Ekonomik Hayata İslâmî Bir Bakış

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alış-veriş yapan bir tüccarın, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar ibadet sayılır. Modern dünyada ekonomik kriterler belirlenirken daha çok fayda ve zarar ilkesine göre hareket edilir. Çünkü çağdaş dünyadaki ekonominin temel hedefi, maddî açıdan her gerekeni yapmak ve ideal hayata kavuşmaktır. Bu sebeple herkesçe kabul edilen ve tartışmasız olan üst kriterleri yoktur ve olamaz. Fakat İslâm’a göre faizin yasaklığı, ihtikârın haramlığı, serbest piyasanın hâkim olması.. gibi pek çok hüküm, bu sahayı doğrudan ilgilendirmektedir. Bu durum ise modern iktisat anlayışı ile İslâm’ın çok noktada farklılaştığını göstermektedir. Bu meseleyi önce İslâmî anlayışı sunarak, sonra da modern sistemlerle mukayese ederek iki başlıkta ele alabiliriz. Biz modern sistemi “Ekonomik Sistemler ve İslâm” adı altında başka bir yazıya havale edeceğiz.

Bir Müslüman’ın kendi inancı çerçevesinde vazgeçemeyeceği temel ekonomi prensipleri vardır. Bunları açık ve net bir şekilde ifade edebilirsek, İslâm ekonomisinin karakteristiğini belirlemiş oluruz. Bunlar şunlardır:

A. İslâma Göre Mülk Allah’ındır İslâm’a göre gerçek hâkim ve her şeyin sahibi Allah’tır. Dolayısıyla insanlar geçici olarak ve O’nun adına mal-mülk sahibi kılınmışlardır. Bundaki maksat ise imtihana tâbi tutmak ve neticede gerçek kulluğu temin etmektir. Bu anlayış, niyâbeten bir mülkiyet hakkı vermesi gerekçesiyle, daima müvekkilin maksatlarının asıl hedef yapılması neticesini vermektedir. Dolayısıyla İslâm’daki ekonomik özgürlük, diğer ekonomik sistemlerin farklı olarak kendine has bir yapı arz eder.1

Bu cümleden olarak beşerî sistemlerde var olan her isteğe göre mutlak tüketim anlayışı, İslâm ekonomisinde olmayacaktır. Çünkü bencillik duygusuyla ve israf kategorisine girecek lüks tutkulara fıkıhta cevaz bulunamayacak, yapılsa bile helâl kabul edilmeyecektir. Ayrıca aşırı ve lüks tüketim uygulaması; fiyatların yükselmesine ve dar gelir sahiplerinin ezilmesine sebep olacağından farklı bir mesuliyet gerektirecektir. Dolayısıyla bu tür uygulamalarda bir haksızlık ve zulüm söz konusudur. Zîrâ zenginler isteklerine göre müsrifâne tatmin yolları ararken, fakirler aleyhine bir süreç hazırlamaktadırlar. Üretimi devamlı kılmak veya değişimi yaşamak için moda değiştirmelerine başvuran anlayış, israfın yasaklığı gerekçesiyle kendi özel hayatları açısından, toplumu meşru olmayan bir yöne tevcih ile de sosyal hayat açısından kabul görmeyecektir.2

Beşerî sistemlerde malı elde etmek, aynı zamanda onun istenildiği gibi tüketilebileceği hakkını vermektedir. Zîrâ malı kazanan onun mutlak sahibidir ve üzerinde dilediği tasarrufu yapabilir. Bu noktada taşkınlıkları engelleyici olarak getirilen ölçüler, yine beşer prensibi olduğu için aşılmaz değildir, dolayısıyla sabit sayılmaz. Fakat İslâm’da beşerüstü ve net prensiplerle, tüketimin ancak meşru yoldan yapılabileceği beyan edilmiştir. Çünkü bir bütün olarak şer’î hükümlere uyma gereği bu sonucu vermektedir. Bu durum, mutlak insaniyet için değişmez güzelliklerin kalmasına sebep olacaktır.

