İslâm’ın getirmiş olduğu sosyal/içtimaî adaletin bağlı olduğu esaslar nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İslâm, inanç, ibadet, muamelât, ceza hukuku, siyasî ve idarî esaslar, ahlak ve âdâba dair hükümler itibarıyla bir bütündür. Bunlardan bir tanesinin eksik olması, bütünü ve bütünlüğü bozar ve bütünden hedeflenen gâyenin tahakkukuna mani olur. Kur’ân’ın “Dininizi bugün tamamladım.”[1] âyeti, İslâm’ın bir sistem olarak bütünlüğünü bildiren en büyük delildir.

İşte sosyal adalet denilen şey, bu bütünün toplum hayatına yansıtılması suretiyle kendiliğinden ortaya çıkacak olan bir neticedir. İlk dönem Müslümanlarında, İslâm bir bütün halinde yaşandığı için sosyal adalet bir kavram olarak belki de kimse tarafından bilinmiyordu.. bilinmiyordu zira o bir hakikat olarak zaten bizzat yürürlükteydi. İktisadî, idarî, siyasî, askerî, akîdevî hayat, kolkola, omuz omuza bir âhenk içinde yürüyordu.

Komünizm, kapitalizm gibi beşerî sistemler, kendi düsturlarındaki çarpıklıkların meydana getirmiş olduğu dengesizlikleri önleme çabası içine girdiklerinde, beşer, sosyal adalet kavramı ile tanıştı. Bu safhadan sonra, Müslüman bilim adamları “sosyal adalet” kavramı üzerinde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya başlayarak, ona ait esasları İslâmî nasslardan çıkarma faaliyetlerine giriştiler. Seyyid Kutub merhum, bu isim altında müstakil bir eser bile yazdı. Aslında yapılan bu çalışmalar, sadece vak’anın raporundan ibarettir. Zira yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bizim dünyada sosyal adalet, İslâm’ın bir bütün halinde uygulanması sonucu kendiliğinden ortaya çıkan neticedir. Sebep değil, sonuçtur.

Sosyal adalet toplum katmanları arasında çeşitli alanlarda ahengin tesis edilmesi demektir. Meselâ; gelir seviyesinin toplum fertleri arasında eşit olmasa da, aralarında korkunç uçurumun olmaması iktisadî sahadaki, herkesin hür iradesi ile sistem içinde seçme ve seçilme hakkına sahip olması idarî alandaki, amir-memur, esnaf-işçi vb. vasıflara bakılmadan kanun karşısında herkesin eşit olması adlî hususta sosyal adaletin göstergeleridir. Örneklerini verdiğimiz ya da vermediğimiz alanlardaki dengesizlikler, elbette toplumda anarşi ve kargaşalara yol açacak, zengin, fakir, ezen-ezilen, aristokrat-sefil gibi kamplaşmaları beraberinde getirecektir. Bugünkü Batı dünyasının manzarası, zikrettiğimiz bu çerçevenin dışında değildir. Hatta onların sistemleri ile idare edilen, İslâm ülkeleri de bu kategoriye maalesef dahil bulunmaktadır. Fazla söze ne hacet, işte güzelim ülkemiz ve onun pürmelâl hali.

Bu kısa girişten sonra, soruda bahsedilen İslâm’ın sosyal adalet adına getirmiş olduğu esasları bütünüyle ele almak, takdir edersiniz ki bir sohbetin çerçevesini çok çok aşan bir husustur. Bu konuda öteden bu yana müstakil eserlerin yazıldığı -ki yukarıda temas etmiştik- nazara alacak olursanız, beni mazur görürsünüz umarım. Onun için, sosyal yapı adına bazı nirengi noktalara Asr-ı Saadet örnekleri ile temas ederek, bahsini ettiğimiz o bütünlüğe işaret etmekle, soruya cevap vermeye çalışayım.

Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zeyd b. Hârise’yi peygamberlik vazifesiyle şereflenmeden önce satın almıştı. Sonra hürriyetine kavuşturdu ve evlatlık olarak yanında bulundurdu. Onlar birbirlerine o kadar kaynaşmış, o kadar senli benli olmuşlardı ki, yıllar sonra bir gün babası onu araya araya bulmuş ve yıllardır, bulma uğruna aramaktan bıkmadığı bu biricik evladını alıp götürmek istemişti… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gidip-gitmeme mevzuunda onu tamamen muhayyer bıraktı. O ise gözleri dolmuş, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yüzüne bakmış, yanına koşmuş ve “Ben seninle kalmak istiyorum.” demişti. Efendimiz de onun bu civânmertliği karşısında kollarından tutmuş, bir taşın üzerine çıkartmış; “Şahit olun; Zeyd bundan sonra benim evladımdır.” demişti. Ahzâb Suresi’nde “Onları babalarına nisbet ederek çağırın.” ayeti nâzil olacağı âna kadar da, ona “Zeyd b. Muhammed” denildi.

Şimdi bu, o toplumdaki efendi-köle ilişkisi adına bir misal. Aynı çizgide bir başka misal ise şu; Ebû Zerr (r.a.) bir gün eline geçirdiği elbiselik kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da kölesine parçalı olarak elbise yaptırmış. Bu davranışının nedenini soranlara, o, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hadisi ile cevap vermiştir: “Onlar (köleleriniz) sizin himâyenize verilmiş kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, iş tahmil ederseniz yardımcı olun.”

Yine bir gün Allah Rasûlü’ne Mudar’dan müslümanlar geldiler. Mudar, Arab’ın aslı olan bir kabileydi.. yünden elbiseler giymişlerdi; zira giyecekleri başka bir şey yoktu. Mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in gözleri yağmur dolu bir bulut gibi doldu.. onları öyle ızdırap içinde gördüğü için de neredeyse ağlayacaktı. Sonra terğip ve teşvikte bulundu, yardımdan bahsetti. Ashab-ı Kiram henüz yardım felsefe ve düşüncesine sahip değildi, öğrenememişlerdi. Neyse ki bir tanesi yerinden fırlayıp gitti, ne bulduysa getirdi; arkadan bir başkası, bir başkası.. derken mescitte epey bir şey yığıldı. Biraz evvel buğu buğu mübarek yüzünde bulutlar dolaşan o insanın yüzünde bulutlar birer birer sıyrıldı ve o kudsî çehresi pırıl pırıl parlamaya başladı. Zaten Sahâbe-i Kiram “Sevindiği an, yüzünde öyle parıltılar olurdu ki, âdeta güneş gibi pırıl pırıl parlardı” derler. Tebessüm etti ve buyurdular ki: “Bir şeye delâlet eden o işi yapmış gibidir.” Gelenler o cemaate dağıtıldı, onlar da hoşnut olarak kalkıp gittiler.

Bu üç misalde görüldüğü gibi, efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor. Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna, kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de başkaldırışı.

Yine Asr-ı Saadet içinde, bir sahabi, bir gün nefsine mağlup olarak sokaktan geçen bir kadına dokunuyor, kendi ifadesiyle onu öpüyor. Fakat daha sonra vicdanî murakabe ve muhasebesi ağır basıyor, yaptığına bir pişmanlık içinde kendini Nebiler Serveri’nin otağına atıyor. Aslında sadece Allah, o kadın ve kendisinin bildiği bu davranışını gizleyebilir, hiç kimseye, söylemeyebilirdi. Onun bu civânmertliğine Kur’ân şöyle mukabelede bulundu: “Gündüzün iki ucunda gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”[2] Burada dikkati çeken husus, sahabinin işlediği ve belki de kimsenin görmediği, görse de inkar edebileceği bir günahı gelip Nebiler Serveri’ne bütün samimiyeti ve açık kalbliliği ile anlatabilmesidir.

Bu çizgide meşhur bir başka hâdise Hz. Mâiz (r.a.) örneğidir. O bir gün Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in önüne, dövüne dövüne gelir. “Ya Rasulallah! Hadd-i Şer’îyi tatbik et.” Allah Resulü “Nen var senin?” diye sorunca da “Zina ettim.” der. Evet, o zina etmiştir ama Allah’tan başka kimse bilmemektedir onun zina ettiğini. Allah Rasulü, “Git tevbe et; Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” diyerek gönderir. Gider, bir daha döner gelir; sonra gider bir daha döner gelir; Allah Rasulü de her defasında, “Git tevbe et, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” der, onu gönderir. Fakat bu hâdise tam dört defa tekrar eder. Nihâyet Mâiz, “Cezamı ver, beni vicdan azabından kurtar.” der. Allah’ın bu mevzudaki hükmü ise bellidir; Mâiz recmedilecektir. Recim yapılırken acıya dayanamayıp bir ara kaçmak ister fakat orada bulunanlardan biri eline geçirdiği bir kemik parçasıyla buna fırsat vermez ve Mâiz orada son nefesini teslim eder. Hatta bir başkası uygun olmayan bir laf eder. Aradan bir iki gün geçer, Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi. Çünkü kimsenin olmadığı bir yerde günah işledi; hiç kimsenin bilmemesi, günahını itiraf etmesine mani olmadı…” Günah işleyince insan gelip söylemeli mi, halkın içinde açmalı mı? O ayrı mesele. Fakat sahabenin vicdânı buydu.

Bir suç işlenmişti; bir suç ortağı daha vardı. O da zuhur edecekti.. Bunu kimse bilmiyordu. Çok kısa bir zaman sonra Gâmidiye’den bir kadın geldi. Mâiz’in dediği gibi diyor; Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna alın lekesiyle gitmek istemediğini söylüyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu da savmak isteyince, “Mâiz’i başından savdığın gibi beni de savmak mı istiyorsun?” dedi. Allah Rasulü onun da temizlenmeye kararlı olduğunu anlamıştı. Fakat karnındaki çocuğun aynı cezaya tabi tutulması gerekmiyordu. Bu yüzden Allah Rasulü çocuğu doğurması için ona müsaade etti. Bir süre sonra kadın elinde çocuğuyla tekrar çıkageldi. Bu defa da Efendiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) çocuğun henüz anasına ihtiyacı olduğunu beyan ederek biraz büyüttükten sonra gelmesini söyledi. Kadın gitti, çocuğunu yemek yemeye alıştırdı, hatta bazı zayıf rivayetlere göre ağzına bir şey koydu ve yemek yer olduğunu göstermek için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in huzuruna öylece geldi. Az sonra da hiç tereddüt etmeden, seve seve recme gitti. Birisi uygun olmayan bir lâf edince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o şahsı da davranışından dolayı itap etti.

Aynı minvâl üzere bir başka misal de Hz. Ömer (r.a.) döneminden:

Hz. Ömer devrinde mescidde sürekli ön saflarda yerini alan bir genç vardı. Bir gün Hz. Ömer (r.a.) bu delikanlıyı görmemişti. Sonra nerede olduğunu sorunca araştırdılar ve işin hakikatını anladılar. Meğer mescide gelip-geçerken bir fettân, bir âlüfte bu bekar delikanlının önünü alıyor, onun ruhuna girmek istiyor. Nihayet bir gün bir bahane ile kadın, genci içeriye alıyor. Uygun olmayan şeyler teklif ediyor. Delikanlı ise tam bu tehlikeli zeminde kaymakla karşı karşıya iken bakıyor ki dilinde bir şey terennüm edip duruyor. Dikkat ettiğinde bunun “Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.”[3] ayeti olduğunu fark ediyor ve Cenâb-ı Hakk’ın kendini yalnız bırakmadığını anlıyor.

Hz. Yusuf (aleyhisselâm) gibi Rabbin burhânını gördüğüne şahit olduğu için de hemen orada düşüyor ve ruhunu Allah’a teslim ediyor. Götürüp gömüyorlar. Hz. Ömer (r.a.) kalkıp gidiyor; mezarının başında ona hitaben: “Allah’ın huzuruna çıkacağından tir tir titreyen ve ödü patlayan kimseye iki cennet vardır delikanlı!” diyor. O anda birdenbire herkesin âdeta dilini yutturacak bir ses geliyor mezardan: “Ya Ömer! Rabbim bana senin dediğinin iki katını bahşetti.”

Şimdi bu misallerde de gördüğümüz gibi toplum inanç ve amel itibarıyla bir bütünlük kazanmış ve bunun neticesi otokontrol yani her ferdin kendi nefsini kontrol etmesi sağlanmıştı. Artık o toplumda hiçbir fert yaşadığı içtimaî ortama zarar verme hakkını kendinde görmüyordu. İşte bu anlayıştaki kişilerin oluşturmuş olduğu toplumda, sosyal adalet kendiliğinden tahakkuk ediyordu.

Zengin-fakir dengesi açısından da İslâm’ın içtimâî hayatı düzenleyici getirmiş olduğu birçok esaslar vardır. Zekât, sadaka, kurban, keffaret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne tabakalar arasında korkunç uçurumlar vardı, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Zengin zenginliğinin hakkını veriyor, hakkıyla zekâtını gerektiğinde sadakasını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtıyordu. Âdeta onlar Allah’ın -tabir caizse- bir tevzi memuru gibi davranıyorlardı. Yaptıkları onca ihsan ve lütuf karşısında kibir ve çalım içine girmiyor, fakirlere minnet etmiyor, kendilerini Allah malının bir emanetçisi hüviyetinde görerek dağıtımda bulunuyorlardı. Zaten “Onlar zekât verebilmek için daima faaliyet içindedirler.”[4] ayeti, onların bu hâlini tablolaştırır.

İşte birkaç ayrı açıdan -efendi-köle, vicdanî muhasebe ve zengin-fakir- misallerini verdiğimiz bu toplum, İslâm’ın hayatın bütün alanlarını kapsayan emir ve yasaklarını bütünüyle yaşıyordu. Bunun tabiî uzantısı olarak da beşerî sistemlerin asırlardan beri sadece hayal edip bir türlü gerçekleştiremedikleri sosyal adalet İslâm toplumu içinde vücut buluyordu.

Hulâsa; sosyal adaletin tahakkuku, hayatı sadece ekonomik açıdan ele alıp insanı üreten ve tüketen bir mahluk olarak gören ve sistemlerine bu görüşü temel kabul eden beşerî sistemlerle mümkün değildir. O, hayatı bütünlük içinde ele alan -ki buna muvaffak olan sadece İslâm’dır- İslâmî esasların hiç taviz verilmeden ferdî, ailevî ve devletler arası çapta ya da iktisadî, siyasî, idarî, askerî ve ahlâkî plânlarda hayata hayat kılınmasıyla ancak tahakkuk eder.

M. Fethullah Gülen

[1] Mâide, 5/3

[2] Hûd 11/114

[3] A’râf, 7/200

[4] Mü’minûn 23/4

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

85|8|Onlardan sadece, Azîz ve Hamîd Allah'a iman ettikleri için öc alıyorlardı.
Sura 85