Efendimiz’in (sas) Allah’tan hidayet, iffet, takva ve gınayı talep ettiği duayı açıklar mısınız?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Allah Resûlü’nün sabah-akşam tekrar ettikleri duaları arasında geçen اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْأَلُكَ الْهُدٰي وَالتُّقٰي وَالْعَفَافَ وَالْغِنٰي duasının mânâsını ve şerhini lütfeder misiniz?

Fem-i Güher-i Nebevî’den çok defa sâdır olan bu ve bunun gibi pek çok dua, kendisi için makamlar üstü makamlara ulaşma mevzuunda bir vesile, bizim için de bir irşad ve tenvirdir. Allah Resûlü’nün bu duasının mânâsı şöyledir: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” Şimdi de bu kısa mealden sonra Efendimiz’in sabah-akşam Allah’tan (celle celâluhu) istediği bu dört önemli hususu kısaca izah etmeye çalışalım:

Hüdâ, doğruyu, dinin tarif ettiği istikamet yolunu, Allah’a açık olmayı temsil etme gibi mânâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki, “Elif lâm mîm. İşte Kitap! Onda şüphe yoktur. O, müttakiler için bir hidayettir.”[1] âyet-i kerimesindeki “hüden” kelimesi de bu mânâya gelmektedir. Ayrıca bu âyette “hüdâ” ile “takva” kelimeleri arasında da ciddî bir irtibatın olduğu görülmektedir. Nitekim âyet-i kerimede, Kur’ân’ın kendisinde herhangi bir şüphenin bulunmadığı ve bu durumu da ancak müttakilerin sezebileceği vurgulanmaktadır. Bu açıdan da ikinci kelimeyle birinci kelime arasında bir irtibat vardır. Fatiha sûresinde geçen اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ “Bizi doğru yola hidayet eyle.”[2] âyetiyle de işte bu hidayet istenilmektedir. Doğruyu bulmaya müsait olarak yaratılan insan, doğruyu bulma yollarına intisap edecek ve neticede de hep doğruluğun yamaçlarında dolaşacaktır. Daha sonra gelen âyetlerle de, “mağdûbîn ve dâllîn” kelimeleriyle, hidayete erdikten sonra “gazaba uğrayanların” ve “sapkınlar”ın gittiği yoldan kaçınılması vurgulanmaktadır.

Değişik bir zaviyeden, Allah Resûlü’nün sabah-akşam veya sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek de mümkündür: Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin.” buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve onun atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır; olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum.” duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır.

Ayrıca “hüdâ” kelimesi, Allah Resûlü’nün bütün hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu örnek hayatını ve Sünnetini yaşamayı da ifade etmektedir. Nasıl ki Efendimiz’e bakıldığında Allah hatırlanıyor, mü’mine bakıldığında da Efendimiz hatırlanmalıdır. Mü’min, ahlâk ve terbiye bakımından Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ruhla bezenmeli, O’nun hâl ve tavırları mü’minin bütün hayatına yansımalı ve mü’min ahlâken ve terbiye cihetiyle o ruhla yaşamayı kendisine ideal bir yaşam tarzı olarak seçmelidir.

Bu mevzua müşahhas bir misal olması açısından sahabe-i kiramdan İbn Mesud’u örnek vermek mümkündür. İbn Mesud, konuşması, mimikleri, oturması ve kalkması ile Allah Resûlü’ne en çok benzeyen sahabilerden biridir. Burada istidradî olarak şunu arz etmekte de yarar var: Bazı kaynaklarda İbn Mesud’un davranışları itibarıyla “tamamen Efendimiz’e benzediğine” dair rivayetler vardır. Bu rivayetlerde İbn Mesud’u Efendimiz’e benzetenlerin, onu “tanıdıkları sahabe arasında” benzettikleri anlaşılıyor. İhtimal bu söz, uzun süre Kufe’de bulunan İbn Mesud’u görmüş Kufeliler tarafından söylenmiş olmalıdır. Meselâ Kufeliler, Hz. Ömer’i veya Hz. Ebû Bekir’i hiç görmemişlerdi; görselerdi ihtimal fikirlerini değiştirecek ve başka benzerlerden de bahsedeceklerdi. Zira, çoğunluğu itibarıyla bütün ashabı, hem de her hâl ve davranışlarıyla O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlatıyorlardı.

