Kur’ân, Hazinelerini Kimlere Açar?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Kur’an’a itimat etmeniz, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sadır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelamıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir.” mülahazasıyla Kur’an’a teveccüh etmeniz çok önemlidir. Böyle bir iman ve itimat sayesinde, O’nu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Siz şu karşıdaki şemâile şöyle bakarsanız, bakışınızı onun üzerine yoğunlaştırırsanız, gözünüzü teksif ettiğinizde şu dış yüzünün arkasında, hemen yarım metre arkada bir tablo daha görebilirsiniz. Onun üçüncü buudunu görürsünüz. Daha bir im’anı nazar eder, bir arka görmeye sıçrarsanız bir buud daha yakalayabilirsiniz. Biraz daha kendinizi zorlarsanız, gözlerinizi teksif ederseniz, bir buud daha görebilirsiniz. Ve gördüğünüz buud, bir önceki buuda nisbeten biraz daha genişler, büyür, daha bir açılır hatta bu buudda okuduğunuz yazıları o perdede daha rahat okuyabilirsiniz.

İşte, Kur’anı Kerim’e de, onda bir şeyler bulacağınız itimadı ve böyle ciddi bir inanmışlık içinde baktığınız zaman, başkalarının filozofça ve mütefekkirane bakmalarının çok ötesinde şeyler müşahade edebilirsiniz. Ümmî de olsanız ki biz hepimiz bir açıdan ümmî kategorisine dahiliz çok daha derin şeyler görebilirsiniz. Çok engin şeylere şahit olabilirsiniz. Kur’an, bir bahri bîpâyândır, uçsuz bucaksız bir denizdir. Fakat, O kendisine itimat etmeyen, ona güvenmeyenlere karşı cimri ve kıskanç davranır. Kendi kıt akılları ve eksik idraklerinden dolayı Kur’an’ı anlamayan, onun lafızlarına takılan, i’rabında hatalar arayan, ona hâşâ Efendimiz’in (sav) sözü nazarıyla bakan ve Mütekellimi Ezelî’den gaflet eden insanlara karşı Kur’anı Kerim cimrice davranır, hazinelerini kıskanır onlardan.

Evet, Kur’an bazılarına cimri davranır; çünkü, onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhete. Onlar, semîh bir gönülle Kur’an’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’an’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. İçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar. Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi altın damar içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat, hassas bir insan, bir tanecik emâre görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır.

İşte, burada da karşılıklı bir takip etme vardır. Yani, siz Kur’an’da bir şeyler bulacağınıza inanır, onun ayetlerini hazineyi gösteren işaret taşları gibi bir bir takip ederseniz, O da sizi yakın takibe alır, hazine dairesinin kapısını açık bırakır. Neticede, O’nun aydınlatıcı tayfları arkasında, filozofların duymadığı şeyleri duyarsınız. Onun için, bazen bir ümmî, tekkedeki bir postnişin, İbni Sina gibi bir dâhînin duyduğunun çok üstünde duymuştur Kur’an’ı. Farabi sizin köyün çobanı kadar duymamıştır onu. İbni Rüşd, bir fevkalâdeliği olmayan bir mümin kadar iman hakikatlerine muttali olamamıştır. Üstad Hazretleri de onlar için “âdi bir mümin mertebesini ancak kazanmışlardır.” diyor.

Onlar ilmî ve filozofça bakışlarını bir mercek gibi gözleri önüne koyuyor ve Kur’an’a öyle bakıyorlar. Dolayısıyla, Kur’an’a ait meânî, onların o bakışına göre şekilleniyor. Oysa ki, Kur’an’a bakış; ulûhiyete ait yanı açısından, ulûhiyete ait tayfları görme mülahazasıyla olmalıdır. Cenâbı Allah Kur’an’ı, Efendimiz’in (sav) kalbini, ruhunu ve his dünyasını tecrid ederek O’na indirmiştir ki; Efendimiz’in (sav) malumâtı sâbıkası Kitab’a, yeni renkler katmasın, onu bulandırmasın. Bu açıdan, bazı şeyler bilen ve bildiklerine güvenen, kendi malumâtına itimat eden insanların, nazarî planda inansalar da, gerçekte inanmaları biraz zordur. Öğrenegeldikleri bilgi kırıntıları, kendi rengini karıştırır Kitabullah’a.. karıştırır da hep o kıstas ve kriterlerle bakarlar, değerlendirirler ve tabiî ki hep yanlış sonuç elde ederler.

Kur’anı Kerim ve Efendimiz hakkında “sonsuz” sıfatı kullanılabilir mi?

Kur’an’a ve Efendimiz’e (sav) sonsuz demenin hiçbir mahzuru yoktur. Biz hepimiz sonsuza, ebede namzetiz. Sonsuz olacağız bir gün. Bir şeyin sonsuzluğunun, kendinden olması başkadır, sonsuzluğun bir başkasıyla kıyamı başkadır. Hepimiz ölmemek üzere ahirette dirilmiyecek miyiz? Bize lutfedilen nimetlerin herbirisi sonsuzluğun bir tecelli dalga boyu olmayacak mı?

İşte, Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) nuru da, ezelden ebede kadar bütün alemleri tutmuştur; fakat, o nur kendi kendine ve kendinden değildir. Zatı ulûhiyete “vacib’ulvücud” deniliyor; bu ifade, “varlığı kendinden” demektir. Cenâbı Hakk’ın varlığı vaciptir, mümkin değildir. Mahlukâta gelince, onlar “mümkin’ülvücud”tur. Yani, onların vücuda gelmesi mümkündür; ama vücudu kendinden olan bir Zat, bir Hâlıkı Mutlak onları vücut sahasına çıkarabilir.

Evet, Kur’anı Kerim’in de, Rasûlü Ekrem aleyhisselam’ın da kayyumiyeti Hayy u Kayyûm’dan, ebediyeti Bâkii zü’lCelal’dendir. Onlar, Allah’ın varlığıyla kâimse şayet, hem Efendimiz (sav) ve hem de Kur’an sonsuzdur.

Biz de o sonsuzluğun peşinde koşuyoruz. Şu fânî hayatımızı, sonsuz, ebedî, tükenmeyen bir hayata çevirmek için gayret gösteriyoruz. Bu ifade de doğrudur ve bu şekilde söylenmesinde bir mahzur yoktur. Bazıları, “Sonsuz Nur” isimli kitabın Arapça tercümesindeki “ErRisaletü’lHâlide” adını görünce rahatsız olmuşlar. Maalesef, arz etmeye çalıştığım hususu ve hepimizin ebede talip olduğumuz hakikatini kavrayamamışlar.

Bir insan “Benim kapasitem ve sınırım bu kadar” diyebilir mi?

Eğer mevzu, Cenâbı Hakk’ın teklif dairesi içinde bir husus ise, böyle bir söz doğru değildir. Allah Teâlâ, insana tâkatını aşan hiçbir şey teklif etmemiştir. Beş vakit namaz, Hac ve Zekat gibi ibadetler nefse ağır gelebilir. Fakat usûlcülerin dediği gibi bunlar, beşere yüklenebilecek, onların da taşıyabileceği türden vazifelerdir. Tıpkı bir merkûbun (bineğin) belli kilogram yük taşıma kapasitesi olduğu ve üzerine o ölçüde yük vurulduğu gibi insanın ne kadar yük taşıyacağını bilen Hâlıkı Kerim, onu fıtratına uygun bir kısım sorumluluklarla mükellef kılmıştır.

Teklif dairesinde insanların hevâ ve hevesleri ölçü değildir; beşeri yaratan Yüce Kudret onu en iyi bilendir ve onun yapısına, tabiatına ve tâkatine münasip şeyleri ondan ister. Mesela, namaz kılmak, hususiyle de sabah namazına kalkmak bazılarına çok zor geliyor olabilir. Oysa, ne sabah namazı ve ne de diğer namazları kılmak bir yük, bir zorluk ve kulun sırtında bir sıklettir. Bilakis, insan onu fıtrat haline getirdi mi, namaz bir haz kaynağı, bir ferahlık vesilesi, bir güç ve kuvvet menbaıdır. Fakat, bazen insana yerinden kalkmak bile ağır gelebilir. Sabahtan akşama kadar sırt üstü yatan, salondan kalkıp mutfağa gitmeyi bile çok yorucu bir iş bildiğinden televizyonun karşısına meşrubat dolapları koyan, borular döşeten günümüzün zavallı insanı ıtrahâtı dahi bir angarya ve çok ağır bir iş görüyorsa, namazı da ruhunu ezen bir yük ve altından kalkılmaz bir teklif olarak görebilir. Ama onun çarpık anlayışı ve tembelliği ölçü değildir.

Eğer sorumluluklarımızı Allah (cc) yüklemişse, Efendimiz (sav) tebliğ ve tahmil etmişse, onlar hakkında ‘bizim takatımızı aşan şeyler’ diyemeyiz. Bu söz yalan olur. Bize takatımızın üstünde hiçbir sorumluluk teklif edilmemiştir. Nereye kadar? Ölmeye kadar, çoluk çocuğumuzu kaybetmeye kadar, Allah uzak etsin evimizin yanmasına, hicret için yurdumuzuyuvamızı terk etmek zorunda kalmamıza kadar.. bunların hiçbirisi “teklîfi mâ lâ yutâk” değildir. Ama tembelliğe, rahata ve dertsizliğe alışmış olanlar, bunları, altından kalkılması çok zor olan ağır yüklerin insan sırtına yüklenmesi gibi görebilirler.

Felaket günlerimize destan kesen Merhum Akif der ki:

“Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm. Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu. Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum. Ya Rabb beni evvel getireydin ne olurdu!”

Zannediyorum, hepimiz Fatih’le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim’in yanında Kutlu Nebî’nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat, ben Merhum Şair’in bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, “Ya Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!” Çünkü, o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad u figan yükselirdi. Şimdilerde Allah tek bir acıyı da göstermesin bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde de binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale’yi biliyoruz; ama o savaşların hiç birinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryad kopmuştur. İşte, o zor günler, mesela, bir İstiklal Harbi de “teklifi mâ lâ yutak” değildir. Fakat, günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkansız zaman dilimleridir.

Bazı şeyler de vardır ki, bunlar dinin emretmediği, şahsın kendi kanaat ve kararının bir sonucu olan hususlardır. Mesela, nefsini dizginleme yolları arayan bir insan, “Ben günde bir öğün yemek yiyeceğim.” diyebilir. Ya da “Bir yabancı memlekette vatanıma hasret yaşasam da, dörtbeş sene Rabb’imi anlatacağım.” şeklinde kendi kendine söz verebilir. Cenâbı Allah’ın, o insanın söylediği şekilde bir teklifi yoktur; öyle bir vazife tahmil etmemiştir kuluna. İnsan, bunları, o şekilde yapmazsa sorumlu olmaz; fakat yaparsa, fedakarlığının karşılığını görür. Bu fedakarca bir davranıştır.

Kezâ, insanın manevî hayatı adına bir derinleşme mevzuu ve ilme’lyakîni ayne’lyakîn seviyesine yükseltme, kabilse onu hakka’lyakin sınırına götürme hususu da insana teklif edilen şeylerden değildir. Fakat, bir insan bunların arkasında olursa; Allah (cc) indinde, derinleşmesinin mükafatını görür.

Bir toplum da, “teklifi mâ lâ yutâk” olmamak üzere bazı hususlarda aralarında mütabakat sağlarsa; mesela, “Ülkemizin dört bir yanında eğitim faaliyetlerine katkıda bulunalım. Her birimiz millî kalkınmanın gönüllü erleri olarak çalışalım. Yarının ümidi nesillerimizi seviyeli yetiştirelim.” der ve bunun gereklerini yerine getirirlerse; bu duygu, karar ve salih amel her türlü takdirin üstündedir. Fakat, bu da güç yetirilmez bir işin omuza yüklenmesi demek değildir.

Dinimizde, “Bu ağır yükü götüremiyorum.” denebilecek hiç bir mesuliyet yoktur ve böyle bir sözü söylemek sadece bir mazeret ve bahaneden ibarettir, yanlıştır.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

86|1|Yemin olsun göğe ve Târık'a; o, gece gelene/o, tokmak gibi vurana/o, çıkıverip de yürek hoplatana.
Sura 86