Efendimiz’in (sas) Ramazan’da Kur’ân’la İrtibatı

Kur’ân-ı Kerim, “Kelâmullah” (Allah’ın sözü) ve “Kitâbullah” (Allah’ın kitabı)dır. O sözlerin en güzeli,[1] en kutlusu ve mübareği,[2] O, Allah’ın en sağlam ipi (hablü’l-metin)[3] ve kopması mümkün olmayan “sapasağlam bir kulp”tur (el-urvetu’l-vüskâ)[4]. O, insanları en doğru yola ileten[5], gönüllerdeki dertlere şifa kaynağı, hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden[6] bir hidâyet rehberidir.[7] O İnsana varlık gayesini ve sorumluluğunu hatırlatan[8] hikmet edâlı bir beyan.. ve Hakk’a, dünya ve ahiret saadetine ulaştıran bir yoldur.

O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. O okuması emredilen,[9] okudukça kendisine doyulmayan, okuyana asla usanç vermeyen, okudukça lezzetine lezzet katan, okudukça kendisine olan hayranlığı artıran bir kitaptır. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:  إِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدِۤي إِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه “Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz O’nun (Allah kelamı olduğuna) inandık.”[10] O’nu öğrenmek de öğretmek de amellerin en hayırlısıdır.[11] O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür.[12] Kim O’nunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim O’na çağırırsa, doğru yola çağırmış (ermiş) olur. [13]

O’nun ilk muhatabı ve insanlara tebliğcisi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’di. O, Kur’an’ı ilk öğrenen, ilk okuyan, ilk yaşayan ve temsil eden insandı.  Kur’ân, O’nun menbaı, melcei, dilinden düşürmediği dua ve virdi idi. O’nun davetinin temelini Kur’ân ayetleri oluşturuyordu, O, Kur’ân merkezli konşuyordu.. O’nun günü Kur’ân ile başlıyor, Kur’ân ile sona eriyordu. O kendisine vahy olan Kur’an’ı okumaya ve ezberlemeye son derece düşkündü. O’nu muhataplarına ulaştırma, okutma, öğretme ve anlatma hususunda mesuliyet şuuruyla büyük bir gayret göstermişti.[14] O’nun hayatıydı Kur’ân ama O’nun Kur’ân’la irtibatı Ramazan-ı Şerif’te daha bir farklıydı. Çünkü Ramazan ayı Allah tarafından diğer aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır, Kur’ân ayıdır.

Kur’ân’ın Ramazan’da Nuzûlü

Kur’ân’ın nüzûlü, bir Ramazan günü Hira’da “Oku!”[15] âyetiyle başlamış ve bu iniş yirmi üç yıl sonra “Bugün sizin için dininizi tamamladım.”[16] âyetinin inmesiyle son bulmuştu.

İnsanlığa rehber olan, onları doğru yola götüren Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü Ramazan ayında başladığı gibi Ramazan-ı Şerif’in Kadir gecesinde toplu olarak Levh-i Mahfuz’dan dünya semasındaki Beytü’l-İzze’ye de Kadir gecesinde indirilmiştir.

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ

“O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.”[17]

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ

“Biz onu kutlu bir gecede indirdik.”[18]

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ

“Biz Kur’ân’ı kadir gecesinde indirdik.”[19]

Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da Cebrail (aleyhisselâm) ile Mukabelesi

O’nu hakkıyla okuyan ve yaşayarak hayatına hayat kılan da Efendimiz’di. Okuyordu ama O’nun Kur’ân’a yaklaşması Ramazanda daha bir farklıydı. Çünkü Ramazan ayı Allah tarafından diğer aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan-ı Şerif’in gündüzlerini oruçla, gecelerini de namaz, Kur’ân tilâveti ve Allah’ı zikir ile geçiriyordu.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her yıl Ramazan ayında, Cebrail (aleyhisselâm) ile buluşuyor, o yıl içinde inen ayetler dâhil, o ana kadar nazil olan ayetlerin tamamını Cebrail (aleyhisselâm) ile müdârese, yani karşılıklı olarak okuyor, birbirlerine arz ve müzâkere ediyorlardı.[20] Bu sebeple Ramazan’da yaygın olarak sürdürülen ve bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i okuyup diğerlerinin takip etmesine dayanan mukabele uygulaması, Ramazan’da Kur’ân’ın hatmedilmesi, mana ve muhtevasının anlaşılması için müzâkere edilmesi müstehabtır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ömrünün son günlerinde sevgili kızı Fâtıma’nın (radıyallâhu anha) kulağına, “o yılın Ramazan’ında Cebrail (aleyhisselâm) ile Kur’an mukabelesini bir değil iki defa yaptıklarını ve bunu vefatının yaklaştığı şeklinde yorumladığını” fısıldamış ve bunun üzerine Hazreti Fâtıma (radıyallâhu anha) ağlamıştı.[21]

