olarak aldığı malları satma hakkının olduğunu belirtmesi gerekir. Diğer yandan rehin olarak alınan mallar değerinde satılarak borçlular zarara uğratılmamalıdır. Bu malların satımı durumunda, eğer elde edilen meblağ borçtan fazla olursa, bu para mal sahiplerine yani borçlulara geri iade edilmelidir. Çünkü borç veren firmanın hakkı sadece verdiği borç miktarı kadar bir meblağı tahsil etmektir.

Bu açıklamalarda bulunduktan sonra zaten sorunun cevabı anlaşılmış olmaktadır. Çünkü bu firmanın borçlulardan aldığı malları, borçluların borçlarını ödememeleri halinde satma hakkı bulunduğuna göre, elbette bu malları alacak müşterilerin de bulunması iktiza eder. Buna göre bu malları satın almakta bir mahzur yoktur. Fakat burada fırsatçılık etmemeli, mallar piyasa fiyatları göz önünde bulundurularak satın alınmalı ve böylece mal sahipleri mağdur duruma düşürülmemelidir.

Ayrıca soruda dikkatimizi çeken bir husus vardır. Soruda ifade edildiğine göre firma verdiği borç miktarından çok daha fazla değerde malı rehin almaktadır. Eğer firma verdiği borcu alamadığında,  kendisini bu malların sahibi gibi görüyor ve malları satarak aldığı paranın hepsine el koyuyorsa bu caiz değildir. Çünkü firmanın hakkı, söylediğimiz gibi o malların ya da malın parasına el koymak değil o paradan alacağı kadarını almaktır. Dolayısıyla o malları sattıktan sonra ancak verdiği borcu o paradan alabilir. Üstünü, borçlu şahsa yani malın esas sahibine vermesi gerekir.

Altından haç imal etmek ve satışı caiz midir?

Kendisiyle günah işlenen bir şeyin alınıp satılması tahrimen mekruhtur. Eğer günah bizzat o şeyle işlenmiyorsa mekruh olmaz.

Buna göre, para kazanmak amacıyla da olsa zorunlu olmadıkça başka bir dinin şiarı/sembolü durumundaki haç vb. şeylerin satılması mekruhtur. Buna harama yakın mekruh yani tahrimen mekruhtur diyebiliriz. Zira haç, Hıristiyanlığa göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden dolayı onların şiarı/sembolü olmuştur. İslam’a göre ise Hz. İsa çarmıha gerilmemiş, Allah tarafından göğe yükseltilmiştir. Yani haç, bizim itikadımıza muhalif bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmış bir işarettir. Buradan hareketle kendisiyle günah işleneceğinden dolayı haç alıp satmak ve üretmek caiz değildir. (İbni Abidin)

Dükkânımı bankaya ya da içki satacak olan marketçiye kiraya verebilir miyim?

Mes’elenin bir halkın maslahatı, bir de insan irade ve hürriyeti gibi iki önemli yönü vardır. İmam Azam’a göre, bir insan Hıristiyan tebanın (zimmilerin) çoğunlukta olduğu yerlerde, kilise ve içki satışı için dükkanını verebilir. Fakat İmam Azam’ın iki talebesi ve diğer mezhep imamlarına göre “bir binanın; kilise, havra, içki dükkânı, kumarhane, banka vs. işler yapmak isteyene kiraya vermesi” caiz değildir. (İbni Kudâme, El-Mugni, 5 / 552) Çünkü bu, günaha yardımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in içki konusunda lanet ettiği on kişiden biri de taşıyıcısıdır ve bu günaha yardım manasına gelmektedir. (bk. Ebu Davûd, Esribe 2; Müsned, 1 / 316)

Görüldüğü gibi dükkânını içki satana ya da bankaya kiraya vermek İmam Azam’ın dışındaki cumhûra (fıkıhçı çoğunluğuna) göre mutlak anlamda caiz değildir. Kaldı ki, İmamı Azam da bunun için bir takım şartlar ileri sürmüştür ve bu şartlara göre bugün fetva verilemeyeceği kanaati hakimdir.

