Dinimizin Namaza verdiği önemden bahseder misiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Biz, başkaları için öyle düşünmesek de, sahabe kendi aralarında namaz kılmayana neredeyse “kafir” derlerdi. Bu konuda, “Kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır.” hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir mesnettir. Namazın huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen vâridatlar adına ayrı büyük bir önem arz etmektedir.

Namaz, İslâm dini içinde ibadetlerin en câmiidir. Bu açıdan denebilir ki, namaz, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın istediği insan olma özelliğini ortaya koyar.

Evet, insanın maddî-manevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir. Meselâ onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki tenasüp ve hendese, herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir, mükemmeldir. Bunu, Roma’lıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama, tevhide yönelemediklerinden dolayı, bu duygularını müşahhasın daraltan hendesesine hapsetmişlerdir. Fakir, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve zeminlerde, eğer Allah’ın kendinden başka birine secde etme müsaadesi olsaydı, insana secde edilmelidir şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir. Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz. Adem’e secde etmekle emrolunması da destekliyor gibidir.. tabiî mesele‎nin taabbudî buudu daha ağır.

İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kamil mânâda edâ edilmesi, yukarıda ifade ettiğimiz vâridat adına çok önemlidir. Mü’minun suresinde “Şüphesiz, namazı huşu içinde edâ edenler kurtuldu.” buyurulmaktadır ki, -her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri var- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa, bundan, “namazı huşû ile edâ etmeyenler kurtulamazlar” mânâsı çıkarılabilir.

Biz bu yoruma temâyül etmesek de, ihtimal dahilinde bulundurmama ihtiyat kaydı altına almamayı da temkinsizlik sayıyoruz. Bu açıdan, namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu zevketmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Evet namaz halk tabiriyle verip-veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir. Aslında namaz ve namaz öncesi hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.

Meselâ def-i hâcetle vücuttaki fazlalıkların atılmasıyla bir rahatlama meydana gelir. Ardından, modern yorumcuların ifade ettikleri gibi abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir; bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû, içinde yürüyüş, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı.. müezzinin kâmeti, konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler. Evet bütün bunlar, farzı dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.

Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması “gâye-i hayâl” olması açısından, namaz öncesi yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Kaba bir tabirle, belli gâyeleri gerçekleştirme adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek için kullanılan politikalardır denebilir. Ezan, kâmet, abdest, nâfile namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi “maksûdun bizzat” değillerdir. Bütün bunlar, fıkhî ifadesiyle cebren li’n noksan/ eksikliği giderme gâyesiyle, varlığın en kâmili, ahsen-i takvime mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.

Şüphesiz iç ve dış yapısı itibarıyla böyle mükemmel bir varlığın, kendisini Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddî bir iç derinlikle edâ edilmelidir. Bunu tam edâ edememe endişesi veya gerçekten edâ edememenin ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviye farkıdır. Burada, gâye-i hayâl olan böyle bir namazın “çok az” insana müyesser olduğunu da ifade etmeliyim. Burada kullandığım “çok az” kelimesi izâfîdir. Meselâ birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor.. bir başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor.. bir başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor.. bir diğeri kendini ruhânîlerin önünde görüyor olabilir vb. Bu herkesin istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur. Ne var ki biz, niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz. Unutmayalım ki, “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.”

Bazen insanlar namaz adına her şeyi tam tekmil yerine getirdikleri halde, değişik sebeblerden dolayı namazı doya doya kılamayabilirler. Meselâ bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar gelir sırtına binerler ki, bu çok defa Allah Resulü’nün de başına geliyordu. Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da, bütün dikkatler o noktaya kayar. Dolayısıyla da namazda zirveye ulaşılamaz.

Namazda bize ârız olan hallerin bazıları vardır ki, onlar her zaman bizi aşar; bazıları da vardır ki bunlar da bizim beşeriyetimizden kaynaklanır. Meselâ; insanın kendi iç dünyasında kurguladığı hayâller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek, ona perde olurlar. Bu durumda insan sürekli bir sisin-dumanın berisinde kendini hisseder. Hz. Ömer gibi semâlarla irtibatlı bir insan bile, namaz kılarken şaşırır ve üç rekat kılar. Etrafındakiler, yanıldınız deyince de; “Namazda Irak’a asker gönderiyordum” cevabını verir. Bu konunun ayrı bir yönü de, namaz kılınan atmosferle alâkalıdır. Hiçbir sıkıntının ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile, binbir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırmaları altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de, bu streslerin ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırmaktadır. Bence önemli olan da işte budur.

O sebebtendir ki savaş esnasında kılınan namazlar normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar. Bu namazın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar karşımıza. Nisâ suresinde bu namaz şöyle anlatılır: “Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda olsunlar. Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kafirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar…” [1]

İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu namazın kılınış keyfiyetini yadırgasak da, sâir namazlara göre çok daha büyük ve çok daha önemlidir.

Netice itibarıyla, sırtında bir yük hissederek, zaman içindeki boşlukları kollayıp, ne pahasına olursa olsun mutlaka onu edâ etmeliyim mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik vardır ki, bu noktayı, tekkelerde, zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimâl veremiyorum.

[1] Nisâ, 4/102

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

4|140|Allah, Kitap'ta size şunu da indirmiştir: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini, bu ayetlerle alay edildiğini işittiğinizde, bir başka lakırdıya dalıp gittikleri zamana kadar, o münafıkların yanında oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi sayılırsınız. Hiç kuşkusuz Allah, münafıklarla kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.
Sura 4