Beşerî sistemlerin ifrat ve tefrit sapmalarına mukabil, İslâm kültüründe karşılıklı yardımlaşma ve hediyeleşme öne çıkar. Çünkü muhtaca yardım İlâhi bir emirdir. Ayrıca Müslüman Müslüman’ın kardeşi sayılır ve ona hiçbir zaman zulüm etmeyeceği, onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağı prensibi dinde riayet edilmesi gereken bir esastır.3 Yine mülkün kişiler elinde emanet olması, inançlı insanı emaneti yerinde kullanmaya memur ve razı eder. Bu da gerektiği yerde borç vermek ve yardımda bulunmak gibi neticeleri doğurur.

B. Mal, Meşru ve Faydalı Olan Şeydir Mal, insan tabiatının istediği ve biriktirdiği şeydir. Fakat İslâm’a göre şahıs veya tarafların kabul ettiği her şey mal sayılmamaktadır. Çünkü bir şeyin mal kabul edilmesi için onun İslâm’a göre de faydalı bulunduğu kesinlikle kabul edilmesi gerekmektedir.4 Meselâ domuz eti helâl olmadığı, dolayısıyla mütekavvim (meşru bir değeri olan) konumda olmadığı için İslâm’a göre mal kabul edilmezken, faydasının anlaşılmadığı dönemde hayvan gübresi, yine murdar et ve kendisine ihtiyaç olmaması durumunda köpek de bizatihi kıymet ve değeri haiz olmadığı için mal kabul edilmemiştir. Bu sebeple İslâm’a göre Müslümanlar açısından alkollü içecek türleri hiçbir zaman mal tanımı içine girmez.

C. Ekonomi Serbest Piyasaya Dayanır Arz ve talebin tam rekabet şartları içinde karşılaştığı, dışarıdan müdahalelerin olmadığı ekonomik modele serbest piyasa denmektedir. İslâm iktisadıyla ilgili kaynaklar değerlendirildiğinde çıkan sonuçlardan birisi, İslâm’a göre ekonomik piyasanın serbest olma gereğidir. Bu konuda söylenebilecek deliller şunlardır:

1. Hz. Peygamber’den (sallallahü aleyhi ve sellem) mallara fiyat koyması istendiği zaman, O bunu kabul etmemiş, aksine rızkı bollaştıran ve azaltanın Yüce Allah olduğunu beyan ederek reddetmiştir.5 Bu durum açıkça bâyi ve müşteri arasında kendi şartları içinde oluşacak piyasayı göstermektedir.

2. Serbest piyasa ekonomisine kaynak olabilecek bir başka hadîs şudur: “İnsanları alış-verişte serbest bırakınız. Zîrâ Allah böylece insanları birbirlerinden faydalandırıp rızıklandırır. Bu sebeple birisi diğerinden tavsiye almak isteyince esirgemesin, nasihat etsin.”6 Bu iki delil açık ve net olarak serbest piyasa ekonomisini göstermektedir.7 Bu tercihin normal şartlarda doğru olduğunun göstergesi, pratik uygulamada ekonomik hayatın tahrik gücünün kâr motifinden kaynaklanmasıdır.8

3. İslâm’a göre ihtikârın (karaborsa) yasaklanması da serbest piyasaya müdahaleyi men etmekten olsa gerektir. Çünkü karaborsacılıkta Allah’ın rızık olarak verdiği ve şu an için sahibinin elinde mevcut olan bir malın, toplumun ihtiyacı olmasına rağmen sırf bencil bir düşünceyle pazardan çekilmesi söz konusudur.9

İhtikârı yasaklamadaki maksat, tekelleşmeden istifade ile normal şartlarda satıcının belli bir nispetle satacağı kâr haddini yükseltme isteğini, mukabilinde de halkın ezilme durumunu engellemektir. Bu uygulamada imkânları toplum aleyhine sömürü olarak kullanmak isteyen birisine mâni olmak söz konusu olduğu için gayet hikmetli bir uygulamadır.

