Buradasınız: Ana SayfaMAKALELERFıkıhİslam Hukuku Tarihi
  

Sahabe Dönemi İçtihat Faaliyetlerinin Özelliği

Yeni Bir Fıkhî Açı

Yazar : Ahmet Kurucan


Tarih : 6/2/2011

İfrat derecede muhabbet, menfaat ve çıkar kaygısı, cahiliye âdetlerine geri dönüş, makam-mevki düşkünlüğü, kabile taassubu vb. şeylerle bütünleşerek yapılan içtihatlar bir kenara bırakılacak olursa, dönemin içtihat özelliklerine ait şunlar söylenebilir:

1) Ashabın bütünü içtihat yapmıyordu. Bunu Kur'ân ve Sünneti bilme, anlama ve yorum kabiliyeti eksikliğine bağlamak mümkün olduğu gibi, mesuliyet şuuruyla böylesi önemli bir sorumluluğun altına girmeme düşüncesine de bağlamak mümkündür. Yani sahabe, kendilerini bu işe ehil görmüyor olabilirler. Nitekim yıllarca Allah Rasulü'nün beraberinde bulunmuş olmasına rağmen, bir elin parmak sayısını geçmeyecek ölçüde görüş beyan eden sahabeden bahsetmek mümkündür. Tarih en çok içtihat yapan sahabe adına 7 isimden söz etmektedir. Bunlar, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Sabit ve Hz. Aişe'dir.

2) İçtihat teşvik gören bir ameliye idi. Şûra usulüyle içtihat yapma, ya da yapılan içtihatların şûranın tasdikine sunma kabul görmüş bir uygulamaydı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in sırf bu gaye ile Medine'de bir heyet bulundurduğu bilinen bir gerçektir. Hatta heyetin fütuhat ordularına katılma istekleri, her defasında geri çevrilmiştir. Zira istişarî kurulda bulunma işi daha önemlidir. Bu kurulda yer alan sahabenin sıradan insanlar olmadığını bilmem söylemeye gerek var mı? Bunlar Allah Rasulü'ne yakınlığı ile bilinen, Kur'ân ve Sünnete hakkıyla vâkıf olan ve yorumlama kabiliyetleriyle temayüz etmiş kişilerdi. Bu kurul Hz. Osman döneminde dağılmıştır. İhtimal İslamî heyecanı doruk noktada olan bu insanlar, fütuhat orduları içinde bulunma isteklerini tekrarlamış, yumuşak bir fıtrata sahip olan, Hz. Osman da bu istekleri geri çevirememiş. Yalnız, burada şu hususu hatırlatmakta fayda mülâhaza ediyorum; bazı tarih yazarları, Hz. Osman'ın bu heyetin dağılmasına izin vermesini, o dönemde cereyan eden menfi olayların boyutunun büyümesinde bir etken olarak zikrederler.

3) Nazarî içtihadın genelde yapılmaması, bu dönem içtihat faaliyetlerinin bir diğer özelliğidir. Yani yapılan içtihatlar, mutlaka fiilî olarak var olan bir probleme çözüm bulma isteğine dayanıyordu. Bir diğer ifadeyle daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan "şöyle olursa, hüküm şudur"kabilinden içtihatlara bu dönemde pek rastlanmaz. Aksine bu türden görüş beyan edenler, tevbih edilir. Pekâla böyle bir yaklaşım tarzı normal mıdır? Kur'ân'ın nüzulüne şahid olan, Hz. Peygamber'le arkadaşlık yapmış bulunan ashab açısından meseleye bakacak olursak, bunu normal kabul etmek zorunda kalırız. Zira büyük çoğunluğu itibarıyla gerek Kur'ân ayetlerinin nüzulü, gerekse Nebiler Serveri'nin beyanları hep bu istikamette olmuştur. Yani onlar toplumda fiilen var olan bir problemi çözüme kavuşturmuşlardır.

4) Sahabe dönemi içtihat faaliyetlerinin en önemli özelliği, başta Hulefâ-i Râşidîn olmak üzere, içtihat yapan hemen her sahabi, hükmün illetinin (sebebinin) değişmesine paralel olarak, Hz. Peygamber'in verdiği hükmü değiştirmiş olmalarıdır. İşte sahabenin bu faaliyeti günümüze kadar uzayan tarihî süreç içinde, İslâm hukuku ve hukukçusunun önüne açmış, onun statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun en büyük göstergesi olmuştur. Bu konuda Hz. Ebu Bekir'in Kur'ân'ı cem etmesini, Hz. Ömer'in müellefe-i kulub'a zekât vermemesi, Sevâd arazisini gazilere dağıtmaması, talâk-ı selaseyi talâk-ı selase olarak kabul etmesi, teravih namazının cemaatle kılınmasını emretmesini, Hz. Osman'ın ahlâkî yozlaşma sebebiyle kayıp develerin tutulmasını, Hz. Ali'nin teaddi ve taksir halinde emanetlerin tazmin edilmesini vb. örnek olarak zikredebiliriz.

Sahabenin içtihadî meselelerin bütününde ittifak ettiklerini söylemek mümkün değildir. Bunlar çeşitli sebeplere binaen bazı meselelerde ihtilaf etmişler ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır.