Kur’ân’ın mahluk olduğunu iddia edenler bununla ne demek istiyorlar?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Kur’ân’ın mahluk olduğunu iddia edenler bununla ne demek istiyorlar? Kur’ân’ın mahluk olup olmadığını izah eder misiniz?

Bu mesele, avam halkın işi değildir. Dolayısıyla da bilmeyenler bu meselelerde münakaşa etmemelidir. Aslında bunlar bir kısım nazarî meselelerdir ve çok hassas vaz’edilmiştir. İnsan, bu meseleleri anlamada ve inanmada dengeyi kuramazsa baş aşağı gidebilir. Böyle ağır ve dakik meseleler, avam halkın kaldıracağı meselelerden değildir. Ancak biz kısaca da olsa meseleyi avamlaştırıp arz etmeyi düşünüyoruz.

Kur’ân’ın mahluk olduğunu iddia edenler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten ayrılan Mutezile ve o çizgide olanlardır. Mutezile, Kur’ân’ın mahluk olduğuna kâildir.. ve bu onların ilk hatası da değildir. Daha başka hataları da vardır. Meselâ, Mutezile, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını da nefyetmekte, her şeyi Zât’ına irca etmektedirler. Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın vahdâniyeti (birliği) ve kıdemi (kadim olması), Mutezile’ye göre Allah’a mahsus en özel ve Zâtî bir sıfattır. Onlara göre eğer Allah’ın Zâtî kıdemi hâricinde O’na çeşitli sıfatlar isnat edilirse birçok kadim varlığın mevcudiyeti kabul edilmiş olur. Böylece “taaddüd-i kudemâ” yani kadimlerin çokluğu ortaya çıkar ki, bu durum, Allah’ın birliği gerçeğine aykırıdır. O’nun sıfatlarından hiçbiri beşerin sıfatlarına benzemez. Eğer böyle bir benzetme yapılırsa Allah ile kul arasında müşabehet hâsıl olur. Onlara göre “Allah âlimdir.” demek doğru, ancak “Allah ilim sahibidir.” demek yanlıştır…

Buna karşı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in cevabı da şöyledir: Allah’ın sıfatları vardır. Fakat sıfât-ı ilâhî ne Zât’ının aynıdır ne de gayrıdır. Sıfatlar, Allah’ın Zât’ından başka değil ama Allah’ın Zât’ının aynı da değildir ve bizim için bunun keyfiyeti de meçhuldür.

Şimdi de Kur’ân’ın mahlukiyetine gelelim: Onlar, Cenâb-ı Hak Kur’ân’la konuşmuş, onu ifade etmiştir ki bu da onun yaratılması demektir derler. Ayrıca onlara göre Kur’ân ses, harf, âyet, sûre ve benzerlerinden oluşmakta ve telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle de o, kadim değil, mahluktur. Allah’ın konuşması (mütekellim olması), kelâmı belli bir yerde, meselâ Cebrail’de, peygamberlerde, Levh-i Mahfuz’da, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur’ân’ın kadim (ezelî) olması, Allah’ın Zât’ı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir ki, bu da tevhide ters düşer.

Bize göre Kelâm-ı İlâhî kadimdir. Nitekim Kur’ân’a “Kelâm-ı Kadim” denilmektedir. Kur’ân, Allah’ın ezelî kelâmıdır. Burada akılların karışmaması için Ehl-i Sünnet kelâmcıları, Kelâm-ı İlâhî’yi, kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî olmak üzere ikiye ayırmışlardır.

Kelâm-ı nefsî, Allah’ın doğrudan doğruya Zât’ındaki kelâmını ifade etmektedir. Hatta bir mânâda herkesin de nefsî kelâmı vardır. Meselâ, insanın, içinde bir şeyi kurması, ifade etmesi, fikrî bir kısım ihzârâtta bulunması, şöyle veya böyle diyeyim diye bir fikir silsilesi içinde kafasında bir kelâm silsilesi meydana getirmesi bir kelâm-ı nefsîdir. Bunun lafızla, kitabetle, hitabetle alâkası yoktur. Zira o tamamen nefsîdir. Kur’ân’da bunu teyit eden en açık örnek, Hz. Yusuf’un kardeşleri karşısında, Bünyamin’i kınadıkları zaman, içinden “Belki siz ondan daha fazla kötü durumdasınız.” (Yûsuf sûresi, 12/77) demesi gösterilebilir. Evet, Yusuf (aleyhisselâm) bunu içinden söyler. İşte bu, bir kelâm-ı nefsîdir. Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hakk’ın da kitabet ve hitabete gelmeyen, matbaa mürekkebi görmeyen kelâm-ı nefsîsi vardır. Bu kelâm-ı nefsî, ebedî ve ezelîdir.

Kelâm-ı lafzî ise kelâm-ı nefsîye delâlet eden ses ve harflerden oluşmuş Kur’ân’ın lafzıdır. Bu lafzî kelâm, hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşıdığı için ezelî değil mahluktur. Kur’ân, bir mushaf mazrufu içinde zarf hâline gelmesi keyfiyetiyle yani eşyaya taalluku keyfiyetiyle hâdistir ve o, bu yönüyle de mahluktur.

Ahmed İbn Hanbel, Kur’ân’ın mahluk olduğunu kabul etmemekte hassasiyet gösterdiği için devrin Mutezile hâkimi tarafından ağır şekilde cezalandırılmıştır.[1] Bana öyle geliyor ki, İmam Ahmed İbn Hanbel bu mevzuda yanlış anlaşılmış ve Mutezile katılığının kurbanı olmuştur. Koca İmam, “Kelâm-ı nefsî, ebedî, ezelî ve kadimdir. Kelâm-ı lafzî mahlukata taalluk eden yani mahlukat tarafından inşası yapılıyor gibi olan yönüyle hâdis ve mahluktur.” diyerek cumhurun dediğinden başka bir şey dememiştir.

Bu tür meselelerde münakaşaya girmemek, bilgisizce kendi kendimize bir kanaat yürütmemek gerekir. İstemeyerek insan, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in cadde-i nuraniyesinden çıkmış olabilir. Bu, çok derin bir mevzudur. Hususî bir cemaate ben bu meseleyi daha arîz ve amîk arz edebilirim. Avam-ı mü’minine avamlaştırarak arz ettiğim bu bilgilerin dışında daha fazla bir şey anlatmak hatarlı ve tehlikelidir. Allah bizi sürç-i lisan ve zeyğ-i beyandan muhafaza buyursun!

[1] Bkz.: Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel, es-Sünne 1/289; ez-Zehebî, Târîhu’l-İslâm 18/103-104.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

78|16|Ve içiçe girmiş bağlar-bahçeler.
Sura 78