Kadın-Erkek İlişkilerinde Nikâhın Önemi

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Düşünülmeden-taşınılmadan izdivaç adına ortaya konan evlilikler ve bir araya gelmeler, arkada ağlayıp sokaklarda sürünen eşler, “öksüzler yuvası”na bırakılan yetimler ve aileleri yüreklerinden yaralayan caniliklerle neticelenmiştir.

Nikâh konusunun dindeki yerini anlamak, beşerî davranışların kaynağını kavramakla mümkündür. Baştan belirtelim ki, modern düşüncenin davranışlarımızı rasyonellikle açıklaması isabetli değildir. Çünkü insanların davranışlarını ya arzu ve heves, veya inançları belirler. Akılları da bu esaslar çerçevesinde oluşur ve gelişir.

Bu demektir ki, sadece davranışlarımızın değil, davranışlarımızın değer hükmünü belirleyici olan düşüncelerimizin de kaynağı, ya arzu ve heveslerimiz veya inançlarımızdır. Yani bir davranışı iyi veya kötü olarak nitelememiz de son tahlilde inançlarımıza veya dürtülerimize dayanmaktadır. Bu yüzden Yüce Allah’ın:”Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi…” (Mü’minûn Sûresi, 23/71) beyanını çok önemli buluyoruz.

Nikâh akdi de insan nev’inin İlâhî yardım almak zorunda olduğu konulardan biridir. Öncelikle iki karşıt cinsin birbirinden yararlanmak için bir araya gelmesi, nikâh akdini gerektirir mi? Bu akit, taraflara hangi yükümlülükleri yükler? Bu yükümlülüklerin ihmal edilmesi hâlinde uygulanacak müeyyideler nelerdir? Bu ve benzeri konularda modern düşüncenin ve bu düşünce üzerine inşa edilen ahlâk ve hukuk anlayışının anlaşılır bir dil kullandığını görmek mümkün değildir. Bu yüzden modern dünyanın, aile kurumuna dâir en ciddi problemi budur: Belirsizlik… muğlaklık ve bu durumun tabiî bir neticesi olarak hiyerarşik boşluk ve kaos…

Bu çerçeveden baktığımızda nikâh akdi, dinî bir düzenlemedir ve rasyonalite ile açıklanamaz. Yüce Allah nikâhlanmayı emretmiş, Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu emri hem uygulamış hem de ümmetini bu konuda uyarmıştır.

Ayrıca Cenab-ı Hak nikâh sözleşmesiyle birbirine helâl olan eşler arasında ülfet, ünsiyet, muhabbet, merhamet ve şefkat duyguları yaratmayı vaat etmiş; bunu da varlığının, kudretinin ve vahdaniyetinin âyetlerinden/sembollerinden ve işaretlerinden biri olarak beyan buyurmuştur.

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rûm Sûresi, 30/21)

Bu iman sebebiyle Muhammed ümmeti arasında, her konuda olduğu gibi kadın-erkek münasebetlerinde de bir çerçeve oluşmuş ve bu çerçeve dışındaki münasebet şekilleri meşru görülmemiştir. Buna göre, kadınlar ve erkekler ancak nikâh sözleşmesiyle bir araya gelebilirler. Ve bu bir araya geliş ile aile denen kurum oluşur. Bu kurumun da hem kuruluşunda hem işleyişinde birtakım kurallara riayet edilir.

Böyle olması hâlinde, yani İlâhî kaynaklı olduğuna inandığımız kurallara riayet edilmesi hâlinde, dünya hayatı “cennet” olmaz; yine birtakım sıkıntılar, mihnetler ve meşakkatler yaşanır; çünkü bu hayat imtihan meydanıdır. Ancak beşerî müdahaleler neticesi ortaya çıkan kaos/kriz/buhran/bunalım gibi depresif rahatsızlıklara da bu ölçüde rastlanmaz.

Bu konu üç başlık altında ele alınabilir: 1. Modern dönemde değişen nikâh ve aile algısının yol açtığı sıkıntılar. 2. Özellikle üniversite gençliğini ciddi şekilde tesiri altına alan “gizli nikâh” meselesi. 3. Müt’a (geçici nikâh) konusu.

