Gecikme cezaları faize girer mi?

Açıklama: Yurt ve okullarımızda, kayıt anlaşmalarında ödemelerin miktarı ve zamanı belirtilmesine rağmen, belirtilen vakitlerde ve hatta ek süre olarak tanınan iki hafta içerisinde ücret yatırılmadığı oluyor. Bu durumda kurum için fazlasıyla bir maddi zayiat meydana geliyor. Öğrencinin ilişiğini kesmek yerine, caydırıcı olması açısından gecikme cezası almak caiz midir?

Meseleyi izah ettiğiniz şartlar içinde değerlendirdiğimizde, yani eğer öğrenciler zamanında yatırmaları gereken ücretlerini yatırmakta ihmalkâr davranıyorlar ve bu ihmalleri neticesinde kurum zarara uğruyorsa, bunun önüne geçilmesi gerekir. Çünkü Efendimizin beyanları içerisinde “Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur”. Bunun için öğrencilerden ücretlerini zamanında yatırmadıklarında, ceza mahiyetinde caydırıcı bir tedbir olarak veya ihmalleri sonucu oluşan zararı gidermek için ve zarar miktarınca bir fazlalık almak caiz gözükmektedir.

Ama burada dikkat edilmesi gereken husus, alınan bu fazlalığın faiz adı altında veya o niyetle alınmaması gerektiğidir. Yani, zamanında ödenmeyen kredi kartlarında olduğu gibi, doğrudan faiz adıyla veya niyetiyle alınan fazlalık (miktarı ne olursa olsun) caiz olmaz. Ancak, alınan miktarın zararı telafi edecek kadar olmasına dikkat etmek gerekir.

Fakat meselenin bir de öğrencilere bakan yünü vardır. Öğrenciler, ihmalleri ve kusurları sonucu böyle bir fazlalığı ödemek zorunda kalmamak için dikkatli davranmalıdırlar. Çünkü ücretini zamanında yatırarak hiçbir fazlalık ödememek, şüpheden uzak kalma adına ve ihtiyatlı hareket etme bakımından daha salim bir yoldur. Öğrencilerin dikkatli davranmalarını temin etmek de yine okul ve yurt idaresine düşmektedir. Ödemeler öncesi hatırlatma yapılmalı ve zamanında ödeme yapmanın ehemmiyeti anlatılmalıdır.

Banka promosyonu caiz midir?

Bu para, çoğunluk muameleleri faizle gerçekleşen bir bankanın hediyesi ise, içinde büyük ihtimalle faiz bulunduğundan dolayı alıp da yemeye içmeye, ev eşyalarına kullanmak caiz değildir. Arabanın, evin vergisini ödeyebilir ya da bir hayır kurumunun vergisine harcayabilirsiniz. Allahu a’lem…

Kredi kartı puanlarını kullanmanın hükmü nedir?

Bir marketten yapılan alışveriş neticesinde herkese verilen puanlar ve bunlara tekabül eden malları kullanmak caizdir. Çünkü bunlar bir nevi o marketin hediyesi oluyor. Fakat bunu herkese değil de bazı çok alışveriş yapanlara tanıyorlarsa câiziyeti konusunda şüphe vardır. Çünkü insanı çok harcamaya teşvik eder ki bu da câiz değildir.

Eğer bu puanlar, faizli bankaların kredi kartlarını kullanmaktan dolayı banka tarafından veriliyorsa almak caiz değildir. Çünkü içinde faiz bulunma ihtimali yüksektir. Bu puanlara tekabül eden mallar alınmışsa, kullanılmaması tavsiye edilir. Çok katıldığımız bir düşünce olmasa da -mecbur kalınmışsa- bir muhtaç insana verilmesi düşünülebilir. Eğer yenilecek içilecek bir şeyse, kesinlikle yenilmesini içilmesini ve fakire verilmesini tavsiye etmeyiz. Çöpe atılması, mideyi çöp haline getirmekten daha iyidir. Bu zamana kadar bunlar kullanılmış ya da yenilmiş içilmişse, bunların bedelini bir hayır kurumunun vergisi, bir okulun elektrik parası olarak vermeyi düşünebilirsiniz.

Faizsiz bankaların verdiği puanlar kullanılabilir. Ancak onda da dikkat edilecek husus, sırf puan kazanmak için çok harcamaya gitmemektir.

Bankalardan konut kredisi almak uygun mudur?

Eğer alacağınız krediyi finans kurumları aracılığıyla temin ederseniz caizdir. Çünkü onların işlemleri bir çeşit vadeli satış niteliğindedir. Fakat faiz sistemiyle çalışan bankalardan konut veya araba kredisi almak caiz değildir. Bunun miktarı ne kadar olursa olsun, neticede faizli bir muameledir. Dinimizde faizin azı da, çoğu da haramdır.

Günümüzde evi veya arabayı zaruri ihtiyaç gördüğünden veya alınan kredi faizi enflasyon oranının altında olduğunda, bunun caiz olacağını söyleyenler vardır. Fakat biz bu görüşlere katılmıyoruz. Çünkü ev veya araba haramı helal kılacak ölçüde bir zaruret değildir. Nitekim pek çok kimse bunlardan mahrum olarak hayatını devam ettirmektedir. İkincisi, her ne kadar aldığımız kredinin faizi enflasyon oranının altında olsa da, bu durum, krediyi aldığımız an itibariyledir. Fakat geri ödeme sürecinde bizler enflasyonun nasıl gelişeceğini bilemeyiz. Diğer yandan kredi faizinin oranı ne olursa olsun, bizim üzerinde anlaşma yaptığımız işlem doğrudan bir faizli muameledir. Dolayısıyla bunu tecviz edemeyiz.

Faizsiz finans kurumu ile bankanın farkı nedir?

Faizsiz finans kurumları da müşterilerine belli miktar da fazla para veriyor,sanki faizli bankadan bir farkları olmuyor gibi görünüyorlar.Bankanın verdiği neden faiz oluyor da finans kurumunun verdiği aynı miktara yakın fazlalık kar sayılıyor?O da faiz değil mi?

Efendim,finans kurumunu işletenler elbette piyasa şartlarını düşünecek,faizli kurumlarla rekabet edecek bir kar miktarıyla çalışacaklardır.Yoksa rekabet etme kabiliyetlerini kaybetmiş olur,piyasadan silinmeye mahkum hale gelirler.Bunun için kar nispetlerini piyasa şartlarına göre ayarlamak zorundalar..

Bu sebeple, bankayla finans kurumunu aynı saymak mümkün değildir.Çünkü baştaki akit(anlaşma) ikisini de bir birinden kesin çizgiyle ayırmaktadır. Şöyle ki:.

Bankalar parayı, miktarı kesin olan faizle alır,vereceği yere de yine miktarı kesin olan faizle verirler.Yani para hep faizde çalışır. Zaten parayı yatıran da faiz alma şartıyla yatırır,teslim alan da faiz verme şartıyla teslim alır.Yani baştaki anlaşma, faiz anlaşmasıdır.

Finans kurumundaki anlaşma ise bunun tam aksinedir.Kar zarar ortaklığında çalıştırılmak şartıyla para verilir,alan da kar zarar ortaklığında çalıştırmak şartıyla alır.Bu da bir kar zarar ortaklığı anlaşmasıdır.Burada kar nispeti de faiz gibi kesin değildir.

Demek ki ikisi aynı değildir.Biri faizli anlaşmadır.Öteki de karlı anlaşmadır.

Bu sebeple karı esas alan finans kurumu, faizi esas alan bankayla aynı sayılamaz.İkisinin de verdiği aynıdır,denemez. Çünkü, anlaşma şartları ikisini birbirinden kesin çizgileriyle ayırmış olur.Bankaya para yatıran,ben miktarı belli olmayan kar değil, kesin olan faiz istiyorum demiş olur.Finansa para yatıran da, ben miktarı kesin de olsa faiz istemiyorum,riskli de olsa kar ortaklığı istiyorum,demiş olur. Gayet tabiidir ki,kim neyi istemişse onun sorumlusu ve muhatabı olacaktır.Bundan daha makul bir sonuç beklenilemez.Kar anlaşması yapan kar alır.Faiz anlaşması yapan da faizi tercih etmiş olur. Ahmet Şahin

Veresiye farkı fâiz olur mu?

Bir malı peşin fiyatına satmak nasıl câiz ve makul ise veresiye fiyatına zamlı satmak da öyle câiz ve mâkuldür. Veresiye olduğu için ilâve edilen fiyat farkı fâiz olmaz. Fâizde değişilen şeyde cins birliği olması lâzım gelir. Halbuki veresiye satışta değişilen şeyde cins birliği yoktur. Çünkü, ilâve edilen para karşılığında alınan maldır. Para değildir. Yeter ki, fâhiş fark olmasın, zamda ifrata gidilmesin. Değerli fıkıh kitaplarından El-Mebsut’ta bu husus açıkça izah edilmiş, bir malın peşin fiyatına zam yapılarak veresiye satılmasının câiz olduğu kaydedilmiştir. Bu hususta en geniş bilgiyi “Kaynaklarıyla İslâm Fıkhında”görmek mümkündür. Hanefî ve Şâfiî âlemlerinin ekserisi, veresiyede fark koyarak satmanın câiz olduğu görüşünü izhar etmişlerdir. Bu mevzudaki tereddüt, “bir satışta iki şart câiz değildir”hadîsini yanlış anlamaktan meydana gelmiştir. Bülûğu’l-Merâm’da da ifade edildiği gibi, bir satışta iki şart, peşin fiyat ile veresiye fiyatın şartını söyleyip müşteri ikisi arasında kalması, birisini tercih etmemesi hâlinde iki şarttır. Bu yasaklanmaktadır. İki fiyattan birini tercih etmeden ortada kalan iki şart fasittir. Hangisini tercih ettiği belli değildir. Bu itibarla, esas olan, iki fiyattan birinde karar kılmaktır. Nitekim ülkemizdeki tatbikatta birinde karar kılınmakta, ya peşin’e, yada veresiyeye evet denmektedir. Zaten peşin alıp peşin fiyatına veresiye satabilen bir tüccar pek yaşayamaz, kısa zamandan ticarî hayatı bozulur, kuvvet yerine zaaf düşer. Bununla beraber bir ticaretçi veresiye verirken de peşin fiyatına veriyorsa, bu zat fetvâyı değil, takvâyı tercih ediyor demektir. Tebrik ve takdire şâyan bir takvâ örneği vermektedir. (Ahmet Şahin)

Bazı Finans Kurumlarında Uygulanan Kâr-Zarar Ortaklığı İle Diğer Bankaların Mevcut Uygulamaları Arasında Faiz Açısından Bir Fark Var mıdır?

Okuyucumuzun “bazı finans kurumları”diye belirttiği finans kurumları, İslamî açıdan belli başlı fıkhî temellere dayanan ve uygulamalarını bu temeller üzerine oturtan müesseselerdir. Halkımızın, İslam’ın, muamelâta yönelik hükümlerini bilememesi, bu kurumların, kâr hadleri adına gazetelere vermiş olduğu rakamların daima yükselen bir grafik seyretmesi, veya bankaların faiz oranlarına eşdeğer olması halkımızın kafasında ciddi şüpheler uyarmakta ve bu kurumlar hiç zarar etmiyor mu, kâr payının faizden ne farkı var gibi soruları ister istemez akla getirmektedir. Halbuki mesele teorik düzeyde ele alıp incelendiğinde bu kurumların kabullene geldiği prensipler yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütünüyle İslamî bir çerçeve içinde mütalâa edilebilir.

Finans kurumlarının işleyiş şekilleri -ki üzerinde doktora çalışması yapılabilecek kadar geniş bir konudur- adına genel bilgiler bir başka makalemizin konusu olabilir. Şimdi ilk elden soruya cevap olabilecek hususlara geçiyoruz.

Finans kurumları İslâm hukukunda yer alan mudarebe ve müşareke ortaklık sistemlerini uygulamaktadırlar. Mudarebe, bir tarafın sermaye, diğer tarafın da emeğini ortaya koyarak kurmuş oldukları ortaklığa denir. Buna göre yapılacak olan işin kârı, daha önceden belirlenen ve anlaşılan oran üzerinden taraflar arasında paylaşılır. Bu işten zarar edilmesi durumunda ise, sermaye sahibi zararın bütününü üstlenir. Burada emek sahibinin zararı, emeğinin boşa gitmesi, bunun karşılığında hiçbir şey alamamasıdır. (1)

Müşareke ortaklığı ise, İslâm hukukunda “inan şirketi”olarak adlandırılmaktadır. Burada her iki taraf ortaklığa hem sermaye hem de emek olarak katılmaktadır. Sermaye payları farklı farklı olabilir. Elde edilecek kâr yine önceden anlaşmaya varılan oran ölçüsünde taraflara dağıtılır. Zarar ise, sermaye paylarına göre taksim edilir. (2)

İşte finans kurumları, bu iki tür ortaklık uygulamalarını esas almışlardır. Buna göre, mudarebe ortaklığı, kuruma sadece parasını yatıran ve emeğini katmayan mudîler için geçerlidir. Kurum, bu fonda toplanan paraları ya kendisi işletir veya yine mudarebe usulüyle bir başka müteşebbise aktarabilir. İkinci durumda kurum, sermayedarların yatırmış oldukları mevduat miktarlarını garanti altına alır. Yani herhangi bir zarar vukuu karşısında, birinci müdarip diye adlandırabileceğimiz kuruma para yatıran kişiler, zarara karışmaz ve kurumun tazmini neticesi paralarını olduğu gibi alırlar.

Müşareke ortaklığı ise, finans kurumlarında şu şekilde işler. Kurum, fon ihtiyacı içinde bulunan şirketlere ortak olma şartıyla bu fonu kullandırır. Böylece kurum ortağı olduğu şirkete hem sermayesi, hem de bilgi, beceri ve tekniğiyle katılır. Kâr da daha önceden üzerinde anlaşılan orana göre dağıtılır.

Bu kısa bilgilerden de anlaşılacağı üzere finans kurumlarının kâr-zarar ortaklık sistemi ile, sair bankaların yürürlükte bulunan faiz uygulamaları arasında temelde çok ciddi bir fark vardır. Hatta aralarında kıyasa medar olabilecek bir benzerlik dahi bahis mevzu değildir. Bu açıdan risk unsurunu bünyesinde barındırmayan faiz ile, müteşebbis ve sermayedarı ortak kader anlayışı içinde birleştirecek, fertler arasında yardımlaşma, dayanışma gibi ahlâkî değerlere destek verecek, üretime ilk elden katkıda bulunacak kâr-zarar ortaklığı meselesini birbirine karıştırmamak gerekir.

Ahmet Kurucan

[1] İhtiyar, el-Mevsılî, 3/19 [2] İhtiyar, el-Mevsılî, 3/14

Faiz Parası Ne Yapılır?

İslam Alimleri bu mevzuda iki görüşe sahipler. Bir kısmı, haram mal alınmaz, alınsa bile yenmez, diyorlar. Bunlara göre, haramı almaktansa denize, yahut ateşe atmak daha tehlikesizdir. Bilhassa zühd ve takva mesleğinde giden bu zatlardan biri olan Fudayl Hazretleri, eline geçen dirhemlerin haram olduğunu anlayınca taşların arasına doğru fırlatmış, “ben haram malı elimde tutmak istemem,”diyerek hiçbir suretle istifadeye layık görmemiştir.

Ancak başta İmam-ı Gazali, bazı alimler de sahibi bilinmeyen haramı bir fakire vermeyi daha uygun bulmuş; denize, ateşe atmakta hiç bir fayda olmadığına, halbuki muhtaca vermekte mutlak faydaların olduğuna dikkati çekmişler. Gazali Kuddise sirruhu bu mevzuda İhya’sında deliller de serdetmiş, Resul-i Ekrem Efendimiz’in kendisine ikram edilen koyun etinin helalden kazanılmadığını anlayınca, hemen geri çekilip, fakirlere gönderttiğini, ayrıca Bizans’ın İranlılara karşı harbi kazanacağı konusunda bahse giren Hazreti Ebu Bekir’in dediği çıkınca, aldığı develeri de fakirlere verdiğini misal olarak zikretmiştir. Bunlar haramdı. ama fakirlere göndermekte mahzur görülmemiştir. Demek ki, haram mal yenmez, ama menfaatı şahsından uzak, fakirlere verilir. Bundan sevap da beklenmez, sadece mes’uliyetinden kurtulma esas alınır.

Faiz para içinde söylenecek hüküm bundan başkası değildir. Faizli kuruma para yatırmamalı, yardımcı ve destek olma mahiyetini arz eden bir yakınlıkta bulunmamalıdır. Ancak mecburen böyle durumda kalınırsa alınan faiz, menfaati şahsından uzak bir yere verilmeli; kitap alıp dağıtmak, yahut gıda maddesi dışındaki ihtiyaçlara verip muhtaca intikal ettirmek gibi bir çare düşünülmelidir. denize, ateşe atmak faydalı ve makul bir yol değildir.

Eskiden kalan alacağımı bugünün değeriyle tahsil etsem faize girer mi?

Borçluya baştan enflasyon nispetindeki ziyanımı alırım, diye konuşmuşsanız almanızda ihtilaf olmaz. Görünürde fazla almış olsanız bile gerçekte fazlalık yoktur. Verdiğiniz günkü değerini almış olursunuz. Şayet baştan böyle bir anlaşma yapmamışsanız, İmam-ı Azam’a göre sadece alacağınızı alırsınız, fazlasını değil. İmam-ı Ebu Yusuf’a göre ise, enflasyon nispetindeki kaybınızı alabilirsiniz. Çünkü bu bir fazlalık değil sadece değerin ödenmesidir.

Bence burada borçlunun durumuna da bakılmalıdır. Kolayca verecek güçte ise enflasyon kaybını almalı, değilse İmam-ı Azam’a uyarak fedakarlıkta bulunmalıdır. Hangi taraf kuvvetli ise onun anlayış göstermesi akla gelebilir… Ahmet Şahin

Kredi Kartı İle Alış Veriş Caiz midir?