Emanet mal çalınırsa tazmin edilir mi?

Açıklama: Birisine emanet olarak altın veriliyor. Kendisine emanet verilen şahsın evine de hırsız girip altınları çalıyor. Bu durumda emanetçi altınları tazmin etmeli midir?

Emanet manasına gelen vedîa, korunmak üzere bir kimseye verilen mala denir. Bu konuda yapılan akde de vedîa akdi denir. Somut bir delil olmadıkça, emanet alan şahsa, emin biri olmadığı düşüncesiyle kaybettiği emanet mal ödettirilmez. Bu sebeple verdiği emanetlerin kaybolduğunu söyleyen bazı şahıslar, onun ödettirilmesini istese bile delil getirmedikçe dinlenmezler. (Doç. Dr. İsmail Köksal, İslam Hukuku)

Sahibi bilmediği halde içinde hazine\gömü olan arsayı satın almak caiz olur mu?

Açıklama: Arkadaşın biri arsa satın almak istiyor fakat onun söylediğine göre, arsada arsanın şu andaki sahibinin babasının sakladığı altınlar gizli ama bunu arsanın sahibi bilmiyor. Bu arsayı arkadaşın normal değerine göre -arsada altın saklı olduğunu söylemeden – satın alması caiz midir?

Hane ve bu türlü arsa satımlarında satışla alakalı olarak iki durum gözükmektedir. Birincisi: bu türlü satımlarda örfi olarak, satılan mal adı verilen şeyler, adı zikredilmeden satışa dâhil olur. İkinci durum ise: satılan mala bitişik veya ona tabi olan her şey satışa dâhildir. Yani satılan mala ayrılmayacak şekilde bitişik olan her şey satışa dâhildir. Bununla alakalı olarak İbn-i Abidin’de şöyle denmektedir: “Bir insanın bir hane veya yer alması ve orayı kazınca orada değerli mermer, balat gibi değerli taşların çıkması sık rastlanan bir durumdur. Bunlar binada çıkar ve binaya tabi olursa müşterinin; aksi takdirde ise satıcının olur, ona ait kabul edilir.”

Bu metinden de anlaşılacağı üzere arsada gömülü olan define, hazine türü şeyler sahibinin hakkıdır. Alıcı bunu biliyorsa ona söylemelidir. Çünkü alım-satımda arsa üzerine konuşulmuş ve akit yapılmıştır. Arsanın içindeki define arsaya tabi olmadığından arsa sahibi içinde gömü olduğunu bilmese bile bunun alınması ve kullanılması caiz olmaz. Sonra bunun içindeki gömü, yukarıda belirttiğimiz gibi satılan şeyin içerisinde örfi olarak satılan mal cinsinden değildir. Çünkü içinde gömü olduğunu bilen kimse arsayı onunla beraber arsa fiyatı üzerinden satmayacağı açıktır. Bu halde her iki duruma göre arsanın bu şekilde alınamayacağı aşikârdır.

Bütün bunlardan sonra bir de meselenin içinde zımni bir hırsızlık ve hile söz konusudur. Zira soruda belirttiğiniz gibi gömüyü arsaya babası gömmüş ve bir şekilde varislerine söyleyemeden vefat etmiştir. Bu durumda hak sahibi, gömünün vefat eden sahibinin varisleridir. Böyle bir durumdan istifade ederek inanan bir Müslüman’ın bile bile kul hakkına girmesi ise hiçbir şekilde caiz görülemez.

Emlakçılık/komisyonculuk yapmak caiz midir?

Genel manada komisyonculuk yapılırken, meseleye İslam’ın menfi baktığını her zaman hatırda tutarak, şu hususlara dikkat edilmesi gerekir:

Ticari ahlaksızlıklara sebebiyet vermemek,

Üretici ve tüketiciyi aldatmamak,

Piyasanın aşırı yükselmesine imkân vermemek,

Stokçuluk yapmamak.

Bu şartlara riayet edilerek komisyonculuk yapılabilir. Genelde bu şartlara riayet edilmediği / edilemediği için İslam meseleye menfi bakar. Fakat zamanın şartları içerisinde işleyen bir sistem olarak ele alıp bazı taraflarını yontmaya, tadil etmeye bakmak gerekiyor.

Son madde hariç (çünkü kiralanacak ev ve işyerlerini stoklamak diye bir şey olmaz) diğer maddeler, emlâk komisyonculuğu (emlâkçılık) için de geçerlidir.

Yani,

1-     Ticari herhangi bir gayri meşru işleme girmemek

2-    Kiraya vereni de (satanı da) kiralayanı da (alanı da) aldatmamak

3-    Fiyatları yüksek tutarak aşırı pahalılığa sebebiyet vermemek. Bugün özellikle bu yapılıyor. Mesela, ev sahibi geliyor evini aylık 500 milyona kiralamak istiyor. Emlakçı diyor ki, bu fiyata bu ev ucuz gider, bunu 600 milyon yapalım. Ve evi 600 milyondan kiraya veriyor. Bu şekilde piyasa yükseliyor. Bugün pahalılığın artmasında ev kiralarının yüksek oluşunun payını da hesap edersek meselenin hassasiyeti daha iyi anlaşılmaktadır. Hâsılı, makul bir fiyat tesbit edip her üç tarafı da (emlakçı, ev sahibi ve kiracı) düşünerek karar vermek gerekir.

“Emlâk alım ve satımında dürüst, tarafsız ve insaflı olarak aracılık eden, satmak isteyene müşteri, almak isteyene emlâk vb. bulan şahsın, bu hizmetinden dolayı taraflardan bir ücret almasında sakınca yoktur. Bu ücret için bir raiç (standart veya yaygın bir ücret) varsa buna uyulabilir. Yoksa pazarlık yapılır ve anlaşmaya göre hareket edilir.”(H. Karaman)

Biz buna bir şey ekliyoruz: Piyasayı yükseltmemeye özellikle ehemmiyet verilmeli.

Forex caiz midir?

Forex İngilizce FOReign EXchange kelimelerinin kısaltmasıdır, ülkelerin para birimlerinin değişim piyasasıdır. Yani bir ülkenin para birimi karşılığında diğer bir ülkenin para biriminin alındığı veya satıldığı piyasadır. Bütün dünyada döviz parite fiyatları bu piyasada belirlenir. Piyasanın ana katılımcıları bankalar ve broker şirketleridir. Broker şirketleri müşterilerinin alım/satım isteklerini yerine getirirler. Büyük mevduatları olan müşteriler için bankalar kendileri de broker hizmetini verebilirler.

Bu konuda, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun cevabı şöyledir.

Kuşkusuz, para cinsinden olan şeylerin birbirleriyle değiştirilmesinde (sarf akdinde, alınıp satılmasında) bedellerin peşin olması gerekir. Bedellerden birinin veresiye olması, yapılan işlemi faize dönüştürür. Buna göre dolar ve euro gibi yabancı paraların vade farkı uygulanmasa bile veresiye olarak satılması caiz değildir. Paranın ödünç alınıp verilmesinde ise faiz cereyan etmez.

Hz. Peygamber, “veresiye ile veresiyenin mübadelesini yasaklamıştır” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 6/330. Hadis No:9470) Hâkim’in Müstedrek’ine, Beyhâki’nin Sünen’ine atfen). Bu itibarla, mali mübadelelerde bedellerden en az birinin peşin olması, diğer bedelin de ödeme gününün tesbit edilmesi gerekir. Bedellerden her ikisinin de veresiye olması caiz olmaz. Bu hususta ulema icmâ etmiştir (görüş birliğine varmıştır).

Yukarıda izah ettiğiniz işlemler alın terine dayanmadığı, garar /aldatma içerdiği, yerine göre faize girildiği, tamamı elde olmayan bir parayla alışveriş yapıldığı ve spekülasyonlara açık olduğu için caiz değildir.

Abiye ve transparan elbise üretmek ve satmak caiz midir?

