Kur’ân’ın üslup özellikleri nelerdir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Kur’ân’ın sözlü yapısında, sûrelerde, âyetlerinde, kıssalarında, öğüt ve telkinlerinde, delil ve tartışmalarında göz kamaştırıcı, duyanları hayrette bırakıcı bir ifade tarzı vardır. Bu, Kur’ân’ı diğer kitaplar arasında eşsiz bir konuma getiren, insanların normal konuşma, ifade ve hitap şekilleri içinde benzersiz kılan, kendine özgü ve kalıcı bir meziyettir.

Kur’ân-ı Kerim’in üslûbu, gerek cümlelerin kuruluşu ve gerekse lafızların seçilişi yönüyle diğerlerinden farklıdır. Kur’ân’da da Arapların kullandığı aynı dil kullanılmış, ancak bu dil onlarınkinden pek çok noktada farklılık göstermektedir. Bu şuna benzemektedir: Her terzi elbise dikerken bir kumaş kullanır. Hatta aynı kumaşı kullansalar bile diktikleri elbiseler birbirinden farklı farklıdır. Yani ustalıklarının maharetine göre elbiseler de değişir. İşte Kur’ân da buna benzemektedir. Aynı harfler, belki pek çoğu itibariyle aynı kelimeler kullanılmış, ancak ortaya çıkan eserin bambaşka bir keyfiyete sahip olduğu görülmektedir. Kur’ân’ın üslup bakımından farklılıklarından sadece lafız (söz) yönünden bahsedilecek olursa, özetle şunları söyleyebiliriz:

Kur’ân-ı Kerim, söz olarak harekelerinde, sükûnlarında, med ve ğunnelerinde öyle mükemmel bir yapıya sahiptir ki, aynı yapıyı başka bir şiir veya nesirde bulmak imkânsızdır. Arapça bilmese bile bir insan, Kur’ân’ın âyetlerine kulak verdiğinde, kendisini çok farklı ve eşsiz bir kelamın karşısında bulduğunu anlamakta fazla zorlanmaz.

Onda değişik bir üslûbun, orijinal, nadide bir tarzın olduğu fark edilir. Beliğlerin bir yığın sözleri arasında, O’ndan bir âyet bulunsa hemen kendini gösterir, melodiler arasındaki hassas bir sesin, çeşitli yiyecekler arasında taze bir meyvenin seçildiği gibi onların aralarından hemen fark edilir. Üslûbun diğer bir yönü, beyanındaki azamettir. Mesela Hz. Nûh tufanını anlatan kıssanın sonunda, son derece kısa ve akıcı olan âyetteki dehşet ve azameti, kullanılan kelimelerde hissetmek mümkündür:

يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ

“Ey yer, suyunu yut ve ey gök tut, denildi. Su azaldı, iş bitirildi…”[1] Seçilen kelimeler, insan ruhunu heybetle dolduran son derece azametli kelimelerdir. Buradaki tek bir kelimenin dağlar gibi ağırlığı ve gök gürültüsü gibi etkisi vardır. Bittiğinde her şeyde ansızın oluşan bir suskunluk… sükûnet, durgunluk, kâinatta meydana gelen gazabın dinmesi ve derken kıssanın sona ermesi… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ

“(Gemi) Cûdi’ye oturdu.”[2]

İnsan, âdeta sertçe bir kayadan yontulmuşçasına muhteşem ve dehşetli olan bu kelimelerde, insan ötesi bir ifade hisseder. Her bir harfin Alpler gibi ağırlığını ve azametini görür duyar. Bu cümledeki herhangi bir harfi değiştirmek, mevcut kelimelerden birinin yerine başka birini koymak yahut ona denk bir mânâ, ağırlık, hareket ve nâğme tesirini verecek bir cümle meydana getirmek kesinlikle mümkün değildir. İşte bu azametinden dolayı Kur’ân âyetleri, belâğat ve fesâhati aşk derecesinde seven câhiliye Araplarında âdeta öldürücü bir etki meydana getirmişti.

Kur’ân’ın ilk indiği dönemle ilgili olarak anlatılan şu olay da yukarıdaki gerçeği göstermektedir: Kureyş liderlerinden Velid ibn-i Muğîre, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldi, Peygamberimiz ona Kur’ân okudu, o da etkilendi. Hemen kalkıp akrabaları olan Benî Mahzûm kabilesine vardı ve dedi ki: “Vallahi, Muhammed’den demin bir söz dinledim ki insan sözü desem değil, cin sözü desem değil! Öyle bir tatlılığı, öyle bir güzelliği var ki sormayın! Öyle bir kelam ki üstü meyveli, altı verimli, bereketli! O muhakkak üste çıkar, üstüne çıkılmaz.” Bunun üzerine Kureyşliler: “Velid sapıttı, vallahi peşinden bü- tün Kureyş sapıtacaktır!” dediler. Hâdiseyi işiten Ebû Cehil: “Endişe etmeyin, ben onun hakkından gelirim.” deyip, üzgün bir eda ile onun yanına vardı ve: “Velid amca!” dedi. “Kavmin seferber olmuş, mal ve para topluyorlar.” Velid: “Nedenmiş o?” diye sorunca: “Sana vermek için.” diye cevap verdi. Velid sebebini sorunca, Ebû Cehil: “Çünkü sen, Muhammed’den bir şeye nail olabilmek için onun yanına gidiyormuşsun.” dedi. Bunun üzerine Velid: “Kureyş bilir ki ben malca onların en zenginleriyim!” diyerek kızgınlığını ifade etti. Ebû Cehil de umduğuna nâil olmuş olarak: “O hâlde onun hakkında bir şey söyle de kavmin işitsin, senin ondan hoşlanmadığını, onu inkâr ettiğini anlasınlar.” dedi. Velid cevaben: “Ne diyeyim, bilmem ki? İçinizde şiiri, her yönüyle benden iyi bileniniz olmadığı gibi, cin şiirlerini de benden iyi bileniniz yoktur; onun söylediği bunlardan hiçbirine benzemiyor ki!…” dedi. Fakat Ebû Cehil ısrar edip dedi ki: “Onun hakkında bir şey söylemedikçe kavmin senden kesinlikle razı olmaz.” Velid kalktı ve kavminin meclislerine gitti: “Siz, dedi, “Muhammed mecnundur.” diyorsunuz, hiç kimseyi boğarken gördünüz mü? “Kâhindir.” diyorsunuz, hiç kâhinlik yaparken gördünüz mü? “Şairdir.” diyorsunuz, hiç şiir ile uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? “Yalancıdır.” diyorsunuz, hiçbir yalanına rastladınız mı? Muhatapları: “Hayır, ama nedir öyleyse? deyince: “Bırakın, düşüneyim.” dedi. Düşündü, düşündü, sonra: “Bu, ehlinden öğrenilen cazibeli bir sihir! Bu, başka değil, herhâlde bir beşer sözü!” dedi. Bu söz meclistekilerin çok hoşuna gitti, bir alkıştır koptu. Alkışa devam ederek dağıldılar.

Doç. Dr. Muhittin Akgül
[1] Hûd Sûresi, 11/44.

[2] Hûd Sûresi, 11/44.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

39|73|Rablerinden sakınanlar da bölükler halinde cennete sevk edilirler. Oraya geldiklerinde, cennet kapıları da kendilerine açıldığında, oranın bekçileri onlara şöyle derler: "Selam size! Tertemizsiniz. Hadi girin şuraya, sürekli kalıcılar olarak!"
Sura 39