Haremlik-Selamlık

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Haremlik-selamlık, birbirlerine yabancı (mahrem olmayan) kadınlarla erkeklerin ayrı oturmasına, ayrı iş yapmasına denmektedir. Aslında haremlik-selamlık, kaynaklarımızın (Kur’ân ve Sünnetin) -örnek olabilecek pek çok rivayet bulunmakla beraber- doğrudan ve şeklini belirleyerek ortaya koyduğu bir uygulama değildir. Ancak dinimiz, erkek ve kadın arasındaki diyalogları belirleyecek bazı ana esaslar ortaya koymuş, Müslümanlar da bu ana esasları uygularken, maslahat görüldüğü yerlerde erkeklerin de kadınların da zihnen ve kalben daha salim ve rahat olabilmeleri için şeklen bazı uygulamalara gitmişlerdir. Tabiî, bu uygulamalar Kur’ân ve sünnetin muhtevasına, genel prensiplerine uygun olarak ortaya konmuştur.

Haremlik-selamlık hakkında, Kur’ân ve sünnetten doğrudan bir beyan aramak ve bulunamadığı için de meseleye karşı çıkmak, makul ve makbul değildir zira hayatın içerisinde yaşadığımız pek çok mevzu vardır ki doğrudan Kur’ân ve sünnette geçmemekle beraber, bu iki temel kaynağımızın ortaya koyduğu umumi prensiplere bakarak ve hususi olarak belirlediği hükümlere kıyas ederek açıklanmış ve bu açıklama işi ise sahabe efendilerimiz başta olmak üzere ümmet-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) âlimlerine kalmıştır. Diğer bir ifadeyle, ihtiyaç duyulduğunda ümmetin müctehidleri, Kur’ân ve sünnete uygun olarak yaptıkları ictihadlarla dinimizin her zaman ve mekânda yaşanılırlığını ortaya koymuşlardır.

Öyleyse biz, meseleyi doğrudan kaynaklarımızda aramak yerine, konunun özü olan “birbirine yabancı (nâmahrem) erkek-kadının diyaloğu” veya erkekle kadının birbirine karşı konumu çerçevesinde ele alalım.

Genel prensipler açısından baktığımızda konuyu beş husus üzerinde temellendirebiliriz: 1. Bakmak 2.Konuşmak 3. Dokunmak 4. Giyinmek 5. Davranış sergilemek.

Pek çok âyet ve hadiste bu beş mesele, kadın-erkek diyaloğunda verilecek hüküm ve yaklaşımların ana mihverini oluşturmakta ve insanî ve zaruri olarak gerçekleştirilecek münasebetler, bu beş açıdan belli bir çerçeveye alınmaktadır zira erkek ve kadın, gerek zaruri gerekse fıtrî olarak birbirine bakacak, konuşacak ve çeşitli münasebetler geliştirecektir. İşte burada dinimiz, ne tamamen yasaklayıcı ne de büsbütün serbest bırakıcı bir tavır yerine, işin makul ve fıtrî kısmını kabul ederek, muhtemel olumsuzluklara karşı bazı tedbirler almıştır. Şimdi bunları tek tek ele alalım, sonra da haremlik-selamlık meselesinin bu beş nokta açısından nasıl tabiî bir netice olduğunu görmeye çalışalım.

1. Bakmak

Nur Sûresinin 30 ile 31. âyetlerinde ayrı ayrı:

قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ

“Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını …Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını söyle..” buyrularak hem erkeğin hem kadının gözlerine sahip çıkmaları, harama bakmamaları emredilmiştir. Bu emre göre bir erkek, yabancı bir kadının hiçbir yerine bakamayacağı gibi bir kadın da yabancı bir erkeğin hiçbir tarafına nazar edemez.

فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَۤاءِ حِجَابٍ

“Peygamber hanımlarından bir şey isteyeceğiniz veya onlara bir soru soracağınız zaman, perde arkasından isteyin ve sorun.” (Ahzâb Sûresi, 33/53) âyetindeki perde arkasından isteme konusunda Elmalılı Hamdi Yazır şöyle der: “Bundan böyle harem farz kılınmıştır ki o zamana kadar Arap’ta âdet değil idi.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 5/3921) Âyette her ne kadar “Peygamber hanımları” şeklinde hususi bir ifade geçse de hükmün umumî olmasına bir mâni yoktur. Yani, buradaki bakma ve konuşmaya karşı tedbir, bütün kadınlara karşı söz konusudur. Peygamber hanımları inananların annesi olduğundan, annelere karşı böyle bir tedbir alınıyorsa, diğer yabancı kadınlara karşı evleviyetle tedbirli olunmalıdır.

Peygamber Efendimiz de harama bakmaktan sakındıran beyanlarda bulunmuş, bir defasında Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur:

يَا عَلِيُّ! لَا تُتْبِعِ النَّظْرَةَ النَّظْرَةَ فَإِنَّ لَكَ الْأُولٰى وَلَيْسَتْ لَكَ الْاٰخِرَةُ

“Ya Ali! Yabancı bir kadını gördüğünde ikinci defa bakma çünkü ilk bakışın iraden dışındadır ve onda bir vebal yoktur. İkinci defa bakarsan bu, iradenle olduğu için haramdır.” (Ebû Dâvud, nikâh 43; Tirmizî, edeb 28)

Konuyla ilgili diğer bir hadis ise şöyledir: “Bir kadının güzelliği bir Müslümanın gözüne çarpar da ondan gözünü çevirirse, Cenâb-ı Hak o Müslümana lezzetini kalbinde duyacağı bir ibadet bahşeder.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/264)

Bir kudsî hadiste ise şöyle buyrulur:

اَلنَظْرَةُ سَهْمٌ مَسْمُومٌ مِنْ سِهَامِ إِبْل۪يسَ مَنْ تَرَكَهَا مِنْ مَخَافَت۪ي أَبْدَلْتُهُ إ۪يمَانًا يَجِدْ حَلَاوَتَهُ ف۪ي قَلْبِهِ

“Nazar, Şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim, bana karşı olan saygı ve korkusundan harama bakmayı terk ederse, ben onun kalbine öyle bir iman veririm ki o imanın tadını kalbinde hisseder.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 10/173)

Konuyla ilgili Bediüzzaman Hazretleri de şöyle demiştir: “Nasıl ki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de ölmüş kadınlar suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-yi insaniyeyi (insandaki yüce duyguları) sarsar, tahrip eder.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 381)

Bir kadına bakmanın haram oluşunun elbette bazı istisnaları vardır. Mesela insan, evlenmeye niyet ettiği kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Nitekim bir defasında Ebû Hureyre (radıyallahu anh), Peygamberimizin yanında bulunurken bir adam gelerek, Ensar kadınlarından birisiyle evlenmek istediğini söyler. Peygamberimiz, “O kadına baktın mı?” diye sorunca, o zat, “Hayır” der. Peygamberimiz tekrar:

فَاذْهَبْ فَانْظُرْ إِلَيْهَا فَإِنَّ ف۪ي أَعْيُنِ الْأَنْصَارِ شَيْئًا

“Öyleyse git, ona bak, çünkü Ensarın gözlerinde bir şey vardır.” (Müslim, nikâh 74) buyurur. Bu hususta şehvetle de olsa bakılabileceği kaydı zikredilmektedir.

Mesela bir satıcının, alıcı konumundaki kadına bakması, bir güvenlik görevlisinin, iş gereği olarak kadınlara bakması da bu çerçevede değerlendirilebilir. Yine mesela hâkimin veya şahitlerin kadını tanımaları için bakmaları, câizdir çünkü burada bir haksızlığın giderilmesi ve bir hakkın yerine gelmesi bahis mevzuudur. (Râzî, Tefsiru’l-Kebîr, 23/203) Doktorun, hastasına bakması da ruhsat verilen hususlardandır.

Ayrıca, fitne ve şehvet tehlikesi olmadığında, kadının eline ve yüzüne bakılabileceği de zikredilmektedir ki (el-Fetâvâ’l-Hindiyye, 5/329) bu çok izafi bir şeydir ve insanın nefsine güvenmesi doğru olmadığından her zaman tedbir ister.

2. Konuşmak

Konuşmak, fıtrî ve zaruri bir özelliktir. Elbette kadınla erkek konuşacaktır. İslâm, kadınların erkeklerle konuşmasını yasaklamamış, ancak bazı ölçüler koyarak meseleyi dengeli hâle getirmiştir. Kur’ân’ın, yukarıda da zikrettiğimiz âyetle koymuş olduğu şu prensip, ölçülü davranma adına bize yol göstermektedir: “Peygamber hanımlarından bir şey isteyeceğiniz veya onlara bir soru soracağınız zaman, perde arkasından isteyin ve sorun.” (Ahzâb Sûresi, 33/53)

Ayette bildirilen bu durum, yani Peygamber hanımlarının şahsında yapılan bu hitap bütün Müslümanlar için geçerlidir. Âyetin birinci derecede muhatabı Peygamber hanımları -ki, onlar bizim annelerimizdir- ve sahabe efendilerimizdir. İki taraf da haram-helâl hususunda derin bir dikkate ve rikkate sahiptir. Dikkat edilirse Allah Teâlâ, İslâm’ı yaşamada incelerden ince, baş döndürücü bir hassasiyete sahip olan bu iki gruba yukarıda geçen ölçüyü emrediyor. Onlara bu emir verilmişse, onlardan sonraki biz Müslümanların ne kadar hassas olmamız gerektiği açıktır.

Aynı bakış açısıyla şu mübarek beyanı da okuyalım: “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Takvâ sizin sıfatınız olduğuna göre nâmahrem erkeklere hitab ederken tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde hastalık bulunan bir şahıs, şeytanî bir ümide kapılmasın. Ciddî, ölçülü konuşun.”(Ahzâb Sûresi, 33/32) Zirvedeki insanlara bunlar emrediliyorsa, bize de onları örnek almak düşer.

Özetle; erkekle kadın arasında yaratılıştan gelen bir alâka vardır. Kadının dikkat çekmesi daha fazla söz konusu ise de netice itibarıyla erkekler de bu özellikten uzak değildir. Öyleyse zaruret hâllerinde konuşurken, her iki taraf da tesettürlerine dikkat ederek, karşı tarafı tahrik etmeden, dikkatini üzerine çekmeden, yüzüne sürekli bakmadan, ihtiyaç ölçüsünde konuşmalı, dahasına prim vermemelidir. Böylece bir Müslüman’a yakışır şekilde ciddi, vakur ve temkinli bir davranış ortaya koymuş olur.

3. Dokunmak

Bu konuda kısaca diyebiliriz ki bakmak bu kadar mahzurlu iken, dokunmak elbette daha fazla mahzurludur. Hatta gözün bakmasında olduğu gibi elin dokunmasında da zina özelliği vardır. (Buhârî, isti’zân 12; Müslim, kader 20) Kadınla nâmahrem olan erkeklerin tokalaşmasını da bu açıdan ele aldığımızda câiz olmadığını görürüz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınlardan biat alırken, eliyle dokunarak değil elbisesinin üzerine veya eline sardığı sargının üzerine dokunmalarını sağlayarak almıştır. Kadın eline dokunmaktan özellikle kaçınmış ve:

إِنّ۪ي لَا أُصَافِحُ النِّسَاءَ

“Ben kadınlarla tokalaşmam!” buyurmuştur. (Tirmizî, siyer 37; İbn Mâce, cihâd 43; Buhârî, talâk 20)

Tokalaşmanın şehvetle olup olmaması neticeyi değiştirmez. Yani şehvet duyup duymama bir ölçü değildir. Mutlak manada dokunma haram kılınmıştır. İstisna olarak bazı hâller sayılabilir. Doktorun hastasına dokunması ve buna benzer çok dar çerçeveli zaruretlerle, yaşlı bir kadının elini öpmek gibi ruhsatlar bu istisnalara girer fakat kadının, yabancı bir erkek yaşlı da olsa o erkeğin elini öpmesi caiz değildir çünkü bir erkeğin kadına olan ilgisi, ihtiyarlığında da sürmektedir. Dolayısıyla bu konuda ihtiyat lazımdır.

4. Giyinmek

Dinimizde, giyinme konusunda bazı ölçüler koymuş, bunun yanında coğrafyaya, kültüre göre değişikliğe de müsamahalı bakan bir kısım umumî prensipler vaz’ etmiştir. Tesettüre uygun ve geniş giyinmek bir esas prensip olarak konulmuş, buna göre erkek olsun kadın olsun vücut hatlarını belli eden ve avret yerlerini gösteren elbiseler haram kılınmıştır. Gösteriş ve insanların dikkatini çekmek için giyinmek de haram kılınanlar arasındadır. Mesela bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

مَنْ لَبِسَ ثَوْبَ شُهْرَةٍ فِي الدُّنْيَا أَلْبَسَهُ اللّٰهُ ثَوْبَ مَذَلَّةٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ أَلْهَبَ ف۪يهِ نَارًا

“Kim dünyada şöhret (gösteriş) elbisesi giyerse Allah da ona kıyamet gününde benzerini giydirir. Sonra onun üzerinde ateş alevlenir.” (İbn Mâce, libâs 24) Ayrıca, erkekler için ipek giymek ve altın takmak yasaklanmıştır.

Bunun dışında renk ve biçim olarak teferruata girilmemiştir. Ancak, bazı renklere ve tutumlara karşı da hafiften tavır konmuştur. Mesela cırtlak kırmızı ve parlak sarı gibi erkekler için dikkat çeken renkler haram kılınmamakla beraber, gerek yukarıda ifade edilen “dikkat çekicilikleri” yönüyle gerekse erkek fıtratına çok uygun düşmemesi açısından tavsiye de edilmemiş ve mekruh görülmüştür. Hz. Ali Efendimiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerif şöyledir: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana altın yüzük kullanmayı, ipekli elbiselerle sapsarı elbiseler giymeyi ve rükû’dayken Kur’ân okumayı yasakladı.” (Müslim, libâs 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/81) Burada Hz. Ali Efendimiz’e yasaklanan sarı renk, başka hadislerde kırmızıya karşı takınılan tavır, erkekler için geçerlidir. Kadınlara bunlar serbest bırakılmıştır. Ancak, kadın da bu tür “dikkat çeken” renkleri dışarıda giymeyecek, süs ifade eden bu tür elbiselerini evinde ve sadece kadınların olduğu mekânlarda giyecektir zira kadınlar için “dışarıda iffetiyle, ağırbaşlılığıyla tanınma” prensibi bizzat Kur’ân tarafından vaz’edilmiştir. (Ahzâb Sûresi, 33/59) Renk ve giyiniş tarzıyla dikkat çekmek ise erkekler nazarında farklı tanınmaya yol açar. Bu da toplum için bir risktir.

Giyim kuşamla alâkalı hadisleri incelediğimizde, belli ve kesin olan haramların dışında şu genel kanaat uyanmaktadır: Erkeğin erkekliğine kadının da kadınlığına uygun elbiseler giymesi gerekir. Bazı renk ve şekiller vardır ki erkeğin ciddiyetine, ağırlığına halel verir. Bazı renk ve şekiller de vardır ki kadının letafetini, kibarlığını, inceliğini kırar ve onu hoyratlaştırır. Bazı renk ve şekiller çok dikkat çekicidir, insanlar arasında farklılık mülahazasına meylettirir, ben buradayım dedirtir. Bu türlü farklılık düşüncesi veren ve insanı fıtrîliğinden uzaklaştıran elbiseler, doğrudan haram kılınmasa bile en azından mekruhtur denebilir. Nitekim Hanefîler tarafından, dikkat çekici şekilde koyu olan kırmızı ve sarı renklerin erkeklere mekruh olduğu doğrudan ifade edilmiştir. (İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/358)

5. Davranışlar

Kadın da erkek de birbirlerinin ilgisini çekecek tarzda hareket etmemelidir. Kadının böyle hareketlerde bulunmasını “şuh edâ”, “kırıtma” şeklinde de ifade ederler. Kur’ân, “Tatlı ve cilveli konuşmayın”  (Ahzâb Sûresi, 33/32) diyerek kadınları ikaz etmektedir. Güzel görünmek ve beğenilmek duygusu daha çok kadında olduğu ve hayatın içinde bu özellik daha fazla kadında görüldüğü için özellikle kadınlara bu konuda ikaz ve tavsiyeler çok olmuştur: Mesela koku sürünerek erkeklerin arasından geçen bir kadının zina yapmış gibi olacağı bildirilmiştir. (Tirmizî, edeb 35) Yukarıda zikrettiğimiz Nur Sûresinin 31. âyetinde, kadınlara hitaben: “Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını vurarak yürümesinler!” buyrulmuştur.

Nur Sûresinin 30 ve 31. âyetleri de bu konuda belirleyici beyanlardır: “Ey Şânı Yüce Nebi, Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve zinadan korumalarını söyle! Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zînet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını da vurmasınlar! Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz!” (Nur Sûresi, 24/30-31)

Bu âyetler zaman ve mekân açısından umumi olmakla evin içini, evde oturuş şeklini de ihtiva etmektedir. Yani, evde karışık otururken de bakma, konuşma, kendini hissettirme konularında bizlere ölçü vermekte ve dikkat etmemiz istenmektedir. İşte bu hassasiyet, bizim kültürümüzde daha sonraları haremlik-selamlık şeklinde bir uygulamaya vesilelik teşkil etmiştir. Bir kısım gıll u gışlardan emin olmak ve muhtemel günahlara karşı içini ve dışını -Elmalılı Merhumun Şiblî Hazretleri’nden menkulen dediği gibi “hem vücut gözünü hem de kalb gözünü”- koruyabilmek için herhalde en selametlisi budur. Ayrıca âyette geçen zînetten maksad, pek çok müfessirin beyanıyla kadının ziynet yerleri ve o yerlere takılan süslerdir. Aslında her ne kadar, ziynet yerleri, “ziynet eşyası takılan yerler” diye düşünülse de kadının bütün vücudunun ziynet olduğu hususu ağır basmaktadır zira bakılması haram kılınan yerler, kadının bütün vücududur. Öyleyse, ziynet kelimesini kadının bütün vücuduna teşmil etmek makuldür. Konuyu Merhum Elmalılı Hazretleri şöyle bağlar: “Zînet mefhumunun hılkîye de (yaratılıştan gelene de) sun’îye de (sonradan giyilen, takılan şeylere de) şamil olduğunda şüpheye mahal yoktur. Ziynet ve cemalin hakkı da sadece ehline gösterip yabancıya arz etmemektir.”

Diğer bazı âyetlerle beraber, özellikle bu iki âyet bize göstermektedir ki erkek ile kadın arasındaki diyaloglar son derece naziktir ve bu nezaketin korunmasında bakma, konuşma, dokunma, kendini gösterme gibi hususlar fevkalâde önemlidir. İşte bu önemine binaen, karışık oturmalar her ne kadar tesettüre ve davranışlara riayet edildiği takdirde meşru görülse de şüphelerden emin olmak, kalbi korumak açısından tavsiye edilmemiş ve erkekle kadının ayrı ayrı oturup konuşmasında yarar görülmüştür.

Bu anlatılanlardan dinin bu meseleyi zorlaştırdığı şeklinde bir kanaate girilmemelidir zira zaruret hâllerinde ihtiyaç ölçüsünde erkekle kadın konuşabilir, yalnız bulunmamak kaydıyla beraber oturabilirler fakat zaruret değilse ve erkekle kadın arasındaki meyil, etkilenme ve alâka bir gerçekse –ki gerçektir, inkârına imkân yoktur- o zaman yabancı bir erkekle yabancı bir kadın neden beraber otursun ve neden konuşsun! İki cinsin de birbirlerine karşı meylini, alâkasını, tutkusunu görmezlikten gelmek, realiteye ve fıtrata karşı inat etmek demektir. Öyleyse, fıtratla zıtlaşmaya girmemek için bu gerçeği kabul etmeli ve erkek kadın münasebetlerinde gereken hassasiyet korunmalıdır. Dinimizin ortaya koyduğu prensipler de bu hassasiyeti belirler ve sınırını çizer.

Buraya kadar anlattığımız beş husus açısından haremlik-selamlık meselesini ele aldığımızda şu neticeye varırız: Haremlik-selamlık uygulaması, bu isim altında doğrudan emredilen bir husus olmamakla beraber, dinimizin kadın-erkek diyaloglarına getirdiği genel prensipler ve saydığımız beş husus, geçmiş büyüklerimizi böyle bir çareye yönlendirmiştir. Öyleyse haram-helâl şeklinde keskin bir hüküm verme yerine konuya genel prensipler açısından bakmalı ve öyle düşünmeliyiz. Saydığımız hususlara dikkat edildiği müddetçe, erkeklerle kadınlar beraber oturabilirler. Ancak, sayılan hususlara dikkat etmeye çalışıldığında görülecektir ki en selametli yol, erkeklerin erkeklerle, kadınların da kadınlarla oturmalarıdır. Zaten bu biraz da fıtrî neticedir. Yani, beş noktaya dikkat edildiğinde insanlar tabiî olarak ayrı oturmayı düşüneceklerdir. Nitekim dinî hassasiyeti olmayan çevrelerde bile bu fıtrîlik kendini ele vermektedir.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

27|16|Süleyman, Davûd'a mirasçı oldu ve şöyle dedi: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize herşeyden biraz verildi. Kuşkusuz bu, apaçık lütfun ta kendisidir."
Sura 27