Abiye, bayanların özel gecelerde ve programlarda giydikleri elbise; transparan ise içini gösteren, şeffaf giysi demektir.

Haram bir malı satmak da haramdır. Abiye ve transparanın malzemesi haram değildir fakat bunlar -her ne kadar ev içinde giyilirse de- genelde alınış maksadı özel geceler ve özel programlarda giymektir. Böylece hem günah işlenir hem de günaha sebebiyet verilir. Dolayısıyla, her ne kadar aslen ibaha kaidesinden yola çıkarak bunların malzemesine haram denilemese ve satışında da hukuken bir mahzur yok gibi dursa da, hem genel kullanılış alanları hem de üretim ve alım satımıyla meşgul olanlardaki olumsuz tesirleri nazara alındığında en azından mekruhluk oluşturacağı kanaati hâsıl olur. İnsan bunları üretirken, giysinin planını vs. yaptığı esnada iradi olarak olumsuz şeyleri hayal edecektir ki bu da caiz değildir. Bu yüzden ne alım satımını ne de üretimini bilhassa erkeklere tavsiye etmeyiz. Bayan iç çamaşırı satımında da aynı şeyler düşünülebilir. “Ben mutlaka bu işleri yapmak zorundayım” diyorsanız, üretim, alım ve satımda bayanların çalıştırılmasını düşünülebilirsiniz. Fakat böyle de olsa içimize sinmediğini belirtmek isteriz.

Karşılığı birkaç ay sonra ödenecek olan malı satarken bir fiyatta anlaşmayıp ödeme tarihinde fiyat üzerinden diyerek anlaşmak caiz olur mu?

İslam Hukukuna göre alış-veriş akdi esnasında mal ya da paranın meçhul veya madum olması, alış-verişi fasit kılar.(Hidâye, 3/43,44) Bu umumi hükümden istisna olarak selem ve istisna’ (sipariş) akitlerini gösterebiliriz ki, onlara da istihsanen cevaz verilmiştir.(İhtiyar, 2/38) Soruda bahsedilen alış-verişte, fiyat meçhuldur. Bu ise alıcı ve satıcının münazaasına yol açabilir. Kaldı ki,müteakideyn yani alıcı ile satıcı buna razı olsalar bile, hüküm değişmez.

Bu türlü durumlarda iki şey yapılabilir; bir, 3-5 ay sonraki muhtemel fiyat üzerinden anlaşma yapmak. O tarih geldiğinde, şayet o malın fiyatı tahminen tesbit edilenin altında ise, satıcı o fazla miktarı müşteriye geri iade edebilir, üstünde ise müşteri, satıcıya o fazlalığı verebilir.

İki; akit günün rayiç fiyatı üzerinden yapılır. Ödeme gününde müşteri malın fiyatı yükseldiyse, o fazlalığı yeniden pazarlığa konu yapmaksızın kendiliğinden satıcıya verebilir.

Aslında bunlar, bizim sadece ekonomik değil, ferdî, ailevi, içtimai, siyasi hatta kültürel politikalarımızın meydana getirdiği problemlerdir. Bu politikaların yanlışlığı ve tutarsızlığından kaynaklanan proplemlere, İslamiyette çözüm aramak ise, beyhude bir gayrettir. Bu açıdan, yukarıda teklif edilen çözüm yollarının uygulanabilir olduğu elbette tartışma götürür. Zira bu hakikatlere inanmıyan biri, rahatlıkla kapitalist düzenin ticaret kurallarına göre alış-verişini yapar, millet de ona rağbet edebilir. Bu ise, inançları doğrultusunda ticaret yapacağım diyen esnafın kepenklerini bugün olmasa bile yarın kapatması demektir. Bunun şuurunda olmakla beraber, geçici bir dönem olduğuna inandığımız şu zaman diliminde herşeye rağmen müslüman tüccar ayakta kalmalıdır diyerek, İslam’ın rağmına hüküm vermek de mümkün değildir. İnşaallah ferdi, ailevi, ictimai, siyasi, iktisadi alanda gerçekleştirilecek olan yeniden yapılanmalar bu ve benzeri problemleri ortadan kaldıracaktır.

