Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki nimetlerini tam takdir edebiliyor muyuz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Türk atasözleri arasına girmiş Hayâlî’ye ait bir söz vardır:

“O mâhiler ki deryada yaşar deryayı bilmezler.” Günümüzde belli rahatlıklar içinde iman ve Kur’ân hakikatlerine uyananlar, içinde bulundukları zaman diliminin dışını görüp bilmediklerinden, hâlihazırda, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki lütuflarını ve mazhariyetlerimizi de -çok çekinerek söylüyorum- hakkınca takdir edemiyorlar.

Evet, bazılarımız itibarıyla deryada yaşayan mâhiler gibiyiz. Allah daha binlercesini bu deryanın içinde yaşamaya ulaştırsın; ulaştırsın ama vicdanlarımıza da bu nimetlere mazhariyetleri duyursun.

Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi ve yükselme, terakki etme helezonunda belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve lütuftur. Bence, bu lütuftan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen, kâlen Allah karşısında iki büklüm olup “Allah’ım, Sana çok şükür.” diyebilmesidir.

Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız -Allah (celle celaluhu) duyurup tattırmasın- dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mâbetsizliğin, mescitsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duygu-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitapsızlığın ne mânâya geldiğini biraz olsun anlayabilirdiniz…

Bir dönemde belli İslâm ülkelerinde de aynı şeyler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını-buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o dönemi bütün ızdırabı, bütün dehşeti ve bütün ürperticiliğiyle yaşadılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına âdeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda bir cami dolusu insanı aynı duyguya ve aynı düşünceye düğümlenmiş, bağlanmış ve bir mâbette bir araya geldiklerini görmek şöyle dursun, evinin en ücra köşesinde dahi endişesiz, korkusuz Rabbine karşı sorumluluklarını getirmek çok zordu.

Evet, işte bu ülkeler, hakikî bir tek mü’mine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu; diyanet de yoktu. Dinî değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor; sinmeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar-buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmaz ki!

O gün insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor, kimisi de sabah-akşam vahşetle inliyordu.

“Her taraf Muş’tu Yollar yokuştu Kardeş kardeşi yiyordu Bilinmez ne işti.”

Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üstüste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve sistemli olarak kimliksizliğe itiliyorlardı. Kitleler Allah’tan koparılmış, ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, siz her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendinizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığınız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.

Şair, ufukları kararan bazı ülkelerde özel durumu nazara alarak şu mısralarla inlemişti; bilemeyiz ama işin içinde bir inkisarın olduğu açıktı.

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedi Gök nura gark olur nice yüz bin minareden Şehbal açınca ruh-u revân-ı Muhammedi”

Izdırap şairinin ezanla alâkalı duyguları ise tam bir duadır.

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş; kesilmemiş görünenler de kısılmış ve bir kısım tali’siz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara âdeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak Haktan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm-ü meşhutluk bir konu hâline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya türü bir yere sürgündü.

Dünyada din zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat küfür düşüncesi bu defa inkâr-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar plânlıyor, kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor, bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncesinin o anlamsız âbidelerini ikame ediyordu.

Böylece her şeyi götürüp kendi düşünceleri, kendi anlayışları, kendi idrak ufuklarında mânâsızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Âkif’in ifadesiyle:

“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler; … Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; … Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar, Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Bu yitik dünya ile alâkalı hicranlı birkaç söz de Alvar İmamı Efe Hazretlerinden:

“Bâd-i hazan esti bağlar bozuldu Gülistanda katmer güller kalmadı, Şecerler kırıldı, bağlar bozuldu, El atacak dahi dallar kalmadı. Bozuldu dünyanın bağı bostanı, Zağ-ı siyah yaktı bu gülistanı; Bülbüller okusun dertli destanı, Elvan nakış nakış allar kalmadı, Er olan eridi yağ gibi gitti Şirin erler zir-i turaba yattı; Sümbüller yerinde mugeylan bitti, Petekler söndü ballar kalmadı.”

Birkaç adım daha öteye giderseniz, Bayburtlu Zihni şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendiriyor gibidir:

“Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş Canan göçmüş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş, Sakiler meclisten kesmiş ayağı.”

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi.

İşin başlangıcında gafil durup gafil davranan bazı kimseler, sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdir ama bunların hiçbir yararı yoktu.

“Kaza-i diyanet yerde süründü, Türk’ün ruhu zorla asi göründü, Hem Peygamberine hem Allah’ına.”

Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lânet yağdırma neticeyi değiştirmeyecekti.

Bir zamanlar dünya insanları bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıktığı gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradığını bulurdu. Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefaseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi. Kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi.

“O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin)

Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:

“Bekle, gözlerim yollarda, cepkeni kolunda Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!”

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremiz harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzak yakın bu çevrede hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı. Evet, “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “yok” diyecek ciddî bir ses yoktu. O yıkılmış coğrafyada İmam Hatip yoktu, Kur’ân Kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan, aynen Hz. Ebû Bekir’in, -Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre- Hz. Ali’ye “Yâ Ali, sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğiyle karşılaşır; içeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi ve bütün bunları göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik ve bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.” dediği gibi…

Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i daimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdat ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bu, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacak ve sizin gibiler tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun sükûnun, emniyetin temsilcileri olduklarını gösterecekler.

Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine Allah dedirtmeden evvel ölümü göze almak lâzımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Geçmiş”, “kültür”, “tarih”, “mukaddes miras”ım demek her babayiğidin kârı değildi.

Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin hadd ü hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa ‘hak’, ‘adalet’, ‘hürriyet’ diyenlerden söz edilebilir.

Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine -bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar- İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.

Bu itibarla ben de size Hz. Ebû Bekir’in Hz. Ali’ye dediği gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üst üste güzelliklerin tulû ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi tam size göre bir dünya yoktu; tam bir huzur, tam bir itminan, tam bir emniyet, tam bir hürriyet yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdat da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibiryalar yoktu. O dönemdekiler için var olan çok şey sizin için yoktu.

Biri: “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim…” diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icap eder.. tabiî, “Ne yapayım acele ettim kışta geldim, siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Mezarımın başına geldiğiniz zaman bir demet gülle “Selâmünaleyküm” dediğiniz zaman “Henîen leküm” sesini işiteceksiniz.” müjdesini de…

Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevi tezahürüdür. Ve bugün bizler çok büyük lütuflara mazhar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Daha önemlisi de bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek icap eder. O da geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz isterseniz ve dilerseniz -Allah’ın izniyle- o da olur. Evet, bundan ötesini -Allah’ın inayet ve keremiyle- yapma, hazırlama, şekillendirme size düşmektedir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

21|86|Hepsini rahmetimize soktuk. Onlar hak ve barış için çalışanlardandı.
Sura 21