Kufe’de İslâmî duygu ve düşüncenin sistematik olarak yapılanması ve şekillenmesinde İbn Mesud Hazretleri’nin rolü çok büyük olmuştur. Bu itibarla da Kufe’de hemen herkes onu tanıma fırsatı bulmuştu. Öte yandan ta gençlik ve çocukluk yıllarında İslâm’la müşerref olan İbn Mesud, Efendimiz ve O’nun hane-i saadetlerine o kadar yakın olmuştu ki, bazıları onun Ehl-i Beyt’ten olduğu zannına bile kapılırdı. Evet, gerçekten de İbn Mesud, ilk Müslümanlardan olması ve erken yaşlardan beri hep Allah Resûlü’nün yanında bulunması itibarıyla Efendimiz’in tavırları onun tabiatı hâline gelmişti; ama kendilerine bakıldığında, ibadet ve tavırlarında Efendimiz’in görüldüğü daha pek çok sahabe ve tâbiînin varlığı da bir gerçektir.

Yine aradan asırlar geçtikten sonra gelen İmam Rabbânî ve Bediüzzaman gibi devâsâ kametlerin namaza durduklarında, Allah Resûlü için anlatılan “sanki içinde tencere kaynıyor gibi” kıvrım kıvrım olmaları, çevrelerini unutmaları, huşu içinde inlemeleri; Kur’ân okurken her kelimeyi ağızlarında duyup-tadıp; evirip-çevirip mânâ hüzmeleriyle bütün tadını alma gayreti içinde tekrar etmeleri ve bu hâlet-i ruhiye içinde secde ve rükûlarını yapmaları neticesinde Muhammedî ruh ve mânâyı yakalayıp sergilemeleri, onların her zamanki hâlleri olmuştur. Evet, ibadet hayatı açısından da Efendimiz’e benzeme ve O’nu temsil etme ayrıca önem arz etmektedir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir taraftan bu duasıyla değişik ufuklarda tayaran ederken, diğer taraftan âdeta “Sizin de kanatlanmanız için bu çok önemli bir esastır.. buna sahip çıkın..” diyerek mü’minleri hidayet mevzuunda irşatta bulunmaktadır. Mü’min her an Allah’tan hidayet isteme konumundadır; ancak o hidayetin kapısı, sırlı takva anahtarıyla açılmadığı takdirde, içine girilmesi gerekli olan yere girilmemiş olacaktır. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “hüdâ”nın arkasından hemen “takva”nın da istenmesini salıklamaktadır.

Takva, farzları yapmak, haramları ve kebairi (büyük günahları) terk etmektir. Bunları yapan bir mü’min, takva dairesine girmiş sayılır. Gerçi, farzları yapıp, haram ve kebairden kaçınmak ile girilen yer, takvanın sofasıdır. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla biraz daha ilerlenmiş olur ve takva kapısından içeriye adım atılmış sayılır. Ardından bir kısım mübahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek suretiyle de asıl takvaya ulaşılmış olunur.

Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân’dan tam istifadesi de işte bu ölçüde bir takvaya vâbestedir. Hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir. Nitekim yukarıda izah edildiği gibi Kur’ân’ı anlama, duyma, onun ulviyet ve azametine ulaşabilme takvaya bağlıdır ve takvanın derecesine göre de istifade nispeti artmaktadır.. evet takvada derinleşen mü’minin, Kur’ân’ı anlayışı, sezişi ve duyuşu da derinleşir.

Duada üçüncü istek olarak “iffet” zikredilmektedir. İffet, şehevânî yanları itibarıyla insanın elini, ayağını, dilini, dudağını, gözünü, kulağını günahlardan koruyarak onun haramlara girmemesi demektir. İnsan, büyük günahları genellikle ağız ve apış arası ile işlediği için Allah Resûlü bir hadislerinde, “İki çene arası ile apış arası mevzuunda günaha girmeyeceğinize dair bana söz verin, ben de Cennet’e gireceğinize dair size söz vereyim.” buyurarak ağız ile apış arasını aynı hat üzerinde bir araya getirmektedir ki, bu, iffetin sadece bir yanıdır.

Bir diğer yanıyla ise o, temelluk ve dilencilik yapmamak, başkalarına yüzsuyu dökmemek demektir. Duada sayılan diğer kelimelerle birlikte ele alındığında, iffetin mânâsını böyle anlamak daha uygun olacaktır zannediyorum. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.”[3] âyet-i kerimesi de işte bu mânâdaki iffeti anlatmaktadır.

Âyette bahsedilen hayatı yaşayanlardan birisi olan iffet âbidesi Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) o dönemdeki durumunu şöyle nakleder: “İnsanlardan bir şey istemeye çok utanırdım. Çok defa açlıktan bayılırdım da beni saralı zannederlerdi; çocuklar gelir benimle eğlenirlerdi.” Bu hâlinden ötürü Ebû Hüreyre’nin dilencilik yaptığını hatta temellukte bulunduğunu düşünenler bile olmuştur. O, insanlardan bir şey istemeye utandığından أَسْتَقْرِأُ şeklinde bir ifade kullanıyordu. Esasen bu cümle, “Ben sizden Kur’ân talep ediyorum.. bana Kur’ân okuyun.” mânâsına anlaşılabileceği gibi “Bana yemek verin.” anlamına da gelmekteydi. Tabiî, hâlden anlamayanlar, tıpkı ölen adama Kur’ân okunduğu gibi oturup onun başında Kur’ân okuyorlardı.

Hakîm b. Hizam da sahabe-i kiramın ileri gelenlerindendir. Bu sahabi de Ebû Hüreyre gibi kimseden bir şey istememeyi ahlâk hâline getirmişti. Efendimiz, Hakîm b. Hizam’la insanlardan bir şey istememe konusunda söz almıştı. O da ömrünün sonuna kadar bu sözünde durmuştu. Öyle ki, kırbacı yere düşürdüğünde onu bile kimseden istememek için devesinden inip alır, yine devesine binerdi. Daha sonraları ise Hakîm b. Hizam’a sadaka ve teberru adına hiçbir şey kabul ettirilememişti.

Ashap içinde isteyen insan sayısı çok azdı. Bu insanlar çok ciddî sıkıntılara da maruz kalmalarına rağmen kimseden bir şey istememiş ve hep afif yaşamışlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ömrü boyunca afif yaşamış; hurma elyafından yapılmış hasır üzerinde yatmıştı ki, bu hasır mübarek vücudunda derin izler bırakırdı. Bazı günler evinde hiç ocak yanmaz, O aç sabahlar, aç akşamlardı. Fakat bütün bu sıkıntılara rağmen gerek Efendimiz, gerekse sahabe-i kiram “Susuzum, bittim, bu insanlarda vefa yok, bize bakmıyorlar, biz hayatlarımızı bunların saadetlerine, mutluluğuna, hidayetine vakfetmişiz, bu ne büyük bir vefasızlık…” şeklinde, yarım kelimeyle dahi olsun bir sitemde bulunmamışlardı; evet onlar işte bu ölçüde afif idiler.

Duada iffetin hemen arkasından gelen “gınâ” kelimesi de iffeti takviye eder mahiyettedir. “Gınâ” kelimesi “başkalarına el açtırmayacak kadar bir imkâna malik olma” ve bir de “gönül zenginliği”ne sahip bulunma mânâlarına gelir.

Her ne kadar iffet güzel bir şey olsa da herkes buna dayanabilecek seviyede olmayabilir. O yüzden bir insan, başkalarına muhtaç olmayacak şekilde Allah’tan zenginlik de isteyebilir/istemelidir. Öte yandan “gönül zenginliği” mânâsına da gelen gınâ, çok ulvî bir pâyedir. Bu pâyeye ermiş birisi, ne kazandığı şeyden memnun olur, ne kaybettiği şeyden mahzun. Dünyayı kesben değil kalben terk eden böylesi insanlar, Hz. Eyüp misali اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي اَعْطَان۪ي ثُمَّ اَذْهَبَ عَنّ۪ي “Hamdolsun o Allah’a ki, önce verdi sonra da aldı.” duygu ve düşüncesinde hareket ederek her dem şükürle oturur kalkarlar.

Evet, her mü’min, “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” duasını dilinden düşürmemeli ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koymuş olduğu örnek hayatı yaşama mevzuunda a’zamî cehd ve gayret göstermelidir.

M. Fethullah Gülen

[1]    Bakara sûresi, 2/2.

[2]  Fatiha sûresi, 1/6.

[3]  Bakara sûresi, 2/273.

Etiketler:, ,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

78|10|Geceyi bir giysi yaptık.
Sura 78