Hac’daki Hidayet ve Bereket

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Hacer-i Esvedi öpmekle mümin, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere “İnsanlar Allah’ın hane halkıdır. Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fâni dünyada Mevtasını tanımayan, sahibsiz, evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önleyemiyor.

Hac yaklaşıyor. Büyük bayram ve toplantı günleri geliyor. Bütün ülkelerden, şehirlerden bu toplantıda mü’minleri temsil edecek delegeler son hazırlıklarını tamamladılar. Şimdiye kadar yaptıkları işlerin, gördükleri hizmetlerin tekmilini vermeye, raporlarını sunmaya hazırlanıyorlar. “Duyufu’r-Rahman”ın, Rahmanın misafirlerinin o toplantıya takdim edecekleri armağanların yanında, oradan dönerken getirecekleri, kendilerine ihsan edilecek büyük mükâfatlar, atiyyeler olacak. O ziyafetgahda, şartına uygun olarak yapacakları her hizmet ve ibadet için yüz bin misli ecir verilecek. Onun içindir ki mü’minlerin hacdaki hidayet, feyiz ve bereketten, mümkün olan en ileri derecede istifade etmeye çalışmaları gerekmektedir.

Hacdaki hidayete şu âyet-i kerimeler işaret buyurur: “Muhakkak ki insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı var. Oraya giren, güvene erer. Oraya bir yol bulabilenlerin Beyti haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değil, her şey O’na muhtaçtır)” (Al-i İmran suresi, 3/96-91).

Kâbe’nin esas kuruluşu, Mescîd-i Aksa’nın kuruluşundan öncedir. Kâbe, bütün ehl-i kitabın tanıyageldikleri mabedlerin hepsinden daha kıdemli, daha kutlu olan bir tevhid kıblesidir. Bu âyet-i kerime hacca yol bulabilen herkese, Kabe’yi ziyaret etmenin farz olduğunu belirtmektedir. Yol bulmak, “imkânlarına sahip olmak” demektir. Bu da ya beden, ya mal veya her ikisiyle yapılacak işleri kapsar. İmam Mâlik yalnız bedenî kudreti, İmam Şâfiî malî kudreti, İmam Ebû Hanife ise her ikisini de nazar-ı dikkate almıştır. Kudret: Yol emniyeti ile beraber zâd (yol levazımı) ve binek sahibi olmayı ifade eder. Bazı âlimlere göre beden sağlığı, düşman veya yırtıcı hayvanlardan güven içinde olmak, azık ve binit (bilet) almaya yetecek, emanetleri ve bütün borçlarını ödeyecek, keza, nafakası üzerine vacip olan kimselere hacdan dönünceye kadar nafaka temin edecek malî kudreti ifade eder.

Asr-ı saadette Yemenliler hacca azıksız, tedariksiz gelir, “Biz mütevekkiliz” der, fakat neticede başkalarına yük olurlardı. “Hac bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendine farz kılarsa, artık hacda cinsî hayat, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Beni sayın.” (Bakara suresi, 2/197)Mealini yazdığımız bu âyet-i kerime hacının yapması gereken başlıca şeyler arasında azık tedarik etmeyi de emretmekle, hacıyı başkalarına yük olmaktan ve dilenmekten kurtarmaktadır. Öte yandan, takvanın en üstün mertebe olduğunu bildiriyor. Böylece âyetin nüzulüne vesile olan Yemenlilerle beraber, kıyamete kadar gelecek bütün hacılara da örnek davranışı kazandırmaktadır.

Bu âyet takvanın en üstün matlup olduğunu bildiriyor. Takva mertebesi için de, azık tedarikini şart kılıyor. Bunu hazırlamayan ve hazırlamak için çalışmayanlar, ihtiyacın sevki ile kötülüğe düşebilirler. Aynı zamanda insanların diğer azıkları ne kadar bol olsa, takva hisleri bulunmadıkça yine mutlu olamazlar, kötülükten kurtulamazlar, iştah duydukları şeylere bir ihtiyaç duyarcasına atılırlar. Şu halde azık hazırlamak takvaya sebep olacağı gibi, takva hissi de azık hazırlamak için en büyük etkendir.