İhtikârla ilgili bir hadîste Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), “Kim yiyecek maddelerini kırk gün saklarsa Allah ondan, o da Allah’tan uzak olur.” buyurmuştur.10 Bu kadar şiddetli bir tehdidin sebebi, karaborsa ile sun’î bir kıtlık oluşturulması ve bundan egoistçe fiyat artışı sağlanmasıdır. Çünkü bunun neticesinde halka kıtlık veya sıkıntı gelmektedir. Bu durum ise, içtimaî açıdan mal sahiplerine karşı soğuk ve kinle dolmuş bir toplum oluşturur.11

Serbest piyasanın gereği olarak kâr haddi koymak yasak olacaktır. Fakat istisnâi olarak tezahür edebilen tekelleşme veya satıcılar arasında anlaşmadan gelen sömürüleri engellemek için hîn-i hacette istihsânen uygulanabileceği de prensipte kabul edilmiştir.

4. Köylülerin pazardan men edilemeyeceğine yönelik emirler de serbest piyasa ekonomisini gösterir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şehirli köylü adına satış yapmasın. İsterse köylü adına alışveriş yapacak şahıs, onun babası veya kardeşi olsun.”12 Hattâ köylü mallarının yolda karşılanıp alınmasını yasaklayan emir de, bu mânâda serbest piyasayı teyit eden delillerdendir.13

Meseleyi tahlil açısından baktığımızda şunu görmekteyiz: Âdet olarak dışardan gelen mallar belli ellerde toplandığında, bu durum beraberinde bazı tekelleşmeleri getirmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söz konusu zararı men için onların pazara rahatça girme ve alışveriş yapma imkânlarını sağlamıştır.

Serbest piyasa tam rekabeti sağlayarak14 kaliteyi yükselttiği gibi, üretilen kaliteli malların ucuza satılmasını da sağlayarak iki yönlü bir şekilde tüketiciye fayda sağlamaktadır. Aynı zamanda her üretici kendi kârını hesap ettiğinden, mevcut üretimi en ucuza temin etmeyi de bir başka taraftan düşünerek, kaynakları gereksiz yere tüketmeme ve işçileri verimli kılma gibi başka faydaları da temin etmektedir.

D. İktisadî Muamelelerde Taraflar İçin Herhangi Bir Bilinmezlik Olamaz İktisadî faaliyetlerde ve insanlar arası mal tebâ­dülünde asıl olan, hakkaniyeti temindir. Bu sebeple borç münasebetlerinde tarafların aldatılmaması ve muameleye herhangi bir hilenin karışmaması için, taraflarca her şeyin açık ve net olarak ortaya konması gerekmektedir. Bu da iktisadın temeli olan alışveriş akdinin bir netlik üzere yapılmasını teminle mümkündür. Bu netlikse akitlerdeki temel unsur olan rıza ve irade beyanının gerçek temellere oturmasını gerektirmektedir.

Normal şartlarda taraflar, ancak bildiği ve razı olduğu şartları kabul ederler. Bu sebeple rızayı zorlayan, yanıltan veya farklı beyana sevk eden durumlar ile eksik veya yanlış bilgi sebebiyle oluşan rıza hâli gibi durumlar, fıkhî açıdan satım akdine engel kabul edilmiştir. Dolayısıyla söz konusu durumlar doğrudan hile ve aldatma kapsamında değerlendirilir. Hattâ bu durumun, yanlış veya abartılı reklâm ile aldatıcı promosyondan olması arasında bir fark yoktur. Neticede şahısların tam bir hürriyet içinde ve bilerek karar vermesi asıldır. Bunu engelleyen her unsur akdi bozar veya ilgili tarafa muhayyerlik hakkı verir.

