Katılım bankaları niçin hiç zarar etmiyor?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Katılım bankalarının katılım hesabı sahiplerine kâr verme garantisi yoktur. Zarar da söz konusu olabilir. Katılım bankaları katılım hesapları havuzunda biriken paralarla yüzlerce kalem iş yaptığından, bunlardan bazıları başarısız olsa bile, çoğu kârla neticelendiğinden toplamda şimdiye kadar hep kâr dağıtmışlardır. Zararla sonuçlanan projeler ancak dağıtılan kâr paylarının miktarını düşürür. Meselâ yüz kalem projeden 90 tanesi başarıyla neticelenip 10 tanesi başarısızlıkla sonuçlansa, bunun ortalama neticesi en fazla diyelim ki 100 liraya 10 lira kâr vermek yerine, 9 lira kâr vermek demektir. Nitekim katılım bankaları dâhil bankacılık sisteminde geri dönmeyen alacaklar %2-3 gibi düşük bir seviyededir. Bu kurumların kâr-zarar esasına göre çalıştığını göstermek için illâ hesap sahiplerine zarar ettirmeleri gibi bir şart söz konusu olamaz. Neticede bu kurumlar zarar etmek için değil, kâr etmek için yola koyulmuşlardır. Katılım bankaları kendilerine yatırılan paraları çok arzu edilen ortaklık yöntemleriyle değerlendirmekte çeşitli sebeplerle zorlanmakta, bu yüzden daha kolay ve daha az riskli olan mal ve hizmet alım-satımına yönelmektedir. Bu tercih de onların zarar riskini azaltan bir unsurdur. Katılım bankaları geleneksel faizli bankalardan farklı olarak, ihtiyacı olanlara nakdî (parasal) kredi vermek yerine –çünkü bu doğrudan faizi doğurur ihtiyaç duyulan malı satıcıdan peşin alıp müşterisine vadeli satar. Yazımızın ana konusu, işte bu peşin alıp vadeli satmanın ne ölçüde meşru olduğunu belirlemektir.

Elinde bir miktar parasal sermaye bulunan kişi, bunu kendisi işletmeyip bir başkasına işletmek üzere aktardığında bu işlemden ya faiz veya kâr elde eder. Parasal sermayenin borç verilip anaparaya oranlanarak elde edilen ve önceden belirlenen sabit getirisine faiz; ortaklık yöntemiyle verilip, işin sonunda ortaya çıkan pozitif net kazancın doğması şartıyla ve onunla orantılı getirisine de kâr denir. Geleneksel bankacılıkta para bir mal gibi değerlendirilip, meselâ bugünkü 100 lira vadeli 110 liraya karşılık satılabilir. Buradaki 10 liralık fazlalığın karşılığı aranmaz, bunun neden 10 lira olduğu sorgulanmaz ve ‘faiz’ adı verilen bu fazlalığa ‘sermayenin zaman değeri’, ‘iskonto haddi’ gibi hayalî karşılıklar bulunmaya çalışılır. Hâlbuki bu 10 liralık faizin karşılığında üretilmiş bir katma değer olmayabilir veya olsa da bu 10 liralık faiz ile üretilen katma değer arasında denge yoktur; 10 liralık faiz, üretilen katma değerden ya azdır veya çoktur. Katılım bankacılığında ise para, para karşılığında ancak eşit miktarda değiştirilir, yani faizsiz ödünç verilir. Eğer paradan para kazanılmak isteniyorsa, bu kazancın mutlaka topluma sunulan bir hizmet, bir katma değer veya malın değerindeki bir artışa karşılık gelmesi gerekir. Yani katılım bankacılığında bir parasal işlemde para tarafındaki bir artışın, mal veya hizmet tarafındaki reel bir artışa karşılık gelmesi ve her iki tarafın birbirini dengelemesi gerekir. Geleneksel bankacılıkta ise bir para hareketi başka bir para hareketine karşılık gelir ve para hareketi mal hareketine bağlanmadığı gibi para hareketlerinin birbirini dengelemesi söz konusu değildir. Bir taraf diğer taraftan ya azdır veya çoktur. Netice, kaçınılmaz eşitsizliktir.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

5|65|Eğer Ehlikitap, iman edip korunsaydı, onların kötülüklerini mutlaka örter ve kendilerini bol nimetli cennetlere mutlaka sokardık.
Sura 5