Efendimiz’in (sas) Bizden İstedikleri Nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale matuf ulaşmamızı istediği maddî ve manevî hedefler nelerdir?

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istekleri, Kur’ân’ın isteklerinden farklı değildir. Kur’ân neyi istemişse O da onu istemiştir. Ancak O, Kur’ân’da mücmel ve öz olarak anlatılan meseleleri, tefsir; tafsil isteyen mevzuları da tafsil ederek fasıl fasıl bizim nazarlarımıza sunmuş ve her şeyi anlayabileceğimiz bir hale getirmiştir. O, bazen mutlak meseleleri takyid, bazen de mukayyet meseleleri ıtlak ederek, konuya ayrı bir espri ve ayrı bir derinlik kazandırmıştır. Bu itibarla O’nun söz, fiil ve takrirleri Kur’ân-ı Kerim’in ruhunda meknî olan potansiyel buudları ortaya çıkarma ameliyesinden başka bir şey değildir. Onun içindir ki, O’nu tanıyıp anlama, aynı zamanda Kur’ân’ı tanıyıp anlama demektir. Bu noktada Kur’ân’ın ifadesiyle, “Kim Rasul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[1] Yâni, “Rasule itaat eden, kemerbeste-i ubûdiyet içinde elpençe divan durup, “lebbeyk” (buyur, emrine âmâdeyim) diyen, Allah’a “lebbeyk” demiş olur.”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, topyekûn beşerin, eğri-büğrü yollardan kurtulup, doğru yola ulaşmasına vesile olan Hidayet Güneşi’dir ki Kur’ân, “Sen doğru yola hidâyet ediyorsun.”[2] ifadesiyle O’nun bu yönünü anlatmaktadır. Bu itibarla Efendimiz’in bizden istediği maddî-manevî şeyler, aynı zamanda Kur’ân’ın da istediği şeylerdir.

Hiç şüphesiz bu hayatî isteklerden biri de, dünyanın dört bir yanında “i’lâ-yı kelimetullah” hakikatini temsil etmektir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın zaten yüce olan adının, tarafımızdan yüceleştirilerek bayraktarlaştırılması, minârelerin başında mahyalar haline getirilerek, bütün gören gözlere ve işiten kulaklara duyurulması demektir.

Yer yer benden, yer yer de başkalarından duyduğunuz Yahya Kemal’in “Ezân şiiri” hem çok derin, hem çok mânâlı, hem de çok zevkli bir ifade esprisine sahiptir:

“Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî, Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök, nûra garkolur, nice yüzbin minâreden, Şehbâl açınca rûh-i revânı Muhammedî.

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i, Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”

Evet, Kur’ân’ın ve Nebiler Serveri’nin, evvela bizden istediği şey, bu şiirde tam ifadesini bulan yüksek ideal ve ulvî mefkûrenin dünyanın dört bir yanına götürülmesi ve bu şekilde ışığa hasret bütün sînelerin Muhammedî bir ruhla aydınlatılmasıdır.

İkinci olarak; bu millet, dışa bağlı değişik dinsizlik ve anarşi hareketleriyle inim inim inlemiştir. Hilkat yerine evülüsyonun her yanda revaç bulduğu, Darvinizm’in bütün mihraklarca bir put haline getirildiği, Nihilizm’in körüklendiği öylesine ifrit ve afetten günler yaşanmıştır ki, bu dönemde çokları bu sarsıntıdan kendini kurtaramamıştır. Çokların başları dönmüş, bakışları bulanmış ve kendi kimliklerini inkâr eder hale gelmişlerdir. İlhâda, inkara dayalı bu cereyanlar, öylesine iddialı, öylesine çalımlı ve öylesine büyüleyici idiler ki, büyük sayabileceğimiz nice düşünce ve fikir adamları bile ateşe koşan kelebekler gibi o câzibeye kapılıp mahvoluyorlardı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e tekaddüm eden yıllardaki o ürperten câhiliyeyi, dünyanın o dönemdeki talihsiz nesilleri bir kere daha yaşıyordu. Çin Seddi’nden Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar koca bir dünyada, küfür ve dalalet âdeta bir tufan halini almış ve önüne kattığı nesilleri meçhul bir noktaya doğru sürükleyip duruyordu. Hatta bu curcunada, inanmış sîneler bile küfür radyoaktifiyle öyle nezle olup yataklara düşmüşlerdi ki hadisin ifadesiyle “zükkâm” olmuşlardı ve 50-60 sene bellerini doğrultmaları mümkün görünmüyordu. Hâlâ bu dünyada din, peygamber, geçmiş tanımayan ve başkalarının türkülerini söyleyen insanlar varsa, bunlar çok ciddî yaralandığımız o dönemin felaketzedeleridirler.

İşte siz, i’lâ-yı kelimetullah ruhunun, cihanın dört bir yanında yeniden şehbâl açması adına “omuzlarımıza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuş” bir kudsî vazifenin âdeta arılarısınız. Muhammedî ruhu bal petekleri gibi bütün gönüllere işleyecek ve herkese inancın, emniyetin şeker-şerbetini sunacaksınız. Hatta öyle sıkıştırılmış şeker kümeleri meydana getireceksiniz ki, okyanusların içine atıldığında onları dahi şeker-şerbete çevirecektir. Küçüklüğünüz içinde bütün dünyaları tatlandıracak ve Yahya Kemal’in ifadesiyle “mukassî” görünecek, fakat hep “muallâ” olacaksınız ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ışıktan mesajlarını, o mesajlara hasret gönüllere ulaştırmada âhesterevlik etmeyeceksiniz…

——————————————————————————–

[1] Nisâ, 4/80

[2] Şûrâ, 42/52

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

56|39|Bir bölümü öncekilerden.
Sura 56