Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız dersler nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Kur’an’ın “ahsenu’l kasas” dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız o kadar çok ders var ki bunlardan bir kaçına işaret edelim.

Malum Yusuf (aleyhisselam) zindanda iken yaptığı rüya tabiri sonucu maliye bakanlığına talip oluyor. Halbuki biz biliyoruz ki bu türlü dünyevi görevler, makam, rütbe vb. şeyler istenilmez. Genel kaide şudur: “Bir iş o kimsenindir ki o der ‘Bu iş benim değildir’.” Onun içindir ki idarecilik beklentisi içinde olana idarecilik görevi verilmez. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu teklifle yanına gelen Hazreti Abbas’a da, Ebu Zer’e de cevab-ı sevab vermiyor.

Aslında Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) Mısır’a maliye bakanı olma gibi bir niyeti yoktu. Bunu şuradan anlayabilirsiniz: o maddi güç ve saltanatının en yüksek seviyede olduğu bir dönemde anne-baba ve kardeşleri ile buluşmuş, yıllar ve yıllar süren hasret sona ermiş ve böylece maddi refahın, gücün yanında manevi olarak da mutluluğu yakalamıştı. Ama o işte tam bu buluşma anında: “Teveffenî müslimen ve elhiknî bi’s-salihîn – Beni Müslüman olarak öldür ve salihlerin içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye dua ediyor Rabbisine. Dünyevi huzur ve saltanatı isteyen bir insanın, mutluluğun zirvesinde bulunduğu bir anda ölümü istemesi zor hatta imkansızdır. Öyleyse Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) bu göreve talip olmasında yatan sır şudur: o günkü şartlarda böylesine önemli ve uzun vadeli bir işi yapacak başka birisi yoktur. Eğer kendisi bu işi yapmazsa meydan liyakatı olmayan insanlara kalacak ve bütün toplum zarar görecektir. Buradan hareketle diyebiliriz ki vazifeye talip olmama esas ama insan alternatifinin olmadığını biliyorsa Allah rızasını gözeterek göreve talip olabilir. Alternatifi ve emsali varsa müstağni davranmak gerekir. Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) göreve talip olmasını böyle anlamalıyız. Öte taraftan o günkü Mısır şartlarında bir taşralının bakan olması imkansızdır. Hazreti Yusuf taşralı birisi olarak bu tabuyu da yıkmıştır.

Yusuf (aleyhisselam) deyince Üstad’ın bir sözünü hatırlamamak imkansız: “Şimdi anladım ki, 28 yıldır benim üstüme gelmelerinin nedeni bu hizmeti maddî-manevî terakkime alet etmekliğiymiş.” “Bikadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” kaidesince çekilen meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir. Üstad, görüldüğü gibi hapishanelere girmeyi, eziyet, sıkıntı ve işkencelerle karşı karşıya kalmayı fevkalâde bir ihlasın elde edilmesine vesile olarak görüyor. Zira Allah, seviyesine göre istihdam edeceği insanları hadiselerle presler, bir kalıba koyar ve yetiştirir. İşte Yusuf aleyhisselam’ın zindan tecrübesine de bu gözle bakmak lazım. Allah (cc) bu tür sıkıntılarla yetiştire yetiştire onu böyle bir zirveye getiriyor.

İkinci bir dersi Hazreti Yusuf’un maruz kaldığı imtihanların en büyüğünden öğreniyoruz. Bu büyük imtihan da hiç şüphesiz onun genç yaşta bir delikanlı iken melikin hanımının ahlaksız bir teklifi ile karşılaşmasıdır. O bu durumda “Mâzallah, Allah’a sığınırım!” demiş ve arkasını dönmüştür. Müthiş bir babayiğitliktir bu. Yiğitçe bir tavırdır. Efendisinin hanımının isteğini yerine getirmediği için zindana girmesi, sabırla yıllarca beklemesi, zindanda melikin yanındaki bir insanın iltimasına müracaat ettiği için ilâveten bir ‘bid’i sinîn’ yani 3 ilâ 9 yıl arası kadar bir süre daha kalması, yaptığı rüya tabirinden sonra melikin yanına çağırılmışken, tam zindandan çıkacakken daha önce iffetine çamur atıldığı ve bunun gelecekteki kudsi davasına bir halel getirmemesi için melikten işin aslının ortaya çıkartılmasını istemesi bu yiğitçe tavrın devamıdır.

Biz bu hadisede hem bir peygamber fetanetini görüyor, hem de insanın iffet ve namusuna dikkat etmesinin gerekliliğini öğreniyoruz. Hele bu insan bir davaya gönül vermiş, şahsı, ismi, unvanı umuma yani topluma mal olmuşsa daha da dikkatli olmalıdır. Çünkü onun kaderi umumun kaderi ile bütünleşmiştir. Bakın Allah Resulüne (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice validemizle evleninceye kadar gelinlik bir kız gibi iffetiyle yaşamıştır. Ona kahin, sahir, şair diyenler iffeti hakkında tek kelime etmemiş, edememişlerdir.

Evet, isterseniz burada 70 yaşında çok mübarek bir insan olan Tortum müftüsünden dinlediğim bir şeyi anlatayım. Bize dedi ki bir gün: “Sefalet içinde olsam beni Karun hazineleri misali altınlarla, gümüşlerle, elmaslarla dolu bir odaya kapatsalar oradan hiçbir şey almıyacağıma eminim. Açlıktan ölecek olsam beni bir fırına kapatsalar bir lokma ekmek almayacağımdan eminim. Fakat 70 yaşımdayım, bir bayanla imtihan olsam o imtihan kaybetmekten korkarım.” Bir hakikatın ifadesi bu. Çünkü şehvet insanoğlunun yüz yüze olduğu en büyük imtihanlardan biridir. Ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam) alnının akıyla bu badireyi aşmıştır.

Yusuf aleyhisselam’ın kendine kötülük yapanlara mukabele etmemesi, aksine iyilik yaparak kötülükleri def etme gayreti peygamberane ahlakın unsurlarından bir diğeridir ki bizim şiddetle muhtaç olduğumuz şeylerden biridir. Hele bu kötülük düşünen, planlayan kişiler yakınlarımız ise veya ehl-i iman ise mukabele-i bi’l-misil kat’iyen doğru değildir.

Ve akla vehle-i ûlâda (ilk anda) gelen bir başka nokta: anne-baba hukukudur. Yusuf (aleyhisselam) anne babasından ayrılığı yılları bulmasına rağmen hiçbir zaman onları unutmamış, her türlü ahvalde onları hatırlamış, kavuşma anına kadar içi bir kor gibi yanmıştır.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

37|114|Yemin olsun, biz Mûsa ve Hârun'a da lütufta bulunduk.
Sura 37