Efendim, kredi kartı tek çeşit değildir. Faizli olanı var, faizsiz olanı vardır. Gününde ödeneni var, geciktirileni var.

Şayet kartla satın aldığınız malın parasını (sözleştiğiniz) gününü geçirmeden öderseniz, faize düşmeden ödemiş olurusunuz. Böylece kredi kartınızdan gelen bir mahzur söz konusu olmaz.

Kartın borcunu gününde ödemez de geciktirirseniz, elbette borcunuzu faizli ödemek zorunda kalırsınız. Böylece kartınızın mahzuru söz konusu hale gelmiş olur.

Bütün mesele, karta tanınan faizsiz ödeme müddetinin geçirilmemesinde, geç kalıpta faiz ödemek zorunda kalınmamasındadır.

Faiz ödemeden kullanıyorsanız, mahzuru yok. Faiz ödeyerek kullanırsanız mahzuru çok.

Ayrıca kredi kartını veren kurum, alıcıdan tahsil edeceği parayı satıcıya öderken belli bir miktar hizmet ve risk karşılığı kesebilir. Bu faiz değil yüklendiği hizmet karşılığıdır. Çünkü kimse satıcının müşterideki alacağını kendisi ödeyip de sonra alacak tahsili için uğraşmaya mecbur tutulamaz. Bu hizmet yapılıyorsa bir karşılığı olması gerekir. İslam’da komisyonculuk meşru bir meslektir. Verilen hizmetin karşılığı olan komisyonculuk alınacaktır. Mebsut sahibi Serahsi, ileri bir görüşle yaşadığı beşinci asırda bunu ifade etmiştir.

Aslında en güzeli, kredi kartıyla alış verişe alışmamaktır. Çünkü kredi kartı sanki parasız alış veriş yapıyormuş gibi bir rahatlık sağlıyor sahibine. Ancak ödeme günü gelince biriken borçların yekun tuttuğu anlaşılıyor, bu defa da pişmanlık başlıyor, hatta hepsini birden ödeme zorluğuyla karşılaşılıyor. Bu durumda ya aile bütçesini zorlayarak ödeme yapılıyor, yada günü geçirilmek zorunda kalınıyor, faizli ödemeye düşülüyor.. Böylece istemeden de faize bulaşma söz konusu hale geliyor.

Bu durumda faizsiz finans kurumlarının kredi kartını kullanmak faiz ihtimalini önlemekte, bir ölçüde emniyet söz konusu olmaktadır, denebilir. (Ahmet Şahin)

Yurt dışında bankalardan faiz alınabilir mi?

Soru: Hıristiyan bir devlette Müslüman birisinin bankadan kredi alarak ticaret yapması faize girer mi?

Cevap: Bir Müslüman’ın, darülharpte yapacağı faizli muamelelerin hükmüyle alakalı mezhep imamları tarafından açıklamalar yapılmıştır. Gerçi bundan önce hangi özellikleri taşıyan yerlerin darülharp kabul edileceği hususunun bilinmesi gerekir. Fakat bu konuda âlimler arasında bir muvafakat yoktur. Biz darülharp hakkında ileri sürülmüş açıklama ve tartışmaları ilgili kitaplara bırakarak, buralarda yapılan faizli muamelenin hükmüyle ilgili açıklamada bulunalım.

Hanefi mezhebinin kurucusu bulunan İmam Azam ve onun talebesi olan İmam Muhammed’e göre darulharpte faizli muamele caizdir. Fakat onlar da bu işlemin caiz olmasını, yapılacak faizli muamelenin Müslümanın lehine olmasıyla ve muamelenin içinde aldatma ve hıyanetin bulunmaması şartlarıyla kayıtlamışlardır. Ve yine darulharpte de olsa, iki Müslüman arasında yapılacak faiz işlemine cevaz vermemişlerdir.

Bunların dışında, Şafii, Maliki ve Hanbelî mezhepleri ile Hanefilerden Ebu Yusuf’a ve Zahirilere göre, Müslümanların darülharpte de olsa faiz alıp vermeleri caiz değildir. İslam’ın yasakladığı bir şey, ülke ayrımı söz konusu olmaksızın her yerde yasaktır. Yani İslam ülkesinde haram olan bir şey gayri Müslimlerin hâkim olduğu ülkede de haramdır. Çünkü faiz yasağını bildiren ayet ve hadisler mutlak olarak gelmiş, böyle bir ayrıma gitmemişlerdir. (bkz: İbni Abidin Tercümesi, Şamil yayınları, c.11, s.156)

Bu açıklamayı yaptıktan sonra Prof. Dr. Hamdi Döndüren Hoca’nın “Ticaret Rehberi” adlı kitabından konuyla ilgili açıklamayı aktaralım:

“Özellikle hangi ülkede olursa olsun, bir mü’minin faizli bankacılık, kumarhane, içki üretimi ve dağıtımı, içkili yerlerin işletilmesi veya domuz üretme çiftliği kurma gibi ticari faaliyetlerden uzak durması gerekir. Bunların gayri Müslimlerle ortak işletilmesi de sonucu değiştirmez. Yukarıda belirttiğimiz, gayri Müslim ülkede faizi meşru sayan ilk görüşün, mümin için yalnız zaruret veya ihtiyaç durumunda yararlanılabilecek bir ruhsattan ibaret olduğu düşünülmelidir. Bu konuda çoğunluğun görüşünü esas almak ihtiyata ve takvaya daha yakındır.” (Ticaret Rehberi, s. 140)

Hanefilerin bu konuda cevaz vermeleri, bulunulan ülkenin darulharp olması durumunda geçerlidir. Dolayısıyla bizim bulunduğumuz yer hakikaten darulharp midir, bunun da iyi tespit edilmesi gerekir. Kaldı ki, İmam Şafii gibi, tarihte bir kez bile Müslümanların eline geçip, İslami hükümlerin uygulandığı yerlerin, daha sonra onların ellerinden çıksa bile, darulislam sayılacağını savunan âlimler de vardır.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, bir Müslüman için en ihtiyatlı ve takvaya uygun olanın, nerede bulunursa bulunsun, dinin haram saydığı fiilleri işlemekten uzak kalması olduğunu söyleyebiliriz.

Finans kurumlarından kredi çekerek ev alabilir miyim?

Açıklama: Ben ev almak istiyorum. Ev alırken faiz getirisi olmayan bankalar var diyorlar. Bu bankaların verdiği ev kredisi faiz midir?

Kanaatimizce “faiz getirisi olmayan bankalar” sözüyle finans kurumlarını kastediyorsunuz. Finans kurumlarının işleyişi bankalardan farklıdır. Bunların muameleleri faize dayanmıyor. Dolayısıyla sizin finans kurumları aracılığıyla ev almanızda bir mahzur yoktur. Finans kurumları size ev veya araba kredisi verirken bunu faiz üzerinden yapmıyorlar. İşleyişleri bakımından finans kurumları, tüzel bir kişilik olarak evi peşin paraya kendileri alıyorlar ve üzerine belli bir kar oranı ekleyerek size vadeyle satıyorlar. Yani sizinle finans kurumu arasında bir çeşit vadeli alım-satım işlemi gerçekleşmiş oluyor. Bunun İslami akitlerdeki ismi “murabaha akti” dir.

Finans kurumlarından kredi çekerek araba alabilir miyim?

Açıklama: Biz araba almak için katılım (finans) bankalarından kredi çekmek istiyoruz. Faiz yerine geçmediği ve helal olduğu için. Fakat birçok yerde bu bankaların da faiz yerine geçtiği ve bankaların sadece din istismarı yaptıkları türünden sözler işitiyoruz. Bu konuda doğru olan nedir?

Finans kurumlarının işleyişi bankalara benziyor gibi görünse de onlardan çok farklıdır. Bir defa, finans kurumlarındaki işlemler faiz üzerine kurulmuyor. Tüzel bir kişilik olarak evi peşin paraya kendileri alıyorlar ve üzerine belli bir kar oranı ekleyerek size vadeyle satıyorlar. Yani sizinle finans kurumu arasında bir çeşit vadeli alım-satım işlemi gerçekleşmiş oluyor. Bunun İslami akitlerdeki ismi “murabaha akti”dir. Dolayısıyla sizin finans kurumları aracılığıyla araba almanızda bir mahzur yoktur.

Belki burada dikkat edilmesi gereken üstesinden kalkamayacağımız taksitlerin altına girmemek, ödeyeceğimiz aylık taksitleri maaşımızla orantılı ayarlamak ve böylece daha sonra ortaya çıkacak mağduriyetlerin önüne geçmektir. Ayrıca, ödemeleri geciktirmek suretiyle faize benzer bir artırmaya sebebiyet vermemek gerekir. Çünkü ödeme gecikince, finans kurumu, bunun çaresini fiyat arttırmakta görüyor. Bu da faize girer. Ancak, buna sebebiyet veren müşteridir. Yoksa kurumun, doğrudan bir faiz koyma gayesi yoktur.

Bankadan kredi çekerek iş kurabilir miyim?