Alışverişte vade farkının hükmü nedir?

Veresiye mal satışında vade farkı faizdeki gibi sadece zamanın fonksiyonu değil, malın kullanım faydasının fonksiyonudur. Vade farkı; müşteri açısından, kullanımını erkene almak suretiyle malın değerinin artırılmasına karşılık gelirken; satıcı açısından ise, bir taraftan bu değer artışını sağlama katkısının karşılığı bir taraftan da vadeli satışla karşılaştığı bazı mahrumiyet, külfet, risk ve enflasyon kaybının karşılığıdır. Vade farkının faize en çok benzeyen yönü, bu farkın vade nispetinde, yani vadeye paralel artmasıdır. Buna dayanarak, fıkhî ölçüler içerisinde vade farkına faiz hükmünü vermek mümkün olmadığı gibi, aklen de mümkün değildir. Çünkü vade uzadıkça satıcının karşılaştığı ve vade farkına karşılık gelen mahrumiyet, külfet ve diğer riskler de aynı nispette artmaktadır. Aynı şekilde vade uzadıkça müşterinin parasını ödemediği maldan faydalanma miktarı da artar. Artan faydanın artan fiyatla dengelenmesi adalete de uygundur. Yani vade farkı, malın belirli, kesin ve ölçülebilir olan kullanım faydasının fonksiyonudur. Ödünç parada ise faiz; paranın dolaylı, belirsiz ve muhtemel üretkenliğinin bu üretkenlikle orantılı olmayan ve büyük ihtimalle tutmayacak olan tahminî karşılığıdır. Vade farkı malın kullanım faydasındaki artışa karşılık geldiğine göre, vade uzadıkça kullanım faydası da artacağından aynı oranda vade farkının artması da normaldir. Kısaca ifade etmek gerekirse, peşin veya vadeli olsun, alış-verişlerde kesin fiyat satıcı ile müşterinin îcâb ve kabûl ile üzerinde anlaştıkları fiyat olup, şartlara göre değişen bu fiyatın yüksek veya düşük olması, karşılığında mal olduğu için, hukuken onun faizle alâkasını keser. Ayrıca, vadeli satış hâlinde bir taraftan satıcının karşılaşacağı aleyhine durumlar, alıcının da ancak bir müddet beklemek suretiyle elde edebileceği bir mala hemen sahip olabilmesi gibi sebepler, vadeli satışlardaki fiyat farkını haklı ve meşru kılar.

Vadeli mal satışının mahiyeti nedir?

Malın mekân değerinin artırıldığı bu işlemde bir sakınca yok ise; aynı şekilde, kişinin ancak aylar veya yıllar süren bir tasarruf sonrası edinebileceği bir malı ona hemen şimdi sunmak ve eline vermek de bir ticarettir; dolayısıyla bunda da bir sakınca yoktur. Burada da malın zaman değeri artırılmıştır. Başka bir ifadeyle, bir malı bir yerde ucuz alıp, başka bir yerde kâr ilavesiyle satmakla, yine bir malı peşin düşük fiyata alıp, ona yıllar sonra ancak sahip olabilecek müşterisine hemen şimdi bir kâr ilâvesiyle vadeli satmak arasında bir fark yoktur. İkisi de ticarettir. İkisinde de malın değerinde bir artış meydana gelmiş ve bu değer artışı, satış kârı olarak satıcıya sunulmuştur. Kur’ân vadeli alış-verişe, “Ey iman edenler! Birbirinize belli bir vade ile borçlandığınız zaman onu yazın.”6mealindeki âyetle izin vermiş, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de veresiye mal alarak zırhını rehin vermiştir. Vadeli satıştaki fiyat farkı, müşterinin bu maldan hemen faydalanmaya başlamasının karşılığıdır. Yani aylar veya yıllar sonrasına ertelenen faydanın hemen elde edilmesi sağlanmıştır. İşte bu değer artışı, vadeli satıştaki fiyat farkının karşılığıdır. Vadeli mal satışını faize benzetmenin hiçbir makul ve mantıklı tarafı yoktur. Vadeli satışta değer üreten mal hareketi, faizde ise değer üretmeyen, kısır para hareketi vardır. Diğer taraftan, vadeli satışta müşterinin ödediği fiyat farkı, onun yıllar sürebilecek tasarruf zahmetinin satıcı (veya katılım bankası örneğinde, kendisine kâr payı ödenecek katılım hesabı sahibi) tarafından daha önce çekilmiş olmasına da karşılık gelir. Yani fiyat farkı daha önceden yapılmış tasarruf zahmetine karşılık gelmekte ve bu zahmet de müşterinin eline maldaki reel bir değer artışı olarak geçmektedir. Her ne kadar geçmişte bazıları tarafından bu ‘zahmet’ faizi haklı kılan sebeplerden biri olarak anılmışsa da burada bu zahmet, şimdi reel ve belirli bir değer artışına karşılık geldiği için faizden hemen ayrılır. Faizde bu zahmetin karşılığı sadece muhtemel ve belirsizdir. Başka bir ifadeyle, zahmet çekilerek biriktirilen bir borç paranın sabit getirisi olan faiz ya hayalî-sanaldır, yani gerçekleşmemiş bir kazancın karşılığıdır veya gerçekleşmiş kazanç olsa bile, bu faiz ile borç paranın kazancı arasında denge yoktur.