1-Modern Dönemde Değişen Nikâh ve Aile Algısının Yol Açtığı Sıkıntılar

Bu başlık altında, beşerî müdahaleler neticesi ortaya çıkan sevimsiz aile manzaralarının sebepleri üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Modern ailenin yaşadığı sıkıntıların temelinde şu noktaların bulunduğu kanaatini taşımaktayım:

A- Cinsler Arası Farklılık: Yüce Allah, erkek ve dişi olarak iki cins yaratmışken, modern paradigma bu farklılığı iptal etme peşine düşmüştür. Bu bakış açısıyla hareket eden insanlarda artık, kadın-erkek farklılığından söz etmek imkânı kalmamış, her şeye rağmen bunda ısrar edenler marjinallikle suçlanır hâle gelmiştir.

Ancak üzülerek görüyoruz ki, modern dünya, ekonomik alanda elde ettiği üstünlükten yararlanarak, her alana nüfuz etmeye, hattâ egemen olmaya çalışmakta, bu cümleden olmak üzere aile yapısını da yeniden inşa etmeye yönelmiş bulunmaktadır. Bunu yaparken, ardından da kadın erkek eşitliğini sağlama iddiasıyla, kadını da erkek kadar sorumlu tutmuştur. Bu durum ise kadının da erkek gibi her yükün altına girmesi neticesini doğurmuş, tabiatıyla, yaratılış özelliklerinde birtakım bozulmalar olmuş ve erkekleşme temayülü göstermeye başlamıştır. Bu durum, tabiî olarak erkeğin karakterini de etkilemiş ve o da kadınlaşma temayülü göstermeye başlamıştır.

1933 yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar tarafından kaleme alınan “Kadın Erkekleşince” adlı tiyatro oyununda tam da bu nokta canlandırılmış ve oyunun kadın kahramanı Nebahat Hanım’ın kocası Ali Süreyya’ya söylediği şu sözler meselenin özetini ortaya koymuştur:

“İkimizin aldığı para da hemen hemen birbirine eşit… İçinde yaşadığımız yüzyıl kadını erkekleştiriyor… Mademki biz erkek işlerine atılıyoruz. Siz erkekler neden kadın hizmetine el sürmekten çekiniyorsunuz?… Kadının erkekleşmesi biraz da erkeğin kadınlaşmasını gerektirmez mi? İş dengesi başka türlü nasıl düzelebilir?” (s. 69) Şimdilik sözüne ve düşüncesine itibar edilir çevreler bu konuya mesafeli durdukları için sanki bir problem teşkil etmiyormuş gibi gözükse de, hakikatte çok önemli bir mesele ile karşı karşıya bulunduğumuz, izahtan vârestedir. Çünkü nikâhtan söz edebilmek için iki farklı cinsin varlığını kabul etmek gerekir. Yüce Allah’ın, âyetlerinden/sembollerinden biri olarak sunduğu “kendi (cinsi)mizden eşler yaratıp aramızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi” ancak bu suretle gerçekleşir. Bunun anlamı, cinslerin, kendi cinsiyet özelliklerini korumaları ve o konuda herhangi bir yozlaşmaya imkân vermemeleridir.

B- Kefâet: Erkeğin bazı açılardan kadından geri olmaması mânâsına gelir ve İslâm fıkhında kadın tarafının hukukunu koruyucu bir şart olarak konulmuştur. Bunun için de esas itibariyle erkeğin evleneceği kadından bu yönlerden daha aşağı bir durumda bulunmaması gerekir. Erkeğin kadından daha iyi bir seviyede bulunması ise kadının lehine bir durum olup, denkliğe aykırı sayılmaz. Kefâet konusunda en sıkı kriterleri Hanefiler koymuştur. Çünkü bu mezhep kadına, velisinin izni olmadan nikâhlanma yetkisi tanımıştır. Ancak kadın kefâet konusunda yeterli duyarlılığı gözetmez ve ailesinin de iznini almadan evlenirse, veliye bu akdi feshetme hakkı, yetkisi tanımışlardır.

Günümüzde ise bu şart da yeterince gözetilmemekte, artık birçok bakımdan kocasından daha başarılı veya kariyer sahibi, daha iyi ücretle çalışan kadınlar görmek de mümkündür. Fakat bu tür ailelerde problemler artmaktadır. Evliliklerde kefâete riayetin pek çok faydaları izahtan vârestedir.

C- Hiyerarşi: Ailede reis, erkektir. Ancak, reislik, yetki kullanmak değil, mesuliyet üstlenmektir. Yetki kullanmak ise, sadece mesuliyeti yerine getirmeye yetecek miktarla sınırlandırılmıştır. Diğer bütün riyaset makamları da böyledir.

D- Görev Taksimi: Erkek, nafaka yükümlülüğünün tamamını üzerine almıştır. Kadın ise kocasına hizmet yükümlülüğü altına sokulmuştur. Böylece kadın ve erkek birbirine maddî ve hissî bağlarla da bağlanmışlardır.

Bu esaslara riayet edilerek kurulan bir ailede, mihnet ve meşakkatlerin asgarî seviyede kalacağını düşünüyoruz. Yaşadığımız ve içinde büyüdüğümüz modern hayat, bu kanaatimizi her geçen gün daha da pekiştirmektedir. Çünkü modern insan, küçümsediği ve reddettiği aile düzeninden daha sağlam ve sağlıklısını kurabilmiş değildir. Günümüzün eğitimli, varlıklı ve hatta kariyer sahibi bireyleri dahi, ümmî annelerinin ve ümmî babalarının başardıkları ailevî başarıyı ortaya koyamadıklarını herhâlde kabul ederler. Ne var ki bu durumu sorgulamayı bir türlü düşünmezler. Hâlbuki artık bu durumun sorgulanmasının vakti çoktan gelmiştir.

Sözünü ettiğimiz sorgulamaya bir ilk adım olarak kısaca işarette bulunmamız gerekirse şunları söyleyebiliriz:

Kadının iş hayatına atılmasıyla bir zihniyet devrimi yaşanmaya başlamıştır. Geçmişte “Maşa kadar eri olanın paşa kadar yeri olur.” anlayışının yerine, “iş, maaş ve bordro güvencesi” ikâme edilmiştir. Bu durumun tabii bir neticesi olarak da kadınlar, kocalarından çok patronlarına güvenmek ve yönelmek durumunda kalmışlardır. Böyle olunca kadının alâkası, hizmeti ve hürmeti birinci derecede patron merkezli bir karaktere bürünmüştür. Bu durum ise aile hayatına maalesef menfî yönde tesir etmektedir. Bu anlayışın tabiî bir neticesi olarak, iş hayatında her türlü sıkıntıyı kolaylıkla göğüslemeyi başaran kadın, aile hayatında en küçük sıkıntıyı bile göğüslemeye yanaşmamaktadır.

E- Bazıları için çok önemli gözükmese de kanaatimce aile hayatımız adına önemli konulardan biri de, erkek cinsinin, geçmişin günahını ödemeye mahkûm edilmesi sebebiyle, kolayca aşağılanır bir konuma düşürülmesidir. Modern çağın belirleyici özelliklerinden biri de bu olsa gerektir.

F- Bütün bu karmaşadan kurtulabilmenin tek yolu olarak şu inancı görmekteyim: Bu konu, sadece insan denen varlığın aklı ve tecrübesiyle çözebileceği konulardan değildir. Çünkü Yüce Allah ne kadındır, ne erkektir; ne de çocuk veya ebeveyndir. Dolayısıyla koyduğu hükümlerde ne kadının veya erkeğin yanında veya karşısındadır; ne ebeveynin veya çocukların yanında veyahut karşısındadır. Onun hükümleri hem kadınlar, hem erkekler, hem ebeveynler hem de çocuklar için en adil, en ahlâklı ve hakkâniyete en uyun olandır.

Bizim konumumuzdaki kimselere düşen asıl görev ise, Yüce Allah’ın ve O’nun Sevgili Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konulardaki emir ve tavsiyelerini dürüstçe anlamak ve anlatmaktır. Bu vesile ile şu hususu da arz etmek isterim: Modern çağın hâkim hususiyeti, sosyal konularda, yani insanî/beşerî problemlerde, dayanabileceği sabitelerden mahrum bulunmasıdır. Daha da kötüsü, bu durumu olumlaması, hattâ kutsama derecesinde benimsemesidir. Çünkü kendisini, değişim, dönüşüm, ilerleme, gelişme gibi kavramların büyüsüne öylesine kaptırmıştır ki, bu konulara ait bazı sınırların bulunması gerektiğine dâir bir düşünce bile geliştirememiştir. Yapabildiği tek şey, mevcut beşerî temayülleri yoklamak, bu alandaki istatistikleri değerlendirmek ve belli felsefî görüşlere ve belli düzeyde ekonomik güce sahip çevrelerin arzu ve isteklerini antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerin desteğiyle meşrulaştırmaya çalışmaktır.

Hâlbuki mümin insanın düşünce tarzı şudur: İnsan nev’i, kendi hakkında sağlıklı karar verebilmesi için bir üst varlığa muhtaçtır. O varlık ona rehberlik etmeli, onun kılavuzu olmalı, yol haritasını çizmeli, kısaca ona bir hayat tarzı belirlemelidir. Hem de insanların kendi aralarındaki münasebetlerin mahiyet ve karakterini belirlemekle yetinmemeli, insan ile eşya arasındaki münasebetin yönünü ve şeklini de belirlemelidir. Yani erkek-kadın arasındaki münasebetin meşruiyet noktalarını gösterdiği gibi, insan ile altın ve gümüş arasındaki münasebetin de meşruiyet ölçüsünü belirlemelidir. Özellikle bu iki misâli zikretmemin sebebi, her tarihte ve her coğrafyada, bütün insanlığın en ağır iki imtihan konusu olmaları sebebiyledir.

2. Özellikle Üniversite Gençliğini Ciddi Şekilde Tesiri Altına Alan “Gizli Nikâh” Meselesi

Öncelikle iki şahit huzurunda kıyılan nikâhın geçerliliği ile, başkalarından gizlemek maksadıyla sadece iki şahidin dışındakilerden saklanan ve gizlenen nikâhın geçerliliğinin birbirinden farklı şeyler olduğunu belirtmek gerekir. Kazâ/hukuk açısından iki şahidin şehadetiyle kıyılan nikâhın sıhhatine kâil olurken, başta aile olmak üzere, yakın ve uzak çevreden gizlemek maksadıyla ve bazen bu durumdan başkalarına bahsetmemeleri yönünde şahitlere de telkinde bulunarak yapılan nikâh sözleşmelerinin, bu akdin özüne/cevherine/ruhuna ve maksadına aykırı düştüğünü düşünüyor, bu yüzden şer’an tecviz edilmesinin mümkün olduğunu sanmıyoruz.

Çünkü:

A. Hanefilerin dışındaki üç mezhep, nikâ­hın sıhhati için, değil yalnız velinin bilgisinin bulunmasını, rızasının alınmasını da şart koşmuşlardır. Cumhur tabir edilen kâhir ekseriyetin bu görüşünü dayandırdıkları çok güçlü deliller olduğunu hatırda tutup, Hanefi mezhebine mensup Müslümanların da bu konuyu önemsemeleri gerekmektedir. Dolayısıyla özellikle babanın bilgisinden gizlenen bir evliliğin sıhhati kesinlikle savunulamaz.

Bu konuda Hanefi mezhebinin kadına irade serbestliği tanıdığını görmekteyiz. Ancak veliye, erkeğin bayana denk olmadığı gibi gerekli durumlarda evliliği feshettirme yetkisi tanınarak kadının karşılaşabileceği bazı sıkıntılı durumlara karşı onu koruma esası getirilmiştir.

B. Nikâhta şahitlerin hazır olması şarttır ve bu konuda icma (görüş birliği) vardır. Şahitlerin olması, nikâhın sıhhat şartlarındandır. Yani şahitsiz nikâh geçerli değildir. Şahitlerin hazır olmasının hikmetlerinden biri de nikâhın duyurulmasıdır. Ancak, şahitlerin varlığının, nikâhın duyurulması için yeterli olup olmadığında ihtilâf vardır. İmam Âzam ve İmam Şafii Hazretleri, şahitlerle yapılan fakat ilân edilmeyen evlilik için “mekruh olsa da sahihtir” derken; İmam Malik, şahitlerin huzurunda yapılsa da halka ilân edilmeyen ve şahitlere “Bu evliliğimizi kimseye söylemeyin.” denilen nikâhın geçersiz olduğu görüşündedir. Ona göre, bu şekilde evlenenlerin nikâhı, yetkili merci tarafından bozulmalıdır. Çünkü bu durum, Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) “Nikâhı ilân ediniz, onu mescidlerde akdediniz ve nikâhta def çalınız.” emrine aykırıdır. (Tirmizi, Nikâh 6) Bir diğer hadîslerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Nikâhta, haramla helâli birbirinden ayıran şey, def çalmak ve ses (çıkarmak)tır.” (Tirmizi, Nikâh 6; Nesai, Nikâh 72) Yani, o nikâhın ilân edilmesidir. Günümüzde gizli nikâh meselesinin önüne geçmek adına nikâhın ilânı da ayrı bir önem kazanmaktadır.

C. İhtilâflı durumlarda ihtiyatlı olanı almak, dindarlığın gereğidir. Yani fıkhî bir meselede âlimler arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmışsa, bu durumda ihtilaftan kurtulacak görüşü almak, daha uygun bir davranıştır.

Nikâh gibi hayatî bir konuda, bazı kîl (zayıf) kavillerle amel etmeye yönelmek son derece riskli bir durumdur.

3. Müt’a (Geçici Nikâh) Konusu

Müt’a nikâhının sıhhatine dâir bugüne kadar söylenenlerle alâkalı olarak sadece şu kadarına işaret etmek istiyorum: Bilindiği üzere Sünnî mezheplerin tamamı müt’a nikâhının son kertede kıyamete kadar yasaklandığını kabul etmişlerdir. Peygamber Efendimiz, ilk defa Hayber Savaşı’ndan önce üç gün müt’aya izin vermiş; daha sonra da onu yasaklamıştır. Allah Resûlü’nün ikinci kez izin verişi de Mekke’nin Fethi’nde vuku bulmuş; üç günlük izinden sonra Resûlullah Müt’a’yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü’ne kadar yasaklamıştır.

Bu konuda en açık ve güçlü delil olarak er-Rabî b. Sebra el-Cühenî’nin rivayet ettiği şu hadîse dayanmışlardır: Râvî’nin babası Sebra, Mekke fethinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bulunmuş, müt’a nikâhı ruhsatından istifade etmiş, böyle bir nikâh içinde yaşarken Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Ey insanlar! Sizin, kadınlardan müt’a nikâhı ile faydalanmanıza izin vermiştim. Biliniz ki Allah Teâlâ bunu, kıyâmet gününe kadar haram kılmıştır, kimin yanında böyle bir kadın varsa bıraksın, onlara verdiğiniz mehirlerden hiçbir kısmını da geri almayın.” (Müslim, “Nikâh”, 22) Allah Rasûlü bu yasağı veda haccında tekrar etmiştir. (Ebû Davud, “Nikâh”, 13; İbn Mâce, “Nikâh”, 44)

Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbîler de bu iznin geçici olduğunu ve daha sonra kesinlikle haram kılındığını vurgulamıştır. Mesela, bir defasında, müt’anın helâl olduğuna inanan birisi Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü’nün Müt’a’yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir. (Buhârî, “Nikâh”, 31; Müslim, “Nikâh”, 29-32; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Üstelik bu rivayet bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (Kitabu’t-Tehzib, 7/251) Ne gariptir ki kitabın yazarı bu hadisle alâkalı Hz. Ali’nin takiyye yaptığını iddia etmektedir. Ayrıca, Müt’a’nın haram olduğuna dair Hz. Ali’nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. (Kitabu’l-İstibsar, 3/142) Eğer iddia edildiği gibi Allah’ın aslanı o dönemde takiyye yapmışsa halife olduğunda müt’anın caiz olduğunu söylemesine, takiyye yapmasına bir mani mi vardı? Halife iken serbest olduğunu ilan ederdi.

Prof. Dr. Salim Öğüt, Yeni Ümit

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

2|199|Sonra, insanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün ve Allah'tan af dileyin. Çünkü Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.
Sura 2