Açıklama: Yurtdışından yazıyorum. Güzel bir iş fırsatı var. Bunu değerlendirmek istiyorum. Bankadan 200.000 dolar düşük faizle kredi almak düşüncesi aklıma geliyor. Bu krediyi bu şart ile bankadan alıp alamayacağım konusunda mezheplerin farklı yaklaşımları var mı?

Dinimizde faizin haram olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur. Faizi haram kılan ayet ve hadisler şüpheye mahal bırakmamakta ve faiz yiyenler hakkında ağır ifadeler içermektedir. Buna göre bankadan alınan kredinin enflasyon oranına göre düşük veya yüksek olması nazara alınmadan bu muamelenin haram olacağı ortadadır. Çünkü ismi ve şekli ne olursa olsun bu faizli bir muameledir ve haramdır. Banka ve kredi almak son zamanlarda ortaya çıktığı için doğrudan meselemizle ilgili mezheplerin bir görüşü yoktur.

Bununla birlikte bu husustaki asrımız alimleri arasındaki ihtilaf bankadan alınan faizli kredinin haram olmasından değil, böyle bir muameleyi yapan müslümanın zaruret sınırına girip girmeyeceği meselesinden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar bazı âlimlerimiz ihtiyaçları da zaruret sınırı içinde görüp, çektiği krediyle ümmet-i İslam’a hayırlı olabilecek işler yapacak olan ve en azından caiz yoldan böyle bir imkân bulana kadar bundan faydalanmanın caiz olabileceğini söyleseler de bizim buna caizdir diyebilmemiz zordur. Böyle bir iş imkânını kaçırmamak için faizli krediye başvurmak yerine bunu helal yollardan temin etme yoluna gidilmelidir. Günümüzdeki finans kurumları kişilere bu şekilde imkânlar tanımaktadır. Bunlardan da faydalanılabilir.

Günümüzün şartları çerçevesinde faize cevaz verilebilir mi?

Şimdi millette bir hastalık var. Herşeyin kolayına fetva veriyorlar. “Zorlaştırmayınız” hadisini yanlış anlıyorlar. Bu dönemde bazen faizli muâmeleye mecbur kalınabilir. Ama bu geçici bir dönemdir. Böylesine geçici dönemlerde hemen “olur, caizdir” fetvası verilirse, sonra bu dinin hali ne olur..? Bakın, dünyayı fethedenler, o zor şartlar altında hiç namazlarını bırakmışlar mı? Eğer onlar, o zor şartları nazara alarak, önce “sünneti terkedelim, farzı kazaya bırakalım, abdest şimdilik kalsın…” falan deselerdi, zannediyorum bugün İslâm adına hiçbir şey kalmazdı. Bu, bir krizli dönemdir, biraz dişimizi sıkar katlanırsak normal zaman avdet edebilir. Bu din, cihanşümûldür. Böyle geçici dönemler için fetva çıkarıp kanun vaz’edenler, bir gün gelecek verdikleri fetvalardan yüzleri kızaracak ve utanacaklardır. “Borç yiğidin kamçısıdır” diye milleti zengin olmak için faizli kredi almaya teşvik edenler de. Aslında borç teşvik edilecek birşey değildir. Zaten Peygamber Efendimiz (sav), borçlu olan insanın cenaze namazını kılmamıştır.. o zaman hangi yiğidin kamçısından bahsediliyor? Kaldı ki, bugünkü borçların çoğu ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Herkes haram-helâl demeden holdingleşme sevdasında. Allah Rasûlü, borçlunun namazını kılmazken, borçlanmayı teşvik etmek, dinde laubali olmak değil de nedir?

Faizli bankalar karşısında tutumumuz nasıl olmalıdır?

Faiz müessesesi, ister devlet, isterse şahıs eliyle işlesin, içtimaî yapı için öldürücü bir zehirdir. Mürüvvet ve yardımlaşma hissinin ölmesi, “ben” merkezli yatırımların öne çıkması, zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da büyümesi ve hepsinden kötüsü de Allah’ın haram kıldığı bir iş olması, bu müessesenin ilk akla gelen özellikleridir. Bu sebeple, mü’min, “günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın” fehvasınca -zarûrî haller dışında- bu anlayış ve onun cereyan ettiği ortamdan uzak durmalıdır.

Finans kurumlarının verdiği tüketici kredileri faize girer mi?

Tüketici kredisi, ev ve araba kredilerinde yapılan uygulamaya benzer olarak ticaret anlayışıyla verilmektedir. Yani tüketici kredisi almak isteyen kişi mesela beyaz eşya almak istiyorsa faturayla bankaya gidiyor. Banka da bu oranda krediyi satıcının hesabına yatırıyor müşteri de bu miktarı bankaya borçlanmış oluyor. Genellikle finans kurumlarının izlemiş olduğu mantık bu doğrultuda.

Finans kurumlarının kuruluş gayesi, Türkiye’de bankacılık işlemlerini faiz sistemi ile çalışan bankalardan yapmak istemeyen ve bu konuda zor durumda kalan insanlara bir alternatif sunmaktır. Bu finans kurumları işlemlerini dine uygun yapmaya çalışmakta ve fetva kurullarına danışmaktadırlar.

Diğer taraftan dinimiz, uzun süreli borçlanmayı çok tasvip etmez ve elden geldiğince kanaat üzere yaşamayı salıklar. Bu dengeye dikkat etmekle beraber mecbur kaldığımızda finans kurumlarının yardımlarına başvurabiliriz.

Yurt dışındaki bankalarla faizli muamele yapmak caiz midir?

İslam müctehid ve fakihlerinin çoğunluğuna göre, Müslüman için İslam ülkelerinde yapılması haram olan bir şeyin İslam ülkesi olmayan yani daru’l-harp sayılan yelerde yapılması da haramdır. Bu itibarla, İslam ülkelerinde haram olan faizli akitlerin yapılması, İslam ülkesi olmayan yerlerde de haramdır. Kaldı ki Müslümanlar gayr-ı müslim ülkelerin bankalarındaki cüz’î bir faizle bekletilen dövizleriyle bu ülkenin iktisadına hizmet etmiş, katkıda bulunmuş olurlar. (D.i.b.)

Bankalardan kredi kullanarak ev veya araba sahibi olmak caiz midir?

Araba ve ev zaruri ihtiyaçlardan sayıldığından dolayı, bunların meşru yollardan temin edilemediği durumlarda, faizli kredi çekerek bu ihtiyaçların giderilmesini “Zaruretler, haramları helal kılar” kaidesi hükmünce caiz sayan fıkıhçılar vardır. Diğer yandan da, bankadan çekilen ev veya araba kredisinin enflasyon oranının altında olduğu durumlarda, bu muamelenin faizli bir muamele sayılmayacağını ve dolayısıyla haram kapsamına girmeyeceğini söylemişlerdir.

Fakat biz bu görüşlere katılmıyor ve bankadan çekilen faizli kredinin azının da çoğunun da caiz olmayacağını kabul ediyoruz. Zaruri ihtiyaçların hepsi aynı derecede değildir. Pekâlâ, insan haram olan bir muamele yapmaktansa kirada oturarak da veya arabası olmadan da hayatını devam ettirebilir. Yani ev ve arabayı haramı helal kılacak ölçüde gerekli olan zaruri ihtiyaçlardan kabul edemeyiz.

Diğer yandan, her ne kadar biz krediyi aldığımız esnada, enflasyon oranın altında gibi gözükse de, burada da iki risk bulunmaktadır. Birincisi, biz bu muamelemizle faizli bir akide imza atıyoruz. Yani yaptığımız işlem doğrudan faizle alakalıdır. İkincisi ise, enflasyon sabit değildir. Enflasyon, banka kredisini çektiğimiz esnada faiz oranından yüksek olabilir. Fakat biz, ödemeler esnasında enflasyonun aynı oranda kalacağını bilemeyiz, faiz oranından daha aşağı düşmesi de muhtemeldir. Dolayısıyla buradaki belirsizlik, alışverişi bozar.

Bunun için ev, araba gibi ihtiyaçlarımızı karşılamak için faizle işleyen bankalardan kredi çekmemiz caiz değildir. Bunun yerine, faizsiz müesseselerden faydalanma, tanıdıklarımızdan borç alma veya para biriktirerek doğrudan alma yollarına gitmeliyiz.

Dükkânımı bankaya ya da içki satacak olan marketçiye kiraya verebilir miyim?

Mes’elenin bir halkın maslahatı, bir de insan irade ve hürriyeti gibi iki önemli yönü vardır. İmam Azam’a göre, bir insan Hıristiyan tebanın (zimmilerin) çoğunlukta olduğu yerlerde, kilise ve içki satışı için dükkanını verebilir. Fakat İmam Azam’ın iki talebesi ve diğer mezhep imamlarına göre “bir binanın; kilise, havra, içki dükkânı, kumarhane, banka vs. işler yapmak isteyene kiraya vermesi” caiz değildir. (İbni Kudâme, El-Mugni, 5 / 552) Çünkü bu, günaha yardımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in içki konusunda lanet ettiği on kişiden biri de taşıyıcısıdır ve bu günaha yardım manasına gelmektedir. (bk. Ebu Davûd, Esribe 2; Müsned, 1 / 316)

Görüldüğü gibi dükkânını içki satana ya da bankaya kiraya vermek İmam Azam’ın dışındaki cumhûra (fıkıhçı çoğunluğuna) göre mutlak anlamda caiz değildir. Kaldı ki, İmamı Azam da bunun için bir takım şartlar ileri sürmüştür ve bu şartlara göre bugün fetva verilemeyeceği kanaati hakimdir.

