Kur’an’da her şey var mı?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0
“Kur’an, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor” diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalâa edebilir miyiz? Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî terakkisine vesile kıldığı her şeyden icmâlen (özet olarak) bahsetmesi doğrudur. Ancak, Allah’ın (c.c.) müsaade etmediği ve insanoğlunun da dünya ve âhiret hayatına bir faydası dokunmayan şeylerden söz etmesi, hele tafsilde bulunması (detaylandırması) asla bahis mevzuu değildir. Zira, böyle bir şeyi kabullenmek, hikmet dolu bir kitaba abes isnat etmek olur ki, o mukaddes beyan bu türlü faydasızlık ve abesiyetten çok muallâdır!… Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci çok defa hayal kırıklığına uğrayabilir; yani, aradığını onda bulamayabilir. Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi, bu kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla, meşher sahibini tanıttırmak, iman ve ibadet yolunu açmak; ferdî ve içtimaî hayatı düzenlemek; dünya saadetinin, âhirette dahi devam ve temadisini temin ederek insanı mutlak saadete ulaştırmaktır. Bu itibarla o, bu yüce hedefi tahakkuk ettirme yolunda her şeyden bahisler açar. Ele aldığı şeyleri, o istikamette vesile olarak kullanır ve ehemmiyetine göre onlardan söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre ve elektrikten kâmeti nispetinde… Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve maksad-ı aslîsine bütün bütün zıt bir keyfiyettir. Beşer için inen ve beşerin Yaratıcısıyla münasebetini, onun ebedî saadetini hedef alan Kur’ân, hedeflediği mevzûun azameti, genişliği ve hayatîliği nispetinde çok yönlü ve rengârenktir. Onun, bütün bu yönlerine âyine olabilmek için, kütüphâneler dolusu kitaplar yazılmış ve tefsirler meydana getirilmiştir. Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine ve belâgat üstünlüğüne hayranlık destanları koşarken, nazarlarını âfak ve enfüste gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en muğlâk problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de onu, bitip tükenme bilmeyen, alabildiğine zengin ve rengin bir menbâ kabul etmiş, nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[1] Bu geniş ve zengin muhtevanın özüne uygun takdimini mevzuun mütehassıslarının pürüzsüz ve duru beyanlarına havale edip, okuyucuyu, bu istikamette yazılmış kitaplarla baş başa bırakacağım. Yoksa, bir seneyi aşkın bir zaman içinde[2] ancak bazı hakikatleri anlatılabilen Kur’ân’ı, bütün yönleriyle soru cevap sütununda ifade etmenin kâbil olmayacağını, her hâlde değerli okuyucularımız da takdir ederler. Ancak, Kur’ân’ın bir yönü var ki; “Kur’ân muhtevası” deyince, daha ziyâde gençlerimizin aklına gelen de odur, o da, Kur’ân’ın fen ve teknikle, daha doğrusu pozitif ilimlerle alâkalı olabilecek yönüdür. Sualde kastedilen hususun bu olması itibarıyla, biz de daha ziyâde o husus üzerinde duracağız. Vâkıa, bu sahayı da bâkir sayamayız. Bu mevzûda şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve bunlarla Kur’ânî hakikatlerin yüzlercesine ışık tutuldu; ancak pek çoğu itibarıyla, devrin, fen ve kültürünün tesirinde kalınarak kaleme alınan bu eserler, ihtiva ettikleri tekellüflü tevillerden ötürü okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele, sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmî gerçek zannederek, Kur’ân’ın hakikatlerini onlara uydurmaya çalışmalar, bütün bütün Kur’ân’ı tahrif ve küçük düşürücü mahiyette olmuştur. Oysaki, Kur’ân’ın o meselelere dair beyanı gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği stildedir. Öyle ki, onu getiren Melekle, dağdaki çoban -letâifin zevki bir tarafa- ondaki ilâhî maksadı anlamada çok da fark göstermezler. Bu itibarla, onu anlatmada objektif olmak, ilâhî beyanın sağlamlık ve berraklığına sadık kalmak ve onu vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyâde, bir endam aynası hüviyetiyle hâdiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, esbâb-ı nüzûl ve kelime nüansları bilinerek tahlîle tâbi tutmak, ilmî ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile, yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahabe, tabiîn ve İbn Cerîr (rıdvanullahi aleyhim) gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının, sübut bulmuş ilmî gerçeklere çok uygun olmasına karşılık daha mütefelsif ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin ruhuna uymayan tekellüflü tevillere rastlanılmaktadır. Bu da bize, yaşadığı devrin tesirinde kalmadan Kur’ân’ı anlatan tefsircilerin, onun ruhuna daha yakın olduğunu göstermektedir. Şimdi de, arz etmeye çalıştığım şeylere birer misal ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla, bir iki numune takdim etmek istiyorum: 1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, evvelâ umumî mânâda geleceğin bir ilim ve irfan ve bunun zarurî neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor. “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[3] İlk devirlerden günümüze kadar, bütün tasavvuf erbabının ‘mevrid’ bilip sık sık müracaat ettiği bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir. Makro-âlemden mikro-âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratanın varlığını ve birliğini gösterecektir. Şimdi vitrinlerde teşhir edilen bu mevzu ile alâkalı yüzlerce kitaba bakınca, ilâhî beyanın süratle tahakkuk etmeye doğru gittiğini görüyor ve daha şimdiden, gelecekte anlaşılabilecek, tabiata ait binlerce dilin onu tesbih ettiğini duyuyor gibi oluyoruz. Vâkıa, bugün dahi pek çok hâdiselerin diliyle “Yedi gök arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihlerini anlamazsınız.”[4] hakikatinden anladığımız şeyler, küçümsenmeyecek kadardır. Evet, atomların çözülen dili, bize pek çok şey ifade ettiği gibi nebulaların tarrakalarından da, bir hayli şey anlamış bulunuyoruz. Ne var ki, henüz bu âlemşümûl tesbihi duyacak ve anlayacak kimselerin sayısı pek az, onu dünyaya duyuracak Kur’ân cemaati de pek cılız bulunmaktadır. 2- Kur’ân’ın anne karnında ceninin teşekkül ve gelişmesini anlatması da fevkalâde enteresandır: “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, Biz sizi, topraktan, sonra nutfe’den (sperm), sonra alaka’dan (embriyo), sonra yaratılışı belirli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size açıktan göstereceğimizi gösterelim…”[5]; başka bir yerde ise, kademe kademe anne karnında geçirilen safhalara parmak basılır ve aydınlık getirilir: “Andolsun ki Biz insanı, çamurdan meydana gelen bir öz ve süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karargâha koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Arkasından alakayı bir çiğnem et yaptık. Onun arkasından da, bir çiğnem eti kemik yaptık ve kemiklere et (adale) giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratık olarak inşa ettik (yani belli bir devreden sonra diğer canlılardan ayırarak istîdadına göre bir şekil verdik).”[6] Bir başka âyette ise; yine anne karnındaki değişik bir noktanın aydınlatıldığını görüyoruz: “Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde hilkatten hilkate (nutfe, alaka, mudğa) intikal ettirerek yaratmaktadır…”[7] Bilindiği gibi rahim, dışından içe doğru üç dokudan meydana gelir: parametrium, miometrium, endometrium. Bu dokuları, su, ısı ve ışık geçirmez zarları sarmıştır. Kur’ân bu dokulara (zulmet) diyor ve insanın bu üç zulmet içinde yaratıldığını ifade ediyor. Şimdi, modern anatomiye rehberlik yapmış olan bu âyetlerdeki özlü ifadelerle hekimlerimizi baş başa bırakıp ayrı bir hususa intikal edelim. 3- Kur’ân, sütün meydana geliş keyfiyetini de süt gibi dupduru ve berrak olarak anlatmaktadır: “Hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Onların karınlarından fers (yarı hazmedilmiş gıdalar) ile kan arasından tertemiz, içenlere içimi kolay süt içiriyoruz.”[8]Alınan gıda maddelerinin, evvelâ yarı hazmı ve sonra emilen maddelerin, süt guddelerinde ikinci bir ameliye ve tasfiyeyi, Kur’ân, kelimesi kelimesine nakletmektedir. 4- Bir diğer mucizevî beyanı da, her şeyin bir erkek, bir de dişi olmak üzere çift çift yaratılmış olmalarıdır. “Ne yücedir O ki, toprağın bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve daha bilemedikleri nice şeyleri hep çift yarattı.”[9] Canlılardaki erkeklik dişilik öteden beri biliniyordu; ama, otların, ağaçların “Ve daha bilemedikleri nice şeyler.” sözüyle atomlara, bulutlara kadar pozitif ve negatif çiftini tamim, oldukça düşündürücü ve hayret vericidir. Kur’ân daha başka âyetleriyle de her şeyin çift olması esası üzerinde ısrarla durmaktadır. Arz edilen numunenin kâfi geleceği kanaatiyle diğer bir âyete geçmek istiyorum. 5- Kur’ân, kâinatın hilkati mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[10] Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir. İster hilkatin ilk maddesi esîr olsun, ister bütün kâinatları dolduracak kadar kocaman bir sehabiye “kaos” olsun; ve, sonra ister hayata dâyelik yapan su, dünyadan yükselen gaz ve buharların, tekrar yağmur şeklinde geriye gelip denizleri teşkil ederek, canlılara müsait vasat ve menşe olsun, ister başka şekilde meydana gelsin… Kâinatın, bir bütünün parçaları ve birbirine numune ve misal tek hakikatin yaprakları olduğu anlatılıyor ve Kaliforniya çınarlarından insanlara kadar, vücudun dörtte üçünü teşkil eden suyun, hayatiyet ve ehemmiyetine parmak basılıyor. 6- Bütün kâinat içinde yıldızımız Güneş’in, ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ve, Kur’ân, onun en mühim bir yanını dört kelimelik bir cümle içinde şöyle ifade ediyor: “Güneş de kendi müstekarri (yani kendine tâyin edilen çizgide ve belli bir zaman içindeki muayyen istikamet ve hareketi) içinde akıp gider.”[11] Bu beyan, Güneş’in kendine tahsis edilen yörüngede akıp gittiğini anlattığı gibi, başka bir ağırlık merkezine doğru kayıp durduğunu da ifade etmektedir. Aynı zamanda, vazifesini bitirdikten sonra karar kılıp bir yerde duracağına da dikkat çekmektedir. 7- Kur’ân kelimelerinin zenginliğindendir ki, böyle dört sözcük ile pek çok hakikat ifade edilir ve pek çok karanlık mesele vüzûha kavuşturulur. Böyle büyüleyici ve belîğane ifadelerinden bir tanesi de, mekân genişlemesiyle alâkalı olan şu âyettir: “Göğü kendi ellerimizle (kudret ve irade) yaptık. Ve, Biz onu, devamlı genişletmekteyiz.”[12] Yine dört kelime, âlemşümûl bir meseleye dikkatimizi çekiyor. Siz, bu hususu, ister Huble’nin katsayısıyla izah edin; ister başka bir yolla; gök cisimleri arasındaki mesafenin gittikçe arttığını anlatan âyet, kelimeleriyle, terkibiyle dupdurudur ve ne dediği de apaçıktır. 8- Bir diğer âyette ise, bu yaklaşma, uzaklaşma ve birbiri içinde dönüp durmadaki, itibarî kanuna dikkat çekilmektedir. “Allah O’dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti..”[13] Bir nizam içinde hareket eden sistemler, yıldızlar ve peykler, bir kâide ve direk üzerinde hareket etmektedirler; ama, o direk bizim görebileceğimiz bir direk değildir. Bu direk, cisimler arasındaki itme kanunudur (ani’l-merkez). Hac sûresi 65’de ise, -“Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir”[14] buyrularak, gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğu, fakat Allah’ın müsaade etmediği anlatılıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur. Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umûmiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir. 9- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor zannındayım. “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.”[15] Daha önceleri tefsirciler “Hâlden hâle, şekilden şekle uğrayarak değişiklikler göreceksiniz.” tarzında uygun bir mânâ vermişler ise de; biz, Ay’a kasem edildikten sonra, sibak itibarıyla yukarıda gösterilen mânânın daha muvafık olacağı kanaatindeyiz. 10- Küre-i arzın şekil değiştirmesiyle alâkalı beyan da fevkalâde caziptir: “Bizim, yere gelip onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Galip gelen onlar mı, yoksa Biz mi?”[16] Yerin uçlarının eksilmesi; yağmur, sel ve rüzgârlarla dağların aşınmasından daha ziyade, kutup bölgelerinin basıklaşmasından ibaret olsa gerektir. 11- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[17] İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Güneş’tir.”[18] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” Sözünden, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir. İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun -hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, ilâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir. İleride iktidarlı birisinin, Kur’ân’ın bu kabil âyetlerini, zikredilen ölçüler içinde tefsir edeceği ümidiyle, ben daha fazla tasdi’ etmek istemiyorum. M. Fethullah Gülen Alaka: Asılıp tutunan, sülük gibi bir yere yapışan şey demek olup aşılanmış yumurtanın rahim cidarına tutunmasını ifade eder Âlemşümûl: Geniş, her şeyi kapsayan Beliğane: Edebî, düzgün ve yerinde ifade ederek Cazibe-i umumiye: Genel çekim kanunu Daye: Kaynak Faraziye: Varsayım Hayyiz: Bir cismin boşlukta kapladığı yer İcmâlen: Kısaca, özet olarak İlmî ıstılah: Belirli bir bilim dalına ait tabir, kavram Maksad-ı aslî: Ana hedef, asıl maksat Meşher: Teşhir yeri, sergi yeri Mevrid: Gidilecek yer, başvuru kaynağı Mudğa: Et parçası, bir çiğnem et Muğlak: Çözülmesi zor olan Mütefelsif: Felsefe ile aklını karıştırmış Nutfe: Sperm, döl Peyk: Uydu Sehabiye: Bulutsu Sibâk: Bir şeyin öncesi, üst tarafı, başlangıcı Sübût bulmak: Kat’i, kesin olmak Tabiîn: Sahabe efendilerimizi görenler Tabu: Dokunulması veya karşı çıkılması yasak ve uğursuz sayılan Tamim: Genişletme, yayma Tasdi’ etmek: Baş ağrıtmak Tebeyyün: Görünüp anlaşılma Tekellüflü: Zahmetli, külfetli Vâkıa: Her ne kadar, gerçi, ise de Vüzûh: Net, açık ve anlaşılır.  [1]  Bkz: Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1  [2] Muhterem Müellif’in bir seneyi aşkın bir zaman diliminde, Kur’ân hakikatleriyle alâkalı yaptığı vaazlar kastedilmektedir.  [3] Fussilet sûresi, 41/53  [4]  İsrâ sûresi, 17/44  [5] Hac sûresi, 22/5  [6] Mü’minun sûresi, 23/12-14  [7] Zümer sûresi, 39/6  [8] Nahl sûresi, 16/66  [9] Yâsîn sûresi, 36/36  [10] Enbiyâ sûresi, 21/30  [11] Yâsîn sûresi, 36/38  [12] Zâriyât sûresi, 51/47  [13] Ra’d sûresi, 13/2  [14] Hac sûresi, 22/65  [15] İnşikâk sûresi, 84/18-19)  [16] Enbiyâ sûresi, 21/44  [17] İsrâ sûresi, 17/12  [18] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

28|58|Yaşayışı şımarıklık ve gösterişe yol açmış nice kenti helâk ettik biz. İşte yerleri yurtları! Onlardan sonra oralarda çok az oturuldu. Biziz Vâris olanlar/mirasçılar, biz!
Sura 28