Yine bu gerekçe ile olmayan (madum) malın satışı yasaklanmıştır. Hattâ kısmen olmayan bir malın satışı mânâsına gelen selem akdindeki helâllik, ancak söz konusu malın belli vasıflarının netleşmesi şartıyla istisnai olarak ve zaruret gerekçesiyle oluşmuştur.15 Çünkü normal şartlarda, olmayan bir mal satılmaz. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,

لاَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ

“Yanında olmayanı satma.” buyurmuşlardır.16

Bu yasağın hemen görünen hikmeti, fiyatı artıracak olan sun’î aracılarla gereksiz yükselmeyi önlemek olduğu gibi daha pek çok hikmetleri de vardır. Çünkü sözkonusu hâl, mal ve gerçek değerini bilememekten doğan bir aldanmaya sebep olabilir. Bunu açıklar mahiyette hadîs-i şerîfte, “Kim bir yiyecek maddesini alırsa, eline geçmeden satmasın.” buyrulmuştur.17 Yine gereksiz yere alım satım yapılarak fiyat yükseltmenin önüne geçilmek istenmesi olabilir. Hattâ bu durum satanın kısmen ucuza mal vermesine sebep olabilir. Bu konuda Abdullah b. Ömer şunu anlatır: Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında halk, daha zahire pazara gelmeden satın alırdı. Bunun üzerine tacirlere memur gönderdi ve pazara gelmeden satmayı yasakladı.18

Yine şehirlilerin veya tacirlerin taşradan gelen köylü mallarını, sahiplerinin fiyatları bilmemeleri gerekçesiyle kandırarak yolda almaları ihtimali olduğundan, böyle bir alışveriş yasaklanmış veya satım akdi gerçekleşip de aldandıkları ortaya çıktığı zaman köylülere muhayyerlik hakkı tanınmıştır. Çünkü taraflardan birisi için bir belirsizlik söz konusudur.19

Yine neceş, yani gerçek alıcı olmayanların sanki malı alacakmış gibi görünerek fiyata müdahale yapması İslâm’da yasaklanmıştır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), وَلَا تَنَاجَشُوا “Fiyatları kızıştırmayınız.” buyurmuştur.20 Çünkü bu muamelede sun’î bir artış vardır. Eğer gerçek alıcı olayın farkında olsa bu şekildeki bir fiyatı kabul etmeyecektir. Dolayısıyla onun rıza, irade ve beyanına müdahale edilmiştir. Diğer yönüyle bayi, istediği fiyata satamadığı malını elden çıkartmak için hileli bir yol bulmuştur. Fakat normal şartlarda gerçek alıcıların katıldığı açık artırmalar caizdir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fakir bir sahabinin eşyasını, en fazla fiyat verene satmıştır.21

Götürü (mücazefe veya cüzaf) usulü ile satışın caiz olabilmesi için satılan malın bir bilen tarafından tahmin edilmesi şartı da buna binaendir.22 Söz konusu malın tartılamaması, ölçülememesi veya net miktarının belirlenememesi sonucu ruhsat olarak uygulanan götürü yolu, mutlak mânâda bilinmezlik mânâsına değildir. Zîrâ bilinemeyen satışta neye karşılık hangi bedel verileceği de belli olmaz.

E. Toplumdaki Serveti Yaymak İlâhî Bir Maksattır İslâm ekonomisiyle ilgili temel ahkâma baktığımızda, tekelleşmenin önüne geçerek serveti yayma gayesi güttüğünü açık bir şekilde görmekteyiz. Zekât ve sadaka vermek, kurban kesmek, infak etmek emirlerinde bu tezahür açık olduğu kadar; faiz ve ihtikârın yasaklanması ile miras taksiminde malı yayma gayesinde de açıktır.23

Yine servet sahiplerinin üretimsiz, emeksiz ve risksiz olarak mal sahibi olma talepleri önlenmiş ve sınırsız zenginleşme duygularına set çekilmiştir. Dolayısıyla ya karz-ı hasen yoluyla ecrini Allah’tan bekleyerek karşılıksız borç verecektir veya para talep eden şahısla yatırıma ortak olacaktır. Bu da sermaye sahibinin, elini taşın altına koyması mânâsına gelmektedir. Zîrâ kâr ve zarara ortak olacaktır.

