Efendimiz’e (sas) saygı hususunda nasıl hareket etmeliyiz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Allah Teâlâ’nın bile O’nun risaletini, o risaleti yüklenen şahsını tazimle anıp, ismini peygamberlikle beraber, ilâhî mesajla gelmiş büyüklerden bir büyük olarak zikrettiği bir insanı, sıradan bir insandan bahseder gibi “Muhammed.. Mustafa” diye anlatan biri, dünyada seçilse seçilse, terbiyesizler kralı seçilir…

Bize terbiyeli olmak düşer. Ben, O’na, “Yâ Resûlallah” demeyi bile yeterli bulmuyorum. Zira bu hitap O’na, Allah’ın hitabıdır. O’nu anlayan İmam Rabbânî gibi zatlar, her defasında değişik bir tazim tabiriyle O’nu belli bir saygı ile anar ve O’nun hakkında herkesi saygılı olmaya çağırırlar. İşte cevahir kadrini bilen bir cevherfürûşun O’nunla alâkalı bazı ifadeleri: “Hak şöyle dedi; Hakikat ise diyor ki; Hatem-i Divan-ı Nübüvvet Olan O Zât; O Şeref-i Nev’-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman şöyle buyuruyorlar”…

Evet, cevahir kadrini cevherfürûşân olan bilir. Sarraf, altını eline aldığı zaman hemen onun kaç ayar olduğunu anlar. Aynen onun gibi, Allah Resûlü’nü anlamak için de, O’nu, Hz. Ebû Bekir’den başlayıp, Bediüzzaman’a kadar uzanan altın veya zebercet bir silsile içinde yer almış büyüklerden sormak icap eder. İhtimal onlar, size O büyük Zât”ı, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.” sözüyle anlatacak ve bu konudaki acziyetlerini ortaya koyacaklardır.

O’nun Temsili Tebliğinin Önündedir

Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadece mesaj getirip sunan bir insan değildir. Haktan mesaj alıp sunma, O’nun tebliğ yanıdır. Tebliğ yanından başka O’nun bir de temsil yanı vardır ki, O bu yanı itibarıyla, söylediği ve insanlara “Yapın!” dediği hakikatleri herkesten fazla yerine getirmiş, yaşamış bir insan olarak, tebliğ insanı olmanın birkaç adım daha önünde bulunur. Allah (celle celâluhu), eğer O’ndan daha muktedir, O’nun yaptığını yapmaya daha lâyık, O’ndan daha mükemmel bir fıtratta ve bu yüksek fıtratın vazifesini icra ederken sergilediği performanstan daha öte bir performans gösterecek bir başkası olsaydı, O’nun yerine onu seçer ve onu vazifelendirirdi…

Bûsîrî, O’nun kadr ü kıymetini şu beyitlerle ne hoş dile getirir:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا

يُظْهِرْنَ اَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ[1][3]

Yani O öyle bir fazilet güneşidir ki, O’nun diğer peygamberlere karşı üstünlüğü, güneşin, onun etrafında dönen peyklere karşı üstünlüğü gibidir. Peykler, yıldızlar, güneşin olmadığı yerde kendilerini gösterirler. Güneş açığa çıkınca da, hepsi karanlığın bağrına gömülür ve saklanırlar.

O, sultan-ı enbiyâdır, yani enbiyânın bile sultanıdır. Hatta -tenkidi yapılabilir- Necip Fazıl’ın ifadesiyle O, peygamberlerin bile peygamberidir. Geçenlerde “mahbûbiyet” mevzuunu arz ederken, “Hz. İbrahim (aleyhisselâm), dış bir çember; Hz. Musa (aleyhisselâm), o çemberin içidir.” demiştim; fakat o çembere taç olan, ayın etrafındaki hâleyi meydana getiren gerçek ışık kaynağı gibi, o ışığı temel kaynağından alıp aksettiren Kamer-i Münîr Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

O, yapacağı vazifede, vazifelerin en büyüğü ve en kudsîsine en liyakatli bir insan olması itibarıyla peygamberlik ışığını almıştır. Daha sonra öyle bir peygamberlik sergilemiştir ki -buna temsil diyoruz- bu kulluğu O’nu قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰي[2][4] sırrıyla serfiraz kılmıştır. Tefsircilerin bu makamı ifade ederken çok farklı isimler kullanmalarına karşılık, Üstad’ın, hiçbir tefsirde görmediğim güzel bir yaklaşımı vardır. O, bu makamı, “imkân-vücub arası bir nokta” tabiriyle ifade eder.

İmam Bûsîrî, buna farklı bir işarette bulunur: مُحَمَّدٌ بَشَرٌ وَلَيْسَ كَالْبَشَرِ “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), beşer olmasına bir beşerdir ama her beşer gibi bir beşer değil.” der. Evet O da, tıpkı bizim gibi, bir anadan bir babadan doğmuştur ama, insanî değerlerle O’nun gerçek değerini bulmaya çalışırsanız, O’nun insanüstü olduğunu görürsünüz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ve bütün insanlığa şeref olsun diye insanın bittiği aynı ağacın bir dalı, daha doğrusu, bu dalın başında o ağacın en muhteşem meyvesi olarak bitip, önümüze rehber, muallim olmanın dışında bizim beşeriyetimizle başka bir münasebeti yoktur. O, cismaniyeti aşmış arzlı bir semavîdir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta Nesimî’nin ifade ettiği gibi,

                Mekânım lâ mekân oldu, bu cismim cümle cân oldu,

                Nazar-ı Hak ayân oldu, özüm mest-i likâ gördüm.

makamının bütün vâridâtını paylaşırken, Üstad’ın, “imkân-vücub arası” dediği o noktada -Kadı İyaz’ın Şifa-i Şerif’inde naklettiğine göre- ayaklarının boşlukta olduğunu hisseder. Ve orada tazarru ile, “Allahım, ayağımı nereye koyayım?” der. “Sağ ayağını sol ayağının üstüne.” buyrulur. Demek ki, Allah’ın (celle celâluhu) hususî inayet ve teveccühü ile o noktada, taşıyan da O’dur, taşınan da.

Vahye Mazhar

Bir de O Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyle serfiraz kılınışı vardır ki, biz böyle bir mazhariyetin keyfiyetini idrakten âciz bulunuyoruz. Evet, eğer vahiy herkese müyesser olsaydı, dizini Allah Resûlü’nün dizine verip O’nunla aynı atmosferi paylaşan yanındaki kimseler de alırlardı. Oysaki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıyor, öbürü kaldığı yerde kalıyordu. Yanındakiler sadece O’nun dikte ettiği şeyleri alıp yazabiliyorlardı. Demek ki O, herkesten farklıydı.

O zât, en sıkıştığı bir dönemde, yani kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hz. Hatice Validemiz’i kaybettiği, çok hüzünlü olduğu bir dönemde, hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın miracına mazhar oluyor ve hiç kimseye lütfedilmeyen bir ilki gerçekleştiriyordu. Bazı hadis kitaplarında anlatılan şekliyle, O’nun vücudundan cismaniyete ait bir parça kesilip atılıyor ve mahiyeti, semaları bedeniyle beraber tayeran etmeye müsait hâle getiriliyordu.

Bu hususlar, öyle “postacı” tabiriyle geçiştiriliverecek şeyler değildir. Vahyi alma bir sırra bağlıdır. Bu öyle bir sırdır ki, o seviyeyi ihraz etmeyince ona ulaşmak mümkün değildir.

Miraç, başlangıcı itibarıyla, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden ilâhî bir ikramdır.. ve o, Allah’ın varlığına delâlet eden harikulâde bir hâl olarak da, Efendimiz’in bir kerametidir. Aynı zamanda miraç, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmakla mükellef olduğumuz bir kısım sorumluluklarla geriye döndüğünden dolayı da, sonucu itibarıyla bir mucizedir.

Demek ki Allah Resûlü, öyle bir hususiyetle serfiraz kılınıyor ki, hiç kimseye müyesser olmayan bir ikrama, hem de bedeniyle, cismaniyetiyle mazhar kılınıyor; ve bu mucize, başka değil O’nun kulluğuna bir armağan olarak veriliyor.. O, öyle bir kulluk ortaya koyuyor ki, kulluk adına kendisine aralanan kapıdan içeriye girerken, âdeta o kapının sövelerini zorlayarak içeriye giriyor ve kendisinden bekleneni aşmak suretiyle kendi rekorunu kırıyor.

O, öyle derin bir kulluk sergiliyor ki, dahası olmaz. O, ayakları şişinceye kadar ibadet etmesi karşısında, “Allah, senin, geçmiş ve gelecek günahlarını yarlıgamadı mı?” diyen Âişe Validemiz’e karşı, “Ben, beni böyle yapan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve kendine yakışan bir tavır sergiliyordu. Bûsîrî, bu önemli makamı ifade ederken diyor ki:

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي

اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ

“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât’ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”

“De ki (ey Habibim); eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”[3][5] âyetinde “Allah’a uyun!” denmiyor. Çünkü Allah’a uymada bir hususiyet vardır. Allah’a uyma bazen bir kısım ıtlaklarla ifade edilir ki, onun takyidi Allah Resûlü vasıtasıyla yapılmıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân-ı Kerim’in, yerinde mükemmel bir müfessiri ve yerinde de mükemmel bir yorumcusudur. Nasıl olmasın ki, Allah (celle celâluhu), O’na Kur’ân’ı vahyederken, âyetlerin yorumunu da beraber duyuruyordu. Sahabe, bazı âyetlerin neye delâlet ettiğini tam olarak anlayamadığından O’na soruyordu. O da, sorulan âyetleri onlara açıklıyordu ki, Kur’ân-ı Kerim’in üçte ikisi, belki az buçuk aklı eren insanın okuduğunda hemen anlayabileceği gibidir, ama üçte biri, mutlaka Allah Resûlü’nün açıklamasını gerektirmiş, O da bunları açıklamıştır. Eğer böyle fâik, en üst seviyede bir anlatma olmasaydı, bizler bir hayli yanlış anlama ve anlatmalar karşısında ihtimal hep şaşkınlık yaşayacaktık…

Büyüklük Kriterleri Karşısında

Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, büyük olarak karşımıza daima Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkar. Karlayl (Carlyle), “Kahramanlar” kitabını yazdı ve bu kitabında O’nu, Kahramanlar Kahramanı yaptı. Bir başkası “Abkariyyat” (Dâhiler)’i yazdı, bu defa O’nun Dâhiler Dâhisi olduğunu haykırdı. Peygambere, dâhi, kahraman denir mi? Biz, peygambere ne dâhi, ne de kahraman deriz. Peygambere, hususî bazı meselelerin kahramanı denebilse de o, hiçbir kahraman, hiçbir dâhi ile kıyaslanamayacak, tartıya girmeyecek ölçüde beşerî normların üstünde, nev-i şahsına mahsus üstünlüğü olan biridir; o peygamberdir, resûldür.

Evet, bu konuda, başkalarının yaptığı, kullandıkları ölçüler bizi çok ilzam etmese de, büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima büyük olarak Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkacaktır. Hâl böyle iken, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında uygunsuz, yakışıksız lâf edenlere: -âyetten iktibasla- فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ “Hak, gerçek bu iken, siz bu hâlinizle nereye gidiyorsunuz?”[4][6] demek gerekmez mi? Evet, gelin, aklımızı başımıza alıp saygımızı, edebimizi koruyalım.

Netice Olarak

Peygamberimiz ve peygamberlik mesleği hakkında sarfedilen yakışıksız sözlerin hepsi, daha önce de arz ettiğim gibi, cevabını almış hezeyanlardandır. Esasen, bu kabîl sözlerle halkın zihninde şüpheler îrâs edenleri muhatap da almadan, değişik bir platformda, konunun uzmanlarını bir araya getirerek Sünnet, Sünnet’in teşrîdeki yeri ve tespiti -bizzat Efendimiz zamanındaki muhafazasıyla, Ömer b. Abdülaziz döneminde yapılan resmî tedvini- çok iyi anlatılmak suretiyle, bu mevzuda idlâl edilmek istenen avam halkın mâil-i inhidam olan (yıkılmaya yüz tutmuş) düşüncelerine destek verilmeli; sarsıntıya, şüpheye, kuşkuya düşen insanların sarsıntı, şüphe ve kuşkuları giderilmeye çalışılmalıdır. Kanaat-i âcizanemce, böyle bir teşebbüste de, Bediüzzaman’ın üslûp ve metodu takip edilmelidir. Onun eserlerinde ele aldığı hususların her biri, ehl-i dalâlet, ehl-i küfür, ehl-i şirk tarafından değişik zamanlarda İslâm’a itiraz mülâhazasıyla ortaya atılmış düşüncelerdir. Bediüzzaman, bu şahısların hiçbirini muhatap almadan, sadece şüpheleri giderici esaslar, düsturlar vaz’eder. Hatta bazılarının şüphe diye ortaya attıkları meselelerden o, çok önemli hakikatler de ortaya çıkarır.

Bu zaviyeden, sahanın uzmanlarının farklı bir platformda bu meseleyi ciddî bir üslûpla anlatmaları, artık bir sorumluluk, bir vazife ve bir mükellefiyet hâline gelmiş bulunmaktadır. Yalnız bu mesele değil, İslâm ile ilgili olarak son zamanlarda tartışılan daha başka pek çok mevzu var ki, bu konuların hemen hepsinde doğrular anlatılarak yığınlar aydınlatılmalı ve zihinler karışıklıktan kurtarılmalıdır.

[5][1] Fetih sûresi, 48/28.

[6][2] Fetih sûresi, 48/28.

[1][3]  “İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler.”

[2][4]   Necm sûresi, 53/9.

[3][5]   Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

[4][6]  Tekvir sûresi, 81/26.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

12|11|Dediler ki: "Ey babamız, ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun. Oysaki biz ona hep öğüt vermekteyiz."
Sura 12