Meleklerin Pervane Olduğu Ruhlardan Bahseder misiniz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Kişinin amelinin keyfiyet ve durumuna göre meleklerin tahşidatı artar. Bu hususa işaret eden pek çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde, tergîb ve teşvik esasına dayanılarak özetle şöyle denilmektedir. ‘Namazda ilk safta duranların, saflarını sık ve düzgün tutanların ve namazdan sonra tesbihatlarını hudû ve huşû içinde Allah’a takdim edenlerin, seherlerde kalkıp Allah karşısında el pençe divan duranların etrafında melekler pervaz ederler.’ Seherler ki, o vakitlerde Cenab-ı Hakk, rahmetiyle dünya semasına nüzul buyurur. Yok mu tevbe eden tevbesini kabul edeyim?’ (1) diyerek rahmetinin enginliğini vicdanlara duyurur. O dakikalardadır ki her yanda bir bâd-ı tecelli eser. Bu tecellinin uğradığı her yer anber kokar, gül kokar ve her gönül huzur ve saadet yudumlar dolaşır. Evet, sineler bir başka çoşkuyla dolar taşar seherlerde.

Alem gaflet içinde ve döşek üzerinde geceyi ve ömrünü tüketirken, sen değişik ağırlıkların altından sıyrılarak, her şeyin üstesinden gelmeye çalış ve her zaman Rabbinin karşısında el pençe divan dur. Kur’an: ‘Yanlarını yataklardan uzaklaştırır, korkarak ve umarak Rabblerine dua ederler..’ (Secde/16) diyor ve teheccüd namazı kılanları tebrik ve tebcil ediyor. Sen de bu tebrik ve tebcile mazhar olmaya çalış!

Kat’iyyen bil ki, berzah azabından kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da geceyi ihya etmektir. Şayet kabirden ötesi hayatına nur saçmak, ayağın herhangi bir yere takılmadan, kösteklenmeden dümdüz sırat-ı müstakim erbabı olarak burada ve ötede yürümek istiyorsan, gecenin kara zülüfleri üzerine nurlar saçarak hiç olmazsa iki rekat namaz kılmalısın. Evet, dört kıl, altı kıl, sekiz kıl; hiç olmazsa ahd u peymana sadakatin ifadesi olarak iki rekat namaz kıl ki, berzah hayatın aydınlansın!.

Abdullah b. Ömer (ra) anlatıyor: ‘Herkes gelir Allah Rasulü’ne rüyasını anlatır, O (sav) da tabir buyururdu. Ben de hep, ‘keşke bir rüya da ben görsem de gelip Allah Rasulüne anlatsam’ diye içimden geçirirdim. bir gün bir rüya gördüm. Tanımadığım bazı kişiler beni ellerimden tutup zorla bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. Beni bu halde sürükleye sürükleye derince bir çukurun yanına kadar getirdiler. Çukur alev alev kaynıyordu. Bana buranın Cehennem olduğunu söylediler. Onlar beni orada tutuyorlardı. Ben de kan revan içinde tir tir titriyordum ki ‘buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur’ dedi.’

(Evet, bu rüyayı gören Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’tı. Bu her yönüyle babasıyla atbaşı giden nadide bir insandı.. düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer, bizzat buna mani olup ‘Bir evden bir kurban yeter’ demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı… İşte bu rüyayı o görüyordu.) Sonra sözlerine şöyle devam etti: ‘Ben gördüğüm bu rüyayı ablam Hafsa’ya anlattım. O da Efendimiz’e intikal ettirmiş. Allah Rasulü rüyayı dinledikten sonra şöyle buyurmuşlar: ‘İbn-i Ömer ne güzel insandır. Keşke bir de teheccüd kılsaydı!’ (2)

Zira, Cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tablo ile gösterilen belaya maruz kalmanın tek yolu ise, gecenin teheccüdle aydınlatılmasıdır. İbn-i Ömer diyor ki: ‘Ben Allah Rasulü’nden bunu duyduktan sonra artık bir defa bile teheccüdü terk etmedim.’

Aynı hassasiyet ifadesini Hz. Ali’den de duyuyor. Şöyle buyuruyor: ‘Ben Rasulü Ekrem’den önemli bir dua ile alakalı fermanı duyduktan sonra, onu okumayı hiç mi hiç bırakmadım. Bunu duyan yardımcısı soruyor: ‘Sıffın gecesinde de mi?’ Hz. Ali cevap veriyor: Evet, o gece de terketmedim.’

Mevlana İkbal şöyle diyor: ‘Allah’a hamd ederim ki onbeş-yirmi sene İngiltere’nin o loş, karanlık, isli ve pis havası altında kalmama rağmen bir tek gece bile teheccüdümü terketmedim.’

