Kur’an Peygamberimiz’in Beyanı Olamaz mı?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Bu mevzuda şimdiye kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde, pek çok şey söylenmiş ve pek çok şey yazılmıştır. Biz, sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.

Kur’ân-ı Kerimin, Efendimiz veya başka biri tarafından tertib edildiği iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur’ân düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzûdur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müsteşrikleri de, bu mevzûda düşünmeden garazlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur’ân, kim olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mâl edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhi olduğu anlaşılacaktır.

Şimdi bu ciddi mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:

1. Bir kere Kur’ân’ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; arablar, efendimizin Kur’ân dışı beyanlarını, kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur’ân karşısında hayret ve hayranlık duymaktan kendilerini alamıyorlardı.

2. Hadîsleri okurken onların arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysaki, Kur’ân’ın sesinde yüksek bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insanın beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.

3. Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâi, iktisadî, idârî ve hukukî bir sistem getirip vaz’ etmesi, herşeyden evvel düşünce ve aklın bedahetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.

4. Kur’ân’da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet, hukuk ve iktisad gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek, bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı kadar ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden her biri, birkaç dâhisinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek mantık ve sâlim düşünce ile telifi imkansız ve mücerred bir iddiadır.

5. Kur’ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlarca evvel Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte her biri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri..!

Kur’ân’ın, geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar, geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Meselâ: Senelerce evvel Mekke’nin fethedileceğini ve Kâ’be’ye emniyet içinde girileceğini “Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz” (Fetih suresi/27) âyetiyle haber verdiği gibi, İslâm’ın, bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da “O, Resulünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak Allah yeter” (Fetih/28) beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Romalılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir galibiyetiyle müslümanların sevineceğini “Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetten sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah’a aiddir. O gün müminler de sevinirler.” (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuştu; vakti gelince Kur’ân’ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, “Ey Resûl, Rabbin, sana indirileni duyar; eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır” (Maide/67) âyetiyle de en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va’d olunmuştu ve öyle de oldu.

Değişik ilim dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceği, ilmi buluş ve tesbitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını “Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur’ân ve Kur’ân’ın getirdikleri )’nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şâhid olması yetmez mi?” (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.

Ayrıca, Kur’ân, nâzil olduğu günden bu yana “Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine Onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de.” (İsra/88) deyip hasımlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakta ve mucize olduğunu ilan etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu ilk yıllarda, müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hâkimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiç birşey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur’ân “Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va’detti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir” (Nur/55) âyetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.

Daha bunlar gibi, müslümanlığın ve müslümanların geleceği, zafer ve hezimetleri, terakki ve tedennileriyle alâkalı pek çok âyetler vardır ki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerim’in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa fezlekeler halinde, Kur’ân’ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, Onun bu mevzûdaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzûdaki beyanlarıyla ona beşer kelâmı demek de mümkün değildir.

Yüzlerce âyetin sarâhet, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri hakikatlara dair pek çok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç âyetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.

1. Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?” (Enbiya/30) âyetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Âyette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netice değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık O, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da namzed görünmektedir.

2. Astronomi

Kur’ân-ı Kerim’de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların bir araya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifa edeceğiz. “Allah o zattır ki, gökleri, görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Güneşi ve ayı iradesine boyun eğdirtti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir” (Ra’d/2) Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, herşeyin nizam içinde baş-başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-i âsumanı tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zaruridir.

Kur’ân bu ifadesiyle bizlere, kütlelerarası ile’l-merkez (merkez çek) an’il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton’un çekim kanununa veya Einstein’in (hayyız)’ine uyup uymaması birşey ifade etmez.

Hele âyetin, güneş ve ayın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahman sûresindeki “Güneş ve ayın hareketleri tamamen bir hesaba bağlıdır” (Rahman/5), Enbiya sûresindeki “Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan O’dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler” (Enbiya/33), Yâsin sûresindeki “Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir.” dedikten sonra “Bunların herbiri belli bir yörüngede döner dururlar.” (Yasin/38-40) diyerek, güneş, ay ve sair gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.

b- Yerin yuvarlaklığı mevzuunda: “Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor”(Zümer/5) âyeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın, yerkürenin başına “sarık gibi dolanması” sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise “Arkasından da yeryüzünü mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde) söbüleştirdi” (Nâzıât/30) diyerek müşahidlere peygamberlik buudunda varılmış en nihâi noktayı gösterdi.

c-Mekân genişlemesi hususunda: “Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz” (Zâriyât/47) Bu genişleme ister Einstein’in anladığı manada, ister Edwin Huble’nin, güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur’ân’ın ana temasına parmak basıp, tecrûbi ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık neşretmesidir. 3-Metoroloji: Hava akımları, bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur’ân-ı Kerim’de, yer yer ilâhi nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan biri. Meselâ “Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor. Birde bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor. (Nur/43)

Her yerde olduğu gibi, burada da Kur’ân yağmur vak’asının nihâi durumunu ihtâr ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki in’amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmak aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından, hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur’ân’ın beyanına hayranlık duyar. Kur’ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesini, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesini; rüzgarların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesini; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesini ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtlar üzerinde durur; teferruata ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır. Hicr sûresindeki “Aşılayıcı rüzgarları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim etdik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz” (Hicr/22) âyet, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgarların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysaki, Kur’ân nâzil olduğu zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgarların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi…

4. Fizik:

Varlığın ana unsuru madde ve Onun, çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur’ân-ı Kerim’in ele alıp anlattığı mevzûlardandır.

Meselâ, Zâriyat sûresinde “İyice düşünesiniz diye biz herşeyi çift olarak yarattık” (Zâriyât/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur’ân’ın kullandığı malzeme itibariyle, meşgul olmaz. O ana vak’a ve asıl tema bunun önemli bir esas ve âlem-şümûl bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ süresindeki âyet ise “Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik” diyerek, (Şuara/7)her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allah’ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin sûresindeki âyet ise, daha şümullü ve daha enteresan. “Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır” (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da ihtar edilmektedir.

Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde, anti-madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka herşeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.

Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pekçok ilâhi beyan var ki, her birisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna hem de peygamberimizin O’nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.

Evet, Kur’ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pek çok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.

Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını veriyorsa, o kitabı, değil on-dört asır evvelki bir insana, günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap Kur’ân gibi muhtevası zengin ifadeleri çarpıcı, üslûbu âli, şivesi de ilâhi olursa..

Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, ümmiliği mucize o Zât, mektebin, medresenin, kitabın bilinmediği o câhili vasatta, canlılarda sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi? Rüzgarların aşılayıcı olduğunu, nebatat ve bulutları telkîh ettiğini, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin elipsi olduğunu O’na kim ta’lim etti? Mekân genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuvarda öğrendi? Hangi röntgen şualarıyla ceninin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynına tesbit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf, mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddütsüz, fütursuz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı…?

5. Kur’ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mes’uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp O’na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O’na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır. Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe/43) şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da “Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirlere sahip olmak yakışmaz, Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir.” (Enfal/67)

“Eğer Allah’tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (EnfâI/68) mahiyetinde itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah’ın dilemesine havale etmeden, “yarın bu işi yaparım” dediği için “Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse (de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve “umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır de” (Kehf/23-24) emir ve tenbihinde bulunmuş, bir başka sefer “İnsanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi” (Ah-zâb/37) itab işmâm eder mahiyette sadece Allah’tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince “Ey peygamber! eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafur ve rahimdir” (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.

Daha bunlar gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O’nun vazife, mes’uliyet ve selâhi-yetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırları riâyet edilmediği, vazife ve mes’uliyetin mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O’na itâb edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yer yer sertçe uyarılmalar yapılmıştır.

Şimdi hiç akıl kabul eder mi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ…! belki o kitap Allah kitabı, O Zat da O’nun şerefli mübelliğidir…

6. Kur’ân-ı Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere mâletmek mümkün değildir.

Efendimiz (S.A.V.) peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar pekçoğu itibariyle de O’na muârız idiler. Yer yer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur’ân’ı bir kalıba yerleştirmek, birşeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman hristiyan ve yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyor, ne pahasına olursa olsun Kur’ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen herşeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (SAV.), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur’ân’la muâraza ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca hasıma rağmen.

Evet, o gün, hristiyan ve yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev temsilcileri, tek cephe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur’ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o baş döndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve ruhâniliğiyle muhataplarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi.. bir mübâriz gibi hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu “Siz de Kur’ân’a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir sûresine denk birşey, dahada olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin..!” dediği ve o günden bugüne de “Eğer kulumuz Muhammed’e (S.A.V.) indirdiğimizden şübhe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz, Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız.” (Bakara/23) “Deki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de” (İsrâ/88) “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Deki: öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sûre getiriniz.(Hatta) eğer doğru iseniz, Allah’dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız” (Hûd/13)âyetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna cevap verilmemesi, onun kaynağının beşeri olmadığını gösterir. Zira, tarih şahittir ki, Kur’ân’ın muarızları Ona ve Onun mübelliğine her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur’ân’a nazire yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle birşeye güçleri yetseydi, nazire ile Kur’ân’ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna girmeyeceklerdi.

Evet, o koca belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri, Kur’ân’a nazire yapılamamasının en açık delilidir. Eğer nazire yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercih edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.

Arab şâir ve nâsirlerinin, Kur’ân’ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona hristiyan ve yahudiler arasında menşe aramak beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir. Hem, hristiyan ve yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nisbet edeceklerdi. “Biz yaptık” der ve onunla övünürlerdi…!

Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir-iki müsteşrik ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir Kur’ân’ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.

Charles Milles; Kur’ân, üslubundaki zenginlik itibariyle tanzir ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu… Victor İmberdes; Kur’ân’ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahip bulunduğunu Ernest Renan; Kur’ân’ın dini bir inkılâb kadar edebi bir inkılâb da yaptığını… Gustave Le Bon; Kur’ânla gelen İslâm’ın en sâfî en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini… Cl. Huart; Kur’ân’ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (S.A.V.) tebliğ edildiğini… H. Holman; Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah’ın son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu… Emile Dermenyhem; Kur’ân’ın, peygamber (A.S.)’ın birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu… Arthur Beltegri; Hz. Muhammed’in (S.A.V.) tebliğ ettiği Kur’ân’ın bizzat Allah’ın eseri olduğunu… Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur’ân-ı Kerim olduğunu… Raymond Charles; Kur’ân’ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah’ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu… Dr. Mourice; Kur’ân’ın her türlü tenkidin fevkinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur’ân’ın bir edebî kaynak, lisan mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham menbaı bulunduğunu… Manuel King; Kur’ân’ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah’dan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu… Mr. Rodwell; İnsan Kur’ân’ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar. Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı bilgilerinin vüs’ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur’ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.

Binlerce mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin yanında, Kur’ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta sâhib-i Kur’ân’ın, sonra da kalem erbâbının bağışlayacağı mülahazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür’ette bulunduk.

Haşr u neşr: Öldükten sonra tekrar dirilip mahşer meydanında toplanma. Hayyiz: Bir cismin boşlukta kapladığı yer, genişlik. İlhad: İnançsızlık, dinsizlik. İşmâm: Hissettirme, duyurma. Sergerdan: Başı dönen, şaşkın. Söbü: Oval. Tâdât: Sayma, sayım.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

11|79|Dediler ki: "Senin kızlarında hakkımız olmadığını çok iyi biliyorsun. Ne istediğimizi de çok iyi biliyorsun."
Sura 11