Buradasınız: Ana SayfaKAYNAKLARİlmihal
  

ALLAH'IN İSİM VE SIFATLARI

Yazar : Akademi A. Heyeti


Tarih : 6/2/2011

a. Allah'ın İsimleri

Biz, bize ait isimleri anne ve babamızın isimlendirmesiyle değil de sonradan elde edeceğimiz mahâretlere göre almış olsaydık, kimimiz ekmek pişiren ma'nâsına "Habbaz", kimimiz, marangozluk işlerini iyi becermesiyle "Neccâr".. vs. gibi isimler alırdık. Yani kimin mahareti hangi yönde ise, alacağı isim o ma'nâyı ifâde eden bir isim olurdu. Bazen bu isimler, mübâlâğa kalıbıyla da ifâde edilir. Meselâ normal setredene "Sâtir", fakat, tastamam ve kusursuz setredene ise "Settâr"normal hamdedene "Hâmid'; hamd vazifesini tam yerine getirene de "hammâd"denir.

Halbuki, bizim isimlerimiz, sonradan kazanacağımız mahârete göre değil de anne ve babalarımızın arzusuna göre verilir. Hatta bazen, hiç de bize uygun düşmeyen veya bizimle alâkası olmayan bir isimle isimlendirilebiliriz.

Böyle bir benzetme ilk bakışda kaba ve sevimsiz görülebilir. Ne var ki, mücerret hakikatların anlatılmasında öteden beri hep aynı yolda hareket edilmiş ve ifâde tenezzülâtına gidilmiştir.

Cenab-ı Hakk'a ait isimler, kâinatta icraatı müşahede edilip ve yine O güzel isimler sahibi tarafından, O'nun has kulları vasıtasıyla bize tâlim edilmiş isimlerdir. Meselâ, kâinatta apaçık gördüğümüz bir güzellik vardır. Gökkuşağı gibi bu güzellikler birbiri içinde bütün varlığı sarmış durumdadır. Ovada, obada, çiçekte baharda, gözde ve kaşta bir güzellikler cümbüşü hâkimdir. Bu güzelliklerin sadece dış yüzüne bakıp hayranlığını ifade için, binlerce senedir, binlerce edip ve şâir hep bu güzellikleri destanlaştırmaya çalışmış, yine de söylenmesi mümküne kıyasla, çok az şey söyleyebilmişlerdir. Anlatmakla bitiremeyeceğimiz bütün bu güzellikler elbette Cenâbı Hakk'ın bu ma'nâyı ifâde eden bir ismine dayanmaktadır ki o da "Cemil"ismidir.

Yine, kâinatta ince bir nizâm ve intizam dâhilinde, rızık tevziatı yapılmaktadır. Hücreden gergedana kadar her canlı kendine münâsip bir rızıkla beslenmektedir. İbâdet ve tesbihler meleğe rızık olurken, et insana, kemik de cinlere rızık olmaktadır. İşte gözle gördüğümüz rızka ait bu faaliyet, hiç şüphesiz, Cenab-ı Hakk'ın bir "Rezzâk"ismi olduğunu isbat etmektedir.

Eğer biz Cenabı Hakk'ın "Cemil"ve "Rezzâk"isimlerini bilmemiş olsaydık icraatını gördükten sonra, Ona hitaben "Sen Cemilsin.", "Sen Rezzâksın."diyecektik. Bunun gibi, diğer isimlerini de icraatından anlayıp yine, O'na o isimlerle seslenecektik. İşte Cenabı Hakk, icraatını gösterdikten sonra, bizi yanıltmamak için kendisini bu isimlerle tesmiye etmiştir. Ancak Esmâ-i İlâhi istikrâidir (tevkîfîdir). Biz, Zât-ı Ulûhiyet hakkında kendi kafamızdan isim uyduramayız.

Bu isimler, Zât-ı Ulûhiyette, bunlara medâr olabilecek bir kısım sıfatlara dayanmaktadır. Yine yukarıdaki misâlden hareketle söyleyecek olursak, kendisi ne "Habbâz"ismi verilen bir insanda eğer ekmek yapma sıfatı yoksa veya "Neccâr"bir marangozluk sıfatına sâhip değilse bu isimlerin ona verilmesi mümkün değildir. İşte, Cenabı Hakk'ın, her şeyin yüzüne perçinlediği güzelliklerle kendisinde varlığını kabul ettiğimiz ve belli bir seviyedeki insanların da müşâhede ettiği "Cemil"ismi, bütün güzelliklerin kaynağı olan "Cemâl"sıfatına dayanmaktadır. Bunun gibi bütün isimler kendilerine kaynak olacak bir sıfata, bütün sıfatlar da "Şe'n"e ki-bunu beşer için kullanacak olursak, kâbiliyet ve istidât diyebiliriz; ancak Cenabı Hakk için böyle bir tabir kullanmamız doğru değildir- dayanmaktadır. Demek oluyor ki fiiller isimlere, isimler sıfatlara, sıfatlar Şuûnât-ı ilâhiyeye ve Şuûnat-ı ilâhiye ise Cenabı Hakk'ın Zâtına dayanmaktadır. İşin burasında duruyor ve Allah Resulü gibi; "Seni hakkıyla bilemedik Ey Ma'ruf!"diyoruz; yine Hz. Ebu Bekir gibi "Seni anlamaktan âciz olmak Seni anlamak demektir."diyor ve edeble iki büklüm oluyoruz.

Ehl-i sünnet, kâinattaki bütün varlıkları iktiran ile doğrudan Allah'a bağlamasını bilmiştir. Aslında mahiyet-i eşyanın Rab'le olan münasebeti, bunların mahiyeti, hangi isim ve sıfatların tecellileri olduğunu bizlere peygamberler bildirmiştir. Ehl-i sünnetin yaptığı, bu hakikatleri formüle ederek bizim idrak ufkumuz seviyesinde ifade etmekten ibarettir.

Allah'ın isimlerini biz ancak Kur'ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanları ile bilebiliriz. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın isimlerinden, en güzel isimler manasına gelen "esma-i hüsna"olarak bahsedilmiştir: "O Allah ki, Ondan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur."(Taha, 20/8; Haşr, 59 / 24.) Ayette bildirildiği üzere en güzel ve en yüksek manâlara delalet eden isimler Cenabı Hakk'a aittir..

Allah'ın Kur'ân'da ve hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Bunlardan 99 tanesi hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Allah Resülü, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ın 99 ismi vardır. Bunları belleyip, sayan Allah ile muamelesinde esma-i hüsnanın sınırlarını muhafaza edip, onlara güzelce riayet ederek kullukta bulunan cennete girer."(Tirmizi, daavat, 82; Buharî, Tevhid, 12) Hadisin devamında Allah'ın 99 ismi bildirilmiştir ki şunlardır;

Allah: Cenab-ı Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan Zatına delalet eden özel ismi.

Rahmân: Bütün mahlukatına, inanana, inanmayana merhamet edip nimetlendiren.

Rahîm: Allah'ın Rahman sıfatıyla lutfettiklerini imanla güzelce değerlendirenlere hususî rahmetini ifade eden ve "Çok merhametli"manasına gelen ismi.

Melik: Varlığın gerçek hükümdarı.

Kuddûs: Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak, tahdid ve tasvire sığmayan, her özelliğinde mükemmel olan, tertemiz.

Selâm: Her türlü selametin kaynağı, ayıptan, kusurdan, eksiklikten salim, kullarını selâmete çıkaran.

Mü'min: iman, emniyet veren, şüphe ve tereddütleri kaldıran, kendisine sığınanlara iman, korkanlara eman verip onları koruyan.

Müheymin: Görüp gözeten, her şeye şahid olan ve koruyup, sıyanet eden.

Azîz: Üstün kudret sahibi, mutlak galip.

Cebbar: Yaratıklarının hallerini ve işlerini düzelten, iradesi ile onları istediği şekilde yöneten ve hükmünün yerine gelmesine karşı konulamayan.

Mütekebbir: Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, azamet kendisine mahsus, kendisinin hakkı olan.

Hâlik: Her şeyi yoktan yaratan.

Bâri: Yaratıklarını düzgün ve âhenkli kılan.

Musavvir: Bütün mahlûklarına özel sûretlerini veren.

Gaffâr: Kullarının günahlarını affederek örten, mağfireti engin olan.

Kahhâr: Galip gelen, hükmeden. Hâkimiyet ve kudretle mahlukata galebe eden, onları istediği şekilde yöneten ve yönlendiren, isyankârları kahreden.

Vehhâb: Karşılıksız bol bol veren, lutfeden.

Rezzâk: Mahlukatını rızıklandıran.

Fettâh: Her bir müşkil ve hayır kapısını açan.

Alîm: Her şeyi bilen.

Kâbız: Hikmeti ve lütfu gereği sıkan, daraltan, ruhları alan.

Bâsıt: Açan, genişleten, ömürleri uzatan.

Hâfıd: Dilediğini al-aşağı eden, firavnları, cebbarları, kâfirleri hor ve hakir eyleyen.

Râfi': Dilediğini, yücelten, yükselten.

Mu'iz: Dilediğini aziz kılan.

Müzill: Dilediğini zelil eden.

Semi': Her şeyi işiten.

Basîr: Her şeyi gören.

Hakem: Hükmeden, iyiyi kötüden ayırt eden.

Adl: Adalet sahibi.

Latîf: Lutfeden ve her şeyi incelikleriyle bilen.

Habîr: Her şeyden haberdar olan.

Halîm: İsyankarları cezalandırmakta aceleci olmayan.

Azîm: Ululuk ve azamet sahibi.

Gafûr: Günahları, hataları, çok affedip örten.

Şekûr: Kulların az amellerine karşı çok mükâfat veren, sevaplarını kat kat artıran.

Aliyy: Yaratılanlar üzerinde kudretiyle yücelik sahibi.

Kebîr: Büyük.

Hafîz: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, kullarınn yaptığı her şeyi kayıd eden, kudretiyle gökleri ve yeri varlıkta tutan, insanları koruyup kollayan.

Mukît: Her şey üzerinde kadir, her şeyi gözeten ve her yaratılmışın azığını veren.

Hasîb: Kâfi gelen, hesab gören, hesaba çeken.

Celîl: Karşısında hiçbir şey kendi kendine tutunamayacak, azamet ve celali ile her şeyi kahr ve yok edebilecek derecede büyüklük ve istiğnayı mutlak sahibi.

Kerîm: Kerem ve ihsan sahibi.

Rakîb: İnsanların bütün yaptıklarını kayd ve kontrol eden.

Mücîb: Dua ve dilekleri kabul edip, icabet eden.

Vâsi': İlmi, rahmeti, gınası her şeyi kuşatan.

Hakîm: Hikmet sahibi, her şeyi yerli yerinde yapan.

Vedûd: Sevilmeye çok layık olan, kullarını çok seven.

Mecîd: Şanı yüce olan, sınırsız kerem sahibi.

Bâis: Öldükten sonra dirilten, peygamber gönderen.

Şehîd: Kendisinden hiçbir şey saklanamayan, hiçbir şeyi unutmayan, her şeye şahit olan.

Hak: Varlığı kendinden, inkarı mümkün olmayan.

Vekîl: Her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, kendisinden hiçbir şeyin bilgisi gizli kalmayan, varlıkların rızık ve idareleri kendisine ait olan.

Kavî: Hiçbir halde Kendisine aczin yol bulamadığı, yegane güç ve kuvvet sahibi.

Metîn: Kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi.

Velî: Kendisine inananların dost ve yardımcısı olan, kâinatın ve mahlukların işlerini tekeffül eden.

Hamîd: Her türlü hamd ve övgüye lâyık olan.

Muhsî: Her şeyi bir bir sayıp hıfz eden.

Mübdî: Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan.

Mu'îd: Mahlûkatı öldürdükten sonra tekrar yaratan.

Muhyî: Hayat veren.

Mümît: Öldüren.

Hayy: Her zaman var olan, hayat sahibi.

Kayyûm: Zevalsiz kaim olan ve her şeyin kıyam ve idaresini ayakta tutan.

Vâcid: Zengin ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, dilediğini istediği anda meydana getiren.

Mâcid: Şanı yüce olan.

Vâhid: Tek ve eşsiz

Samed: Tam, eksiği olmayan, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Kâdir: Tam kudret sahibi, kudretine hiçbir surette acz bulaşamayan.

Muktedir: Kendisine hiçbir şey mümteni(imkânsız) olmayan, şiddet veya kuvvet ile hiç kimsenin Kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi.

Mukaddim: Dilediğini öne alan.

Muahhir: Dilediğini geri bırakan.

Evvel: Bütün varlıklardan önce var olan, Kendisine hiçbir şeyin sebkat etmediği Zat.

Âhir: Sonu olmayan, varlıkların geçmesinden sonra bâki kalan.

Zâhir: Her şeye galip her şeyin üstünde olan Yüce, delilleriyle, işleriyle aşikar olan.

Bâtın: Hiçbir gözün idrak edemeyeceği, hiçbir vehmin kuşatamayacağı her şeyin içine nüfuz eden, her şeye her şeyden daha yakın olan Zat.

Vâlî: Bütün varlığı idare ve tasarruf eden.

Müteâlî: Her şeyden aşkın ve yüce olan.

Berr: Kullarına karşı çok şefkatli, iyiliği bol olan.

Tevvâb: Kulların tevbelerinin her yenilenmesinde, onların tevbelerini kabul buyuran.

Müntakim: Suçluları, adaletiyle hakettikleri cezaya çarptıran.

Afüvv: Cezalandırmaya kadir olduğu halde lutfedip bağışlayan, affeden.

Raûf: Merhameti, şefkati, engin olan.

Mâlikü'l-mülk: Mülkün gerçek sahibi, varlıklar üzerinde istediği gibi tasarruf eden.

Zü'l-celâli ve'l-ikram: Ululuk ve ikram sahibi.

Muksıt: Adil, bütün işlerini yerli yerinde, dengeli kılan.

Câmi': Dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayan.

Ganiyy: Kimseye ihtiyacı bulunmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Zengin.

Muğnî: Dilediğini zengin hale getiren.

Mâni': Dilediğine engel olan. Kullarından itaat edenleri kötülüklerden koruyan, yardım eden.

Dârr: Elem ve zarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlarla imtihan eden.

Nâfi': Hayır ve yarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlardan yararlandıran.

Nûr: Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.

Hâdî: Hidayet eden, her şeye varlıklarını sürdürme yollarını gösteren.

Bedî': Eşsiz bir biçimde yaratan.

Bâkî: Varlığının nihayeti olmayan, dâimi var olan.

Vâris: Her şey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve saltanatı devam eden, bütün servetlerin hakiki sahibi.

Reşîd: Her şeyi bir hikmet ve nizam üzere hedefine ulaştıran, yol gösteren.,

Sabûr: İsyankarları hemen cezalandırmayıp mühlet veren, çok sabırlı Celle Celâluhu.

İlâhî isimler, bu sayılanlardan ibaret değildir. Hadisi şerifte doksan dokuz sayısının zikredilmesi, bunlardan başka ilâhî isim yoktur anlamında bir sınırlama değildir. Bunlar en meşhur isimlerdir. Allah Teâlâ'nın, Kitap ve Sünnet'te açık veya işaret yoluyla sabit olan isimleri bu sayılanlardan ibaret değildir. Zira Allah'ın sayısız ismi vardır. "Biz Esmâi İlâhiye'nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, "Allah'ım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab'ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine... Kur'ân'ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum."buyuruyor. (A.Hanbel, Müsned, 1/391; Hakim, Müstedrek, 1/690).

Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da nezdi Uluhiyette mazharı isti'sâr olmuş (kimseye bildirilmeyip ilmi İlâhîye has kılınmış) isimler de vardır.

b. Esmâ-i hüsna ile dua etme

Dua, kulluğun özüdür. Allah'a samimi ve yürekten dua etmek, içini O'na dökmek insanı insan yapan, ona değerler üstü değer kazandıran en hayatî meseledir. Kur'ân bu hakikati şöyle ifade etmiştir: "Dualarınız olmasa ne kıymetiniz olur."De ki: "Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?"(Furkan, 25/77)

Dua ederken Allah'ın isimleri ile dua etmek çok önemlidir. Allah Teâlâ, kullarının en güzel isimlerle Kendisine dua etmesini istemektedir; "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin."(A'raf 7 / 180 )

Birçok ilâhî isme mahzar ve çok vazifelerle sorumlu olan ve değişik düşmanlar (nefis, şeytan vs.) ile imtihan olan insan, hem düşmanlarının şerrinden korunmak hem de istediklerine ulaşmak için Allah'a dua etmelidir. Öyle bir dua etmelidir ki, âdeta bir dilencinin bir şeyler koparmak için yalvarması gibi insan Allah'a dua dua yalvarmalıdır. Duasında, yakarışında Allah'ın isimlerini zikretmelidir.

Ayrıca, siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman herhangi bir lafızla Cenâbı Hakk'a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lafız ne olursa olsun, o, içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsmi A'zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, "Ben bâisi fakîrim, Sense düşkünlerin elinden tutan."dersiniz. Esmâi İlâhiye'de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz; ama belki bu da onlardandır. Mesela, "Ben muztarı muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de Sensin."dersiniz ve bunu Cevşen'de geçen "Yâ Fârice'lhemm, Yâ Kaşife'lğamm"yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimi ve gönülden iseniz Cenâbı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsmi A'zam'ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman değilse, İsmi A'zam'ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.

İşte bundan dolayı, hak dostları, yalvarış ve yakarışların ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde "İsmi A'zam"a iktiran etmiş gibi, rahmet arşına ulaşacağını ve hüsnü kabûl göreceğini söylemişlerdir.. evet samimiyet, sıdk ve sadâkat, âdetâ İsmi A'zam iksiri gibi tesir eder. Bayezidi Bistâmî, kendisinden İsmi A'zam'ı soranlara: "Siz, Allah'ın isimleri içinde İsm-i Asğarı (en küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A'zam'ı göstereyim."der ve ilâve eder: "Bence İsmi A'zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadakatle hangi isim okunsa, o İsmi A'zam olur."

Evet, insan Cenâbı Hakk'a samimi teveccüh etmeli ve Esmâ-i İlâhiye'yi, Sıfat-ı Sübhâniye'ye yanaşma hususunda çok önemli bir merdiven olarak değerlendirmeli. Zâtı Ulûhiyeti tanımanın, ancak Esmâ-i İlâhiye'yi bilmekle mümkün olacağını kabul etmeli. Bütün kalbiyle onların arkasına düşmeli. Bir gönül insanı olarak bu isimleri bilmeli ve zikretmeli."

c. Cevşen-Esma-i İlâhî münasebeti

Bediüzzaman Hazretleri "el-Cevşen'ül-Kebîr"e dikkatleri çekmiş ve şu müthiş tespitte bulunmuştur:

Cevşen, Kur'ân'ın hakikî ve tam bir münacatı, Kur'ân'dan çıkan bir hülasasıdır.

Cevşen, en hakiki insan-ı kâmil olan Peygamber Efendimizin (aleyhissalatu vesselam) Allah'a bin bir ismiyle yaptığı bir münacattır, ateşten (cehennemden) istiâzedir, sığınmadır. ;

Demek ki "Cevşen"Efendimizin Cenab-ı Allah'a binbir ismi ile yaptığı münacatıdır. Binbir esma-i ilâhîyi ihtiva etmektedir. Cevşen'i okuyan kimse, Peygamberimizin Allah'a binbir ismiyle yaptığı münacatı yapıyor demektir.

d. Allah'ın sıfatları

Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, umumîyetle 'zatî ve subûtî' olmak üzere iki grupta ele alınmıştır. Şimdi bunları kısaca ele alalım.

ZATÎ SIFATLAR:

Sadece O'nun zatına mahsus olup, yaratıklarından herhangi birisine verilmesi caiz ve mümkün olmayan şu altı sıfattır.

1. Vücûd: Allah'ın, kendisine has bir varlığa sahip olması. O'nun (c.c.) varlığı, kendindendir. Varlığının zıddı olan yokluk, O'nun için söz konusu değildir.

2. Kıdem: Varlığının başlangıcının olmaması. Ne kadar geriye gidilirse gidilsin, O'nun var olmadığı bir an yoktur.

3. Beka: Allah'ın varlığının sonunun olmaması. Ne kadar ileriye gidilirse gidilsin, O'nun olmayacağı bir an düşünülemez.

4. Muhâlefetün li'l-Havadis: Allah'ın, sonradan olmuş varlıkların hiçbirisine hiçbir şekilde benzememesi. O'nun zatı, hatırımıza ve zihnimize gelen her bir şeyin ötesindedir.

5. Vahdaniyet: Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olması, eşinin, benzerinin bulunmaması.

6. Kıyam bi-nefsihi: Varlığının kendinden olması. O'nun varlığına sebep olan başka bir varlık, başka bir irade ve kudret yoktur. Varlığı, zatının gereğidir.

SUBUTÎ SIFATLAR:

Benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah'ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir. Bunlar sekiz tanedir.

1. Hayat: Allah'ın kendisine has bir hayata sahip olması, ölümsüz olması.

2. İlim: Allah'ın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bilmesi.

3. Semi': Cenab-ı Hakk'ın, gizli, aşikâr her şeyi işitmesi.

4. Basar: Yüce Yaratıcı'nın, her şeyi görmesi. Hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmaması.

5. İrade: Allah'ın, dilediği her şeyi dilediği gibi yapması.

6. Kudret: Sonsuz ve sınırsız güç sahibi olması.

7. Kelâm: Allah'ın, kelâm sahibi konuşan bir Varlık olması.

8. Tekvin: Allah'ın, yok olanı, yokluktan varlığa çıkarması, yaratması. Ehl-i Sünnet'in Eş'arîye kolu, bu sıfatı, 'kudret' sıfatı içinde mütalâa edip ayrıca zikretmez.