Vadeli satışta fiyat artışını makul ve haklı kılan başka sebepler de vardır. Satıcının, ödeme şekline göre malın fiyatında değişiklikler yapması tamamen ekonomik bir hâdisedir. Satılan bir malın bedelini hemen tahsil etmekle daha sonra tahsil etmek arasında satıcı açısından ciddi fark vardır. Bir malın fiyatı peşin 100 lira ise, bu bedelin sonradan ödeneceğinin ifade edilmesi satıcının satma eğilimini düşürür. Bu, arz eğrisinin sola kayması demektir. Bunun ekonomik neticesi ise doğrudan fiyat artışıdır.

Alışveriş ile faizin farkı nedir?

Kur’ân ticaretin helâl, faizin haram olduğunu ilân etmiş, bu ikisinin aynı görülmesini şiddetle reddetmiştir.1 O hâlde ticaret nedir, faizden ne farkı vardır? Ekonomide esas olan mal ve hizmet üretimi ve bunların yer, zaman ve el değiştirmesidir. Bir değeri olan ve diğer canlılar dâhil insanların ihtiyacını gideren eşyanın adı maldır. Malın özünde var olan bir değer, ticaret vasıtasıyla artırılabilir. Değer üreten iktisadî bir faaliyet olan ticaret, malın mekân, zaman veya mülkiyet değerinin artırılmasıdır. Bir mal ucuz ve bol olduğu bir yerden kıt ve pahalı olan bir yere nakledildiğinde o malın mekân değeri artar. Adana’da kilosu 10 kuruş olan karpuzu İstanbul’da 20 kuruşa satmak karpuza mekân değeri katmaktır. Aynı şekilde insanların ancak uzun bir tasarruf süresi neticesinde sahip olabilecekleri bir malı, meselâ peşin 100 liraya alıp, onlara vadeli daha yüksek bir fiyata diyelim 110 liraya satmak o malın müşteri nezdinde kısaltılan zaman kadar kullanım faydasını artırmak demektir. Ödenen fiyat farkı da malın zaman değerindeki artışa karşılık gelir. Bir malın ona ihtiyacı olmayandan alınıp, ihtiyacı olana veya daha az ihtiyacı olandan, daha çok ihtiyacı olana ulaştırılması da bir ticaret olup, bu da malın mülkiyet faydasını artırmak demektir. Meselâ, bir ayakkabı üreticisinden ayakkabıları çifti 20 liradan alıp bir mağazada 25 liraya satmak ayakkabıya mülkiyet değeri katmaktır. Ticarette malın artırılan faydası bu işi gerçekleştiren emek yani tüccar ve sermayeye kâr olarak yansır. Nitekim malın zaman, mekân veya mülkiyet değerini artırma çabası başarısızlıkla sonuçlandığında, yani malın değeri düştüğünde, ortaya çıkan zarar da bu işi yapan emek ve sermayeye ait olur.2 Görüldüğü gibi malın mekân, zaman ve mülkiyet (el) değiştirmesi değer üreten bir faaliyettir. Ticaret yoluyla malın değerinin artırılması o malı sıfırdan üretmekten farksızdır. Bu yüzden rızkın onda dokuzunun ticaret kaynaklı olduğu –zayıf da olsa– hadîs-i şerîfte ifade edilmiştir. Para Hareketi Değer Üretmez Malların bu şekilde mekân, zaman ve mülkiyet değiştirmesi değer üretirken para ve dövizlerin herhangi bir mal hareketine bağlı olmaksızın sadece el değiştirmesi, meselâ nakdî ödünç alış-verişi veya bir para cinsinin diğer bir para cinsine dönüştürülmesi hiçbir şekilde değer üreten bir faaliyet değildir. Çünkü para, kendi değeri olmayan, yenilip-içilmeyen; değeri