Peygamber Efendimiz’in Gece Namazı ve Kıraati

Kur’ân-ı Kerim’de gecelerin ibadetle ihya edilmesinin önemini vurgulayan pek çok âyet-i kerime bulunmaktadır. Bunların bir kısmında, doğrudan Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap edilirken[22] bir kısmında, gece kalkıp Allah’a kulluk için özel çaba harcayan Müslümanları öven ve gece ibadetine teşvik eden ifadeler yer almakta,[23] bir âyette ise Ehl-i kitap içerisinde inançlarında samimi olan ve geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan bir grubun varlığından söz edilmektedir. [24]

Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece kalkıp gece namazı kılması ve Kur’ân-ı Kerim’i tertil üzerine okuması daha peygamberliğin başlangıcında nâzil olan Müzzemmil sûresinin ilk âyetleriyle emredilmiştir.[25] İsrâ sûresinin 79. Âyetinde, “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân okuyarak teheccüd namazı kıl! Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmûda eriştireceğini umabilirsin.”[26] geçen “tehecced” (teheccüd namazı kıl) kelimesiyle Teheccüd namazı adını almıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namazlarında kıyamda uzun sûreler okumuş, müminlere de bu yönde tavsiyede bulunmuş ve onları teşvik etmiştir. İbn-i Mesud (radıyallâhu anh) anlatıyor:

“Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, “Şimdi rükûa gider.” dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmrân’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi.” Dinleyenler arasından biri sordu: “Ne düşünmüştün?” İbn-i Mesud (radıyallâhu anh): “Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.”[27]

Huzeyfetü’l-Yemânî (radıyallahu anh) , bir defasında O’nun gece namazının bir rekâtında Fatiha, Bakara, Âl-i İmran ve Nisâ sûrelerini (yüz sayfadan fazla) okuduğunu anlatır.[28]

“Kim geceyi on âyet okuyarak ihya ederse (yani gece namazda, teenni ve teddebbürle on âyet okuyarak namaz kılarsa)[29] gafiller arasına yazılmaz. Kim de yüz âyetle gecesini ihya ederse “kânitîn”[30] zümresine yazılır. Kim de bin âyet okuyarak geceyi ihya ederse mukantırîn[31] arasında yazılır.”[32]

“İki kişiye karşı hased caizdir: Birincisi o kimsedir ki, Allah kendisine Kur’ân-ı Kerim’i nasib etmiştir, o da onu, gece ve gündüz boyu ikame eder.( ikameden maksat, namazın içinde ve dışında okumak, onunla amel etmek, onu öğretmek, muktezasıyla hüküm ve fetva vermek..) İkincisi de o kimsedir ki, Allah Teâla ona mal vermiştir de o da gece ve gündüz (hak yolda) infak eder.”[33]

“Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hangi amel efdaldir?” diye sorulmuştu. Şu cevabı verdi: ‘Kıyamı uzun olan.’”[34]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ramazan’da ibadetlerini daha da artırmış, Ramazan gecelerinin nerdeyse tamamını namazla, Kur’ân tilavetiyle, tesbih ve zikirle vb. ibadetlerle süslemiştir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) teravih namazını bir-kaç gece mescitte ashabına kıldırmış ve bu namazları uzun tutmuştur. Peygamber Efendimiz’in Ramazan gecelerinde kıldırdığı namazı anlatan sahâbîlerden biri olan Ebû Zer (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nün Ramazan’ın 23. gecesi, gecenin üçte biri geçinceye kadar, 25. gecesi gecenin yarısına kadar, 27. Gecesi de “Felâh”ı yani sahuru geçirme korkusuna düşünceye kadar kendilerine namaz kıldırdığını bizlere haber vermektedir.[35] Ve daha sonra farz olur endişesi ile cemaatle kılmayıp kendi odasında yalnız eda etmiştir. Peygamber Efendimizin teravih namazını odasında nasıl ve kaç hatimle kıldığını bilemiyoruz. Ama Allah Resulü’nün rahle-i tedrisinde yetişen sahabe efendilerimizin teravih namazını gerek cemaat halinde gerekse münferid olarak hatimle kılmaya özen gösterdiklerini kaynaklarımızda yer almaktadır. Bu sebeple teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmak sünnet, birden fazla hatimle kılmak ise bir fazilettir.[36]

Sonuç olarak, Kur’ân’ı Kerim’in Ramazan’da nazil olması, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail (aleyhisselâm) ile mukabelesi, namazların hatm-i Kur’an ile kılınması ve özellikle bu ayda yapılan ibadet ve salih amellere kat kat mükâfatlar verileceği müjdesini göz önüne aldığımızda inanmış gönüllerin Ramazan boyunca Kur’ân’ı ellerinden düşürmemeleri gerekir.

İnsan, her yeni Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle, sanki Kur’an yeni nazil olmuşçasına O’nu okumalı. Dinlerken, O hitapları, Resul-i Ekrem aleyhi’s-selamdan işitiyor gibi dinlemeli, Cebrail’den (aleyhisselâm), hatta Kur’ân’la hitab buyuran Rabbül-âlemîn’den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup, kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmelidir. Kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman diliminde O’nun ışıl ışıl iklimine dalmalı ve bambaşka âlemlere yelken açmalıdır.[37]

Mümin, Kur’ân’ın lafzını okumanın yanında, Allah Resûlü’nün bu Kur’ân ayında yaptığı gibi, mânâsını müzâkere ederek, O’nu ibretle düşünerek, mânâsını araştırarak okumalı ve öğrendiklerini hayatına hayat kılmalıdır. Evet, Kur’ân’la münasebetimiz açısından asıl mesele O’nu okumanın yanında kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle O’na yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O’nu duyabilmektir…

“Ya Rabbî, Kur’ân’ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl.”


Dipnotlar:

[1] Allah sözlerin en güzelini indirmiştir. Allah’ın vahiy yolu ile gönderdiği bu söz, her tarafı birbirini tutan, gerçekleri, farklı üsluplarla tekrar tekrar beyan eden bir kitaptır. Onu okuyup dinlerken, Rab’lerini tazim edenlerin tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla sükûnet bulur. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise hiç kimse doğru yola koyamaz. Zümer sûresi, 39/23. [2] En’âm sûresi, 6/92, 155. [3] Âl-İmrân sûresi, 3/103. [4] Bakara sûresi, 2/256. [5] İsrâ sûresi, 17/9. [6] Furkân sûresi, 25/1; Bakara Sûresi, 1/185. [7] Yûnus sûresi, 10/57. [8] Haşr sûresi, 59/21. [9] Neml sûresi, 27/92; Ankebut, Sûresi, 29/45; “Sözlerin en güzeli/doğrusu Allah’ın kelâmı/kitabı; rehberliğin en güzeli Muhammed’in rehberliğidir.” Buhârî, Edeb, 70; Nesâî, Salâtü’l-îdeyn, 22. [11] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 21; Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 15. [12] “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” Fâtır sûresi, 35/29-30. [13] Cin sûresi, 72/1-2. [13] Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/91. [14] Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem), her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. O bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı. O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hira’ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı’ya dua ederdi. Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bu vazifenin verdiği sorumluluk O’nun gönlünde adeta ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin va’dettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedi saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” şeklinde hitap ediyordu. Evet O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılması, içindekilerle amel edilmesi ve hayata hayat olması için büyük fedakarlıklar ve gayretler ortaya koydu. M. fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara [15] Alak sûresi, 96/1. [16] Mâide sûresi, 5/3. [17] Bakara sûresi, 2/185. [18] Duhân sûresi, 44/3. [19] Kadir sûresi, 97/1. [20] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 7, Savm 7. [21] Buhârî, isti’zân, 43. [22] İsrâ sûresi 17/79; Tâhâ sûresi 20/130; Kâf sûresi 50/40; Tûr sûresi 52/49; Müzzemmil sûresi 73/1-7, 20; İnsân sûresi 76/25. [23] Âl-i İmrân sûresi 3/17; Enbiyâ sûresi 21/20; Furkân sûresi 25/64; Secde sûresi 32/16-17; Zümer sûresi 39/9; Zâriyât sûresi 51/15-18. [24] Âl-i İmrân sûresi 3/113. [25] Müzzemmil sûresi 73/1-7. [26] İsrâ sûresi 17/79. [27] Buhârî, teheccüd 9; Müslim, müsafirîn 204. [28] Ahmed İbn-i hanbel, Müsned, 5/284. [29] Hadis şârihleri, hadisde geçen “kâme bi” ifadesini namazda veya gece kalkıp sadece Kur’ân okumak şeklinde de açıklamışlardır. Ama namazdaki Kur’ân kıraati daha efdaldir. [30] Kânitîn birçok ma’nâ ifade eden bir tabirdir. Kunût’dan gelir; bu ise tâat, huşû, dua, namaz, ibadet, gece kalkışı, kıyâmın uzatılması, sükût ma’nâlarının hepsini ifade eder. Bunlardan hangisinin öncelikle kastedilmiş olduğunu hadis metninden anlamak icabeder. Sadedinde olduğumuz hadiste kıyâmu’lleyl yani “gece kalkışı” olduğu anlaşılmaktadır. [31] Mukantır, çok mal sahibi, aşırı zengin demektir. Öyle ise, hadiste bin âyet okuyana çok sevap verileceği ifade edilmiş olmaktadır [32] Ebû Dâvûd, salât 326. [33] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 20, Tevhid 45; Müslim, Müsâfirin 266 ;Tirmizî, Birr 24. [34] Ebû Dâvûd, salât 313. [35] Tirmizî, Savm, 81. [36] Serahsî, Mebsut, 2/146; Kâsanî, Bedaius’s-Sanai fi Tertibi’ş-Şerai’, 2/276. [37] M. Fethullah Gülen, Günler Baharı Soluklarken, Gufranla Tüllenen Ay, s. 42-45.

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Hafızayı Güçlendirmek İçin Çareler

Hâfıza nimetinin şükrünü eda edebilmek ve onu yaratılışına uygun olarak en güzel şekilde kullanabilmek için öncelikle zihinlerin silkelenmesine, gözlerin harama kapanmasına, mâlâyâniyâtın terk edilmesine, sistemli düşünceye, ihtiyaç miktarınca düzenli yeme-içmeye, sadece yetecek kadar uyumaya, tefekkür ile dimağı sürekli işletip geliştirmeye, dağarcıktaki tıkanıklıkları istiğfar ve zikir sayesinde açmaya, hâfızayı istidadını aşkın hale getirmesi için Hafîz-i Zülcelâl’e ilticaya ve bir de en bereketli zaman dilimleri olan seher vakitlerini kollayarak fiilî dua adına intizamlı çalışmaya ihtiyaç vardır.

Soru: Hâfızayı zayıf düşüren illetler nelerdir? Unutkanlık hastalığını yenmek ve hâfızayı kuvvetlendirmek için hangi vesilelere başvurulmalıdır?

Cevap: Hâfıza; ezberleme, öğrenme ve hatırda tutma melekesidir; idrak edilen, algılanan, öğrenilen şeyleri zihinde koruma ve gerektiğinde hatırlama kabiliyetidir. Tıbbî araştırmalara göre, insan beynine milyonlarca nöron (sinir hücresi) yerleştirilmiştir. Cenâb-ı Allah, birer vasıta olarak yarattığı bu nöronlar sayesinde insana kütüphaneler dolusu malumâtı öğrenme ve zihinde depolama istidadı lutfetmiştir. İşte, hâfıza, bilgilerin nöronlarda depolanması diyebileceğimiz öğrenmeyi ve gerektiğinde depolanan o bilgileri yerinden çıkarıp kullanma olarak tarif edebileceğimiz hatırlamayı ihtiva etmektedir.

Hâfıza Dâhîleri ve Unutkanlar

Kudreti Sonsuz beyne öğrenme ve hatırlama faaliyetlerini yaptırırken icraât-ı sübhaniyesine bazı maddî sebepleri perde kılmış; beynin mükemmel donanımını, sinir liflerini ve şuursuz hücre atomlarını dünyalar kadar malumâtı alıp depolamaya vesile yapmıştır. Hâfızasını iyi kullananlara ve ondan azamî istifade etmesini bilenlere hemen her gördüklerini ve okuduklarını çok kısa bir sürede öğrenme ve aradan uzun vakit de geçse öğrendiklerini unutmama kabiliyeti vermiştir.

Nitekim, insanların zihin selametini görüp gözettikleri ve fıtrata uygun yaşadıkları dönemlerde pek çok hâfıza dâhîsi yetişmiştir. Duyduğu bir şeyi ikinci defa tekrar etmeye lüzum hissetmeden ezberleyen Hazreti Ebû Hüreyre; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emri üzerine onbeş-yirmi gün içinde mektup yazabilecek ve gelenleri de tercüme edecek kadar İbranice’yi öğrenen Zeyd İbn Sâbit gibi yüzlerce sahabi duyduklarını bir defada öğrenen ve bir daha da unutmayan insanlardı. Özellikle Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemleri hâfızasının hakkını veren insanlarla doluydu. Mesela; Ahmed İbn Hanbel, muhteva aynı olsa bile, farklı sened ve metinlerle nakledilen sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadisi ezberlemiş; kırk bin hadis ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüzbin hadisten seçerek meydana getirmişti.

Heyhat ki, zamanımıza doğru gelindikçe adeta hâfızalar da dumura uğradı. İnsanlar yirmi kere okudukları çok kısa metinleri bile hıfzedemez ve en basit mevzuları dahi anlayıp öğrenemez hale geldiler. Bulanık zihinler, dağınık fikirler ve kirli kalbler sebebiyle hem öğrenme süresi alabildiğine uzadı hem de çabucak unutma hastalığı ortaya çıktı. Bugün öğrenilenlerden yarın hiçbir eser kalmamaya başladı. Öyle ki, günümüzde hâfızasından şikayet etmeyen ve nisyandan dert yanmayan insan bulmak adeta imkansızlaştı. Belki her dönemde pek çok insan aynı derdi dile getirmişlerdi; fakat, mesela Tabiîn’den birinin şikayeti bir sayfayı artık bir kere okumayla ezberleyememektendi, günümüz insanının şekvası ise, bir metni otuz kere de okusa hâfızasına kaydedememek ya da çok kısa bir süre sonra hiçbir şey hatırlayamamak şekline büründü.

Zihin Kirliliği

Hâfızayı zayıf düşüren ve unutmaya sebebiyet veren pek çok illet sıralanabilir. Beyin ve hâfıza üzerinde çalışan uzmanlar, genellikle beynin ihtiyaç duyduğu oksijen, glikoz ve bazı enzimlerin yeterli miktarda sağlanamamasını, stres ve gerginlik gibi sebeplerle beynin enerjisinin hemen tükenmesinden dolayı çalışma akışının düzensizleşmesini, sadece bazı meseleler üzerine yoğunlaşmadan ötürü beynin bir bölümünün âtıl bırakılmasını ve sistemsiz düşünme alışkanlığını hemen akla gelebilecek sebepler olarak saymaktadırlar. Bazen de insanın fizyolojik yapısının ve fizikî durumunun hâfıza zayıflığına yol açabileceğini ve ileri yaşlarda vücut mekanizmasının bazı şubeleri yorgun düştüğü gibi beynin de onlara bağlı olarak bir kısım fonksiyonlarını eda edemez hale gelebileceğini belirtmektedirler.

Bununla beraber, dünden bugüne bazı İslam alimleri, haddinden fazla uykunun beyni hantallaştırdığını, sürekli dolu olan midenin zihne menfi tesir ettiğini, sabah kerahatinde uyumanın ve harama bakmanın da unutkanlığa sebep olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, zihin kirliliğinin hâfızayı zayıflattığına inandıkları için mâlâyânî işlerden, faydasız muhaverelerden, çer-çöp sayılabilecek bilgi kırıntılarından ve kontrolsüz hayal kurmaktan uzak kalınması gerektiğini vurgulamışlardır. Hatta, sistemsiz düşünme alışkanlığına yol açabileceği ve zihni işe yaramayan bilgilerle dolduracağı endişesiyle mezar taşlarını okumayı bile mahzurlu görmüşlerdir; mezar taşlarını okumayı adet edinmenin bugünkü reklam panolarının, araba plakalarının, televizyon ekranlarının ve gazete sayfalarının yaptığı tahribat çeşidinden zararlar verebileceğini düşünmüşlerdir. Gerçi, zihinleri kirleten, kalbleri bulandıran ve hafızayı zayıflatan onlarca unsurla her zaman iç içe yaşadığımız günümüzde, unutkanlığa sebep olmaması için mezar taşlarındaki yazılara bile mesafeli durulmasını anlamamız oldukça zordur; fakat, unutulmamalıdır ki, selefi salihîn meseleyi kendi nezih atmosferleri zaviyesinden değerlendirmişlerdir.

Zannediyorum, hâfızayı zayıflatan sebeplerin en tehlikelisi şehevî hisleri galeyana getiren ve behimî duyguları tehyiç eden faktörlerdir. Bugün, aile ve içtimaî çevre özellikle gençlerin güzel yetişmeleri hususunda yetersiz kaldığı gibi, bir de etraftan akıp akıp gelen ve ruhu örseleyen telkinler zihinleri adeta felç etmektedir. Televizyon programları, İnternet sayfaları, video oyunları, günlük haberler, siyasî polemikler, sporcuların ve sanatçıların büyük birer hadiseymiş gibi nakledilen hal ve hareketleri, sırf merak uyarma maksadıyla uydurulan yalanlar, tezvirler, her türlü aldatmalar ve sansasyonlar… zaten iyice zayıflayan dimağları tamamen işgal etmektedir. Ve hele kafalara pompalanan onca kir, hayvanî hisleri ve beşerî garîzeleri tahrik edip yüce duygular üzerine bir balyoz gibi inince, kudurtulmuş şehevî arzu ve ihtiraslar, çağımızın zavallı nesillerinde okumaya, öğrenmeye, düşünmeye hiç mecal bırakmamakta ve adeta hâfızaları bütün bütün kurutmaktadır. Evet, maalesef, günümüzün insanı haram dinleme, haram konuşma ve harama bakma… gibi günahların öldürücü dalgaları arasında çırpınıp durmaktadır.

Haram ve Nisyan

Ehlullah, harama nazarın nisyan sebebi olduğu hususunda ısrarla durmuşlardır. Gözlerine hâkim olamayan ve daimî surette şehevî duyguları kamçılayan manzaralara bakan bir insanın hâfızasının yavaş yavaş köreleceğini belirtmişlerdir. Nitekim, İmam Şafii Hazretleri, hocası Vekî’ bin Cerrâh’a hâfızasının zaafından şikayette bulununca, o büyük zat, İmam Şafii’yi en küçük günahlardan bile uzak durmaya çağırmış ve ona şöyle demiştir: “İlim, ilâhî bir nurdur; Cenâb-ı Allah, devamlı günahlara dalan kimseye nurunu lutfetmez.” Kaldı ki, İmam Şafii muhtemelen bir metni ilk defada değil de ikinci veya üçüncü kerede ezberleme durumuna düşünce hâfızasından şikayet etmiştir. Ayrıca, İmam Şafii gibi bir ruh insanının bilerek günaha girmesi de zaten hiç düşünülemez.

Üstad Hazretleri de yaşadığımız asırda oldukça yaygınlaşan açık saçıklığın unutkanlık hastalığını daha da azgınlaştırdığını dile getirmiştir. Harama nazardan sakınmayan insanların Kur’an’dan öğrendiklerini de unutacaklarını ve “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur’an nez’edilecek” mealindeki hadis-i şerifin te’vilinin bu hastalığın dehşetli neticelerinde aranması gerektiğini belirtmiştir.

Ümmetinin harama nazar etmemesi mevzuunda ikazlarda bulunan Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çevirmiş ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı olmuştur. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl’dır. Fakat, öyle bir şeyin adeta imkansız olduğu bir durumda bile, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Peygamber Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından çok ibretliktir.

Zehirli Oklar

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur” diyerek o ağulu oktan korunmanın lüzumunu belirtmiştir. Evvelen ve bizzat Hazreti Ali’ye, saniyen ve bilvasıta bütün ümmetine hitaben, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmiştir. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” iltifatkâr beyanını naklederek müslümanları gözlerini harama kapatmaya teşvik etmiştir.

Bu itibarla, harama nazardan ötürü zihin dağınıklığına ve hâfıza zaafına düşmemek için herhangi bir iş ya da iman hizmetine müteallik bir vazife söz konusu olmadığı sürece günahların seylap halinde aktığı çarşı-pazarlardan uzak kalmak lazımdır. Mutlaka dışarı çıkmak gerekiyorsa, o zaman da mayınlı tarlada yürüyor gibi dikkatli yol almak ve şeytanî hücumlara karşı teyakkuzda bulunmak icap eder. Bunu başarabilmenin iki şartı vardır; birincisi, çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreği hoplatacak, gözleri yaşartacak ve manevî hisleri harekete geçirecek bazı şeyler okumak ya da dinlemek; ikincisi de, bir yere giderken elden geldiğince yalnız olmamaya çalışmak ve gönlü hüşyar bir-iki arkadaşla beraber bulunmaktır. Onca gayrete rağmen yine de irâde haricinde sağdan soldan gelip bulaşan lekeler, kalb ve ruhu kirleten çamurlar olabilir. Bu türlü durumlarda ise, ilk fırsatta seccadeye koşup Cenâb-ı Hakk’a yönelmek gerekir. Namaz, sadaka, oruç ve dua gibi ibadetler -inşaallah- gayr-i iradî gelip çarpan günahlara keffâret olacaktır.

Aslında, harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. İnsan, biraz gayret etse, günaha sürükleyen manzaralara bakmamaya sabredebilir. Göze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; bir nazar oku gelip çarpacağı ilk anda gözü kapamaya irade gücü yeter. Hele insan harama her göz kapamanın kendisine bir vacip işlemiş gibi sevap kazandıracağını düşünürse, o ilk anda günahtan sıyrılabilir. Fakat, nazarını hemen haramdan çevirmez, kendisini o işe salar ve bir daha, bir daha bakacak olursa, artık geriye dönme ihtimali azalır. Bir de gözünden zihnine akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürse sahilden tamamen ayrılmış sayılır. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni!” sözüyle ifade ettiği gibi, Allah korusun, o günah deryası, sahilden o kadar uzaklaşan kimseyi dalgaları arasında evirir çevirir ve bir daha kıyıya çıkmasına izin vermez.

Hâfızayı Takviye Eden Âmiller

Hâfızayı zayıf düşüren illetlere mukabil, onu kuvvetlendirecek âmiller de mevcuttur. Bunların başında düzenli bir hayat, prensipli bir çalışma, sistemli bir düşünce ve zihni daimî çalıştırma gibi hususlar gelir. Uzmanlara göre, “Beyin çok çalışırsa yorulur” kanaati yanlıştır. Beynin yorulmasının sebebi onu çok çalıştırmak değil, yanlış kullanmak ya da onu âtıl bırakmaktan kaynaklanan hantallaşmadır. Evet, beyin çok çalışmaktan dolayı yorulmaz; aksine çalıştıkça gelişir, daha verimli hale gelir. Beyni yoran ve körelten çalışmak değil, boş durmak, düşünmemek, tefekkür etmemek ve iş yapmamaktır. Kullanılmayan organların köreldiği gibi hâfıza da doğru bir şekilde sürekli işletilmezse dumura uğrar.

Maalesef, her gün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji insan dimağını belli ölçüde etkisiz ve hareketsiz kılmaktadır. Bugünün talebeleri hesap makinelerine ve bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadırlar. Bu hazırcılıktan kaynaklanan atalet de beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insan, mutlaka teknik ve teknolojik imkanlardan istifade etmelidir ama dengeyi bozmamaya da özen göstermelidir; mesela, basit işlerde kat’i surette bilgisayar kullanmamalıdır ki hâfızasını ihmal etmiş olmasın. Ayrıca, bilgisayar bir yandan hâfızanın işini kolaylaştırırken diğer yandan da mutlaka zihne jimnastik yaptırtacak şekilde hazırlanmalı ve ona göre programlanmalıdır. İnsan, ezberlemekten ziyade öğrenmeye önem vermeli ve ona yoğunlaşmalıdır; fakat, bazı sahalarda ehemmiyetli bir kısım metinleri ezberlemenin de zihne talim yaptırma açısından çok faydalı olduğu gözardı edilmemelidir.

Diğer taraftan, uzmanlar, bazı besinlerin beynin çalışmasını doğrudan etkilediği üzerinde de dururlar. Sabah kahvaltısının beynin performansını artırdığını ve kahvaltı alışkanlığı olmayan kimselerde konsantrasyon kaybı olduğunu belirtirler. Unutkanlığı yenmek ve hâfızayı güçlendirmek için kuru üzüm gibi içinde beynin ana yakıt maddesi olan glikoz barındıran gıdaları tavsiye ederler.

Hıfz Namazı

Selef-i salihînden bazıları da hâfızayı güçlendirip unutkanlığı azaltma adına hem bir kısım dualar okumuşlar hem de her sabah 21 tane çekirdekli kuru üzüm yemeyi itiyad edinmişlerdir. Ayrıca, ehlullah hâfıza geriliğinden ve ezberleyememekten şikayette bulunan insanları şu hadis-i şerifte tarif edilen dört rekatlık namaza ve arkasından yapılan duaya yönlendirmişlerdir:

Bir gün Hazreti Ali, Allah Rasûlü’ne gelip Kur’an’ı hâfızasında tutamamaktan yakınır; “Bu Kur’an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.” der. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ona, “Cuma gecesinin son üçte birinde kalk; o, meleklerin şahit olduğu zamandır, onda yapılan dualar kabul edilir. Şayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rek’at namaz kıl. Birinci rek’atında Fatiha ile Yasin’i, ikinci rek’atında Fatiha ile Duhan’ı, üçüncü rek’atında Fatiha ile Secde suresini, dördüncü rek’atında ise Fatiha ile Mülk suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiğin zaman Cenâb-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diğer peygamberlere de salavât getir. Erkek-kadın bütün mü’minler için Allah’tan mağfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de şu duayı söyle!” buyurur ve kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duayı tekrar etmesini ister. (Bu dua, “Kur’an’ı hıfz etme namazı ve duası” başlığı altında Mealli Dua Mecmuası’nın 87. sayfasında da mevcuttur.)

Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) tarif edildiği üzere bunu beş veya yedi gece yapar ve Allah Rasûlü’ne gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Ben daha önceleri dört-beş ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat şimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduğumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiş gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiğimde tam ezberleyemezdim. Fakat, şimdi hadisleri işitip onları rivayet ettiğimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)

Sözün özü; öğrenilen malumâtı depolama ve gerektiğinde hatırlama istidadı olan hâfıza Cenâb-ı Allah’ın insana bahşettiği en büyük lütuflardan biridir. Bu harika kabiliyet, doğru dürüst kullanıldığı sürece dünyalar dolusu bilgiyi ihtiva edecek kadar büyük bir kapasitede halkedilmiştir. Hâfıza nimetinin şükrünü eda edebilmek ve onu yaratılışına uygun olarak en güzel şekilde kullanabilmek için öncelikle zihinlerin silkelenmesine, gözlerin harama kapanmasına, mâlâyâniyâtın terk edilmesine, sistemli düşünceye, ihtiyaç miktarınca düzenli yeme-içmeye, sadece yetecek kadar uyumaya, tefekkür ile dimağı sürekli işletip geliştirmeye, dağarcıktaki tıkanıklıkları istiğfar ve zikir sayesinde açmaya, hâfızayı istidadını aşkın hale getirmesi için Hafîz-i Zülcelâl’e ilticaya ve bir de en bereketli zaman dilimleri olan seher vakitlerini kollayarak fiilî dua adına intizamlı çalışmaya ihtiyaç vardır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz