Türkiye’de Diyanet camilerinde Cuma namazı kılınır mı?

Soru: Türkiye’deki diyanetin ve diyanet mensuplarının siyasallaşmalarını ve açıktan Hizmet Hareketi mensuplarını hedef almalarını göz önünde bulunduracak olursak, bu, cumaya gitmeme adına bir mazeret olur mu?

Cevap: Bilindiği üzere Cuma namazı İslam’ın çok önem verdiği ibadetlerden birisidir. Alimler onun İslam’ın çok önemli bir şeairi olduğunu ifade etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) gidin, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (Cuma suresi, 62/9)

Ayrıca Cuma gününün ve Cuma namazının fazilet ve sevabıyla ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır. Mesela bu hadislerin birisinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Ebu Dâvûd, Taharet, 129) ifadeleriyle Cuma’nın farziyetini belirtmiştir. Şu hadis ise Cuma’nın faziletini ifade etmektedir: “Bir kimse güzelce abdest alır sonra mescide gelir, susup okunacak hutbeyi dinlerse, gelecek cumaya kadar ve ondan sonraki üç gün içinde işleyeceği (küçük) günahları affedilir.” (Müslim, Cuma, 24)

Başka bir hadislerinde ise Allah Resûlü, mazeretsiz olarak ve önemsiz görerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbinin mühürleneceğini beyan buyurmuştur. Bu sebepledir ki kişiyi Cumadan alıkoyan bir zaruret/mazeret olmadıkça Cuma namazı terk edilmemelidir.

Bilindiği üzere Cuma namazı Müslüman, âkıl-bâliğ, hür, mukim, erkek ve sağlığı yerinde olan ve aynı zamanda namaza gitmeye de herhangi bir mânisi olmayan herkese farzdır. Buna göre çocuklara, yolculara, kadınlara, Cuma’ya gidemeyecek durumdaki hastalara veya özgürlüğü olmayan mahpuslara Cuma namazı farz değildir. Aynı şekilde şiddetli yağmur, kar, soğuk ve fırtına gibi durumlara maruz kalmak da cumanın farziyetini düşürür. Kısaca cumaya gittiği takdirde mal ve can güvenliğinin tehlikeye gireceğini düşünen bir kişiden Cuma namazının farziyeti düşecektir.

Cuma kılmayan kişi o günün öğle namazını kılar. Fakat kendisine farz olmamasına rağmen bir kişi Cuma namazı kılacak olursa bu namaz sahih olur ve öğle namazı kılmasına da gerek kalmaz.

Cuma namazıyla ilgili bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi meselenin günümüze bakan yanına gelebiliriz. Evet, günümüzde politik alanda yapılması gereken siyaset Allah’ın evlerine de sokulmuştur. Din, siyasete alet edilmiştir. Hem de sadece politikacılar değil, bir kısım diyanet mensupları da aynı şeyi yapmaktadırlar. Daha da kötüsü bugüne kadar dinlerine ve ülkelerine hizmet etmekten başka gayesi olmayan ve herkes tarafından dindarlıkları ve ahlaki mazbutiyetleriyle takdir gören Hizmet hareketi mensupları bizzat diyanet tarafından dalalet ve sapıklıkla suçlanmıştır. Üstelik bu suçlamalar cami kürsüsüne ve mihrabına kadar taşınmıştır. Maalesef bir kısım diyanet mensuplarının temsil ettikleri makamın gereklerini hiçe sayarak ve ahiretlerini riske atarak küstahça ifadelerle Hizmet hareketi mensuplarına saldırdıklarına dair yaşanan birçok tecrübe vardır.

Bütün bunlar karşısında sadece Hizmet hareketi mensuplarının da değil insaflı ve vicdanlı bir Müslümanın üzülmemesi ve yaralanmaması mümkün değildir. Hele hutbeyi dinleyenlerin, yüzlerine karşı hakarete varan suçlamalar yapılanların Hizmet hareketi mensupları olduğunu göz önünde bulunduracak olursak, böyle bir pozisyona maruz kalmanın ne derece yıpratıcı olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Ne var ki meydana gelen bütün bu hâdiselerin Cuma namazına gitmeme noktasında bir özür olup olmaması ayrı bir meseledir. Zira bu konunun duygusal ve sübjektif değerlendirmelere tahammülü yoktur. Mutlaka daha objektif ve genel kriterlerden hareket edilmelidir. Neticede konuşulan konu, İslam’ın çok önemli bir ibadetinin eda edilip edilmemesidir.

İbadetler, insanın Rabbiyle irtibatını ifade eden şahsi alanlardır. İbadet ederken kul, Rabbiyle irtibata geçmek, O’na kulluğunu arz etmek, O’nun karşısında kemerbeste-i ubudiyette bulunarak iki büklüm olmak… için bunu yapar. Çevre faktörleri insanı etkilese de bu, ibadet esnasında kurtulunması gerekli bir durumdur. İnsan ibadet ederken Rabbine teveccühe yoğunlaşmalı, bundan başka her şeyi arkasına atmalı, atabilmelidir. Buna tam muvaffak olamıyorsa bile en azından olmaya çalışmalı, kendisini rahatsız eden unsurlara ibadetin hürmetine tahammül etmeli, sabrının, tahammülünün sevabını Rabbinden ummalı. İnşaallah bu da kendisine ecir kazandıracak ayrı bir husus olur. Yani her rahatsız olduğumuz şey için camiyi, cemaati terk edecek olursak bugün bu, yarın başka bir çok sebep çıkar. Cami, cemaat, ibadet, ısrarı hak eden müesseselerdir, şu veya bu sebepten ötürü elimizden çıkmasına müsaade etmemeliyiz.

İşte bu sebepledir ki meydana gelen bu tür esef verici hadiseler Cuma’ya gitmeme noktasında bir mazeret oluşturmaz. Zira burada can ve mal güvenliğini tehdit eden bir durum söz konusu değildir. Eğer birileri böyle bir endişeye kapılırsa elbette hüküm de değişecektir.

Ayrıca bütün diyanet mensuplarının aynı olmadığı da bir gerçektir. Yani bir caminin imamı bu konuda küstahça ifadeler kullanabilirken, başka bir caminin imamının daha insaflı olması mümkündür. Yani çoğu kimse için Cuma namazı kılma adına gideceği camiyi tercih imkanı vardır.

Camilerin hiç kimsenin malı olmadığı, bilakis bütün Müslümanların ibadethaneleri olduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla imam ve vaizlerin sınırı aşan suçlayıcı bir kısım ifadelerinden dolayı oraların külliyen terk edilmesi doğru değildir.

Biz, her zaman insanları mescide, ibadethanelere daha da yaklaştırıcı tavırlar ortaya koymak zorundayız. Zira bu mekanlardan bir kere uzaklaşan insanların bir daha ısınması çok zor olacaktır. Hiç kimsenin böyle bir neticeye sebep olmaya ve dinin muhkem hükümleriyle oynamaya hakkı yoktur.

Üstelik Cuma hutbelerindeki bu tür yakışıksız ifadeleri gerekçe göstererek Cumadan, cemaatten uzak kalmak, toplumdaki çatlak ve aykırılıkları daha da büyütecek ve birilerinin ekmeğine yağ sürecektir. Günümüzde ülke zaten kamplara ayrılmış, birbirine düşman hale getirilmiştir. Samimi mü’minlere düşen vazife her şeye rağmen dişlerini sıkıp sabırla ve azimle bu kırık ve çatlakları sarmaya veya en azından daha da arttırmamaya çalışmak olmalıdır.

Elbette hapiste olduğu için veya zulümden, haksız yere hapis yatmaktan veya işkenceye maruz kalmaktan uzak kalma adına toplum içine çıkamadığı için Cuma’ya gidemeyenlerin durumunu ayrı değerlendirmek gerekecektir. Bu durumda gerçek bir zaruret ve özürden bahsedilebilir.

Fakat sırf imamın hutbedeki bir kısım nahoş sözlerinden kaçınma düşüncesinin Cuma’nın farziyetini düşüreceğini söylemek çok zordur. Zira fakihler fasık ve facir bir imamın arkasında bile namaz kılınacağını ifade etmişlerdir. Aynı şekilde sahabeden çokları Emevi sultanlarından Velid ve Yezid gibi kişilerin arkasında namaz kılmışlardır.

Günümüzdeki şartların Cuma’nın farziyetini düşürdüğünü iddia etmenin ve bir kesimin topluca Cuma’ları terk etmesinin gelecekte ne tür neticeleri hâsıl edeceği de iyi hesap edilmelidir. Bu durum toplumda zaten mevcut olan fitneleri, su-i zanları, itham ve suçlamaları daha da büyütecektir.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki, birileri canı yandığından veya hutbede söylenilenlere tahammül edemediğinden ötürü cumalara gitmiyorsa elbette bunun hesabını da duygu ve düşüncesine göre Allah’a kendisi verecektir. Fakat hiç kimsenin bu konudaki uygulaması veya tercihi dinî bir hüküm olamaz. Dolayısıyla bu konuda bir protesto hareketi oluşturma, insanları Cuma’dan soğutma, kimsenin yapmaması gerekli bir şeydir.

Bize düşen meselenin dini hükmünü izah etmedir. Elbette bu konuda nasıl hareket edeceğine herkes kendisi karar verecektir. Fakat dini konularda uzman olmayan kimselerin böyle hassas bir meselede kafalarına göre hüküm ve fetva vermeleri sorumluluğu çok daha büyütecektir.

 

Ssk, Bağkur, Emekli sandığı caiz midir?

Açıklama: Emeklilik ile ilgili başlıkta “SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi emeklilik sistemlerini İslâmiyet’le te’lif etmek oldukça zordur” yazılmış. Ancak sigorta ile ilgili kısımda Ahmet Kurucan Bey’in yazısında Devlet sigortasının ittifakla caiz olduğu yazılmış. Dolayısıyla SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi sistemlerin en azından sağlık açısından kullanılmasının uygun olduğu anlaşılıyor. Açıklayabilir misiniz?

Evet, SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi netice itibariyle bir birinden çok da farklı olmayan sigorta sistemleri, aslında bugünkü halleriyle İslamiyet’le telif etmek çok zordur. Her ne kadar başta mesele bazı açılardan uygun gibi görünse de, işleyiş şekillerinin farklılığı, alınan miktarın nerede ne şekilde kullanıldığı hususu konuyu –en azından- şüpheyle karşılamamızı gerektiriyor. Kaldı ki, “şüpheyle karşılamak” tabiri bile, bugünkü sigorta işleyişleri için çok müsamahalı bir ifadedir. Ahmet Kurucan Bey’in, ittifakla caiz dediği husus, işleyişi açısından şüpheyle karşılanmadığı takdirde söz konusudur. Diğer türlü, alınan paranın faizle nemalandırıldığı bilindiği halde, caizdir diye ittifak edilemeyeceği açıktır.

Bir diğer açıdan bakılacak olursa, bugünkü sigorta uygulamalarına caiz nazarıyla bakmak, kapitalist bir dünya anlayışının ortaya çıkardığı şartlarla, bir Müslüman’ın yaşaması gereken hayat şartlarının birbirini zorlamasından dolayı bir çıkış kapısı aramanın ifadesidir. İdealde olmaması gerekir ama şartlar zorladığı için “Müslümanların maslahatı, hayırda yardımlaşma esası, devletin vazifesi” denip işin içinden sıyrılmaya çalışılıyor. Belki bu, inancımıza göre yaşama adına bir sancının, bir ızdırabın ifadesidir. Belki de ilerde dört başı mamur bir müesseseleşme söz konusu olacaktır, bilemiyoruz. Ancak, şu anki yorumlar, birer çıkış kapısı arama çabalarından başka bir şey değildir ve hepsi de sorgulanabilir. Yani, ne kadar Müslümanların maslahatı oluşuyor, devlet, vatandaşına karşı vazifesini ne kadar meşru yoldan yapıyor, ne kadar hayırda yarışılıyor.. bütün bunların analizi yapılabilir…

Evet, emeklilik sistemlerini bugünkü haliyle İslam’la telif etmek oldukça zordur. Ancak, ilerde çeşitli ıslahatlar yapılarak telifi gerçekleştirilebilir. Allahu a’lem..

Sigorta caiz midir?

Vatandaşların kazâ, felâket, âfet ve yoksulluk zamanlarında devlete müracaat edip, yardım talebinde bulunması ma’nâsında devlet sigortası ile, çeşitli iş kollarına mensup işçi ve memurlardan birinin uğradığı felâkete karşı maddî yardımda bulunma, bu olmadığı zaman, yatırdıkları aidatı geri alma şeklinde uygulanan üyelik sigortası, ittifakla caizdir. Fakat, sermaye sahibi kişi veya kuruluşların hayat, yangın, kazâ, hırsızlık vb. sigortası adıyla, aylık veya yıllık primler alarak yaptıkları, sigorta şartları tahakkuk etmediği takdirde yatırılan primlerin sahiplerine iade edilmediği ücretli sigorta çeşidine günümüzde bazı fukahâ câizdir dese de;

1. Kumar olması,

2. Meçhul unsurlar ihtivâ etmesi,

3. Bir yönüyle sarf muâmelesi olması; ve

4. Müslümanların teslim ve tevekkül konusundaki inançlarını zedeleyici hususlarla ma’lûl bulunmasından dolayı diğer bazılarına göre câiz görülmemişdir.

Asr-ı Saadet’te bu uygulamayı devlet, tebasından tek kuruş prim almadan yapıyordu. Bugün böyle bir uygulamanın olmaması, temelde İslâmî değer ve kaidelerle çatışan ücretli sigorta türüne cevaz vermeyi gerektirmez. Bununla birlikte, İslâmî değer ve kaideler çerçevesinde yapılacak bir sigorta işlemine de kimse bir şey diyemez. Değişen ictimâî ve iktisâdî yapılanmalar karşısında İslâmî esaslara uygun müesseselerin boy atıp gelişme imkânı bulabileceği günümüzde inşâallah dinine bağlı sermâyedarlar çıkar ve her yanı ile İslâm’a uygun bir sigorta şirketi kurarak, Müslümanların bu ihtiyaçlarını da karşılarlar.

Bir Müslüman trafik kurallarına uymak zorunda mıdır?

Ülkemizde pek çok trafik kazası meydana gelmektedir. Trafik kazalarının bu denli fazla olmasının maddî-mânevî pek çok sebebi var: Eğitimsizlik, ceza sisteminin yetersizliği, alt yapı eksikliği, alkol, uykusuzluk, aşırı hız, sorumsuzluk, günah ve hata inancının olmayışı ve macera hissi… gibi şeyler bunların başında gelir.

Trafik kurallarına uymak bir vatandaş olarak, ondan önce de bir Müslüman olarak bizim görevlerimizdendir. Hatta meseleye fıkhî açıdan yaklaşacak olursak, trafik kurallarına uymanın vacip olduğunu bile söylemek mümkündür. Çünkü bu kurallar, uzun deneme ve araştırmalar sonucu elde edilen, “iki kere iki dört eder” kat’iyetinde olmasa da yine de bir kesinlik ifade etmektedir. Meselâ, trafik kazalarına sebep olan âmillerin başında aşırı hız gelmektedir. Bu açıdan şehir içi ve şehir dışında belirtilen hız limitlerine uymanın vacip olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, hız limiti aşılıp, bunun sonucunda ölümlü bir kaza meydana gelmişse bu kaza, cinayet hükmünde değerlendirilebilir. İslâm fıkhında buna şibh-i amd/kasta benzeyen öldürme denir.

Şibh-i amd; –fukahânın farklı içtihatları mahfuz– öldürme maksadıyla değil de şöyle-böyle ölüme sebebiyet verme demektir. Ebû Hanife’ye göre, şibh-i amd, masum bir insanı, silâh yerine geçmeyen bir şey ile vurup öldürmeye denir. Ağır bir şey kullanarak öldürmek de aynı kategoriye girer. Ölüme sebep olan âletleri âlimler; kesici olan, kesici olmayan veya ağır olan diye farklı türlere ayırmışlardır. Ebû Hanife’ye göre demir ve o mânâda olan ağır bir şeyle işlenen cinayet şibh-i amddir. Yani kullanılan ağır âlet öldürücü nitelikte değilse cinayet şibh-i amd kabul edilir. Bu yaklaşımlar, âlimlerin kendi dönemleri itibarıyla yaptıkları deneme ve içtihatları neticesinde ortaya çıkan tespitlere dayanır. Bu prensipler açısından trafik kazalarına bakılacak olursa, bazılarına “amd”e bazılarını “şibh-i amd”e bazılarını da “hata”ya sokabiliriz ki, bunların hepsinde de cana kıyma söz konusudur.

Ayrıca İslâm Fıkhı’nın özünde bulunan bir başka prensip de şudur: “Başkasına zarar verici her fiilden kaçınması mümkün iken kaçınmayan ve ihmalkâr davranıp ihtiyatı elden bırakan kişi o işin sonucundan sorumlu tutulur.” Trafik kazalarına bu açıdan da bakıldığında kazaya sebebiyet verenlerin sorumlu olduğunu söylemek mümkündür.

Trafik cezalarının, gelişmiş ülkelerdeki cezalara kıyasla düşük olması da kazalara davetiye çıkaran ikinci bir husus olarak görülmektedir. Bu sebeple ülkemizdeki ceza sistemi yeniden gözden geçirilmeli ve cezalar caydırıcı olacak şekilde düzenlenmelidir. Bir diğer tedbir de otokontrol müessesesinin hayata geçirilmesidir. Gelişmiş ülkelerin çoğunda kuralların çiğnendiğini görenler onu yetkililere haber verirler.

Meselenin maddî boyutunun yanında bir de mânevî boyutu vardır. Yolculuklara sevap kazanma niyeti ile çıkılsa dahi; gösteriş içinde yolculuğa çıkma, koltuğa kurulma ve hız limitini aşma gibi şeyler Allah’ın sevmediği ve mü’mine yakışmayan tavırlardır. Cihan fethetmeye gidilse bile, şevk ü tarâb içinde değil, “Allah’ın rızasına muvafık mı?” diye hüzün içerisinde, riya, gurur ve bencillikten uzak olma mülâhazalarıyla gidilmelidir. Mü’min, temkin ve dikkat insanıdır. Kulluk yolunun, gafilâne hâllere, çalıma, gurura ve gösterişe tahammülü yoktur. Ne var ki zamanımızdaki trafik kazalarını görünce, hak ve hakikat adına söylenen şeylerin fayda vermediği, şeytanın sözünün daha fazla dinlendiği görülmektedir.

Döviz alım-satımı yaparak para kazanmak caiz midir?

Açıklama: Döviz kurlarından para kazanmak maksatlı günü birlik veya haftalık kurun yükselmesine göre döviz alıp satmak caiz midir ve fıkhî hükmü nedir?

Fıkıh ıstılahında buna sarf akdi denir. Sarf akdi ise paranın paraya satılması, değiştirilmesi demektir. Aynı cins paranın birbiriyle değiştirilmesi veya başka bir cinsle değiştirilmesi sarftır. Sarf akdinde farklı cins paraların değişiminde akdin sahih olabilmesi için ayrılmadan önce el ile (elden ele) teslim edilmeleri de şarttır. (İbn Abidin, Sarf Babı)

Yukarıda ifade edildiği üzere döviz satımında satışın peşin olması gerekir. Alım-satım peşin yapıldığı takdirde döviz alım-satımı yapmak caizdir.

İnternette, reklâmlara tıklama yaparak para kazanmak caiz midir?

Öncelikle, buradan kazanılan para ortaya konulan kayda değer bir emeğin karşılığı değil. Oturduğu yerden insan tuşlara tıklamak ve biraz da internet imkânından sarf etmekle para kazanıyor, bu durum şaibeye açıktır.

İkincisi, reklâmı yapılan şeylerin ne olduğu, nerelerde kimler tarafından üretildiği, nerelerde kullanıldığı vs. sorulara gönlünüzden gele gele cevap vermeniz mümkün değildir. Dolayısıyla mahiyetini bilmediğiniz zararlı şeylere aracılık yapıyor olabilirsiniz. Burada da bir şaibe, şüphe ve bilinmezlik var. Buradan hareketle caiz değildir.

Üçüncüsü, bu türlü para kazanma yolları insanı kumara doğru adım attırır. En azından emeksiz, tersiz para kazanma alışkanlığına iter. Halbuki dinimiz emeği ve sermayeyi beraber ele alır, emeğe biraz daha öncelik tanır.

Dördüncüsü, para kazanmanın dinimizde bir usulü, bir adabı ve kendine ait bir haysiyeti vardır. Bu türlü yollarla para kazanma ne usule, ne adaba ne de kazanmanın değerine uygun düşmemektedir.

Beşincisi, bu türlü şeyler, genel itibariyle bir Müslüman olarak içimize sinmeyen şeylerdir. Müslümanların içine sinmeyen hususlar her zaman şüphelidir, en azından uzak durmayı gerektirir.

Forex caiz midir?

Forex İngilizce FOReign EXchange kelimelerinin kısaltmasıdır, ülkelerin para birimlerinin değişim piyasasıdır. Yani bir ülkenin para birimi karşılığında diğer bir ülkenin para biriminin alındığı veya satıldığı piyasadır. Bütün dünyada döviz parite fiyatları bu piyasada belirlenir. Piyasanın ana katılımcıları bankalar ve broker şirketleridir. Broker şirketleri müşterilerinin alım/satım isteklerini yerine getirirler. Büyük mevduatları olan müşteriler için bankalar kendileri de broker hizmetini verebilirler.

Bu konuda, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun cevabı şöyledir.

Kuşkusuz, para cinsinden olan şeylerin birbirleriyle değiştirilmesinde (sarf akdinde, alınıp satılmasında) bedellerin peşin olması gerekir. Bedellerden birinin veresiye olması, yapılan işlemi faize dönüştürür. Buna göre dolar ve euro gibi yabancı paraların vade farkı uygulanmasa bile veresiye olarak satılması caiz değildir. Paranın ödünç alınıp verilmesinde ise faiz cereyan etmez.

Hz. Peygamber, “veresiye ile veresiyenin mübadelesini yasaklamıştır” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 6/330. Hadis No:9470) Hâkim’in Müstedrek’ine, Beyhâki’nin Sünen’ine atfen). Bu itibarla, mali mübadelelerde bedellerden en az birinin peşin olması, diğer bedelin de ödeme gününün tesbit edilmesi gerekir. Bedellerden her ikisinin de veresiye olması caiz olmaz. Bu hususta ulema icmâ etmiştir (görüş birliğine varmıştır).

Yukarıda izah ettiğiniz işlemler alın terine dayanmadığı, garar /aldatma içerdiği, yerine göre faize girildiği, tamamı elde olmayan bir parayla alışveriş yapıldığı ve spekülasyonlara açık olduğu için caiz değildir.

Borsa caiz midir?

Borsa, kuruluş maksadı açısından bakıldığında caiz gibi görünse de şu anki işleyiş açısından caiz değildir. Çünkü işin hayâlî, spekülasyon yönü vardır, aldanmaya aldatmaya çok müsaittir, muhayyerlik (cayma, seçme) hakkı tam manasıyla gerçekleşmemektedir, alışveriş yaparken taraflarda bulunması gereken rahatlık, iç huzuru, güvenilirlik gibi hususlar bulunmamaktadır. Hele ciddi bir alışveriş yapmadan borsa oynamak ve az bir para yatırarak onun peşinden koşturmak hiç caiz değildir. Öyleyse herkes cebindeki paraya göre hareket etmeli, hayâlî hesaplara girmemelidir. Bir kısım projelere, hamlelere girecekse de bunu etrafından borç alarak yapmalı, kesinlikle faize ve borsaya bulaşmamalıdır.

Herkes cebine göre hareket ederse işlerde açılım olmaz, insanlar hamle yapamazlar denilecek olursa şöyle düşünülebilir: Borç alıp iş yapmaya dinimiz karşı çıkmaz. Evet, uzun boylu borçluluğa tavır vardır, borca sadakat göstermeyene tehdit söz konusudur fakat bunun yanında borç vermeye ve borçluya müsamahalı davranmaya teşvik de mevcuttur. Dolayısıyla işini elindeki parayla yapan yapar, paraya ihtiyaç duyan imkânı olanlardan borç alır, borç bulamazsa elindeki imkanlarla iş yapma alanları ve fırsatları kollar. Mesela ortaklık yapar, ortaklık yaptığı işte bizzat kendisi de işçi olarak çalışır vs. İnsan kanaatkâr, mütevazi, gayretli ve dürüst olduktan sonra Allah onun yardımcısıdır.