ancak temsil ettiği mala bağlı olan bir sembolik değere sahiptir. Paranın özünde olmayan değer, onun ticaretiyle yani mekân, zaman ve el değiştirmesiyle artacak değildir. Altın da para kategorisindedir.3 Bu sebeple vadeli para, altın ve döviz mübadelelerinden kazanç sağlamak üretilmemiş bir değeri ele geçirmek, yani karşı tarafın zararına bir kazanç elde etmek demektir. Kısaca ifade etmek gerekirse; altın, para ve dövizlerin el değiştirmesi malların el değiştirmesi gibi değer üreten bir faaliyet olmadığından, bu işlemlerden elde edilen kazanç prensip itibariyle faize girer.4 Yani bir taraftan diğer tarafa karşılıksız değer aktarımı olur. Nasıl ki, fiyatı Antalya’da 50 kuruş olan portakalı oradan satın alıp İstanbul pazarlarında 1 liraya satmak bir ticarettir. Çünkü portakalın mekân değeri yükseltilmiştir ve ona 50 kuruşluk bir değer katılmıştır. Bu sebepledir ki, İstanbul tüketicisi ona 1 lira vermeye hazırdır. Aksi hâlde bu fiyatı sadece satıcının dayattığını iddia etmek fiyatların tespitinde talep unsurunun fonksiyonunu yok saymak demek olur. Portakalı Antalya’dan 50 kuruşa alıp onu İstanbul’da 1 liraya satma işleminde, tüketiciye elinin erişemediği bir mekândaki malı onun elinin erişeceği bir mekâna taşımak ticaret olarak adlandırılır ve buradaki 50 kuruşluk fark tüketici nezdinde portakalın değerindeki reel bir artışa karşılık gelir.

Dipnotlar:

1. Kur’an, Bakara 275. 2. Kâr ve zarar ikiz kardeş gibidir; zarar riskini göze almayan kâra hak kazanamaz. Riski göze alan kâra da hak kazanır. Hz. Peygamber (as) sahih hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kazanç riskin karşılığıdır; riski üz erine alan kazancına da hak kazanır.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 71; Tirmizî, Buyû, 53, 65; Neseî, Buyû’, 15; İbn Mâce, Ticârât, 43) “Zararı garantilenmeyen malın kârı helal değildir.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 68) 3. Altın da para kategorisinde olup, onu diğer paralardan ayıran tek özelliği, kendine has fizikî yapısıyla miktarca arzının ilâhî-tabiî sınırlamaya tâbi olmasıdır. Dünyadaki toplam altın rezervi 50 bin tonun altında, Türkiye’de ise 135 ton kadardır. Böylece altın, tüm insanlığın kabul ettiği tek evrensel gerçek para haline gelmiştir. Bu özelliği onun mal olarak kullanılmasına son derece sınır getirmekte ve onu para kategorisinde tutmayı zorunlu kılmaktadır. Altının zatî zannedilen değeri onun mal vasfından değil, kendine has özellikleri ve fizikî varlığı sayesinde evrensel kabule mazhar olmuş olan para vasfındandır. Yoksa onun son derece sınırlı miktarıyla mal olarak insanlara faydası da son derece sınırlıdır. Bu özelliği onu mal olarak görme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Gümüş, arzının bollaşmasıyla para vasfını kaybetmiş, mala dönüşmüştür. 4. Döviz bürolarının aldıkları komisyon bunun dışındadır. Onların aldıkları komisyon değiş-tokuş hizmetinin karşılığıdır.

İşlerim kötü gitmeye başladı ve borcum çok fazla ne tavsiye edersiniz?

Birincisi, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fakirliğe karşı Vakıa suresini her gece okumayı tavsiye etmiştir.

İkincisi, yine Efendimize (aleyhissalâtü vesselam) ait bir dua gönderiyoruz..bu duaya sarılın, borçlarınızdan kurtulacağınıza inanarak okuyun.

Üçüncüsü, bahsedilen duaları yaparken bir taraftan da işlerinizde acaba dinimize ters bir kısım şeyler var mı bunu da gözden geçirin..Mesela faizle iş yapıyor musunuz, az verme, çok alma gibi tartıda-ölçüde usulsüzlük var mı.. söz verip sözünüzde duruyor musunuz..vs.

Dördüncüsü, bilhassa kış ve ilk-sonbahar aylarında kerahet vaktinde uyumayın, işinizin başına sabah erkenden gidin..Çünkü sabahın erken vakitlerinde bereket vardır. Yaz günlerinde biraz geniş davranıp uyuyabilirsiniz.

Beşincisi, her gün işyerinizde (mümkünse sabah başlarken) Fetih suresini okuyun, inşallah çok bereketini göreceksiniz..

Altıncısı, başınıza gelen her şeyi bir imtihan kabul edin.. her şeyi yaptığınız halde de bazen bu türlü şeyleri yaşayabilirsiniz.. Allah sizi dener. Sabrederseniz kazanırsınız..

Yedincisi, her şeyden önemlisi, iş yüzünden ibadetlerinizi aksatmayın..

Allah yâr ve yardımcınız olsun.

Dua:

Bir gün, Resûlullah(sallallâhu aleyhi ve sellem) mescide girdi. Orada EbûÜmâme adında Ensar’dan bir zat bulunuyordu. Peygamberimiz ona: “Ey EbûÜmâme, böyle namaz vakti olmadığı bir zamanda seni bu­rada oturuyor görmekteyim, nedir bu halin?” dedi. EbûUmâme, “Üzerime çöken üzüntüler ve borçlar, ya Resûlallah!.” cevabını verdi. Peygamber efendimiz buyurdular ki, “Sana bir takım sözler öğreteyim mi, onları söylediğin zaman, Al­lah senin üzüntünü gidersin ve borcunu ödesin? Ben, “Evet öğret ya Resûlallah!” dedim. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdular: Sabahladığın ve akşamladığın vakitlerde şunları söyle:

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

“Allahümmeinnîeûzübikemine’l-hemmive’l-hazen ve eûzübikemine’l-aczi ve’l-kesel ve eûzübikemine’l-cübnive’l-buhli ve eûzübikemingalebeti’d-deyni ve kahri’r-ricâl.”

Yani “Allahım, tasadan ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten de Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten yine Sana sığınırım; borca mağlub olmaktan ve düşmanların kahrından da Sana sığınırım.” EbûÜmâme diyor ki, ben bunu yaptım. Allah Tealâ, üzüntümü, kederimi giderdi ve borcumu benden kaldırdı.

Enes b. Malik (r.a) da diyor ki: Rasûlullah’ın devam edip terk etmediği dualar vardır ki, şu dua onlardandır: “Allah’ım! Gam ve kederden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borçtan ve insanların zulümlerinden Sana sığınırım.”(Tirmizî, Daavât 75; Buhârî, Daavât 36;Ebû Davud, Menasik 24; Müslim, Zikir Dua 15).

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz