İbadetlerde Taabbudîlik Esası

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İslam’da amelî hükümler, ibadetler ve muamelât olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Bunların da kendi içinde alt başlıkları vardır. Sözlükte, boyun eğme, itaat etme, tapınma, kullukta bulunma manalarına gelen ibadet, belli bir niyetle Allah rızasını kazanmak için yapılan, Allah’a yakınlık ifade eden, şekli ve formatı Allah tarafından belirlenmiş, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek vb. gibi şuurluca yapılan fiillere denir. Muamelat ise, ibadetlerin dışında kalan ve insanların gerek birbirleriyle gerekse toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hükümlerdir. Evlenme, boşanma, akitler, cezalar, miras, şahitlik, alış-veriş, davalar vb. gibi hususları ihtiva eder. (Bkz. DİA, “Muamelât” ve “İbadet” maddeleri)

Genel olarak ifade edilecek olursa, ibadetlerde esas olan taabbüdîliktir, muamelat alanına giren hükümlerde ise, meselenin sebebini anlamak esastır. Yani akıl, muamelat kısmına dâhil olan hükümlerin konuluşundaki sebep ve illeti kavrayabilirken, ibadetlerde gözetilen manaları idrak edemez. İbadetler vahye göre şekillenmişlerdir. Bu tür hükümler aklın muhakemesine bağlı olmayıp, sırf Allah emrettiği için yapılırlar. Bizi böyle bir neticeye götüren delil istikra (tümevarım) yöntemidir. Yani bu alanlardaki hükümleri incelediğimizde böyle bir neticeye varabiliriz. Diğer yönden, insanların fetret dönemlerinde bir ibadet şekilleri bulamamaları da aklın yalnız başına taabbüdî konuları kavramak ya da ortaya koymak gibi bir güce sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun için mutlaka bir dine ihtiyaç vardır. (Şatıbi, el-Muvafakat, trc. Mehmet Erdoğan, İstanbul: İz Yayıncılık, 2003, s.304)

Taabbüdîlik kavramını biraz daha açacak olursak, o, ibadetleri sadece ubudiyet anlayışı ve kulluk şuuruyla yerine getirme, ibadetlerin arkasında emr-i İlahi’den başka değişik sebepler aramama, zamanına, şekil ve formatına riayet ederek onları ifa etme ve neticesini de ahirette bekleme düşüncesiyle hareket etmektir. (Bkz. Fethullah Gülen, Kırık Testi) Mükellefler bunları eksiksiz noksansız ve nasıl ifa edilmeleri istendiyse o şekilde yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu alanda yoruma gitmeleri ve hükümleri esnetmeleri de mümkün değildir. (Mehmet Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, İstanbul: Marmara İlahiyat Fakültesi Yayınları, 200, s. 109) Bundan dolayıdır ki İmam-ı Şatıbi, illet ve sebebini aklın kavrayamayacağı ibadetler alanıyla ilgili konularda “neden”, “niçin” gibi sorular sormayı mekruh addetmiştir. Buna misal olarak da, hayızlı kadının, niye namazlarını kaza etmeyip de orucunu kaza ettiği hakkında soru sormayı getirmiştir. Burada soruyu soran kişinin aklının yetmeyeceği bir meseleyi sorması söz konusudur. (Şatıbi, el-Muvafakat, trc. Mehmet Erdoğan, İstanbul: İz Yayıncılık, 2003, s. 324)

İbadetlerde akıl ve naklin yerini tefrik etmeli ve aklı naklin emrine vermeliyiz. Yani ibadetlerle ilgili hususlarda akıl nakle tabi olmaya, ona hizmet etmeye mecburdur. Çünkü din bir yönüyle akıl üstüdür. Eğer akıl ve ilmin sahası iyi tespit edilmezse, ilim adına aklîlik adına dine yapılacak müdahaleler sadece dine zarar verecektir. (Süleyman Uludağ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları, 2005, s.23-24) Dolayısıyla bir kişinin ibadetleri kendi aklınca yorumlaması ve onları belli illetlere bağlama çabası aklı kendi alanı dışında kullanması demektir.

Taabbüdî Olan İbadetler Değişikliğe Uğramaz

Bu hakikati ifade sadedinde Bediüzzaman Hazretleri: “Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse onu tağyir edemez” demiştir. (Bediüzzaman, Mektubât, Şahdamar Yayınları, s.447)

İbadetlerdeki taabbüdîlik esasındandır ki, bizler ibadetlere bir ekleme veya çıkarma yapamayacağımız gibi, onların formatlarında da bir değişikliğe gidemeyiz. Zaten ibadetlerimizin Allah katında bir değer ifade etmesi de, Cenab-ı Hakk’ın vaz ettiği formüllere uygun olarak ve ihlâsla yerine getirilmelerine bağlıdır. Yoksa biz kendi anlayışımıza göre Allah’ın emrettiği şekilden daha mükemmelini, daha meşakkatlisini ortaya koysak bile bunun bir değeri olmaz. Mesela kurban ibadetini ele aldığımızda, burada esas olan belirli özellikleri taşıyan bir hayvanı, tayin edilmiş bir vakitte boğazlamaktır. Burada kan akıtma esas olduğundan dolayı kurban kesmek istemeyen birisi aynı miktar hatta daha fazla bir parayı tasadduk etse veya kurbanlık hayvanı boğazlamadan başkasına verse mükellefiyetini yerine getirmiş olmaz. Aynı şekilde bu kişi kurbanın zamanına ve kurbanlık hayvanın özelliklerine de riayet etmek zorundadır. Çünkü kurban kesme ibadeti taabbüdî bir hükümdür. Bir Müslüman’a düşen de neden ve niçin olduğuna bakmaksızın Şâri tarafından tespit edilmiş bu şartları yerine getirmektir. (Bkz. Fethullah Gülen, Ümit Burcu, “Kurban Yerine Sadaka”, s. 71-78)

Aslında bu misalleri arttırmak mümkündür. Mesela, namazın niçin günde beş vakit kılındığını, namazların rekât sayılarının niye daha az veya fazla olmadığını, orucun Ramazan ayında tutulma sebebini, suyun yanında toprağın da hadesten taharette kullanıldığını (teyemmüm), zekât miktarlarının tayinini vs. anlamak mümkün değildir. Özellikle hac ibadetinde yapılan, şeytan taşlama, Kâbe’yi tavaf etme, Safa-Merve arasında yapılan say ve bunların belli sayılarla sınırlandırılması gibi hususlar tamamen taabbüdî olup, emr-i İlahi’ye bakar. Kadınların hayız zamanında yapamadığı ibadetlerin kazasıyla ilgili olarak da Buhari, Ebu’z-Zinad’ın şöyle dediğini nakleder: “Sünnetler ve hakkın çeşitli şekilleri, çoğu kez insan aklının kavrayamayacağı şekilde gelir. Müslümanların ona uymaktan başka çaresi yoktur. Mesela hayızlı kadın orucu kaza eder de, namazı kaza etmez.” (Buhari, Savm 41)

İbadetlerin teşri kılınmasının akıl işi olmadığını gösterme sadedinde Hz. Ali ve Hz. Osman’dan rivayet edilen “Bu iş akıl işi olsaydı, mestin sırtı yerine altını meshetmek gerekirdi” (İbn Abdişşekur, Müsellemu’s-sübut, 2/315) sözü oldukça ibret vericidir. Çünkü meshin toz-toprağa bulanan ve pislenen tarafı altıdır. Hâlbuki din meshin üstünü meshetmeyi istemiştir.

Haramlarda da bu taabbüdîlik sırrını görebiliriz. Mesela, dinimizde haram olan domuzun haram kılınmasındaki illet ve sebep, bu hayvanın haramlığı hakkında nas bulunması -(“Şüphesiz size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır.” Bakara Suresi, 2/173)- yani Allah’ın emridir. Yoksa domuz etinin bir kısım zararlı maddeleri ihtiva etmesi veya vücutta meydana getirdiği zararlı neticeler değildir. Onlar domuzun haram kılınmasındaki binlerce hikmetten birkaçı olabilir. Eğer birileri domuz etinde tirişin bulunduğundan dolayı domuz haramdır dese ve teknolojinin ilerlemesiyle domuz etindeki bu tirişini ayıklamak mümkün olsa, başta böyle bir hükümde bulunan kişi sıkıntıya düşecektir. Çünkü hükümlerdeki illet ve hikmeti karıştırmıştır. Evet, domuzun haram kılınmasındaki illet Allah’ın bunu yasaklamasıdır.

İnsan sebebini ve hikmetini bildiği ve faydası görülen emirleri yerine getirmekte çok zorlanmaz. Özellikle bir emrin yerine getirilmesinde o kişinin dünyevi bir maslahatı varsa, bu emre ittiba etmek daha da kolay olur. (İmam Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d-Din) Bundan dolayı sırf emre itaatteki inceliği düşünerek kullukta bulunmak nefse ağır gelir. İnsan ile Allah arasındaki münasebet, efendi ile köle arasındaki münasebete benzetilebilir. Buna göre, kölenin efendisinden gelen emirleri kendine göre anlaması ve yorumlaması, emrin maksadını anlamadığı hükümleri de yerine getirmekte tereddüt göstermesi onun adına iyi bir şey değildir. Çünkü köleye düşen şey emrin altında yatan maksadı ve sebebi anlasın anlamasın kayıtsız emre itaat etmektir. Aynen bunun gibi özellikle taabbüdî hükümlerde kula düşen, hükmün altında yatan hikmet ve maslahatları ister anlasın ister anlamasın kayıtsız şartsız Allah’ın emirlerine boyun eğmektir. Allah’a karşı hakiki kulluğun gereği de budur. Çünkü kulluk, kulun Allah’ın iradesini ve isteklerini kendi istek ve seçimlerinden öne geçirmesi ve her işinde Allah’ın rızasına talip olmasıdır.

O halde eğer Allah Teala bir imtihan olarak kullarına yönelttiği emir ve nehiyleri varsa, kullara düşen de bu emirlere harfiyen uymak ve ihlâsla Allah’ın emirlerini yerine getirerek kendi çıkarına olan değişik mülahazalardan vazgeçmektir. Bu espriden hareketle bazı şeyhler de has bir bende olup olmadığını imtihan etmek için, müritlerinin maksadı anlayamayacağı hatta mantıksız bulacağı emirler vermişlerdir.(Uludağ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s.22)

Diğer yandan taabbüdîlik düşüncesiyle yapılan ibadetler ihlâsı netice verir. Çünkü bu tür emirlerin karşılığı bu dünyada değil cennette sürprizler halinde kulun karşısına çıkacağı için, kul emri yerine getirirken sadece Allah rızasını düşünür.

İbadetlerdeki Hikmetler

Esma-i Hüsna arasında Allah’ın “el-Âmir (Emreden)” ismi bulunduğu gibi, “el-Hakîm (Hikmetle iş yapan)” ismi de vardır. Dolayısıyla biz idrak edelim veya edemeyelim, muhakkak Allah’ın her emrinde pek çok hikmet vardır. Bunların bir kısmı dünyaya bir kısmı da ahirete bakar. Çünkü dinin vaz’ edilmesinin esas gayesi, kulların maslahatlarını gerçekleştirmektir.  Kainatın hiçbir yerinde abesiyete ve başıboşluğa yer olmadığı gibi -hâşâ- Allah’ın emirlerinde de abes bir hüküm bulunmaz. Ancak akıl her zaman ibadetlerdeki bu hikmetleri kavrayamaz veya cüzi bir kısmını kavrayabilir. Yoksa falan ibadetin hikmeti şudur diyecek olursak dar aklımızla hikmeti tahdid etmiş, ona bir sınır koymuş oluruz ki, bu da geniş ve engin olanı daraltma demektir. (Öyle de: “Şeairin faidesi, yalnız malûm mesalihtir” denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: “Ezanın hikmeti, müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir.” Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır.” (Bediüzzaman, Mektubât, Şahdamar Yayınları, s.447)

Diğer yandan birçok hükmün hikmeti kişilerin anlayış derecelerine göre değişeceği gibi, zamana bağlı olarak ilmin ilerlemesiyle de değişecektir. Hem bir ibadetten gözetilen hikmet o ibadeti yerine getiren bütün fertlerde ortaya çıkmayabilir. Dolayısıyla hikmetin değişmesiyle illet değişmez. İllet değişmeyeceğinden hüküm de değişmez.

Evet, ibadetleri düşündüğümüzde onlardaki birçok hikmeti bizler görebiliriz. Mesela, oruç tutmanın, fakirlerin halini anlamaya sebep olduğu, nefsi sabra alıştırdığı, nimetlerin gerçek kıymetini anlamaya ve şükre vesile olduğu, sıhhî açıdan bedene faydalı olduğu vs. birçok hikmeti sayabiliriz. Aynı şekilde zekâtı düşündüğümüzde de, bunun zengin fakir arasında bir köprü olduğu, malları temizlediği, insandaki cimrilik hastalığını öldürerek onu cömertliğe alıştırdığı ve yine insanın merhamet duygularını geliştirdiği söylenebilir. Bunlar gibi her bir ibadeti düşündüğümüzde birçok hikmet sayabiliriz. Kaldı ki, bu saydığımız hikmetler de bizim akledebildiğimiz ölçüdedir.

Ancak bizler ibadetlerimizi bu hikmetlere bağlı götürmeyiz. Yoksa sadece hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan şeyler ibadet sayılmayacakları gibi bunlar kişiye sevap da kazandırmazlar. Çünkü ibadetlerin yapılmasındaki sebep ve illet, emr-i ilahi olduğu gibi bunların neticeleri ve semereleri de ahirette görülecektir. Ancak bu hikmetlerin ibadetleri yerine getirmeye teşvik edici yönlerinin olduğu da bir gerçektir. Anlatmaya çalıştığımız hususu Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu veciz ifadeleriyle dile getirmiştir: “Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.” (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s.157)“Me’mûrât ve menhiyât-ı şer’iyede illet, emr-i İlâhîdir ve nehy-i İlâhîdir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taallûklarına ism-i Hakîm noktasında sebep olabilir.” (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s.157)

Muamelâtın da Taabbüdîlik Yanı Vardır

Muamelat alanına giren bütün hükümlerin illet ve sebebi bilinemez. Yani bu alanda da taabbüdî kabul edebileceğimiz ve sırf Allah emrettiği için yerine getirdiğimiz hükümler vardır. Nikahta mehrin bulunmasını, miras konusunda belirlenen nispetleri, cezalarla ilgili tespit edilmiş hadleri, iddet sayılarını vs. daha birçok hükmü buna misal verebiliriz.

Evet, ibadetlerde olduğu gibi, ferdî, ailevî ve ictimaî hayatla alakalı ortaya konmuş hükümlerin de bir taabbüdîlik yanı vardır. Şu kadar var ki; eğer kişi, sırf Allah emrine itaat düşüncesiyle bu hükümleri yerine getirirse adetlerini ibadete çevirmiş olur.

Netice

İnsanların ve cinlerin yaratılış gayesi, Allah’a kullukta bulunmaktır, yani taabbüddür. (Bkz. Zâriyat Suresi, 51/56) Bizler de her gün namazlarımızda Fatiha Suresi içinde kırk defa teleffuz ettiğimiz “إِيَّاكَ نَعْبُدُ”sözüyle bu hakikati ifade etmiyor muyuz? İbadet, Mevla-yı Müteal’in istediği şekilde yapılan kulluk yani Cenab-ı Erhamürrahimîn’in emirlerine kayıtsız şartsız teslim olmanın adı olduğuna göre, şekil ve formatlarını bizim belirlediğimiz yatıp kalkmaların veya değişik hal ve davranışların ibadet adına ifade ettiği bir mana olmayacaktır.  Hiç kimse kendi aklıyla Allah’a karşı nasıl kullukta bulunacağını ona karşı nasıl ibadet yapacağını bilemeyeceği için Cenabı Hak ihsan-ı İlahi olarak bizlere kulluk yolunu ta’lim etmiştir. Yani Allah’a karşı nasıl ta’zimât ve tekrimatta bulunacağımızı biz Kur’an ve Sünnetten öğreniyoruz. (Bkz: Fethullah Gülen, Fatiha Üzerine Mülahazalar, s.170-194)

Hâsılı ibadetler yerine getirilirken, -onların ifade ettiği manalar ve hikmetler bilinsin veya bilinmesin- değişik mülahazalara girilmeden sadece ubudiyet ve saf kulluk düşüncesiyle hareket edilmelidir. Allah’ın Hakîm isminin muktezası olarak ibadetlerin bize kazandıracağı bir kısım dünyevî hikmet ve maslahatlar olsa bile, bizim kulluğumuzun hakiki sebebi emri İlahi olmalıdır ve ibadetlerimizin neticesi ve semeresi de bu dünyada değil ahirette olacaktır. İbadetler Allah emrettiği için yapıldığından ve mahiyetleri tam anlaşılamadığından dolayı da, onların arkasında bir kısım sebepler bulmaya yönelik sorular tevcih etmekten de kaçınmak gerekir.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

35|34|Şöyle derler: "Hamt olsun, üzüntüyü bizden gideren Allah'a! Rabbimiz mutlak Gafûr, mutlak Şekûr'dur.
Sura 35