Banka çekilen krediyi affetmişse ne yapılmalıdır?

Açıklama: Annem, teyzemin oğluna vermek için bankadan dört bin lira kredi çekti. Paranın hepsini yeğenine verdi. Yeğeni de parayı alıp altıyüz lira taksitler halinde anneme borcunu ödemeye başladı ve şu an iki bin lirasını ödemiş bulunuyor. Annem vefat etti ve banka annem öldüğünden dolayı borcun kalan iki bin lirasını affetti. Şimdi ben teyzemin oğlundan bu iki bin lirayı taksit taksit alsam haram olur mu?

Anneniz, yeğeni adına vekaleten kredi çekmiş. Burada yeğen asıl, teyze vekildir. Bağışlanan kısım da asla bağışlanmış demektir. Dolayısıyla paranın asılda yani yeğende kalması gerekir.

Ayrıca iki hususu daha belirtelim:

Birincisi, işin başında bir mahzur söz konusudur. O da faizli bankadan kredi çekilmesidir. Bundan dolayı bir günah işlenmiş oluyor. Tevbe istiğfar gerekir.

İkincisi, her ne kadar banka size iki bin lirayı bağışlamışsa da faizli bir sistemin ve müessesenin hediyesi olduğundan dolayı bu parayı kullanmak en hafif ifadesiyle sakıncalıdır. Teyzenizin oğlu eğer çok muhtaç durumdaysa kendisi için kullanıp kullanmayacağını kendisine bırakalım. Muhtaç ve fakir durumda değilse, bankanın yüklemiş olduğu faiz borcunu iki bin liranın içinden çıkarsın, geriye kalan parayı kullanmasın ve bir hayır müessesesinin vergisini ödemede harcasın. Kendi vergilerini ödemede de kullanabilir.

Kurumsal vakıftan kredi almak caiz midir?

Açıklama: Bir kuruma ait bir vakıf gelir kaynağı personel aidatları bu toplanan aidatlardan çalışanlara çalışma yılına göre kredi sağlanıyor. Bu kredi içinde %2,5 oranında sabit bir masraf alınıyor. Bu masrafın vakıf giderleri için alındığı ifade ediliyor. Fakat vakfın, topladığı aidatları repo gibi bir takım uygulamalarda kullanarak gelir sağlaması söz konusu. Bu vakıftan kredi kullanmak caiz midir?

Olayın tam detaylarını bilemiyoruz fakat bu tür sorulara zaman zaman muhatap olduğumuzdan dolayı, zihnimizde en azından genel hatlarıyla bir anlayış oluştu. Bu anlayışımıza göre, içinde faiz dönen bir uygulama bu.  İşlem ücretini meşru saysak bile –ki bazen o da faiz gibi olabiliyor, sadece adı işlem masrafı oluyor-, alınan paraların nerelerde işletildiği çok önemli. Eğer bu paralar faizde değerlendiriliyorsa -ki bugün pek şirket ve vakıf, parasını bankalarla ortak değerlendirir- oradan kredi almak caiz değildir. Alınanla verilen arasında fark olduğunda zaten bir faiz söz konusu olmaktadır. Bir de kredi kaynağının faizle işletilmiş olması, mahzuru ikiye katlamaktadır. Dolayısıyla caiz değildir.

Kredi kartını, kredi kartının puanlarını kullanmanın ve kredi kartı için yıllık kesilen ücretin hükmü nedir?

Açıklama: 1) Kredi kartımı kapatmayı düşünüyorum fakat lazım olacağını düşünüp çekimser kalıyorum acaba her ay borcunu tam yatırsam, faize sokmadan kullanmak caiz olur mu?2) Kredi kartımla yaptığım alışverişler karşılığında kazandığım nakit puan var bu puanı kullanmak caiz midir, helal midir?3) Kredi kartı yıllık kullanım ücreti altında banka tarafından kesilen ücret caiz mi, bu ücret dâhilinde kartı kullanmak doğru mu?

Üç sorunuza da cevap teşkil edecek şekilde şöyle diyelim: Bir insan mecbur değilse, faizli bankaların kredi kartlarını kullanmamalı. Çünkü az da olsa faiz oluşuyor veya faizli sisteme yardım manasına geliyor. Bu da Maide Suresinin 2. ayetinde buyrulan “Günahta yardımlaşmayın” emrine zıt oluyor. Zarurete binaen kullanacağım diyorsanız, borçlarınızı zamanında ödeyin. Bankaların verdiği promosyonlar, faizli bir sistemin hediyesi olduğundan dolayı caiz değildir. Kart kullanıyorsanız yıllık kart parasını mecburen ödeyeceksiniz. Bu sizin kart kullanırken ortaya koyduğunuz iradeye bağlı olarak gelişiyor.

Kredi kartı ödemesini geciktirmeden dolayı ödenen fazlalık kısım faiz olur mu?

Açıklama: Maaşlarımız geç ödendiğinden kredi kartlarımız faize kalıyor. Bunun mesuliyeti bize mi aittir? Ayrıca biriken borçların faizi nedeniyle bazı arkadaşlarımız bankalardan kredi çekiyorlar. Bu doğru mudur?

Kişinin yaptığı yanlışlıkların hepsinin mesuliyeti yine kendisine aittir. “Kimse başkasının günahını yüklenmez” İslami bir prensiptir ve bu, “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez.” (Necm Suresi, 53/38) ayetinden alınmıştır. Mü’min bu tür durumlar olabileceğini de düşünüp ona göre harcama yapmalı ve borca girecekse öyle girmelidir. Kredi kartları insanlara ellerine henüz geçmemiş parayı harcama imkânı sağladıkları için böyle bir duruma sebebiyet verebilmektedirler.

Faizin mesuliyeti faize bulaşana aittir. Maaşı ödemeyen şirkete gelince onun mesuliyeti de bir kimseye hakkını vermeme veya geç verme şeklindedir. Onun mesuliyeti daha farklıdır ve yine kendisine aittir.

Bahsettiğiniz son durum kesinlikle caiz değildir ve dini bilmemeden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı, bankadan bilerek alınan faizle elde olmayan sebeplerle istek dışı faize bulaşmayı karşılaştırıyor ki, buna insan mantığı normal baksa bile, dinin temel prensipleri asla cevaz vermez. Bu bile bile haram işlemektir ve caiz değildir.

Kosgeb kredisi almak caiz midir?

Soru: Ticaretinde zorlanan biri kosgeb kredisi almak istiyor. 80.000 tl’lik krediyi 6 ayı ödemesiz, sonrasında 18 ayda 83. 000 tl olarak ödeyecek. Bu caiz midir? Bu paranın 20.00 TL lik kısmı ile arkadaşım araç alabilir mi?

Cevap: Diyanet İşleri Fetva Kurulu, bunu devletin halkına bir yardımı olarak görüyor, faizin de enflasyonun altında olduğundan dolayı bir değer kaybına yol açmadığını söyleyip cevaz veriyorlar. Ne olursa olsun içinde faiz vardır deyip caiz görmeyenler de vardır. İş burada kanaati vicdaniyeye kalıyor. Dileyen “hassasiyetimin gereği” der az da olsa faizin içine girmez, dileyen yetkili kurumların fetvasını kullanarak işini yapar.

Krediyi alacak olanlar, kredinin veriliş maksadına uygun olarak harcama yapmak zorundadırlar. Bu parayı başka maksatlarda kullanmak, devleti aldatmak olur. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise “aldatan bizden değildir” buyuruyor.

Faizli bankadan altın hesabı açtırabilir miyim?

Eğer altın hesabına faiz veriyorlarsa caiz değildir. Faiz vermiyorlarsa, yaptığınız işlem doğrudan haram bir işlem olmasa da, bankalar faizli bir sistem olduğu için onlara yardım manasına gelir ve Maide Suresi 2. ayette beyan edilen “günahta yardımlaşmayın” emrine zıt olduğundan caiz olmaz. Faizsiz sistemlerde de aynı türden hesaplar bulunmaktadır. Bu paralar buralar da değerlendirilebilir.

Faiz parası nasıl değerlendirilebilir? İstemeden faiz birikirse tasadduk edilebilir mi?

Faiz almak maksadıyla bankalara para yatırmanın haram olduğu herkesçe bilinen gerçeklerden. Ama soruda da işaret edildiği gibi, iktisadî hayatın gerekleri arasına girmiş olan banka ile iş yapma neticesi mevduatta biriken faizleri öncelikle bankadan çekmek şarttır. Sonra çekilen bu para Maliki mezhebinin nokta-i nazarına uygun olarak İslamî anlayış içinde vermekle yükümlü olmadığımız vergilerde kullanılabilir.

Haram paranın fakir-fukaraya ya da hayır kurumlarına sevap kazanma maksadıyla tasadduk edilmesi ise -her ne kadar bazıları cevaz verse de- caiz olmadığı kanaatindeyiz. Hele sevap kazanma düşünce ve niyeti, insanı itikadî açıdan sırat-ı müstakimin dışına bile çıkartabilir. Zira bir hadisin beyanına göre “Allah ancak temiz, helal olan şeyleri” kabul buyurur.. buyurur ve bu tasadduk edilen şey bir hurma dahi olsa bunu sahibinin karşısına ahirette dağdan daha büyük bir şekilde çıkartır.”(Müsned, 2/404).

Banka faizi ile alınan arsa üzerine ev yapılır mı, koca diretirse kadın ne yapmalıdır?

Hüküm açısından arsa ile evi birbirinden ayrı olarak mütalaa etmek gerekir. Arsa her ne kadar haram bir para ile alınmış olsa bile, üzerine bina edilecek ev helal para ile yapılacak olduğunda arsaya râci olan haram hükmünün, eve sirayet etmeyeceği muhakkaktır. Fakat yümün, bereket açısından o evde bereketin olmayacağı kanaatindeyiz. Her ne kadar subjektif bir değerlendirme denecek olsa bile, binbir tecrübeyle sabittir ki faizin, haramın bulaştığı işlerde yümün ve bereket olmamıştır. Zaten Rabbin rızasının bulunmadığı bu gibi işlerde, O’nun rahmetini ummak ve beklemek ne kadar doğrudur, onu vicdanlara  havale ediyoruz. Fakat, bu durumda koca illa o arsa üzerine ev yapmak istiyorsa, kadının evde huzursuzluk çıkartmaması uygundur. Zira netice itibariyle günah kadının uyarmasına rağmen bütünüyle bu muameleye rızasıyla giren kocaya aittir.

Vefat eden birinin borçlarını yine onun sağlığında bankaya yatırdığı paranın faizi ile ödeyebilir miyiz?

Soruya cevap vermeden önce bir hususu dikkat çekmekte yarar var: Bankada birikmiş bulunan o faiz parası mutlak surette çekilmelidir. Aksi halde “günah ve düşmanlık hususunda birbirinizle yardımlaşmayın …” (Maide, 5/2) ayetinin hükmüyle amel edilmemiş olur. Sonra o para, vefat eden şahsın, şahsî borçlarına değil de, devlete olan gelir, emlak vergisi gibi borçlarına verilebilir.

Şahsî borçlarına gelince, vefat eden kişi borçlarını ödeyebilecek miktarda geriye bir şey bırakmadı ise, varisler o borcu kendi kazançları ile ödeme mecburiyetinde değildir. Fakat ödemek istiyorlarsa onu mutlaka helal para ile ödeme cihetine gitmelidirler. Gerçi her ne kadar haram para ile yani banka faizi ile ödense bu alacaklı için helal olsa da -çünkü değişime ma’ruz kalıyor- vefat eden kişinin, ahirette bütünüyle mes’uliyetten kurtulacağı kanaatında değiliz. Allahu a’lem…

Faiz ve Kâr Oranları Niye Birbirine Yakındır?

Piyasada esas olan mal ticareti ve iktisadî kârlılıktır. İktisadî kârlılığın artması sermayeye olan talebi arttırır. Böylece artan kârlılık ödünç sermayenin faizini de artırır. Merkez Bankaları artan kârlılığa paralel olarak faiz oranlarını da arttırır. Tersi durumda da faizleri düşürür. Bu demektir ki piyasa faizlerini kâr oranları belirler; kâr belirleyen, faiz belirlenendir. Katılım bankalarının vade farkını belirlerken faiz oranlarını ölçü alması bu sebeple sakıncası olmayan bir işlemdir. Esas olan mal ticareti olunca vade farkının neye göre belirlendiğinin önemi yoktur. Kaldı ki, faizleri belirleyen de iktisadî kârlılıktır. Kâr ve faiz oranlarının birbirine yakın seyretmesinin sebebini bir misâlle anlatabiliriz: Diyelim ki 100 liralık bir mal ihtiyacı için banka kredisine başvuran bir kişiye banka %10 kredi faizi önermiş olsun. Mevduat faizinin de %8 olduğunu, yani bankaya faizli mevduat yatıranlara da %8 faiz ödendiğini varsayalım. Bu kişinin katılım bankası alternatifini düşünmesi hâlinde, katılım bankası asla nakdî kredi vermeyecek; müşterisine ihtiyacı olan malı doğrudan kendisinin satmasını teklif edecektir. Bu durumda katılım bankasının 100 liralık mala aynı vade için 110 liradan fazla fiyat önermesi beklenmemelidir. İşlem gerçekleştiğinde katılım bankasının kârı %10 olacak ve bu kârın da %80’ini yani 8 lirasını da katılım hesabı sahibine kâr olarak verdiğinde katılım bankasının kârıyla geleneksel bankanın faiz oranı kendiliğinden birbirine yakın hattâ eşit olabilecektir. Bu benzerliğe rağmen katılım bankalarının vadeli satış işlemini geleneksel bankaların faizli kredi işlemine benzetmek doğru değildir.

Katılım bankaları kar esasına mı dayanır?

Parasal sermayenin emekle eşleşerek ticarî bir faaliyete veya bir ortaklığa girmesi neticesi elde ettiği ve miktarı ancak işin veya vadenin sonunda belirlenebildiği getirisine kâr denir. Kâr, üretken bir iktisadi faaliyetten kazanç sağlanması şartıyla ve bu kazanç oranında elde edilen bir gelirdir. Kâr sisteminde üretime yapılan katkı ile bu üretimden alınan pay arasında bir denge vardır. Katılım bankalarında, ister bankaya fon yatıranlar ile banka arasındaki kâr paylaşımında olsun, ister bankadan fon kullananlara sunulan katma değer ile onlardan talep edilen kâr arasında olsun, mutlaka bir denge kurulur. Bugünkü Katılım bankalarının işlem kalemleri içinde en fazla yer tutan ve üretim desteği olarak adlandırılan yöntem, bir malın banka tarafından peşin alınıp, üzerine bir kâr ilâvesiyle vadeli ve daha yüksek fiyattan satılması işlemidir. Buna murâbaha denir. Murâbaha, katılım bankaları için öngörülen temel bir yöntem değildir. Bu kurumlarda temel yöntem olarak mudârebe ve müşâreke denilen ortaklık yöntemleri kabul edilmiştir. Buna rağmen, katılım bankalarını murâbaha yöntemini kullandıkları için eleştirmek doğru olmadığı gibi, onu faizli krediye benzetmek de büyük bir hatadır. Hattâ katılım bankaları sadece murâbaha yöntemi üzerine bina edilmiş olsalar bile, bu kurumları bu yüzden eleştirmek yerinde değildir. Çünkü her şeyden önce murâbaha ekonomik değer üreten bir mal veya hizmet ticaretidir. Hiçbir mânâ taşımayan ve ekonomik değer üretmeyen para-para hareketi değil, insanların ihtiyaç duyduğu bir mal-para veya mal-hizmet hareketidir.

Alışveriş ile faizin farkı nedir?

Kur’ân ticaretin helâl, faizin haram olduğunu ilân etmiş, bu ikisinin aynı görülmesini şiddetle reddetmiştir.1 O hâlde ticaret nedir, faizden ne farkı vardır? Ekonomide esas olan mal ve hizmet üretimi ve bunların yer, zaman ve el değiştirmesidir. Bir değeri olan ve diğer canlılar dâhil insanların ihtiyacını gideren eşyanın adı maldır. Malın özünde var olan bir değer, ticaret vasıtasıyla artırılabilir. Değer üreten iktisadî bir faaliyet olan ticaret, malın mekân, zaman veya mülkiyet değerinin artırılmasıdır. Bir mal ucuz ve bol olduğu bir yerden kıt ve pahalı olan bir yere nakledildiğinde o malın mekân değeri artar. Adana’da kilosu 10 kuruş olan karpuzu İstanbul’da 20 kuruşa satmak karpuza mekân değeri katmaktır. Aynı şekilde insanların ancak uzun bir tasarruf süresi neticesinde sahip olabilecekleri bir malı, meselâ peşin 100 liraya alıp, onlara vadeli daha yüksek bir fiyata diyelim 110 liraya satmak o malın müşteri nezdinde kısaltılan zaman kadar kullanım faydasını artırmak demektir. Ödenen fiyat farkı da malın zaman değerindeki artışa karşılık gelir. Bir malın ona ihtiyacı olmayandan alınıp, ihtiyacı olana veya daha az ihtiyacı olandan, daha çok ihtiyacı olana ulaştırılması da bir ticaret olup, bu da malın mülkiyet faydasını artırmak demektir. Meselâ, bir ayakkabı üreticisinden ayakkabıları çifti 20 liradan alıp bir mağazada 25 liraya satmak ayakkabıya mülkiyet değeri katmaktır. Ticarette malın artırılan faydası bu işi gerçekleştiren emek yani tüccar ve sermayeye kâr olarak yansır. Nitekim malın zaman, mekân veya mülkiyet değerini artırma çabası başarısızlıkla sonuçlandığında, yani malın değeri düştüğünde, ortaya çıkan zarar da bu işi yapan emek ve sermayeye ait olur.2 Görüldüğü gibi malın mekân, zaman ve mülkiyet (el) değiştirmesi değer üreten bir faaliyettir. Ticaret yoluyla malın değerinin artırılması o malı sıfırdan üretmekten farksızdır. Bu yüzden rızkın onda dokuzunun ticaret kaynaklı olduğu –zayıf da olsa– hadîs-i şerîfte ifade edilmiştir. Para Hareketi Değer Üretmez Malların bu şekilde mekân, zaman ve mülkiyet değiştirmesi değer üretirken para ve dövizlerin herhangi bir mal hareketine bağlı olmaksızın sadece el değiştirmesi, meselâ nakdî ödünç alış-verişi veya bir para cinsinin diğer bir para cinsine dönüştürülmesi hiçbir şekilde değer üreten bir faaliyet değildir. Çünkü para, kendi değeri olmayan, yenilip-içilmeyen; değeri ancak temsil ettiği mala bağlı olan bir sembolik değere sahiptir. Paranın özünde olmayan değer, onun ticaretiyle yani mekân, zaman ve el değiştirmesiyle artacak değildir. Altın da para kategorisindedir.3 Bu sebeple vadeli para, altın ve döviz mübadelelerinden kazanç sağlamak üretilmemiş bir değeri ele geçirmek, yani karşı tarafın zararına bir kazanç elde etmek demektir. Kısaca ifade etmek gerekirse; altın, para ve dövizlerin el değiştirmesi malların el değiştirmesi gibi değer üreten bir faaliyet olmadığından, bu işlemlerden elde edilen kazanç prensip itibariyle faize girer.4 Yani bir taraftan diğer tarafa karşılıksız değer aktarımı olur. Nasıl ki, fiyatı Antalya’da 50 kuruş olan portakalı oradan satın alıp İstanbul pazarlarında 1 liraya satmak bir ticarettir. Çünkü portakalın mekân değeri yükseltilmiştir ve ona 50 kuruşluk bir değer katılmıştır. Bu sebepledir ki, İstanbul tüketicisi ona 1 lira vermeye hazırdır. Aksi hâlde bu fiyatı sadece satıcının dayattığını iddia etmek fiyatların tespitinde talep unsurunun fonksiyonunu yok saymak demek olur. Portakalı Antalya’dan 50 kuruşa alıp onu İstanbul’da 1 liraya satma işleminde, tüketiciye elinin erişemediği bir mekândaki malı onun elinin erişeceği bir mekâna taşımak ticaret olarak adlandırılır ve buradaki 50 kuruşluk fark tüketici nezdinde portakalın değerindeki reel bir artışa karşılık gelir.

Dipnotlar:

1. Kur’an, Bakara 275. 2. Kâr ve zarar ikiz kardeş gibidir; zarar riskini göze almayan kâra hak kazanamaz. Riski göze alan kâra da hak kazanır. Hz. Peygamber (as) sahih hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kazanç riskin karşılığıdır; riski üz erine alan kazancına da hak kazanır.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 71; Tirmizî, Buyû, 53, 65; Neseî, Buyû’, 15; İbn Mâce, Ticârât, 43) “Zararı garantilenmeyen malın kârı helal değildir.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 68) 3. Altın da para kategorisinde olup, onu diğer paralardan ayıran tek özelliği, kendine has fizikî yapısıyla miktarca arzının ilâhî-tabiî sınırlamaya tâbi olmasıdır. Dünyadaki toplam altın rezervi 50 bin tonun altında, Türkiye’de ise 135 ton kadardır. Böylece altın, tüm insanlığın kabul ettiği tek evrensel gerçek para haline gelmiştir. Bu özelliği onun mal olarak kullanılmasına son derece sınır getirmekte ve onu para kategorisinde tutmayı zorunlu kılmaktadır. Altının zatî zannedilen değeri onun mal vasfından değil, kendine has özellikleri ve fizikî varlığı sayesinde evrensel kabule mazhar olmuş olan para vasfındandır. Yoksa onun son derece sınırlı miktarıyla mal olarak insanlara faydası da son derece sınırlıdır. Bu özelliği onu mal olarak görme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Gümüş, arzının bollaşmasıyla para vasfını kaybetmiş, mala dönüşmüştür. 4. Döviz bürolarının aldıkları komisyon bunun dışındadır. Onların aldıkları komisyon değiş-tokuş hizmetinin karşılığıdır.

Geleneksel bankacılık anlayışı nasıldır?

Geleneksel bankacılık parasal sermayenin borç verilerek ondan sabit gelir elde edilmesine, yani faiz esasına dayanır. Faiz, borç alınan paradan hiç kazanç elde edilemediği zamanlarda da ödenen veya kazanıldığında da eşitsiz paylaşılan bir gelirdir. Faiz, bir taraftan diğer tarafa karşılığı olmayan bir değer aktarımıdır. Faiz, hak edilmemiş veya eşitsiz paylaşılmış bir gelirdir. Faizin onulmaz özelliği verilen ile alınan miktarlar arasındaki eşitsizliğin sebebi olmasıdır. Ticaret, karşılıklı rızaya, yani verilen ile alınan arasındaki eşitliğe dayanırken faizli işlemlerde bu eşitliğin gerçekleşme ihtimali son derece düşüktür. Faizli işlemin neticesi baştan öngörülemediği için, ticaretteki karşılıklı rıza hâli de bunda görülmez. Dolayısıyla faiz, başta rıza olsa bile, sonunda iki taraftan birinin haksızlığa uğradığı dolayısıyla pişmanlığın yaşandığı işlemdir. Geleneksel bankacılıkta bankanın verdiği kredi karşılığında aldığı faiz ile müşterinin kredinin kullanımından elde ettiği kazanç arasında veya aynı şekilde, bankaya yatırılan mevduattan bankanın elde ettiği kazanç ile mudisine ödediği faiz arasında denge kurmanın imkânı yoktur. Zîrâ faizin miktarı baştan belli iken beklenen kazanç belirsiz olup, onu önceden tespit etmek mümkün değildir. Faizli bir işlemde belirli ve sabit faiz, belirsiz ve muhtemel bir kazanç üzerine bina edilmiştir. Bu dengesizlik faiz sisteminin en önemli sorunu ve sonucu olup, finansal istikrarsızlık ve krizlerin de kaynağıdır. Bazı durumlarda bankalar ciddi kârlar elde ederken mudiler ancak önceden belirlenen faiz gelirleriyle yetinmek zorunda kalır. Banka ile mudi arasında gelir paylaşım dengesi kurulamaz. Veya banka mevduattan hiç veya yeterince kazanç elde edemediği durumlarda da vaat ettiği faizi ödemek zorunda kalır. Yine denge kurulamaz ve banka iflâsları ortaya çıkar. Faiz sisteminin doğurduğu kaçınılmaz netice, taraflar arasında gelir paylaşım adaletinin sağlanamamasıdır.

Faiz sosyal hayatta ne gibi etkiler ortaya çıkarır?

Faizin sosyal neticesi, toplumu borç verenler ve borç alanlar, sevinenler ve üzülenler hâlinde ikiye bölmesidir. Her yükselen faiz oranı borç verenleri sevindirirken borç alanları üzer; tersi durumda yani faiz oranının düşmesi halinde borç alanlar veya alacak olanlar sevinirken borç verenler üzülürler. Faiz sisteminde toplumda kader birliği yoktur. Kâr sisteminde ise, emek tarafı kâr elde ederse, onu sermaye tarafıyla paylaşır. Birlikte kazanır ve dengeli paylaşırlar veya kâr yoksa her iki taraf da birlikte kazanamamış olur. Kâr sisteminde toplumda kader birliği vardır; kâr veya zarar her durumda dengeli paylaşılır.

Katılım bankacılığı ne demektir?

