Dinimizin, âlimi âbidden daha faziletli kabul edişini nasıl anlamalıyız?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Cenâb-ı Hakk’ın kelam sıfatından gelen Furkan-ı Azîmüşşân’ı okuyup anlamak ve emirlerine itaat etmek bir vecibe olduğu gibi, O’nun irade ve kudret sıfatlarının tecellisi olan kâinât kitabını tetkik edip topyekûn eşya ve hâdiselerin esrarını çözmeye çalışmak da inananlar için bir vazifedir. Zira, her iki kitabın da iyi anlaşılması ve bütün bir hayatın onların ortaya koyduğu disiplinlere göre örgülenmesi hem bu âlemde hem de ötede mükâfât vesilesidir; aksine, onların ihmal edilmesi ve hayata geçirilememesi, dünyada da âhirette de cezalandırılmaya sebeptir.

Cennete Açılan Yol

Bundan dolayıdır ki, İslam dini, ilme büyük önem vermiş; ilim ve hikmeti mü’minin kaybolmuş malı sayarak, yerine ve söyleyenine bakılmaksızın nerede bulunursa bulunsun onun alınması gerektiğini belirtmiş ve kadın-erkek bütün inananları okuyup anlamaya, bilgi sahibi olmaya teşvik etmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı ifade edilmiş ve onlarca ayet-i kerime ile ilmin ehemmiyetine dikkat çekilmiştir. Hadis-i şeriflerde de, ilim yolcusunun ve âlimin faziletleri zikredilerek müslümanlar sürekli ilme yönlendirilmiştir.

Binaenaleyh, Ebu’d-Derda (radiyallahu anh) Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Allah, ilim tahsil etmek maksadıyla yola çıkan kimseyi sonu varıp Cennet’e ulaşan yollardan birine dahil eder. Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler. Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar âlim için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.”

Evet, beyan-ı nebevîde ilim, Cennet’e açılan yollardan biri olarak zikredilmektedir. İlim; okuma, görme ve dinleme neticesinde duyu organlarıyla elde edilen veya vahiy ve ilham yoluyla Cenâb-ı Allah tarafından doğrudan gönderilen bilgi demektir. Aynı zamanda, ilim; düşünme, anlama, idrak etme, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve gerçeğe uygun bilgi manalarına da hamledilmiştir. Eşya ve hadiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaratan’ın yüce maksatlarının sezilmesi anlamına da gelen ilim tabiri zaman zaman mârifet kelimesinin yerine de kullanılagelmiştir.

Gerçek İlim ve Onun Tâlibi

Gerçek ilim; bir taraftan dünya ve âhiret saadetinin yegâne kılavuzu olan Kur’ân’a sarılarak, diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklayarak sırat-ı müstakîm üzere yürümeyi sağlayan hakikat bilgisidir. Bu açıdan, ilim, bilimle karıştırılmamalıdır; Cennet yolunun rehberi sayılan ilim, tecrübe ile elde edilen, eski bilgiler üzerine bina edilerek geliştirilen, yanlışları düzeltile düzeltile olgunlaştırılmaya çalışılan, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariyelerle bir tutulmamalıdır. Çünkü, ilimde, her şeyden önce dinin hakikatına uyanma, Zât-ı Uluhiyeti tanıma ve ebedî saadete ulaştıracak bir kısım referanslar alma söz konusudur.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinât, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır; gerçek ilimler de, Allah’ın kâinâttaki icraatından, ilahî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Kâinâtı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yüce Yaratıcı, ortaya koyduğu bu düzeni Kur’ân vesilesiyle şerhetmiştir. Dolayısıyla, insan gerçek ilmi, kâinâtı ve Kur’ân’ı beraberce okuyarak elde edebilir. Kâinâtta câri kanunlara, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakmak suretiyle, hakikatleri asıl yerine oturtmuş ve ilmi “bilim”in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtarmış olur.

Bu açıdan, hadiste nazara verilen ilim tâlibi, her gün birkaç kez yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu hatırlayan, dünyevî-uhrevî her iş ve hareketinde sürekli O’nun murad ve hoşnutluğunu arayan, sık sık teşriî emirler açısından durumunu kontrol eden, Rabbiyle münasebetlerinin seviyesini ölçen; bunun yanı sıra, ciddi bir hakikat ve araştırma aşkıyla tekvînî esaslarla meşgul olup, varlık ve hâdiseleri de iyi okumaya çalışan; duyup anladığı, araştırıp öğrendiği her şeyi aile, toplum ve topyekün varlıkla uyum içinde olabilme yönünde değerlendiren; ilimden irfana yürüyen, marifetten muhabbete kanatlanan; her nesne, her hâdise ve Hak’tan gelen her mesajı O’na yükselten bir vasıta olarak gören, dünya işlerinde de, ukbâ mülâhazalarında da hep önde olmasını bilen insandır. O, derin bir ilim aşkıyla, dünyanın tâ öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arayıp bulur ve ona talip olur. Dolayısıyla o, maksadı Allah rızası olduğu müddetçe, Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh.. gibi dinî ilimleri de tahsil etse; fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp, hendese, ziraat ve sanayi sahalarında çağının en ileri teknolojilerini öğrenip değerlendirmeye de çalışsa Rasûl-ü Ekrem’in işaret ettiği ilim tâlibidir.

İşte, Allah rızasına kilitlenerek ister aklî isterse de naklî ilimleri öğrenmek, âlimi âbidden daha faziletli yapan, melekleri hayran bırakan, denizdeki balıkları dahi heyecanlandıran ve insanı Zât-ı Zülcelal’in teveccühlerine mazhar kılan çok önemli bir kurtuluş vesilesidir. Bu manada bir ilim tahsili için yola çıkan insan, sonunda Cennet yamaçlarını ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu bulacağı bir koridora girmiş sayılır.

Meleklerin Kanatları

Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, meleklerin, yaptıkları vazifelere göre, nuranî mahiyetlerine uygun ikişer, üçer, dörder kanatları olduğu bildirilmektedir. Ne var ki, gayb âleminden olan, maddî kesafetten soyutlanmış bulunan ve mahiyeti insanlar için meçhul kalan melekleri kuşlar gibi kanatlı varlıklar şeklinde tasavvur etmek yanlıştır. Her ne kadar, biz, meleklerin kısa sürede çok uzun mesafeleri kat’ etmelerini, bir anda birkaç yerde birden bulunmalarını ve bu farklı yerlerdeki akislerini kanatlarına bağlasak da, meseleyi içinde bulunduğumuz maddî âlemin ölçüleriyle değerlendirmemiz ve bazılarının melekleri kuş şeklinde tasavvur ettikleri gibi, onlara değişik şekiller biçmemiz kat’iyen doğru değildir. Allah Teâlâ melekleri bizim görebileceğimiz şekilde yaratmadığından ve onların yapılarına dair Kur’an-ı Kerim’de açık bilgi vermediğinden dolayı, bu konuya ihtiyatlı yaklaşmamız gerekmektedir.

Gerçi, hadis-i şeriflerde, Miraç Şehsuvarı (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) Efendimiz’in, Hazreti Cebrâil’i kendi şekliyle iki kez gördüğü ve onun altı yüz kanadı ile ufku doldurduğu anlatılmaktadır; fakat, bu ifadelerdeki altı yüz sayısı kesretten kinayedir, çokluk ifade etmek içindir. Söz konusu kanatlar da, Cebrâil Aleyhisselam’ın mahiyetindeki derinlikleri ve iç içe buudları temsil etmektedir. Dolayısıyla, hadis-i şerifler, Vahiy Meleğinin kanatlarını nazara vermekten ziyade, Allah Rasûlü’nün Cibrîl-i Emin’i bütün buud ve derinlikleriyle, melekî enginlikleriyle gördüğünü belirtmektedir.

Bu itibarla, sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmesine delâlet eden manevî bir buud, bir kuvvet ve bir derinliğin remzidir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ikisinde birden üstad olan, zâhiri de bâtını da mamur kimselere “iki kanatlı” manasına “Zülcenâheyn” dendiği ya da annelerin “şefkat kanatları”na sahip bulundukları söylendiği gibi, meleklerin kanatlarını sermesi de temsilî ve mecazî bir ifade olarak serdedilmiştir. Nitekim, “Anne-babana acıyarak tevazu kanatlarını onlar için ger!” (İsra, 17/24) mealindeki ayet-i kerimede de benzer bir mecaz bulunmaktadır.

Dolayısıyla, “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” sözünden maksat, talebenin hakkını tâzim ve ilmin izzetini teslimdir. Evet, melekler ilim ehline saygı gösterirler; çünkü, onlar iyiliğe ve güzelliğe programlı tabiatlarıyla tekbir, tahmid ve tesbih sözlerinden lezzet alır, kulluk adına ortaya konan sahnelerden hoşlanır ve Hakk’a yönelen kimselerden memnun olurlar. “Elhamdülillah” diyeni işitince sevinir, “Sübhanallah” ve “Allahü Ekber” sözlerine iştirak edip Arş u ferşi velveleye verirler. Melekler, Allah’a doğru yürüyen insanlara derin bir muhabbet duyar, onlara hürmeten tevazu kanatlarını yerlere sererler; onların ders halkalarında hazır bulunur, oraya sekine inmesine vesile olur ve sohbet-i Canan meclislerini şenlendirirler.

Cenâb-ı Allah, sevdiği kullarını meleklere ve ruhânîlere sevdirdiği gibi, mevcudâtın bağrına da onlar hakkında sevgi ve hüsn-ü kabul tohumları saçar. Öyle ki, mezkur hadisteki ifadeyle, “Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar onlar için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler.” Aslında, mahlukâtın âlimlere rahmet duasında bulunması bir mukabele içindir. Çünkü, âlimler, kâinâttaki her varlığın kendi lisan-ı haliyle ve kendine has diliyle Mevlâ-yı Müteâl’i zikretmekte olduğunu görürler, duyarlar ve diğer insanlara da gösterirler, duyururlar. Kâinât kitabını sayfa sayfa okur ve insanlara varlıkların esrarını bildirirler. Canlı-cansız hiçbir varlığın boşuna yaratılmadığını ve her şeyin ilahî bir programa göre, belli bir ölçüyle hilkat sahasına çıkarıldığını gözler önüne sererler. Ulemânın nazarında semadaki yıldızlar da birer ayettir, deryadaki balıklar da. Onlar, çevrelerine R. M. Ekrem’in ifadesiyle “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” düşüncesiyle bakar ve varlıklar âlemini tevhid türküleri söyleyen bir koro olarak dinlerler. Âlimlerin sayesinde, diğer insanlar da kâinâtı bir kitap olarak okumayı öğrenir ve etraflarını ibret nazarıyla seyretmeye başlarlar. Onların bu hizmetlerine bedel, mahlukat da kendi dillerinin anlaşılmasına vesile olan âlimler için manen istiğfar eder ve rahmet duasında bulunurlar.

Âlimin Âbide Üstünlüğü

Hadis-i şerifin devamında, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” buyurmaktadır. Aynı mefhum bir başka rivayette, “Âlimin âbide üstünlüğü, Benim sizden makamca en aşağıda olanınıza üstünlüğüm gibidir.” ifadesiyle dile getirilmiştir ki, bu söz, “Bu ikisi arasında kıyas kâbil değildir” manasına gelmektedir.

Bilindiği üzere; “âlim”, kısaca “belli seviyede bilgi birikimine sahip olan kimse” demektir. Istılah açısından; Kur’an-ı Kerîm başta olmak üzere dinî kaynaklara vâkıf bulunan, Rasûlullah’ın hadîslerini ve Sünnet-i seniyyesini iyi bilen ve hem aklî hem de naklî ilimlerden gerektiği şekilde haberdâr olan engin ufuklu insana “âlim” denir.

“Âbid” kelimesi ise, Allah Teâlâ’nın emirlerine titizlikle uyan, farzları ve vacipleri yerine getirmenin yanı sıra nafile ibadetlere ve yapılması sevap olan hayırlı işlere de devam eden, ibadete düşkün samimi kul manasına gelmektedir.

Aliyyu’l-Kârî gibi alimlerin de dediği gibi, ele aldığımız nebevî beyanda, âbid tabiriyle, farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup kâmil şekilde ibâdetini eda eden kimse; âlim sözüyle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla beraber, özellikle dinî ilimleri, usûl ve füruuyla çok iyi bilen insan kastedilmektedir.

Aslında, dinî literatürde, bilip de ibadet etmeyene âlim denilmemektedir. Çok şey bilse bile, bildiğiyle amel etmeyen insanın belagat ilmindeki sıfatı câhildir. Evet, bir insan üniversite bitirse de, master ve doktora yapmış olsa da, şayet ilmiyle amel etmiyorsa, o câhil demektir. Dolayısıyla, âlim sözü zımnen ibadeti de ihtiva etmektedir; âlim, hem dini tafsilatıyla bilen hem de o bilgisiyle amel eden kimsedir. Diğer yandan, âbidin ibadeti tafsilatlı bir ilmi gerektirmemektedir; ibadetlerin farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve belki bir de adabını bilmesi onun için yeterlidir. İbadet için gereken bu asgarî malumata sahip olan bir insan her gün iki yüz rek’at namaz kılabilir, senenin yarısını oruçlu geçirebilir. Ne var ki, âlim hem dinin özüne ve her meselenin künhüne vâkıf bulunan, hem tekvinî emirlerin gereklerine göre davranan ve hem de ibadetlerini aksatmayan insandır. Bu itibarla da, sadece ibadet kanatlı bir insana nisbeten onun daha çok derinlikleri vardır ve o daha faziletlidir.

Ayrıca, Söz Sultanı’nın, âlimi kamere, âbidi de yıldıza benzetmesinde de çok latif nükteler mevcuttur: Şahsî ibadetin nuru âbidden başkasına geçmez; âbid sadece kendi önüne ışık tutar ve yalnızca kendisini nurlandırır. Halbuki âlim, ibadet ü taat ve hayr u hasenâtıyla ferdî dünyasını mamur kıldığı gibi, ilminin nuruyla başka insanların yollarını da aydınlatır. Bazı âbidler şahsî kemalat açısından kimi âlimlerden daha üstün olabilirler; ne var ki, âlimler rehberlikleri zaviyesinden mutlak fazilette onlardan üstündürler. Nitekim, yıldızlar kendi mahiyetleri itibarıyla kamerden daha parlaktırlar ve -sebepler açısından- bizâtihî birer ışık kaynağıdırlar; fakat, onlar, dünyaya uzaklıklarından dolayı, ışığını güneşten alan kamer kadar karanlıkları yırtıcı ve yol gösterici olamazlar.

Maddî ve Manevî Terakkî Vesilesi

Hadîsin devamında, peygamberlerin miraslarının ilim, vârislerinin de âlimler olduğu vurgulanmaktadır. Nebilerin, geride dinar ve dirhem değil, ilim bıraktıkları belirtilmektedir. Dinar, altın; dirhem de gümüş para demektir ve bu iki değer ölçüsü bütün dünyalıkları temsil etmektedir. Evet, Allah’ın seçkin kulları peygamberler, bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarınca almışlar ve ebedî âleme giderken de geride paylaşılacak herhangi bir maddî miras bırakmamışlardır. Onlar, tebliğ ve temsil görevini sadece Allah rızası için yaptıklarını ve risalet vazifesinin karşılığında hiçbir dünyevî ücret beklemediklerini örnek hayatlarıyla ortaya koymuşlardır. Bu muvakkat âlemden ayrılırken de arkada sadece nümune-i imtisal güzel hallerini, sünnet-i seniyyelerini ve dini disiplinleri bırakarak hasbîliklerini bir kere daha göstermiş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hüsn-ü misal olmuşlardır. Dolayısıyla, Nebiler Sultanı’na vâris olan âlimler de, O’nun kendilerine emanet ettiği Kur’an hakikatlerine ve Sünnet’ine gönülden sahip çıkmalı, i’la-yı kelimetullahı hayatlarının gayesi bilmeli ve kendilerini o ulvî gayeye adayarak birer emin emanetçi olmalıdırlar.

İşte, hadis-i şerifin sonunda da ifade edildiği gibi, bu ufku yakalayan ve nebi mirası olan ilimden nasibini alan bir âlim, büyük bir hayır kaynağına ulaşmış olacaktır. O, dünyada dinin izzetini ve milletin haysiyetini koruyan bir aziz olarak yaşayacak, etrafına hep ışık dağıtacak, insanların yollarını aydınlatacak, ötede de rehberlik ettiği kimselerin önünde Cennet’e ve rıdvana kavuşacaktır.

Hadis kitaplarında âhirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunucaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

Allahu a’lem, öbür alemde, belki mizanın başında, belki Sırat’ın üzerinde, belki de Cennet’in önünde âbid ile âlim de karşı karşıya gelecekler ve birbirlerine yol verip öncelik hakkı tanıyacaklardır. Âlimler, tabiatlarına mal olan tevazularıyla, “Siz hayatınızı ibadet ü taatle geçirdiniz, günlerinizi hep namazla, oruçla, hayr u hasenâtla değerlendirdiniz. Burada öncelik hakkı sizindir.” diyecekler. Fakat, âbidler hemen geriye çekilip, “Evet, biz çok ibadet ettik; kıyamda durmaktan dolayı ayaklarımız şişerdi, oruç sebebiyle rengimiz sararıp solardı. Neticede, Cenâb-ı Hak, bize ulvî alemlerde seyahat imkanı verdi, menzil üstüne menzil bahşetti. Fakat, biz ibadetlerin keyfiyetini de, onların değerlerini de hep sizden öğrendik. Sonunda tahtlarımızı kurduğumuz burçlara da sizin rehberliğiniz sayesinde varıp ulaştık. Allah sizi dünyada öncü kıldı, burada da öncelik size aittir; buyurunuz, biz yine sizi takip edeceğiz!” karşılığını vereceklerdir. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’in ifade buyurduğu o fâikiyet ötede de Cennet’e önce girme şeklinde tecelli edecektir.

Son olarak şunu da ifade etmeliyim ki; ilim âhiret adına çok önemli bir kurtuluş vesilesi olduğu gibi, dünyaya, teknik ve teknolojiye bakan yönüyle de bir terakki vasıtasıdır. Hadisin sonundaki “O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.” beyanı, müslümanların devletler muvazenesindeki yeri açısıdan da değerlendirilmelidir. Nitekim, ilk Müslümanlar ilim ufukları ve araştırma aşklarıyla varlık ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi aşkın ufuklarına göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları haline getirmişlerdir. İlim ve düşünce enginlikleriyle bütün toplumlara asırlar boyunca muallimlik ve öncülük etmişlerdir. Fakat, maalesef, günümüze doğru gelinirken o aşk u iştiyak yavaş yavaş sönmüş, o beyin fırtınaları tamamen dinmiş ve her şey tersine dönmüştür.. dönmüş ve bu millette öldüren bir yorgunluk başgöstermiştir. Netice malumdur; o zamandan bu yana, geçmişin oldukça cahil toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle müslümanları vesâyetlerine çağırır olmuşlardır. İşte, bu kötü gidişe dur diyebilmenin yolu da, bir kere daha gönüllerde ilim aşkını uyarmak ve yeni nesilleri araştırma azm ü iştiyakıyla şahlandırmaktır.

Sözün özü; âlim âbidden daha faziletlidir; zira, âlim, şahsî ibadetlerini aksatmadığı gibi her amelini şuurluca eda eden ve engin ilmiyle başkalarına da yol gösteren insandır. İlmi olmayan âbidin her an kayması ve düşüp yolda kalması ihtimal dahilindedir. Halbuki, nebiye vâris olan âlimde dâimî bir murakabe ve bir muhasebe duygusu hakimdir; o, her zaman tetiktedir ve tehlikelere karşı da sürekli metafizik gerilim içindedir. Bu itibarla, yaptığı ibadeti bilerek yapan ve her meseleyi şuurlu bir şekilde ele alan böyle bir âlim, dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü nisbetinde âbidlerden üstündür.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

16|86|Şirke sapanlar, ortak tuttuklarını gördüklerinde şöyle derler: "Rabbimiz, işte bunlar seni bırakıp da yalvarıp yakardığımız ortaklarımız." Bunun üzerine ortakları onlara şöyle söz dokundururlar: "Siz, yalancılarsınız, yalancılar!"
Sura 16