Teheccüd vakti, meleklerin nüzul ettiği an olması itibariyle çok önemlidir. Teheccüd kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler. Bu da yine meleklere ait vazifelerden biridir. Onların bu vazifeyi yerine getirebilmesi için de insanın o vakti kulluk ve dua ile değerlendirmesi gerektir.

İnsan, her anını nurlu yaşamaya alışmalıdır. Zira, İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin de dediği gibi: ‘Bir ân-ı seyyâle vücûd-u enver, binlerce sene vücûd-u ebtere müreccahtır.’

Nurlu anlar, insanların meleklerle, ruhânilerle sarmaş-dolaş olduğu anlar ve zamanlardır. Böyle anlarda, insanın sağına-soluna bölük bölük melek ve rûhânîler iner ve onu çepeçevre kuşatırlar. Hatta o insan basacak yer bulamaz: Adımını nereye ve hangi noktaya atsa mutlaka bir melek kanadı ona eşlik eder. Nifaklarından endişe duyup da ağlaya ağlaya Allah Rasulü’nün yanına gelen iki şanlı sahabi Hz. Ebu Bekir ve Hz. Hanzala’ya İki Cihan Serveri’nin söyledikleri, bu hakikata parmak basması bakımından oldukça önemlidir. Vak’a şöyle cereyan eder:

Hz. Ebu Bekir, Hz. Hanzala’nın hıçkıra hıçkıra ağladığını görür. Ona niçin ağladığını sorar. Aldığı cevap onu da ağlatır. Zira Hz. Hanzala özet olarak şöyle demektedir: ‘Yâ Eba Bekir, Hanzala münafık oldu. Zira ben, Rasulü Ekrem’in yanında bulunduğum andaki hali, evime döndüğümde bulamıyorum. Allah Rasulü’nün huzurunda bütünüyle iman kesiliyor, ayrılınca ise o hali kaybediyorum. Bana, bu bir nifak alameti gibi geliyor. Ve onun için de ağlıyorum.’

Hz. Ebu Bekir bunları duyunca o da ağlamaya başlar. ‘Vallahi’ der, ‘aynı hal bende de var.’ Beraberce Allah Rasulü’ne giderler. Her ikisi de ağlamaktadır. Efendimiz onlara niçin ağladıklarını sorar. Onlar da durumu, olduğu gibi Allah Rasulü’ne aktarırlar. Bunun üzerine Efendimiz, mealen onlara şu cevabî karşılıkta bulunur: ‘Eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz hali muhafaza etseydiniz, Allah’a yemin ederim, melekler gelir sizinle musafaha ederlerdi. Siz çarşıda-pazarda hep onlarla içli-dışlı olurdunuz. Ama Yâ Hanzala! Bu işin esası şudur: Bir müddet Rabbe kulluk, bir müddet de dünya için çalışma.. ve dünya için çalışırken de Rabbi unutmama..’ (3) İşte bütün mesele burada. Huzurda, Rabbe kulluğun hakkını verme.. çarşıda-pazarda ve evde de onlara ait hakları gözetme.. hiçbir zaman istikameti terketmeme ve daima Cenab-ı Hakk’ın murakabesi altında bulunduğu şuuruyla hareket etmeye çalışma.

Böyle davranılırsa kalb, rikkat ve inceliğini korur. Kalb rikkatini muhafaza ettiği sürece de, melekler gelir o insana musafaha etmeye durur. Ne var ki, kalbe rikkat kazandırma ve bu rikkati koruma da ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur.

“Allah’a sığınalım kasvet dolu kalbten.. Allah’a sığınalım yaşarmayan gözden.. Allah’a sığınalım fayda vermeyen ilimden Ve Allah’a sığınalım faydasız geçen ömürden.”

Bunlar birbiriyle iç içe ve birbiriyle sebep-netice bütünlüğünde olan durumlardır ki, Allah Rasulü’nün dualarında peşipeşine zikredilirler. Kalbte kasvet varsa gözde yaş olmaz, göz yaşarmıyorsa o insanın kalbinde rikkat bulunmaz; bunların olmadığı yerde ise elde edilen bütün malumat ahiret adına hiçbir işe yaramaz. Faydasız geçen bir ömrün ise hesabı çok çetindir. Böyle bir ömür yaşamaktansa, bir an evvel ölmek daha yeğdir. Ölümü kendisine tercih ettirecek ömür ise sırtta bir yük, omuzda bir bâr demektir. Böyle bir ömürden Cenab-ı Hakk’a sığınmak gerektir.

Melek, aşk ve cûşiş insanıyla beraber bulunmaktan ayrı bir haz, ledünnî bir zevk alır. Evet, onunla el ele, dudak dudağa, gönül günüle vermek ve bütünleşip yek vücud haline gelmek melek için ayrı bir seçkinlik pâyesi sayılır.

Meleklerle insanlar arasındaki irtibatı anlatan hadislerden biri de şudur: ‘Kim ilim yoluna sülûk ederse, Allah ona Cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.’ (4)

Nasıl olur bu? Melekler, ilim yolcularının gelip geçecekleri yollara nasıl kanatlarını sererler? Bizce keyfiyeti meçhul. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da, sayıları çok az bu seçkinler, meleklerce koruma altındadırlar. Çünkü onlar nebîlerin varisleridir. ‘Allah seni koruyacaktır’ hakikatı onlar hakkında da böyle tecellî etmektedir. Allah ve Rasulü onlardan hoşnut ve razıdır. Böyle olunca da melekler onlardan hoşnut ve razı olmak durumundadır. Bu durum melekler için ayrı bir haz ve rûhânî bir zevk kaynağıdır. Onlardır ki, kevn u mekanın ve bütün mevcudatın -buna melekler de dahil- manasını keşfedip açma misyonunu yüklenmişlerdir. Eğer onların bu cehdi olmasaydı ve bu manada Allah Rasulü’nden istifade ve istifaze sağlanmasaydı kâinatın mahiyetini anlamak, kavramak asla mümkün olmayacaktı.

Ehl-i ilimdir ki, Efendimiz’in derslerine en birinci muhatablardır. Ehl-i ilimdir ki, varlık aleminde tecelli eden ‘Esmâ’yı anlama adına kurulan ders halkasında en birinci safı teşkil ederler. Evet, onlarla varlık abesiyyet, eşya ve hadiseler başıbozukluktan kurtulmuş olur. Bundan dolayıdır ki, melekler onlara ayrı bir önem, ayrı bir ehemmiyet vermekte ve kanatlarını onların ayaklarının altına sermektedirler.

Meleklerin insanlara olan bu ta’zimi, sırf Allah içindir. Bu sebeple de onlar yaptıkları bu hizmeti döndüklerinde, Rablerine bir armağan, bir hediye gibi takdim ederler. Melekleri ilim ehline hizmet etmeye sevkeden sırra gelince: Meleklerde sonsuz denecek ölçüde bir ilim ve irfan aşkı vardır. Allah’ı bilmek, O’nu tanımak ve O’nun marifetine ermek meleklerin yaradılış gayesi ve biricik hadefleridir. Buna vesile oldukları için de onlar, ilim erbabına hep hizmet etmek isterler. Yoksa Allah’ı bilmeye, Rasulü Ekrem’i tanıtmaya götürmeyen, Kur’ânî hakikatlara nüfuza merdiven teşkil etmeyen ilimler katiyyen melekleri cezbedecek ve onları yeryüzüne indirecek şeyler değildir. Zaten biz öyle bir ilim de tanımıyoruz. Zira, fizik, kimya, matematik, astronomi ve daha ne kadar ilim dalı varsa, bunların hepsi kendi sahalarında, her zaman beşerin elinden tutar ve onu marifet semasına yükseltirler. Bu ilimleri bir kısım kendini bilmezler ve rûhen şeytan istilasına uğramış bir kısım sarhoşlar, Allah’ı inkarda kullanıyorlarsa, bu onların kıstaslarının inhirafı, kafalarının dönmesi, bakışlarının bulanması neticesidir. Onlar meleklerden, melekler de onlardan fersah fersah uzaktır. Halbuki diğer ilim erbabı önünde melekler, tevazu duygu ve düşüncesiyle kanatlarını seriyor ve onlara tazimde bulunuyorlar. Hz. Adem’e melâike-i kiramın secdesinde (Allahu a’lem) bu mananın büyük bir tesiri vardır.


[1] Buhari, Tevhid 35; Teheccüd 14; Tirmizi, Daavat 80; Ebu Davud, Salat 311 [2] Buhari, Teheccüd 2; Fezailü Ashabi’n-Nebi 19; İbni Mace, Rüya 10 [3] Müslim, Tevbe 12,13: Tirmizi, Kıyame 59; Müsned, 4/346 [4] Ebu Davut, İlim 1; Tirmizi, İlim 19; Nesei, Taharet 112; İbni Mace, Mukaddime 17

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

42|20|Âhiret ekini isteyenin o ekinini artırırız; dünya ekini isteyene de ondan veririz. Ama böylesi için âhirette bir nasip yoktur.
Sura 42