Melekler çeşitli şekillerde temessül edebilirler mi?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

1) Kur’an’da Meleklerin Temessülü

Temessül, Arapça bir kelime olup, bir şeyin belli şekil ve surete bürünmesi manasına gelir. Meleklerin temessülü ise, onların cismânî bir şekil alarak bizlere görünmesi demektir. İşte bu manada meleklerin temessül ettiğine dair pek çok misal vardır.

Kur’an, çeşitli vesilelerle bize bu türlü temessülleri haber verir. Mesela, Hz. İbrahim’e melekler insan suretinde gelip misafir olmuşlardır. Kur’an’da bu hadise şöyle anlatılır:

‘İbrahim’ in ikram gören konuklarının haberi sana geldi mi? Bir zaman onun yanına girmişler ‘Selam’ demişlerdi. ‘Selam, siz tanınmış, bir topluluksunuz’ dedi (ve konuklarına yemek hazırlamak için) gizlice ailesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine yaklaştırdı, ‘Yemez misiniz?’ dedi: (Yemediklerini görünce) onlardan içine bir korku düştü. ‘Korkma’ dediler ve ona ‘Bilge’ bir oğlu olacağını müjdelediler.

Karısı (Sâre), çığlık içinde geldi. (Hayretten elini), yüzüne vurarak: ‘(Ben) kısır kocakarı (yım, benden nasıl çocuk olur?) dedi. Dediler ki: ‘Rabbin böyle dedi. O hüküm ve hikmet sahibi Alim’dir.’ (Zariyat, 51 /24-3O)

Aynı hadise bir başka yerde şu şekilde anlatılır:

‘Elçilerimiz İbrahim’e müjde getirdikleri zaman ‘Selam’ dediler. O da ‘Selam’ dedi; çok durmadan, hemen kızarmış bir buzağı getirdi. Ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce durumlarını beğenmedi ve onlardan ötürü içine bir korku düştü. ‘Korkma, dediler, biz Lût kavmine gönderildik.

Ayakta durmakta olan karısı güldü. Biz de ona İshak’ı müjdeledik. İshak’ın ardından da (torun) Yakub’u.

(İbrahim’in karısı); ‘Vay, dedi, ben bir kocakarı, bu koca da bir pîr iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak birşey:

(Elçi melekler) dediler ki: ‘Allah’ın işine mi şaşıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey ev halkı! O, övülmeye layıktır. İyiliği boldur.’ (Hûd, 11/69-73)

Hadisenin devamını Kur’an bize şöyle anlatır:

‘İbrahim’den korku gidip kendisine sevinç gelince, Lût kavmi hakkında bizimle mücadele etmeğe başladı. (Elçilerimize onlardan azabı kaldırmalarını veya hafifletmelerini rica ediyordu.) Çünkü İbrahim, gerçekten halimdir, içlidir, Allah’a dönüp yalvarandır. (Melekler): ‘Ey İbrahim, dediler, bundan vazgeç. (Boşuna uğraşma) Zira Rabbinin emri gelmiştir. Mutlaka onlara, geri çevrilmez azab gelecektir.’ (Hud, 11/74-76)

Hadisenin başka bir kesiti de Ankebût Sûresi’nde şöyle anlatılır:

‘(İbrahim): ‘Ama orada Lût var’ dedi. ‘Biz orada kimin bulunduğunu daha iyi biliriz. Onu ve ailesini kurtaracağız. Yalnız karısı (azapta) kalacaklardandır.’ (Ankebût, 29/32)

Melekler Hz. Lût’a gelirler. Hepsi de göz kamaştıracak kadar güzel birer delikanlı şeklindedirler. Hz. Lût onların gelişinden ve kavminin ahlaksızlıkları sebebiyle onu mahcup edecek davranış sergileyeceğinden ciddi şekilde endişe duyar ve içi daralır.

Hadiseyi Kur’an’dan takip edelim:

‘Elçilerimiz Lût’a gelince onlar yüzünden kaygılandı, (çünkü elçiler genç delikanlı şeklinde gelmişlerdi ) Onlar için, içi daraldı, ‘Bu çetin bir gündür’ dedi.

Daha önce de kötü işler yapmakta olan kavmi koşarak ona geldiler. Lût: ‘Ey kavmim, işte kızlarım onlar sizin için daha (güzel, daha) temiz! Allah’tan korkun, konuklarım içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin’ dedi.

Dediler ki: ‘Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını bilirsin. Ve sen bizim ne istediğimizi de pekala bilirsin!’ (Lût:) ‘Keşke size karşı dayanacak bir gücüm olsaydı. Yahut da çok sarp bir kaleye sığınabilseydim’ dedi.

Melekler dediler ki; ‘Ey Lût! Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Gecenin bir kısmında aileni yürüt; içinizden, karından başka hiçkimse geri kalmasın. Çünkü ötekilerine erişen azap ona da erişecektir. Onlara va’dedilen azab zamanı sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?’

Hz. Meryem’e melek, kusursuz bir insan suretinde temessül etmiştir. Kur’an bu hadiseyi de şöyle kıssa etmektedir: ‘Kitapta Meryem’i de an. Bir zaman o ailesinden ayrılıp doğu yönüne bir yere çekilmişti. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuzu (Cebrail’i) ona gönderdik. O, ona kusursuz bir insan şeklinde temessül etti.

Meryem: ‘Ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer Allah’tan korkuyorsan (bana dokunma)’ dedi.

(Ruh): Ben, dedi, sadece Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuğu hediye edeyim diye (geldim.)

(Meryem): ‘Benim nasıl oğlum olur, dedi, bana bir insan dokunmadı ve ben bir kahpe de değilim.’

(Ruh): ‘Öyledir, dedi, Rabbin: Bana kolaydır. Onu insanlara bir mucize ve bizden bir rahmet kılmak için (bunu yapacağız)’ dedi. Ve iş olup bitti.’

Bu misaller de hep meleğin veya meleklerin temessüllerinden bahsedilmektedir. Melekler öyle bir şekle girip, surete bürünmektedirler ki, muhatabları onları aynen bir insan gibi görüp, hissetmektedir. Onun içindir ki, Hz. İbrahim, gelen misafirlerine ziyafet hazırlamış ve yine onun içindir ki, Hz. Lût misafirlerine karşı mahçup olmamak için çırpınıp durmuştur. Halbuki gelenler melektir. Yemez, içmezler ve onlarda erkeklik-dişilik yoktur. Biz bu ayetlerin işaretinden anlıyoruz ki, temessül, ayniyete yakın bir misliyet çerçevesi içinde vuku’ bulmaktadır.

2) Hadîslerde Meleklerin Temessülü

a) Dıhyeleşen Cibril (as)

Birçok hadis ve müşahede de bu hususu teyid eder mahiyettetir. Şimdi de bunlardan bazılarını nakledelim:

Müttefakun aleyh bir hadis-i şerifte Hz. Ömer (ra) şunları anlatıyor: ‘Allah Rasulü’nün huzurunda oturuyorduk. Beyaz elbiseler içinde tanımadığımız bir yabancı geldi. Üzerinde yolculuk alâmeti de yoktu. Efendimiz’den izin istedi. ‘Yaklaşabilir miyim Ya Rasulallah?’ dedi. Ve bu ifadesini üç defa tekrar etti. Her izin alışta Allah Rasulü’ne biraz daha yaklaşıyordu. Sonra ellerini dizlerine koydu ve Efendimiz’e soru sormaya başladı:

– İman nedir?

Allah Rasulü cevap verdi: ‘İman, senin Allah’a, meleklere, kitaplarına, peygamberlerine, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine ve ahiret gününe inanmandır.’

-İslam nedir? -Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet getirmen, namaz kılman, oruç tutman, zekat vermen ve hacca gitmen.. -İhsan nedir? -Senin Allah’ı görüyor gibi kulluk etmen. Sen O’nu görmesen de O, seni görmektedir.

Allah Rasulü’nün verdiği her cevaptan sonra yabancı ‘Sadakte’ diyor ve Allah Rasulü’nü tasdik ediyordu. Biz ise olanları hayret içinde seyrediyorduk. Ve içimizden, ‘hem soruyor hem de tasdik ediyor’, diye geçiriyorduk. Son olarak da kıyamet ile ilgili bir soru sordu:

Kıyamet ne zaman kopacak? dedi. Efendimiz bu soruya: ‘Şu anda kendisine soru sorulan, sorandan fazla bir şey bilmiyor’ cevabını verdi. Ardından da kıyamete ait bazı alametleri saydı.

Adam bunu da dinledikten sonra kalktı ve gitti. Birkaç kişi arkasından çıkıp baktı, fakat yolcu ortada görünmüyordu..

Allah Rasulü bize, bu gelenin kim olduğunu bilip bilmediğimizi sordu. ‘Allah ve Rasulü bilir’ diye cevap verdik. Ve şöyle buyurdu: ‘O Cibril’di. Size dininizi öğretmek için geldi.’ (Buhari, İman 37, 34)

Cibril bazı kere vahyi insan suretine bürünerek getirirdi. Bu vahiy şekli Efendimiz’e de en hafif geleniydi. Sahabe onu Dıhyetü’l-Kelbî’ye benzetirdi. Halbuki o anda Dıhyeleşen Cibril’di..

b) Meleklerle Hemdem Olan Sahabiler

Useyd bin Hudeyr (ra) anlatıyor: Vakit geceydi. Kur’an okuyordum. Atım kişnemeye başladı. Öyle ki, yakınında uyumakta olan oğlum Yahya’ya zarar verecek diye korktum ve sustum. Ben susunca atın kişnemesi durdu. Ben tekrar Kur’an okumaya başladım, at da kişnemeye başladı.. ben susunca da durdu ve bu durum birkaç kere tekrar etti.. Kur’an okumayı bıraktım.. zira at Yahya’ya zarar verecekti.. tam bu esnada başım yukarıya doğru çevrildi.. bulutsu bir ışık kümesinin yukarıya doğru çıktığını gördüm. Çıktı çıktı ve gözden kayboldu.. sabah gelip gördüklerimi ve başımdan geçen hadiseyi Allah Rasulü’ne anlattım. ‘Kur’an okumaya devam etseydin, onlar da orada bekler ve seni dinlerlerdi’ (Buhari, Fezailü’l-Kur’an 15; Müslim, Müsafirin 242; Müsned, 3/81)buyurdu.

Sahabe-i kiramdan Hanzala henüz evlenmişti. Ve Uhud’a da yıkanamadan çıkmıştı.. derken Uhud’da şehid oldu. İslam ordusu geri dönünce hanımı gelip Allah Rasulü’ne durumu sordu. İki Cihan Serveri cevap verdi: ‘Birinci kat semada teneşir tahtası kuruldu.. ve Hanzala’nın na’şı orada melekler tarafından yıkandı..’ (Müstedrek, 3/204)

Hanzala ki cihad emrini duyunca hanımını yatakta bırakıp koşmuştu. Yıkanmaya dahi vakit bulamamıştı.. evet, Allah Rasulü’nün emrine itaatta bu zirveyi tutanlara, Cenab-ı Hakk ayrı bir teveccühte bulunuyor ve Hanzala’nın na’şı meleklerce yıkanıyordu.

Sa’d b. Muaz, Ensar’ın ulularındandı. Mus’ab dergahında gelip iman etmiş ve ardından da Müslümanlığı en kâmil mânâda temsile koyulmuştu.

Hendek’te, Allah Rasulü’nün önünde, göğsünü siper etmiş savaşırken, talihsiz bir ok gelip şahdamarına saplanmıştı ve o gün çok kan kaybetmişti. Allah Rasulü Sa’d b. Muaz’a ayrı bir önem veriyordu. Hastalığı esnasında onu birçok defalar ziyaret etti. Gel gör ki, Sa’d b. Muaz aldığı bu derin ve onulmaz yara sebebiyle her gün ahirete biraz daha yaklaşıyordu.

Acı haberi Cibril ulaştırdı. ‘Sa’d b. Muaz’ın vefatıyla arş lerzeye geldi’ dedi. Allah Rasulü yerinden fırladığı gibi koşmaya başladı. Sahabi de ardından koşuyordu.. kimisinin ridası düşüyor, kimisinin takunyası ayağından fırlıyordu. Allah Rasulü’ne yetişmek adeta mümkün olmuyordu. ‘Bizi yordun Ya Rasulallah’ dediler. Niçin bu kadar acele edildiğini bilemediklerinden böyle diyorlardı.

Allah Rasulü acelesinin sebebini izah etti: ‘Melekler bizden önce yetişir, Hanzala’yı yıkadıkları gibi Sa’d’ın cenazesini de yıkarlar ve biz bu pâyeden mahrum kalırız diye korktum ve onun için acele ettim’ dedi. Cenaze namazında Allah Rasulü ayaklarının ucuna basarak yürüyordu.. sebebini soranlara, ‘O kadar çok melek var ki, adım atacak yer bulamıyorum’ (Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 12; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 123,125; Tirmizi, Menakib, 3847; Mecmau’z-Zevaid, 9/308-310; Üsdü’l-Gâbe, 2/221-225; Zehebi, Siyeri A’lâmi’n-Nübela, 1/287, 294) diyordu.

c) Melekler Ordusu

Hendek muharebesinde İslam ordusu, düşmanlar tarafından çepeçevre kuşatılmıştır. Önde Kureyş müşrikleri arkada ise her an kötülük yapmaları muhtemel çeşitli Yahudi kabileleri.. savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Bir ara Allah Rasulü: ‘İçinizde, Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu’ buyurdu. Fakat şahıs açıkça belirlenmediği için Allah Rasulü’nün teklifine kimse cevap vermedi. Belki de hiç kimsenin yerinden kalkacak dermanı yoktu. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe’ye (ra) ismiyle seslendi: ‘Kalk, git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir’ dedi. Ardından da ‘Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme ve onlara görünme’ diye tembihte bulundu.(İbni Kesir, el-Bidaye 4/130,131; İbni Hişam, Sîre 3/242,243) Hadisenin gerisini bizzat bu şanlı sahabiden dinleyelim: ‘Ben hemen yerimden fırlayıp kalktım. Sanki o yorgun-argın insan ben değilmişim gibiydi.. öyle zindelenmiş, öyle canlanmıştım. Yola koyulduğumda hava gül gülistandı. Adeta güneş başımı yakıyordu. Halbuki karşı tarafa geçtiğimde bir de ne göreyim, ortalık kızıl kıyamet. Fırtına her şeyi önüne almış sürüklüyor.. kazanlar devriliyor, çadırlar uçuşuyor, insanlar oraya-buraya koşuşuyor.. bu arada Ebu Süfyan’ın sesini duydum, ordusuna şöyle bağırıyordu: ‘Muhkem bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum.’

Bir ara Ebu Süfyan’ı karşımda buldum. Sırtı bana dönüktü. O anda içimden Allah Rasulü’nün bu amansız düşmanını öldürmek geçti… Tam elimi sadağıma atmış idim ki, Efendimiz’in ‘Sakın bir hadiseye sebebiyet verme’ sözü aklıma geldi ve niyetimden vaçgeçtim..

İş anlaşılmıştı. Kureyş, büyük bir bozgun içinde ric’ata hazırlanıyordu. Bu durumu Allah Rasulü’ne müjdelemek için hemen geriye döndüm. Yolda, atlarını belli bir istikamete doğru mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördüm. Hiçbirini de tanımıyordum. Bana ‘Sahibine selam söyle, müşriklerin haklarından geldik’ dediler ve yanımdan geçip gittiler.

Allah Rasulü merakla beni bekliyordu. Durumu olduğu gibi aktardım. Beni bir battaniyeye sarıp ısıttılar. Zira soğuk iliklerime işlemişti. Halbuki bu tarafta hava yine gül-gülistandı. İki Cihan Serveri getirdiğim habere çok sevindi. Hemen iki rekat şükür namazı kıldı. Melekler kafirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi… Benimle selam gönderen süvariler de onlardı..’ (İbni Kesir, el-Bidaye 4/130-132)

Hz. Aişe Validemiz anlatıyor: Hendek muharebesinden dönülmüştü. O esnada ben hücremde bulunuyordum. Dışarıda bir ses duydum. Allah Rasulü tam kapının önünde birisiyle konuşuyor ve eliyle karşısındaki şahsın üzerindeki tozu-toprağı siliyordu. Muhatabı, Allah Rasulü’ne: ‘Ya Rasulallah silahınızı bıraktınız mı? Ama biz melekler topluluğu henüz silahlarımızı bırakmadık. Allah (cc) Sana, Kurayzaoğulları üzerine yürümeni emir buyuruyor’ dedi. (Buhari, Meğâzi 30; İbni Kesir, el-Bidaye, 3/134)

Allah Rasulü içeriye girince sordum: ‘Ya Rasûlallah kiminle konuşuyordun?’ ‘Cibril’le’ buyurdu. ‘Rabbimin emrini tebliğe gelmişti..’

Sahabi öbek öbek Beni Kurayza’ya doğru giderken, yağız bir delikanlı görürler. O da atını mahmuzlamış ve Beni Kurayza’ya doğru gitmektedir. Başında beyaz bir sarık vardır. Görenler onu ilk önce Dıhye’ye (ra) benzetmiştir. Durumu Allah Rasulü’ne söylerler.

Şöyle cevap verir: ‘O Cibril’di.. bizden önce gidip Beni Kurayza’nın kalbine korku ve panik saldı.. onların maneviyatlarını sarstı, ümitlerini bitirip tüketti…’ (İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 4/120)

d) Sarıklı Süvariler

Bir sahabi heyecanla, Bedir’de başından geçen bir hadiseyi Allah Rasulü’ne (sav) anlatıyor: ‘Ya Rasulallah, bir ara alt edemeyeceğim kadar güçlü bir kafir beni önüne katmış kovalıyordu. Tam bana yetişecekti ki, ‘Ukdüm Hayzüm; Hayzum, ilerle’ diye bir ses, sonra da müthiş bir kamçı şakırtısı duydum. Arkama döndüğümde bir de ne göreyim! Kafir upuzun yerde yatıyor. Başında bir kamçı yarası vardı. Fakat o ses ve kamçının sahibi ortalıkta görünmüyordu.’

Allah Rasulü bu sahabinin anlattıklarını dinledikten sonra şöyle buyurdu: ‘O Cibril’di. Hayzüm onun atının adıdır. Uhud’a, mü’minlerin imdadına koşmak için gelmişti…’ (Müslim, Cihad 58)

Ebu Rafi anlatıyor: Mekke müşrikleri, Bedir’den hezimetle geri dönmüştü. Ben zemzem kuyusunun kıyısında Müslümanlar’ın kullanacakları oklara temren yapıyordum. Bir ara Ebu Leheb geldi, sırtı bana dönük oturdu. Çok heyecanlıydı. Ebu Süfyan’ı görünce hemen yanına çağırdı: ‘Yeğenim, hele anlat nasıl oldu?’ dedi. Ebu Süfyan anlatmaya başladı: ‘Vallahi amca dedi, ben ficar savaşlarında da bulundum fakat, Bedir’de gördüklerimi hiçbir yerde görmedim… Biz onlara boyunlarımızı uzatıverdik… Onlar da istediklerini öldürdü, istediklerini de esir ettiler. Zira bizim karşı koyacak dermanımız yoktu… Gökle yer arasını beyaz elbiseli, sarı sarıklı yağız gençler, atak süvariler doldurmuştu. Bunlara ne ok, ne kılıç işliyordu…’

Ben, Ebu Süfyan’ın dediklerini duyunca saklandığım yerden fırladım ve ‘Vallahi bunlar meleklerdir’ dedim. Ebu Leheb zaten burnundan soluyordu… O sinirle üzerime saldırdı ve bana bir tokat vurdu. Ümmü Fazıl, hadiseyi görmüştü. Hemen yanımıza geldi ve Ebu Leheb’e ‘Efendisi burada yok diye suçsuz bir adamı dövüyorsun öyle mi?’ dedi ve elindeki yayı Ebu Leheb’in kafasına geçiriverdi. Ebu Leheb aldığı bu yara ile kanlar içinde evine döndü, ertesi gün hastalandı ve bir hafta sonra da öldü… Belki de onu Bedir hezimetinin kederi öldürmüştü. (İbni Sa’d, Tabakat, 4/74; Taberi, 2/288)

Zübeyr b. Avvam, Allah Rasulü’nün ‘Havarim’ dediği yiğit sahabi… Bedir’de başına sarı bir sarık dolamıştı. O gün Cibril de aynı kıyafete bürünmüştü… Bir ara Efendimiz’in yanına geldi ve bütün meleklerin bugün Zübeyr gibi başlarına sarı sarık doladıklarını söyledi.. adeta, gök yer o gün Zübeyr’lerle doluvermişti. (İbni Esir, Üsdü’l-Gâbe, 2/250,251)

Bedir’de, Uhud’da, Huneyn’de çok açık ve seçik olarak melekler bizzat göründükleri gibi, Çanakkale’de, Kıbrıs’ta, Afganistan’da ve İslâm’ın yüce adının yükseltilmesi için kavga verilen daha nice yerlerde, melekler görülmüş ve müşahede edilmiştir. Bu çeşit melâikeye ait temessüller sayılamayacak kadar çoktur. Bütün mesele, meleklerin bulunabilecekleri zemini, bizlerin hazır hale getirmesidir. Bu yapıldığı takdirde melekler yine gelir, içimizde arz-ı endam eder ve bizlere de görünürler.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

2|258|Allah'ın kendisine mülk ve saltanat verdiğini iddia ederek/Allah kendisine mülk- saltanat verdiği için, Rabbi hakkında İbrahim'le çekişeni görmedin mi? İbrahim şöyle demişti: "Benim Rabbim odur ki, hayat verir ve öldürür." O da şöyle demişti: "Ben de hayat veririm, ben de öldürürüm." İbrahim, "Allah, Güneş'i doğudan getiriyor, hadi sen onu batıdan getir!" deyince, küfre sapan o adam apışıp kalmıştı. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.
Sura 2