İlim-Amel Münasebeti Nasıl Olmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: İnsan-ı kâmil mertebesine ulaşmada ilim ve amel münasebeti inkâr edilemez. Kur’ân perspektifinden bu meseleye nasıl bakabiliriz?

Tarih boyunca hakkında birçok kitapların yazıldığı bir meseleyi, bir sohbet çerçevesi içinde detaylı olarak anlatmak mümkün değildir. Fakat aklıma gelen iki âyetin sınırları dahilinde sorunuzu cevaplamaya çalışayım; Kur’ân; “Kendilerine Tevrat yüklenip de sonra onu taşımayan (onun buyruklarını tutmayan)ların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Cum’a, 62/5) ve “…Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür (öğüt alır)lar.” (A’raf, 7/176)buyurmaktadır. Dikkatlice mütalâa edildiği takdirde görüleceği gibi, Kur’ân-ı Kerim, ilk âyet-i kerimede elde ettiği bilgileri hayatına yansıtmayan kişileri bir teşbih ile ele alıp, nazarlarımıza sunmaktadır. Onları “yük taşıyan eşeğe” benzetmesi ise, bu tür şahısların durumlarının belki de ancak böyle ifade edilebileceğinden dolayıdır. Çünkü insan bildiği şeyleri, pratiğe döküp ferdî ve içtimaî hayatta kullanmadığı zaman, o bilgi, sahibi için taşınmaz bir yük haline gelir.

 Kur’ân-ı Kerim, diğer âyette ise hakka-hakikate açık olarak yaratıldığı halde onlara karşı gözü kapalı olan insanı köpeğe benzetir. Bahis mevzuu edilen şahsın köpeğe teşbihi konusu üzerinde durmak ve buna intizarî bir teşbih nazarıyla bakmak gerekir. Köpek, yorulduğunda dilini dışarıya sarkıtır ve hararetini atmaya çalışır. Öfkelendiği zaman öfkesini ifade için dişlerini gösterir… Demek ki hakka-hakikate kapalı insanların durumu da böyledir. Aslında bu ve benzeri misallerle insan, insan-ı kâmil olmaya çağrılır. Meselâ namazdaki hâl ve hareketlerde insan hayvanî davranışlardan içtinabla insanî davranışa yönlendirilir. Kendisine kıyamın keyfiyetinden rükuya, ondan secdeye kadar bütün konularda ikazda bulunulur. Yüzün eşek suretine dönme ihtimalinden dolayı başın imamdan önce rükuya ve secdeye gitmemesi; secdede köpek gibi kolların yere serilmemesi, secde aralarında horozun yem gagalaması gibi acele edilmemesi, otururken köpek gibi oturulmaması gibi hususlar, mevzumuza misal teşkil edebilecek hususlardandır. Çünkü ekrem ve eşref olarak yaratılan insan, hareketleriyle bile olsa hayvana benzememeli; o, hep ötelere müteveccih olarak yaşamalıdır.

Vâkıa burada, âyetleri ezberleyip kafalarında tuttukları halde onları hayatlarına tatbik etmeyen Tevrat cemaati anlatılır. Fakat vakıa böyle olsa bile kendimizi bu durumdan tecrid edip sadece âyeti Tevrat ehline mahsus olarak düşünemeyiz. Kur’ân’a muhatap olup Allah’ın emirlerine mazhar olmuş, fakat hayatını bu emirlerin aydınlatıcı tayflarıyla tablolaştıramamış, sadece Kur’ân’ın hamallığını yapan insanların durumu da Kur’ân cemaati olsa bile, bu âyetin anlattığı hakikat içerisinde mütalâa edilmesi gerekir. Zira Kur’ân’ı öğrenip başkalarına anlattığı halde, kendi içinde onunla ayrı bir derinliğe ulaşamamış bir insanın halini bundan daha güzel anlatmak mümkün değildir.

İnanıyorum ki; bu âyetin ifade ettiği kategoriye giren insanlar ahlâk kriterleriyle değerlendirildiğinde; bazılarında eşek ahlâkı, bazılarında köpek ahlâkı tesbit edilecektir. Meselâ, birisi, bilgili omasına rağmen kendisinde marifet ve muhabbet adına bir şey yoksa, onun genel davranışlarından ortaya karakteristik bir eşek tipi çıkabilir. Yine bilgiyi başkalarına karşı tahakkümde kullanıp, diğer insanlara tepeden bakan bir insanın davranışları, bütün yönleriyle test edildiğinde köpeğin davranışlarıyla aynı olduğu ortaya çıkacaktır.

Halbuki önemli olan insan olmaktır. Allah (c.c), bizi insan olarak yaratmış ve bize verdiği bu payeyi davranış ve ahlâkımızla korumak mecburiyetini yüklemiştir. Zira burada insaniyeti muhafaza, ötelerde insan olarak kalma adına tek ve önemli bir teminattır.

İnsan, bir günde dört defa değişebilecek kadar değişken bir varlıktır. Her yeni gün, insana yeni bir ufuk açar ve insan, yer yer kendisinin ve çevresindekilerin mahiyetini görebilir. Meselâ çevresindeki insanları düşman olarak gören bir insan, kendisini yılanlar içinde kalmış sanabilir. Halbuki bu, kendi mahiyetinin yılanlaşmasıdır ve o kişi nefsinin saldırısına maruz kalmış demektir. Fakat o, bu durumu kendi nefsine vermeye razı olmadığından dolayı genelde yılanı, köpeği, akrebi çevresindeki insanlarda arar.. arar ama asıl yılan kendi nefsi olduğu için de bir türlü bulamaz. Aslında “Senin en büyük düşmanın içinde taşıdığın nefsindir” fehvasınca o, yılanı kendi içinde aramalıdır.

“Allahümme ente Rabbî, lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke…/ Ey Allah’ım! Sensin benim Rabbim, Senden başka ilah yoktur, beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum” hakikatinin çerçevesinde, meydana gelen terslikleri herkes kendi nefsinden bilmeli, başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmeye çalışmalıdır. Herkes, çözülmez gibi görünen problemlere çözüm getirmek için hata ve kusurları üzerine almalı, kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını da iyiliklerin merkezi olarak görmelidir.

Bütün problemlerin çözüm yolu işte bu anlayıştır ve genel terbiye de bunu gerektirir.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

16|42|O Allah yolunda hicret edenler, sabrederler ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.
Sura 16