Âyet şuna da işaret eder: İnsan için iki yolculuk belirlenmiştir: Dünyada sefer ve dünyadan sefer. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve lüzumunda sarfedecek azık (levazım). Dünyadan sefer için de azık lazımdır. Bu da marifetullah (Allah’ı bilmek) ve muhabbetullah (Allah’ı sevmek)la Allah’ın koruması altına girmek ve Allah’tan başkasından yüz çevirmekle, O’ndan başkasına ihtiyaç arzetmemektir ki bu takva azığı, öbüründen daha hayırlıdır.(1)

Yazımızın başında mealini verdiğimiz Âl-i İmran Sûresinin âyetleri haccın hikmetlerine işaret ederken Kâbe ziyaretinin üç özelliğini bildirmektedir:

1. Oradaki bereket

2. Ondaki hidayet

3. Oradaki aşikâr belgeler.

Hac, yani Allah’ın evini ziyaret, tefekkürü ve derunî dinî tecrübesi ile, iç dünyasında devamlı olarak mesafe kateden mü’minin, bu seyahatine paralel bir yolculuğu dış dünyada da gerçekleştirmesidir.

Mü’minin rûhunun, nefis bineğine binerek Kurb-ı Sultana yaklaşmasıdır. Her vakit namazında gerçekleştirdiği ferdî miracı, hem görünen şehadet âlemine, hem de evrensel plâna aktarmasıdır. Yani dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla birlikte, külli bir şekilde Sultanının huzuruna kabul edilmesi, önünde resm-i geçit yapmasıdır.

Mü’minin namazının kıblesidir Beytullah. Müslüman, günde en az beş vakit, başka işlerini bırakarak, asıl yönünden ve istikametinden sapmamak için, şuur kontrolü ve durum muhakemesi yaptığı ruhî yoğunlaşma periyodları gerçekleştirir. Bu vakitler, onun yeryüzündeki didinmelerine asıl anlamını veren anlardır, beka diyarının parıltılarını fani hayata taşıyan “Lika” anlarıdır. Bu kıble, asıl maksaddan şaşmamanın dış dünyadaki alametidir, belgesidir. Mü’min, başka hayal peşinde koşmasın diye günde beş defa yön kontrolünü Kâbe-i Muazzama ile yapar.

Bir tek gün, bir tek saat, bir tek dakika yoktur ki o anda mü’min bir cemaat o işarete bakarak hayatına nizam, yönüne istikamet, kendisine çekidüzen vermesin; ezan ve namazdaki tekbir ve şehadetlerle hakikate şahitliğini kâinata ilân etmesin. Bundan büyük hidâyet ve rehberlik mi olur?

Her namaz vakti, mescidlerden birinde cemaate dahil olan bir Müslüman Kâbe merkezini çevreleyen uzak halkalardan birine girer. İç içe yüzbinlerce halka, gittikçe genişleyerek Beytullahı çevreler. En uzak halkalardan birine giren bir musalli, merkeze yaklaşmak için büyük bir iştiyak içindedir. Bu iştiyakla her gün azar azar ona yaklaşır. Yaklaşa yaklaşa nihayet hacda ona kavuşur. Bilmem tasrihe ihtiyaç var mı? Allah Teâlâ’nın Vechi her yerdedir. O, mekândan münezzehtir. Fakat insanlar hayatlarına nizam vermek ve Mevlâ’larına olan iştiyaklarına bir alâmet olmak üzere Beytullahın yönüne döner, onu tazim ederler.

Hayatın dağdağaları içinde perişan, fakir, bitkin düşen insan, derdine çare bulmak için Hükümdarının karargahına sığınır. Mescid-i Haram, duyufu’r-Rahmana (Allah’ın misafirlerine) ziyafetgâh-ı rahmanidir. Oradaki ziyaretçilerin duydukları huzura, sükuna, güvenlik ve itminana bakınız. Başka hiçbir misafirlikte duymadığı huzuru orada duyduğunu yüzlerinden açıkça okursunuz. Yorgun, uykusuz binlerce ziyaretçinin orada kıvrılmış yatarken nasıl bir güven içinde olduklarını müşahede edersiniz. Bu “fe firrû ilallah” (Allaha iltica ediniz) (Zariyat suresi, 56/50) âyetinin bir sırrıdır. Allah’ın himâsında (koruluğunda) kurtuluşun sevincini yaşamaktır.

Hükümdarın sarayını nice defalar dolanıp durduktan sonra bulup, nihayet huzura kabul edilmesi, Mevlâsınm huzuruna çıkıp dileğini arzetmesi, O’ndan kabul yüzü görüp el öpmesi ile, kulun mutluluğu zirveye çıkar. Allah’ın yeryüzündeki yemini olan(2) Hacer-i Esvedî öpmekle mü’min, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere “İnsanlar Allah’ın hane halkıdır.” Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fani dünyada Mevlasını tanımayan, sahibsiz evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile, kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önlemiyor.

İşte Mescid-i Haram’ın güvenlik yeri olması, Hz. İbrahim (as)’ın duasının kabulüdür: “Ya Rabbi, bu beldeyi korkulardan emin kıl. Beni ve evlatlarımı putlara tapmaktan uzak tut” (İbrahim suresi, 14/35) “Kim Mescid-i Harama girerse taarruzdan emin olur.” (Âl-i İmran suresi, 3/97) âyeti, başlangıçtan beri yürürlükte olmuştur.

İbrahim (as)’dan itibaren bütün Araplar Kâbeyi tazim etmede müttefik İdiler. Oraya giren kendi nefsi hakkında eziyet ve taarruzdan güven içinde olurdu. Aralarındaki onca kin ve düşmanlığa rağmen cahiliye Arapları da böylece devam etmişlerdi. İslâm, bu hükmü ibka etmiştir. Hz. Ömer (ra) şöyle demişti : “Orada (babam) Hattab’ın katiline rastlasam, dışarı çıkmadıkça elimi süremezdim.” Bundan ötürü İmam Ebû Hanife şöyle demiştir : “Hill bölgesinde (Mekke dışında) kısas, irtidad, zina sebebiyle katli vacip olup da Harem’e sığınan kimse tutuklanmaz. Fakat o barındırılmaz, kendisine yiyecek ve içecek verilmez, ona satış yapılmaz, ta ki oradan çıkmaya mecbur kalır.”

Cahiliye devrinde intikam her şey sayılıyordu. Öldürülen yakının intikamı alınmadığı müddetçe kabilenin bütün fertleri şerefsiz sayılıyordu. Toplum içinde rahat dolaşamazdı. Katile rastladıkları yerde hücumu kollarlardı. Böyle iken Mescid-i Haram’da, birbirlerine ilişmezlerdi. Kâbe, o vahşet döneminde bile yılda dört ay barış sağlıyordu. Bunda elbette aşikâr bir belge olma vasfı vardır. Kur’ân’ın vahyinden 50 yıl önce Kâbe’ye hücum eden Ebrehe ordusunun perişan olması da bu belgelerden biridir.

Mekke’nin fethinde kılıç kullanılması, Beytullah’ı şirkten kurtarma ve ibadete tahsis etme zaruretinden ötürü olmuştu. Hz. Peygamber (sav) bu zarurete işaret etmek üzere “Günün bir saatinde sadece bana Mekke’de (kıtal) mübah kılındı. Yoksa ne benden önce kimseye mubah kılındı, ne de benden sonra kimseye mübah kılınacaktır.” Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’ye silahla girmiş ise de, Beytullah’da silah kullandırmamıştır. Hatta O şöyle emretmiştir : “Her kim Mescid-i Haram’a girerse emindir. Her kim kendi evine girip kapısını kapatırsa güvenliktedir. Her kim Ebû Süfyan’ın evine girerse o da emindir.” Ebû Süfyan, Hz. Peygamberin bayraktarının “Bugün kavga günüdür. Bugün destan yazılacak gündür. Bugün Kâbe’nin (orada savaşın) mübah olduğu gündür” sözünü nakledince Hz. Peygamber (s.a.s.) cevaben şöyle demişti : “O yanlış söylemiş. Bugün, Allah’ın, Kâbe’yi tazim edeceği gündür. Bugün Kâbe’nin elbisesinin yenileneceği gündür.” Nitekim, insanlık tarihinin görüp geçirdiği en ileri seviyede bir af hâdisesini o fethin akabinde gerçekleştirmiştir. Kendisine ve canı kadar sevdiği ashabına yirmi seneden beri her türlü işkenceyi reva gören, bunun da ötesinde, hak ve hidayetin insanlar arasında yayılmasının karşısına çıkan zalim, katil, mücrimlerin, ceza olarak öldürülmeyi on kere hak etmiş olan o suçlu müşriklerin cezalarını bekledikleri anda : “Ey ahali! Sizi kınamıyorum, kusurlarının anmıyorum. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz” deyip o canileri affetmiştir.

Şimdiye kadar yazdıklarımız Kâbe-i Muazzama’nın hüda özelliğinin beşeriyeti yönlendirmesine dair idi. Biraz da bereket özelliği üzerinde duralım. Bereket bu kutlu mabedin hem gözle görülen güzel halinden hem de manevî olan şeref ve değerindedir. Bereket: 1. Bolluk, hayır, artış 2. Devam ve beka anlamına gelir. Maddi bolluk, kurak, ekinsiz bir vadide ortaya çıkan mahsul bolluğudur. Her diyarın mahsullerinin en kalitelileri orada bulunur. Birçok ülkede olduğundan da daha ucuza alınabilir. Meyve yetişen bir beldede bile, belli mevsimlerde sadece belli meyveler varken, orada her mevsimin mahsulleri bütün sene boyunca bulunur. Zira orası dünyanın manevî merkezidir.

Manevî olan şerefi ise mü’minlerin gönüllerinin ona akması, ona kavuşmak için duydukları özlem ve iştiyaktır. Müslümana:

“Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü.

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kâbe yollarında ardına düşsem”

dedirten iştiyaktır. Bu tezahürler, ceddimiz Hz. Adem (as)’ın Rabbini bilmesinin, eşi ile birlikte O’na dönüşünün, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve nice peygamberlerin (as) ve kutluların kervanına katılma özlemidir. Onların iman, tebliğ, hizmet, cihad, teslimiyet, güzel ahlâk, fazilet ve meziyetleriyle bezenme iradesidir.

“Sonsuzluk kervanı peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim.

Bir kırıntı yeter kereminizden

Sonsuzluk kervanı peşinizde ben”

diyen mü’minin, o kutluların geniş caddesine girmesidir.

Ama bu bereket asıl, saltanat-ı Muhammediye’de tezahür eder. Müşrikler dalâlet, cehalet ve gururları içinde bütün faziletlerin ve mükemmelliklerin mazharı olan o Zâtı reddederken: “Sen ebter olacaksın, herkes sana muhalif, adın sanın unutulacak, yolun izin kaybolacak” demişlerdi. Allah Teâlâ ise O’na kevser, yani hayr-ı kesir, bereket verdi. Mescid-i Haram’ı O’na nasib etti. O bereket, hidayet yirmi üç senede bütün Arap Yarımadası’na yayıldı. Ama bir baharın gelişi gibi. Hangi zorba, baharın gelmesini önleyebilir? Ebedî bahar oldu. Öyle ki hiçbir dış zorlama olmadan her türlü ırk, ülke, coğrafya, yaş, seviye ve meslekten yüzbinlerce insan her fecc-i amikten oraya, büyük maddî ve manevî fedakârlıklarla gelip bütün insanlığın temsilcileri olarak “Sen bizim ebedî rehberimiz, aziz önderimizsin, kalblerimizin mahbubusun, çünkü Habibullahsın” derler. Ona verilen kevseri, hayır ve bereketi, nesiller ve asırlar boyu süren bereketi izhar ederler. Heybeleri, petekleri dolu dolu dönerler yurtlarına, oradaki ibadetlerine bin misli, yüz bin misli mükâfat verilir. İşte bereket! Hangi bereket, hangi hidayet bu bereket ve hidayetten, bu âşikâr âyetlerden (belgelerden)(3) daha parlak olabilir?

Prof. Dr. Suat Yıldırım

DİPNOTLAR

1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili. II. 55 (Azim Bsk.)

2. Taberanî, Ezrakî, Deylemî tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte “el-Haceru’l-Esvedü yeminü’llahi fı’l-Ardı” buyrulur. Bazı âlimler hadisin senedinin zayıf, fakat şahidleri ile hasen derecesinde olduğunu söylerler (Keşfu’l-Hafâ, I.417)

3. Bazı tefsirlerde, Beytullah’daki aşikâr âyetler hakkında, “oranın kuşlarının insanlardan kaçmaması, kuşların Kâbe üzerinden uçmaması ve üzerine konmaması, oraya yağmur düşünce her tarafa düşeceği, hangi köşesine yağmur düşmüşse sadece o cihetteki ülkelere yağmur yağacağı” gibi şeyler yazılıdır. Dinde kesin olmayan, tecrübe ile de bağdaştırılamayan bu zayıf belgelere Beytullahın ihtiyacı yoktur. Onun asıl hidâyet ve bereketi açıklamaya çalıştığımız ve ulemânın da asıl dikkat çektikleri mezkûr hususlarda aranmalıdır.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

5|51|Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.
Sura 5