Eğitim, Hoşgörü ve Diyalog Faaliyetlerinin Makro Plandaki Yerinden Bahseder misiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Ramazan boyunca ekrana yansıyan eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” dediniz. Bu sözü nasıl anlamalıyız?

Televizyonda seyrettiğim ve bazılarından dinlediğim hadiseler o kadar aşkın şeyler ki, bunları sadece insanların cehd ve gayretine vermek bakış açısını ayarlayamamak ve yanlış görüp yanlış değerlendirmek olur. Bir insanın, yalnızca Allah’a itimat ederek, okul açmak için adını bile bilmediği bir ülkeye gitmesi, daha uçaktayken, gideceği yerde mutlaka müracaat etmesi gereken insanla tanışması, uçaktan iner inmez hiç tanımadığı biri tarafından karşılanması, karşılayan şahsın “Ne zamandır sizi bekliyorduk, nerede kaldınız?” demesi ve oraya vardıktan üç ay sonra okul açmaya muvaffak olması, gönüllere girmesi, kendini ve temsil ettiği değerleri sevdirmesi… bütün bunlar ihtimal hesaplarıyla açıklanamayacak kadar sırlı hadiselerdir.. ve bu türlü hadiseler üç beş tane de değildir; fedakâr ve samimi eğitim gönüllülerinin, sevgi kahramanlarının gittiği her yerde benzeri hadiseler yaşanmıştır.

Dolayısıyla, meseleyi geniş dairede, bir makro plan olarak ele aldığınız zaman, onun insan dehasını, beşerî plan, proje ve tedbirleri çok çok aştığını görürsünüz. Şu olmasaydı şöyle olmazdı, şöyle olmayınca da bu netice çıkmazdı… şeklinde arka arkaya sıralayacağınız o kadar çok sebep vardır ki, bu sebeplerin herbirinin yerli yerine oturması ve bugünkü tabloyu meydana getirmesi Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve lütfundan başka hiçbir şeyle kesinlikle açıklanamaz.

Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile Allah’tan bilmeli. Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına da mal etmeli. Bazen “Bunlar Allah’tan!..” dersiniz, ama bu nazarî bir kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında, vicdanın “Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış olurum, her şey Sen’den!” diye inlemesidir. Mesela, insanlar size itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz “Şöyle yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım.” türünden mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip “Ya Rabbi, şirkten Sana sığınıyorum!” demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok nazik bir konudur. Bir lütf-u ilahî olarak sa’ye terettüp eden muvaffakiyetler de O’ndandır ve siz kat’iyen onlara sahip çıkamazsınız. Evet, “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır” hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da, sebepleri yaratan da Allah’tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki, mesele iktiran içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne çıkmaktadır. İşte, soruda dile getirdiğiniz cümle de, her şeyin Allah’tan olduğunu ifade etme ve tevhid yolunda yürürken şirke düşmeme niyetinin seslendirilmesinden ibarettir.

Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız, İbrahim Hakkı hazretleri gibi,

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde, Ve suretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah. Şeriki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak, Ehaddir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah.”

diyeceksiniz; diğer taraftan da “Öyle bir anlattım ki, herkes mest oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi.” şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en münafıkça bir edayla, “İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin döndüğünce anlatıyoruz.” diyerek iyice nifaka bulayacaksınız. Evet, en münafıkça laflar, “estağfirullah” gibi bir mübarek sözle ambalajlanan, tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış laflardır. İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-ı Hakk’a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, “Allah tektir, eşi-menendi yoktur” diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib yerine koyacak, O’na bir sürü eş koşacak ve “Yaptım, ettim” diyerek bir de kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb u erkânına aykırı hareket etme ve kendinizle çelişkiye düşme demektir.

Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah’tır ve her varlık O’nun var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her şey ancak Cenâb-ı Hakk’ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen kabul edilmesi de çok önemlidir. Bu kabul insanın bütün söz ve tavırlarına da yansımalıdır. Her şeyi Allah’tan bilme ve öyle ikrar etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah’tan gelen nimetleri ve bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.

Hasılı, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” demek de hem bir hakikatin ifadesidir hem de o nimetlere karşı şükür duygusunun seslendirilişidir. Şayet, biz de nümunelerini gördüğümüz nimetlerin devam etmesini istiyorsak, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanları karşısında her zaman müteyakkız insanlar gibi düşünmeli; tasavvur ve tahayyüllerimizi tevhid anlayışıyla test etmeli; söz ve tavırlarımızda tedbirli ve temkinli davranmalı ve tevhid yolunda şirke girmemeye, hatta şirk şaibesine bile düşmemeye azamî özen göstermeliyiz.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

21|102|Onun uğultusunu duymazlar. Onlar, gönüllerinin istediği şeyler içinde sürekli yaşayacaklardır.
Sura 21