Kasko caiz midir?

Bir mecburi kaskolar var. Mecburi trafik sigortası benzeri bir şey. Bir de isteğe bağlı kasko var.  Kaskonuz, mecburi ise, bunu zarurete binaen yaparsınız.

Zaruri değilse, eskiden kasko şirketleri tamamen faiz üzerinden işlem yaptıklarından dolayı caiz değil deniyordu. Fakat şimdi faize bulaşmadan iş yapan kurumlar da var. Bunlar, parayı alıyorlar ve ülkenin gelişmesi, insanların huzuru adına hayırlı yatırımlarda bulunuyorlar. O yıl içinde kaza yapmazsanız gelecek yıl kasko bedeliniz ciddi manada düşüyor. Bu kurumlara kasko yaptırmanızda bir sakınca yoktur diye düşünüyoruz. Tam ideal bir kasko işlemi değildir belki ama en azından içinde faiz yoktur. Bu bir nevi, Müslümanların bir araya gelerek yardım fonu oluşturmak gibi bir şeydir ama dediğimiz tam manada ideal bir sistem henüz oluşmamıştır.

İşin idealine gelince, sizden para alınır, yatırımlara harcanır. Hasar olursa, hasarları öder. Hasar yoksa yatan paranızı iade eder. Hatta yaptığı yatırımlardan elde edilen kâr varsa, kâr payları verilir. Böylece, araba bahanesiyle yatırım yapmış ve kâr elde etmiş olursunuz. Bir miktar paranızı ülke ve milletin kalkınması için işletmiş, neticede hem siz hem de millet kâr etmiş olur. Böyle bir sistemin Malezya’da olduğu söyleniyor. İnşallah ilerde bizde de bu türlü sistemler olur.

Şimdilik, faizsiz işleyen ve dinî hassasiyeti olan kurumlara yaptırmanızda bir sakınca yoktur. Paranızı yatırırken, kaza ve belaların defi için sadaka niyetiyle yatırırsınız. Yıl boyunca, bir kaza olmazsa, bu sizin sadakanız olmuş olur. Hasar olursa zaten bir miktar alıyorsunuz. Para yerini bulmuş oluyor. Kalanı da yine sadaka sayılır. Böylece zekât sevabı da kazanmış olursunuz.

Bugünkü şartlarda kaskonun yapılması zaruri gibi bir şey veya zaruri hale getirilmiştir. Ama “ben böyle bir zaruret görmüyorum” diyenler yaptırmayabilirler.

Ayrıca kime kasko yaptırmalı, her şirkete kasko yaptırılabilir mi meselesi de ayrı bir ehemmiyet arz ediyor. Çünkü sigorta şirketlerinin hemen hepsi bir bankayla çalışır. Bu bankalar faizle besleniyorsa şirket de işini o yolla devam ettiriyordur büyük oranda. Kasko yaparken işin bu yönlerini de düşünmek gerekir.

Faizli bankaların ortağı olmadığı sigorta şirketlerine kasko yaptırabilirsiniz. Onlar, bu işleri yardım ve ortaklık mantığıyla yapıyorlar.  İşin en doğrusunu Allah bilir.

Enflasyonun olduğu günümüzde alınan paralar iade edilirken nasıl hareket edilmelidir?

Fıkhî ifadesiyle bir sûret-i mesele yaparak onun üzerinde soruyu cevaplamaya çalışalım. Birisi bir başkasından bir yıl sonra ödenmek şartıyla 10 bin TL borç alıyor. Ülkemizde yıllık %10 enflasyonun olduğunu kabul edecek olursak, bu borcun ödeme günü geldiğinde, 10 bin TL, %10 nisbetinde bir alım gücü kaybına uğramıştır. Bu durumda 11 bin TL olarak bu borç ödenirse, fazlalık olan bin TL hükmen faizdir; 10 bin TL ödenirse, borç vererek iyilik yapan şahıs bin TL zarardadır.

Böyle bir meseleye üç ayrı açıdan yaklaşabiliriz:

Bir; karz-ı hasen, tamamen iyilik, başkalarına yardım duygu, düşünce ve inancı üzerine bina edilen bir müessesedir. İhtiyacı olmayan bir insanın, gidip başkasından borç istemesi düşünülemez. İşte böyle muhtaç birine verilen borcun, fazlalıklı olarak istenmesi veya ödenmesi durumunda, asıl zarar görecek olan şahıs, yine muhtaç halde bulunan kişidir. İyiliğin, ihsanın ve sevabın devam edebilmesi için borç olarak verilen paranın aynıyla iade edilmesi hatta af edilmesi gerekir. İçtimaî hayat içinde birbirlerine daima muhtaç olan insanların, bu müesseseyi böylesine uygulamalarla müracaat edilmez bir konuma getirmesi her zaman için bahis mevzuudur. Bundan netice itibariyle zarar görecek olan da yine insanlardır.

İki; son yarım asırda bütün dünya çapında uygulanan iktisadî, siyasî, askerî, kültürel politikalar neticesi, çok ciddi boyutlarda para dalgalanmaları yaşanıyor. Bunun sebeplerine girecek değiliz. Fakat şu kadarını ifade edelim ki, hakim devletlerin iktisadi politikaları, emperyalist gayeleri, bu uğurda yapılan savaşlar, telekominikasyon vasıtalarıyla dünyanın olabildiğine küçülmesi, yolsuzluk, arz-talep dengesi gibi sebepler bugün içinde bulunduğumuz halin ilk başta gelen sebepleri arasındadır. Dolayısıyla ifade ettiğimiz misal içinde paranın değer kaybı ve bu suretle asıl para sahibinin zarar etmesi doğrudur. Halbuki “İslam’da zarar etme de, zarara uğrama da yoktur.” (İbn-i Mâce, Ahkâm 17) O halde çözüm yolu nedir?

Aslında bu mesele, Hanefi mezhebinde İmam-ı Azam ile İmam-ı Ebu Yusuf’un farklı mütalaalarına konu olan bir meseledir. İmam-ı Azam, böyle bir durumda borçlu almış olduğu parayı aynıyla iade edecek, fazlası -ne kadar olursa olsun- faizdir ve haramdır derken; İmam-ı Ebu Yusuf “yevm-i kabz” yani paranın ödünç olarak alındığı gündeki alım gücüne göre iade edilmesi gerekir demiştir. İmam-ı Ebu Yusuf’un görüşüne göre ortak bir madde tesbit edilecek, mesela buğday; 10 bin liraya kaç ton buğday alınıyorsa, borcu ödeme gününde de o kadar ton buğday karşılığı ödenecektir. (Resail-ü İbn-i Abidin, 2).

Pekala, günümüzde İmam-ı Ebu Yusuf’un görüşüyle amel edilebilir mi? denecek olursa, bu gibi meselelerde bütün ümmetin hükmünü kabulleneceği âli bir heyetin bunu tekrar gözden geçirmesi ve kararı onun vermesi gerekir. Aksi halde verilecek olan münferid kararlar, fetvalar, teşettüt-ü ârâ’ya yani fikir dağınıklığına sebebiyet verir ki, bu da yeni bir kargaşa ortamı demektir.

Üç; işte böyle bir heyet kurulup, kararını verinceye kadar, bize göre en uygun çıkış yolu; her iki tarafı da zarara sokmayacak, değer kaybına uğramayan altın, döviz gibi şeylerle borçlanma cihetine gidilmelidir. Bu durumda haram bir muamelenin içine girilmemiş olur, hem de parayı alan şahıs, onu çok akıllıca kullanır, kâr etmenin yollarını araştırır ve günü geldiğinde de aldığı birim üzerinden borcunu öder. Karz-ı hasen müessesesini öldürmemek gerekir. Aksi halde tefecilik bir toplumda hayat bulur. Tefecilik ise, birçok açıdan o toplumun ölümü demektir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz