İnfakın Sosyolojik Faydaları Nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Fertleri, manevî hasletlerini yitirmiş, cimrilik, istiğnâ ve inkâr gibi şeylerle köreltip dünyevileşmiş bir toplumda, fert-toplum, toplum-fert münasebeti ve etkileşmesi sebebiyle dünya hırsı, bencillik, israf, lüks ve servetle şımarma ön plana çıkar; özellikle bu menfî sıfatlarda öne çıkan kimseler, toplumu daha bir yozlaşmaya ve çöküşe götürür.

Allah yolunda, insanlığın yararına yapılan infakın, insan psikolojisi ve kişiliği üzerinde katkı ve etkileri olduğu gibi, toplumların varlıklarını idamede, sosyal yapılanmaları üzerinde de etkileri vardır. Sosyal dayanışma ve yardımlaşma hem içtimaî hayatın kalitesini yükseltir, hem de umumî huzura büyük ölçüde zemin hazırlar. Medeniyetlerin ve milletlerin gerek inşasında, gerekse çöküşünde verme kültürünün (infak) rolü büyüktür.

Toplumlardaki dünyevileşmeyi, dolayısıyla da yozlaşmayı ve çürümeyi hazırlayan temel faktörlerden birisi, israf ve lükstür (terf); bir mânâda, infakın doğru ve sıhhatli gerçekleşmemesidir. Bu durum, ya infakın ihmaliyle ve terkiyle, ya da onun gerektiği yere, gerektiği şekilde ve gereken niyetle verme olmaktan çıkıp, lükse, israfa ve savurganlığa dönüşmesiyle meydana gelir. Bir toplumda, infak terk edilirse o cemiyet helâk sürecine girmiş demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), cimriliğe (şuhh) karşı inananları uyarmış ve onu toplumların helâk sebebi/sebeplerinden biri olarak nitelemiştir. Toplumun ekonomik gücünün belli bir kesimin tekelinde toplanması ve bunun bir yol hâline gelmesi, sosyal denge-sizlikleri, dolayısıyla da toplumun bölünüp parçalanmasını beraberinde getirir.

İnsanlık tarihinin her döneminde, Allah’ın kendilerine verdiği bol mal-mülkten dolayı şımarıp israfa ve inkâra sapanlar, diğer insanlara yardım etmeyi düşünmeyen müsrif ve mütref (lüks ve refahtan şımarmış) kişiler, içinde barındıkları medeniyetlerin çöküşünü hazırlamışlardır. (1) Gerçekten gerek cimrilik, gerekse israf ve mütref olma, medeniyetleri içten içe çökerten, mukavemetlerini kıran ölümcül bir illettir:

Herhangi bir beldeyi helâk etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına (mütrefîn) (Şeriat-ı Tekviniyemiz çerçevesinde) emrederiz de orada onlar itaatten çıkarlar. Bu sebeple o belde hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz. (İsrâ Sûresi, 17/16)

Âyet-i kerimedeki emir kelimesinin anlamı ve fısk ile irtibatı şöyle açıklanmıştır: İnsanların amellerini yaratan Allah olduğu gibi, gerek ferdî gerekse içtimaî hayatlarında ne yaparlarsa neyle karşılaşacaklarını belirleyen, insan hayatı için dinî kanunların yanısıra tekvinî kanunları da koyan yine Allah’tır. Dolayısıyla, bir yerde lüks ve refah ölçüsüz arttığı, böylesi lüks ve refaha dalmış kesim topluma hakim olduğu zaman, Allah’ın koyduğu bu kanunlar çerçevesinde artık o toplum için yıkım ufukta demektir.

Erdemli bir toplumun ve medeniyetin kurulmasında infak nasıl önemli bir basamak ise, aynı şekilde muhafazasında da aynı ölçüde yapıcı katkıya sahiptir. Ebû Eyyub el-Ensârî’den rivayet edildiği üzere, Medine döneminde, Yüce Allah (cc), Peygamberine yardım etmiş ve İslâm da düşmanlarına galip gelmişti. Bunun üzerine Ensar, savaşlar sebebiyle bağ ve bahçelerimizle yeterince ilgilenemedik, ihmal ettik, artık mallarımızın başına dönelim, onların ıslahıyla uğraşalım demişlerdi de, bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil olmuştu: “Allah yolunda infak edin, infak etmeyerek kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her hususta ihsan ile muamele edin, yaptığınızı güzel yapın. Allah ihsan şuuruyla hareket edenleri sever.”(Bakara, 2/195)

Söz konusu “tehlike”kelimesinin anlamıyla ilgili, İbn Cerir et-Taberî, tefsirinde yukarıdaki rivayeti zikrederek, şu yorumları nakletmektedir: Tehlike, (a) Allah yolunda ister nafile ister farz olan harcamanın, maddî manevî fedakarlığın ve vazifelerin, yani infakın terkedilmesidir. (b) Vermekten ve harcamaktan dolayı maddî kayba uğrama endişesidir. (c) Günahlara dalmanın neticesinde tevbe etmek yerine kişinin rahmet-i ilâhiden ümit kesmek suretiyle eski hâline devam etmesidir. “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”ifadesi, kısaca elinden gelen şeyleri yapmayan teslimiyetçi kişiler için söylenen bir darb-ı meseldir. (2) Yine Tebeu’t-Tâbiîn’in ileri gelenlerinden Süfyan es-Sevrî’den nakledilen “Âyet savaş hakkında değil, Allah yolunda sarf ile ilgilidir.”(3) haberi de aynı hususu desteklemektedir. Buna göre, Müslümanlar Allah yolunda infâk etmemek suretiyle kendi sonlarını hazırlamakta, içtimaî çöküş ve gerilemelerine yine kendileri sebebiyet vermiş olmaktadırlar. Elmalılı Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi, infakın terk edilip sadece para kazanma ve istirahat etme sevdasına düşülmesi, toplumları ve medeniyetleri ayrıca esarete ve mahkûmiyete götürür. (4) Böylece inançlarını ve ibadetlerini özgürce yerine getiremez, ekseriyetle reaksiyoner (tepkici) ve savunmacı çözümler üretmekten kurtulamaz ve kendi düşünce dünyalarını yeniden inşa edemezler.

Yüce Allah (cc), insanlığın bidayetinden bu yana dinini her devirde temsil edecek insanlar yaratmış ve seçmiştir. Yeryüzünün mirasçılarının da salih kulları olduğunu beyan buyurmuştur. (Enbiyâ, 21/105) Yeryüzünün mirasçıları olabilmeyi, onun üzerinde medeniyetler kurmayı ve en önemlisi de Allah’ın yüce dinini temsil etmeyi sağlayan şartlar vardır. Bu şartların yokluğu aksi bir durumu netice verir. İşte infak, medeniyet ve toplumların varlık şartlarından, sosyal değişimi belirleyen unsurlardan (sünnetullah) biridir. Şu âyette bu durum ifade edilmektedir: “İşte sizler Allah yolunda harcamaya davet ediliyorsunuz. İçinizden bazıları cimrilik ediyor. Her kim cimrilik ederse, ancak kendine eder. Ganî ve müstağnî Allah’tır, muhtaç olan sizlersiniz. Şayet, imandan, takvadan ve infaktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir millet getirir de, onlar sizin gibi hayırsız, itaatsiz olmazlar.”(Muhammed, 47/38)

Yardımlaşmayı ve infakı şiar edinmiş milletlerin kurdukları medeniyetler, sahip oldukları ilmî ve iktisadî birikimlerini başkalarıyla paylaşır, onları birer tahakküm aracı hâline getirmezler. Bu açıdan İslâm medeniyeti, veren, sulhün ve adaletin teminatı bir medeniyet olmuştur.

Yunus Ekin

[1] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’ân ve Medeniyet, 315 [2] Taberî, 2/273-280 [3] Süleyman Ateş, İşarî Tefsir Okulu, 59 [4] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/39

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

79|22|Sonra, sırtını döndü; koşuyordu.
Sura 79