İslam’ın Ulaşmadığı Yerlere İslam’ın Ulaştırılmasında İletişim Araçlarının Öneminden Bahseder misiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İslâm’ın evrensel mesajının “âfâk-ı âleme” intikal ettirilmesini, kitle iletişim araçlarına bağlamak -zannımca- doğru değildir. Çünkü yaklaşık bir asırlık mazisi olan bu araçlardan önce de İslâm vardı ve İslâm’ın mesajları, o günkü Müslümanlar tarafından dünyanın dört bir yanına götürülüyordu. Hususiyle, kendileriyle her zaman iftihar ettiğimiz bizim altın cedlerimiz, onu arızasız olarak her tarafa ulaştırabiliyordu.

Yalnız TV, radyo, gazete ve mecmualar yani yazılı ve görsel bütün unsurlarıyla medya, İslâm’ı tebliğ işine sürat kazandırabilir. Evet, Efendimiz’in mucizevî beyanıyla ifade ettiği “tekârüb-ü zaman ve tekârüb-ü mekân”ın yaşanmasına ve böylece dünyanın küçük bir köy haline gelmesine vesile olabilir bu araçlar. Nitekim olmuştur da. Günümüzde bir taraftan dünya küçülürken diğer yandan da zamanın hızı aşılmaya çalışılmaktadır. Evet, insanlar duygu ve düşüncelerini bu vasıtalarla çok daha rahat ve kolay bir biçimde intikal ettirebilmektedirler. İnşâallah, mükellefiyet olarak Rabbimizin üzerimize yüklediği İslâm’ı tebliğ vazifesini bu araçlardan istifade ile bizler de yerine getirebilir ve bu sür’at çağına bizler de birşeyler fısıldayabiliriz.

Ancak burada ayrı bir hususa temasda yarar görüyorum. Gerçi bu husus, soruda doğrudan doğruya ifade edilmiş olmasa da, dolaylı yoldan soruyla irtibatı olduğu için, bence önemlidir ve üzerinde ne kadar konuşulsa israf-ı kelam edilmemiş olur.

Evet bu araçlar, İslâm’ı tebliğ işini kolaylaştırma ve hızlandırmanın yanında, onu temsil işinde yeterli sayılmazlar. Zira İslâmî mesajın, duyguların, düşüncelerin ifade edilmesinde temsil daima tebliğin önünde olagelmiştir. İslâm tarihi boyunca bu, hep öyle olduğu gibi bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir. Evet, 14 asırlık İslâm tarihinin kritiğini yapanlar ve Efendimiz (s.a.s)’in hayatına siyer felsefesi açısından yaklaşanlar, İslâm’ı temsil üzerinde çok durmuş, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra İslâm’ın o denli seviyeli olmayışını da hep temsil eksikliğinde görmüşlerdir.

İsterseniz soruda olmamasına rağmen işaret ettiğimiz bu hususu biraz daha açalım: Allah Rasûlü’nün temsil hüviyeti dikkatle incelenmeye değer bir husustur. O, bir Batılının da ifade ettiği gibi, başladığı perdede işi bitirmiştir. 23 senelik peygamberlik hayatında şartların olabildiğine değişmesi, onda her hangi bir değişiklik meydana getirmemiş, getirememiştir. Yaşamadığı şeyi söylememiş, aksine hep yaşadıklarını seslendirmiştir. Öyle ki, dost-düşman O’nu yaşadığı hayatı ile tanımış ve yaşadığı hayatı ile kabul etmiştir. Ayrıca O’ndan hayatın, fıtratın, kâinatın cârî kanunlarına ters birşey sâdır olmamıştır. O’nu takip eden dönemlerde de, Hulefa-i Râşidin hariç, Osmanlılara kadar bu meseleyi iyi anlayan ve anladığını hayata tatbik eden bir başka millet çıkmamıştır. Onun için bu meselenin farkında olan niceleri Osmanlıları hep takdirle yâd eder. Meselâ Muhyiddin İbn-i Arabî, “Şecere-i Numaniye”sinde diyor ki, Sahabe-i Kiram’dan sonra, Allah’ın muradını en iyi şekilde yerine getiren Osmanlılardır.” Evet, Osmanlı bizim şimdilerde hecelemeye başladığımız müsamaha, tolerans, diyalog… vs’yi devlet çapında en mükemmel şekilde temsil ediyordu ve bu engin ufukla, Hristiyan ve Yahudilere varıncaya kadar hemen herkese mesajını rahatlıkla sunabiliyordu. Bakın; Osmanlı’nın yıkılışının ardından onca yıl geçmiş; ama biz bütün dünya ile beraber hâlâ Osmanlı diyoruz. Sırpların zulmü ile ezilen Boşnaklar Osmanlı diyor.. ekonomik, siyasî, kültürel emperyalizme maruz kalan Kuzey Afrika ülkeleri Osmanlı diyor.. Orta Doğu bir türlü durma bilmeyen anarşik hadiselerin diliyle Osmanlı diyor.. hasılı eski Osmanlı coğrafyasında bulunan hemen her ülke, şimdilerde hep onu telaffuz ediyor. Hatta bugün, “yeni dünya düzeni” deyip vizyona koydukları oyunun altında kalan ve bir türlü çıkış yolları bulamayan bütün Batı dünyası da Osmanlı demektedir. Demek ki Osmanlılar, emperyalist düşüncelere girmemiş, o ülke insanlarına karşı asimile faaliyetlerinde bulunmamış, soykırım yapmamış ve İslâm’ın ruhunu çok iyi kavrayarak, onu öyle mükemmel temsil etmişler ki, dünyanın değişik bölgelerinde halen aranan insanlar konumunda bulunuyorlar.

Evet, daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, biz geçmişte engin bir Müslümanlık yaşamışız. Yani İslâm’ın yoruma açık yönlerini fıtratla uyum içinde öyle bir yorumlamışız ki, Asr-ı Saâdet’ten bu yana bizim gibi başka bir millet çıkmamış. Hadiste, fıkıhta, tefsirde, kelamda yetiştirdiğimiz dâhî imamlar sayesinde hep farklı olabilmiş ve hep farklı kalabilmişiz. Öyle ki, Buharî’ler, Müslim’ler, Tirmizî’lerden tutun Ebu Hanife’lere varıncaya kadar, bütün insanlığı kucaklayan bir anlayışın alperenleri hep bizden çıkmış.

İnsan, bu hususun ehemmiyetini, yurt dışına çıkıp, teferruata ait kavgaların verildiğini görünce veya haşîn, sert, katı, bağnaz bir kısım tipleri müşahede edince daha iyi anlıyor. Onun için ben, bazı kesimlerce tenkid edileceği ihtimalini de nazara alarak Türklerin yorumladığı mânâda, o enginlikte bir anlayışa “Bizim Müslümanlığımız” demekte bir beis görmedim ve görmüyorum. Elbetteki, bu düşünceye, İslâm’ın evrenselliğine toz kondurabilir, gölge düşürebilir diye itiraz edenler çıkacaktır. Tekrar ediyorum; bana göre, “İslâm’ın yoruma açık yönlerini evrenselliğe en uygun olarak sadece milletimiz yorumlamıştır” düşüncesi mübalağa olmasa gerek. Evet bizde, Mısır’da, Hindistan’da, Suud’da yetişen âlimler ölçüsünde âlim yetişmemiş olabilir. Ama onun bayraktarlığını yapma bu millete nasip olmuştur. Tabiî ki bu da baskıcı ve dayatmacı bir zihniyetle değil, müsamaha, af, tolerans ve diyalog yolları ile milletlerin gönlüne girmekle gerçekleşmiştir. Bu itibarla da, “Müslümanlık bu ise, hepimiz Müslümanız” demiştir pek çokları.

Şimdi, günümüzün aydın nesilleri, ahirzaman kudsîleri bu dâvâyı İnsanlığın İftihar Tablosu, O’nun Raşid Halifeleri ya da Osmanlılar ölçüsünde temsil ederek, bu uğurda kitle iletişim araçlarını da rantabl kullanabilirlerse, bütün insanlığa Müslümanlık adına söylenmesi gerekli olan şeyleri bir kere daha söyletmiş olacaklardır.

Şahsen ben, bu konuda fevkalâde ümitvârım. İslâm dünyasının büyük mütefekkiri, Mâlik b. Nebi’nin “Eğer İslâm dünyasının batısında Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası yoktu” diye tebcil ettiği o kutlu neslin torunlarının, bu işi yapacaklarına inancım tamdır. Daha şimdiden bu nesil, değişik kültürlerin birleşmesine ve bir kültür bulamacının meydana gelmesine vesile olacak adımları attı bile.. attı ve Küçük Asya ile Büyük Asya’nın birleşmesinin altyapılarını hazırladı. Evet, iktisadî, sınaî, idarî, ticarî, siyasî, askerî… hemen her alanda büyümemizin, sebepler planında garantisi olan faaliyetleri bu kudsîler kadrosu gerçekleştirme yolundadır. Bunlar, tâ Moğolistan’a varıncaya kadar bütün Orta Asya’da olduğu gibi, Avrupa’nın hemen her ülkesinde, Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde, Afrika’nın bazı bölgelerinde okullar açmışlar ve hatta şimdilerde, Yeni Zelanda, Kuzey Kore, Güney Amerika ve Çin’in kapılarını zorlamaktadırlar. Evet bu çağın kudsîleri dünyanın dört bir yanına dağılarak insanî normlar üstünde bir fevkalâdelikle vazifelerini yapıyorlar. Öyle ki, kendi duygu, kendi düşünce atkıları üzerinde, bütün insanlık tarafından kabul görecek bir dantela örüyorlar ve insanlığa yeni bir kültür anlayışı sunuyorlar. Bu arada, kitle iletişim araçları da -inşâallah- bu işe hız kazandıracaktır. Ama, kat’iyen unutmayalım ki, evvel ve âhir bu iş, gücünü İslâm’ı temsilden alacaktır.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

112|4|Hiç kimse O'nun dengi ve benzeri olmamıştır, olamaz!
Sura 112