Efendimiz (sas)’in Alemlere Rahmet Olarak Gönderilmesi Ne Demektir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerinde ifade edilmektedir: Enbiyâ sûresindeki وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”[1][1] âyet-i kerimesi bu hakikati açıkça seslendirir. Bu âyet, ümmet-i Muhammed arasında da Allah Resûlü’ne karşı saygının ifadesi olarak çok yaygınlaşmış ve dualardan evvel okunur olmuştur.

Evet, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’ân’da ağırlığı ile yerini alan bu husustan önceki iki âyette, salih kulların yeryüzüne vâris oldukları/olacakları anlatılmaktadır.[2][2] Kur’ân’da bu hakikati de ifade eden değişik âyetler vardır. Yeryüzünde söz sahibi olma, durmadan el değiştirecek ve neticede her şey, imanı tam, ameli sağlam salih kullara nasip olacaktır. Kur’ân, tarihî devr-i daimleri anlatırken وَتِلْكَ اْلاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz zafer ve muvaffakiyet günlerini insanlar arasında döndürür dururuz.”[3][3] buyurmaktadır. Bugün bazılarına bayram ve seyran, yarın da başkalarına.. bugün bazıları mamureler içinde mutlu ve müreffeh, yarın da başkaları.. bu, hep böyle değişip durmuştur, değişip duracaktır. Fakat yeryüzünde, hem gökler ötesinin hoşnutluğu içinde hem de ukbâyı netice verecek bir temsil er geç salih kulların eliyle gerçekleşecektir. Cennet’e girecek onlar olduğu gibi, yeryüzünde insanlığın mâkus tali’ini değiştirecek de -biiznillah- yine onlar olacaktır. Hususiyle ahir zamanda, Efendimiz’den sonra gelecek olan karakter insanlarının pişdârı ve rehberi olması itibarıyla hemen bu iki âyetin peşinden وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ gelmektedir ki, çok mânidardır. Biz, ilk salih zümrenin Efendimiz devrinde kendilerini ifade ettiklerini görüyoruz ve ümit ediyoruz ki, -inşâallah- son bir kere daha ümmet-i Muhammed yeryüzünde kendini ifade eder ve وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ hakikati bütün dünyaca duyulur ve saygıyla karşılanır.

Bu nükteli istidraddan sonra Efendimiz’in, mertebe mertebe, kademe kademe, derece derece âlemlere rahmet oluşuna geçebiliriz: Meselâ, bizler için Allah Resûlü bir rahmettir. Âlemin bir parçası olan bütün insanlık dünyası ve hususiyle de bizim için bir rahmet olması itibarıyla, O’nun sayesinde bütün kara delikler, ak delikler hâline gelmiştir. Bütün karanlıklar aydınlığa inkılâp etmiştir. Dünya bir matemhane-i umumiye iken, O’nun sayesinde bayramlara, şenliklere ve şehrayinlere dönüşmüştür. O’nun sayesinde insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. ve yine O’nun sayesindedir ki insanlık, yokluk çukuruna yuvarlanmaktan kurtulmuştur. Ölüm, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmış; bu itibarla imanın kuvveti nispetinde herkes, değil ölümden korkmak ve kabirden geriye durmak, ahireti iştiyakla arzular hâle gelmiştir. Çünkü ahiret O’nun yanında bütün dostların da içtima ettiği bir yerdir. Yine O’nun neşrettiği nur sayesinde ihtiyarlık, başarılı bir hayatın finali hâline gelmiş; hastalıklar, musibetler, insanı mânevî kirlerden arındıran birer kurnaya dönüşmüş; hiç olmazsa öyle algılanmaya başlamış ve kâinat camidat-ü meyyite olmadan çıkmıştır.. evet o ziya, rahmet ve ümit insanının neşrettiği hakikat ve nur sayesinde dağlar, taşlar âdeta bize birer enîs (dost) hâline gelmiş ve O’nun mesajının ulaştığı yerlerde küfür ve nifakla kararmış ve zift gibi görünen bütün eşya birdenbire aydınlanıvermiştir. Evet, âdeta her şeyin mahiyeti değişmiş, başaşağı gidenler, ayaklarının üzerinde yürür hâle gelmiş; dağlar birer canavar görünümünde olmadan çıkmış, Allah’ın musahhar birer mahluku, vahşi hayvanlar ise emrimize âmâde birer mûnis ve muvazzaf memur hâline gelmişlerdir.

Daha önemlisi de bizler O’nun sayesinde küfrün ve dalâletin korkunç girdabından kurtulup imanı elde etmişizdir. Bununla birlikte -Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla- O’nun neşretmiş olduğu nur sayesinde insan-ı kâmil olma yoluna girmişizdir. O’na yönelen ve gereken cehd ü gayreti gösteren herkes, kâmil bir insan olabilir. İşte bu yönüyle Efendimiz, bizim için mahz-ı rahmettir. Aslında Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), o ulvî mahiyetiyle âdeta Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tecessüm etmiş şeklidir. İstidat ve kabiliyetlerini yerinde kullananlar, kullanıp o pâk mevride uğrayanlar, o sayede hem dünyalarını hem de ukbâlarını mamur etmiş, küfür ve dalâletin verdiği susuzluklarını giderip imansızlığın o korkunç girdabından kurtulabilmişlerdir. Bunların hepsi, Efendimiz’in bizim aramızda rahmet hâlinde temessül etmesi sayesinde olmuştur.

O, aynı zamanda hayvanlar âlemi için de bir rahmettir. -Bağışlayın- inek, öküz, koyun, keçi, deve vs. hayvanlar, Efendimiz’in bir rahmet deryası hâlinde varlık ufkunda tecellîsi ve nuru sayesinde aydınlanmış ve mânâsı anlaşılır hâle gelmiştir. Yani hayvanlar da o sayede mânâ ve muhtevalarıyla anlaşılır olmuşlardır. Allah (celle celâluhu), O’nun tercümanlığıyla yerde, gökte ne varsa hepsini insanın emrine musahhar kıldığını bildirmiştir ve O’na her şeyden istifade etme yolunu göstermiştir. Bugün bizzat her fert bundan istifade etmese de, nev’en insanlık kendi istifade ve istihdamına arz edilen bu nimetlerin bütününden bir gün istifade edecektir. Evet, bir gün gidip yıldızlar âlemine ulaşacak ve ondan da istifade etmesini bilecektir. Belki gün gelecek, fezanın çeşitli kesimlerinde kentler kurulacak ve insanlık, arzlı olduğu gibi fezalı da olabilecektir. Zaten şu anda Allah’ın o dünyalardan istifade eden bir hayli mahlukatı var. O varlıkların istifade keyfiyetleri bizim için bilinmese de onların istifadelerine arz edilen kocaman kâinatlardan bir gün gelecek, insanoğlu daha geniş çapta yararlanabilecektir.

Buradan hareketle bizler, Allah Resûlü’nün neşrettiği nur sayesinde, hiçbir canlının abes olmadığını ve Allah’ın abes yaratmadığını anlıyor, Allah’ın bu iç içe meşherleri karşısında iki büklüm oluyor ve “Sen ne büyüksün!” diyoruz; diyor, uzak yakın çevremizde görüp hissettiğimiz her şeye karşı derin bir hayranlık duyuyoruz. O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, büyük-küçük, canlı-cansız her şeyin çehresindeki hikmetleri müşâhede ediyor ve سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ[4][4] sözleriyle nefesleniyoruz. Ve yine O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, sağa sola atılmış değersiz emtia gibi olan şeylerin birer antika sanat eseri olduğunu anlıyor ve takdirle alıp yüzümüze gözümüze sürüyoruz. İnsanoğlunun kendisi de öyle kıymetli bir sanat âbidesidir ve ancak O’nun neşrettiği ziya sayesinde hakikî mahiyeti okunup anlaşılabilmiştir.

Evet, Allah Resûlü, her şey için bir rahmet tecellîsi olmuştur. Bu sırlı nükteden ötürüdür ki, Efendimiz’in, değişik yaratıklarla alâkalı zuhur eden mucizeleri, bir bakıma Allah Resûlü’nün, kendilerine ait mânâyı ifade etmesine karşılık bir teşekkür, bir mukabele ve farklı bir dille O’nun konumunu ifadedir. Meselâ, Allah Resûlü, bütün insanlığa اَفَلاَ يَنْظُرُونَ اِلَي اْلإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ “Onlar, bakmazlar mı, deve nasıl yaratıldı?”[5][5] âyetiyle devenin mânâsını anlatmıştır. O develerden bir deve de nev’i adına ona minnet ve saygılarını ifade etme mânâsına gelip O’nun ayaklarına yüzünü sürmüştür. Bu şekilde o hayvan, hâl diliyle orada Efendimiz’in bir mucizesini temsil etmiştir. Sanki deve bu hâliyle şunu anlatmaktadır: “Yâ Muhammed! Senin sayende benim de mânâm anlaşıldı. Seni tahiyye etmek ve senin karşında iki büklüm olmak bana bir vecibedir.”

Âişe Validemiz, evindeki Dâcin denilen bir kuşu anlatırken şöyle demektedir: Efendimiz, evde bulundukları zaman kuş sükûnetle durur ve Allah Resûlü’nü dinler gibi bir temkin içinde bulunurdu. O, evden ayrılınca, kuş da debelenir durur ve âdeta huysuzlaşırdı. Yine Allah Resûlü’nün Advâ ismindeki devesi, Efendimiz’in vefatından sonra bir şey yememiş içmemiş ve bir süre sonra da ölmüştür.

Hâsılı, O’nun neşrettiği nur sayesinde, hayvanların da ne ifade ettiği aydınlığa kavuşmuş, âdeta hayvan, hayvan olmaktan kurtulmuş, ilâhî sanat olma seviyesine yükselerek farklı bir kıymet almıştır.

Taşlar ve ağaçlar gibi camid varlıklar için de Allah Resûlü bir rahmettir. O, eline bir avuç kum alınca onlar, “Minnet Sana, şükran Sana!” mânâsına, O’nun elinde Allah’ı (celle celâluhu) tesbih u takdis etmişlerdir. Ağaç, onun mânâ ve muhtevasını aydınlığa kavuşturduğundan ötürü, bir bedevinin imanına vesile olma sadedinde, vadinin öbür tarafından yeri yara yara ve yürür gibi Efendimiz’in davetine icabet edip gelmiş ve lisan-ı hâlle sanki şunları söylemiştir: “Yâ Resûlallah! Cemadat âlemi içinde anlaşılmaz bir şeydik. Senin neşrettiğin nur sayesinde, alınlarımızda Allah’ın sikkesini taşıyan çok kıymetli varlıklar hâline geldik.”

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İşte Allah Resûlü’nün bir de böyle umum mahlukat adına âlemlere rahmet olma keyfiyeti söz konusudur.

Melekler âlemi için de Efendimiz bir rahmettir. Çünkü melekler de Allah’ın yarattığı âlemlerinden bir âlemdir. Hatta Cebrail (aleyhisselâm) gibi mukarreb bir meleğin de o umumî rahmetten istifade ettiği söylenebilir. Zira Cibril, Efendimiz’e şöyle der: “Ben akıbetimden emin değildim. Kur’ân, Sana nazil oldu. Onu ben getirdim. Tekvir sûresinde, مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍ “Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.”[6][6] denildi. Yani, Kur’ân’ı öyle bir melek getiriyor ki, o melek güçlü ve kuvvetlidir. O kadar güçlü ve kuvvetlidir ki, hiçbir mevâni ve arıza ona emanet vahyin sıhhatine dokunamaz. Aynı zamanda o, Allah’ın emirlerine itaat ve imtisal içindedir. Sonra da emindir. Akıbetinden endişe edilecek bir hâli yoktur. “İşte yâ Muhammed! Getirdiğin Kur’ân sayesinde, durumum aydınlığa kavuştu. Ben de o rahmetten istifade ettim.”

Gerçi, Cebrail, mehâbet-i ilâhiye ve mehâfet-i ilâhiye karşısında yine tir tir titriyor ve inim inim inliyordu ama artık akıbetinden endişe etmiyordu. Bu şekilde değişik bir buudda meleklere de Allah Resûlü rahmet olmuştu.

O, öyle geniş bir rahmettir ki, ahirette de “Rahmeten lilâlemîn” olduğunun ifadesi, mücrimlere şefaat edecek ve şefaatinin ayrı bir tecellîsi olarak O’nun yolunu takip eden ulemâ ve sulehâ da şefaat edecektir.. ve tabiî, o gün en büyük şefaat en büyükten sâdır olacaktır; O Yüceler Yücesi de şefaat edecek ve milyonlarca kişiyi elim bir azaptan kurtarıp saadete ulaştıracaktır.

Tefsirciler, Allah Resûlü’nün mahşerde herkese rahmet olacağını ifade etmektedirler. Kâfirler, O’nun âlemlere rahmet olması sayesinde mahşerin dehşeti, şiddeti, hiddeti ve öldürücü havasından kurtulacak, hesapları tezden görülecek ve herkes gideceği yere gidecektir. Yukarıda da ifade edildiği gibi Allah Resûlü, ahirette mü’minlere şefaat edecektir. Bu müjdeyi Allah Resûlü bize, “Her peygamberin müstecap bir duası vardır. Ben ise -inşâallah- duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.” ifadeleriyle vermektedir.

Başka bir hadislerinde yine Allah Resûlü, ümmeti içinde büyük günah işleyenlere şefaat edeceğini bildirmektedir. Günah-ı kebair işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Resûl-i Ekrem’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa, herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhu) O’na, “Şefaat et, şefaatin kabul görecektir.” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenâb-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir: يَا مُحَمَّدُ! اِرْفَعْ رَأْسَكَ اِشْفَعْ تُشَفَّعْ “Yâ Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.” İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nün, günah-ı kebair işlemek suretiyle Cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma mânâsında bir rahmet zuhuru ve tecellîsidir. Cenâb-ı Hak, istifadeye muvaffak kılsın.

Efendimiz, ümmetine Cennet’te ve Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşâhede etmede de rehberlik ve pişdarlık yapacaktır. O, “Mü’minler, Cennet’te cuma günü Cenâb-ı Hakk’ı göreceklerdir.” buyurmaktadır. Biz, bu işin âdâb ve erkânını bilemeyiz. Bu mevzuda da yine huzurun âdâb ve erkânını bilen Zât bize yol gösterecektir. Orada Livâü’l-Hamd’in altında, çok hamd eden, Allah’ın nimetlerini ruhunda ve vicdanında duyan ve o nimetler karşısında iki büklüm olan, bir adı da ümmet-i Muhammed ve Hammâdûn olan ümmet-i merhume toplanacaktır. Allah Resûlü, Livâü’l-Hamd’in altında ümmetini arkasına alacak, yer yer Havz-ı Kevser’ine götürecek, yer yer Cenâb-ı Hakk’ın cemalini -ki, Cennet hayatının binlerce senesi bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen, anlaşılmaz ve idrak edilmez bir derin zevk ve lezzettir- müşâhede ettirecek.. evet O’nun sayesinde ve O’nun rehberliğinde ümmet-i Muhammed dahi o âb-ı kevseri nûş edecektir. Aynı zamanda mü’minler, onunla ebedî ve daima yenilenen bir güzelliğe, ebedî ve daima yenilenen bir lezzet ve zevk alma istidadına ulaşacaklardır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Mü’min, وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ derken, Cenâb-ı Hakk’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği O zâtın kamet-i bâlâsını, yaptığı ve yapacağı bütün bu şeylerle görmeye çalışmalıdır. Hatta bir mü’min sadece kendi şuur ve idrakiyle kendisine gelen şeyleri değil, zerrelerden kürelere kadar her şeyin, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuşmasını ve hâl diliyle O’na minnet ve şükranda bulunmasını, ayrıca onlara müekkel olan meleklerin, varlıklarındaki mânâ ve maksat O’nunla anlaşılan zerreler, küreler, sistemler ve canlılardaki hücreler namına, onlara ait hâl diliyle yaptıkları tesbih, takdis ve tahmidi Cenâb-ı Hakk’a takdim ettiklerini şuuren düşünmelidir. Böylece mü’min, Efendimiz’in nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demelidir: “Elhak sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim. Hak’tan bize Sultan-ı müebbedsin. Hammâdûn, senin ümmetin; Livâü’l-Hamd’in ve Kevser’in sahibi de sensin.” İşte bir mü’min, namazda her Tahiyyat okuyuşunda ve her “Muhammedün Resûlullah” deyişinde, iliklerine kadar bu mânâyı duymalı ve saygıyla eğilmelidir.

Sakın, Efendimiz’in kamet-i bâlâsına uygun anlatmayı, benim şu bulanık sözlerime münhasır görüp, siz de O’nu bulanık ve karanlık görmeyin! Siz kendi vicdanınızın ve kalbinizin derinliğinde, -o kalb ki kenzen Hak orada bilinir ve o bilinişi de hiçbir idrak ifade edemez- o çok buudlu aynada Allah Resûlü’nün kametini görmeye çalışın ve “Minnet sana, şükran sana ey Allah’ın Resûlü!” deyip biatınızı yenileyin.

[1][1]    Enbiyâ sûresi, 21/107.

[2][2]   Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/105-106.

[3][3]   Âl-i İmrân sûresi, 3/140.

[4][4]  “Akılların sanatına hayran kaldığı Zât’ı takdis ederiz.”

[5][5]   Gâşiye sûresi, 88/17.

[6][6]   Tekvir sûresi, 81/21.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

20|19|Buyurdu: "Yere at onu ey Mûsa!"
Sura 20