Faiz, iki kişi veya kurum arasındaki bir işlemde bir taraftan diğer tarafa karşılıksız değer aktarımıdır. Faizsiz esasa göre çalışan katılım bankacılığı, kâr ve zarara katılma esasına göre fon toplayıp; ticaret, ortaklık ve finansal kiralama yöntemleriyle fon kullandıran bir bankacılık modelidir. Katılım bankaları, fon toplama aşamasında kâr-zarar ortaklığını başarıyla uygularken, fon kullandırma aşamasında bu yöntemi kullanmakta zorlanmakta ve bugün daha çok ticarette yoğunlaşmış bulunmaktadır. Kendilerinden beklenen ve ideal olan ortaklık yöntemleri bu kurumlarda şimdilik çok az yer tutmaktadır. Katılım bankaları fon kullandırma aşamasında günümüzde ağırlıklı olarak kişi ve kurumların mal ve hizmet alımlarını finanse etme, yani onlara bu alımlarda malî destek sağlama fonksiyonu görmektedir.1 Bu özelliklerini dikkate alarak bugünkü hâliyle katılım bankacılığını, parasal işlemlerle mal ve hizmet hareketlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlandığı, her para hareketinin mutlaka bir mal veya hizmete karşılık geldiği; gelirin ise, katılım hesabı sahipleriyle kâr ve zarar ortaklığı esasına göre bölüşüldüğü bir sistemolarak da tanımlamak mümkündür. Yani katılım bankaları sadece para hareketlerinden para kazanamaz; parayı mutlaka bir iktisadî faaliyette değerlendirerek ticarî kazanç elde etmeye çalışır ve kazanç gerçekleşirse, onu ortağı durumundaki katılım hesabı sahipleriyle yani halkla paylaşır. Katılım hesapları, katılım bankalarında açılan ve sahibine kâr veya zarar getiren vadeli yatırım hesaplarıdır. Katılım bankacılığının bugünkü uygulamasında elindeki tasarrufuyla kazanç elde etmek isteyen fon (tasarruf) sahipleriyle banka arasında İslâm hukukunda mudârebe denilen bir ortaklık tesis edilir. Mudârebe, emek-sermaye ortaklığı demektir. Bu ortaklıkta sermaye sahibi emek sahibi müteşebbise parayı teslim eder ve müteşebbis de bu parayı işletir. Kâr elde edilirse, bu kâr taraflar arasında önceden belirlenen oran üzerinden paylaşılır. Kâr elde edilmezse, sermaye sahibine bir şey verilmez. Hattâ zarar meydana geldiğinde, bu zarar da sermayeden düşülür; müteşebbis de boşa çalışmış olur, yani emeğinin zararını çeker. Bu ortaklıkta tasarruf sahibi sermayeyi, katılım bankası emeği temsil eder. Kâr paylaşım oranı, gerçekleşmiş olan net kârın –anaparanın değil– %80’i sermaye sahibine, yani bankaya para yatırana; %20 bankaya şeklindedir. Bu oranlar piyasa şartlarına göre değişebilir. Katılım bankası emek tarafı olarak kendisine yatırılan parayı ticarî bir faaliyette veya üçüncü kişilerle kurduğu mudârebe veya diğer ortaklık türleriyle değerlendirerek bir ticaret veya ortaklık kârı elde etmeye çalışır. Kâr gerçekleşirse, katılım hesabı sahipleriyle paylaşır. Katılım bankalarının bir diğer fon kullandırma yöntemi finansal kiralamadır. Bu yöntemde gayrimenkul veya dayanıklı bir mal, katılım bankası tarafından satın alınarak, mülkiyeti bankada kalmak üzere belli bir süre kullanmak üzere ona ihtiyaç duyan kişi veya firmalara kiralanır. Kiralamada üretkenliği tabiî, kendinden, belirli ve kesin olan dayanıklı malın kullanım faydası belli bir kira karşılığında satılmış olur. Kullanım faydası kesin olduğundan kiranın da baştan belirlenmesi gerekir. Leasing adı da verilen finansal kiralamadan kira geliri elde eden katılım bankası, bu geliri katılım hesabı sahipleriyle paylaşır. Genellikle kira ödemesi, anapara ödemesini de ihtiva eder ve kiralama süresi sonunda sembolik bir fiyatla mal müşteriye satılmış olur.

Katılım bankaları niçin hiç zarar etmiyor?

Katılım bankalarının katılım hesabı sahiplerine kâr verme garantisi yoktur. Zarar da söz konusu olabilir. Katılım bankaları katılım hesapları havuzunda biriken paralarla yüzlerce kalem iş yaptığından, bunlardan bazıları başarısız olsa bile, çoğu kârla neticelendiğinden toplamda şimdiye kadar hep kâr dağıtmışlardır. Zararla sonuçlanan projeler ancak dağıtılan kâr paylarının miktarını düşürür. Meselâ yüz kalem projeden 90 tanesi başarıyla neticelenip 10 tanesi başarısızlıkla sonuçlansa, bunun ortalama neticesi en fazla diyelim ki 100 liraya 10 lira kâr vermek yerine, 9 lira kâr vermek demektir. Nitekim katılım bankaları dâhil bankacılık sisteminde geri dönmeyen alacaklar %2-3 gibi düşük bir seviyededir. Bu kurumların kâr-zarar esasına göre çalıştığını göstermek için illâ hesap sahiplerine zarar ettirmeleri gibi bir şart söz konusu olamaz. Neticede bu kurumlar zarar etmek için değil, kâr etmek için yola koyulmuşlardır. Katılım bankaları kendilerine yatırılan paraları çok arzu edilen ortaklık yöntemleriyle değerlendirmekte çeşitli sebeplerle zorlanmakta, bu yüzden daha kolay ve daha az riskli olan mal ve hizmet alım-satımına yönelmektedir. Bu tercih de onların zarar riskini azaltan bir unsurdur. Katılım bankaları geleneksel faizli bankalardan farklı olarak, ihtiyacı olanlara nakdî (parasal) kredi vermek yerine –çünkü bu doğrudan faizi doğurur ihtiyaç duyulan malı satıcıdan peşin alıp müşterisine vadeli satar. Yazımızın ana konusu, işte bu peşin alıp vadeli satmanın ne ölçüde meşru olduğunu belirlemektir.

Elinde bir miktar parasal sermaye bulunan kişi, bunu kendisi işletmeyip bir başkasına işletmek üzere aktardığında bu işlemden ya faiz veya kâr elde eder. Parasal sermayenin borç verilip anaparaya oranlanarak elde edilen ve önceden belirlenen sabit getirisine faiz; ortaklık yöntemiyle verilip, işin sonunda ortaya çıkan pozitif net kazancın doğması şartıyla ve onunla orantılı getirisine de kâr denir. Geleneksel bankacılıkta para bir mal gibi değerlendirilip, meselâ bugünkü 100 lira vadeli 110 liraya karşılık satılabilir. Buradaki 10 liralık fazlalığın karşılığı aranmaz, bunun neden 10 lira olduğu sorgulanmaz ve ‘faiz’ adı verilen bu fazlalığa ‘sermayenin zaman değeri’, ‘iskonto haddi’ gibi hayalî karşılıklar bulunmaya çalışılır. Hâlbuki bu 10 liralık faizin karşılığında üretilmiş bir katma değer olmayabilir veya olsa da bu 10 liralık faiz ile üretilen katma değer arasında denge yoktur; 10 liralık faiz, üretilen katma değerden ya azdır veya çoktur. Katılım bankacılığında ise para, para karşılığında ancak eşit miktarda değiştirilir, yani faizsiz ödünç verilir. Eğer paradan para kazanılmak isteniyorsa, bu kazancın mutlaka topluma sunulan bir hizmet, bir katma değer veya malın değerindeki bir artışa karşılık gelmesi gerekir. Yani katılım bankacılığında bir parasal işlemde para tarafındaki bir artışın, mal veya hizmet tarafındaki reel bir artışa karşılık gelmesi ve her iki tarafın birbirini dengelemesi gerekir. Geleneksel bankacılıkta ise bir para hareketi başka bir para hareketine karşılık gelir ve para hareketi mal hareketine bağlanmadığı gibi para hareketlerinin birbirini dengelemesi söz konusu değildir. Bir taraf diğer taraftan ya azdır veya çoktur. Netice, kaçınılmaz eşitsizliktir.

Finans kurumlarından altın alışverişi yapmak caiz midir?

Açıklama: Katılım bankalarından altın hesabı açarak internet üzerinden altın alıp satmaları caiz midir? Değilse bunun kuyumculardan alıp satmak arasındaki farkı nedir? İlla ki maddi olarak altını elimize almamız mı gerekiyor?

Mesele içtihadî bir mevzuudur. Şöyle ki, altın, yaratılışı itibariyle bir paradır. Bugün para olarak kullanılmasa da paranın değerini belirleyen bir güce sahiptir. Dolayısıyla para gibi değerlendirilmektedir. Altını bir para kabul edince, onun bugünkü parayla değişiminde, parayla paranın mübadelesi (sarf) hükümleri cereyan edecektir. Bu hükümlerin en önemlisi, mübadelenin peşin olmasıdır. Araya bir dakika bile zaman girse bu faiz olarak değerlendirilmiştir.

Bu hükümler, günümüz altın hesabında gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu? Gerçekleştiğini düşünen ve söyleyenler altın hesabına caiz diyorlar. Gerçekleşmediğini söyleyenler ise caiz görmüyorlar ve diyorlar ki, peşin bir alışveriş olmuyor burada ve insanın eline altın geçmiyor. Buna karşılık caiz görenler de diyorlar ki, kişinin eline altın geçmese de ona vekâleten banka, altın satın alıyor ve altın borsasına emanet ediyor. Sahibi, istediğinde bu altını oradan alabiliyor ya da paraya çevirebiliyor. Yani tasarrufuna açık bulunuyor. Faizsiz banka yetkililerinin de açıklamaları bu yöndedir. Onlara göre de altın hesabına yatan para, altın borsasında anında işleme konuyor ve kasaya altın ayrılıyor. Bu açıklamalar muvacehesinde, altın hesabında kanaatimizce mahzur bulunmamaktadır. Bununla beraber, yine kanaatimizce en güzeli, eldeki parayı, hem dinimizce caiz görülen hem de teşvik edilen mudarebeye (katılım hesabına) yatırmaktır. Mudarebe ortaklığı Peygamber Efendimiz tarafından bir bereket vesilesi olarak görülmüştür.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz