İctimâî Yapının Kadim Düşmanı: Faiz

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Faiz, zengini daha zengin yaparken fakiri de daha fakir hâle getirir. Böylece her iki sınıf arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha derinleşir. Neticede aradaki bütün köprüler yıkılır ve bu iki sınıf birbirinin en amansız düşmanı hâline gelir.

Faiz, iktisadî ve içtimâî hayatın en eski problemlerinden biridir. Aklen ve vicdanen hiçbir dayanağı olmayan bu uygulama, Kur’ân ve Sünnet tarafından kesin bir şekilde haram kılınmıştır. Bu makalede faizin sebep olduğu toplumsal ve ekonomik problemler genel mânâda ele alındıktan sonra bu husustaki alternatif kazanç yöntemlerine dikkat çekilecektir.

Faiz-Toplum Münasebeti

Şu bir gerçektir ki, faizle toplumun seviyesi arasında ciddi bir münasebet söz konusudur. İçinde pek çok haksızlık ve spekülasyon barındıran faiz, eğer bir toplumda yer buluyorsa, o toplumun içinde hak düşüncesi, yardımlaşma fazileti, fedakârlık erdemi eksik yahut yok, buna karşılık zulüm meyli, menfaatçilik hissi, mal hırsı, düşmanlık duygusu, bencillik kısır döngüsü çok ileri düzeyde ve canlı demektir.

Merhum Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, faizin kalkmadığı bir toplum tam bir toplum değildir. Bu yüzden “Dininizi kemâle erdirdim..”(Maide Suresi, 5/3) mealindeki âyetin indiği arefe gününden bir gün sonra Vedâ Haccı’nda faizin haramlığının tekrar hatırlatılması tesadüf değildir.(İbn Kesir, Tefsiru Kur’âni’l-Azim, Kahraman Yay. İstanbul 1992, 3/23) Zîrâ kemale ermiş bir toplumda faiz ortadan kalkmış demektir. Tersinden düşünecek olursak, kemale ermeyen bir toplumdan da faiz kalkmayacaktır. Faizin kalkmadığı bir toplumda ise, umumun menfaatleriyle şahsî çıkarlar sürekli çarpışıp duracaktır. Faizin meşru görülmeye başlandığı, onu kullanmak için değişik yolların arandığı bir toplum, düşmeye ve cahiliyeye dönmeye başlamış demektir.(Hamdi Yazır, 2/955)

Faizle alâkalı âyetlerin sonunda takvanın emredilmesi (Âl-i İmran Suresi, 3/130), zulmün nehyedilmesi (Bakara Suresi, 2/279), faizin karşısında çözüm olarak zekâtın zikredilmesi (Rum Suresi, 30/39) faizle toplum arasındaki ters münasebeti ortaya koymaktadır. Buna göre, bir toplumda faizin kalkması için o toplumu oluşturan fertlerin takvaya sarılması, zulümden uzak durması, üzerine farz olanların da zekâtlarını bihakkın ödemeleri gerekmektedir.

Faiz İhtiyacı Artırır

Faiz, bir fazlalık ve kâr gibi görülse de, hakikatte, bir azalışın ve bitişin ifadesidir. Faiz yiyen kimse, kendi zengin olsa da, toplumu fakirleştirdiği için bir gün gelir bütün toplumun çökmesiyle o da çöker. Bütün bu mânâları ifade sadedinde şu âyet ne kadar dikkat çekicidir:

يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ

“Allah faizin bereketini eksiltir, zekât ve sadakaları ise nemalandırır.” (Bakara Suresi, 2/276)

Faiz, ihtiyacı da artırır. Zîrâ faizle sermaye inhisar altına girer, para belli ellerde toplanır. Piyasayı bu eller istediği gibi yönlendirmeye başlar. Piyasaya para çıkmazsa, yatırımlar durur ve işsizlik baş gösterir. Bu durum, parayı elinde tutan zengini daha zengin, sürekli karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan fakiri de daha fakir yapar. Kur’ân ise, faizi haram kılmakta zekat ve infakı emretmektedir. (Haşir Suresi, 59/7)

Faiz Bir Zulüm ve Haksızlıktır

Faiz, mahiyetinde haksızlık barındıran bir uygulamadır. Borç alıp vermede; ya da bir alışverişte faiz varsa, ya alacaklı veya borçlu olan haksızlığa uğrar. Bu sebeple faiz yasaklanmış ve her iki tarafın da haksızlığa uğraması engellenmiştir. Faizi yasaklayan âyetin sonunun “Böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.” (Bakara Suresi, 2/279) şeklinde bitmesi, bu açıdan gâyet manidardır. Bu haksızlık ve zulüm, faizin nerede ve ne şekilde gerçekleştiğine bağlı olmaksızın gerçekleşmektedir. Meselâ, enflasyona eşit, ondan fazla veya ondan eksik olması durumunda, faizin karıştığı tüketim veya üretim maksatlı borçlanmalarda, faizli alışveriş yahut borç alıp vermelerde, hâsılı faizin söz konusu olduğu her muamelede az veya çok haksızlık söz konusu olmaktadır.(Bkz: İsmail Özsoy, DİA, 12/118-119)

Bir Nevi Kölelik

Faiz, zenginleri efendi; fakirleri köle hâline getirir. Zîrâ zengin paranın sahibidir, onu istediği gibi tasarruf eder, fakiri dilediği gibi yönlendirir. Fakir her şeyinden vazgeçecek olsa bile, zengin refah sebebi olan bu fakirin piyasadan el çekmesini istemez. Onu çok ondurmadan, tabiî ki aynı zamanda öldürmeden piyasada tutmak ve onun iş gücünü kullanarak rahat etmek ister. Böylece fakir, ömür boyu zenginin bağımlısı hâline gelir. Günümüzdeki faizli banka işlemlerinde karşılıklı diyaloglarda yaşanan ısrarlı üslûba bakıldığında, bu anlayışın yansımaları hissedilecektir.

Faizcilik Kriz Sebebidir

Faiz sistemini elinde tutanlar yatırım yapmayınca işsizlik artar, faize borçlananlar bunu ürünlere yansıtınca hayat pahalanır. Bu durum fakiri zorlar ve bonkörlerin kapısına gitmeye sevk eder. Böylece bir kısır döngü başlar. Günümüzde, küçük bir ihtiyacı olduğunda soluğu bankada alan, geri ödeme yapabilecek bir geliri olmadığı hâlde ilerideki muhtemel hesaplara güvenerek kredi çeken insanların, daha sonra borçlarını ve faizini ödeyememesi neticesinde yaşadıkları acı hâdiseler bu kısır döngünün bir göstergesidir. Hâlbuki bir mümine düşen, ayağını yorganına göre uzatması, iktisadı esas tutması, lükse girmemesi, aza kanaat etmesi, uzun ve büyük borçların altına girmemesi, ticari açılımlarını elindeki reel paraya göre yapması, ilerideki sürpriz kazançlara hüküm bina edip büyük hesapların altına girmemesidir.

Faiz Borç Verme Ahlâkını Yıkar

Borçlanmak bir zaruret ve realite, borç vermek ise bir erdemdir. Müslümanlar, borç vererek insanlara yardım etmeyi bir fazilet bilirler. İslâm’da karz-ı hasen, yani güzel bir şekilde borç verme diye bir müessese, bir disiplin vardır. Hiçbir dünyevî karşılık ve ziyade beklemeksizin din kardeşinin sıkıntısını gidermek suretiyle sırf Allah rızasını kazanmak maksadıyla verilen borca İslâmî literatürde karz-ı hasen adı verilir. Kur’ân’da altı yerde “karz-ı hasen” tabiriyle dikkat çekilen bu güzel uygulama aşağıda mealleri verilen âyetler çerçevesinde ortaya konmaktadır:

“Kimdir o yiğit ki; Allah’a güzelce ödünç verir, Allah da onun verdiğinin mükâfatını kat kat artırır. Allah rızkı kısar da, bollaştırır da. Zaten hepiniz döndürülüp O’na götürüleceksiniz.” (el-Bakara, 2/245).

“…Allah buyurdu ki: ‘İyi bilin ki Ben sizinle beraberim. Eğer siz namazı dikkatli bir şekilde tamtamına eda eder, zekâtı verir, resullerime iman eder, onlara sahip çıkar, Allah rızası için gerekli yerlere harcayarak Allah’a güzel bir tarzda ödünç verirseniz, Ben elbette sizin kusurlarınızı örter ve elbette sizi içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştiririm. Ama kim bundan sonra nankörlük edip küfre saparsa, doğru yoldan sapmış, kendini zayi etmiş olur.'” (el-Mâide, 5/12)

“Kim Allah’a güzel bir ödünç verir (malını Allah yolunda harcarsa) Allah bunu kat kat artırır. Ona değerli bir mükâfat da vardır.” (el-Hadîd, 57/11)

“Dini tasdiklerinin ifadesi olarak, hayır işlerinde mal harcayan erkekler, mal harcayan hanımlar ve Allah’a güzel bir ödünç verenlerin ödülleri kat kat artırılacak, ayrıca onlara değerli bir mükâfat da verilecektir.” (el-Hadîd, 57/ 18).

“Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz, onu sizin için kat kat yapar, sizi bağışlar; Allah, şükrün karşılığını verendir; halîmdir” (et- Teğâbun, 64/ 17).

Diğer yandan en basit ifadesiyle borcun katlanmasını ifade eden faiz ise, bu faziletli uygulamaya vurulmuş çok büyük bir darbedir. Zîrâ faizin yapısında, borçluyu rahatlatma değil sömürme anlayışı vardır. Bu anlayış ise hiç şüphesiz toplumun fertleri arasında oluşan samimî muhabbet duygusunun ortadan kalkmasına yeterli bir sebeptir.

Faizin Cezası Çetindir

Kur’ân’da faiz yemenin âhiretteki cezasının çok çetin olduğu belirtilmiştir. Yukarıda zikredilen âyetlerde bu açıkça anlaşılmıştı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise bir hadîslerinde, faiz yiyeni kandan irinden deryalar içinde müşâhede buyurduğunu söylemiştir. O, her defasında dalgalarla sahile doğru gelir, sahilin kenarında birisi onun ağzına bir taş vurur, tekrar onu bu denizin içine atar. Evet, o devamlı orada bocalar durur. Ne deryanın içinde mesafe alabilir; ne de sahile çıkabilir. (Buhârî, Büyû’ 24)

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadîslerinde toplumun faizle ne kadar içli dışlı olacağını şöyle haber vermiştir: “Öyle zaman olacak ki, insanlardan faiz yemeyen kalmayacak. Öyle ki, doğrudan yemeyene buharı ulaşacak.” Bir rivâyette “…tozu ulaşacak” denmiştir. (Ebu Davud, Büyû’ 3; Nesai, Büyû’ 2; İbn Mace, Ticarât 58) Hadîsten, yaygın olduğu zamanlarda faize girmenin mazur görülebileceği değil; böyle dönemlerde ona bulaşmamak için daha bir hassasiyet göstermek gerektiği anlaşılmalıdır.

Günahta Yardımlaşmamak

Faize bulaşmamanın yanında, faize yardım mânâsına gelebilecek muamelelere de girmemek gerekir. Zîrâ bu durum Allah Teâlâ tarafından yasaklanmıştır. Âyette şöyle buyrulur: “Günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda yardımlaşmayın.” (Maide Suresi, 5/2)

Şüpheli Hususlarda İhtiyat

Şüpheli hususlarda dinimizde ihtiyat esastır. Zîrâ hadîste geçtiği üzere haramlar bellidir, helâller de bellidir. İkisinin arasında şüpheli bir kısım şeyler vardır. Bunlardan kaçınan dinini korumuş olur. (Buhari, İman 39) Hazreti Ömer Efendimiz de

فَدَعُوا الرِّبَا وَالرِّيبَةَ

“Faizi ve içinde faiz şüphesi bulunan şeyleri bırakın.”buyurmuştur. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, 1/361 (246))

FAİZDEN KURTULMA YOLU

Fikirleriyle geçtiğimiz ve içinde yaşadığımız asrı derinden etkileyen Bediüzzaman Hazretleri faizin ictimâî yapıyı yıkan bir illet olduğunu belirtmekte ve bu illetten kurtulma çaresinin Kur’ân’da olduğunu belirtmektedir. Ona göre, günümüz medeniyetinin toplumun refahı için çözüm olarak öne sürdüğü bütün alternatifler, Kur’ân’ın ortaya koyduğu prensipler karşısında çökmüş vaziyettedir. Kur’ân, zekâtı emretmiş, faizi de yasaklamıştır. Faizin üzerine kurulmuş olan sefih medeniyet ise ortaya iki cümlelik bir anlayış koymuştur: “Başkası açlıktan ölse bana ne!” ve “Sen çalış ben yiyeyim.” Evet, hep kendini düşünen zalim zenginler ve acımasız patronlar, ferdan ferda ya da sistemler hâlinde, faizi işleterek fakirleri ezmiş, ezilmeleri karşısında en ufak bir acıma hissi duymamışlardır. Buna karşılık fakirler de, kibirli zenginlerin, merhametsiz patronların zulmü ve tahkiri altında ezildikçe ezilmiş düşmanlık ve nefret duygularıyla yatıp kalkmışlardır. Neticede bu iki taraf arasındaki derin uçurum, insanlığın başına belâ olmuş ve dünya çapında savaşlara sebebiyet vermiştir. Buna hâl-i âlem şahittir.[1] Hâlbuki bunların saadeti, iki tarafın da karşılıklı güzel muamelesine bağlıdır. Evet, zenginler şefkat ve sevgiyle fakirlerin üzerine eğilecek, onlara zekâtlarını verecek, onları koruyup kollayacak ve dualarını alacaklardır. Fakirler de zenginlere saygı duyacak, onların malına göz dikmeyecek bilakis onlara itaat ve dua edeceklerdir. Kur’ân, zekât emriyle birinci cümleye, faizi haram kılmakla da ikinci cümleye çare göstermiştir. Genellikle faizin zahirî faydasından yararlananlar, zulüm sıfatını ve sefâheti kendinde taşıyan kişi ve sistemler olmuş, faizden zarar gören ve ezilenler ise genellikle fakirler ve Müslümanlar olmuştur. Bu sebeple, Müslümanlar derhal faizi bırakmalı, ona yaklaşmamalı, ondan medet ummamalıdır. Bunun yerine rızkını helâl yollardan kazanma gayretine girmeli ve faiz gibi Allah’ın gazabını celbeden ve pek çok dünyevî zararı beraberinde getiren yollara asla tevessül etmemelidir.

Burada zikredilmesi gereken diğer bir husus da faize alternatif olarak, İslâm’ın en baştan beri şirketi, emek sermaye ortaklığını teşvik etmiş olmasıdır. Günümüzde hem hassasiyet sahibi zenginlerin kurdukları şirketler hem de faizsiz bankacılık yoluyla bu husus realize edilmeye başlanmış bulunmaktadır. Müslümanlara düşen vazife, küçük ya da büyük şirketlerin ortağı olarak; ya da faizsiz bankaların katılım hesaplarına iştirak ederek hem helâl kazanç elde etmek hem de paralarını –dinimizin de bir esas olarak kabul ettiği gibi- aktif hâlde tutmaktır.

Sonuç

Netice olarak diyebiliriz ki; faiz, iktisadî ve ictimâî hayatımız adına çok büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Toplumun fertleri arasında oluşan sevgi duygusunu yerle bir eden; ihtiyaçları artırarak para sahiplerinin ona ihtiyaç duyanlara sürekli zulüm yaptığı ve bu mânâda onları köleleştiren, ekonomik ve içtimâî krizlerin temelini oluşturan, borç verme ahlâkını yıkarak fertleri yüksek fazilet hislerinden mahrum bırakan ve uhrevî çok büyük cezâyı netice veren faiz uygulamasına mukabil İslâm dini helâl kazanma yollarını tavsiye etmiş; ihtiyaç sahiplerine karşılıksız borç verme (karz-ı hasen) üstün ahlâkını getirmiştir. İnanan kimselere düşen vazife ise; günahta yardımlaşma gibi bir yanlışa düşmemek ve şüpheli hususlardan kılı kırk yararcasına sakınmaktır.

Fazilet ve erdem faizi kesin surette reddeder. İslâm toplumu ise, baştan sona bir fazilet toplumudur. Bu açıdan İslâmî değerlerin hükümrân olduğu toplumlarda faizin cârî olması mümkün değildir. Zîrâ Müslümanlar, Allah’a itimatları gereği birbirine güvenmek durumundadırlar. Allah’a itimat eden kişi ise borç verilen paranın başına gelebilecek muhtemel bir tehlikeyi faizle telâfi etme gibi bir zillete asla düşmez (Fethullah Gülen, Enginliğiyle Bizim Dünyamız, s. 479-480).

DİPNOTLAR

[1]. Nitekim dünya çapında yaşanan son ekonomik krizde, Papa, İslamî bankacılığı bir çıkış yolu olarak teklif etti. Bkz: http://www.zaman.com.tr/ekonomi_vatikan-krize-karsi-islami-bankacilik-onerdi_822161.html http://www.ilmiarastirma.net/makale/111176/ekonomik-krizin-cozumu-dunya-islami-faizsiz-bankaciliga-yoneliyor

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

38|81|"O bilinen güne kadar."
Sura 38