Sebebi ne olursa olsun her türlü karaborsanın yasaklanmasında, yine tabii piyasaya müdahale ve insanların çözümsüz durumlarından istifade düşüncesini engelleme vardır. Böylece imkân sahiplerinin aşırı büyümesine mâni olunmuş ve toplum içinde kısmen bir denge politikası oluşturulmuştur. Duruma göre narh koyma da bu çerçevede değerlendirilir. Fakat bundaki sürenin alt ve üst sınırları, -gerçek niyet kişilerin kalblerinde olmakla beraber- hukukî açıdan objektif kriterlerle zaman ve şartlara göre belirlenecektir.24

Ayrıca şu âyet-i kerîmede malın yayılması prensibi açıkça ifade edilmiştir:

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Allah’ın fethedilen ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler; Allah, Peygamber, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa onu terk edin. Ve Allah’tan korkun. Çünkü O’nun azabı çok çetindir.”25

Hz. Ömer, Enfal Sûresi 41. âyeti yorumlayarak fethedilen arazilerin beşte dördünü mücahitlere dağıtmazken, Haşr Sûresi 7. âyetteki mezkur tröstleşme engelinden güç almış ve arazileri sahiplerinin ellerinde bırakarak haraç gelirlerinin devlete lazım olan meşru giderlere bir kaynak olmasını uygun görmüştür. Aynı zamanda malın neticede onlara döndüğüne karar vermiştir ki, sahabenin çoğu bu uygulamayı tasvip etmiştir. Bu sebepten Hanefî ve Malikîler, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’de fethedilen araziyi mücahitler arasında dağıtmasını, yönetici olması hasebiyle maslahat gereği yaptığı bir tasarruf kabul etmiştir.26

F. Kazanç Emeğe Göre Belirlenir Emek kapsamındaki temellüklerde, emek ve kazanç arasındaki eşitliğe riayet etmek temel İslâmî bir kaidedir. Bu sebeple sanat, ticaret ve ortaklıklar; hile ve sömürüye dayanmamak zorundadır.

Söz konusu kaidenin bir neticesi olarak faiz haram kılınmıştır. Ayrıca kumar gibi şans oyunları yasaklanmış, oralardan elde edilecek gelirler helâl kabul edilmemiştir.

Bu durum üretimsiz bir emeğin geçerli olmayacağını da göstermektedir. Zîrâ kumar oynayan bir grubun elindeki para artmamakta, sadece el değiştirmektedir. Mesela kumar oynanarak geçen bir aylık zaman diliminde yeni üretim yapılmadığı gibi, mevcut mal da muhafaza edilememiştir. Böyle bir gayret ise malayaniden de öte zararlı kabul edilecektir.

Kazancın emeğe göre belirlenmesi konusunda işlenmesi gereken en önemli konulardan birisi faizdir. Çünkü faizin haramlığı, karşılığı olmayan bir fazlalık içermesine dayanmaktadır. Bu sebeple çağdaş ekonomilerin en temel iktisat usullerinden birisi olan faiz konusuna burada değinmek gerekmektedir.

Faiz (ribâ), malın mal ile değişimi mahiyetindeki bir akitte, karşılığı bulunmayan fazlalığa denmektedir. Ödünç işlemlerinde ve alışverişte karşılığı bulunmayan hakiki veya hükmî fazlalık da bu kapsamdadır.27 Şari’ Tealâ açık ve net bir şekilde faizi yasaklamıştır. Bu sebeple faizin haramlığı konusunda hiçbir mezhepte ihtilâf söz konusu olmamıştır. Çünkü ondaki ihtilâf sadece faizin şümulü noktasında kalmıştır. Faizin haram kılınmasının sebepleri araştırıldığında şunlar görülür: Salt faizde gerçek mânâda emek, üretim ve risk yoktur.28 Çünkü faizde ise hem anapara güvence altında, hem de kâr güvence altındadır. Bu yönüyle faiz sanki misliyattan alınan bir kira gibidir.29 Bu durum ise yasaklanmasına gerçek bir gerekçedir. Zîrâ böyle bir sonuç, emeksiz kazanma mânâsına gelmektedir. Bu noktada faizin zararları; faizi veren tarafın sürekli olarak ve risksiz bir şekilde zenginleşmesi, buna karşılık faizi alan tarafın ise fakirleşmesi veya çok az bir kâr elde etmesi; faizle birlikte yatırımsız bir kâr yolunun açılmasıyla, sermaye sahiplerinin el emeği, üretim ve gerçek ticaret.. gibi usûllere başvurmaması; neticede işsizliğin artması; maliyet enflasyonunun oluşması; nihayetinde sürekli menfaat hesapları yapan kişilerden oluşan bir toplumda sevgi, kardeşlik ve yardım duygusunun azalmasıdır. Bu durum ise içtimâî açıdan büyük bir kaosa sebep olur. Zîrâ beşer tarihinde en büyük sıkıntılar şu iki düşünceden kaynaklanmıştır: Bunlardan birincisi “Sen çalış ben yiyeyim.” fikridir. Bu fikir diğer açıdan “Ben çalışmadan kazanayım.” şeklinde ifade edilebilir. İkincisi ise “Ben tok olduktan sonra başkaları açlıktan ölse bana ne?!” fikridir. Bunun diğer ifadesi ise “Ben muhtaç değilsem, kimse beni ilgilendirmez ve kimseye yardım edemem.” şeklindedir. İslâm birinci düşünceyi faizin yasaklanmasıyla, ikinci düşünceyi de zekât ve onu tamamlayan fıtır sadakası, nafaka, kurban.. gibi sair emirlerle ortadan kaldırmıştır.30

G. Muamelelerde İslâmî Kurallar Belirleyicidir Her sistem gibi İslâm da bir muamelenin geçerliliğini, kurallarına uyulmasına bağlamıştır. Öyleyse devir ve şartlar ne olursa olsun, İslâm ekonomisinin temel doktrinlerine aykırı düşen ticarî ve iktisadî muameleler, kendi açısından geçersiz olacaktır. Dolayısıyla sözkonusu tasarrufat Allah katında mesuliyeti mucip olur. Bu yönüyle İslâm toplumlarının ekonomik yapısı kendine özgü bir farklılık arz edecektir. Bu sebeple faize dayanan, belirsizlik (garar) içeren, yalancı şahitlerin karıştığı, hürriyetin kısıtlandığı, hile karışmış ve ihtiyaç olmadığı hâlde imkânlar gereği israfa sebep olan harcamalar.. türünden muameleler İslâmî açıdan reddedilecektir. Tabi israf meselesi değerlendirilirken zaruri olanlar, rahatlık ve kolaylık sağlayanlar ile lüks maddeler farklı değerlendirilir. Hattâ gerek yokken harcanılanlar daha da farklıdır.31 Dolayısıyla ticarî ve iktisadî muamelelerde İslâm’a aykırı hiçbir işlem meşru sayılmayacağı gibi, bu işlemin netice verdiği mal da helâl ve meşru sayılmayacaktır.

Serbest piyasanın hâkim olduğu bir ortamda ticari hareketlilik oldukça yaygınlaşacaktır. Bu noktada İslâm’ın temel prensiplerini aşmama yasağı, belli seviyede bazı tahditler koyacaktır. Bunlardan birisi de herhangi bir şahsın pazarlığı üzerine pazarlık yapmamaktır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “Biriniz diğerinin alış verişi üzerine pazarlık yapmasın. Kardeşi malı satın alacağı sırada almaya kalkmasın.” buyurmaktadır.32

Meşru dairede oluşacak şirketleşmeler ile ibaha alanı kapsamında geliştirilecek muameleler, sürekli olarak yeni ufuklar açacaktır. Bu geniş alan, mal bir taraftan, işletme de diğer taraftan olmak üzere anlaşılacak değişik kâr nispetleriyle ortaklıkların kurulabilmesine yol açacaktır. Bu tür akde mudarabe denir.

Bu alanda başka türlü şirketler de vardır. Önemli olan meşru dairede üretim ve kâr yapmaktır.33 Bu sebeple İslâm ekonomisi tamamıyla yasaklardan oluşan bir sistem değil, aksine belli istisnaları yasaklayan bir sistemdir.

İslâm’ın koyduğu iktisadî şartlarla, spekülatif olmaktan öte gerçek bir piyasa oluşacağından, toplum ekonomisi de hakiki temeller üzerine bina edilecektir.34

*Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ikoksal@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Nakvi, N. Haydar, Ekonomi ve Ahlak, Çev.: İlhan Kutluer, İnsan Y., İst.-1985, s. 96; Gülen, İktisâdî Mülahazalar, Nil Y., İst.-2009, s. 248. 2. Beşer, Faruk, İslâmda Sosyal Güvenlik, DİB Y., Ank.-1987, s. 32. 3. Buhari, Mezalim 3, (3/98). 4. İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, Tahkik: Adil Ahmed – Ali Muhammed, Daru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut-1415, 1. baskı., s. 3/615. 5. San’ani, Muhammed b. İsmail, Sübülü’s-Selam Şerhu Büluği’l-Meram, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/32. 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/512; Miras, Kamil, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, DİB Y., Ank., bt yok, 8. baskı, s. 6/473. 7. Samurkaş, Ali İhsan, Türkiye’de ve Hz. Muhammed Döneminde Enflasyon Düşüncesi, Rehber Y., Ank.-1993, 1. baskı, s. 433. 8. İslâmda Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Düşünce Y. Ank.-1978, s. 164. 9. Döndüren, Hamdi, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, Erkam Y., İst.-1419/1998, s. 288-290. 10. İbn Hanbel, 2/33. 11. Nüveyhi, Muhammed, Ekonomik Adaletin Temelleri, Çev.: Ahmet Yaprak, Beyan Y., s. 26. 12. Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş’as, es-Sünen, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı, Büyu 45 (3/720). 13. Buhari, Büyu 72 (3/28). 14. Demirci, Rasih, Ekonominin Temelleri, TDV Y., Ank.-1996, 1. baskı, s. 84-86. 15. Döndüren, Ticaret ve İktisat, 129, 310-315. 16. Ebu Davud, Büyu 68, (3/768-769). 17. Buhari, Büyu 54, (3/23). 18. Miras, Tecrid-i Sarih, 6/446. 19. Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Y., İst.-1993; s. 228-231. 20. Ebu Davud, Büyu 44, (3/719). 21. San’ânî, Sübülü’s-Selâm Şerhu Bülûği’l-Merâm, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/279; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 231. 22. Karâfî, Fürûk, el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut-1424/2003, s. 3/207,233; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 337. 23. Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esasları, Şamil Y., İst.-1980, s. 449-451. 24. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 292. 25. Haşir suresi, 59/7. 26. Buti, Muhammed Said Ramazan, Davabıtu’l-Maslaha fi’ş-Şeriati’l-İslâmiyye, el-Mektebetü’l-Emeviyye, Dimaşk-1386 /1966, 1. baskı, s. 169. 27. Mergînânî, Hidaye, Kahraman Y., İst.-1996, s. 3/61; Özsoy, İsmail, Faiz, DİA, s. 12/110. 28. Özsoy, İsmail, Faiz ve Problemleri, Nil Y., bt yok, İzmir, s. 173-174. 29. Ersoy, Arif, Faizsiz Banka ve İşlevleri (Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli), İlmi Neşriyat, by ve bt yok, s. 34. 30. Nursi, Said, İşaretü’l-İ’caz fi Mezanni’l-İcaz, Çev.: Abdülmecid Nursi, Yeni Asya Y., İst., bt yok, s. 49. 31. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 191. 32. Buhari, Büyu’ 58 (3/24). 33. Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-Inâye, 3/58; 3/58; ed-Dîbû, İbrahim, Akdü’l-Mudarebe, Matbaatü’l-İrşad, Bağdat-1393/1973, s. 401 vd. 34. Bu makalenin hazırlanmasında büyük ölçüde “İslâm İktisadının Temelleri” isimli çalışmamız etkili olmuştur. Bilimname Dergisi, Kayseri-2005, s. 73 vd.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

41|20|Nihayet, oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, yapıp-ettikleri hakkında onlar aleyhine tanıklık edecektir.
Sura 41